28 Ocak 2023 Cumartesi

‘Şehirlerin ıslahında yeni yaklaşım

 

‘Şehirlerin ıslahında yeni yaklaşım: ‘Gerilla Şehirciliği’

Mustafa Durmuş

28 Ocak 2023


Dünya çok hızlı değişiyor. Üretim biçimlerinden, yaşam biçimlerine, teknolojiye, sosyal sınıflara ve devletlere; düşünce biçimlerinden, ideolojilere, siyasal ve ekonomik yaklaşımlara kadar bu değişimin izlerini her alanda görebilmek mümkün.

Kuşkusuz çağımızın küresel sistemi konumundaki kapitalizmin “ücretli emek sömürüsüne dayalı sınıflı bir sosyal sistem olduğu gerçeği” değişmediği gibi, artık bu sömürüye özelikle de neo liberalizm dönemde doğa sömürüsü de eklendi.

Sömürü biçimleri çeşitlendi

Ayrıca kadınlar, ezilen uluslar ve halklar, farklı kimlikler ve inançlar üzerindeki sömürü ve baskı da tam gaz sürüyor. Günümüzde otoriter, despotik rejimler böyle baskılar, ötekileştirme ve sömürü ile ayakta kalabiliyorlar.

Kısaca böyle bir değişim, özellikle de son 40-50 yıldır, insanlık, halklar, doğa ve farklı kimlikler için pek de hayırlı olmayan bir biçimde olsa da, fiilen yaşanıyor.

Diğer yandan, “başka bir dünyanın mümkün olduğu” görüşünden hareketle, insanların sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratma düşü de devam ediyor. Bu bağlamda mevcut sisteme karşı mücadeleler, mücadele biçimlerindeki değişikliklerle, çeşitlenmelerle sürüyor.

20’nci yüzyıla damgasını vuran mücadeleler

Örneğin, Rusya’da 1917 Ekim’inde başarıya ulaşan proletarya devrimi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB), Çin’de kırlardan başlatılan silahlı mücadelenin 1949 Ekim’inde başarıyla sonuçlanması Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve 1954 yılında Vietnam’da silahlı gerilla hareketinin önderliğindeki demokratik devrimin başarısı Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştı.

Bunu 1959 yılında kırdan kente bir silahlı gerilla hareketi biçiminde yürütülen Küba Devrimi ve 1978-1979 yıllarındaki Sandinista Gerilla Hareketi’nin önderliğindeki Nikaragua’daki devrim izledi. Benzer mücadele örnekleri dünyanın birçok yerinde yaşandı, yaşanıyor.

“Kırdan mı kente, kentten mi kıra?”

Türkiye’de ise, 1960’lı yılların sonları ve 70’li yılların başlarında giderek kitleler arasında kök salmaya başlayan ‘devrimci gençlik’ içindeki en önemli tartışmaların başında devrim stratejisindeki farklılığı anlatan ‘Şehir Gerillası’ veya ‘Kır Gerillası’ tartışması geliyordu.

Örneğin, silahlı mücadeleyi esas alan örgütler olan THKP-C özde ‘Şehir Gerillacılığını’ (kentlerden köylere doğru kuşatma), THKO ve TİKKO ise  ‘Kır Gerillacılığını’ (köylerden kentlere doğru kuşatma) esas alıyordu. Ancak bu tartışma artık bugün yapılmıyor (işin aslı bu tartışma 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesinde büyük ölçüde kapanmıştı).

Bugün “gerilla” kavramı,  Latin Amerika ve Orta Doğu’daki örneklerde olduğu gibi konvansiyonel kullanımının yanı sıra, dünyada insan ve doğadan yana şehirler inşa etmede alternatif bir yöntem oluşturmak anlamında, ‘Gerilla Şehirciliği’ biçiminde kullanılmaya başlandı.

‘Şehir Gerillacılığından Gerilla Şehirciliğine’

Böyle bir gerillacılık anlayışında silahlı mücadele ya da şiddet yok. Asıl olarak barışçıl kitlesel mücadele yöntemlerini benimsemiş, ancak şehirlerde statükoyu yıpratmaya, bütünden parça koparmaya ya da mevzi kazanmaya dönük olması nedeniyle radikal, özellikle de ekolojiyi korumayı ve yaşamı rahatlatmayı hedefleyen taktiksel mücadeleler söz konusu.

Tactical Urbanist's Guide, Gerilla Şehirciliğini “uzun erimli değişimi hızlandırmak için kısa erimli, düşük maliyetli ve ölçeklenebilir müdahaleleri araç olarak kullanan mahalle inşasına şehir, örgüt ve/veya yurttaş önderliğindeki bir yaklaşım” olarak tanımlıyor. (1)

J. Hou ise “Gerilla şehircilik: kentsel tasarım ve direniş pratikleri” başlıklı makalesinde, “gündelik mücadeleler ile örgütlü direniş arasındaki” bağlantıyı inceliyor ve gerilla şehircilik etrafında artan ivmeye dikkat çekiyor. (2)

Bu çerçeve de bu kavram özünde, “bir direniş biçimi olarak şehirleri ıslah etmeyi” içeriyor. Çünkü günümüzdeki neo liberal kapitalizmin şehirleri acilen, topluluklarının ihtiyaçlarını karşılamak için ve doğa ile uyumlu bir biçimde daha iyi tasarlanmalı ya da ıslah edilmeliler.

Bu konuda kuşkusuz en önemli görev bilinçli yurttaşlara düşüyor. Böyle bir eşit yurttaşlık ve ekoloji bilincine sahip insanların yaşadığı kentlerde yaratılan topluluklar çok daha eşitlikçi, güvenli ve doğasever oluyor.

Gerilla bahçeciliği

Gerilla Şehirciliğinin pratikte neye benzediği, aşağıdaki örneklerden de görülebileceği gibi,  topluluğa ve ihtiyaca göre değişiyor.

Örneğin yaygın olarak görülen bir Gerilla Şehirciliği örneği  ‘Gerilla Bahçeciliği’. Bu özünde, yeterince ya da hiç kullanılmayan arazilerde veya terk edilmiş kentsel alanlara el koyup buralarda bitki yetiştirme eylemi.

Bu faaliyet ekolojik bir amaç taşıdığı gibi, yerel gıda üretiminin ucuz ve güvenli yolla yapılmasına da yardımcı oluyor, yetersiz beslenme ya da açlık sorununu hafifletiyor.


Açık sokaklar

İkincisi, ‘Açık Sokaklar Gerillacılığı’ biçiminde yine yaygın olarak görülen bir eylem. Bu eylemde, sokaklar fiilen arabalara kapatılarak (bazen geçici olarak) insanlara ve hayvanlara açılıyor.

Bu programlar şehir çapında uygulanan programlar olarak karşımıza çıkıyor (3) ve şehir trafiğini azaltarak hem halkı rahatlatıyor hem de motorlu araçların neden olduğu karbon emisyonunu azaltıyor.


Bisiklet yolları

Son örnek ise bisiklet yollarının açılması. Bu da fiili olarak bisiklet yollarının inşa edilmesi ve bu yolların giderek daha geniş katılımcılarca kullanılmasıyla gerçekleşiyor.

Böyle bir yöntemin otomobil trafiğini azaltarak ekolojik tahribatı yavaşlatmasının yanı sıra insan sağlığını olumlu etkilediği ve bisikletlileri güvende tutmaya yardımcı olduğu çok açık.


Sonuç olarak

Dünyanın birçok ülkesinde eyleme dökülen ve başarı ile sonuçlanan gerilla şehirciliği mücadelesi, çok değerli olsa da, tek başına sonuç getirmeyecektir. Bu yüzden de, bu ve benzeri mücadeleleri siyasal iktidarın emekten ve doğadan yana kullanılmasını ve küresel sermayeye direnmesini sağlayacak olan ‘emek, demokrasi ve barış mücadelesinin’ bir parçası olarak kurgulamak daha doğru olur.

Ayrıca böyle bir mücadelenin hedeflediği eşitlikçi, demokratik, ekolojik bir sistemin ekonomik alt yapısını oluşturan demokratik kooperatifler, meclisler ve komünler gibi üretim örgütlenmelerinin bugünden hayata geçirilmesi üzerine daha fazla düşünmek gereklidir.

Dip notlar:

(1)   http://tacticalurbanismguide.com/guides (25 Ocak 2023).

(2)   https://www.shareable.net/what-guerilla-urbanism-can-teach-us-about-saving-our-own-cities (13 January 2023).

(3)   Agm.

 

 

 

22 Ocak 2023 Pazar

apay zekâ, robotlar, GIG Ekonomileri: İyi mi kötü mü?

 

Yapay zekâ, robotlar, GIG Ekonomileri: İyi mi kötü mü?

Mustafa Durmuş

22 Ocak 2023

Yakınlarda R. Wigglesworth adlı bir yazar tarafından Financial Times Gazetesinde bir makale yayımlandı. (1)


Buna göre, George Mason Üniversitesi'nde iktisat profesörü A. Tabarrok, T. Cowen ile birlikte yürüttüğü bloğunda, ChatGPT adlı yeni bir yapay zekâ (AI) programının, yakın zamanda yapılan ekonomi ve hukuk alanındaki bir test sınavından başarı ile geçtiğini açıkladı. Özetle ChatGPT, özellikle de sınavda sorulan telif ve patent gibi entelektüel mülkiyet hakları ve kamusal alandaki işlerle ilgili sorulara, doğru yanıtlar vermiş ve sınavı (sınırda da) olsa geçmiş.  

ChatGPT nedir?

ChatGPT, ABD San Francisco’da yerleşik bir teknoloji şirketi olan OpenAI tarafından geçen Kasım ayında ücretsiz kullanımlı bir araç olarak piyasaya sürülen bir sohbet robotu (2).

“İnsanın ürettiğine benzer metinler oluşturma yeteneğine, böylece doğal dil konuşmalarına katılma becerisine sahip güçlü bir dil modeli ve bilgisayarlarla etkileşim şeklimizde devrim yaratma potansiyeli bulunan bir ileri teknoloji”  olarak tanımlanıyor.(3)

Makalede, finans alanında çalışan akademisyenlerin bu gelişmeleri yakından izlediği de ileri sürülüyor. Öyle ki, makalenin yayınlanmasından bir hafta önce M. Dowling ve B. Lucey adlı iki akademisyen ChatGPT’nin finansal araştırma raporları yazmaya yardımcı olup olamayacağını araştıran bir çalışma yayınladılar. Bu çalışmada yazarlar, ChatGPT'nin çıktısını tipik araştırma sürecinin dört aşamasında test edip karşılaştırdılar: ‘Fikir oluşturma’, ‘literatür taraması’, ‘veri tanımlama’ ve ‘işleme ve ampirik test’.

Yazarlara göre, muhtemelen sezgisel olarak, ChatGPT özellikle fikir üretmede başarılı oldu, ancak literatür taraması ve çerçeveleri test etme gibi şeylerde zorlandı. Buna rağmen sonuçlar genel olarak umut vericiydi.

Ana akım iktisadın gerçek hayattan kopuk oluşunun bir kanıtı mı?

Bu gelişmenin, “gelecekteki olası bazı ileri gelişmelerin bir işareti olabileceği gibi, büyük olasılıkla ana akım iktisadın gerçekle ilgisi olmayan, hayata dair açıklamaları son derece kısıtlı olan bir şey olduğunu gösteren bir kanıt olduğunu” düşünenler de mevcut. (4)

Bu arada ‘Şeytan ayrıntıda gizlidir’ misali, ChatGPT, Microsoft tarafından milyarlarca dolara satın alınmış ​​ve şirket binlerce kişiyi işten çıkarmaya başlamış. Böylece yapay zekânın insanları işsiz bırakma işlevinin bir örneği daha ortaya çıkmış bulunuyor.

Yükseköğrenimde kullanılabilir mi?

Ayrıca ChatGPT örneğinde olduğu gibi, böyle programların yükseköğrenimde kullanılması halinde (öğrenci ödevlerine veya sınavlara not vermek gibi), belirli öğrenci gruplarına karşı önyargılı olma olasılığı var.

Şöyle ki, ChatGPT’nin daha aşina olduğu bir tarzda yazan öğrencilere daha yüksek notlar verme olasılığı daha yüksek olabilir, bu da haksız not uygulamalarına yol açabilir. Ek olarak, ChatGPT eğitimcilerin yerini almak için kullanılırsa, belirli çalışma alanlarında belirli kimliklerin (örneğin kadınlar ve siyahiler gibi M.D.) yetersiz temsil edilmesi gibi eğitim sistemindeki hali hazırdaki mevcut eşitsizlikleri devam ettirebilir. Keza bu uygulamanın sınavlarda veya ödevlerde kopya çekmek için kullanılma potansiyeli de mevcut. İnsanın ürettiğine benzer metinler oluşturabildiğinden, tüm öğrenci ödevleri veya makaleler bu uygulama ile yazılabilir. (5)

Akademi ve yayıncılar endişeli

Nitekim şimdiden bazı üniversiteler ve yayıncılar, akademik makalelerin ve araştırmaların geleceği hakkında endişe duymaya başladılar bile. Hali hazırda dört yayında ortak yazar olarak görünen ChatGPT’ye karşı önlem almaya çalışıyorlar. ChatGPT gibi yapay zekâların bilimsel makalelerin içeriği ve bütünlüğü konusunda sorumluluk alamadıkları için ‘çalışma yazarı’ kriterlerini karşılamadığını, bu nedenden dolayı da akademik bir çalışmanın yazarı olarak bu yapay zekâlara yer verilemeyeceğini ileri sürüyorlar. (6)

Yaratıcı Endüstri 4,0 ve Dijital Emek Platformları

Teknolojik gelişmeler yapay zekâ ile sınırlı değil. Geçen yıl UNCTAD, Endüstri 4,0 ile otomasyon teknolojisi ve gelişmiş internet iletişimindeki hızlı değişiklikler olarak da bilinen ‘Yaratıcı Ekonominin’ kesişimine odaklanan “Yaratıcı Endüstri 4,0: Yeni Küreselleştirilmiş Yaratıcı Ekonomiye Doğru” başlıklı yeni bir rapor yayınladı. (7)

Rapora göre, Yaratıcı Endüstri 4,0’ın “yeni teknolojilerin sunduğu fırsatlardan yararlanarak daha fazla etkileşimle verimliliği artırması, sınırsız bir yaratıcılık ve esneklik sağlaması ve küresel hasılayı yüzde 3 artırması” bekleniyor. Bu katkının asıl olarak, Yaratıcı Endüstri 4,0’ı karakterize eden “dijitalleşme ve ileri teknolojilerdeki artıştan geleceği” öngörülüyor.  Bu bağlamda Yaratıcı Endüstri 4,0’ın “ teknoloji transferini hızlandırabileceği ve iç pazarın küçüklüğünün artık sorun olmayacağı” ileri sürülüyor.

GIG Ekonomileri

Geçtiğimiz son 10 yılda, enformasyon ve iletişim teknolojisinde yaşanan devrim ve internet kullanımı sayesinde UBER ve AIRBNB gibi dijital emek platformlarında ciddi bir artış söz konusu oldu. Bu platformlar, ekonominin muhtelif sektörlerinde radikal değişim ve dönüşüme yol açıyor, bu da emek gücü piyasasının geleneksel temellerini sarsıyor.

Öyle ki günümüzde artık GIG Ekonomisi adlı bir kavram yaygın olarak kullanılıyor. Dilimize ‘Kısa süreli, Geçici İşler ya da Çevrimiçi Hizmet Ekonomisi’ olarak çevrilebilecek olan GIG Ekonomisi, esasen ‘dijitalleşme’ ve telekomünikasyondaki eş zamanlı ilerlemelerle mümkün oldu.

Öyle ki dijital platformlar, yalnızca dünyanın her yerindeki müşterilerin ve yüklenicilerin uzaktan bağlanmasına izin vermekle kalmıyor, aynı zamanda organizasyonun ve iş tesliminin maksimum standardizasyonunu da sağlıyor. İşi etkileyen kararlar algoritmalar aracılığıyla alındığından, insan faktörüne olan ihtiyaç azalıyor.Dijital gözetleme’ algoritmik yönetimin önemli bir bileşeni olarak işlev görüyor. Tek bir gözetleyicinin aynı anda tüm mahkûmları izleyebildiği ve mahkûmların bu durumun farkında olarak (bu durumu içselleştirerek) davrandığı bir hapishane metaforu ile açıklanabilecek böyle bir dijital gözetim güçlü bir kontrol yaratarak emekçilerin verimliliğini artırıyor. (8)

Online temelli emek platformları

ILO’ya göre, 2010 yılından bu yana küresel çapta GIG Ekonomisi içinde yer alan platformlar beş kat büyüdü. Böyle platformlar ya online web (serbest çalışma gibi) ya da lokasyon temelli olarak (taksi, evde bakım hizmetleri gibi) kendilerini gösteriyor. 2010 yılında bu platformların sayısı 142 iken 2020 yılında 777’nin üzerine çıktı. Bunlar arasında taksi hizmetleri en hızlı büyüyen, aynı zamanda en fazla fonlanan ve tekelleşen platform oldu. (9)

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, aşağıdaki yollardan en az biriyle böyle bir çevrimiçi bir GIG emek platformu gerçekleşti:

“Araç çağırma uygulaması için sürüş; market alışverişi veya ev eşyaları için alışveriş yapmak veya teslim etmek; birinin evini temizlemek, mobilya monte etmek gibi ev işlerini yapmak, kuru temizlemeyi almak gibi ayak işlerini yapmak; bir restorandan veya mağazadan teslimat yapmak, Amazon Flex gibi bir mobil uygulama ya da web sitesi aracılığıyla başkalarına paketleri teslim etmek için kişisel bir araç kullanmak”. (10)

Bu çerçevede UBER, AIRBNB, TASKRABBIT veya DOORDASH gibi şirketlerin ortaya çıkması, insanların para kazanma biçimini genişletti ve işgücüne başka bir boyut ekledi. ABD’de Hispanik kökenli emekçiler giderek daha fazla bu alanda çalışıyorlar. Siyahi yetişkinlerin yüzde 20’si, Asyalı yetişkinlerin yüzde 19’u ve Beyaz yetişkinlerin yüzde 12’si ile karşılaştırıldığında, Hispaniklerin yüzde 30’unun bu şekilde hayatlarını kazandığı görülüyor.

Teknolojiyi nasıl ele almak gerekir?

Yapay zekâ (AI), robotların artan kullanımı ve dijital platformların yaygınlaşması gibi olguların gelip geçici olmadığı çok açık. Kaldı ki bunların insan hayatını zorlaştırıcı olduğu kadar, kolaylaştırıcı olduğu da kabul edilmeli.

Örneğin yapay zekânın tarımda, biyotıpta, kişiselleştirilmiş sağlık hizmetlerinde, eğitim uygulamalarında ve muhtemelen siyasette çok hızlı, dönüşümsel ilerlemeler sağlama olasılığı oldukça yüksek. Diğer yandan böyle bir teknoloji yanlış ellerde tehlikeli bir araca dönüşebilir (örneğin, sosyal medyanın otoriter devletlerce kullanılması gibi). (11)

Keza, yapay zekâ, kısa vadede işsizliği tetikleyebilir. Diğer yandan sosyal olarak gerekli emek süresini azaltarak, kıtlık sonrası bir toplum için ön koşul da oluşturabilir. Bu bağlamda bu tür endişeleri dengeleyen politik olarak ilerici bir yapay zekâ stratejisinin geliştirilmesi gerekecektir. Ayrıca biyo mühendislik alanında yer alan GDO’lara izin verilecek midir? Çünkü artık her ne kadar endüstriyel tarımdan agro ekolojik bir modele geçmemiz gerekse de, bu geçisin artan dünya nüfusunun beslenme ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamayacağı bugünden bilinemez. Son olarak, dijital ekonomi alanında yer alan blok zincirleri (blockchain)  ve kripto para birimi (Bitcoin gibi) yalnızca yeni finansal ve ekolojik zararın habercisi midir, yoksa bazılarının iddia ettiği gibi post kapitalist bir ekonominin gelişini hızlandırma aracı mıdır?

Teknolojik gelişme-sosyal evrim diyalektiği

Bu bağlamda, teknolojik gelişme ile sosyal evrim arasındaki etkileşim üzerinde düşünmek durumundayız. Yani teknoloji, sosyal değişimi belirleyerek tarihe yön verir mi? Yapay zekâ ve robotlara dirensek de, gelmeleri kaçınılmaz olduğundan, onlara uyum sağlamalı mıyız? Yoksa bir ‘sosyal inşacılık’ yaklaşımı altında, teknolojinin özerk bir güç olduğu fikrini esas alan teknolojik determinist indirgemeciliği reddedip, bunun yerine onu toplumda yerleşik ve bireysel ve kolektif seçimlere tabi bir olgu olarak mı ele almalıyız? Diğer yandan ‘sosyal inşacılık’(tarihin teknolojiyi yönlendirdiğini görüşünü benimsediğinden), teknolojik gelişme ve doğa yasaları tarafından dayatılan nesnel kısıtlamaları göz ardı etmez mi? (12)

Bu soruların henüz tam olarak yanıtlanmamış sorular olduğu gerçeğinden hareketle, teknolojik gelişmeye, yapay zekâya, robotlara ilişkin yaklaşımımızda basit bir kriteri esas almak mümkün. Bunlar, insanlığın ve doğanın, toplumun hizmetinde mi olacaktır yoksa onlara karşı mı kullanılacaktır? Yani “teknolojinin kimin hizmetinde olması” gerektiği sorusu asıl soru olmalıdır?

Bu soruları gerçek hayattan bazı örneklerle açmak mümkündür. Örneğin, insansız hava araçları (İHA), bugün olduğu gibi, daha çok insanları öldürmek için, doğaya da zarar vererek,  ölümden yana kullanılabileceği gibi, doğal felaketlerde erişilmesi zor yerlerde bulunan insanların yerini tespit edip onları kurtarmak için yani yaşatmaktan yana da kullanılabilir.  

Robotlar, işsizlik, reel ücretler ve emeğin aldığı pay

Bu arada dünyadaki robot sayısı hızla artıyor. Covid-19 salgını öncesinde üretimde kullanılan robot sayısının 3 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Bu robotların üçte ikisinden fazlası otomotiv, elektrik ve elektronik, metal ve makine sanayinde kullanılıyor.

Örneğin dünyanın en büyük elektronik montajcı firması olan Foxconn Technology Group, 2012-2016 arasında çalıştırdığı işçi sayısını 1,3 milyondan 874 bine düşürerek yerlerine robotları kullanmaya başladı. Çinli bir kredi araştırma firması ise artık kredi verirken kredi uzmanı bankacıları ve hukukçuları değil, robotları kullanıyor. (13)

Böylece, robot kullanımı giderek artan bir biçimde işçilerin yerini alıyor, bu da özellikle de imalat sanayinde ciddi istihdam kaybına ve reel ücret azalmasına neden oluyor. Öylece ki hem ABD’de hem de Britanya’da bazı sektörlerde istihdam bu sebeple de azalmış durumda. ABD’deki robot kullanımının sonucunda, her 1,000 kişi başına düşen 1 robot toplam istihdam oranını binde 18 ile binde 34 arasında ve işçi ücretlerini de binde 25 ile iki binde 50 arasında düşürdü.

ABD’de 1990-2016 arasında imalat sanayi hasılasında ciddi bir düşüş olmazken, imalat sanayi istihdamı yüzde 31 azaldı. Bunun asıl nedeni Marx’ın yaklaşık 160 yıl önce ortaya attığı kavram olan ‘sermayenin organik bilişiminin’ artması, yani bugünkü ifadesi ile otomasyon olgusu.  Öyle ki 25 AB ülkesinde işlerin yüzde 47’si otomasyona hassas durumda ve önümüzdeki 10 yıl içinde bunların yüzde 35’i tamamıyla otomasyona uğrayacak. Ayrıca Endüstri 4,0’da hem düşünce biçimi ve hem de insan becerileri çok ön plana çıkacak. (14)

Üretimde robot kullanımının yoğunluğu arttıkça emeğin milli gelirden aldığı payın da azaldığı görülüyor. Öyle ki 1993-2015 yılları arasında dünyadaki artan robot kullanımı karşısında emekçilerin milli gelirden aldığı pay yüzde 23’ten yüzde 15’e geriledi. (15)


(https://anticap.files.wordpress.com/2019/05/sbr050319dapc.jpg).

Kısaca, yapay zekâ ve robotlar mevcut işlerimizi elimizden alabilir. Alternatif olarak, kapitalizm sonrası bir başka toplumda (örneğin sosyalist bir toplumda), ücretlerimizi düşürmeksizin çalışma saatlerimiz düşürülürken,  bizim yapmayacağımız en riskli ya da en kötü işleri (kanalizasyon temizliği ve çöp toplama işleri gibi) yapmada kullanılabilirler. Hatta bizler evde kahvemizi içerken, robotlar ev işlerini yapabilir.

Teknoloji insanlığın hizmetinde olmalı

Bu nedenle de, “teknolojinin insan ve toplumun hizmetinde kullanılıp kullanılmadığı” sorusu buradaki asıl soru olmalıdır. Bu bağlamda içinde yaşadığımız emek ve doğa sömüründen kâr, sermaye ve servet birikimini sağlayan bir sistemde teknolojinin ya da yapay zekânın, robotların genel olarak insanlığın hizmetinde kullanılabilmesi mümkün değil.

Bunlardan yarar sağlayacak insanlar kuşkusuz olacaktır ama (sağlık alanında bazı cerrahi operasyonların gelişkin robotlarla yapılması örneğinde olduğu gibi), bu yarar bu hizmetin maliyetini karşılayabilecek servete sahip insanlarla sınırlı olacaktır. Eğer böyle bir hizmetin maliyetini devlet ödemezse, böyle bir operasyona ihtiyaç duyan bir yoksulun bundan faydalanabilmesi mümkün değildir.

Sonuç

Kısaca kâr amaçlı üretim ile toplumsal fayda amaçlı üretim birbirine zıt iki üretimdir. Yani hem kâr elde edip hem de toplumsal yarara hizmet etmek mümkün değildir. Emek sömürüsünün ve doğa tahribatının ortadan kaldırılabilmesi ise ancak bunları esas alan bir sosyal sistem olan kapitalizme son verilmesiyle mümkün olabilir.  Kâr ve emek sömürüsü ortadan kaldırılmadığı sürece ne bilim ne de teknoloji insan ve toplum hizmetinde kullanılabilir.

Kaldı ki, bizim gibi insan hayatının ve emeğin bu kadar ucuz olduğu ülkelerde patronlar yüzbinlerce dolarlık robotlara yatırım yapmak yerine, insanları robotlaştırmayı tercih ederler. Resmi eğitim de,  dinsel inançlar da, son tahlilde,  bu amaca hizmet eder.

O. Solon’un dediği gibi: “İnsanların robot gibi davranmalarını sağlamak, robotların insan gibi davranmasını sağlamaktan çok daha az maliyetlidir. Bu nedenle de Apple, Microsoft, Facebook gibi dev teknoloji firmaları ve Yapay Zekâ firmaları robotlar yerine düşük ücretli işçileri kullanıyor ve bu durumu kamuoyundan gizliyorlar.” (16)

Bu yüzden de, bizim gibi ülkelerde yapay zekâ ve teknolojideki gelişmelerin emek ve emek hareketi üzerindeki etkileri üzerinde kafa yormak elbette gereklidir. Ancak yakıcı olan şey, insanları robotlara çevirmeye çalışan kapitalist sistemin ve onun koruyucusu otoriter rejimin, ideolojik arka planını oluşturan resmi eğitim ve dinsel inanç sistemlerinin sorgulanmasıdır.

Dip notlar:

(1)  AI just passed a university exam (but don’t panic: it was only economics, https://www.ft.com (18 January 2023).

(2)  Chris Stokel-Walker , “ChatGPT listed as author on research papers: many scientists”,  disapprove, https://www.nature.com (18 January 2023).

(3)  https://theconversation.com/chatgpt-students-could-use-ai-to-cheat-but-its-a-chance-to-rethink-assessment-altogether (19 January 2023).

(4)  https://www.facebook.com/profile.php?id=100064268366203 (20 Ocak 2023).

(5)  https://theconversation.com/chatgpt-students-could-use-ai-to-cheat-but-its-a-chance-to-rethink-assessment-altogether (19 January 2023).

(6)  Chris Stokel-Walker , agm.

(7)  UNCTAD, Creative Industry 4.0 Towards A New Globalized Creative Economy 2022, https://unctad.org/system/files/official-document/ditctncd2021d3_en.pdf (21 Ocak 2023).

(8)  https://socialeurope.eu/gig-workers-guinea-pigs-of-the-new-world-of-work (18 February 2021).

(9)  https://ilo.org/infostories/Campaigns/WESO/World-Employment-Social-Outlook-Report-2021 (February 2021).

(10)                 https://www.pewresearch.org/the-state-of-gig-work-in-2021 (8 December 2021).

(11)                 Al Hammond, “Six Disruptive Technologies,” Contribution to GTI Forum “Technology and the Future,” Great Transition Initiative (February 2022) içinde, https://greattransition.org/gti-forum/tech-future-hammond (21 Ocak 2023).

(12)                 Paul Raskin, “The Question of Technology,” Opener for GTI Forum “Technology and the Future,” Great Transition Initiative (February 2022) içinde,  https://greattransition.org/gti-forum/tech-future-raskin (21 Ocak 2023).

(13)                 World Development Report 2019: THE CHANGING NATURE OF WORK, Working Draft (20 April 2018).

(14)                 Cecily Josten, Grace Lordan, Robots at Work: Automatable and Non Automatable Jobs, IZA DP No. 12520 (July 2019).

(15)                 World Development Report: Trading for Development In The Age of Global Value Chains, 2020, s. 150.

(16)                 https://www.theguardian.com/artificial-intelligence-ai-humans-bots-tech-companies (6 July 2018).

 

19 Ocak 2023 Perşembe

Sağ politikalar krizin faturasını emekçilere ödettirir

 

Sağ politikalar krizin faturasını emekçilere ödettirir

Mustafa Durmuş

20 Ocak 2023


Neo liberalizmin küresel hegemonyası, azalma eğilimi gösterse de, hala devam ediyor. Bu 40 yıllık süreçte, kamu ve kamusallık giderek küçültülürken, piyasalar ve özel sektör daha da güçlendirildi, kamu kurumlarında özelleştirmeci yönetim pratikleri uygulandı.

Azgelişmiş, dışa bağımlı ekonomiler giderek, tarımdan sanayi ve hizmetlere olmak üzere,  daha fazla uluslararası finans kapitale bağımlı hale getirildi. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ise azgelişmiş ekonomileri sıklıkla döviz krizleriyle baş başa bıraktı.

Artık çoklu krizler dönemindeyiz

40 yılın sonunda dünyanın son hali ise Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) son İnsani Gelişme Raporu ve Dünya Ekonomik Forumu’nun 2023 Küresel Riskler Raporu’nda da vurgulandığı üzere çoklu krizler (polycrisis) hali.

Yani ekonomik kriz (enflasyon ve resesyon), çevre krizi (iklim, biyoçeşitlilik ve salgın), jeopolitik kriz (savaşlar ve uluslararası kutuplaşma), sosyal ve politik krizler ve teknoloji krizi gibi çeşitli krizler bir araya geldiler, iç içe geçtiler.

UNDP raporundaki bir tespit ise son derece korkutucu: İnsanlığın geleceğine dair olumsuz görüşlerin yoğunluğu hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar artık kendilerini her zamankinden daha güvensiz hissediyorlar. 20’nci yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı dönemlerinde dahi geleceğe dair olumsuz beklentiler bu denli yüksek değildi.  Nitekim 2021 yılında ülkelerin yüzde 51’inin İnsani Gelişme Endeks değeri düştü. (1)

Sermaye doğrudan iş başında

Türkiye’de bu son 40 yılın son 21 yılı, ‘neo liberal- neo muhafazakârlıktan’ ‘neo liberal- siyasal İslamcılığa’ evirilen bir AKP ve son birkaç yıldır onun küçük ortağı MHP’nin oluşturduğu İktidar Bloku altında yaşanıyor.

Öyle ki bugün ülkeyi yöneten İktidar Bloku, bizleri kamunun özel sektöre kıyasla iktisadi olarak daha verimsiz olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bu yüzden de örneğin şu ana kadar yapılan toplam 68 milyar dolarlık özelleştirme yetmezmiş gibi,  bazı bakanlıklara ait en üst düzey görevleri (bakanlık ya da yardımcılığı gibi)  doğrudan sektörden gelen patronlara bıraktı.

Böylece, bir özel okul sahibi Milli Eğitim Bakanı, bir sanayici Ticaret ve Sanayi Bakanı ya da bir turizmci Turizm Bakanı, hatta bir tekstilci Hazine ve Maliye Bakanı olabildi. Üniversitelerin, özellikle de hukuk, iktisat ve maliye bölümleri, sağa doğru daha da savruldukça bu piyasacı görüşler daha da pekişti, bu yöndeki uygulamalar daha da arttı.

Piyasa hegemonyasına dayalı siyaset

Bu arada emekten, doğadan ve ezilen kimliklerden yana politikalara, örneğin sosyal amaçlı kamu harcamalarına, ilerici vergi politikalarına, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçelere, sosyal amaçlı doğrudan devlet müdahalelerine, ilerici sosyal politikalara olan ihtiyaç ve bunların ardındaki felsefe ya da böyle kamusal harcamaların ve vergilerin sosyal olarak ve farklı kimlikler açısından değerlendirilmesi gibi önemli konular gözlerden hep uzak tutuldu.

Ekonomik ve sosyal kalkınma, gelişme, sanayileşme stratejileri ve sanayi ve teknoloji politikaları özünden, toplumsal ve sınıfsal içeriklerinden kopartılarak, mesele sanki teknik bir meseleymiş gibi, özel sektörün ve piyasaların uhdesine bırakıldı. Çünkü hem bürokratlar, politikacılar hem de akademisyenler piyasaların kaynakları kamuya göre daha etkin tahsis edeceğine inandırıldı.

Düzen muhalifi olmayan bir ‘muhalefet’ gerçeği

İktidar Blokunun siyasal ve sosyal olarak bu denli yıprandığı ve taban kaybettiği bir dönemde, buna karşı hakiki bir muhalefetin başta işçi sınıfı ve diğer ezilenlerden gelmesi gerekirken, bu gerçekleşmediği için, düzen muhalifi olmayan, muhalefeti mevcut iktidara karşı olmakla sınırlı diğer düzen partileri sahneye çıktılar. İşçi sınıfı partilerinin ve diğer sol, sosyalist hareketlerin etkisiz olduğu bu dönemde burjuva partileri halkın birikmiş tepkisini başarılı bir biçimde soğurdular.

Kısaca, mevcut sistemi restore etmeyle sınırlı bir projeyle yola çıkan 6’lı Masa’nın etrafındaki siyasal partilerin her hangi bir neo liberalizm eleştirileri mevcut değil.

Hatta 6’lı Masada yer alan bazı siyasal partiler, yaptıkları açıklamalarla, neo liberalizmin mottoları haline gelen ‘özelleştirme’, ‘merkez bankası bağımsızlığı’, ‘mali disiplin’ ve ‘uluslararası sermaye hareketlerinin serbestliği’ gibi konularda neo liberalizme sadık kalacaklarını ortaya koydular.  

Böylece ana akım muhalefeti temsil eden 6’lı Masa’nın vizyonu (antikapitalist olmayı bir kenara bırakın), neo liberalizm ile hesaplaşmayı bile kapsamıyor. Yapacakları, bazı büyük sermaye gruplarının iktidarca kayırılması sonucu doğan büyük çaptaki yolsuzluklarla ve özellikle de ‘Beşli Çete’ olarak adlandırılan büyük inşaat şirketleriyle mücadele ile sınırlı gibi görünüyor.

Oysa her ne kadar yolsuzlukları ve adaletsizlikleri teşhir etmek çok önemli olsa da, otoriter rejimlerde bunların çok daha fazla görüldüğü bir gerçekse de, asıl meselenin tek tek sivrisineklerle mücadele etmenin ötesine geçip, sivrisineklerin ürediği bataklığı kurutmak olduğu unutulmamalı. Bugün bu kurutulması gereken bataklık neo liberal kapitalizm bataklığıdır.

Ekonomik krizin faturasını kimler ödeyecek?

Diğer yandan, IMF ve OECD gibi uluslararası örgütler içinde bulunduğumuz bu yılın büyük ölçüde ekonomik daralma ve resesyonla sonuçlanacağını öngörüyor. Nitekim Türkiye ekonomisinin bu yıl en iyimser tahminle sadece yüzde 3 civarında büyüyebileceği tahmin ediliyor.(2)

Uzunca bir süredir aşırı değerli döviz kuru, çok yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve derin yoksullukla boğuşan bir ülkede böyle bir büyümenin emekçilere bir faydası olmayacağı gibi,  sermayeyi de mutlu etmeyeceği çok açık. Bu yüzden de, sermaye sınıfı, egemen sınıf olmanın gereği izlenen ekonomi politikalarında çok daha etkili olduğundan, böyle bir ekonomik daralmadan ya da krizden, faturayı emekçilere keserek çıkmayı planlamaktadır.

Yani bu yılda emekçilerin nominal ücret artışı talepleri ya karşılanmayacak ya da asgaride tutulacak,  reel ücretleri yüksek enflasyonla eritilecek, emekçilere yönelik sosyal destekler iyice kısılacak, vergi yükünün onların üzerinde kalması sağlanacak, kısaca emekçilere daha fazla kemer sıktırılacaktır. Bu yollarla sermaye sınıfı daralma yüzünden azalacak kârlarını restore etmeye çalışacaktır.

Emekçilerin örgütsüz ve dolayısıyla da güçsüz olduğu her dönemde krizin faturasını ödedikleri tarihsel bir gerçekliktir. Türkiye’de de sermayenin ve burjuva devletin ekonomik krizden çıkış stratejileri ve politikaları hep bedelin emekçilere ödettirilmesine dayalı olmuştur. Bunun sonucunda emekçilerin yaşam standardı gerilemiş ve milli gelirden aldığı pay azalmıştır.

Bu bağlamda, önümüzdeki seçimlerden sonra işbaşına gelecek olası bir yeni iktidar, sağa yaslanmayı ve sermayeyi desteklemeyi bırakmadığı sürece bu kural bozulmayacak ve ciddi boyuttaki ekonomik enkazdan, emekçilerin hak ve özgürlükleri kısılarak çıkılmaya çalışılacaktır.

6’lı Masa’nın gündeminde de, sermaye ile arasına bir mesafe koyma ya da kaynakları sermayeye tahsis etmekten vazgeçme gibi politikalar mevcut değil. Bu politikalar, “en geniş sağ ittifakla mevcut otoriter iktidardan kurtulmanın öncelik olduğu” ileri sürülerek toplum nezdinde meşrulaştırılıyor.

Ekonomi ve siyaset bir bütündür

Oysa emekten ve halkların kurtuluşundan yana olanlar, sol ve sosyalist görüşleri ve siyaseti benimseyenler siyasetle ekonominin birbirinden ayrılamayacağı gerçeğini çok iyi bilirler. Bu yüzden de, önce ‘Tek Adam Rejiminden kurtulalım emekçilerin ekonomik sorunlarını daha sonra çözeriz’ biçimindeki bir yaklaşımı reel siyaset gereği dahi olsa, gönül rahatlığı ile benimsemezler.

Her ne kadar mevcut despotik rejimden ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Rejim’ ile çıkmak çok önemli, hatta birincil öneme sahip olsa da, ortada hala yanıtlanması gereken bazı sorular var.

Öncelikle, parlamenter rejim hangi aparatlarla güçlendirilecektir? Bu eğer merkezi devlet yapılanması içinde yasama-yürütme ve yargı erklerinin bağımsız davranmalarını sağlayacak bazı önlemlerle sınırlıysa bu gerçek bir demokrasiyi inşa etmek için yeterli olmayacaktır.

Bu yüzden de, parlamenter demokrasinin, yerel meclisler, komünler, demokratik kooperatifler gibi yerinden, doğrudan ‘katılımcı demokrasi’ uygulamaları ile güçlendirilmesi en doğru yöntemdir. Çünkü sadece katılımcı demokrasi siyasetin toplumsallaşmasını ve aynı zamanda da toplumun siyasallaşmasını,  halkın doğrudan karar alma süreçlerine katılmasını sağlayabilir.

‘Demokratik Katılımcı Ekonomi’ bugünden inşa edilmeli

İkinci olarak, böyle bir demokratik rejimin ekonomik alt yapısı nasıl olacaktır? Böyle bir alt yapı eğer mevcut üretim ve bölüşüm ilişkilerinin restore edilerek sürdürülmesi biçiminde olacaksa, yani kapitalist öz aynen devam ettirilecekse,  bu da sürdürülebilir, etkin ve adil bir bölüşümü hedefleyen bir toplum hedefi açısından yeterli olmayacaktır. 

Bu yüzden de, yapılması gereken ‘Demokratik Katılımcı bir Ekonomik Model’in, halkla birlikte, bugünden inşa edilmeye başlanılmasıdır. Böyle bir ‘ekonomik demokrasi’,  emekten, doğadan ve ezilen kimliklerden yana kamu müdahalelerini, katılımcı bütçe politikalarını, yeniden kamulaştırmaları, yerelden katılımcı özyönetimci demokratik planlamayı, çeşitli kolektif mülkiyet yöntemlerini içerir. (3)

Böyle bir ekonomi politik yönelimi olmayan bir ülkenin yakın gelecekte siyasal, sosyal, ekolojik ve iktisadi krizlere girmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamdaki bir ekonomik paradigma değişikliğini 6’lı Masa’nın savunmadığı da açıktır. Bu yüzden de bu görev başta Emek ve Özgürlük İttifakı olmak üzere diğer ittifaklara düşmektedir.

Nasıl ki kitlelere “önce karnınızı doyuralım, size iş, aş verelim. Demokrasi, hak ve özgürlükler konusunu sonra çözeriz”  demek yanlışsa, ‘önce güçlendirilmiş parlamenter demokratik rejimi tesis edelim, sonra karnınızı doyururuz, şimdi sermayeyi karşımıza almanın zamanı değil’ demek de o denli yanlıştır.

Özetle, siyasal sistemi, yerelden katılımcı demokrasi ile güçlendirilmiş bir parlamenter demokrasi ile değiştirirken, eş anlı olarak, piyasacı, emek ve doğa sömürüsüne dayalı ekonomik sistemi, bunların olmadığı bir Demokratik Katılımcı Ekonomi ile değiştirmeliyiz.

Dip notlar:

(1)    UNDP, Human Development Report 2021/2022, Uncertain Times, Unsettled Lives: Shaping Our Future in aTransforming World, 2022, s. 12.

(2)    https://www.cbsnews.com/news/kristalina-georgieva-face-the-nation-transcript-01-01-2023; https://www.imf.org/en/Publications/WEO/Issues/2022/10/11/world-economic-outlook-october-2022, s. 42.

(3)    https://znetwork.org/znetarticle/a-post-capitalism-worth-winning (27 December 2022).

 

 

 

16 Ocak 2023 Pazartesi

“Yerli ve milli” ihracat modeli

 

“Yerli ve milli” ihracat modeli

Mustafa Durmuş

16 Ocak 2023


Dış ticaret verileri değerlendirilirken genelde dış ticaret açığına ve buradan hareketle de cari açığa odaklanılır.  

Bu bağlamda ülkede son 29 yılın en yüksek dış ticaret açığının Aralık ayı itibarıyla verildiği (110 milyar dolar) (1) ve ilk 11 aylık cari açığın 42 milyar doları bulduğu (2) biliniyor.

Diğer yandan ihracat ve ithalatın yapısı da en az bu açıkların büyüklüğü kadar önemli. Çünkü bu yapısal durum ülke ekonomisinin dışa bağımlılığının derecesini gösterdiği gibi, ülkedeki refahı ya da yoksulluğu da doğrudan etkiliyor.  

İhracatta yabancı katma değerin payı arttı

Bu bağlamda, AKP’nin ilk 15 yılında, bunca teşvikle desteklenen ülke ihracatının içindeki yerli katma değerin payının yaklaşık yüzde 84’ten yüzde 79’a düşerken, yabancı katma değerin payının yüzde 16’dan yüzde 21’e yükseldiğine tanık oluyoruz (3).  

Yabancı katma değer içinde en önemli faktör kuşkusuz bugün itibarıyla aramalı ithalatının toplam ithalat içindeki payının yüzde 80’in üzerine çıkış olması (4). (2018’de bu oran yüzde 62 idi).

Yani yabancı ülkelerde üretilen aramalı niteliğindeki mallar hem ülkedeki iç üretim hem de ihracata yönelik üretimde kullanılıyor ve bu da neredeyse üçte ikilik bir paya sahip.

İhracatta sığınmacı emeği

“Yerli katma değerin” içinde ise bir başka önemli ayrıntı mevcut. Öyle ki asgari ücretin dahi çok altında ücretlerle, hiçbir güvencesi olmaksızın, uzun saatler ve sağlıksız çalışma koşullarında çalıştırılan Suriyeliler başta olmak üzere sığınmacıların payının da azımsanamayacak ölçüde olduğu dikkate alındığında, ülke ekonomisinin kurtuluşu gibi sunulan ihracata yönelik büyümenin gerçekte ne olduğu da ortaya çıkıyor.

Kısaca neo liberal politikalara teslim edildiğimiz son 20 yıllık süreçte, ülke ekonomisinin yüzde 70’inden fazlasını oluşturan dış ticaret sektörünün yerli üretimden ziyade yabancı üretime olan bağımlılığı daha da artmış durumda. Ülke ekonomisi adeta başka ülke ekonomilerini büyütmeye hizmet eden bir ekonomiye dönüşmüş.

SONUÇ

Bu duruma kolektif mülkiyet biçimlerine dayalı, yerel ve ulusal üretimi önceleyen ve adil bir gelir bölüşümünü hedefleyen emek ve doğadan yana çözümler getirilemediği sürece, ülkede döviz kurunun da, iç fiyatların da istikrara kavuşturulması mümkün değil.

Ayrıca, ülkedeki ciddi boyutlara ulaşan tarımsızlaşma ve sanayisizleşme süreceği gibi, halkımız ciddi bir yoksullaşmaya maruz kalacak, iklim krizi ve savaşlar da dikkate alındığında uzak olmayan bir gelecekte gıda ve açlık krizi gibi sorunlarla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır.

Ara malı, Dış ticaret, İhracat, Katma Değer, Sığınmacı emeği.

DİP NOTLAR:

(1)  https://ticaret.gov.tr/haberler/2022-yili-aralik-ayi-dis-ticaret-verileri (2 Ocak 2023).

(2)  TCMB, Ödemeler Dengesi istatistikleri (Kasım 2022), https://www.tcmb.gov.tr (16 Ocak 2023).

(3)  Gül Yücel, Mert Zobi, BBVA, Positioning of Türkiye in Global Value Chains (GVCs), N.º 22/11 Working Paper (December 2022).

(4)  TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri, Kasım 2022, https://data.tuik.gov.tr (30 Aralık 2022).

 

 

11 Ocak 2023 Çarşamba

Ücret-fiyat spirali üzerine

 

Ücret artışı mı enflasyona, enflasyon mu ücret artışına neden oluyor?

Mustafa Durmuş

11 Ocak 2023



Bu yılın başından itibaren asgari ücretin 8,506 TL’ye yükseltilmesinin ardından beklenen tartışma da başladı: “Bu zam, beraberinde fiyat artışlarına neden olur mu, enflasyon artar mı?”

Nitekim marketler ve bir kısım esnaf, Aralık ayındaki bu zam açıklamasının hemen ardından (henüz zam uygulanmaya başlamadan)  fiyat etiketlerini değiştirmeye başladı. Buradan hareketle de yüksek enflasyonun sorumlusu da en azından bazı kesimlerce tespit edildi: Asgari ücrete yapılan zam!

Acaba durum gerçekten bu mudur? Ücretler her arttığında enflasyon da artıyor mu? Bu nedenle de fiyat istikrarını sağlamak için işçi sendikaları ücret artışı talebinde bulunmasınlar mı ya da zam taleplerini sınırlasınlar mı?

İlk tepki: Fırsatçılık

Öncelikle, fiyatlara yapılan bazı zamların tipik bir fırsatçılık olduğunun altını çizmekte yarar var. “Asgari ücret zammının fiyat artışlarına yol açacağı” algısı bir kısım piyasa aktörü, esnaf, market, imalatçı-sanayici tarafından yaptıkları fırsatçı zamlara gerekçe olarak kullanılıyor. Daha atılan imzanın mürekkebi kurumadan, yeni asgari ücret uygulaması başlamadan, yani işçilik maliyetleri henüz artmadan, fiyatların artması bunun kanıtı.

Böyle bir fırsatçılığa karşı yapılacak şey belli: İşçileri suçlamak yerine bu fırsatçılığa izin vermemek ve gerekli fiyat kontrollerini etkin bir biçimde hayata geçirmek.

İşin aslı ise şu: Artık Türkiye’de neredeyse ortalama ücret haline gelen asgari ücret artışının enflasyona neden olmasından ziyade, aşırı yüksek enflasyon kaçınılmaz olarak ücretlerin yükseltilmesine yol açıyor. Üstelik de bu zamlara rağmen emeği ile hayatlarını kazanmak zorunda olanların, yani ücretli emekçilerin reel ücretleri artmıyor, azalıyor. Yaşam maliyetleri ve toplumun bir bütün olarak yoksullaşma süreci artarak sürüyor.

Bu durum, EYT düzenlemesi ile birlikte sayıları toplamda 16-17 milyonu bulacak olan ve bir zamanlar aktif biçimde emek güçlerini satarak geçimlerini sağlayan (hala bir kısmı buna devam eden) emekliler için tam bir felakete dönüşmüş durumda. Zira ortalama ücretleri yeni asgari ücretin altında kaldı.

Kaldı ki, Aralık ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 8,130 TL, yoksulluk sınırınınsa 26,485 TL olduğu bir durumda (1), yapılan asgari ücret zammının bırakın gelir bölüşümünü iyileştirmeyi, emekçileri ve emeklileri açlıktan kurtarmaya yetmeyeceği açık.

İşçilerin payı yüzde 26’ya kadar geriledi

Bir başka anlatımla, özellikle de dünya ortalamasının neredeyse 8-10 katı civarında bir resmi enflasyona sahip olan Türkiye’de asgari ücrete yapılan zamlar nominal ücretleri artırsa da reel ücretlerin artmasıyla sonuçlanmıyor, tam tersine reel ücretler yani enflasyondan arındırılmış ücretler sürekli olarak düşüyor.  Bu durum genel olarak patronların kârlarını yükseltiyor zira yüksek enflasyon altında bu kesim mallarını daha yüksek fiyatlarla satabiliyor.

Bu gelişmenin sonucunda işçiler, emekçiler daha da yoksullaştığı gibi, reel ücretlerdeki bu düşüş sonucunda kârları artan sermaye sınıfının milli gelirden aldığı pay artarak yüzde 55’e yükselirken, işçilerin aldığı pay bunun yarısına bile erişemiyor ve yüzde 26’ya kadar geriliyor. (2)

‘Daha verimli çalış daha az kazan’ dönemi

Reel ücretlerdeki gerileme (bu kadar sert gitmese de), dünyada da gözlemlenen bir olgu. Öyle ki ILO’nun son raporu, 21’nci yüzyılda ilk kez reel ücret artışının negatif değerlere düştüğüne (binde - 9) ve aynı zamanda reel verimlilik artışı ile reel ücret artışı arasındaki uçurumun büyüdüğüne vurgu yapıyor.


Nitekim 2022’nin ilk yarısında, gelişmekte olan G20 ülkelerinde reel ücretler (Covid-19 salgınından önceki yıl olan 2019’a göre), yüzde 2,6 daha az olmak üzere sadece yüzde 0,8 artarken, gelişmiş G20 ülkelerinde yüzde - 2,2 düştü. (3)
 G20 üyesi Türkiye’de enflasyon G20 ortalamasının yaklaşık 8- 10 katı olduğundan,  reel ücretteki düşüş G20 ortalamasının çok üstünde oldu.

Kısaca işçilerin verimliliği artarken, ortalama reel ücretler bundan daha az arttığı için emek sömürüsü de, gelir dağılımı adaletsizliği de artıyor. Kapitalizmin temel yasalarından biri olan ‘Yoksullaştırma Yasası’nın gereği, kapitalizmin bu yüzyılda emekçileri karşı karşıya bıraktığı durum tam olarak budur.

IMF: Ücret-fiyat spirali işlemiyor!

Bu savımızı doğrular nitelikte, IMF’nin Ekim ayı ‘Dünyanın Görünümü Raporu’nun ikinci bölümünde (4), Covid-19 salgını sonrasında ortaya çıkan katı emek gücü piyasalarından hareketle, “ücret-fiyat spirali” ya da işçi ücretlerinin yüksek enflasyonun kaynağı olup olmadığını sorgulanıyor.

Rapor, IMF uzmanlarının yaptığı deneye dayalı ve ekonometrik modelleme çalışmaları sonucunda, bu beklentinin gerçekleşmediğini ve dünyada genelde nominal ücret artışlarının enflasyonun gerisinde kaldığını, reel ücretlerinse ya hiç artmadığını ya da azaldığını ortaya koyuyor.

Öyle ki, 2021 yılı sonu itibarıyla; gelişkin ekonomilerde TÜFE 105’e çıkarken, nominal ücret endeksi de 105’e çıktı, ancak reel ücret endeksi 102’de kaldı. Türkiye’nin de içinde yer aldığı yükselen ekonomiler ve diğer azgelişmiş ekonomilerde ise TÜFE 110’un üzerine çıkarken, nominal ücret endeksi 118’e çıktı ama reel ücret endeksi 107 civarında kaldı. Bu durum, raporu hazırlayanlar tarafından, ücret artışlarının yüksek enflasyonun sebebi olmadığı şeklinde yorumlanıyor.

Rapordan bizi çıkardığımız sonuçsa, dünya işçi sınıfının, artan nominal ücretlere rağmen, reel ücretlerin yüksek enflasyon karşısında erimesi nedeniyle, giderek daha da yoksullaştığı ve bu durumdan ancak birlikte mücadele ile kurtulabileceğimiz gerçeği.

Farklı enflasyon teorilerinin farklı çıkarımları var

Enflasyonu açıklamaya çalışan ve buna karşı hangi araçların kullanılabileceği konusunda önerilerde bulunan çok sayıda teori var. Kabaca bunlardan bir kısmı enflasyonun nedenleri konusunda aşırı yüksek talebin varlığına (talep çekişli) dikkat çekerken, diğerleri maliyetlere odaklanıyor ve maliyetler üzerinde yukarı yönlü baskı yaratan unsurları (maliyet itici) ön plana çıkartıyor. Marksist gelenekten gelen iktisatçılar ise bu iki akımın dışında çözümlemelerde bulunuyorlar.

Enflasyona karşı izlenecek politikalar konusunda da bu yaklaşımlara paralel öneriler geliyor. Örneğin birinci gruptakilere göre toplam talebi düşürebilmek için daha sıkı para ve maliye politikasının uygulanması gerekiyor. Bu kesim, merkez bankalarının bağımsız hale getirilmesinin ve faiz oranlarının yükseltilmesinin gerekli olduğunu ileri sürüyor. Nitekim başta FED ve ECB olmak üzere dünyanın birçok yerinde merkez bankaları bu yaklaşıma uygun olarak faiz oranlarını yükselttiler ve bu artışları daha düşük oranda olsa da sürdürüyorlar.

Diğer yandan yüksek enflasyonu küresel tedarik zincirlerinde yaşanan aksamalara ve Rusya- Ukrayna savaşının neden olduğu enerji ve gıda maliyetlerindeki hızlı artışlara bağlayanlar açısından faiz oranlarının yükseltilmesi çözüm değil, aksine mevcut ekonomik durgunluğu daha da artıran bir faktör. Bu yüzden onlar tedarik zincirlerini dönüştürecek, uzun vadede üretimi ve verimlilikleri artıracak, daha fazla yatırım yapılmasını sağlayacak önlemlerin enflasyonu düşüreceğini ileri sürüyorlar.

Merkez Bankası kimden bağımsız olmalı?

Enflasyonla mücadele konusunda uygulanan para politikasının patronu olan merkez bankalarının (MB) bağımsızlığı konusu Türkiye’de de çok tartışılan bir konu. Türkiye’deki rejim MB’yi doğrudan Saray’a bağlamış durumda olduğundan ana muhalefet (6’lı Masa) bunun bağımsız olması gerektiğini savunuyor.

Aslında merkez bankası bağımsızlığı son 40 yıla damgasını vuran neo liberalizmin olmazsa olmazı. Bu yolla merkez bankalarının küresel ve ulusal finans piyasaları, FED’i, LIBOR’u rehber edinmesi isteniyor. Ekonomi yönetiminin kontrolünü tam olarak sağlayamayan, daha ziyade otoriter karakterli rejimlerse merkez bankasını doğrudan siyasal iktidara bağlıyor ve özellikle de faiz oranlarını istediği gibi belirliyor.

Türkiye’de faiz oranlarının düşürülmesinin neden olduğu yüksek ve kalıcı kur artışlarından yola çıkan muhalefetin iktidara ve MB’ye itirazı da asıl olarak buradan kaynaklanıyor. Kısaca muhalefet MB’nin ekonominin gereklerine göre serbestçe faiz oranlarını belirlemesini, dolayısıyla da bankanın bağımsız olmasını talep ediyor.

Ancak, muhalefetin neredeyse tamamının savunduğu bu merkez bankası bağımsızlığından kast edilen şeyin sadece siyasal iktidardan olan bağımsızlık olduğunun altını çizelim. Çünkü muhalefetin bu savunusu altında bankanın finans piyasalarına olan bağımlılığının sürmesi zımni olarak kabul ediliyor.

İşin aslı, merkez bankası kapitalist sistemin en önemli araçlarından biri, dolayısıyla da böyle bir kurumu emekçilerin lehine olmak üzere reforma tabi tutabilmek ya da kullanmak son derece güç. Ya da bunu yapabilmek için ülkede çok radikal siyasal değişikliklerin olması lazım.

Asıl sorgulanması gereken şey: Kapitalizm

Bu bağlamda, verili koşullar altında “merkez bankalarının finans sektörü yerine emekçilerin çıkarına hareket etmesini istemek, aç bir kurdun önüne konulan tavuğu yememesini ummak kadar safça” (5) bir tutum olarak özetlenebilir.

Asıl sorgulanması gereken merkez bankalarının önemli bir parçasını oluşturduğu kapitalist sistem ve özellikle de onun son 40 yılına damgasını vuran neo liberalizm. Çünkü kapitalist piyasalar, tekellerin, dev sanayi kuruluşlarının ve finans sermayenin çıkarlarının bileşik ifadesinden başka bir şey değil. Bu yüzden de, merkez bankası bağımsızlığı gibi kavramlarla bu piyasalara daha da fazla özgürlük sağlamak değil, onları kısıtlamak ve onları toplumsal yarar için denetim altına almak gerekiyor.

Buradan hareketle de, ülkedeki muhalefetin mevcut sorunu çözmekten uzak sözde reformların özlemini çekmek yerine, insan ve toplum ihtiyaçlarını karşılamak için tasarlanmış demokratik katılımcı bir ekonomiyi yaratmanın peşinde olması lazım.

Ücret-fiyat spirali nedir?

Ana akım enflasyon teorilerinin içinde en çok kabul gören teorilerden biri Keynesyen enflasyon teorisidir. Yani şirketlerin üretim maliyetlerinin, özellikle de işçilik maliyetlerinin (ücretler) arttığında fiyatların da artacağını öngörür.

Bu bağlamda Keynesyen teori aslında bir ‘ücret-itme teorisi’dir. Enflasyon emek gücü arzına ve ona olan göreli talebe bağlıdır. Yani işsizlik oranı ne kadar düşükse (piyasada ne kadar az işsiz varsa) ve mevcut arza göre emek gücüne olan talep ne kadar yüksekse, ücretler, dolayısıyla da fiyatlar o denli artacaktır. Böylece Keynesyen teori ücret-fiyat sarmalı çerçevesinde artan reel ücretlerin enflasyonu körüklediğini ileri sürer.

Bu teorinin temel kusuru emek, artı-değer gibi konuları ele alışıyla ilgilidir. Çünkü teori kârın (artı değerin) emeğin sömürülmesinden değil, yatırımdan (sermaye stokundan) geldiğini varsayar. Dolayısıyla, teoriye göre, eğer sermaye stoku sabitse, artı değer de sabittir, böylece herhangi bir fiyat artışı sadece ücretlerdeki artıştan gelmek durumundadır.

Oysa Marx’ın 1865’te sendikacılara yaptığı konuşmasında söylediği gibi, ücretlerdeki artış, genelde fiyat artışlarına değil artı değerde yani kârlarda düşüşe neden olur. Kapitalistlerin ücret artışlarına şiddetle karşı çıkmalarının asıl nedeni de budur. (6)

Ücret-fiyat spirali ve Türkiye’deki yüksek enflasyon

Türkiye’deki yüksek enflasyonu ‘Ücret-Fiyat Spirali Yaklaşımı’ ile açıklamaya çalışmak zorlama bir yaklaşım olur. Öncelikle, ülkedeki yüksek enflasyon nedeniyle bir süredir reel ücret artışı söz konusu değil. Yani bu yıl yapılan zamlarla asgari ücrette geçmişe göre ciddi oranda bir artış yapılmış olsa da, bu enflasyonun üzerinde reel bir artış değil, sadece nominal bir artıştır. Zaten sendikaların bu denli güçsüz, işçi hareketinin bu denli zayıf ve sendikacılığın sermayenin ve devletin bu denli güdümünde olduğu bir dönemde reel ücret artışları mümkün olamazdı.

İkincisi, ülkede işçilik maliyetlerinin (ücret, sigorta primi vs) üretim maliyetleri içindeki payı üçte birin altındadır. Bu yüzden de örneğin tekstil ve hazır giyim sektörü patronları bugünlerde asgari ücret zammından ziyade, EYT düzenlemesinin getireceği kıdem tazminatı yükü ve döviz kurlarındaki durumdan şikâyet ediyorlar. Bu bağlamda özellikle de üretimde kullandıkları ithal hammaddeyi daha ucuza temin edebilmek için, elde ettikleri ihracat gelirlerinin yüzde 50’sinin daha yüksek bir spot döviz kurundan (1 $= 22-23 TL)  bankalarda bozdurulabilmesi imkânının tanınmasını istiyorlar. (7)

Yüksek enflasyonun asıl kaynağı

Kısaca, ülkedeki yüksek enflasyonun kaynağını; yanlış faiz politikası sonucunda hızla artan döviz kurunda, ithalata aşırı düzeyde bağımlı üretimde ve ihracatta, yaklaşan seçimler nedeniyle pompalanan krediler, genişletilmiş para ve maliye politikaları gibi popülist politikalarda, dört kata yakın artan banka kârlarında ve sanayi sektöründeki yüksek reel kâr artışında, spekülatif fiyat artışlarında, hız kesmeyen güvenlik harcamalarında ve son olarak siyasal iktidarın yüksek enflasyonu hem yoksuldan zengine doğru bir servet transferi aracı hem de bir vergi gibi kullanmak istemesinde aramak gerekiyor.

Bu noktada yüksek kâr elde etmeye dönük spekülatif davranışlar sadece, A101, BİM, Ekonomini, Şok gibi oligopolist marketlerin, tüccarların ve aracıların fırsatçı davranışları ile de açıklanamaz. Bu aynı zamanda, ülkedeki bankaların da, imalatçıların da hatta çok uluslu şirketlerin de aşırı kâr elde etmeye dönük fiyatlandırma davranışlarının bir sonucudur.

Öte yandan, çoğu ana akım iktisatçının, politikacının, sermaye örgütünün, hatta güdümlü işçi sendikasının enflasyon hikâyesinde böyle kârlar hakkında tek bir sözcüğe rastlamak çok zordur yani işin kâr kısmına bu hikâyelerde yer verilmez. Ne ana akım iktisatçılar ne de sermaye iktidarının sözcüleri bunun açık edilmesinden hoşlanırlar. Oysa yüksek kârları konuşabilsek, yüksek enflasyon sorununu emekten ve toplumun bütününden yana çözme imkânına sahip olabiliriz.

Sonuç

Ülkede, yüksek enflasyonun nominal ücret artışlarına (üstelik de gerçek enflasyonun gerisinde kalan), neden olduğu gerçeğini anlatmak yerine, asgari ücret artışının enflasyonu azdıracağını ileri sürmek, bilerek ya da bilmeden egemenlerin çıkarına hizmet eden bir yaklaşımdır.

Bu yaklaşım, işçilerin emeğini değersizleştiren, onların en azından artan yaşam maliyetleri karşısında kendilerini koruyabilmek için verdikleri ekonomik mücadeleyi küçümseyen bir bakışın bir ürünüdür.

Bu yüzden de asgari ücret zammı ya da emeklilere yapılan zamlar konuşulurken artık toplumdaki asgari gelirleri konuşmak yerine azami gelirleri yani kâr, faiz, rant gibi sermaye gelirlerini konuşmak gerekiyor.

Kısaca, ancak emekten, düşük gelirliden, yoksuldan yana olmak üzere gelir politikaları ve yeniden bölüştürücü vergi ve harcama politikaları uygulandığında, gelir bölüşümü adaletsizliği, yoksulluk gibi ciddi sorunların yanı sıra, yüksek enflasyon sorunu da etkin ve adil bir çözüme kavuşturulabilir.

Ülke tarihinin en önemli seçimlerinden birinin arifesinde olduğumuz çok açık. Öyle ki emeğin hakları kadar, demokrasi ve barış da çok ciddi çok ciddi tehdit altında.

Diğer taraftan, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında cumhuriyeti bir halk demokrasisi ile birleştirme yani demokratik bir cumhuriyeti inşa edebilme imkânı da söz konusu.

Bu yüzden, emek mücadelemizi verirken, kurtuluşumuzun sadece ekonomik ücret ve sosyal hak mücadelesi ile sağlanamayacağının, bunun nihayetinde bütünleşik bir politik mücadele ile gerçekleşebileceğinin bilincinde hareket etmemiz gerekiyor.

Dip notlar:

(1)   https://www.turkis.org.tr/aralik-2022-aclik-ve-yoksulluk-siniri (30 Aralık 2022).

(2)   TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz-Eylül 2022, https://data.tuik.gov.tr (30 Kasım 2022).

(3)   https://www.ilo.org/global/about-the-ilo/newsroom/news/WCMS_862321/lang--en/index.htm, s. 38 (30 November 2022).

(4)   https://www.imf.org/en/Publications/WEO/Issues/2022/10/11/world-economic-outlook-october-2022, s. 53-68.

(5)   https://systemicdisorder.wordpress.com/central-banks-symptom-capitalism-the-cause (5 January 2023).

(6)   https://thenextrecession.wordpress.com/inflation-and-financial-risk (9 May 2021).

(7)   https://www.ekonomim.com/sektorler/tekstil/tekstil-ve-hazir-giyim-sektoru-durgunluga-karsi-ozel-kur-korumasi-talep-ediyor-haberi (3 Ocak 2023).