21 Kasım 2025 Cuma

Gençlik ve yabancılaşma

 

Gençler sadece ekonomiden değil toplumdan da uzaklaşıyor, farkında mısınız?

Mustafa Durmuş

21 Kasım 2025


TÜİK tarafından hazırlanan son “Hanehalkı İşgücü Araştırmasının (HİA)” sonuçları geçen ay yayımlandı. Dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 8,6; buna karşılık geniş tanımlı işsizlik oranı (âtıl işgücü) yüzde 28,6 olarak açıklandı. Böylece Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde dar tanımlı işsiz sayısı Eylül ayında 3 milyon 75 bin oldu. (1)

Dar ve geniş tanımlı işsizlik arasındaki uçurum büyüyor!

DİSK-AR ise daha gerçekçi bir tanımla (geniş tanımlı işsizlik adı altında), bu sayıyı 11 milyon 705 bin olarak hesaplıyor. Böylece geniş tanımlı işsizlik ile dar tanımlı işsizlik arasındaki uçurum büyüyor. Dahası, geniş tanımlı işsiz sayısı son bir yılda 1 milyon 255 bin kişi arttı. Geniş tanımlı kadın işsizliğinde ise bu oran ortalamanın 10 puan daha üzerinde seyrediyor (yüzde 38,3). Yani kadınlar işsizlik konusunda da düzenin asıl kurbanları konumundalar. İşsiz sayısındaki artışa rağmen, işsizlerin yüzde 84’ünün işsizlik ödeneğinden yararlanamaması ise  (2) iktidarın işsizlerin ıstırabını anlamadığını gösteriyor.

8 milyonluk bir fark

Dar ve geniş anlamda işsizlik arasındaki bu büyük fark nereden kaynaklanıyor, bunu anlayabilmek için ayrıntılara bakmak gerekiyor.

Türkiye’de fiilen işsiz ama işsiz sayılmayan bir kesim var. Bu kesim; eksik istihdam edilenlerden, iş bulma ümidi olmayanlardan, çeşitli nedenlerle iş aramayan, ancak iki hafta içinde işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirten kişilerden, geçici olarak askerlik hizmetinde bulunanlardan, ev emekçilerinden, eğitim öğretimde bulunanlardan (yani bir öğrenim kurumuna devam etmesi nedeniyle iş aramayan ve işbaşı yapmaya da hazır olmayan kişilerden), emeklilerden ve hastalık ve bedensel ya da zihinsel engellerinden dolayı çalışamayacak olan 15 yaş üstü bireylerden oluşuyor.

Bu grupta yer alanların sayısı ne kadar fazla olursa, resmi (dar anlamda) işsiz sayısı da o kadar azalıyor. Geniş ve dar anlamda işsiz sayısı arasındaki farkın 8 milyonun üzerinde olmasının asıl nedenini işsiz sayılmayan bu kesimin büyüklüğü oluşturuyor.

“Ne istihdamda ne eğitimde” (NEET)

Ancak bir başka kategori daha var ki bu da çok büyük bir sorun oluşturuyor: “ne istihdamda ne eğitimde olan gençler”. Bu gösterge seçilen yaş grubundaki nüfusun yüzdesi olarak ifade ediliyor.

İstihdam, malum: OECD/ILO tanımlarına göre, referans haftasında en az bir saat ücretli çalışmış (veya işinden geçici olarak uzaklaşmış) olan herkesi içeriyor. Eğitim ise okullar ya da mesleki eğitim kurumlarını kapsıyor. Yani işsiz veya aktif olmayan ve eğitim veya öğretime katılmayan bireyleri içeriyor. Eğitim, yarı zamanlı veya tam zamanlı resmi programları kapsıyor (kayıt dışı ve çok kısa süreli eğitim faaliyetleri hariç).

Türkiye ne istihdamda ne de eğitimde olanlar açısından, yüzde 26,6’lık bir oran ile OECD ülkeleri arasında ilk sırada yer alıyor. Yani 15-29 yaş arasında, bir işi olmayan ama eğitimde de olmayan genç oranı toplam gençlerin dörtte birinden fazla.


Özetle, ülkemizdeki her dört gençten biri hali hazırda işsizken (bu oranlar kadınlarda çok daha yüksek), her dört gençten birinin de ne yaptığı bilinmiyor. Böylece gençler sadece ekonomiden değil, toplumdan da giderek uzaklaşıyorlar.

Peki bu gençler neredeler ve neler yapıyorlar? Bu gençlerin (özellikle de üniversiteyi bitirip işe giremeyenlerin) bir kısmı “ev genci” diye de tanımlanıyor. Bunlar zamanlarının büyük bir kısmını evlerinde ya da AVM’lerde geçirmek durumunda kalıyorlar.

Kayıt dışı istihdamın göreli olarak yüksek olduğu Türkiye’de, bazı gençlerin ise kayıt dışı olarak çalıştığını ileri sürmek mümkün. Yani bu gençlerin bir kısmı kayıt dışı çalışıyor olabilirler.

“Suç ekonomisi”

Kayıt dışı istihdamın ise çok daha karanlık ve son derece zararlı bir boyutu var: Suç Ekonomisi. Yani bu gençlerin bir kısmı mafyatik yapılanmalar ve/veya organize suç örgütlerinin içinde kendilerine yer buluyorlar. Türkiye’de organize suç örgütlerinin sayılarındaki patlama bunun göstergelerinden biri. Hatta bu durum birçok mafyatik TV dizisine de yansımış durumda.

Maddi imkanlardan yoksun, evde ya da sokakta kendisine itibar edilmeyen gençlerin en azından bir kısmının, maddi ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılamanın yanı sıra, kendilerini böyle faaliyetlerle itibar sağlamaya çalışmaları ise yasa dışı faaliyetlerin varlığını sürdürebilmesini sağlıyor.

Dolayısıyla da hapishanelerdeki adi suçlu olarak nitelendirilen genç sayısı bir hayli yüksek. Nitekim son verilere göre, Türkiye’de, toplam 304.886 kapasiteli 402 hapishanede 428.267 mahpus tutuluyor. Bunun yüzde 66’sı 18-40 yaş aralığındaki mahpuslardan oluşuyor. (3)


Bu haliyle Türkiye’nin, 100.000 kişi başına düşen hükümlü oranı açısından dünyada 11. sırada, G20 ülkeleri arasında ise 2.sırada yer aldığının altını çizmekte yarar var. (4)


Türkiye’nin Suç Göstergeleri

Bu durum uluslararası suç endeksine de yansıyor. Aşağıdaki tabloda Türkiye’deki (2023-2025 dönemindeki) suç göstergelerine yer veriliyor. Buna göre, Türkiye son yıllarda ciddi bir sektör haline gelen organize suç sektöründeki suçluluk oranında ilk 10 ülke arasında yer alıyor. (Bir önceki yıl 14.sıradaydı). (5)

 

Ortalama Suçluluk Puanı

(10 puan üzerinden)

Suç Piyasası Puanı

Suç Aktörü Puanı

İnsan Kaçakçılığı Puanı

 

Silah Kaçakçılığı Puanı

Mal Kaçakçılığı Puanı

7.2 p /10 p

6.9 p/10 p

7.5 p/10 p

8 p/10 p

8.5 p/10 p

7.5 p/10 p

(Kaynak: OECD)

Suç aktörü puanının ayrıntıları ise çok çarpıcı (10 puan en yüksek suçluluğu gösteriyor): Mafya tipi örgütler ve organize suç ağı 8 puan, devletteki aktörler 9 puan, yabancı aktörler 6,5 puan ve özel sektördeki aktörler 6 puan.

Suça direnç çok zayıf

Bu rakamların yüksekliği ülkenin “suça direnç” ya da “suça dayanıklılık” göstergelerinin puanlarının düşüklüğü ile uyumlu. Şöyle ki: Siyasal liderlik 4 p, şeffaflık ve hesap verilebilirlik 3 p, uluslararası iş birliği 5 p, devlet politikaları ve yasalar 5 p, yargı 3 p, kolluk gücü 4 p, toprak bütünlüğü 5 p, kara para aklama ile mücadele 4.5 p, ekonomik düzenleme kapasitesi 4.5 p, kurban ve tanık desteği 3.5 p, önleme politikaları 3 p ve devlet dışı aktörler 3.5 puan. (6)

Aşırı sağcı hareketlerle iş birliği

Yasa dışı faaliyetler içeren bu sektörün bir diğer özelliği bu sektörü kontrol edenlerin aşırı sağcı-faşist yapılanmalarla ve ideolojilerle olan organik ilişkileri. Nitekim herhangi bir organize suç örgütü operasyonunda yakalananların sosyal medya hesaplarında yaptıkları paylaşımlarda bu ilişkileri net bir biçimde görebilmek mümkün.

Daha da korkutucu olansa, büyük kent merkezlerindeki organize suç örgütlerinin faaliyetleri otoriterliğin güçlü bir itici gücü haline geliyor olması. Çünkü başta İstanbul olmak üzere, birçok şehirde çetelerin neden olduğu çatışmaların görünürlüğü halkın hayal kırıklığını, korkusunu ve kızgınlığını körükleyerek, gerçekte sistematik sosyal reform gerektiren bir soruna “kanun ve düzen” çözümleri vaat eden otoriter yönetimler için verimli bir zemin yaratıyor. Otoriter liderler, gelir eşitliği, nitelik eğitim ve sağlık hizmeti ve istihdam gibi hizmetleri sunmak yerine, cezalandırıcı önlemleri, gözetimi ve yoksulluğun kriminalize edilmesini savunarak durumu istismar edebiliyorlar.

Otoriterleşmenin zemini

Sorunların mafyatik yollarla çözümünün önünün açılması bu durumu kamu güvenliği, özel mülkiyet ve yaşam kalitesi için bir tehdit olarak algılayan toplumda hayal kırıklığı yaratır.  Belirsizlikler altında ve korku ile yönetilen toplumlar meseleyi kamu güvenliğine indirgeme eğiliminde olurlar ve toplumda ötekileştirilen kimliklerin ve iktidar muhaliflerinin kriminalize edilmesine davetiye çıkartırlar.

Bu hoşnutsuzluktan faydalanmak isteyen iktidarlar ve/veya politikacılar “kanun ve düzeni tesis etme” ve “sokakları temizleme" sözü verirler.  Bu liderler bu sorunları daha büyük ve yapısal sosyal sorunların bir belirtisi olmaktan ziyade, kamusal bir sıkıntı olarak çerçeveleyerek liberal politikaların başarısız olduğunu düşünen seçmenleri yanlarına çekmeye çalışırlar. Bu söylem, odağı sistemik başarısızlıklardan bireysel sorumluluğa kaydırarak, empatiyi azaltır ve otoriter çözümlere olan desteği artırır.

Nitekim Avrupa çapında yeni yapılan bir anket, endişe verici bir tablo ortaya koyuyor: Her 10 genç Avrupalıdan 6’sı demokrasinin en iyi yönetim şekli olduğuna inanırken, beşte biri belirli koşullar altında otoriter yönetimi destekleyeceğini söylüyor. Bu, hayal kırıklığından daha fazlasını gösteriyor: demokrasinin dayandığı temel güven erozyona uğruyor. Gençlerin liberal demokrasiye olan inancı azalıyor. BM Dünya Sosyal Raporu 2025 ise kurumlara olan güvenin küresel olarak azaldığını gösteriyor. Bu değişim en çok gençler arasında belirgin: 1990'larda doğanların dörtte birinden fazlası hükümetlerine hiç güvenmediğini belirtiyor. Bu rakam 65 yaşın üzerindeki kişilerde yaklaşık yüzde 17. Bu geçici bir düşüş değildir. Bu, vatandaşların iktidara bakış açısında nesiller arası bir değişimi gösteriyor. Ancak genç Avrupalılar otoriterliği tercih ettikleri için demokrasiyi reddetmiyorlar, eşitsizlikler ve gelecekle ilgili güvencesizlikler gibi ekonomik sorunlar karşısında sorumluluk almayan, tepkisiz ve adaletsiz bir demokrasiyi reddediyorlar. (7)

Sonuç olarak

Türkiye’de gençlerin işsizliği sadece bir ekonomik sorun olmanın ötesine geçti ve sosyal ve siyasal bir soruna dönüştü. Öyle ki işi gücü, evi barkı olmayan gençlerin, yüksek enflasyon karşısında daha da yoksullaşan yoksul hanelerde ebeveynleri ile birlikte yaşamaları giderek zorlaşıyor.

Herhangi düzenli bir gelirleri olmadığından, bu gençlerin bağımsız yaşama imkanları da yok. Hatta asgari ücretli olarak çalışan bir gencin (bırakın ailesine destek olmasını) kendisini geçindirebilmesi bile zor zira açlık sınırının altında gelir elde edebiliyor. Bu da onu, maliyetleri paylaşmak için, başka gençlerle birlikte aynı konutu paylaşmaya ya da kayıt dışı akçalı işler yapmaya teşvik ediyor. Bu gençlerin çok çalışarak evlenebilmeleri ve çocuk sahibi olabilmeleri ise mevcut hayat pahalılığı koşullarında neredeyse imkânsız.

Bu durum karşısında İktidar Blokunun gençlere çözüm olarak muhafazakâr ve dini değerlere (aile gibi) sığınma çağrılarının da karşılığı pek yok. Nitekim kendilerini daha önce muhafazakâr ya da dindar olarak tanımlayan gençler dahi bu değerlerden giderek uzaklaşıyorlar.

Sol-sosyalist ideolojinin ve hareketlerin bir türlü krizlerinden çıkamadığı, dolayısıyla da görünür bir alternatif olamadığı çağımızda, bu gençlerin bazıları kurtuluşu sinizmde, nihilizmde ve/veya ırkçı-faşist hareketlere yanaşmakta buluyor. Bazıları ise kolay yoldan para kazanabilmek için kumar, bahis, iddia ya da diğer organize suç ağlarına katılıyorlar.

Özetle, gençlerin sadece ekonomiden değil, toplumdan da uzaklaşması, yabancılaşması akıllı telefonlar ve sosyal medya bağımlılığı gibi günümüz teknolojilerinin belirleyiciliğine bağlanabilirse de bu durum hikâyenin sadece bir kısmını açıklayabilir. Bunlar ancak durumu daha da kötüleştiren etkenler olabilir.

Asıl neden yapısaldır, sistemiktir. Gençlerin emek sömürüsü başta olmak üzere, her türden sömürüye tabi tutulmalarıdır. Gençlere hiçbir umut vermeyen aksine onların hayatlarını karartan kapitalizmdir. Gençlerin geleceğini ellerinden alan sermaye yanlısı politikalar uygulayan aşırı sağcı otoriter iktidarlardır.

Bu yüzden de toplumun diğer kesimleriyle birlikte, gençlerin kurutuluşunu sağlayacak olan hakiki çözümler kapitalizm ve otoriterlik karşıtı, barışçıl, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi ve sosyal adaletçi olmak zorundadır.

Son olarak ne istihdamda ne eğitimde olan gençler için somut bir öneri olarak, merkezi hükümet, yerel yönetimler ve işçi sendikalarının iş birliği ile ulusal çapta iş garantisi programları tasarlanıp uygulanmalıdır. Bu program, gençlere gerçek ücretli, yüksek kaliteli bir işte hayati deneyimi, yeni beceriler kazanma fırsatları ve daha ileri istihdamda onlara destek olacak bir referans oluşturabilir.

Dip notlar:

(1)    İşgücü İstatistikleri, Eylül 2025, https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index (27 Ekim 2025).

(2)    https://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2025/10/Issizligin-gorunumu-Ekim-2025.pdf (27 Ekim 2025).

(3)    https://cisst.org.tr (3 Kasım 2025).

(4)    https://www.prisonpolicy.org/global/2024.html (Haziran 2024).

(5)    https://t24.com.tr/yazarlar/mustafa-durmus/organize-suc-orgutlerinin-en-fazla-faaliyet-gosterdigi-14-ulke-arasindayiz (25 Mayıs 2024).

(6)    https://ocindex.net/report/2025/section5 (19 Kasım 2025).

(7)    https://www.wider.unu.edu/publication/young-europeans-are-losing-faith-democracy (Ağustos 2025).

 

17 Kasım 2025 Pazartesi

COP30

 

COP30 Belem iklim zirvesi: aldatmaca sürüyor!

Mustafa Durmuş

17 Kasım 2025

11 gün sürecek olan COP30 zirvesi 10 Kasım’da Belem’de (Brezilya) başladı. COP30, dünya liderlerinin Paris’te küresel ısınmayı sanayileşme öncesi seviyelerin 1,5 °C üzerinde sınırlamak için acil önlemler almaya karar verdikten on yıl sonra düzenleniyor.

Bu süreçte devletler ekonomilerini karbonsuzlaştırma konusunda başarısız oldular. 2024 yılında, küresel ortalama sıcaklıklar ilk kez sanayileşme öncesi seviyelerin 1,5 °C üzerine çıktı. Aynı yıl, dünya yüzeyinin üçte ikisi rekor sıcaklıklar yaşadı ve fosil yakıt emisyonları şimdiye kadarki en yüksek seviyelere ulaştı. Yakın ve geri dönüşü olmayan bir iklim çöküşüyle karşı karşıya olduğumuzun kanıtları artık çok açık. Karbon bütçesi ise neredeyse tükenmek üzere. Mevcut iklim bilimsel verileri mevcut emisyon oranıyla karbon bütçesinin sadece iki yıl yetebileceğini gösteriyor. Karbon bütçesinin aşılması ise küresel ısınmanın 1,5 °C'nin üzerine çıkacağı anlamına geliyor. (1)

Buna rağmen, daha önceki yıllarla kıyaslandığında, COP30 zirvesinin medyada çok daha az yer aldığına tanık oluyoruz. Özellikle de Türkiye’de görsel medyada konu neredeyse hiç ele alınmıyor: iklim yıkımı ve doğa tahribatı konuşulmasın isteniyor.

Dünyada küresel sermaye şirketlerinin güdümü altındaki medya ya konuya hiç değinmiyor ya da konuyu saptırarak veriyor. Öyle ki, BM Genel Sekreteri A. Guterres'nin “küresel ısınmanın 1,5 °C dereceye ulaştığını” duyurmasını şöyle manipüle ediyor:

“İnsanlık hedefini ıskaladı. İnsanlık başarısız oldu.”

Ekolojik yıkımdan insanlığı sorumlu tutan bu açıklama ilk bakışta tatmin edici gibi görünse de gerçeği yansıtmıyor. Çünkü bu açıklamayla bir kez daha insanların, bireylerin, sermayenin ve onun güdümündeki devletlerin öncülüğünde işlenen iklim suçlarını üstlenmeleri isteniyor. Böylece sermayenin işlediği suç gizlenmek isteniyor.

Gerçek çok farklı

Ayrıca “insanlık” kavramı, kaynak kullanımının yoğun olduğu şehirlerde yaşayan, tüketim odaklı yaşam tarzlarına henüz dahil olmamış milyarlarca insanı da içeriyor. Oysa Brezilya’da ve diğer Güney Amerika ülkelerinde yaşayan on milyonlarca yerlinin iklim değişikliğine neden olabilecek herhangi bir faaliyeti söz konusu değil.

Keza insanlık, kendi sağduyuları, özenleri ve bilgeliği sayesinde sermayenin ve onun güdümündeki ulus devletlerin doğayı tahrip eden politikalarına aktif olarak direnen milyonlarca doğaseveri de kapsıyor.

Asıl fail küresel sermaye ve devletler

Kısaca asıl fail insanlık değil, büyük sermayedir, devasa büyüklükteki çokuluslu sermaye şirketleridir, ultra dolar milyarderleridir, bunların güdümündeki devletlerdir, iktidarlardır.

Örneğin zengin bireyler, tüketim ve yaşam tarzları kadar (daha çok da) yatırımlarıyla iklim krizini körüklüyor. Dünya genelinde, en zengin yüzde 1'lik kesim küresel tüketime dayalı emisyonların yüzde 15'ini yaratırken, özel sermaye sahipliği ile ilişkili küresel emisyonların yüzde 41'ini oluşturuyor. (2)


O halde insanlık, her şeyden önce ekolojik yıkımı ve iklim bozulmasını bir 'karbon takas pazarı' olarak, yani sermaye şirketlerinin kârlarını artırma fırsatı olarak gören ve yukarıdan aşağıya doğru körü körüne uygulanan politikaların suçunu neden üstlensin? 

Parayı veren düdüğü çalar

COP zirveleri küresel sermaye şirketleri tarafından yönetiliyor. Maddi kaynaklarsa Bayer gibi kimya şirketlerinden, Cargill gibi tarım şirketlerinden, IBM gibi bankalardan, Anglo American gibi madencilik şirketlerinden, Shell gibi fosil yakıt üreticisi çokuluslulardan, Morgan Stanley gibi büyük bankalar ve yatırım fonlarından geliyor.

Bu nedenle bu tür zirvelerde, fosil yakıt üretimine ve kullanımına son verilmesi,  küreselleşmeye karşı ekonomilerin yerelleştirilmesi, tüketicilere yönelik mesaj bombardımanının sınırlandırılarak tüketimin teşvik edilmesine son verilmesi ve en fazla kirlilik yaratan sanayilerin kontrol altına alınması gibi gerçekçi ve akılcı çözümlerden hiç söz edilmiyor. Ayrıca müzakereler sırasında, kaynakları tüketen küresel ekonominin tam kalbinde yer alan gereksiz ticaretten kaynaklanan karbon emisyonları hiç gündeme getirilmiyor.

COP’lar sermayeyi aklıyor!

Diğer yandan COP'lar milyarlarca doların yanlış ama çok kârlı alanlara yatırılmasını sağlıyor. Görünüşte karbonu izlemek için, yapay zekâ ve nesnelerin interneti gibi teknolojiler kullanıma sunuluyor. Oysa gerçekte bunlar, nadir toprak minerallerine büyük bir talep yaratıyor. Karbon piyasaları, toprak, su ve biyolojik çeşitliliği metalaştırarak bunları ticarete konu olacak finansal varlıklara dönüştürüyor.  

Dolayısıyla COP30 zirvesi iklimle ilgili bir zirve değildir. Bu zirveye iklim yıkımını önleyebilecek çözümlerin konuşulduğu, stratejilerin ve politikaların geliştirildiği bir toplantılar bütünü olarak bakma yanılgısına düşmemek gerekiyor. Çünkü iletişim araçlarının çoğu doğa tahribatının nedeni olan çok zenginlerin elinde veya onların etkisi altında. Ayrıca bu sadece bir iklim krizi değil. Öyle olsaydı belki mevcut teknoloji, para ve stratejilerle bir ölçüde çözülebilirdi. Bu kapitalist sistemin yarattığı bir çoklu kriz.

Topyekûn yıkım!

Bu zirve aslında (görmek isteyenler için) kapitalizmin geleceğinin nereye gittiğini gösteren bir sihirli küre işlevi görüyor: topyekûn bir yıkımı gösteren bir küre.

Mevcut durum, yangınlar, seller, kuraklıklar ve fırtınalarla, şimdiden kötüye gidiyor ve daha da kötüsü, eğer gerçek önlemler alınmazsa bu durum daha da kötüleşecek.

Umut insanlığın vazgeçmemesinde ve direnişte

Tüm bunlara rağmen, insanlık pes etmiyor. Nitekim COP30 başladığında, direniş de patlak verdi. Brezilya'nın yerli toplulukları, Hangar Kongre Merkezi'nin içinde ve dışında büyük çaplı protestolar düzenleyerek Belém tesisinin kapılarını yıktılar. Doğal dünyanın tarihsel koruyucuları olarak, doğanın metalaştırılmasına ve bunun topluluklarına ve geleceğimize getirdiği yıkıma son verilmesini talep ettiler. (3)

Ne yapmalı?

O halde COP gibi zirvelerle oyalanmaktan vazgeçip; fosil yakıt çıkarımına ve kullanımına son vermek, kolektif güvenilir yerel gıda üretimine yönelmek, ekosistemin yenilenmesini sağlamak, yerel ağlar oluşturmak ve yerel ekonomileri güçlendirmek gerekiyor.

Bunlar, kuşkusuz, ancak antikapitalist ve antiemperyalist bir perspektiften çözümlerdir. Yani kapitalizm altında, özellikle de düzenlenmemiş kapitalizmin somut bir örneği olan neo liberalizm altında bu çözümleri hayata geçirmek çok zor. Zira küresel sermayenin ve devletlerin karşı saldırıya geçmesine neden olacaktır.

Kapitalizm doğası gereği “ya büyümeli ya da ölmelidir”: ekolojik çöküşten kaçınmak için üretim ve tüketimde önemli ölçüde bir küçülme ve mülkiyet ilişkilerinde köklü değişiklikler yapmamız şart.

Böylece kendimizi gereksiz ve zararlı metalar üretme zahmetinden kurtarmak, çalışma saatlerini ve iş gününü kısaltmak ve kapitalizmin vaat ettiği ama asla sunmadığı boş zamanın tadını çıkarmak, daha az tüketirken aslında daha zengin olan bir yaşam biçimini ifade etmek için yaşam standardının anlamını yeniden tanımlamak bizi özgürleştirecektir.

Özcesi henüz çok geç değil, eko sosyalist bir perspektifle bizden sonraki kuşaklara, tüm insanlığa çok daha güzel bir dünya ve güvenilir bir gezegen bırakabiliriz.

Brezilya, COP 30 İklim Zirvesi, Ekolojik yıkım, Eko sosyalizm, Küresel sermaye.

Dip notlar:

(1)  https://www.equals.ink/p/climate-plunder-part-1(30 Ekim 2025).

(2)  https://wid.world/news-article/climate-inequality-report-2025 (29 Ekim 2025).

(3)  https://progressive.international/wire/2025-11-15-pi-briefing-no-42-tipping-points (15 Kasım 2025).

 


12 Kasım 2025 Çarşamba

Kalkınma, Barış,Demokrasi

 

“Barış” ve “demokrasi”: ekonomik ve sosyal kalkınmanın alt yapısı

Mustafa Durmuş

12 Kasım 2025


Türkiye ekonomisinin birçok yapısal problemi var. Bunların başında onlarca yıldır ekonominin yılda ortalama %4-5 büyümesine rağmen, ülkenin ekonomik ve sosyal olarak kalkınamaması ve gelişememesi geliyor. Hatta son 22 yıldır ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda gerilediği bir gerçek.

Bu neden böyle?

Öncelikle ekonomik ve sosyal kalkınmadan ne anladığımızı açıklayalım. Bu, “toplum refahı­nın artırılmasını hedefleyen ekonomik ve sosyal dönüşümü     ifade eden bir kavram. Yani kişi başı milli gelir büyümesini ve kalkınmayı da (sanayileşme dahil) içeren sosyoekonomik yapısal bir dönüşümü anlatıyor. Öyle ki büyüme olmadan kalkınmanın gerçekleşmesi mümkün olmazken, kalkınmaksızın bir ekonomiyi büyütebilmek mümkün.

“Ekonomik ve sosyal kalkınma; üretici güçlerde kesintisiz bir gelişme ve dinamizm, ekonomik, sosyal, toplumsal ve siyasal yapıların değişerek insan yaşamının maddi ve manevi alanlarda ilerlemesi, birey ve toplum refahının artması, yani sosyoekonomik yapısal bir dönüşümü” anlatır. Buna karşılık “ekonomik büyüme” bu kalkınma sürecinin ilerleticisidir ve kişi başı milli gelirdeki artışla ifade edilir. Kısaca Türkiye örneğinde olduğu gibi, tek başına yüksek ekonomik büyüme bütüncül bir kalkınmayı sağlamazken, ülkedeki başta gelir ve servet eşitsizlikleri olmak üzere eşitsizlikleri daha da artırabilmektedir.

Kapitalizm altında kalkınabilmek mümkün mü?

Daha somut bir ifadeyle, ekonomik ve sosyal kalkınma; sanayileş­me, kişi başı gelir artışı (büyüme), adil bir gelir dağılımı, etkin bir kaynak tahsisi, ileri teknoloji, sosyokültürel ilerleme, demokrasi ve insan hakla­rı, nitelikli eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenliğin insan hakkı olarak kabul edilmesi, çevre bilincinin gelişmesi, kadının güçlendirilmesi, hakkaniyetli bir kamu yönetimi, eşit yurttaşlık, engelli haklarının tanınması, ekolojik olarak sürdürülebilir bir ekonomi ve bir bütün olarak adaletli bir top­lum kurmayı anlatır. (1)

Bu tanım, günümüzde kapitalizm altında bu içerikte bir kalkınmanın sağlanmasının artık imkânsız olduğu gerçeği ile yüzleşmemizi gerektiriyor. Nitekim Türkiye dahil azgelişmiş ülkelerin kapitalist sistem içinde ekolojiyi koruyarak sanayileşebilmesi ve ekonomik anlamda dahi kalkınabilmesi artık kapitalizmin hem asıl olarak kâr amaçlı bir sistem olması hem de uzun süreli krizleri ve durgunlukları nedeniyle oldukça zordur.

Kalkınmanın barış ve demokrasi ile ilişkisi

Ünlü kalkınma iktisatçısı Amartya Sen iktisadi kalkınmayı, öz itibarıyla “insani kapasitenin ve özgürlüklerin geliştirilmesi” olarak tanımlar. Ona göre, “asıl kalkınma unsu­ru, insanların tercih yapabilmeleri anlamında kapasiteleridir”. Bu kapasitelerin varlığı, insani gelişimin odağında yer alır. Kapasiteler koşullarla, değerler­le değişir ve arzularla gelişir. Aşırı yoksunlukla sınırlandırılmış olan temel kapasitelere sahip bulunmak bugün artık yeterli değildir. İnsanların kendi yaşam öyküleri için geliştirilmiş kapasiteler giderek zorunlu hale gelir. Sen, herkesin daha uzun ve refah içinde yaşamak, iyi sağlık, eğitim, toplumsal yaşama aktif ka­tılım gibi temel kapasitelere erişme hakkının kabul edilmesini kalkınmanın ilk koşulu olarak kabul eder. (2)

“Özgürleşerek kalkınmak”

Bir başka anlatımla, A. Sen’e göre, kapitalizmin neden olduğu sorunlarla baş edebilmenin ve sosyoekonomik kalkınmanın yolu “bireyin özgürleştirilme­si konusunu işin merkezine almaktan” geçiyor. Ancak bireysel özgürlükleri belirleyen ya da kısıtlayan sosyal, politik ve ekonomik koşullar ve fırsatlar da çok önemlidir. Dolayısıyla birey ve sosyal düzenlemeler birbirini tamamlayan şeylerdir, birbirinden kopuk değildir. Kalkınma için sosyal ve kurumsal düzenlemeler yapılması da şarttır.

Özetle, eş anlı olarak bireyin özgürleşmesini merkeze aldı­ğımız kadar, sosyal etkilerin bu bireysel özgürleşmeyi etkilediği gerçeğini de kabul etmek durumundayız. Bu yüzden bireysel özgürlük toplumsal bir taahhüt olarak görüldüğünde, sözü edilen yoksunluklarla mücadele etmek mümkün olabilir.

John Rawls’a göre ise kalkınma, “tüm bireylerin temel haklara, özellikle de herkesin potansiyelini mümkün olduğunca gerçekleştirmesi­ni sağlayacak bir çerçevede faaliyet gösterme hakkına sahip olduğunun kabul edilmesi” olarak tanımlanabilir. Bu anlayış, salt ekonomik bakışa kökten karşı çıkan ve kalkınmayı sosyal, politik ve ekonomik düzende öz­gürlükle özdeşleştiren bir tanımda en uç biçimini bulur. (3)

Türkiye’de yıllardır insani kapasiteler yok ediliyor!

Türkiye’nin de aralarında olduğu birçok azgelişmiş ülke ise bu­güne kadar bu kapasiteleri yaratmadan, hatta mevcut kapasiteleri daha da aşındırarak, vasatı temel alarak, demokrasiyi giderek yok ederek, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırarak (hatta daha da kısıtlayarak) ekonomik büyümesini sağladı.

O halde toplumcu bir ekonomik ve sosyal kalkınma hedefinden sapmadan, orta vadede kalkınmanın alt yapısını yaratmamız gerekiyor. Bu beklendiği gibi, beş yıllık kalkınma planlarının ve orta vadeli programların yapılması, buna uygun olarak seçili sektörlerde yeni yatırımların teşvik edilmesi gibi araçların kullanımının ötesinde, temel bir alt yapıyı inşa etmekten geçiyor: “barış ve demokrasinin inşası”. Çünkü bu ikisi bir önkoşul olarak gerçekleştirilmeden ekonomik ve sosyal kalkınmanın sağlanabilmesi imkansızdır.

Alt yapı olarak barış

Dünyanın çok çalkantılı bir dönemden geçtiği malum. Bugün, 1980'lerden bu yana hiç olmadığı kadar çok insan silahlı çatışmalarda hayatını kaybediyor. Aktif savaşların sayısı tarihsel olarak çok yüksek seviyede. Bu savaşların etkileri askeri alanın çok ötesine uzanıyor: ölümlerin yanı sıra, milyonlarca insan yerinden ediliyor, gıda ve enerji üretimi sekteye uğruyor, doğa tahrip ediliyor, iklim değişikliği ile mücadele programları ve kalkınmaya yönelik sosyoekonomik çabalar bir kenara itiliyor. Öncelik, başta ABD ve Avrupa’da olmak üzere, silah sanayine ve askeri harcamalara veriliyor.

Son 75 yılda 145 ülkede yaşanan 115 çatışmaya ait verileri kullanan bir makale savaşların ekonomilerde derin ve kalıcı izler bıraktığını, savaşların başlamasının ardından üretim, yatırım ve ticaretteki büyük ve kalıcı düşüşleri belgeliyor ve 10 yıl sonra bile toparlanma belirtisi görülmediğini ortaya koyuyor. Devlet gelirleri dibe vururken, harcamalar sabit kalıyor ve bu da iktidarları enflasyonist finansmana ve kısa vadeli borçlara bağımlılığa zorluyor. Bulgular, savaşın gerçek maliyetinin savaş alanının çok ötesine uzandığını ve gelecek yıllar için mali ve parasal istikrarı yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. (4)

Toplumsal barış olmadan kalkınma olmuyor!

Oysa barış sadece bir hedef değil, diğer tüm hedeflerin temelidir, bunların alt yapısı olarak işlev görür. Bu yüzden de barış olmadan, kalıcı ve kapsayıcı bir kalkınmanın gerçekleşmesi imkansızdır. Barışın olmadığı yerlerde sürdürülebilirlik her alanda tehlikeye girer. Çatışmalar başta yatırımlar olmak üzere, ekonomik faaliyetleri aksatır, sağlık sistemlerini tahrip eder ve eğitime büyük darbe vurur. Toplumsal güveni ve demokratik kurumları zayıflatır.

Bir başka anlatımla ne dünya ne de Türkiye artık ekonomik ve sosyal kalkınma ve barışın inşasını ayrı gündemler olarak ele alma lüksüne sahiptir. Bunlar birbirinden ayrılamaz bir şekilde bağlantılıdır. Barış kalkınmanın temelidir ve (kuşkusuz) iyi tasarlanmış içermeci, ekolojik kalkınma müdahaleleri de barışı güçlendirir.

Alt yapı olarak demokrasi

İçinde bulunduğumuz hızlı otoriterleşme ve/veya otokrasiye yönelim neo-liberal politikaların kaçınılmaz bir uzantısıdır. Şöyle ki bu politikalar, çalışma-emek rejimini düzensizleştirdi, güvencesizleştirdi.  Egemen sınıflar ve onların politik alandaki sözcüleri, plütokratlar, patriarka ve aşırı sağcı hareketler, aşırı bir servet ve gelir eşitsizliği yarattıktan sonra, şimdi yapay zekâ, göçe zorlama, kaynak kıtlığı ve iklim felaketleri gibi felaketlerin neden olabileceği belirsiz bir geleceğe karşı kendilerini, kusurlu da olsa demokrasiyi yok ederek, güvence altına almak istiyor.

Bu amaçla, örneğin Macaristan'da sivil toplum grupları “yabancı ajanlar”, Türkiye’de bir gazeteci ve bir belediye başkanı “siyasi casus” olarak etiketlenebiliyor. Rusya'da çevre örgütleri “aşırılıkçı” olarak tanımlanabiliyor. Myanmar'da demokrasi aktivistleri sokak ortasında öldürülebiliyor. Böyle rejimler altında demokratik- yasal örgütler ve kurumlar sadece finansal kaynaklarından olmuyor, aynı zamanda yasadışı da ilan ediliyorlar. Bu örgütlerin yöneticileri sadece tacize uğramıyor, hapse de atılıyorlar.

Demokrasiyi koruma mücadelesi küçümsenmemeli

Bu yüzden de (kimilerine tuhaf gelebilirse de), bizi hiçbir zaman tam olarak kucaklamamış bir demokrasiyi korumak için de mücadele etmemiz gerekiyor. Üstelik, bunu yaparken kusurlu bir demokrasiyi savunmakla, hatta onun başarısızlıklarını meşrulaştırmakla suçlanabiliriz.  

Ancak bu suçlamalar temelsizdir. Öncelikle, demokrasinin bütünüyle ortadan kaldırılmasına izin vermek, onun başarısızlıklarının meşruiyetini ortadan kaldırmaz, tersine bunları düzeltmeyi imkânsız hale getirir. Nazilerin Almanya’da burjuva demokrasisini ortadan kaldırdığında, toplama kamplarının daha az gerçek hale gelmediği, hatta daha gerçek, daha yaygın ve daha sistematik hale geldiği unutulmamalıdır.

Yaptığımız şey statükoyu savunmak değil, gerçek mücadelenin yaşandığı savaş alanını savunmaktır. Mevcut kusurlu demokrasinin yeterince iyi olduğunu söylemiyoruz, değiştirilebilir olduğunu ve bunun da savunulmaya değer olduğunu söylüyoruz.

“Kusurlu olanla” “hiç olmayan” arasındaki bir seçim

Keza “mükemmel demokrasi” ile “kusurlu demokrasi” arasında bir seçim yapmadığımızı, kusurlu demokrasi ile hiç demokrasi olmaması durumu arasında seçim yaptığımızı da bilmemiz gerekiyor. Çünkü örgütlenme hakkı, demokratik protesto hakkı, dava açma hakkı, seçme ve seçilme hakkı, toplantı, gösteri ve yürüyüş hakkı, ifade ve basın özgürlüğü gibi haklar, kusurlu da olsa demokrasi sayesinde mevcuttur. Bunlar soyut ilkeler değil mücadelemizi mümkün kılan araçlardır. Otoriter rejimlerde ve/veya açık diktatörlüklerde bu haklar sınırlanmaz, bütünüyle suç sayılırlar. (5)

Sonuç

Mükemmelliğin, mümkün olanın karşıtı olmasına izin vermemek gerekiyor. Mümkün olanı, dönüşüm için bir basamak olarak kullanmak akılcı olandır. Kaldı ki demokrasi tarihinde her demokratik/reformist hareket baskıcı sistemleri meşrulaştırdıkları yönünde eleştirilerle karşılaşmıştır.

Bu bağlamda emekten yana olanlar, gerçek demokratlar, sosyalistler sınıflı bir toplum olan kapitalizmde barış ve demokrasiyi “hedef” olarak görmekten ziyade, bir “sosyal altyapı” olarak ele alırlar. Kısaca, barış ve demokrasi; sınıfsız-sömürüsüz- sınırsız-sosyal adaletçi, eşitlikçi ve ekolojik bir toplum için daha iyi mücadele etmenizi sağlayan zorunlu bir altyapı olarak görülmelidir.

Marx’ın “toplumlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ancak verili koşullar altında…” sözü akıldan çıkarılmamalıdır. Gelecek için toplumsal barış ve demokrasinin çok ilerisinde (sosyalizm gibi) hedeflerimiz olabilir ama verili koşullar öncelikli olarak, barış ve demokratikleşmeyi hayata geçirmeyi gerekli kılıyor.

Bu böyle kavrandığında yine Marx’ın bir başka sözü: “hiçbir toplum çözemeyeceği sorunları gündemine almaz. Sorun ortaya çıktığında çözüm yolları da olgunlaşmaya başlar” sözü ete kemiğe bürünür. Türkiye toplumu bu sorunları gündemine almıştır ve artık geriye dönüş söz konusu değildir. Verili koşullar altında barış ve demokrasiyi alt yapı olarak kurgulayarak, ekonomik ve sosyal kalkınma için yeni bir yol açmak mümkün ve gereklidir.

Dip notlar:

(1)  Mustafa Durmuş, Çoklu Krizler Çağında İktisadi Kalkınma, Büyüme ve Ekoloji, Tez-Koop-İş Sendikası Eğitim ve Araştırma yayınları No.7 (Nisan 2025), s. 17.

(2)  Agk, s. 20.

(3)  Agk, s.21.

(4)  https://www.nakedcapitalism.com/2025/11/the-lasting-economic-scars-of-war.html (4 Kasım 2025).

(5)  https://antiauthoritarianplaybook.substack.com/p/democracy-as-infrastructure (2 Kasım 2025).

 

10 Kasım 2025 Pazartesi

"Vazgeçilmez Erdoğan"

 

Vazgeçilmez olan Erdoğan mı yoksa emperyalist çıkarlar mı?

Mustafa Durmuş

10 Kasım 2025


6 Kasım’da ABD’nin önde gelen gazetelerinin birinde Gönül Tol tarafından kaleme alınan bir makale (1) Türkiye’de çok tartışılıyor. Makalede Tol, bir yandan içeride (Türkiye’de) demokrasiden hızla uzaklaşırken, dışarıda, aşağıdaki nedenlerden dolayı, Erdoğan’ın ABD ve Avrupa devletleri açısından vazgeçilemez (indispensible) bir konumda olduğunu ve bunun Erdoğan iktidarını ekonomik olduğu kadar, siyaseten de rahatlatabileceğini ileri sürüyor.

Bir başka anlatımla bu yazıda, ABD ve Avrupa Devletlerinin attığı son adımların, “Erdoğan'ın vazgeçilmez olduğu, yani ülkesindeki demokratik bozulmaya bakılmaksızın kenara itilemeyecek kadar yararlı bir ortak olduğu algısını pekiştirdiği” öne sürülüyor.

Ticari tatlandırıcılar!

Tol özellikle bu ülkelere sunulan bazı ticari tatlandırıcıların altını çiziyor: 200 civarında Boeing 737 uçağı alımı, F-16'ların satın alınması, ABD mallarına uygulanan ek gümrük vergilerinin kaldırılması ve 20 yıllık LNG ithalat anlaşması gibi tavizler bunların başında geliyor. Bunlara yakınlarda İngiltere ile imzalanan 20 Eurofighter savaş uçağını içeren anlaşmayı da eklediğimizde bu tatlandırıcıların oldukça önemli boyutlara eriştiği ileri sürülebilir.

Göç yönetiminden arabuluculuk işlevine

Yazar A. Yeşilada ise söz konusu makaleyi değerlendirdiği yazısında, Erdoğan'ın Batı başkentleri için neden hala kilit öneme sahip olduğunu dört etkene bağlıyor (2):

(i) Göç yönetimi: Türkiye milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapıyor. 2015'teki gibi bir artışın tekrarlanmasını önlemek ve AB ülkelerinde iç siyasi istikrarı sağlamak için Ankara ile iş birliği hala kritik öneme sahip.

(ii) Savunma sanayinin kapasitesi: Türk malı insansız hava araçları, mühimmat ve platformları, rekabetçi maliyetlerle kapasite açıklarını dolduruyor. Avrupa stoklarını yeniden oluşturmak için yarışırken, Türk savunma sanayi hız ve ölçek sağlıyor.

(iii) NATO coğrafyası: Türkiye, NATO’nun güneydoğu kanadını sabitliyor, Montrö Rejimi aracılığıyla Karadeniz’e erişimi kontrol ediyor ve Avrupa'nın giderek daha fazla bağımlı hale geldiği enerji ve ulaşım rotalarının üzerinde bulunuyor.

(iv) Arabuluculuk kapasitesi: Ankara'nın Moskova ve Kiev ile açık tutulan hatları ve Güney Kafkasya’daki etkisi, gerilimin tırmanma riskini azaltacak çözümler arayan Batılı politikacılar için onu yararlı kılıyor.

Bunlara ayrıca Türkiye'nin başta Suriye olmak üzere, Libya ve Güney Kafkasya gibi yakın bölgelerdeki alt-emperyal hedeflerinin Avrupa’nın öncelikleri ile örtüştüğünü de ilave etmek gerekiyor.

Keza bu gelişmelerin özellikle de Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali ile başlayan savaş ve ikinci kez Trump’ın işbaşına gelmesinden bu yana ortaya çıktığını ya da hızlandığını hatırlatmakta fayda var.

Emperyalizm: bugün çok daha önemli

Kısaca, uzunca bir süredir bir kısım sol analizlerde ihmal edilen bir faktör olan emperyalizm faktörünü analizlere yeniden dahil etmek gerekiyor. Üstelik bu emperyalizm, neo-liberal dönem boyunca IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi ticari görüntülü araçlar üzerinden işlemekten ziyade, NATO ve doğrudan Pentagon tarafından yürütülmekte olan bir emperyalizm. Yani emperyalizmin çok daha acımasız ve tahrip edici askeri yüzü ile karşı karşıyayız.

Nitekim hali hazırda Avrupa’daki silahlanma yarışı, NATO ülkelerinin askeri harcamalarını GSYH’lerinin en az yüzde 5’ine yükseltme zorunluluğu bunun bir kanıtıdır. İşte tam da bu noktada Türkiye’nin hem ABD ve Avrupa’nın en büyük silah pazarlarından birisi olduğu gerçeği hem de son yıllarda İHA, SİHA gibi savaş sanayi üretimindeki kapasitesindeki hızlı artış, emperyalist devletlerin ihtiyaçları ve planlarıyla tam olarak örtüşüyor.

Diğer taraftan, dünya genelinde hızlanan militarizm ve artan askeri harcamalar, bu harcamaların ve askeri teçhizatın ana küresel üreticisi ve ihracatçısı olan ABD savaş sanayine olan talebi de patlatıyor. Nitekim, ABD'den diğer devletlere olan askeri teçhizat satışlarına ilişkin FMS verileri dünyanın yeni bir paylaşım savaşına hazırlık yaptığının göstergesi niteliğinde. (FMS, yabancı devletlere büyük askeri teçhizat transferi için kullanılan ana ABD aracıdır. ABD  yabancı devletler ve ABD’li silah imalatçıları/ihracatçıları arasında aracı rol oynar).

Söz konusu veriler ABD menşeli silahları satın alan ülkeleri, ilgili özel ekipmanları (ve mevcutsa miktarları), finansal değerleri, her bildirimle ilişkili yüklenicileri ve satılan ana ekipmanla birlikte paketlenmiş ilgili ekipman ve hizmetleri kapsıyor.  

ABD silah satışları son 17 yılda 3 kat arttı

ABD’nin kendisi dahil diğer ülkelere yaptığı silah satışları 2008 yılında yaklaşık 1,5 trilyon dolardan, 2025 yılında 3 kat artarak 4,5 trilyon dolara ulaştı. Burada çarpıcı olan bir diğer şey Avrupa’daki silahlanmanın artışı ve Avrupa’nın askeri teçhizat anlamda ABD’ye daha da bağımlı hale gelmesidir. Çünkü 2017 yılına kadar Avrupa’ya yönelik bu satışların oranı nispeten düşükken, 2017’den bu yana giderek Avrupa’nın payı arttı ve bugün Avrupa ana alıcı haline geldi. (3)

Türkiye ilk sırada

Aynı verilerde son 5 yılda ABD’den an fazla silah satın alan 3 ülke göze çarpıyor. Öyle ki Finlandiya 35 milyar dolar, Polonya 31 milyar dolar ve Türkiye 23 milyar dolar silah alım yaptı. Bu ülkelerden Finlandiya ve Polonya’nın Rusya’ya karşı korunma amaçlı olarak silahlandığı ileri sürülebilir.  Geçen yıl en fazla alımı yapan ülke ise Türkiye oldu.



Amerika, kendi çıkarları için pazarını büyütmek amacıyla, Avrupa'ya baskı uyguluyor olsa da Avrupa'nın kendi çıkarlarını feda ederek ABD'ye tamamen boyun eğmesi biraz şaşırtıcı.

Bu olgunun bariz bir açıklaması şu anda Avrupa devletleri liderlerinin doğası ile ilgili olabilir. Çünkü bu liderlerin çoğu özellikle de Amerikan iş dünyasıyla yakın bağlara sahip. Örneğin, Almanya Başbakanı Friedrich Merz daha evvel Amerikan çokuluslu yatırım şirketi BlackRock'un Almanya'daki iştirakinin denetim kurulu başkanıydı. (4)

Ayrıca savaşın birçok açıdan son derece kârlı olduğu ve son onlarca yıldır gelişmiş kapitalist dünyanın en önemli gündem maddesi olduğu açık. Avrupa ülkeleri şu anda savaşları ekonomilerinin merkezine yerleştirme sürecindeler. Öyle ki Ukrayna’nın yanı sıra, şu anda Filistin’de tam anlamıyla bir soykırım ve tüm Ortadoğu’da buna bağlı vekalet savaşları şeklinde sürüyor ve bu durum batılı silah şirketleri ile soykırım ekonomisine dahil olan diğer sermaye şirketleri için büyük kârlar ve daha fazla sermaye birikimi sağlıyor.

Türkiye’deki silahlanma artışının nedeni Rusya ve/veya İsrail tehdidi mi?

Bu soruya “Evet” diyebilmek zor. Zira Rusya bütün gücünü Ukrayna savaşına ayırmış durumda, başka bir yere bakacak hali yok. Ayrıca yıllardır münferit bazı olaylar dışında Rusya ile Türkiye’nin ilişkileri kötü olmadı. İsrail’e gelince bu devletin, NATO üyesi ve bu örgütün ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke olan Türkiye’ye saldırması zor görünüyor.

Geriye ülkedeki giderek derinleşen siyasal ve ekonomik kriz kalıyor: ülkede 2017 yılından bu yana uygulamaya konulan otokratik rejimin sürdürülmesinin giderek zorlaşması, siyasal muhalefetin yanı sıra toplumsal muhalefetin de giderek büyümesi ve giderek derinleşen ekonomik kriz, siyasal iktidarı her geçen gün daha da yıpratıyor. 500 milyar doları aşan dış borç nedeniyle acil yabancı kaynak girişi ihtiyacı karşısında toplumsal rıza üretmekte zorlanan bu iktidarı askeri yöntemlere başvurmaya itiyor.

Trump Yönetimindeki ABD gibi, emperyalist devletlerin en çok iş yapmak istedikleri rejimler de aslında bu tür otokratik rejimlerdir. Yani iki tarafın da pragmatik ihtiyaçları Türkiye’de militarizmin yükselişine ve devlet bütçesinden giderek daha fazla kaynağın bu amaçlar için kullanılmasına neden oluyor.

Bu yüzden de günümüzde yaşanmakta olan ekonomik ve siyasal krizleri ve bu krizlerden emekten ve halktan yana çıkış yollarını konuşurken; emperyalizm ve onun beslediği otokrasi ve/veya açık diktatörlükler olgusunu mutlaka hesaba katmak gerekiyor.

Sonuç

Emperyalist devletlerin artan militarizasyonu, bu devletlere yönelik herhangi bir kaynaktan gelen güvenlik tehdidinin artmasından kaynaklanmıyor, tam tersine, emperyalizmin hegemonyasına potansiyel tehdit oluşturan iktidarlara sahip ülkelere saldırılar düzenleyerek tüm dünyada rejim değişiklikleri gerçekleştirme isteğinden kaynaklanıyor. Bu bağlamda Trump’ın Savunma Bakanlığının adını “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirmek istemesi son derece anlamlıdır.

Yani emperyalizme yönelik olarak algılanan tehdit askeri nitelikte değil, politik ekonomi ile ilgilidir. Bu tehdidi önlemek için rejim değişiklikleri yapma ihtiyacı son zamanlarda aciliyet kazandı çünkü emperyalizm şu anda bu tehdidin, derhal ele alınmazsa büyük ölçüde artacağı bir konjonktürün içinde bulunuyor.

Bunun nedeni, kapitalizmin dünya ekonomisinin durgunluğu ile ifade edilen ve kendi çerçevesi içinde aşılamayacak bir çıkmaza girmiş olmasıdır. 2012-2021 dönemini kapsayan 10 yıl, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya ekonomisinin en yavaş 10 yıllık büyüme oranına tanık oldu. Dahası şu anda ABD ekonomisini yapay bir biçimde canlı tutan yapay zekâ (AI) balonu patladığında ekonomi daha da yavaşlayacaktır. Bu gerçekleştiğinde işsizlik, işgücünü yerinden eden yapay zekanın kendisinin neden olduğu işsizlikle daha da ağırlaşacaktır. (5)

Kısacası, mevcut konjonktür, kapitalizmin kendi sınırları içinde çözülemeyen krizinden dolayı köşeye sıkışan emperyalizmin, Güneyin yoksul ülkelerini boyun eğdirmeye devam etmek için askeri gücü eskisinden çok daha fazla kullanmayı planladığı bir konjonktürdür. ABD ve Avrupa’da gözlemlemekte olduğumuz artan militarizasyon bunun bir yansımasıdır. Türkiye’deki artış ise bu gelişmenin bir parçası olduğu kadar, son 10 yıldır ülkede egemen hale gelen otokrasinin içine düştüğü çıkmazın bir sonucudur.

Dip notlar:

(1)    https://www.nytimes.com/2025/11/06/opinion/erdogan-turkey-president-power.html(6 Kasım 2025).

(2)    https://www.paturkey.com/news/2025/the-indispensable-erdogan-western-realpolitik-cushions-ankara-as-domestic-crackdown-deepens-25050/(7 Kasım 2025).

(3)    Mejino-López, J., J. Ospital and G. Wolff (2025) ‘Understanding US Foreign Military Sales globally since 2008: an analysis of a new dataset’, Working Paper 27/2025, Bruegel, available at https://doi.org/10.64153/QOZC5551(7 Kasım 2025).

(4)    https://peoplesdemocracy.in/2025/1102_pd/growing-militarisation-imperialist-countries (1 Kasım 2025).

(5)    https://mronline.org/2025/10/31/capitalism-and-endless-war (29 Eylül 2025).

 

 

6 Kasım 2025 Perşembe

Barış ekonomisi

 

‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ndeki yavaş gidişat ekonomi için iyi değil

Mustafa Durmuş

6 Kasım 2025


Ülkede ağır adımlarla da olsa yürümekte olan “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” en son PKK’nin silahlı güçlerini Türkiye sınırları dışına çıkarma kararıyla yeni bir aşamaya geldi. Bu artık Kürt Siyasal Hareketi açısından silahlı mücadele döneminin sona erdiğinin tescilidir.

Bu hamle aynı zamanda, ülkeyi yöneten sağ iktidarların ve /veya muhalefetteki sağ parti ve hareketlerin “terörle mücadele” konusundaki gerekçelerini de büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Çünkü kâğıt üzerinde de olsa fesih ile birlikte mücadele edilecek bir “terör örgütü” kalmadı.  Böylece terörle mücadele için devasa kamu kaynağını ayırmanın da militarist, düşmanca söylemlerin de haklı bir gerekçesi olamaz artık.

Devlet ilk basamakta bile değil

Diğer taraftan, devlet tarafından atılması gereken adımlar hala atılmış değil. Örneğin siyasi tutsakların ve gazetecilerin serbest bırakılması, kayyımların geri çekilmesi ve seçilmiş belediye başkanlarının ve KHK’li barış imzacılarının görevlerine iadesi (birkaç istisna dışında) hala gerçekleşmedi.

Bu bağlamda ilk adım olarak, başta son AİHM kararıyla (bir kez daha) özgür kalması gereken Selahattin Demirtaş olmak üzere, Kobane Davası’ndan hüküm giymiş siyasetçilerin özgürlüklerine kavuşması gerekiyor.

Çok daha önemlisi, artık silahların susması aşaması tamamlandığından, kalıcı bir pozitif barış aşamasına geçilebilmesi için gerekli hukuki düzenlemelerin yapılması şart. Ancak bu konularda iktidar hala ayak diretiyor, oyalama politikasını sürdürüyor.

Kalıcı barış ekonominin temelidir!

Oysa özellikle de yıllardır çok ciddi ekonomik sorunlarla boğuşan, ekonomisi hala ciddi düzeyde kırılganlığını sürdüren, yüksek enflasyonu ve işsizliği hala düşürülememiş, buna karşılık yoksulluğu derin ve yaygın bir yoksulluk haline gelmiş, orta sınıfı neredeyse bütünüyle ortadan kalkmış olan ülkenin, kendisini sosyal ve ekonomik olarak da toparlaması gerekiyor. Bu açıdan da kalıcı bir barış ortamının sağlanması son derece önemli.

Nitekim dünyada yapılmış pek çok bilimsel araştırma, her ciddi barış inşası girişiminin, beraberinde toplumsal istikrarı da getirdiğini gösteriyor. Bu da ekonominin toparlanmasına ciddi katkı sağlıyor.

Çatışmalar kişi başı geliri düşürüyor

Diğer yandan aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi, bu araştırmalar, çatışmaların ekonomiyi olumsuz yönde etkilediğini, ekonomideki kırılganlıkları daha da artırdığını, ekonomik büyümeyi yavaşlatırken kişi başı geliri düşürdüğünü ortaya koyuyor.

İngiltere’deki Ekonomi Fakültesi (LSE) bünyesinde 2016 yılında yapılmış olan bir çalışmanın bulguları bu açıdan son derece önemli. “Türkiye'de Otuz Yıllık Çatışma ve Ekonomik Büyüme: Sentetik Kontrol Yaklaşımı” adıyla Fırat Bilgel ve Burhan Can Karahasan tarafından Sentetik Kontrol Yöntemiyle yapılan bu çalışmada; (1) “PKK ile çatışmalar olmasaydı Türkiye'nin kişi başına milli gelirinin nasıl bir seyir izleyeceği” tahmin ediliyor. Elde edilen bulgular şöyle özetleniyor:

21 yıllık bir dönemi kapsayan (1988-2008) Türkiye’nin PKK ile mücadelesi söz konusu olmasaydı kişi başına milli gelir yüzde 13,8 daha yüksek olacaktı. Bir başka ifade ile çatışmalar olmasaydı, kişi başı milli gelir ortalama 1.585 dolar (2015 dolar cinsinden) daha fazla veya yüzde 0,62 puan daha yüksek olacaktı.(2)


Sonuç olarak

Bir bütün olarak Türkiye ekonomisine çok büyük zararlar verdiği ve Bölge ekonomisinin de gelişmesini ve kalkınmasını gerilettiği artık iyice açığa çıkmış olan 50 yıllık savaşa son verilebilmesi ve bu ülkenin en önemli sorunlarının başında gelen Kürt Sorununun demokratik yoldan çözüme kavuşturulabilmesi için kapsamlı hukuki düzenlemelerin yapılması ve güvencelerin oluşturulması zorunludur.

Ayrıca geçmişteki bazı örnekler, devletin/iktidarın tam bir taahhüdü olmadan ve gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan barış girişimlerinin, şiddetin, çatışmaların ve istikrarsızlığın tekrar ve daha şiddetli bir biçimde ortaya çıkmasıyla sonuçlandığını ortaya koyuyor. Böyle olunca da feda edilen sadece insanlar, doğa değil aynı zamanda sosyal refah ve ekonomik kalkınma oluyor.

Özetle, barışın olmadığı bir toplumda, ekonomik ve ekolojik sürdürülebilirlik tehlikeye girer. Çünkü çatışmalar ekonomik faaliyetleri aksatır, yatırımları azaltır, sağlık sistemlerini tahrip eder ve çocukları okuldan uzaklaştırır, toplumsal güveni ve demokratik kurumları zayıflar. Çatışmaların sonucunda ortaya çıkan zorunlu göçler, maddi tahribat ve kritik uzmanlık ve sermaye kaybı toplumsal zararı daha da derinleştirir.

Yani barış olmadan, kalıcı ve kapsayıcı bir demokratikleşme ve kalkınma imkansızdır. Kuşkusuz tek başına barışın inşası demokratikleşmeyi de kalkınmayı sağlamaya yetmez: barış asıl olarak bir önkoşuldur. Keza gerekli olan sadece barışı savunan siyasi iradenin varlığı değil, aynı zamanda, barışın toplum tarafından benimsenip, sahiplenilmesi ve savunulmasıdır. Önümüzdeki görev barışı toplumsallaştırmak için çaba göstermektir.

Dip notlar:

(1)    Fırat Bilgel ve Burhan Can Karahasan, Thirty Years of Conflict and Economic Growth in Turkey: A Synthetic Control Approach, LEQS Paper No. 112/2016 (June 2016).

(2)    Silahlı çatışmaların etkisini inceleyen başka çalışmalar da mevcut: Castañeda ve Vargas (2012), egemenlik riski algısı ile ölçülen finansal piyasaların tepkisinin, Kolombiya'da FARC'a karşı siyasi olaylara özgü olduğu sonucuna varıyor. Singhal ve Nilakantan (2012), Hindistan'ın Andra Pradesh eyaletinde kişi başı net iç hasılanın yüzde 16'sının geri kazanıldığını bildiriyor. Bu konuda bkz: Fırat Bilgel ve Burhan Can Karahasan, agm.