19 Ocak 2026 Pazartesi

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (5)

 

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (5): Anti emperyalist mücadeleyi yeniden örgütlemek

Mustafa Durmuş

19 Ocak 2026


Venezuela’da yaşananlar, tüm Latin Amerika için bir ders niteliğinde. 1980'lerden bu yana alt kıtanın sanayisizleşmesi ve emtia ihracatına olan bağımlılığın artması, tüm bu ekonomileri emtia fiyatlarındaki (tarım, maden ve petrol) dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bu da Amerikan emperyalizminin gölgesinde ulusal kapitalistlerin ve ekonomilerin zayıflığı göz önüne alındığında, bağımsız bir ekonomi politikası izlemeyi imkânsız hale getiriyor. (1)

Venezuela bu duruma nasıl düştü?

Venezuela'nın trajedisi, her şeyin petrole ve petrol fiyatına bağlı olmasıydı, petrol dışı sektörlerde çok az gelişme vardı ya da hiç yoktu ve bu sektörler zaten özel şirketlerin elindeydi. Devletin kontrolündeki makro düzeyde bağımsız bir ulusal yatırım planı ve programı yoktu. Buna ek olarak ABD’nin yaptırımları ve hükümetin sürekli olarak altüst edilmesi, Bolivarcı Chavista Devriminin günlerinin sayılı olduğunu göstermekteydi.

Venezuela özgülünde Chavez Hükümetinin büyük umutlarının nasıl bu hale dönüştüğünün bir kaç nedeni olduğu ileri sürülebilir: (i) ABD emperyalizmi ve yaptırımları sonucunda, ülkede dayanılmaz boyutlara erişen enflasyon, işsizlik, yoksulluk (ii) Venezuela seçkinlerinin (başta üst düzey ordu mensupları olmak üzere) entrikaları ve büyük çaplı yolsuzluklar (iii) Chavez’in ufkunun ve ömrünün Venezuela'da sermayenin ekonomik egemenliğine son vermeye yetmemesi, halefi Maduro’nun ise Devrime bağlı kalmaması, aksine yoluna büyük yolsuzluklar ve çok sert bir otoriterlikle devam etmesi.

Maduro halk desteğini büyük ölçüde kaybetmişti

Nitekim ABD’nin yaptığı saldırı teknik olarak çok iyi yürütülmüş olsa da ağır silahlarla donanmış Venezuela silahlı kuvvetlerinin çok az direniş göstermiş olması düşündürücüdür.  Bu durum, Maduro'nun halk desteğinden yoksun olduğunu açıkça ortaya koyuyor. (Bu arada Trump'ın Maduro’yu devre dışı bırakmak için rejim içindeki bazı unsurlarla anlaşma yaptığına dair kanıtlar giderek ortaya çıkıyor).

Maduro Hükümeti, yaşam standartlarını sürdürmek için büyük dış borçlar biriktirmeye başladı. Venezuela şu anda dünyanın en borçlu ülkesi. Hiçbir ülke, GSYH veya ihracatın payı olarak daha büyük bir kamu dış borcuna sahip değil veya ihracatın payı olarak daha yüksek bir borç servisiyle karşı karşıya değil. 2014'ten 2021'e kadar Venezuela, modern tarihin en kötü ekonomik krizlerinden birini yaşadı: ekonomi yüzde 86 daraldı, yoksulluk 2019’da tahminen yüzde 96’ya yükseldi, enflasyon aynı yıl yüzde 350 bin gibi absürt bir seviyeye ulaştı, 2018’de nüfusun neredeyse üçte biri yetersiz beslenme sorunu yaşadı ve Venezuelalıların yaklaşık dörtte biri (şu anda 7,7 milyonu aşan) benzeri görülmemiş bir göç dalgasıyla ülkeyi terk etti. (2)

Ekonomi yeterince sosyalleştirilemedi

Chavez'in uyguladığı program, Venezuela'nın petrol dışı kapitalist sektörü, petrol endüstrisi ve çokuluslu şirketler tarafından elde edilen değerin yeniden dağıtımına yönelikti.  Yani petrol dışı sektörlerin mülkiyeti ve üretimi, ekonomiyi planlamak için devlet kontrolü altına alınmadı.

Başarısız olan sosyalizm mi? 

Sağcı ana akım iktisatçılar bize, “Venezuela'nın sosyalizmin işe yaramadığını kanıtladığını söyleseler de” 21. yüzyılda Venezuela tarihinden çıkarılacak ders; “sosyalizmin” başarısızlığı değil, görünüşte tek varlığı petrol olan zayıf (ve giderek izole olan) bir kapitalist ülkede sermayenin kontrolünü sona erdirememenin çok riskli olduğudur. 

Çünkü Venezuela’da halkın becerilerine yeterince yatırım yapılmadı, yeni endüstriler ve teknoloji geliştirilmedi (bunlar kapitalist sektöre bırakıldı).  Dahası hükümetin yolsuzluğunu denetlemek ve ABD’nin yaptırımlarına ve Venezuela seçkinlerinin neden olduğu tahribata karşı politikalarını yönlendirmek için tabandan bağımsız örgütler aracılığıyla halkın katılımı da söz konusu olmadı.

Özetle, ekonomide sosyalist yatırımlara yönelik herhangi bir adım atılmadığından, Venezuela kapitalizmi yalnızca enerji sektörünün kârlılığına bağlıydı ve bu sektör, petrol fiyatlarının çöküşü ve ABD'nin yaptırımları sonrasında ölümcül bir sarmalın içine girmişti. (3) (Bu durum da tek başına komünlerin inşa edilmesinin sosyalist dönüşüm için yeterli olmadığını ortaya koyuyor).

Emperyalizm ve faşist tırmanış el ele gidiyor

Emperyalizmin mazlum ulusları yeniden kolonileştirme (sömürgeleştirme) döneminden geçiyoruz. Bu dönemi “gangster emperyalizm” ya da “tekno-sömürgecilik (kolonyalizm)” olarak da adlandırabiliriz.

Böyle bir emperyalizmin sürücü koltuğunda oturan ABD’nin haydut başkanı Trump, Venezuela'yı “yöneteceğini” ve petrolünü ele geçireceğini iddia ediyor. Bu tür planlar göz önüne alındığında, bu dönemin “güçlü olanın haklı olduğu ve başka hiçbir şeyin öneminin kalmadığı bir dünya düzeninin hedeflendiği” açık.

Ayrıca emperyalist sistem, son on yılların en tehlikeli döneminde girmiş bulunuyor. Bu sistem, Trump'ın somut örneği olduğu aşırı sağcı, faşizan siyaset ve tarihsel olarak yüksek düzeyde ekonomik ve askeri rekabet tarafından besleniyor.

ABD kontrollü “yeni dünya düzeni”

ABD kontrollü yeni dünya düzeninde; dünya petrol ticaretinin (diğer kıymetli metaller ve Antartika’daki su kaynaklarının olduğu gibi) kontrolünün ABD'nin ayrıcalığı olmaya devam etmesi hedefleniyor. Sadece petrol değil, diğer ihracat ürünleri de ABD doları cinsinden fiyatlandırılacak ve batı emtia borsaları aracılığıyla pazarlanacak, ödemeler ise sadece SWIFT sistemini kullanan Batı bankaları aracılığıyla yapılacaktır. Ayrıca, uluslararası petrol ihracatı gelirleri, (tercihen) ABD Hazine tahvilleri, şirket tahvilleri ve banka mevduatları şeklinde, ABD'ye ödünç verilecek veya ABD’ye yatırılacaktır. Keza fosil yakıtların yerine “yeşil” enerji alternatifleri teşvik edilmeyecek, küresel ısınma ve aşırı hava olayları inkâr edilmeye devam edilecektir.

“Sınırsız yetkili, sıfır sorumlu” ABD emperyalizmi

Daha da önemlisi, hiçbir uluslararası yasa ABD kurallarına veya politikalarına uygulanmayacak veya bunları sınırlamayacaktır. ABD ve onun müttefiki devletler, Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası mahkemeler aracılığıyla yapılan girişimler de dahil olmak üzere, politikalarını engellemeye yönelik yabancı girişimlerden muaf tutulacaktır. ABD, BM Güvenlik Konseyi kararlarını veto etme yeteneğini koruyacak ve karşı çıktığı BM Genel Kurulu kararlarını ve uluslararası mahkeme kararlarını basitçe görmezden gelecektir. ABD müesses nizamının hedefi budur. (4)

Savaş henüz kaybedilmiş değil!

Diğer yandan, tarih egemenlerin her zaman her istediklerini yapamadıklarının sayısız örneği ile de doludur. Bu yüzden de emperyalistlerin tüm kozları ellerinde tuttuğunu düşünmek her zaman cazip olsa da emperyalist savaşlara ve sömürgeciliğe karşı muhalefet her zaman mümkündür (ve gereklidir).

Yani bu dönem uzun süre devam edemez. Emperyalizmin kurbanı olan dünya halkları (özellikle de azgelişmiş dünyanın halkları), bir kez daha emperyalist egemenliğin boyunduruğu altında kalmaya razı olmayacaktır. Böylece, eğer yeniden sömürgeleştirme döneminde olduğumuz tespiti doğruysa, dünya halklarının buna yanıtı; anti-emperyalist, anti-sömürgeci, anti- kapitalist bir direniş olmalıdır.

İdeolojik, politik ve örgütsel yenilenme ihtiyacı

Diğer yandan, emperyalizm olgusunun kendini yeniden hissettirmeye başladığı açık bir gerçek olsa da onunla mücadele edebilmek için emperyalizm ile ilgili görüşlerimizi, politikamızı ve mücadele yöntemlerimizi de yenilememiz gerekiyor.

Öncelikle, “saldırgan ve müdahaleci bir dış politika anlamında” emperyalizmden bahsedildiğinde, emperyalizm genellikle belirli bir ülke veya güç bağlamında ele alınır. (Örneğin: “Amerikan emperyalizmi”, “Çin emperyalizmi” ya da “İngiliz emperyalizmi” gibi).

“Emperyalizm sadece saldırgan politikalar değildir!”

Mesele politikalarsa ve biz eğer bütün gücümüzü onları durdurmak için seferber edersek, bu politikaların sonu emperyalizmin sonu olduğu anlamına gelmez. Bu, emperyalizm meselesini dış politikalara indirgemek anlamına gelir. Çünkü saldırgan politikalar hiyerarşideki konumu korumanın bir yoludur, dolayısıyla bu politikaların sona ermesi, başka bir gücün devreye girip “ganimet” sahibi olma şansına sahip olacağı anlamına gelir. (Örneğin ABD emperyalizmi gider, boşluğu Çin ya da Rus emperyalizmi doldurur!). Kapitalizm var oldukça emperyalizm hep var olacaktır.

“Emperyalizm sadece dışa bağımlılık değildir!”

Aynı şekilde emperyalizmi sadece bir bağımlılık ilişkisi olarak ele alarak, bağımlı ülkenin egemenliğine saygı gösterilmesinin emperyalizme son vereceğini de varsayamayız. Geçmiş dönemler bize bunun böyle olmayabileceğini kanıtladı. Sömürgecilik karşıtı mücadele dalgası ve ulusal kurtuluş mücadelesi, ezilen halklara muazzam bir kurtuluş getirmiş olsa da kapitalist birikim mantığını nasıl alt edeceğini bilemedi ve yine kendini bağımlı konumunda buldu. Emperyalizm kendisini yeni koşullara uyarladı ve “dengeyi” yeniden sağlamanın bir yolunu buldu. (5)

Anti-emperyalizmin temel ilkeleri neler olabilir?

O halde anti- emperyalist bir mücadele çizgisinin temel ilkeleri şöyle özetlenebilir:

İlk olarak, kendi ülkesindeki otoriter rejimi devirebilmek için ABD ve batı emperyalizmine destek verenler, bu devletlerin tüm dünyada ulusal kurtuluşun ve toplumsal devrimin başlıca düşmanlarından olduğunun bilincinde değildirler. Özellikle de ABD, sefil bir statükoyu dayatmayı amaçlayan başlıca egemendir, bu nedenle uluslararası kolektif kurtuluşun müttefiki değil, olsa olsa rakibi olabilir.

İkinci olarak (diğer yandan), emperyalizme karşı çıkma gerekçesiyle ulus devletin ve onun iktidarının peşine takılanlar, mevcut otoriterliği “vatanseverlik” adına destekleme yanlışlığına düşerler. “Düşmanımın düşmanını dostum” olarak görmek tersinden yapılmış bir hatadır. Bu, ABD’nin emperyal rakiplerini sözde bir direniş ekseni olarak desteklemek biçiminde ortaya çıkan; “kaba anti-emperyalizm”, “sahte anti-emperyalizm” ya da “kampçılık” olarak adlandırılan bir pozisyondur.

Bir başka anlatımla, zalim rejimler, kendilerine direnen insanlara verilen desteği, bu rejimlerin “egemenliğine” yabancı veya emperyalist “müdahale” olarak yorumlar. Biz de aynısını yaptığımızda, bu tiranlıkların işini kolaylaştırırız, onları savunur bir duruma düşeriz. Ölüm kalım mücadelesi içindekiler, ne tür manevi/maddi/askeri desteği talep edecek/kabul edecek/reddedeceklerine karar vermek için özerkliklerine ve egemenliklerine saygı duymamıza ihtiyaç duyarlar. Kendimizi tiranlarla aynı dili konuşurken bulma hatasına düşmemek gerekir.

Kaba anti-emperyalizm otoriterliğe hizmet eder!

Böyle bir yaklaşım, demokrasiye karşı savaşlarını emperyalizme karşı bir savaş olarak süslemeye hizmet eden despotlar için bir toplanma çağrısıdır. Çünkü despotizmi gizlemek ve meşrulaştırmak için kullanılır.

Bu yaklaşımı benimsemiş bazı ulusalcı solcular, ulus devletler içindeki veya arasındaki siyasi çatışmalara tepkisini sıfır toplamlı bir seçenek olarak çerçevelendirirler ve en iyi halinde bile her zaman yanıltıcı ve yanlış olan bir kurguyu sürdürürler. Ancak bu kurgu çok tehlikelidir. Zira sadece zalim ulus devletleri yüceltici, faşistleri ve otoriterleri pohpohlayıcı rollere sokmak için anlatısal ve dramatik bir araç olarak hizmet eder.

Bir emperyal güce yaslanarak başka bir emperyal güçle savaşılabilir mi?

Bu yaklaşımın bazı savunucuları daha da ileri giderek, Çin ya da Rusya gibi kapitalist devletlerin bir tür sosyalist alternatifi temsil ettiğini iddia eder (örneğin Xi Jinping’in aşırı sağcı Macaristan başbakanı Viktor Orbán'ı övmesi- Çin ile Macaristan'ın “yeni dönem için her koşulda kapsamlı stratejik ortaklığını” lanse ederken). Böylece yükselen büyük güçleri, alt-emperyal devletleri ve bağımlı ülkelerdeki çeşitli diktatörlükleri destekler bir duruma düşerler. “Maduro’nın Türkiye’deki rejime ilişkin sempatisi” ya da “Türkiye’de ulusalcı yapıların Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini NATO’ya karşı bir savaş olarak değerlendirmesi” bu bağlamda düşünülebilir.

Bu bakış, Çin ve Rusya gibi devletlerin emperyalist doğasını ve İran ve Suriye'deki ve Türkiye’deki gibi rejimlerin karşı-devrimci doğasını, işçiler ve ezilenler için ne kadar baskıcı olurlarsa olsunlar, görmezden gelir. Ve bu ülkelerdeki aşağıdan gelen halk mücadeleleriyle dayanışmaya karşı çıkarak, bu mücadeleleri ABD emperyalizmi tarafından düzenlenen sahte “renkli devrimler” olarak görür.

“Jeopolitik indirgemecilik” öz savunma hakkını reddeder!

Son olarak, soldaki bazı kesimler jeopolitik indirgemecilik pozisyonunu benimsiyor ve çeşitli emperyalist devletlerin yağmacı doğasını kabul ettiklerinden, bunlardan hiçbirini desteklemiyor.

Böyle bir tutumun en sakıncalı yanı, bu güçler ezilen uluslar üzerinde çatışmaya girdiğinde, bu ulusların kurtuluşlarını kazanmak için silahlanma hakları da dahil olmak üzere, “kendi kaderlerini tayin etme haklarını savunmak” yerine, bu tür durumları emperyalistler arası rekabetin tek eksenine indirgemektir. Bu yaklaşım, ezilen ulusların kurban durumunda olduğu gerçeğini inkâr eder.

Kuşkusuz emperyalist güçler, ulusal kurtuluş mücadelelerini vekalet savaşlarına dönüştürüp manipüle edebilirler. Ancak jeopolitik indirgemeciler, bu olasılığı günümüzde meşru kurtuluş mücadelelerine verilen desteği reddetmek için kullanıyor. Oysa Martin Luther King Jr.'ın dediği gibi, “herhangi bir yerde adaletsizlik, her yerde adalet için bir tehdittir. Başkalarının mücadelelerine çarpıtıcı bir kampçı odaktan bakmayı seçtiğimizde, kendi demokratik mücadelelerimizi zayıflatmış” oluruz. (6)

Bu anlamda sosyalist solun konuya yaklaşımı ABD emperyalizmi ile otoriter yoz bir rejim arasında sonuçsuz bir seçim yapmak biçiminde olamaz. Her durumda seçim net olmalıdır: “Ya ezilenlerin direnişini ve hayatta kalmasını destekleriz ya da ezenlerin hayatta kalması konusunda endişeleniriz”. Bu bağlamda ABD emperyalizmine karşı çıkarken, Maduro’nun yozlaşmış rejimini de reddeder ve Venezuela halklarının yanında olduğumuzu vurgularız.

Nasıl bir anti-emperyalizm?

O halde nasıl bir anti-emperyalizm gerekiyor? Bu enternasyonalist anti-emperyalizmdir.

Şu ya da bu emperyalist ya da kapitalist devletin yanında yer almak yerine, bu pozisyonun savunucuları tüm emperyalizmlere ve daha az güçlü kapitalist rejimleri, (onlara karşı emperyalist müdahalelere karşı çıksak bile), reddeder. Dünyanın her yerinde ve istisnasız tüm halkların kurtuluş, reform ve devrim mücadeleleriyle dayanışma içinde olur.

Ulusal kurtuluş davalarında, özgürlük mücadelelerinde kayıtsız şartsız ama eleştirel bir şekilde ezilenlerin yanında yer alır.

Son olarak, bu mücadelelerde, ulusal kurtuluş ile sosyalizmi birbirine karıştırmaz. Bunun yerine, ulusal kurtuluş mücadelelerini sosyalizm mücadelelerine dönüştürmek için bu mücadelelerdeki işçiler ve ezilen halklarla dayanışma inşa etmek ve onların ilerici ve devrimci güçleriyle siyasi ilişkiler geliştirmek gibi bağımsız bir yaklaşımı benimser.

Dip notlar:

(1)  https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-and-oil (5 Ocak 2026).

(2)  https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-the-end-game (27 Temmuz 2025).

(3)  Agm.

(4)  https://www.nakedcapitalism.com/2026/01/michael-hudson-weaponizing-the-worlds-oil-trade-is-the-bedrock-of-the-u-s-rules-based-order.html (13 Ocak 2026).

(5)  https://mronline.org/what-is-imperialism (8 Ekim 2021).

(6)  https://www.africa.upenn.edu/Articles_Gen/Letter_Birmingham.html (16 Nisan 1963).

18 Ocak 2026 Pazar

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (4)

 

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (4): Fosil yakıt kaynaklarını ele geçirmek!

Mustafa Durmuş

18 Ocak 2026


ABD’nin Venezuela’ya saldırısının gerisinde; “ABD emperyalizminin Batı Yarımküre üzerindeki hegemonyasını yeniden kurmak istemesi olduğu kadar, finans piyasalarına maddi kazançlar sağlamak, ulusal güvenliğin önemli bir unsuru olarak kabul edilen petrol gibi stratejik fosil yakıtlar ve diğer hammaddelerin elde geçirilmesi ve Çin’in bu kaynaklara erişiminin engellenmesinin yattığı” ileri sürülebilir.

Hedge fon yöneticileri ellerini ovuşturuyor

Nitekim, bu müdahale devasa büyüklükteki hedge fonlarına ciddi boyutlarda kazanç sağlıyor. Öyle ki bu yatırım fonları ve varlık yöneticileri müdahaleden bu yana, yatırımcılarını Venezuela genelinde hisse senetlerini satın almaya ve gayrimenkule yatırım yapmaya çağırıyor.

Yatırımcılar, Venezuela'nın sosyalist “Chavismo” sisteminin yakında ortadan kaldırılıp Amerikan tarzı kapitalizm ile değiştirileceğini ve bu durumun on yılı yayılacak  bir ekonomik canlanmayı tetikleyeceğini öngörüyor. (1)

Kısaca, Trump’ın yardımıyla emperyalist finans kapital, Venezuela halkına ait olan varlıkları gasp ederek kıtaya daha fazla yayılma planları yapıyor.

“Latin Amerika'nın Açık Damarları”

Bu niyet ve faaliyet daha öncesinde de vardı ama bunu sömürgecilik sonrasında Latin Amerika halklarının direnişi kısmen önleyebilmişti:

“Latin Amerika, açık damarların bölgesidir. Keşfinden günümüze kadar her şey, her zaman Avrupa'ya, daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri'ne sermaye olarak dönüştürüldü ve bu şekilde sermaye uzaktaki güç merkezlerinde birikti. Üzerindeki meyveleri ve mineral bakımından zengin derinlikleriyle topraklar, insanlar ve onların çalışma ve tüketim kapasiteleri, doğal kaynaklar ve insan kaynakları her şey bu merkezlerin eline bırakıldı. Üretim yöntemleri ve sınıf yapısı, her bölge için kapitalizmin evrensel dişli kutusuna entegre edilerek dışarıdan art arda belirlendi...

Tarihi bir rekabet olarak görenler için, Latin Amerika'nın geri kalmışlığı ve yoksulluğu, sadece başarısızlığının bir sonucudur. Biz kaybettik, diğerleri kazandı. Ancak kazananlar, bizim kaybetmemiz sayesinde kazandılar: Latin Amerika'nın geri kalmışlığı birisinin dediği gibi, dünya kapitalizminin gelişiminin tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bizim yenilgimiz, her zaman başkalarının zaferinde örtük olarak vardı; bizim zenginliğimiz, başkalarının, yani imparatorlukların ve onların yerli denetçilerinin refahını besleyerek, her zaman bizim yoksulluğumuzu doğurdu”. (2)

Galeano'nun 1971 tarihli klasik eserinden (Latin Amerika'nın Açık Damarları) alınan bu iki paragraf, Latin Amerika'nın durumunu oldukça iyi özetliyor: bölge için güç kaynağı olması gereken şeyler yani doğal, maden ve enerji kaynakları açısından sahip olduğu muazzam zenginlik, Bölgenin en büyük laneti haline geldi ve yabancı güçlerin bitmek bilmeyen ilgisini çekti. Bu bölgenin göreli olarak geri kalmışlığının nedeninin batı emperyalizmi olduğu gerçeğini ortaya çıktı.

“Petrolü gönüllü olarak teslim etmeyince…”

Sömürgeci emperyalizmin ana hedefi her zaman, kapitalizmin hayatta kalabilmesi için vazgeçilmez olan doğal kaynaklara serbest erişimdir. Bu bağlamda “Maduro'nun suçu, şimdiye kadar petrolü ABD’li petrol şirketlerine gönüllü olarak teslim etmemesidir”.

Nitekim Maduro'nun kaçırılarak tutuklanmasının gerçek nedeni, Trump'ın 3 Ocak günü düzenlediği basın toplantısında yaptığı açıklamada (kendine özgü açık sözlülüğüyle) ortaya çıktı: “Topraktan muazzam miktarda zenginlik çıkaracağız.”

Ona göre, “kazanılan para sadece Venezuela halkına değil, Amerikan petrol şirketlerine ve bu ülkenin verdiği zararların tazminatı olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne de gitmeli”.

Bahsettiği “zararlar”, Venezuela'nın petrol kaynaklarını kamulaştırmasından kaynaklanıyor. Venezuela, dünyadaki diğer tüm ülkelerden daha fazla petrol rezervine sahip. Trump'ın Venezuela'nın petrolünü yağmalama önerisi aslında, bu ülkeyi ele geçirme ve “yönetme” motivasyonunu açıkça itiraf etmesidir. Bu, açıkça gangsterlikten başka bir şey değil: “petrolünüz var ve biz de başkanınız engel olursa onu kaçırarak petrolünüzü alacağız ve ülkenizi doğrudan bir koloni (sömürge) olarak yöneteceğiz ya da ülkenizi yağmalamamıza izin verecek bir kukla hükümet kuracağız”. (3)

Venezuela dünyada en fazla ham petrol rezervine sahip ülke!

Enerji Enstitüsü'ne göre Venezuela, OPEC+ örgütünün lideri Suudi Arabistan’ı geçen ve böylece dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülke konumunda. Bu rezervler yaklaşık 303 milyar varil veya küresel rezervlerin yüzde 17'sine karşılık geliyor.

Ancak, devasa rezervlerine rağmen, Venezuela'nın ham petrol üretimi, kapasitesinin çok altında kalmaya devam ediyor. 1970’lerde günde 3,5 milyon varil ile zirveye ulaşan üretim (küresel üretimin yüzde 7'sinden fazlası), 2010’larda 2 milyon varilin altına düştü ve geçen yıl ortalama sadece 1,1 milyon varil oldu. (4)


Trump petrol şirketlerine verdiği sözü yerine getiriyor!

Trump, basın toplantısında, bu askeri eylemin petrol çıkarma ile bağlantılı olduğunu ve ABD ordusunu ABD petrol şirketlerinin çıkarlarını ilerletmek için etkili bir şekilde seferber ettiğini açıkça belirtti.

Öyle ki 2024 yılında Trump, petrol ve gaz şirketi yöneticilerini kampanyası için 1 milyar dolar toplamaya zorladı ve “yeniden seçilmesi halinde onların önceliklerini yerine getireceğine” dair söz verdi. Sektör olumlu yanıt verdi ve Trump'ın kampanyasına 2024 seçimleri sırasında petrol ve gaz bağışçıları şu harcamaları yaptı:

Ocak 2023 ile Kasım 2024 arasında Donald Trump'ın başkanlık kampanyasını desteklemek için 96 milyon dolarlık doğrudan bağış. Kongre'ye lobi faaliyetleri için 243 milyon dolarlık destek. Trump ve diğer Cumhuriyetçileri veya kampanyalarının desteklediği politikalarını desteklemek için reklamlara yaklaşık 80 milyon dolar transfer. Cumhuriyetçilerin alt seçim yarışlarına 25 milyon dolardan fazla harcama (bunun 16,3 milyon doları Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi yarışlarına, 8,2 milyon doları Cumhuriyetçi Senato yarışlarına ve 559 bin doları Cumhuriyetçi valilere). Kısaca, Venezuela'ya müdahalesiyle Trump, seçim kampanyasında verdiği sözü tutuyor. (5) 

Petrol şirketleri Trump'ın sömürgeci planlarının kilit ortağı

Fosil yakıtlar Trump'ın yeni imparatorluk vizyonunun merkezinde yer alıyor. Öyle ki Trump'ın Doğal Güvenlik Stratejisi’nde, “Amerikan enerji hakimiyetini (petrol, gaz, kömür ve nükleer alanda) yeniden tesis etmek ve gerekli temel enerji bileşenlerini yeniden ülkeye getirmek, en önemli stratejik önceliktir” deniliyor. (6)




Maduro'nun kaçırılması ve Venezuela'nın petrol endüstrisi üzerinde kontrol sahibi olma çabası, yönetimin, askeri tehditlerle desteklenen silahlı diplomasi yoluyla, doğal kaynaklar ve ticaret yolları üzerindeki kontrol de dahil olmak üzere, Amerika ve Karayipler'de tartışmasız siyasi ve ekonomik hegemonyasını yeniden tesis etme yönündeki açıkça ifade ettiği vizyonuyla uyumlu. Bunu yaparken Trump, Chevron gibi kurumsal müttefiklere bakıyor.

 En büyük müttefiklerden biri Chevron

Nitekim, Trump'a ABD egemen sınıfı içindeki en sadık sermaye grupları, 2024 seçim kampanyasına büyük miktarda para harcayan petrol milyarderlerini barındıran fosil yakıt şirketleri.

Örneğin Chevron, sadece Trump'ın 2025'teki göreve başlama törenine 2 milyon dolar bağışlayarak en büyük fosil yakıt bağışçısı oldu. Bu yüzden dc Trump, müdahale sonrasında düzenlediği basın toplantısında; “petrolü geri alacağız, çok büyük ABD petrol şirketleri oraya girecek ve milyarlarca dolar harcayacak, topraktan muazzam miktarda zenginlik çıkaracağız” diye söz verdi.

Bu toplantı sırasında Trump en az 20 kez “petrol” sözcüğünü kullandı. ExxonMobil, Halliburton, ConocoPhillips, Valero, Phillips 66 gibi dev petrol şirketlerinin hisseleri ertesi gün yükseldi ve şu anda Venezuela'da faaliyet gösteren tek büyük ABD petrol şirketi olan Chevron'un hisse değeri yüzde 5'ten fazla arttı. (7)

Oldukça maliyetli bir iş Trump’ı bekliyor

Diğer yandan, Venezuela'nın petrol üretimini eski haline getirmenin maliyeti ucuz olmayacak çünkü sektörün sondaj altyapısı harap durumda ve çıkarılan petrol “ağır” türden.

Bu ekstra ağır petrolün çıkarılması için, nispeten kısa ömürlü çok sayıda kuyu açılması gerekiyor (bu süreç ABD'deki kaya gazı petrolü üretimine oldukça   benziyor). Ardından çamur, daha hafif petrol veya nafta ile karıştırılarak boru hatlarından akıp ihraç edilip rafine edilebilmesi sağlanıyor. “Ağır” petrol üretimi, bu petrolü pazarlanabilir hale getirmek için buhar enjeksiyonu ve daha hafif ham petrol ile karıştırma gibi ileri teknikler gerektiriyor.

Bu tür petrolün üretimi pahalı ve karmaşıktır ve daha hafif, kükürt içermeyen petrole kıyasla daha düşük fiyattan satılır. ABD'deki birçok rafineri (özellikle Körfez Kıyısındaki rafineriler), bu ham petrolü işlemek için donanımlı olsa da bu rafineriler zaten çok yüksek kapasite kullanımında çalışıyorlar. (8)

Ayrıca, günümüzde petrol piyasaları yeterli bir arzla çalışıyor. Bu nedenle de fiyatlar düşük, bu da üretimi pahalı bir ham petrolün kâr marjlarını daraltıyor.

Son olarak, şirketler büyük yatırımlar yapmak için istikrarlı bir siyasi ortama ihtiyaç duyarlar. Oysa Venezuela'nın ne zaman siyasi istikrara kavuşacağı belli değil ve artan petrol gelirleri bu geçişi kolaylaştırmak için kullanılmayacak.

Bu durum ABD’nin Venezuela’da uzun vadeli kalacağının bir göstergesi.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)       https://www.taxresearch.org.uk/Blog/why-is-the-us-taking-control-of-venezuela (6 Ocak 2026).

(2)       https://www.nakedcapitalism.com/2026/01/reopening-the-veins-of-latin-america.html (6 Ocak 2026).

(3)       https://peoplesdemocracy.in/pd/gangster-phase-imperialism (11 Ocak 2026).

(4)       https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-and-oil (5 Ocak 2026).

(5)       https://climatepower.us/news/new-report-oil-and-gas-industry-spent-450-million-to-influence-trump-and-the-119th-congress (22 Ocak 2025).

(6)       https://truthout.org/articles/oil-companies-are-key-partners-in-trumps-imperial-plans-for-latin-america (8 Ocak 2026).

(7)       Agm.

(8)       https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-and-oil (5 Ocak 2026).

 

 


17 Ocak 2026 Cumartesi

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (3)

 

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (3): “Donroe Doktrini”

Mustafa Durmuş

17 Ocak 2026


Günümüzde emperyalist yeniden sömürgeleştirmenin bir diğer göstergesi korsanlığın anakronik bir şekilde geri dönüşüdür. Bugün artık gangsterlik aşamasına geçmiş olan ABD emperyalizmi bugünlerde bunu yapıyor.

Maduro’nun kaçırılması emperyalizmin gangster aşamasının en son eylemidir. Irak'ta Saddam Hüseyin'in tamamen sahte suçlamalarla zorla devrilmesi ve idam edilmesi, Libya'da Muammer Kaddafi'nin acımasızca öldürülmesi, Suriye'nin işgali, tek “suçu” emperyalistlerin desteklediği yerleşimci sömürge projesiyle evlerinden çıkarılmak istememeleri olan Filistin halkına yönelik soykırım, Gazze'nin Trump tarafından seçilen bir “valinin” yönetecek olması ve birinci sınıf bir gayrimenkul haline getirilecek bir ABD kolonisi olarak ele geçirilmesi, emperyalizmin gangster aşamasının gelişiminin bölümleridir. (1)

Sömürgecilerin doğrudan yönetimi sömürgeci bir pratiktir

Bunlara Trump’ın Venezuela’yı “bundan böyle biz yöneteceğiz” açıklamasını da eklemek gerekir.  Trump, Maduro’nun kaçırılması sonrasında amacının sadece Maduro'yu tutuklamak olmadığını, şu anda ABD'nin ülkeyi yöneteceği bir geçiş süreci sağlamanın zamanı geldiğini de açıkladı: “Güvenli, uygun ve mantıklı bir geçiş süreci gerçekleştirilene kadar ülkeyi biz yöneteceğiz”. (2)

Kısaca Trump, Venezuela'da rejim değişikliği yapmak için sadece çıplak askeri emperyalizmle uğraşmıyor, ABD'nin yeni bir sömürgecilik inşa etmeyi planladığını da ‘ifşa ediyor’. Öyle ki 24 saat içinde, ABD’nin uygun bir kukla rejim kurulana kadar Venezuela’yı ‘doğrudan yönetmeyi’ planladığını kamuoyuna açıklayabiliyor. Çünkü doğrudan yönetim, sömürgeci bir emperyalizm biçimidir. (3)

Avrupa’yı ABD’ye biat ettirmek!

Daha önce sözü edilen Strateji belgesine göre, Dünya ABD ve Çin gibi iki rakip güç arasında bölünmüş durumda ve bunlardan biri, rakibini yenmek için her türlü yolu kullanmaya ve bunu mümkün olduğunca çabuk yapmaya hazır. Bunu başarmak için, etki alanını sadık vasalların koruduğu bir kaleye dönüştürmesi gerekiyor. Bu iki sadık vasal; kendi kendini yok eden Avrupa ve Latin Amerika’dır.

Burada önemli olan, Avrupa'yı daha da zayıflatmak ve onu ABD'ye giderek daha bağımlı hale getirmek. Bunu yapmak için Avrupa Birliği’ni önemsiz hale getirmek gerekiyor. Bu stratejiye uygun olarak önce Brexit hayata geçirildi. Şimdi mesele Avrupa Birliği'ni tamamıyla sona erdirmek çünkü izole olduklarında Avrupa ülkeleri daha zayıf ve kontrol edilmesi daha kolay hale gelecektir.

Batı Yarımküreyi kontrol etmek!

Batı Yarımkürede yer alan ülkeler ise (özellikle de Venezuela) Çin Halk Cumhuriyeti ile olan önemli ticari ilişkileri nedeniyle ABD açısından sorunlu bir bölge ve bu bölgedeki istikrarsızlaştırma ve kaosa sürükleme süreçleri daha sert olmalı. Venezuela bu bağlamda (ciddi iç sorunları nedeniyle de) son derece önemlidir.

Kısaca Venezuela saldırısının asıl nedeni petrol olsa da bölgeyi istikrarsızlaştırmak da ABD’nin önemli hedefleri arasında yer alıyor. Bu, Çin'i ve yatırımlarını Latin Amerika'dan, özellikle de gelecekteki petrol arzını güvence altına almak için Venezuela'dan çıkarmak anlamına geliyor. Sonrasında, ABD bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden istikrara kavuşturmayı planlıyor.

Kuşkusuz, ABD emperyalizmi öncelikle Venezuela petrolünü istiyor. ABD günde 13 milyon varil petrol çıkarıyor. Bu dünyadaki en yüksek miktar. Dahası, ABD, Rusya’yı Avrupa'dan uzaklaştırdığı için Avrupalı müttefiklerine satmak için daha fazla petrole ihtiyaç duyuyor ve bunu da Venezuela'dan temin etmeyi Planlıyor.

Kısaca, Venezuela saldırısı uyuşturucuyla ilgili değil, ABD’ye karşı çıkan bir ülkenin ve petrol ve maden zenginlikleri dahil olmak üzere, tüm varlıklarının kontrolüyle ilgili. Bu başlı başına büyük bir sömürgeci emperyalist eylem.

Daha da önemli olan şey, bu saldırıların sadece Venezuela ile sınırlı kalmayacak olması. Nitekim ABD'nin gözü şimdi, Kolombiya ve (Venezuela'nın kaynaklarına sahip olmayan ancak düşman komşusuna karşı siyasi muhalefeti paylaşan) Küba’ya çevrilmiş durumda. Grönland ve Kanada’ya yönelik tehditler de söz konusu. Bu tehditler devam edecek ve muhtemelen tırmanacak. Yani Trump Amerika’sı, ABD’nin bölgedeki ekonomik hegemonyasını yeniden tesis etmek için Batı Yarımküreye geri döndü.

Monroe Doktrininden Donroe Doktrinine: emperyalizmde süreklilik esastır!

Bu noktada bundan 203 yıl öncesine dönmekte fayda var. 1823 yılında İspanyol-Amerikan bağımsızlık süreci sırasında ilan edilen orijinal Monroe Doktrini, Batı Yarımkürenin Avrupa sömürgeciliğine kapatılması gerektiğini savunuyordu.

Bundan yaklaşık 80 yıl sonra ABD Devlet Başkanı Roosevelt tarafından yayınlanan Monroe Doktrininin Roosevelt Ek Maddesi, ABD’nin yarımkürede bir polis gücü olarak hareket edeceğini vaat ediyordu. Sonraki on yıllar, Karayipler ve çevresindeki ülkelerin uzun süreli işgallerle dolu geçti ancak bunların hiçbiri uzun vadeli istikrar ya da refah sağlayamadı. Soğuk Savaş sırasında ABD, hoşuna gitmeyen hükümetlere karşı daha gizli müdahaleler başlatırken, binlerce kişiyi öldüren ve işkence eden sağcı diktatörlükleri destekledi. (4)

Bir başka anlatımla, Trump'ın Venezuela’ya karşı hamlesinin arkasında petrolden başka faktörler de var. Yeni ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ bunu açıkça ortaya koyuyor. Çünkü 1820’lerin Monroe Doktrini yeniden güçlenerek geri döndü. O zamanlar Başkan Monroe’ya göre, Avrupa ülkeleri Batı Yarımküreye müdahale etmemeli veya kontrol etmeye çalışmamalıydı çünkü burası artık ABD’nin etki alanıydı.  

“Amerika'yı Yeniden Büyük Yapmak”

Şimdilerde Trump Yönetiminde, küreselleşme yerini “Amerika'yı Yeniden Büyük Yapmak” (MAGA) projesine bıraktı ve Batı Yarımküre, ABD emperyalizminin arka bahçesi olarak sağlam bir şekilde konumlandırıldı. 

Bu, hiçbir ülkenin ABD'nin politikasına ve çıkarlarına direnmesine izin verilmeyeceği anlamına geliyor.  Bu bakış altında, Amerika'nın kaynakları ayrıcalıklı bir şekilde kullanabilmesi ve rakiplerine bu kaynakları reddedebilmesi için “dost rejimler” kurulmalıdır. Bu da bölgedeki Çin'in artan etkisi ve yatırımlarının engellenmesi gerektiği anlamına geliyor.

Diğer yandan, Orta ve Güney Amerika'da ABD'nin etki alanını genişletmeyi amaçlayan Monroe Doktrininin, Donroe Doktrini olarak yeniden canlandırılması, Batı Yarımküreyi daha iyi bir hale getirmek yerine, nispeten güvenli bir bölgeyi bir gecede önemli ölçüde daha istikrarsız bir bölgeye dönüştürme potansiyelini taşıyor.

Hedefte Küba mı var?

Venezuela, Donroe Doktrininin ilk test vakasıysa, diğer birkaç Latin Amerika ülkesi de şu anda ABD’nin hedefinde. En öncelikli hedef Küba. Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Küba'nın bir sonraki hedef olabileceğini açıkça ima ettiler. Küba'yı Venezuela petrolünün kaybından sonra “devrilmeye hazır” bir ülke olarak tanımladılar ve ekonomik çöküşün işi bitireceği için doğrudan müdahaleye gerek olmadığı ileri sürdüler.

Rejim değişikliği için sıraya giren bir diğer ülke de Kolombiya. Bu ülkenin Devlet Başkanı Gustavo Petro, Washington'un sınır dışı etme politikalarını eleştiren ve Filistin'e açıkça destek veren tavrıyla, tüm kıtanın vicdanı haline gelmişti.

Meksika’nın da yakında ateş altında kalması mümkün. Çünkü Meksika, bir süredir sessizce Küba’nın ana petrol tedarikçisi haline geldi ve 2025 yılında günde yaklaşık 12.000 varil petrol sevk ederek adanın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 44’ünü karşıladı. Bu durum, Meksika uyuşturucu kartelleriyle ilgili “bir şeyler yapma” tehdidini yakın zamanda yineleyen Trump Yönetimini kızdırıyor. (5)

ABD hegemonyasının gerilemesinin bir ifadesi

Tüm bu saldırganlık ABD hegemonyasının (özellikle de Çin karşısında) gerilemesinin bir ifadesi. Yani bu strateji ABD’nin dünya çapındaki hegemonyasının gerilemesini ve bölgedeki gücünü konsolide ederek güçlendirme ihtiyacını yansıtıyor.

ABD’nin hegemonyasındaki gerilemeyi ABD dolarının son yıllarda izlediği seyirden de görebilmek mümkün. Çünkü doların değeri 2025 yılında ocak ayından bu yana yaklaşık yüzde 9 düştü (tek başına Nisan ayında yüzde 4,5'lik bir düşüş yaşandı). Trumpçı yeni gümrük vergileri, Trump’ın geçirdiği öfke nöbetleri ve sert geri dönüşler, uluslararası ticarette ve yatırımcıların alımlarını ve varlıklarını dolar cinsinden tutup tutmayacakları konusunda belirsizliği arttırdı.

Doların uzun süren değer kaybı

Doların son dönemde Euro ve diğer para birimleri karşısında değer kaybetmesinin nedeni, ABD ekonomisinin yavaşlaması ve ABD Merkez Bankasının (Fed) borçlanma maliyetlerini, uzun vadeli konut kredisi faizlerini ve işletmeler ile hane halkının borç servis maliyetlerini düşürmek için politika faiz oranını indirmesi yönünde baskı altında olması. Fed’in faiz indirimlerini hızlandıracağı, böylece ABD faiz oranları ile Avrupa ve Japonya'daki faiz oranları arasındaki farkı azaltacağına dair beklentiler arttı. Bu durum, dolar varlıklarını elinde tutmayı daha az cazip hale getiren ve doları öncekinden daha zayıflatan bir gelişme olarak değerlendiriliyor. (6)

ABD'nin yıllık bütçe açığı 1,5 trilyon dolar, toplam ulusal borcu 38 trilyon dolar (bu borcun faiz ödemesi yılda 1,1 trilyon dolar) ve bunlar artmaya devam ediyor. ABD ekonomisi bu maliyetleri önceki yapı ile karşılayamaz. Bu nedenle, Batı Yarımküre ve Pasifik havzasına geri dönerek konsolidasyon sürecine giriyor. Bu, Venezuela'da şu anda yaşananların ve bundan sonra yaşanacakların ve tüm Batı Yarımkürede yaşanacakların genel görünümü ve bağlamıdır. ABD, kendi arka bahçesinde yeniden doğrudan kontrol ve tartışmasız hegemonyasını yeniden tesis etmek için doğrudan askeri harekete başvurmaktan kaçınmıyor. (7)

Özetle, şu ana kadar doların baskın rezerv para birimi statüsü ABD için çok önemliydi ve gelirlerinin ötesinde harcama yapmasına olanak sağladı. Bu hakimiyet yavaş yavaş azalırken, bütçe açıklarının ve borcun sürdürülebilirliği de dahil olmak üzere her türlü risk yavaş yavaş birikti.

“Amerika'yı Yeniden Büyük Zorba Yapmak!”

Trump, her ne kadar her şeyin “Amerika'yı Yeniden Büyük Yapmakla” ilgili olduğunu söylese da aslında kastettiği şey, Amerika'yı “Yeniden Büyük Zorba Yapmak”. Önceki emperyalist başkanlardan Roosevelt, “yumuşak konuş ve büyük bir sopa taşı” derken, Trump bu sözü, “cesurca övün ve sopa taşı” olarak değiştirdi.  

“Amerika'yı Yeniden Büyük Yap” projesi, batı emperyalizminin sorgusuz sualsiz egemen olduğu ve ABD'nin de onun tartışmasız lideri olduğu bir dünyayı yeniden yaratma projesidir. Bu anlamda Avrupa'yı Amerikan enerji kaynaklarına bağımlı hale getirme stratejisinin bir devamıdır ki bu strateji, ABD derin devletinin iddiasına göre, Rusya'dan Avrupa'ya uzanan Kuzey Akım II doğalgaz boru hattının havaya uçurulmasıyla temsil edilmiştir.(8)

Konsolidasyon süreci

Özetle, ABD kaynaklarını hemen Batı Yarımkürede ve daha uzun vadede Batı Pasifik'te yeniden yapılandırmaya odaklanıyor. Şu anda Çin'i kontrol altına almak ve ona karşı koymak için müttefiklerini yeniden silahlandırıyor ve destekliyor. Bu (Batı Yarımküreden sonraki) daha uzun vadeli bir hedeftir. (9)

Yani Venezuela işgalinin arkasındaki büyük resmi gözden kaçırmamak gerekiyor. Venezuela operasyonu, tek seferlik bir operasyon değil, ABD'nin “neocon” güçleri ve emperyalistlerinin, Orta Doğu ve Doğu Avrupa'da (Ukrayna ve Kafkasya) meşgul oldukları için kısmen ihmal ettikleri emperyalizmin Batı Yarımküre üssüne yeniden odaklanmasının bir parçasıdır.

Çin’in yükselişi

Bu arada ABD emperyalizmi Tayvan’da Çin'i uzun vadede meşgul etmek için planlar yaparken, başta Çin olmak üzere kendisine rakip olabilecek diğer güçleri devre dışı bırakmak için Batı Yarımküreye müdahale ettiği ileri sürülebilir.  

Çünkü son on yılda Çin, Latin Amerika'da küresel “Kuşak ve Yol” altyapı inşaat programı kapsamında büyük yatırımlar yaptı. Panama’da limanları satın aldı ve orada başka projeler başlattı. Meksika'da, Kuzey Amerika'nın en büyük elektrikli otomobil fabrikasını kurmak için anlaşmalar yaptı; bu fabrika, serbest ticaret kapsamında ABD otomobil pazarına ihracat yapabilecekti. Ekvador ve Peru'da liman inşaatına başladı. Peru'dan (Amazon üzerinden) Brezilya'ya demiryolu bağlantısı kurma planları var. Venezuela'ya altyapı projeleri ve petrol altyapısının modernizasyonu için 100 milyar dolardan fazla kredi verdi. En önemlisi de Venezuela'dan büyük miktarlarda petrol almaya başladı. (10)

Emperyal güçler arasında kızışan rekabet

Bir başka anlatımla, ABD’nin Batı Yarımküredeki hakimiyetini pekiştirme çabası, şu anda Güney Amerika'nın en büyük ticaret ortağı ve Latin Amerika ve Karayipler bölgesinin ikinci büyük ticaret ortağı olan Çin'e karşı koyma çabalarıyla bağlantılı. Çin'in bölgesel stratejisi Trump'ın stratejisiyle keskin bir tezat oluşturuyor. Çin, karşılıklı yarar için kazan-kazan ekonomik iş birliği modeli sunarken, ABD kazananlar ve kaybedenler arasında sıfır toplamlı bir model öneriyor.

Çin üçüncü tarafları bölgeden dışlamayı reddediyor, ABD ise “Yarımküre dışı rakipleri reddetme” sözü veriyor. Çin çok taraflı iş birliğini ve uluslararası finans kurumlarının reformu, bilimsel iş birliği ve yüksek teknoloji yatırımları gibi Küresel Güney'in ortak önceliklerini vurguluyor. Ve ABD’nin “tek taraflı zorbalığını” eleştiriyor. (11)

Ancak Donroe Doktrinine uygun biçimde ABD, Batı Yarımküreyi kendi etki alanı olarak ilan ederse ve Çin'in Venezuela petrolüne erişimini engellerse, Çin neden Doğu Asya'yı kendi etki alanı olarak ilan edip ABD'nin Tayvan çiplerine erişimini engellemesin? Bunu yapmak için Tayvan'ı "yönetmesi" gerekmez, sadece politikalarını, özellikle de ABD'ye ihracata izin veren politikaları kontrol etmesi yeterli olacaktır. (12)

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)     https://peoplesdemocracy.in/pd/gangster-phase-imperialism (11 Ocak 2026).

(2)     https://peoplesdispatch.org/were-going-to-run-the-country-trump-hints-at-possible-us-occupation-of-venezuela (4 Ocak 2026).

(3)     https://jackrasmus.com/venezuela-vs-the-empire (6 Ocak 2026).

(4)     https://dissentmagazine.org/online_articles/the-trump-doctrine (5 Ocak 2026).

(5)     https://theconversation.com/what-lies-ahead-for-latin-america-after-the-venezuela-raid (9 Ocak 2026).

(6)     https://mronline.org/dollar-v-euro (8 July 2025).

(7)     Agm.

(8)     https://peoplesdemocracy.in/pd/imperialism-revival-strategy (2 Mart 2025).

(9)     https://jackrasmus.com/venezuela-vs-the-empire (6 Ocak 2026).

(10) https://jackrasmus.com/venezuela-vs-the-empire (6 Ocak 2026).

(11) https://www.globalresearch.ca/year-2025-review-latin-america-caribbean (4 Ocak 2026).

(12)https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-venezuela-new-era-of-imperialism-costs-for-everyone-by-joseph-e-stiglitz (9 Ocak 2026).

 

16 Ocak 2026 Cuma

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (2)

 

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (2): Klasik ve Yeni Sömürgecilik

Mustafa Durmuş

16 Ocak 2026


Emperyalizm, egemenlik ya da siyasi güç anlamına gelen Latince “imperium” kelimesinden gelir. Tarihsel olarak, imparatorluklar genişlediğinde ortaya çıkan bir olgudur. Buna karşılık sömürgecilik, emperyalizmin hayata geçirilme biçimidir.

Bir başka anlatımla emperyalizm, kendini büyütmek isteyen bir devlet, doğal kaynak ve işgücü elde etmek amacıyla yabancı toprakları kaba kuvvet yoluyla ele geçirdiğinde ortaya çıkar. Sömürgecilik ise emperyalistlerin bu işi yapmaları için, örneğin buralara yerleşimciler göndermesi ve buralarda kendilerine bağlı bir siyasal yapı oluşturmasıdır.

Klasik ve Yeni Sömürgecilik

Tarih boyunca imparatorluklar var oldu ancak hiçbiri dünyayı Avrupa'nın yaptığı ölçüde kendi suretinde yeniden yaratamadı. Avrupa'nın sömürgeci yayılması hızlı ve dramatik oldu: 1876'dan 1900'e kadar sömürgeci güçlerin Afrika kıtasına hakimiyeti yüzde 10,8’den yüzde 90,4'e yükseldi. Birinci Paylaşım Savaşının başladığı 1914 yılına gelindiğinde Avrupa, yeni sömürgeleri ve eski sömürgeleri ile dünya nüfusunun çoğunu ve topraklarının yüzde 85'ini kontrol ediyordu. (1)

Böylece klasik sömürgecilik; dünyadaki henüz ticarileştirilmemiş bölgeleri askeri olarak ele geçirmelerle sisteme dahil etmeye, sistemi zora dayalı olarak sömürge bölgelerinin doğrudan yönetimiyle sürdürmeye ve periferideki işgücünden artı değer sağlamak için aşırı zorlama biçimlerini (kölelik benzeri) uygulayan bir sömürgeciliktir.

Yeni sömürgeciliğin araçları: IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü

1960’lar sonrasında, “yeni sömürgecilik” altında doğrudan fiziki güç uygulamasının yerini, çevre bölgelerin resmi bağımsızlığı, buna karşılık askeri “yardım” ve ekonomik “iş birliği” gibi yollarla fiilen bağımlılıkları aldı. Neo-liberalizm çağında ise yeni sömürgecilik; IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi ulus devletlerin egemenliğinin üzerinde bir yere sahip olan ve piyasa mekanizmalarını kontrol eden kurumlarla yürütüldü.

Bir başka anlatımla, sömürgeciliğin motifleri, “sömürge sonrası” (daha doğrusu yeni emperyalist) dönemde de aynen devam ediyor: Kuzey'de emek- sermaye çelişkisini yumuşatarak, buna karşılık Güney'de mülksüzleştirme yoluyla birikimi mümkün kılarak küresel kapitalizmi sürdürülüyor.

Araçlar, her ne kadar gelişmiş olsa da askeri yollarla ve ticaret yoluyla eşitsiz değişim ve yaptırımların uygulanması gibi çok çeşitli ekonomik savaş biçimlerinin birbiriyle yakından bağlantılı ve birbirini pekiştiren bir kombinasyonu olmaya devam ediyor. DTÖ ve IMF gibi kurumların ticaret ve finans rejimleri, kaynakların sömürülmesi ve pazar erişiminin genişletilmesi konusunda eski sömürgeci kalıpları taklit ediliyor ve daha da genişletiliyor. (2)

Yani emperyalistler ilhak etmedikleri ya da fiziki olarak işgal etmedikleri toprakları, resmi olduğu kadar gayri resmi yollarla da yönetirler. Bunun için yerel aracılar, yani halkın zararına kişisel ya da kendi sınıfsal çıkarları için sömürgeciyle iş birliği yapan bir işbirlikçi-yönetici sınıf gerekir.

Nitekim, Britanya İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu dönemde dünya nüfusunun dörtte biri üzerindeki resmi yönetimi, yerel aracılar ve mali hakimiyet yoluyla görüntüde “bağımsız” ülkeler üzerinde sahip olduğu güçle desteklendi.

Sömürgeciliğin temel özellikleri

Sömürgecilik, ırkçılık, kölelik, doğanın ve insan kaynaklarının yağmalanması, yabancı bir güç tarafından işgal, sözde uygarlık ve demokrasi projesi için köylülerin veya yerli halkların atalarının topraklarından kovulması, yasadışı ormansızlaştırma, kıymetli madenlere ve su kaynaklarına el koyma, etnik profilleme ve ırk ayrımcılığıdır.

Sömürgecilik bir başka bağlamda, “insanlık dışında görülen ve bu nedenle uluslararası veya ulusal hukuk, insan hakları veya uluslararası antlaşmalarla korunmaya layık görülmeyen bir halka veya sosyal gruba” yönelik ayrımcı muameledir. Bunun gerekçesi, “insan olmadıkları için onlara insan gibi davranmak saçmadır” biçiminde oluşturulur.

Sömürgeci-emperyalizm kapitalizmin ayrılmaz bir parçasıdır

Kapitalizm rekabeti, emperyalizmin (yani büyük sermaye grupları ve ulus devletlerin dünya pazarlarını paylaşımı ve yeniden paylaşımı için, üretir. Bu rekabet, en tepede en güçlülerin, onların altında orta halli ya da alt-emperyal güçlerin ve en altta da ezilen ulusların yer aldığı dinamik bir devletler hiyerarşisi yaratır.

Ancak hiçbir hiyerarşi kalıcı değildir. Kapitalizmin “eşitsiz ve birleşik gelişme yasası”, canlanma ve çöküşleri (krizleri), sermaye grupları arasındaki rekabet, devletlerarası çatışmalar ve sömürülen ve ezilenlerin ayaklanmaları, devlet sistemini istikrarsızlaştırır ve yeniden yapılandırır.

Sömürgecilik sistemin doğasında var!

Böylece sömürgecilik, kapitalizmin kalıcı ve temel bir bileşenidir, onun doğasında mevcuttur. Sömürgeci şiddet tarihsel olarak, kapitalizmin ilk aşaması olan ilkel sermaye birikimi döneminde ortaya çıkmış olsa da bu şiddet kalıcıdır ve onsuz kapitalizm var olamaz. Sömürgeciler bu şiddeti ulus devletler aracılığıyla uygularlar.

Ancak sömürgecilik, eşitsiz ve birleşik bir küresel proje olduğu için, sömürgeci şiddet dünyanın her yerinde aynı şekilde ortaya çıkmayabilir. Gazze'nin İsrail ve ABD tarafından ‘Doğu Akdeniz'in Rivierası'na dönüştürülmesi, Suriye topraklarına El Nusra ve diğer IŞİD kökenli silahlı grupların yerleştirilerek ülkede iktidarın gasp edilmesi ve ardından bugünlerde olduğu gibi; Alevilere, Dürzilere ve Kürtlere yönelik saldırılar sömürgeci emperyalizmin günümüzde yaşayan örnekleridir.

“Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizm”

Lenin, “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” (1916) adlı kitabında, emperyalizmi, kapitalizmin en ileri, en gelişmiş aynı zamanda da en saldırgan biçimi olarak tanımlar. Ona göre, emperyalizmin temel karakteristikleri; tekelci mülkiyet ve üretimin tekelci kontrolü, finans kapitalin baskınlığı, aşırı sermaye birikiminden kaynaklı sermaye ihracı, kartel ve tröstlerin yükselişi ve dünyanın en güçlü kapitalist güçler arasında paylaşılmasıdır. (3)

Emperyalizmin artı değer aktarımına dayalı hiyerarşik bir sistem olması onun ekonomik alt yapısını oluşturur. Bu alt yapı da ideolojik, siyasi ve askeri üstyapı tarafından sürekli olarak yeniden üretilir.

Ulus devletlerin rolü

Emperyalizmin özü onun, öğeleri tek tek ulus devletler olan ve ortak süreçleri paylaşan bir sistem olmasıdır. Ulus devlet ise mutlaka kendi sınırları içinde kalmak zorunda değildir. Ancak var olan ekonomik mekanizmalar sayesinde diğer ulus devletlere artı değerin aktarılmasına aracılık ederler. Bu sistemdeki durumlar bu değer akışına göre bir hiyerarşi oluşturur. Öyle ki, diğer devletlerce aktarılan artı değeri sahiplenen ve kullanan devletler en üst sıralarda yer alırken, bu değerin üretilmesini sağlayan ancak bundan yararlanmayan devletler kendilerini hiyerarşinin en altında bulurlar. (4)

Sistemin bu ekonomik temeli, kapitalizm ve onun birikim mantığıdır. Kapitalizmle ilgili olarak konuştuğumuzda, ulus devletler çerçevesinde ve soyut ekonomik terimlerle konuşuruz. Oysa emperyalist sistem pratikte kapitalizmin var olan (somut) biçimidir. Bu nedenle emperyalizme “küresel kapitalizm” de denilebilir. Sistemin çeperinden merkezine değer akışı anlamında emperyalizm kurumsallaşmış ve kurumları dönüşerek her döneme uyarlanmıştır.

“Neo- emperyalizm” ve mülksüzleştirme

Askeri harcamaların yanı sıra kapitalizm, diğer israfçı (verimsiz) artı değer emilim biçimlerine de bağımlıdır. Bu bağlamda David Harvey, sonsuz kentsel dönüşümü bir başka önemli unsur olarak tanımlar ve bunu bir zamanlar “daha fazla bina inşa ederek ve bunları eşyalarla doldurarak krizlerden çıkma alışkanlığı” olarak nitelendirir. (5)

Sonuçta ortaya çıkan büyük alışveriş merkezleri ve tüketim saraylarının kentlerde ve banliyölerde yayılması topluma hiçbir katkı sağlamazken, israfı artırır ve çevreyi tahrip eder. Örneğin Irak savaşları, bu iki tamamen israfçı mekanizmayı birleştirdi: önce kâr için ölüm ve yıkım, ülkeyi tamamen yerle bir etmek ve onu ABD'li şirketler grubunun toprak ve kaynakları ele geçirip hizmetleri özelleştirerek “yeniden inşayı” devralması için ideal bir konum haline getirmek. Bu “felaket kapitalizmi” ve “mülksüzleştirme” yoluyla birikimin mükemmel bir örneğini oluşturur.

Daha da trajik bir durum şu anda Gazze'de, soykırımla mümkün kılınan “Gazze Rivierası” olarak adlandırılan projede yaşanıyor. Harvey, kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim yoluyla birikimi sürdürememesinin, neo-emperyalizmin bir özelliği olan mülksüzleştirme yoluyla birikim yapma girişimlerinin artmasıyla paralel olduğuna dikkat çeker.

Sırf sürekli büyüme uğruna daha fazla üretime yönelme kapitalizmin can damarıdır. Bu, giderek artan sömürücü sermaye birikimi ve israfçı fazla emilim döngüsünü gerektirir, bu da gezegeni ve insan hayatını tahrip eder. Dünyanın dört bir yanındaki haydut rejimler ve teröristler hakkındaki anlatılardan, Amerika'nın orta batısındaki ırkçı milis grupların silahlara olan takıntısına ve Avrupa'nın gerçekte var olmayan bir düşmana karşı “kendini savunma” gerekliliğine kadar, tüm bunlar savaşa ve boşa harcanan hayatlara dayanan bir ekonominin yarattığı talebin tezahürleridir. (6)

Sömürgeci-kapitalist emperyalizm ve askeri darbeler

1945'ten sonra, eski sömürgeci güçlerin elindeki Latin Amerika ve Afrika’daki ülkelerin çoğu bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak bu süreç, sömürgeciliğin sona erdiği yanılsamasının yaratılmasına da neden oldu. Oysa “yeni sömürgecilik” sayesinde sömürgeci küresel düzen bozulmadan kaldı. Kapitalist ekonomik sistemin çıkarları doğrultusunda çalışan IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar “yapısal uyarlama politikaları” aracılığıyla, siyasi bağımsızlığını yeni kazanan ülkeleri tekrar boyun eğmeye zorladılar.

Bu tür araçların başarısız olması durumunda ise CIA gibi kurumlar sosyalist-kalkınmacı programların altını oymak için çalıştı, askeri darbeler düzenledi ve sosyalist liderleri ve yönetimleri ortadan kaldırdı.

Örnek olarak, radikal bir anti sömürgecilik vizyonuna sahip olan Burkina Faso Devlet Başkanı Thomas Sankara ve Kongo Devlet Başkanı Patrice Lumumba gibi isimler suikasta kurban gittiler. Bu arada, eski sömürgeci güçler dış yardımı askerileştirdi ve yeni “bağımsız” ulusların zararına olacak şekilde doğal kaynak çıkarımını teşvik etti. Örneğin Fransa, eski sömürgelerini kontrol etmek için askeri karakollar kurdu ve para birimi manipülasyonunu kullandı. (7)

1973-1985 tarihleri arasında başta Latin Amerika olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu coğrafyasında 15 civarında askeri darbe gerçekleşti. Ardından askeri diktatörlükler iş başına geldiler.

Örneğin, 1970 sonrasındaki ilk darbe olan Şili’deki askeri diktatörlük, ülkeyi neo-liberal uygulamalar için denek olarak kullandı. Neo- liberal uygulamalar, asgari ücret yasasını çıkartan, ekmeğin fiyatını düşüren, ücretsiz öğrenci yemeği veren, düşük gelirlilere konut imkânı sunan, işçi sınıfının kamusal ulaştırmadan daha fazla yararlanmasına imkân veren, bakır madenlerini kamulaştıran, köylülere yeniden toprak dağıtan, sömürgeci Latifundia sistemine son veren Allende Hükümetine karşı CIA destekli General Pinochet darbesi ve askeri diktatörlüğünün ardındaki ekonomik ve sosyal program olarak hayata geçirildi. Darbecilere İngiliz yapımı savaş uçakları da (Başkanlık sarayını bombalamak suretiyle) destek verdi. (8)

Türkiye’de ise böyle neo-liberal ekonomi politikaları 12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrasında iş başına gelen askeri diktatörlükçe uygulanabildi.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)  https://www.redpepper.org.uk/global-politics/africa/a-common-enemy-colonialism-and-imperialism (20 Eylül 2023).

(2)  https://mronline.org/capitalism-and-endless-war (31 Ekim 2025).

(3)  Vladimir Ilyich Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, 1916, Lenin’s Selected Works, Progress Publishers, 1963, Moscow, Volume 1, https://www.marxists.org/archive (14 Ocak 2026).

(4)  https://mronline.org/what-is-imperialism (8 Ekim 2021).

(5)  https://mronline.org/capitalism-and-endless-war (31 Ekim 2025).

(6)  Agm.

(7)  https://www.redpepper.org.uk/global-politics/africa/a-common-enemy-colonialism-and-imperialism (20 Eylül 2023).

(8)    Jason Hickel, The Divide -A brief Guide to Global Inequality and Its Solutions, 2017, s. 115-