15 Nisan 2026 Çarşamba

Savaş ekonomisi

 

ABD/İsrail savaşı kaybediyor, faturayı dünya halklarına kesiyor!

Mustafa Durmuş

15 Nisan 2026



Trump ve Netanyahu’nun başını çektiği emperyalist-Siyonist ittifak, İran’a açtığı savaşı kaybediyor. Öyle ki Amerika’nın ünlü ana akım gazetelerinden biri olan Wall Street Journal Gazetesi bile şöyle bir paylaşımda bulunarak bu gerçeği kabul ediyor:


Kısaca WSJ gazetesi, Trump’ın saldırganlığının ve aşağıda yer alan küfürlü açıklamalarının, ABD ve İsrail’in savaşı kaybettiğinin dolaylı bir itirafı olduğunu söylüyor.


Trump savaşa nasıl ikna edildi?

Trump’ı savaşa sokan etkenler arasında; İsrail/Netanyahu faktörü olduğu kadar (daha önceki bir yazımızda da sözünü ettiğimiz gibi), ABD ekonomisinin içinde bulunduğu kötü durum (kâr oranlarındaki düşüş, yapay zekâ balonunun sönmesi, verimliliklerin azalması) ve ABD emperyalizminin uluslararası arenada, özellikle de Çin karşısında, hegemonya kaybetmesi gibi etkenler ön plana çıkıyor.

Buna rağmen (ABD kökenli dev petrol şirketlerinin çıkarları ve beklentileri farklı olsa da), ABD’deki finans kapital ve büyük atılım içinde olan teknoloji şirketlerinin Trump’ı savaştan caydırması beklenebilirdi.

Petrol şirketleri ve teknoloji sektörü savaşa destek verdi

Tam tersine, bu şirketler bunu yapmadılar zira Trump şu ana kadar özellikle de “Müthiş 7’li” olarak adlandırılan bu teknoloji devlerine, ABD tarihinde görülmemiş finansal ve idari destek sağladı. Bu durum da borsaların tavan yapmasıyla sonuçlandı. Şişirilen balonlar onları müthiş ölçüde zenginleştirdi. İşte bu nedenden dolayı, ABD’yi yöneten plütokratların bir kesimi, Trump’ın savaş kararına karşı çıkmadı.

Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılından bir görüntü hâlâ hafızalarda olmalı. Göreve başlama töreninde sıraya dizilmiş teknoloji milyarderleri yani Silikon Vadisi'nin devleri ve yapay zekâ teknolojisi devriminin sözde öncüleri orada oturuyor ve Trump’ı itaatkâr okul çocukları gibi alkışlıyorlardı. Bir yıl boyunca da onun desteğini alabilmek için, onu alkışlamaktan, ona nezaket ziyaretleri yapmaktan ve övgüler yağdırmaktan vaz geçmediler.

100 yıl önceki “büyük sermaye-faşizm ittifakı” hortluyor mu?

Amerikalı teknoloji milyarderlerinin otoriter-emperyalist siyasetle ittifak kurması, 1930’larda Almanya’daki devlet-sanayi iş birliğini anımsatıyor. O dönemde sanayi elitleri (kömür ve çelik devleri) faşist Hitler’in iradesine boyun eğmişti. Faşizm ve onun savaş makinesi, Almanya’nın ağır sanayisinin Hitler ile iş birliği yapması sayesinde güçlenmişti. Bugün, sanki bir kez daha, petrol ve teknoloji sektörlerindeki büyük sermaye imparatorlukları körü körüne faşizme doğru yelken açıyor gibi bir gidişat söz konusu. (1)

“Roma’yı yakmaya” hazırlanıyorlar

Diğer taraftan, Trump’ın Körfez’den çıkan gemilere (ki yüzde 90’ı Çin’e ve diğer Doğu Asya ülkelerine petrol ve gübre taşıyan gemilerden oluşuyor) abluka uygulama kararı, küresel ekonomiye yönelik kasıtlı bir ekonomik sabotaj eylemidir. Bu eylemi, Trump’ın ve Netanyahu’nun stratejik ve askeri yenilgilerine karşı bir intikam olarak değerlendirmek de mümkün.

ABD ve İsrail şimdi, dışa doğru yayılıp tüm dünyayı saracak küresel bir resesyona (belki de stagflasyona) yol açacak ve yüksek enflasyon, ödeme güçlüğü ve borç krizi, şirket iflasları, kitlesel işsizlik ve önümüzdeki uzun yıllar boyunca ölümlerle sonuçlanacak kemer sıkma uygulamalarıyla neticelenecek olan ekonomik yangını ateşliyor.

Üstelik dünya hâlihazırda ciddi bir küresel krizin içindeyken bunu yapmaktan çekinmiyorlar. Öyle ki fosil yakıtlar; ham petrol, dizel, uçak yakıtı, benzin, sıvılaştırılmış doğal gaz, gübre ve gıdada kıtlık ve fiyatların hızla yükselmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Fosil yakıtlara bağımlılık gerçeği

Oysa bunların hepsi küresel ekonominin üretimini ayakta tutan girdiler ve/veya temel geçim maddeleridir. Örneğin, sadece Afrika, Hindistan ve Latin Amerika’daki düşük ve orta gelirli ülkelerdeki milyonlarca insan değil, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer pek çok ülke yaşamlarını sürdürebilmek için petrole ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden de petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, emekçi halkların geçim kaynaklarına büyük zarar verecek, yaşam maliyetlerini daha da artıracak ve onlara acı çektirecektir.

Ayrıca Körfez ülkelerinde bol miktarda bulunan fosil yakıtlar, MR makinelerine güç sağlayan helyumdan, mahsulü artıran gübreye ve tabii ki araçlara güç sağlayan benzine kadar sayısız ürünün vazgeçilmez bileşenleridir.

Fosil yakıtlar, ayrıca tüm modern teknolojinin yapı taşları olan yarı iletkenlerin üretimi için de hayati öneme sahiptir. Bu yüzden de üretimde bir aksama, sadece tüketici ve ticari elektronik ürünlerinin tedarikini zorlamakla kalmayacak, aynı zamanda şirketlerin veri merkezi inşaatına yüz milyarlarca dolar aktardığı bir dönemde, yapay zekâ bilgi işlem kapasitesinin büyümesini ciddi şekilde aksatacaktır.

Yapay zekâ krizi somutlaşıyor

Dünyadaki yongaların (çip) büyük çoğunluğu Asya’da üretiliyor. Tayvan Yarı İletken Sanayi Şirketi’nin (TSMC) merkezi olan Tayvan, bu alandaki bir dev, belirli üst düzey yongaların tek üreticisi ve Apple, Nvidia ve Qualcomm gibi şirketlerin başlıca tedarikçisi konumunda. Diğer yarı iletken üretim tesisleri Güney Kore’de ve Güneydoğu Asya’nın çeşitli bölgelerinde bulunuyor. Ancak yarı iletkenler Doğu ve Güneydoğu Asya'da üretilse de yoğun ve hassas üretim süreci için gerekli hammaddelerin çoğu Orta Doğu'dan geliyor. Çipler, dışardaki havadan yaklaşık on bin kat daha temiz olan tozsuz temiz odalarda üretiliyor ve bu süreç brom, helyum ve sülfürik asit gibi onlarca kimyasal bileşeni gerektiriyor. (2)

Yani savaş yüzünden yarı iletkenlerin istikrarlı akışında yaşanan mevcut aksaklıklar, ABD ekonomisinin artık asıl sürükleyicisi konumuna gelmiş olan yapay zekâ teknolojisinin ilerletilebilmesini zorlaştırabileceği gibi, yapay zekâ kaynaklı borsa balonunun da beklenenden daha hızlı patlamasıyla ve 2008 krizinden daha derin bir küresel krizin patlak vermesiyle sonuçlanabilir.

Sonuç olarak

Trump önderliğinde ABD emperyalizmi, sadece İran savaşını kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda içinden doğduğu kapitalist sistemi de yeni ve büyük bir krize sürüklüyor. Nitekim Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) son raporu (3) çok açıkça olmasa da bu gerçeği kabullenen tespitlerde bulunuyor. Nisan ayında yayımlanan bu raporda;

ABD ve İsrail'in İran’a karşı başlattığı savaşın; küresel ekonomik büyümeyi yavaşlatabileceği, enflasyonu körükleyebileceği ve dünya çapında bir resesyon ile enerji krizi riskini artırabileceği uyarısında bulunuluyor. Bu etkilerin boyutu ise çatışmanın süresine ve boyutuna bağlı olacak: “Şokun nihai boyutu, çatışmanın süresi ve ölçeğine – ve çatışmaların sona ermesinin ardından enerji üretimi ve nakliyesinin ne kadar çabuk normale döneceğine” bağlı olacak ve etkilerin bölgeye göre farklılık gösterecek”.

Savaşın sınırlı kalacağı varsayımıyla, küresel büyümenin 2026'da yüzde 3,1, 2027'de ise yüzde 3,2 olacağı tahmin ediliyor. Bu rakamlar son dönemdeki sonuçların altında ve salgın öncesi ortalamaların oldukça gerisinde. Küresel enflasyonun 2026'da yükselip 2027'de yeniden düşüşe geçmesi bekleniyor. Baskılar, gelişmekte olan piyasalar ve azgelişmiş ekonomilerde, özellikle de önceden var olan kırılganlıkları olan emtia ithalatçılarında yoğunlaşıyor. Riskler belirgin bir şekilde aşağı yönlü. Uzun süren bir çatışma, daha derin jeopolitik parçalanma, (yapay zekâ) kaynaklı verimlilik konusunda hayal kırıklığı veya yeniden tırmanan ticaret gerilimleri büyümeyi zayıflatabilir ve piyasaları tedirgin edebilir. Yüksek kamu borcu ve zayıflamış politika tamponları kırılganlığı artırıyor.

Savaşın devam ettiği “olumsuz” bir senaryoda ise ekonomik büyüme yüzde 2,5'e düşebilir ve enflasyon yüzde 5,4'e yükselebilir. IMF'nin "enerji arzındaki aksaklıkların gelecek yıla da uzandığı, enflasyon beklentilerinin belirgin şekilde sarsıldığı ve finansal koşulların keskin bir şekilde sıkılaştığı" olarak tanımladığı “ciddi senaryoda” ise, küresel büyüme bu yıl ve gelecek yıl yüzde 2'ye gerilerken, enflasyon yüzde 6'yı aşacaktır.

Bu, aslında sadece küresel bir resesyon değil, daha ziyade bir stagflasyon (durgunluk ve enflasyonun bir arada görüldüğü bir kriz biçimi) demektir. Nitekim 1973-74 ve 1979-80 petrol şokları sonrasında stagflasyon ortaya çıkmıştı.

Stagflasyon halinde hükümetlerin uygulayabileceği ekonomi politikaları da sınırlı olacak ancak enflasyonu durdurabilmek için faiz oranlarının yükseltilmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu da ekonomilerin daha da küçülmesi, işsizliğin ve yoksulluğun artmasıyla sonuçlanacaktır. İhracata ve ithalata bağımlı ve/veya yüksek borçlu ülkelerde savaşın etkileri ise çok daha ağır olacaktır.

Özetle, kapitalizmin savaşsız hali kadar, savaş içindeki hali de dünya halkları açısından son derece kötüdür.

Dip notlar:

(1)  https://www.socialeurope.eu/from-hitlers-industrialists-to-trumps-tech-bros-the-case-for-democracy-at-work (13 Nisan 2026).

(2)  https://prospect.org/2026/04/13/how-iran-war-threatens-ai-economy-semiconductors-supply-chain-strait-hormuz (13 Nisan 2026).

(3)  https://www.imf.org/en/publications/weo/issues/2026/04/14/world-economic-outlook-april-2026 (14 Nisan 2026).

 

13 Nisan 2026 Pazartesi

Ateşkesten çatışmaya

 

Trump, nükleer silah bahanesiyle savaşı yeniden başlatıyor

Mustafa Durmuş

13 Nisan 2026


ABD ile İran arasında Pakistan'da yürütülen ancak anlaşmaya varılamayan görüşmelerin ardından, Trump, Fox News’e yaptığı açıklamada, “görüşmelerde birçok başlıkta ilerleme sağlandığını ancak en önemli konu olan nükleer konusunun çözülemediğini” belirterek, yeni tehditler savurdu: “ABD Donanması, dünyanın en güçlüsü olarak, derhal Hürmüz Boğazı’na giriş yapmaya veya çıkmaya çalışan tüm gemileri ablukaya alma sürecini başlatacak” dedi.

Trump tehditlerini sürdürüyor

Trump, “ABD’nin uygun zamanda İran’ı “ortadan kaldırmaya” hazır olduğunu da belirterek, İran’ı bir kez daha sivil altyapısına saldırmakla tehdit etti. Ayrıca ateşkes duyurusundan kısa bir süre önce, “bu gece bütün bir medeniyet yok olacak” şeklindeki, çok eleştirilen tehdidinden “pişmanlık duymadığını da” belirtti. “NATO’nun utanç verici bir tutum içinde olduğunu vurguladı” ve İngiltere Başbakan’ı Keir Starmer'a yönelik sert sözler sarf etti. (1)

Diğer yandan İran, uzun süredir nükleer silah peşinde olmadığını ileri sürüyor ve sadece sivil nükleer programı yürütme hakkında ısrar ediyor. Nitekim 2015'teki tarihi nükleer anlaşma, bir yılı aşkın süren müzakerelerin ardından imzalanmıştı. (Ancak bazı uzmanlar, İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun, silah sınıfında olmasa da silah sınıfına ulaşmak için teknik olarak sadece küçük bir adım uzaklıkta olduğunu ileri sürüyor).

İran’ın nükleer silahı var mı?

İran’ın şu anda nükleer silahı yok ve hiç olmadı. İran’ın, ABD’nin yardımıyla başlattığı bir sivil nükleer programı var. 1970’lerin ortalarından itibaren ABD, İran Şahı ile nükleer enerjiye yatırım yapılması konusunda müzakereler yürüttü. Bunun en önemli nedenlerinden biri ABD merkezli enerji şirketlerinin bu ihaleleri alabilmesiydi. Bu çabalar hiçbir zaman meyve vermedi ve 1979 İran Devrimi'nde Şah hükümetinin yıkılmasıyla sonuçsuz kaldı. Humeyni Devrimi, ABD'nin İran'a karşı muhalefetini tırmandırdı. Herhangi bir somut kanıt olmamasına rağmen, İran'ın nükleer silah ürettiği iddiaları yaygın bir şekilde dolaştırıldı. 

Oysa Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu IAEA, 1980'lerin başından itibaren İran'ın nükleer enerji kapasitesini denetlemeye başladı. 2003 yılında, olası askeri kullanım amaçlı erken dönem araştırmalara dair kanıtlar bulunmasından bu yana, bu denetimler çok daha kapsamlı ve ciddi bir hal aldı. 

Ancak yine 2003 yılında İran hükümeti, nükleer silah üretme niyetini kesin bir dille reddeden açıklamalar yayınladı ve bu tür silahları İslam ilkelerine aykırı olarak nitelendirdi. Bu tutum o günden bu yana değişmedi; ayrıca eski ABD Devlet Başkanı Obama’nın imzaladığı 2015 İran Nükleer Anlaşması’ndan bu yana yapılan uluslararası denetimlerde, nükleer silah üretimi yönünde hiçbir kanıt bulunamadı. 

Nükleere ilişkin kanıt yok!

Daha yakın bir tarihte, Ağustos 2025'te, ABD istihbarat topluluğu bir bütün olarak "İran'ın nükleer silah üretmediğini ve kısa süre önce öldürülen Dini Lider Ali Hamaney'in 2003'te askıya aldığı nükleer silah programını tekrar gündeme getirmediğini " açıkladı.

ABD ve İsrail bu savaşı başlatmadan bir gün önce, Umman Dışişleri Bakanı, CBS News'e, “İranlı müzakerecilerin İran'ın zenginleştirme programına o kadar katı sınırlamalar getirilmesini kabul ettiklerini”, “bu sınırlamaların “asla bomba yapabilecek nükleer malzemeye sahip olamayacakları” anlamına geldiğini ve “tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) denetimlerine tabi tutacaklarını” söyledi. Bu azaltma seviyeleri, 2015 İran nükleer anlaşmasında uygulananlardan bile daha katıydı. Buna rağmen, ertesi gün ayni ABD-İran görüşmelerinin yeniden başlamasına sadece birkaç gün kala, ABD ve İsrail İran’ı bombalamaya başladı. (2)

Toronto Üniversitesi öğretim üyesi Timothy Snyder’ göre, “Trump yönetiminin İran’ın nükleer silah ürettiği iddiası kanıtlanmadı. Bu iddia, yönetimin geçen haziran ayında hava saldırılarıyla İran’ın nükleer silah programını imha ettiği yönündeki tekrarlanan iddialarıyla da bağdaşmıyor. Trump’ın İslam Cumhuriyeti’nin demokratik – ya da en azından ABD dostu – bir rejimle değiştirilmesi gerektiği konusundaki ısrarı da yabancı askeri müdahalelere ve rejim değişikliği savaşlarına karşı kararlı muhalefetin sözde Trump’ın MAGA hareketinin temel ilkelerinden biri olduğu düşünüldüğünde, en az o kadar tuhaf”. (3)

Nükleer silah tehdidi İsrail’den kaynaklı

İşin ironik yanı, Orta Doğu da gerçekte böyle bir tehdidin olması ancak bu tehdidin asıl olarak İsrail’den kaynaklanıyor olması. Üstelik, İsrail, nükleer bombalarının varlığını ne doğrulayan ne de yalanlayan bir "stratejik belirsizlik" politikası izliyor. Ancak hem ABD'li hem de İsrailli yetkililer birkaç kez ağzından kaçırarak bunu kabul ettiler.

Özellikle de Dimona'daki nükleer cephanelik tehlikeli zira İsrail Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nı imzalamayı reddettiği için, bu cephanelik BM'nin nükleer denetim kurumu ya da başka herhangi bir uluslararası gözlemci tarafından denetlenemiyor. İsrail dışında hiç kimse orada kaç adet bomba olduğunu, bunların ne durumda olduğunu ya da savaşta kullanılabilir olup olmadıklarını bilmiyor. (4)

Denetlenmeyen ve genellikle hiç bahsedilmeyen bu nükleer silah cephaneliğinin varlığı, bölgedeki nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına sürekli bir tehdit oluşturuyor ve Orta Doğu'da nükleer silahlanma yarışının tırmanmasına neden oluyor.

Nükleer silahlanma yarışı artacak

Trump yönetiminin savaşı haklı gösterme gerekçeleri tutarsız ve belirsiz olsa da bunun temelinde her zaman Trump'ın İran'ın asla nükleer silah geliştirmemesi gerektiği konusundaki ısrarı yatıyor.

Nükleer silaha sahip iki saldırgan  devletin, kendilerinin yaptığı gibi davranmasını engellemek için, nükleer silahı olmayan bir başka devlete saldırdığı savaşın üzerinden bir aydan fazla bir zaman geçtikten sonra, nükleer silahların yayılması hakkında ciddi sorular da kaçınılmaz olarak gündeme geliyor.

Öyle ki, nükleer silahlara sahip ülkeler uluslararası hukuku ihlal ettikçe, diğer ülkeler caydırıcılık aracı olarak nükleer silahların üretilmesine yönelebilirler: İsrail ve ABD, İran’a böyle bir silahı geliştirmesi için yol açıyor. Üstelik bu durum küresel çapta, nükleer silahların olumlu bir şekilde yeniden değerlendirilmesine yönelik var olan bir eğilimi de güçlendirebilir.

Bu gelişmeler karşısında İran'daki sertlik yanlılarının, nükleer silahlı ülkelerin saldırılarına karşı caydırıcı bir araç olarak nükleer silah peşinde koşmak için daha güçlü bir argümana sahip olmaları çok muhtemeldir. Ayrıca bölgedeki başka gelişmeler de bu silahlanmayı artırabilir.

Örneğin, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, 2023 yılında Fox News’e verdiği röportajda, “İran’ın nükleer silah geliştirirse Suudi Arabistan’ın da aynısını yapacağını” söylemişti: “Onlar bir tane elde ederse, güvenlik nedenleriyle ve Orta Doğu’daki güç dengesini sağlamak için biz de bir tane elde etmeliyiz”. Daha yakın bir tarihte, CBC’ye verdiği bir röportajda Suudi siyasi analist Salman Al-Ansari, Suudi Arabistan’ın İran ile savaşa girmesi halinde, Pakistan ile olan karşılıklı savunma anlaşmasını devreye sokacağını söyledi. Al-Ansari, “Suudi Arabistan’ın üzerinde Pakistan’ın nükleer şemsiyesi var” dedi.

Yeni Delhi’deki Hava Gücü Araştırmaları Merkezi’nde bir araştırmacı ve Atom Bilimcileri Bülteni’nin Bilim ve Güvenlik Kurulu üyesi olan Manpreet Sethi, giderek artan sayıda ülkenin nükleer silahları bir güç aracı ve saldırıya karşı güvence olarak gördüğü bir döneme girdiğimizi söylüyor: “Bir kez daha, nükleer silah üretme eşiğinde olabilecek devletlerden bahsediyoruz”. Sethi, “Güney Kore, Japonya, Almanya ve Polonya'nın şu anda nükleer silaha sahip olmamasına rağmen, stratejik toplulukların bu silahları geliştirmeyi veya paylaşmayı tartışmaya başlamasının endişe verici bir durum olduğunu” belirtiyor. (5)

Trump’ın, İran’ın nükleer silahı olmamasına rağmen, yalan söyleyerek İran ile savaşı yeniden başlatması tarihte ilk örnek değil. Emperyalist güçler bunu hep yaparlar. Nitekim Irak da benzer bir gerekçeyle, ABD ve İngiltere öncülüğünde yürütülen bir savaşla işgal edilmişti.

Trump gerçekte neden ateşkesi sonlandırdı?

Trump’ın meşru olmayan ama kendisi açısından makul olan bu kararının iki nedeni olabilir: ABD’deki otoriter rejimini ara seçimlerden başarı ile çıkarak pekiştirmek ve içinde yer aldığı oligarşiyi daha da zenginleştirmek. Keza Epstein olayı ve kendisi ile ilgili yolsuzluk davalarının üstünü örtmek de bu nedenler arasında sayılabilir. Bunun dışında, ABD emperyalizminin Çin karşısında hegemonya kaybetmesi ve ABD ekonomisinin giderek ciddi bir finansal krize sürüklenmesi de bu kararın nedenleri olabilir.

Çünkü uluslararası çatışmalar ve savaşlar, ya halkı liderin arkasında birleşmeye zorlayarak (muhalifleri “vatan haini” olarak göstererek) ya da seçimler öncesinde iktidar partisine elverişli koşullar yaratarak, demokrasileri zayıflatabilir ve çökertebilirler. Nitekim ABD ve İsrail’deki aşırı sağcı hükümetler, bu son derece öngörülebilir otoriter modeli izliyorlar.

Uluslararası direnişi büyütmek gerekiyor

Ancak savaşlar bir hükümetin suçlarını silemediği gibi, Trump ve Netanyahu gibi despotların gerçek niyetlerini ortaya çıkarmak için iyi bir fırsat da sunabilirler. Diğer yandan bu fırsatın ABD ve Orta Doğu halkları lehine kullanılabilmesi için uluslararası çapta bir şeyler yapmak gerekiyor.

Öncelikle, savaşın gerçek nedeni ve emperyalist amaçlarla olan ilişkisi çok iyi teşhir edilmeli ve bu savaşın derhal sonlandırılması için dünya çapında bir mücadeleye girişilmelidir.

İkinci olarak, savaş karşıtlığı ve demokrasi cephesi büyütülmelidir. Trump, nüfusun yalnızca yüzde 18’inin desteğiyle İran’a saldırdı. Savaş başladığında destek az da olsa arttıysa da bu yine de modern tarihin en az destek gören ABD savaşı olarak görünüyor (şu anda yüzde 41). İlericilerin ve barış yanlılarının görevi savaş karşıtlığını güçlendirmektir.

Minnesota’daki toplumsal grevler ve ülke çapındaki “No Kings” eylemleri bu açıdan umut veriyor. Ancak bu eylemlerin ABD ile sınırlı kalmaması ve başta Avrupa ve Bölgemizdeki ülkelerde benzerlerinin hayata geçirilmesi gerekiyor.

Eğer küresel sermaye, emperyalist koç başları olan ABD ve İsrail ile birlikte dünyayı tehdit ediyorsa, buna karşı dünya işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi halkların, demokratların ve barış yanlılarının birlikte mücadele etmelerinden başka çare yok.

Dip notlar.

(1)  https://www.pbs.org/newshour/world/trump-says-u-s-navy-will-immediately-blockade-strait-of-hormuz-after-ceasefire-talks-end-without-agreement (12 Nisan 2026).

(2)  https://ips-dc.org/what-you-need-to-know-about-the-u-s-war-in-iran (12 Mart 2026).

(3)  https://www.socialeurope.eu/the-iran-war-has-nothing-to-do-with-nuclear-weapons (4 Mart 2026).

(4)  https://ips-dc.org/what-you-need-to-know-about-the-u-s-war-in-iran (12 Mart 2026).

(5)  https://truthout.org/articles/the-us-israeli-war-on-iran-is-incentivizing-nuclear-proliferation (26 Mart 2026).

 

10 Nisan 2026 Cuma

Ateşkes

 

Ateşkes başlamadan bitti mi?

Mustafa Durmuş

10 Nisan 2026


Trump, İran’ı “şimdilik ve sonsuza dek yok etmekle” tehdit ettikten hemen sonra (7 Nisan’da), aynı ülke ile iki hafta sürecek olan geçici bir ateşkes yapıldığını duyurdu.

Trump neden çark etti?

Trump bu sürede savaşın ABD ve dünya ekonomisinde neden olduğu büyük hasarı görerek, durumu daha da kötüleştirmeden bir çıkış yolu bulmaya mı çalışıyor, yoksa bu müzakereler ABD ve İsrail’in askeri kaynaklarını yeniden toparlamak için zaman kazanmak amacıyla uygulanan bir başka ABD aldatmacası ve taktiği mi?

ABD, bu savaşa bir ara vermeye ihtiyaç duyuyor olabilir. Zira füze stoklarını önemli ölçüde tüketti. İsrail’in ise övündüğü “demir kubbe” hava savunması ciddi şekilde zayıfladı, öyle ki İran füzelerinin yüzde 80’i artık bu savunmayı delip geçebiliyor. Diğer yandan İran, hala balistik füzelere, on binlerce insansız hava aracına ve hızlı teknelerden, otonom sualtı insansız araçlarından ve henüz kullanılmamış deniz mayınlarından oluşan bir donanmaya sahip. (1)

Çok değil, sadece geçen yıl haziran ayında Trump ve Netenyahu, İranlıları iki kez müzakerelere çekmiş, ardından görüşmeler sürerken İran'ı bombalamışlardı. Bu nedenle de bir üçüncü aldatmaca neden sahnelenmesin ki?

Uzun vadeli ekonomik etkiler henüz görülmedi

Diğer yandan, ateşkes açıklamasının hemen ardından olumlu ekonomik etkiler görüldü ve küresel ham petrol fiyatlarının varil başına fiyatı yüzde 17 düştü. 10 ve 30 yıllık ABD Hazine tahvillerinin faizleri geriledi. ABD borsalarında, altın ve gümüşte yükseliş eğilimine geri dönüldü.

Diğer yandan, savaş orta ve uzun vadede, başta ABD ekonomisi olmak üzere, dünyanın hemen hemen tüm ekonomilerini olumsuz yönde etkilemeye devam edecek. Nitekim IMF gibi örgütler şimdiden küresel ekonomik büyüme oranlarını aşağıya doğru, enflasyon ve işsizlik oranlarını ise yukarı doğru çekmeye başladılar.

Türkiye ise bu gelişmelerden sadece kısa vadeli değil, uzun vadeli olarak da etkilenecek gibi görünüyor. Nitekim resmi ağızlar bu yıl öngörülen enflasyonun artacağını, faiz oranlarının yükseltilmek durumunda kalınabileceğini ve özellikle de ülkenin bütçe açığının ve cari açığının ciddi biçimde artacağını açıkladılar.

Ateşkes sırasında İsrail saldırıları yoğunlaştı

Diğer yandan ateşkes yapıldı ama emperyalist-Siyonist güçlerin saldırıları sona ermedi. Daha ateşkesin ilk günü, Lübnan'da yaşanan en kanlı gün oldu: Lübnan Sağlık Bakanlığı'nın açıklamasına göre, ülke genelinde düzenlenen İsrail saldırılarında en az 203 kişi hayatını kaybetti, 1.000 kişi ise yaralandı.

Yani ateşkesin daha haftası dolmadan, savaş bu kez Lübnan’da alevlendi. İsrail’in Lübnan’a saldırıları artarken, bu saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti ve geniş çaplı bir yıkım gerçekleşti.

Lübnan’ın başkenti Beyrut ve çevresindeki mahalleler, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından, “şimdiye kadarki en yoğun İsrail saldırıları” olarak nitelendirilen saldırılara maruz kaldı (2): 1,1 milyondan fazla kişi yerinden edildi, bunların çoğu zorlu koşullarda yaşıyor ve etkilenenlerin büyük bir kısmını çocuklar ve kadınlar oluşturuyor. Sağlık tesislerine yönelik olarak devam eden saldırılar ve sağlık çalışanlarının maruz kaldığı riskler, sağlık hizmetlerinin sunulabilmesi konusunda ciddi endişeler yaratıyor. Hastaneler ve birinci basamak sağlık hizmetleri zor durumda. Yollar, köprüler, su ve elektrik sistemlerinde meydana gelen hasarlar, tedaviye erişimi ve acil müdahaleyi daha da kısıtlıyor.

Aileler ise hazırlıksız yakalandı; birçoğunun saldırılardan kaçmak için çok az zamanı vardı. Kadınlar ve kız çocukları, yerinden edilme, kayıp ve son derece zor koşullarda ailelerine bakma yükü gibi artan risklerle karşı karşıya kaldılar. Çatışmaların sona erdiği iddia edilmesine rağmen, en az beş Körfez ülkesinde saldırılar devam etti. Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nı aşabilmesinin tek yolu olan önemli bir petrol boru hattı vuruldu.

İran Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattı

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının ardından İran, Hürmüz Boğazı’nı petrol tankerlerine yeniden kapattı ve Devrim Muhafızları, Lübnan saldırıları devam ederse “bölgedeki saldırganlara” (İsrail kastediliyor) karşı askerî harekât düzenleyeceği tehdidinde bulundu. Bunun ardından petrol fiyatları tekrar yükselmeye başladı.

Kısaca, bugün masada belirsizliklerle dolu son derece kırılgan bir Barış Planı var. Bunun işe yarayıp yaramayacağı ise bilinmiyor. İran, İsrail’in de bu plana dahil edilmesi gerektiğini şart koşsa da üç gündür gerçekleşen İsrail saldırılarından da anlaşılacağı gibi, İsrail kendini bu planın kapsamında görmüyor. Bu yüzden de bu plana bağlı kalacağı şüpheli.

Trump’ın açmazları

Trump neden ateşkes planı önerdi? Çünkü acilen bir barış planına ihtiyacı vardı çünkü bir yandan yaptığı İran halkına yönelik soykırım tehdidinin hukuksal sonuçlarından kurtulması gerekiyordu. Diğer yandan da kendi evinde kendisine verilen destek tarihsel olarak dip yapmıştı. Kendi partisinin politikacılarının bazıları bile karşısına geçmişti.

Keza İngiltere ile ABD arasındaki ittifak gerginliği hala sürüyor ve NATO ile ABD arasındaki ilişki NATO tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. Kısaca Trump bu plana razı oldu çünkü başka seçeneği yoktu.

Bu barışın, savaşta sadece bir duraklama olma ihtimali hayli yüksek. ABD emperyalizminin şu ana kadar bir zaferi olmadığı gibi, ağır bir yenilgisi var. Barıştan söz ediliyor olsa da ABD açısından özünde olanlar aslında bir geri çekilme. Bu sözde barış planındaki maddelerden biri, ABD’nin Körfez’deki tüm üslerinden çekileceği yönünde ve bu ABD açısından olağanüstü bir itibar kaybı demek. Bu nedenle de ABD baskı altında geri adım atsa da bu plana uymayacaktır.

İsrail faktörü

Bu sözde barış planının kaderi aslında bir ölçüde İsrail'e bağlı. Çünkü plana göre, İsrail iş birliği yapmalı, Lübnan'daki düşmanlıklarını durdurmalı ama o tam tersini yapıyor ve Lübnan’a yönelik saldırılarını artırıyor.

Çünkü İsrail devletini yönetenlerin buna ihtiyacı var: Netanyahu’nun stratejik öncelikleri oldukça farklı. 28 Şubat’ta hava saldırılarını başlatırken Netanyahu, hedefinin “İran'daki Ayetullah rejiminin tehdidine son vermek” olduğunu söyledi. Bunu, İslam Cumhuriyeti'nin var olduğu 47 yıl boyunca İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak nitelendirdi ve rejim değişikliğinin “hedef olmadığını, ancak ... kesinlikle sonuç olabileceğini” vurguladı. (3)

Bu arada, savaşın beş haftası boyunca İsrail’in stratejik hedefleri hem genişledi hem de uzadı. İran konusunda, ABD ile açıkça iş birliği içinde hareket etmekle birlikte, İsrail “nükleer ve füze programları yeniden kurulduğunda her seferinde geri dönüp İran’a saldırma” hakkını tek taraflı olarak elinde tutmak istiyor. Lübnan’da ülkenin güneyini Litani Nehri’ne kadar işgal etmesi, İsrail'in bu bölgeyi uzun vadeli olarak işgal etmeyi planladığını gösteriyor.

Netanyahu’nun ihtiyacı

Ayrıca Netanyahu’nun da önünde genel seçim var. Anketler, İran’a karşı savaşa yönelik İsrail halkının desteğinin, seçimlerde Netanyahu’ya bir ivme kazandırabileceğini gösteriyor. Anketlerin, İsrail vatandaşlarının çoğunluğunun sona ermesini istediğini gösterdiği Gazze’ye karşı yürütülen savaşın aksine, İran’a karşı savaşa İsrail’de Netanyahu’ya ezici bir destek var.

Öyle ki Netanyahu hükümetindeki bakanlar bile, iç siyasetin Netanyahu’nun bu çatışmayı şu anda başlatma motivasyonunun büyük bir parçasını oluşturduğunu kabul ediyor ve Netanyahu açısından “oy verme merkezlerine giden yol Washington ve Tahran’dan geçiyor” diyorlar. (4)

Sonuç olarak

Trump’ın ve Netanyahu’nun kaderi bu savaşın nasıl biteceğine bağlı olduğu gibi, birbirlerine de bağlı. Öngördükleri gibi çıkıp da erken ve kesin bir zafer sağlayabilselerdi, Trump’ın Aralık’taki ara seçimlerde kazanma şansı artardı, Netanyahu da seçimi garantilerdi. Ancak böyle olmadı. İran’ın gösterdiği direniş oyunlarını bozdu.

Eğer Trump, Netanyahu'nun bu hedefleri gerçekleşmeden, savaşa son verme kararı alırsa, bu ikisi için tehlike çanları çalmaya başlar. Bu kuşkusuz dünyanın başına bela bu iki devleti yöneten bu politikacıların tarihin çöp sepetine atılması ve belki de yargılanmalarıyla sonuçlanabilecek bir iyiliğe yol açabilir. Diğer yandan böyle bir gelişme, en az onlar kadar kötü bir rejimin (İran’daki molla rejiminin) bu süreçten daha da güçlenerek çıkmasıyla sonuçlanabilir.

Bu noktada kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey; savaşın kendisi sona erse bile (ki bu da bugünden bilinemez), bu savaşın ekonomik ve ekolojik sonuçlarının henüz görülmediği, ancak ilerleyen aylar ve yıllarda bunları çok daha derinden hissedeceğimizdir.

Yanıtlanması gereken soru; “Türkiye’de yüksek enerji, gıda ve hammadde temini ve ulaştırma maliyetleri, yüksek enflasyon ve artan yaşam maliyetleri, artan döviz kuru, artan cari açık ve bütçe açığının neden olacağı ekonomik faturanın kimlere ve nasıl ödettirileceği” sorusudur.

Mevcut otoriter siyasal iktidar altında bu bedelin ezilen halklara ve Türkiye işçi sınıfına ödettirilmek istendiği kesin. Bu hali hazırda yapılıyor da. Ancak bu durum sınıfsal çelişkileri derinleştirip sınıf mücadelesini de körüklüyor. O halde emek, demokrasi ve barış güçlerinin asıl olarak yaklaşmakta olan bu büyük savaşa hazırlanması gerekiyor.

Dip notlar:

(1)  https://www.counterpunch.org/2026/04/08/trump-announces-iran-ceasefire-us-offramp-or-just-another-deception (8 Nisan 2026).

(2)  https://news.un.org/en/story/2026/04 (9 Nisan 2026).

(3)  https://theconversation.com/why-benjamin-netanyahu-needs-the-iran-conflict-to-continue (2 Nisan 2026).

(4)  Agm.

 

 

4 Nisan 2026 Cumartesi

İran Savaşı

 

ABD ve İsrail Orta Doğu’daki savaşı neden tırmandırıyor?

Mustafa Durmuş

4 Nisan 2026


Kısa bir aranın ardından Ortadoğu’daki savaş tekrar alevlenmeye başladı. Brent petrolünün varil fiyatı 109 doları aştı. Hürmüz Boğazı, ABD, Avrupa, Japonya, Güney Kore ve İsrail gemilerine kapatıldı. Dünya petrol arzı düştü ve yakıt, gübre ve (kısa bir süre içinde) temel gıda konusunda ciddi kıtlıklar yaşanacak.

ABD’ye Körfez'de büyük direnç

İran, alt yapısı ve siyasal kadrolarının önemli bir bölümü yok edilmiş olsa da direniyor. Bombalar karşısında boyun eğme belirtisi göstermiyor ve geniş çaptaki insansız hava araçları ve füze stoku ile birlikte, bu direnişini sürdürecek gibi görünüyor.

Buna karşılık, Basra Körfezi bölgesindeki ABD üsleri kısmen tahrip edildi ya da kullanılamaz hale getirildi.  Birkaç bin deniz piyadesinin durumu tersine çevirme şansı da yok gibi. Buna rağmen ABD gerek doğrudan gerekse de İsrail ordusu üzerinden saldırılarını İran’daki sivil hedeflere yönelterek, savaşta yeni bir aşamanın önünü açtı.

İsrail ve ABD, Tahran'ı Hazar Denizi de dahil olmak üzere ülkenin kuzey bölgelerine bağlayan dev bir proje olan Karaj'daki B1 Köprüsü'nü bombaladı. Bu köprü, sivil halkın kullandığı ve ticaret yolu da olan, ülkenin en büyük köprüsü ve önemli bir ulaşım arteri. Sıradaki hedeflerin enerji santrallerinin olduğunu bizzat Trump’ın kendisi açıkladı. (1)

Artık tüm dünya, ABD emperyalizminin savaşı sona erdirmeye dönük “barışçıl” bir planının ve bu haksız hukuksuz savaşın belirli bir sonunun olmadığını görüyor.

Savaş neden tırmandırılıyor?

O halde, ABD ve İsrail dünya ekonomisine bu kadar büyük çapta zarar veren (ve daha da verecek olan) bu savaşı neden tırmandırıyor? Bu sadece Trump ve Netenyahu’nun “faşist deliliğiyle” ya da bunların “savaşı iç siyasete malzeme yapmak istemeleriyle” açıklanabilir mi? Bu soruların doğru yanıtlarını verebilmek için, meseleyi savaşan tarafların liderlerinin ruh hallerinden çıkartıp maddi temellerine ve tarihsel bir bakışa ihtiyacımız var.

Öncelikle, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik husumetleri yeni değil. Onlarca yıldır İran hedef tahtasına alındı. Netanyahu, 30 yılı aşkın süredir İran’a saldırmayı siyasi kariyerinin merkezine yerleştirdi. ABD’deki “Şahinler” ise 1979 İran Humeyni Devriminden bu yana İran’ı hedef aldılar. Böylece, mesele İsrail’in, “isteksiz davranan Trump’ı İran’a saldırmaya zorlamasının” çok ötesinde bir mesele.

Önce askeri olmayan yaptırımlar uygulandı

Bir başka anlatımla, ABD’nin İran’a karşı savaşı, bombaların düşmeye başladığı 28 Şubat 2026’da başlamadı. Bu savaş, yaptırımlar, finansal ablukalar ve doların gücünün sistematik olarak bir silah olarak kullanılması yoluyla 40 yılı aşkın bir zamandır sürdürülüyor.

Yaptırımların sınıfsal bir boyutu da var. Çünkü bunlar emekçilere yönelik bir ekonomik savaştır. Bunlar neden oldukları enflasyon, kıtlık ve çökmekte olan kamu hizmetleri yoluyla öncelikle, toplumun bütününü vuruyor. Öyle ki gıda, ilaç ve yakıt pahalılaşıyor. Finansman kanalları kapanıyor. Hükümetler, ekonomiyi ayakta tutmak için sosyal programlardan kesinti yaparak, kaynak aktarıyor.

Buradaki amaç çok açık: “Hayatı öyle çekilmez hale getirmek ki halk hükümetlerine karşı ayaklansın ya da hükümetler teslim olsun”. Ancak İran’da bu gerçekleşmedi ve savaş milliyetçi duyguları daha da güçlendirerek İran yönetiminin gücünü artırdı.

Bu küresel yaptırımları mümkün kılan araç ise merkezinde ABD dolarının bulunduğu bir sistemdir: uluslararası ödemelerin çoğu ABD bankaları veya dolar hesapları üzerinden gerçekleştirilir ve bu durum, ABD Hazine Bakanlığı’na, yaptırım uygulanan ülkelerle iş yapan yabancı bankaları ABD finans sisteminden dışlanmakla tehdit etme imkânı verir. İran, 40 yılı aşkın bir süredir böyle bir ekonomik savaşın gölgesinde yaşıyor.

İran yalnız değil

Aslında İran bu konuda yalnız değil. ABD karşıtı, Venezüella ve Küba da yıllardır Amerikan ve diğer batılı devletlerin ağır yaptırımlarına maruz bırakılıyor.

Örneğin Küba 60 yılı aşkın bir süredir böyle bir ekonomik savaşın altında yaşıyor ve Trump yönetiminin enerji kaynaklarına yönelik boğucu ablukayı sıkılaştırmasıyla birlikte şu anda yakıt kıtlığı ve elektrik kesintileriyle karşı karşıya. Venezuela, yaptırımların ülkeyi kredi piyasalarından ve sosyal programları finanse eden petrol gelirlerinden mahrum bıraktığı 2015 yılından bu yana, giderek artan bir finansal kuşatma ile karşı karşıya. Bu ülkelere Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Suriye ve Zimbabve gibi ülkeleri de ilave edilebilir. Öyle ki ABD şu anda dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini etkileyen yaptırım programları uyguluyor. (2)

Amaç ne rejim değişikliği ne de (mevcut olmayan) nükleer tesislerin yok edilmesi

Neden İran?

İlk olarak İran, Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in en güçlü rakibi konumunda. Bu savaşın amaçlarından biri bu rakip engelini ortadan kaldırmak. Son yıllarda İsrail’in 17 İranlı nükleer bilim insanını suikastla öldürmesi, 2024'te Suriye'deki İran konsolosluğunu bombalaması ve Haziran 2025'te (ABD'nin de katılımıyla) 12 gün boyunca İran'ı bombalayarak 1.000'den fazla İranlıyı katletmesi bu planın bir parçası. Dolayısıyla da bu savaşı, ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen uzun bir tırmanma sürecinin yeni bir halkası olarak görmek gerekiyor. (3)

İkinci olarak, İran’a karşı tırmandırılan savaş, aşırı sağcı liderler Benjamin Netanyahu ve Donald Trump arasında yeni bir yoğunluğa ulaşan, on yıllardır süren yakın bir  askeri iş birliğini yansıtıyor. Her ikisi de kendi ülkelerinde siyasi ve hukuki zorluklarla karşı karşıya ve bu yüzden de bu savaşı bu sorunlardan dikkatleri başka yöne çekmek için bir araç olarak görüyor. Hatta her ikisi de bu durumu, Washington’un ve Tel Aviv’in küresel ve bölgesel hegemon rolünü pekiştirmek için bir fırsat olarak değerlendiriyor.

Yeni askeri teknolojiler bu savaşta deneniyor

Ayrıca ABD, Pentagon'un yeni silahlarını ve askeri teknolojisini deniyor. Örneğin Pentagon, İran'ın Shahed insansız hava aracının kopyası olan ucuz yeni insansız hava araçlarını piyasaya sürdü. ABD ayrıca, teknoloji firması Palantir tarafından toplanan verileri Anthropic tarafından geliştirilen yapay zekâ ile birleştiren Maven Akıllı Sistemini, ABD'nin bombalamaları için hedefler oluşturmak amacıyla kullanıyor. Bu araç ilk kez bir savaşta kullanılıyor.  Ancak Washington bunları ABD'nin gücünü artırmak için yapıyor (İsrail tarafından manipüle edildiği veya zorlandığı için değil). (4)

Çin ile ABD arasındaki sıfır toplamlı oyun

Üçüncü olarak, İran yüzeyde en büyük rakip ya da düşman gibi görünse de asıl rakip ya da düşman Çin Halk Cumhuriyeti. Çünkü çözüm şekline bağlı olarak, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın, Çin’in Orta Doğu’daki ve ötesindeki stratejik konumlandırması üzerinde derin etkiler yaratma potansiyeli var.

ABD’nin üstünlük sağlaması (İran’ın fosil yakıt zenginliklerini ele geçirmesi, bölgesel etkisini ortadan kaldırması ve muhtemelen daha uysal bir rejim kurması) durumunda, Pekin’in bölgede ve muhtemelen daha geniş bir kapsamda Küresel Güney’de zorlukla elde ettiği diplomatik kazanımlar ciddi şekilde sarsılabilir.

İran'daki savaşın Çin için farklı bir anlamı var

Şöyle ki, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ham petrol ve petrol kondenslerinin yalnızca yüzde 2’si ABD’ye, buna karşılık, yaklaşık yüzde 80–85’i Asya’ya gidiyor. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore tek başına Hürmüz’den yapılan toplam ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde 70–75’ini oluşturuyor. Avrupa, bu ham petrolün tek haneli düşük bir payını (sadece yüzde 3-5 civarında) alıyor. Sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) için de durum oldukça benzer. ABD, LNG konusunda Basra Körfezi’ne bağımlı değil. Buna karşılık, boğazdan geçen LNG hacminin yaklaşık yüzde 80-85’i Asyalı alıcılara giderken, yaklaşık yüzde 10-15’i Avrupa tarafından ithal ediliyor. (5)

Kısaca, İran'daki savaşın Çin için daha farklı bir anlamı var: ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının tetiklediği küresel enerji akışındaki aksaklıklar, dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin için enerji güvenliği, ihracat dayanıklılığı ve jeopolitik stratejisi açısından ciddi bir sınav niteliğinde. Pekin’in devasa petrol stokları ve çeşitlendirilmiş tedarik kaynakları kısa vadede bir koruma sağlasa da İran savaşının uzaması, iç ekonomik baskıları şiddetlendirebilir ve Çin’in küresel hedeflerini zedeleyebilir.

İran petrolüne erişim ciddi olarak aksadı

İran, uzun süredir Çin için hayati öneme sahip, indirimli bir enerji kaynağı olarak hizmet etti. Bu durum, özellikle 2021 yılında İran-Çin arasında 25 yıllık iş birliği anlaşmasının imzalanmasından bu yana geçerli. Anlaşma, İran'ın altyapısına yapılacak yatırımlar ve güvenlik iş birliği karşılığında, Çin'e piyasa fiyatlarının altında 400 milyar dolarlık petrol temin etmeyi garanti altına alıyor.

2025 yılı sonuna kadar Çin, İran'dan günde yaklaşık 1,4 milyon varillik bir ithalat yapıyordu. Bu, toplam ham petrol ithalatının yüzde 13’ünü ve Tahran'ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 80 ila 90’ını temsil ediyordu. 28 Şubat’ta ABD-İsrail saldırıları başladığından beri, altyapı hasarları ve nakliye faaliyetlerinin durması nedeniyle İran'ın üretimi ve ihracatı çöktü. Bu durum, Çin için İran'dan yapılan petrol ithalatında 1 milyon varil ile 1,4 milyon varil arasında ani bir düşüşe neden oldu. Şu anda Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalan Çin'in Körfez'den yaptığı petrol ithalatı, Rusya'dan ithal edilen miktarın en az iki katı (normalde Hürmüz Boğazı üzerinden Çin'e günde 5,4 milyon varil gönderiliyor). (6)

Çin, İran’ın can simidi

Diğer yandan, Çin'e petrol satmak ucuz olsa bile, Çin’in, İran için ayrı bir yeri var. Çin bu ülke için önemli bir can simidi konumunda. Petrol satış gelirleri, asıl olarak Çin'den mal ithal etmek veya Çinli şirketlere hizmetleri için ödeme yapmak için kullanılıyor. Böylece İran hem ihracat hem de ithalat açısından Çin'e giderek daha fazla bağımlı bir durumda.

Diğer bir deyişle, kısa vadede Çin, petrol fiyatlarının uzun bir süre boyunca kolaylıkla varil başına 100 doların üzerinde seyredebileceği bir ortamda, piyasa fiyatının altında gerçekleştirdiği petrol ithalatının önemli bir kısmının aniden kesilmesinin sonuçlarıyla başa çıkmak zorunda kalacak.

Çin’in petrol fiyatlarına duyarlılığına ilişkin standart modelleme, petrol fiyatlarındaki yüzde 25’lik bir artışın ulusal gelirde yüzde 0,5’lik bir düşüşe yol açtığını gösteriyor. (7) Bu durum, savaşın tırmandırılmasının Çin için ne kadar büyük bir risk olduğunu (aynı zamanda da ABD’nin elini ne kadar güçlendiren bir faktör olduğunu) ortaya koyuyor.

Artan nakliye ve sigorta maliyetleri, yavaşlayan ihracat ve ekonomik büyüme

Küresel tedarik zincirleri bağlamında Çin üzerindeki bir diğer önemli olumsuz etki hem petrol fiyatlarındaki artış hem de çatışmayı önlemek için daha uzun rotaların kullanılması nedeniyle nakliye maliyetlerinin çok daha yüksek olması.

Çünkü artan sigorta maliyetleri ve birikmiş iş yükü de konteyner ve dökme yük ticaretini zorluyor ve tedarik zincirinde önemli darboğazlar yaratıyor. Çin’in Orta Doğu’ya yaptığı ihracat (BAE’ye otomobil, Suudi Arabistan’a çelik), 2025 yılında ABD ile yaşanan ticaret gerilimleri nedeniyle hızla artmış olsa da artık savaşın uzamasının yol açtığı bu zorluklarla karşı karşıya kalacak. (8)

Ancak tüm bunların üzerinde, Çin açısından İran savaşının en büyük tehdidi; küresel tüketimi yavaşlatması ve bunun Çin’in ihracatı üzerinde yaratacağı olumsuz sonuçlar. Çünkü Çin izlediği büyüme strateji nedeniyle ihracata büyük ölçüde bağımlı. Bu da aslında ülke ekonomisinin zayıf karnını oluşturuyor.

Savaşın tırmanmasıyla küresel ekonomik büyümede ortaya çıkacak sert bir düşüş aşırı kapasite fazlasına, bu da kurumsal kârların daha da azalmasına yol açacak ve bu da Çinli şirketlerin finansal sağlığı için ciddi sonuçlar doğuracaktır. İç pazarın önemli bir göstergesi olan işçi ücretlerindeki artışlarsa bir süredir çok zayıf olarak gerçekleştiriliyor. Bu ücret artışları daha da düşebilir ve kâr etmeyen şirketlerin yatırımlarının azalması ve tüketimin yavaşlamasıyla birlikte, Çin'deki iç talep daha da zayıflayabilir ki bu da ekonomisini yavaşlatır.

Özetle, savaş sadece askeri boyutlarıyla ele alınabilecek bir şey değil, asıl olarak temeldeki ekonomik çıkarların çatışmasının siyaset sahnesine bir yansımasıdır.

Dip notlar:

(1)     https://www.theguardian.com/us-news/2026/apr/04/timeline-iran-war-trump-contradictions (4 Nisan 2026).

(2)     https://mronline.org/2026/03/18/iran-the-yuan-and-the-dollar-sanctions-system (18 Mart 2026).

(3)     https://www.project-syndicate.org/commentary/iran-war-opposite-of-america-first-mother-of-all-forever-wars-by-james-k-galbraith (26 Mart 2026).

(4)     Agm.

(5)     Council on Foreign Relations, The World This Week (3 Nisan 2026).

(6)     Chen Aizhu, Trixie Sher Li Yap and Siyi Liu, ‘China teapots maintain refinery runs to cash in on lucrative fuel sales’, 12 March 2026, https://www.reuters.com/business/energy/china-teapots-maintain-refinery-runs-cash-lucrative-fuel-sales- (12 Mart 2026).

(7)     Rasmussen, T.N. and A. Roitman, ‘Oil Shocks in a Global Perspective: Are they Really That Bad?’ IMF Working Papers 194/2011 (4 Nisan 2026).

(8)     Noor Zainab Hussain and Manya Saini, “Maritime insurance premiums surge as Iran conflict widens”, https://www.reuters.com/world/middle-east/maritime-insurance-premiums-surge-iran-conflict-widen (6 Mart 2026).

 

28 Mart 2026 Cumartesi

OECD'den savaş değerlendirmesi

 

OECD’den İran Savaşının Etkileri Konusunda Emekçilere Kötü Haber

Mustafa Durmuş

28 Mart 2026



ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı haksız ve uluslararası hukuka aykırı savaş bir ayını doldurmak üzere. Savaşın nasıl ya da ne zaman sona ereceği ise tam bir muamma.

Ancak net olan bir şey var: Her savaşta olduğu gibi, sadece insanlar, çocuklar, diğer canlılar ölmüyor; aynı zamanda savaş, ekonomik ve ekolojik yıkıma ve göçlere ve sosyal felaketlere de yol açıyor.

Bu ekonomik ve sosyal yıkıma neden olan faktörlerin başında kuşkusuz; Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla ortaya çıkan ciddi bir enerji (petrol, LNG) ve gübre gibi hammadde arzı daralması geliyor.

Enerji krizi

Bu durumun petrol ve doğal gaz fiyatlarını füze hızıyla artırmasıyla doğan küresel bir enerji krizi ve bunun neden olduğu enflasyon artışı (özellikle de gıda enflasyonu) söz konusu.

Petrol, hammadde ve girdi ve mamul mal tedarik zorluğunun üretim ve tüketimde neden olduğu daralmalar yüzünden, ekonomilerin büyüme hızının giderek yavaşlaması, hatta ekonomilerin küçülmesi ve paralelinde işsizliğin patlaması kaçınılmaz olacak.

Kuşkusuz, bunların sonucunda, emekçi halkların yoksulluğu artacak. Ancak, başta petrol üreticisi büyük tekeller ve dünyadaki küçük bir imtiyazlı azınlık (petrol üreticileri, silah tüccarları ve spekülatif finansal yatırımların sahipleri) servetlerini katlayacaklar.

Ekonomik büyüme (sermaye birikimi) yavaşlayacak

OECD, bu hafta yayınlanan son ekonomik görünüm raporunda (1), tam olarak bu sözcüklerle ifade etmese de gidişatı mealen böyle anlatıyor. Bu yüzden de Örgüt bu savaş nedeniyle, bu yıl ve gelecek yıl başta büyük ekonomiler olmak üzere, ulusal ekonomilerin büyüme tahminlerini düşürdü.

Rapora göre, (ABD hariç) tüm G7 ekonomileri, bu yıl daha önce tahmin edilenden daha yavaş büyüyecek; en büyük düşüş ise yüzde 1,2'den yüzde 0,7'ye gerileyecek olan İngiltere'de görülecek.  OECD'ye göre, ABD ekonomisi petrol ve gaz ihracatındaki artışlar ve yapay zekâ yatırımları sayesinde tahmin edilenden daha hızlı büyüyebilecek. (Ancak finansal istikrar, enflasyon ve kamu borcu açısından durumun kötüleşmesi bekleniyor).


Enflasyon yükselecek

Enerji fiyatlarındaki artışın ve tedarik zincirindeki aksaklıkların, Brezilya, Meksika, Türkiye, İngiltere ve ABD dahil olmak üzere bazı büyük ekonomilerde enflasyonun hedef seviyenin üzerinde seyrettiği bir dönemde ortaya çıkmış olması, enerji fiyatlarındaki ani yükselişin ardından orta vadeli enflasyon beklentileri de artırdı.

Öyle ki OECD, G20'nin önde gelen ekonomilerindeki enflasyon tahminini önceki yüzde 2,8'den yüzde 4'e yükseltti. Arjantin’in, yüzde 31 ile en yüksek enflasyon oranına, Türkiye’nin yüzde 26,7 ile ikinci en yüksek orana; Çin’in ise yüzde 1,3 ile en düşük enflasyon oranına sahip olması bekleniyor.  ABD’de enflasyon oranı, şu anki yüzde 2,9'dan yüzde 4,2'ye sıçrayacak.


Savaşın kapsamı ve süresi büyük ölçüde belirsiz olmakla birlikte, enerji fiyatlarının uzun süre yüksek kalacak olması, üretim ve işletme maliyetlerini önemli ölçüde artıracak ve tüketici fiyat enflasyonunu yükseltecek. Bu durum ekonomik büyüme ve sermaye birikimi üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır.

Kısaca, savaş önümüzdeki çeyrekte de (Nisan-Mayıs-Haziran) devam ederse, büyüme tahminlerinin daha da aşağıya, buna karşılık enflasyon tahminlerinin yukarıya çekilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Rapora göre, enflasyon artıp, ekonomik büyüme yavaşlarken, devasa yapay zekâ yatırımlarından beklenenden daha düşük getiri elde edilmesi, finansal piyasalarda daha kapsamlı bir yeniden fiyatlandırma sürecini tetikleyerek talebi zayıflatabilir ve finansal istikrar risklerini artırabilir.

Finansal sıkılaştırma gündemde

Bu beklentiler yüzünden küresel finansal piyasalardaki dalgalanma (özellikle bazı Asya ekonomilerinde) arttı ve finansal koşullar sıkılaştı. Savaşın sürmesi halinde finansal sıkılaşma (faiz oranlarının yükseltilmesi ve likiditenin zorlaştırılması gibi) sadece bu ülkelerle sınırlı kalmayacak ve hem gelişmiş hem de azgelişmiş piyasa ekonomilerine de sıçrayacaktır.

Askeri harcamalar artacak

Kısa bir süre önce Trump’ın NATO’ya yaptığı telkinlerle, üye ülkeler 2030 yılına kadar askeri harcamalarını milli gelirlerinin yüzde 5’ine kadar artırma kararı almıştı. ABD/İsrail-İran savaşı ise bu harcamaların hızlanmasına neden oluyor. Bu da bir yandan kaynakların üretken sektörlerden çekilip savaşa ayrılması ve bunun mevcut yoksulluk ve açlığı daha da artırmasıyla, diğer yandan da enflasyonun daha da artmasıyla sonuçlanacaktır.


Türkiye ekonomisinin büyüme hızı yavaşlayacak, enflasyon tekrar tırmanışa geçecek

Türkiye, ekonomisi özellikle de 1950’li yıllardan bu yana ithalata bağımlı bir ülke. 1980’de uygulanmaya başlanan neo-liberal sermaye birikim stratejisi ve 2003’ten bu yana izlenen yabancı kaynağa ve ithalata bağımlı neo-liberal büyüme stratejisi, bu yapısal sorunu daha da derinleştirdi.

Gelinen nokta itibarıyla, Türkiye ekonomisi seçili ülkeler arasında petrol ve doğal gaz ithalatına en bağımlı 4’üncü ve gübre ithalatına en bağımlı 6’ncı ekonomi konumunda. 

Bu yüzden de Türkiye, savaş nedeniyle orya çıkan petrol, doğal gaz ve gübre ithalatı darboğazlarından ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında geliyor: ekonomik büyümesi yavaşlarken, enflasyon ve işsizlik daha da artacaktır.


Ayrıca, Türkiye, Elektrik, doğal gaz ve diğer enerji kullanımının hane halklarının tüketimleri içindeki payının yüksekliği açısından, 3’üncü sırada yer alıyor. Bu pay en yoksul hanelerde, diğerlerinin iki katına çıkıyor. Bu da savaşın neden olduğu yaşam maliyeti artışlarından (sınıfsal olarak) en çok en yoksul emekçilerin etkileneceğini gösteriyor.

Bütün bu gerçekler ortada iken, siyasal iktidarın “iyi ki bugünlerde ülkeyi biz yönetiyoruz” biçimindeki açıklamasının hamasetten başka anlamı yok. Bu açıklamayı yapanlar, örneğin Suriye’nin bugünkü durumuna gelmesinde ve ABD ve İsrail’in bölgedeki kalıcılığında, mevcut iktidarın rolünü unutmuş gibi görünüyor.


Sonuç olarak

Türkiye’deki enflasyon, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunların, savaşlarla birlikte ortaya çıkan sorunlar olmaktan ziyade, kapitalist sistemin ürünleri ve siyasal iktidarların izlemekte olduğu emek karşıtı ve sermaye yanlısı ekonomi politikalarının sonuçları olduğu bir gerçek.

Ancak, Orta Doğu’da sürmekte olan savaş bu sorunları daha da derinleştiriyor.  Bu yüzden de kapitalizme ve otoriter bir rejime karşı çıkmak kadar, emperyalizme ve emperyalist savaşlara da karşı çıkmak gerekiyor.

Başta sendikalar olmak üzere, işçi sınıfının örgütleri, emek, demokrasi ve barıştan yana siyasal partiler ve hareketler, diğer toplumsal hareketler ve çevre ve kadın örgütleri, bu gelişmelerin farkında olarak örgütlülüğü ve eylemliliği daha da artırmak zorunda.

Nitekim, sermaye sınıfı ve işveren örgütleri, savaşı bahane ederek işçi çıkarmaya ve toplu iş sözleşmelerinde çok daha katı bir tutum takınmaya başladılar bile.

Yıllardır yasal grevleri dahi yasaklayan veya erteleyen siyasal iktidarsa daha da sertleşiyor. Hatta Millî Eğitim Bakanlığı, grevci öğretmenlerin yerine Bakanlığa bağlı öğretmeleri görevlendirerek Tez-Koop-İş Sendikası önderliğinde iki aya yakın bir süredir devam eden İtalyan Lisesi Öğretmenlerinin haklı grevini kırmaya çalışıyor.

Önümüzdeki süreçte sermaye sınıfı ve iktidarın bu tutum sürecek ve siyasal iktidar asgari ücret zammı gibi zamları en düşükte tutmaya devam ederken, izleyeceği emek karşıtı harcama ve vergi politikalarıyla faturayı emekçilere ödetmeye devam edecektir.

Kısaca, savaşın daha da kötüleştirdiği ekonomik zorluklarla birlikte, sınıf mücadelesi de keskinleşecektir. Bu yüzden de işçi sınıfı ve tüm emek örgütleri tüm mücadele araçlarıyla, bu mücadele için hazır olmalıdır.

Dip notlar:

(1) https://www.oecd.org/en/publications/oecd-economic-outlook-interim-report-march-2026 (26 Mart 2026).