17 Mart 2018 Cumartesi

EINSTEIN’DAN HAWKİNG’E…


EINSTEIN’DAN HAWKİNG’E…
Mustafa Durmuş
15 Mart 2018

“Zamanın Kısa Tarihi” adlı eserin yazarı ünlü evren bilimci ve fizikçi Stephen Hawking (1942-2018) çok genç yaşta motor nöron hastalığına yakalandı ama 76 yaşına kadar yaşadı. Böyle bir hastalıkla 76 yıl yaşamasının bir şans olduğunu düşünenler çoğunlukta zira normal koşullarda bu hastalık bu kadar yaşatmıyor.
Ancak Hawking’e göre, bu kadar uzun yaşamasının başka bir nedeni var: Ülkesi İngiltere’deki (son yıllarda tahribata uğramış olsa da) ve halen dünyanın en etkin ve en iyi kamucu sağlık sistemlerinin başında geldiği kabul edilen Ulusal Sağlık Sistemi (NHS).
1985 yılında geçirdiği bir nefes borusu ameliyatı ve ardından özellikle de kış aylarında bu operasyonun kendisini solunum yolu enfeksiyonlarına çok duyarlı hale getirmesine rağmen, ücretsiz verilen çok iyi sağlık hizmeti sayesinde hayatta kalabildi.
Öyle ki Hawking birçok kez çok zorluklarla ve özel olarak hazırlanmış olan bir donanım ile kurabildiği yazılı iletişim sırasında, kendisine verilen bu “üst düzey kalitedeki kamucu sağlık hizmet olmasaydı hayatta kalamayacağını” belirtiyor.
Kuşkusuz sıradan bir İngiltere yurttaşına (ya da ülkede 6 aydan fazla yasal oturumu olan herkese) aynı ihtimamın gösterilip gösterilmediği ayrıca sorgulanabilir. Ancak şahsen bu sistemden faydalanmış birisi olarak, sistemin kamucu niteliği dikkate alındığında böyle bir itirazın ikincil kaldığını düşünüyorum.
New Castle Hastanesi’nden doktoru Prof. Pollock, Hawking’in son yıllarında ve özellikle de son altı ayında “NHS’in özelleştirilmesine şiddetle karşı olduğunu ve sistemin eskisi gibi kamucu özelliklerini koruyup geliştirmesi gerektiğini savunduğunu” açıkladı (1).
Kendisine böyle özel yöntemlerle sorulan çok sayıda sorudan çok azına yanıt verdiği biliniyor. Bunlardan bir tanesi de otomasyonun, makineleşme ve robotların insan hayatı üzerindeki olası etkileriyle ilgili bir soru. Hawking böyle bir soruyu şöyle yanıtlıyor (2):
“Eğer her şeyi makinalar üretirse, sonuç bölüşümün nasıl yapılacağına bağlı olarak değişir. Eğer bu makinaların ürettiği değerler herkes tarafından ve adil bir biçimde paylaşılırsa insanlar çok daha az çalışabilirler ve çok daha rahat bir yaşam sürebilirler. Ama eğer bu değerler böyle paylaşılmaz da bu makinaların sahiplerinin istediği gibi paylaşılırsa bu durumda sonuç geniş yığınlar için tam bir felaket olur. Maalesef şu ana kadar bu konudaki gelişme ikinci yolun ağır bastığını gösteriyor. Böyle devam ederse yığınsal işsizlik ve yoksulluk kaçınılmaz. Böylece teknolojik ilerleme sonuçta eşitsizliği daha da artırmış olur”.
Özcesi, özelleştirme karşıtı, kamusal hizmetlerin korunup geliştirilmesinden yana ve eşitlik ve adaletten yana bir bilim insanını kaybettik. Ama dikkatinizi çekmek isterim Hawking bir fen bilimci. Yani, bir sosyal bilimci, tarihçi, sosyolog, siyaset bilimci ya da iktisatçı değil. Buna karşılık toplumsal sorunlar konusunda son derece duyarlı bir bilim insanı.
Onu, “Einstein’dan sonra dünyaya gelmiş en parlak fizikçi” yapan bu bilimsel dehasının yanı sıra, onu iyi bir insan yapan böyle toplumsal sorunlar karşısındaki duyarlılığının altını çizmek gerekiyor.
Bu yönüyle bir başka dehayı, Einstein’ı anımsattı bana Hawking. Çünkü Einstein 1949 yılında yazdığı “Why Socialism? /Neden Sosyalizm?” başlıklı makalesi ile çok sıkı bir kapitalist sistem eleştirisi yapmış ve özellikle de insan doğasının yalnızca bireyci, bencil olduğu biçimindeki abartılmış, bu anlamda da yanlış bilgiyi düzeltmiş, tam tersine insan doğasının en uyumlu olduğu toplumsal sistemin sosyalizm olduğunu ileri sürmüştü.
Hawking, Einstein’in doğum gününde sonsuzluğa olan yolculuğuna çıktı. Bu çok değerli her iki bilim insanını saygı ile anıyorum….
………….
(1) 
https://www.facebook.com/Michael-Roberts-blog, 15 March 2018.
(2) 
https://economicsociology.org/…/stephen-hawking-technology-…, 15 March 2018.




5 Mart 2018 Pazartesi

KAMU GELİRİNİ AZALTAN, VERGİ YÜKÜNÜ DAHA DA ADALETSİZ DAĞITAN DÜZENLEMELER ‘VERGİ REFORMU’ OLARAK NİTELENEBİLİR Mİ?


KAMU GELİRİNİ AZALTAN, VERGİ YÜKÜNÜ DAHA DA ADALETSİZ DAĞITAN DÜZENLEMELER ‘VERGİ REFORMU’ OLARAK NİTELENEBİLİR Mİ?
Mustafa Durmuş
 4 Mart 2018

Hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ geçen aybaşında yaptığı açıklamada, şu günlerde Meclis’te görüşülmekte olan mevcut vergi yasa tasarısını bir “vergi reformu” olarak tanıtmıştı.
Vergi reformlarını kısmi vergi düzenlemelerinden ayırmak gerektiği gerçeğinin ötesinde, bir vergi paketini gerçek bir vergi reformu yapan uluslararası çapta kabul görmüş, “şeffaf”, “sade”, “etkin”, “adil”, “mükellef uyumunu gözeten”, “ekonomik büyümeyi teşvik eden” ve “kamu gelirlerini artıran” gibi bazı kriterler mevcut. Ancak bunların arasında en özlü kriter temel hedefin “kamu gelirlerini artıran, adil ve etkin bir niteliğe sahip olması” kriteri.

Önce etkin ve adil bir kamu harcaması planlaması gerekli

Ancak etkin ve adil bir vergilemeden önce etkin ve adil bir kamu harcaması sistemi kurulmalı. Aksi halde ortaya çıkacak bütçe açığı (harcama-vergi) nedeniyle ilave kamu gelirine ve bunun yüzde 85’ini oluşturan ilave vergilere ihtiyaç doğacak, bu da hali hazırda bu vergilerin büyük çoğunluğunu ödemekte olan emekçilerin, halkın vergi yükünü artırarak, toplumsal refahı azaltacaktır.
Böylece sürdürülebilir, adil ve etkin bir kamu maliyesi yönetiminin temel ilkesi devlet harcamalarının ve vergiye olan ihtiyacın asgaride tutulması olmalı.
Bu nedenle de başta savaş ve OHAL harcamaları olmak üzere “güvenlik harcaması” adı altında yapılan ve teknik olarak “verimsiz harcama” olarak nitelenen harcamaları, sermaye sahiplerine haksız transferden öte bir anlamı olmayan sermaye teşvikleri biçimindeki harcamaları asgaride tutmak gerekiyor.
Böylece bütçe açığına yol vermeden borçlanma ihtiyacını azaltarak faiz ödemelerini asgaride tutabilmek mümkün.
Bu çerçevede adına “vergi reformu” ya da “büyük vergisel düzenlemeler” ne denirse denilsin vergisel değişikliklerin sınıfsal bir olgu olduğu unutulmadan (ekonomik büyümeyi teşvik edici gibi bazı unsurları içermeleri bir yana), en başta vergi gelirlerini azaltıcı olmaması, tersine adil bir biçimde vergi gelirlerini artırması ve bu yapılırken de vergi yükünü daha adil dağıtması gerekiyor.
Çünkü aksi bir düzenleme bütçe açığını artırarak, borçlanma, para basma gibi faiz oranlarını yükselten ve enflasyona yol açan, buradan hareketle ekonomik büyümeyi yavaşlatan bir sonuca neden olacağı gibi, bu mali operasyonlar mevcut gelir eşitsizliklerini daha da derinleşecektir.
Bir başka anlatımla, bir vergi reformu kamu gelirlerini azaltıcı değil, adil bir biçimde daha da artırıcı, ya da en azından nötr olmalı. Çünkü savaş, OHAL gibi nedenlerden dolayı artan harcamaların yanı sıra, yapısal olarak ciddi düzeyde sağlık ve sosyal güvenlik açıkları verildiğinde, bu açıklar yeterli vergi gelirleriyle kapatılmadığında, alternatif olarak geriye borçlanma yolu kalıyor, bu da faiz oranlarını ve faiz geliri elde eden rantiyeye yapılan ödemeleri artırarak zenginden yana bir bölüşümle sonuçlanıyor.

Oranlar ancak vergi tabanı genişletilerek düşürüldüğünde kayıp doğmaz
Vergi oranlarının yüksek olduğu düşünülüyorsa (ki Türkiye’de özellikle de KDV, ÖTV ve emekçilerin gelir vergisi oranları yüksektir), bu oranların düşürülmesi nedeniyle ortaya çıkacak vergi kaybı ancak vergi tabanının genişletilmesiyle giderilebilir. Bu da adına “vergi harcaması” denilen, bu yılki tutarı 132 milyar lirayı bulan ve ‘asgari geçim indirimi’ gibi bir uygulama dışında bütünüyle sermaye sahibi zenginlerin yararlandıkları muafiyet, istisna ve indirim gibi kaçakların azaltılmasıyla mümkün olabilir.
Bu bağlamda ele aldığımızda yeni düzenleme sırasıyla hem vergi gelirlerini azaltıyor, hem de sermayeye yeni muafiyet ve istisnalar getirerek mevcut adaletsiz vergi yükünü daha da adaletsiz hale getirerek, emekçilerin omuzlarındaki yükü artırıyor ve neden olacağı bütçe açıklarıyla da faizci rantiyeye olan bağımlılığı artırıyor.

Sırasıyla yeni düzenleme yasalaşırsa;

160 milyar liralık devreden KDV ödemesi sırada
(i) Miktarı  160 liraya ulaştığı tahmin edilen “devreden KDV” 2019 Ocak ayından itibaren şirketlere ödenecek.Ayrıca, bugüne kadar birikmiş olan devreden KDV'nin de bütçe imkânları da göz önüne alınarak, imalat sektöründen başlayarak ne kadar sürede, nasıl, hangi koşullarda ve hangi sektörlere verileceği konularını belirmeye Maliye Bakanlığı’na yetki veriliyor.
Diğer yandan birikmiş KDV'nin ödenebilmesi vergi incelemesi yapılması şartına bağlanıyor. Kamu yararınaymış gibi gözükse de, vergi incelemesi şartı geldiğinde işletmelerin (özellikle de küçük işletmelerin) olası bir vergi cezası ile karşılaşma ihtimallerini düşünerek ya iade talep etmemeleri ya da Maliye ile dolayısıyla da siyasal iktidarla iyi geçinmek zorunda kalmaları gerekecek (bu durum şirket sahiplerinin siyasal iktidar ile ters düşmemeleri gerekeceği anlamına geliyor).
Nitekim devreden KDV’nin 12 ay içerisinde indirilememesi halinde, bu tarihten itibaren 6 ay içinde mükellefe iade edilmesi öngörülürken, bu 12 aylık süreyi 24 aya kadar çıkarmaya Bakanlar Kurulu, 6 aylık süreyi ise 3 aya kadar indirmeye Maliye Bakanlığı yetkili kılınarak şirketlerin siyasal iktidara olan bağımlılığı sağlamlaştırılıyor.
Ancak bir başka gerçek daha var: KDV tahsilat oranı 2004 yılında yüzde 83 iken, 2017 yılında yüzde 52’ye; cezaların tahsilat oranları ise aynı yıllarda yüzde 57’den yüzde 17’ye geriledi. Yani hali hazırda tahsili gecikmiş onlarca milyar liralık vergi tahsil edilemezken, devreden KDV ödemeleri yapıldığında bunun ciddi bir bütçe açığına yol açacağı kesin. Böyle bir açık ya yeni vergilerle ya da borçlanmayla karşılanacak.
Seçim atmosferine girildiğinde yeni vergiler koymak siyasal iktidar açısından riskli olacağından borçlanma yoluna gidilecektir. Borçlanma limitleri artırılacak. Bu da faiz oranlarının daha da artması ve ekonominin daha da zora girmesinin yanı sıra rantiyenin daha da zenginleşmesi anlamına geliyor.

Yabancı hastaya sıfır KDV!
Vergi gelirlerinin azalması ve bütçe açığının artmasıyla sonuçlanacak bir başka düzenleme sağlık hizmeti alan yabancıların vergilendirilmesiyle ilgili.
Türkiye'de özel sağlık kurumlarından sağlık hizmeti alan yabancılara (büyük ölçüde Araplara) verilen sağlık hizmetlerinde normalde yüzde 8 olan KDV sıfır olacak. Bu uygulama bütçe açığını, dolayısıyla da borçlanma ihtiyacını artırması gibi etkiler doğurmasının yanı sıra, yerli hastaların KDV ödemek zorunda kalması kendi yurttaşımız açısından haksızlık oluşturacak.
Aslında, sağlık turizminin teşvik edilmesi gerekçesine sığınılarak son dönemde büyük tartışmalara neden olan, bütçe açıklarını daha da artıran şehir hastanelerine talep yaratılıyor.

Sağlıkta KDV, borsa vergilemesi gibi olur mu?
Ancak bu durum borsa gelirlerinin vergilendirilmesindeki gibi bir akıbetle sonuçlanabilir. Geçtiğimiz yıllarda yabancıların borsadan elde ettikleri gelirler sıfır oranında vergilendirildiğinde haklı olarak yerliler buna tepki göstermiş ve bunun sonucunda yerliler için de borsa gelirlerinden hiç vergi alınmamaya başlamıştı.
Muhtemelen sağlık alanında da özel sağlık kurumlarından alınmakta olan yüzde 8 KDV bir süre sonra kaldırılacaktır. Bu da yeni bir bütçe açığı demek. Böylece bu düzenleme ile şehir hastanelerini ve özel sağlık kurumlarını desteklemeye odaklanan siyasal iktidar yeni bütçe açıklarını ya yeni vergilerle ya da ağır faiz yükü getiren borçlanma ile karşılamak durumunda kalacak.

Hasılat esaslı vergileme
(ii) Düzenleme ile işletme defteri tutan esnaf ile serbest meslek erbabı (isterse) mevcut KDV yerine ‘hasılat esaslı vergileme’yi seçebilecek. Yani alış belgelerindeki KDV'yi doğrudan gider yazıp, hasılat belgelerindeki KDV'yi de doğrudan gelir yazabilecek. İndirilen veya indirilemeyen KDV, yüklenilen KDV gibi işlerle hiç uğraşmadan, sonradan belirlenecek bir oranda hasılat üzerinden tek bir vergi ödeyecek.
Yani mevcut KDV sisteminde olduğu gibi işletmelerin yarattığı katma değerin vergilendirilmesi yerine bundan tamamen bağımsız ve alakasız farklı bir vergileme getiriliyor.
Bu noktada da hasılat üzerinden alınan verginin oranı çok önem kazanıyor. Öyle ki verginin oranına göre işletmeler bugünkü KDV sistemi ile kıyaslandığında daha avantajlı (ya da tersinden) zararlı durumda olacaklar. Dolayısıyla bu sistemin nasıl işleyeceği ve milyonlarca küçük işletme sahibinin bu sistemi benimseyip benimsemeyeceği oranın ne olacağına bağlı olacak, bu da Maliye Bakanının yetkisine bırakılacak.
Sistem ihtiyari olacağı için yukarıdaki hesaplamaya göre yüksek oranlı bir sistemi kimse tercih etmeyecektir. Bu oranın düşük tutulması için siyasal iktidara olan baskı ve bağımlılık artarken, bu hem vergi yükü dağılımındaki adaletsizliği daha da artıracak, hem de vergi gelirini azaltarak, bütçe açığını artıracaktır.

KDV istisnası genişletiliyor, vergi tabanı eriyor
(iii) Hali hazırda okul, sağlık tesisi, öğrenci yurdu, çocuk yuvası, yetiştirme yurdu, huzurevi, bakım ve rehabilitasyon merkezi, ibadethaneler, yaygın din eğitimi verilen tesisler, gençlik merkezleri, gençlik ve izcilik kamplarının ve benzeri binaların bağışlanması halinde bu bağışlar hali hazırda KDV'den istisna tutuluyor.
Tasarıda yapılan bir düzenleme ile bu binaları bağışlamak amacıyla yapanların bu binaların inşaatı sırasında satın aldıkları mal ve hizmetler de KDV'den istisna ediliyor. Böyle bir uygulama hem doğrudan bir vergi kaybına, hem de örneğin büyük inşaat firmalarınca kolayca suiistimal edilebileceği için dolaylı biçimde vergi kaçağına neden olabilecek.

İnşaatta KDV matrahı daraltılıyor: Büyüme stratejisine devam!
(iv) Düzenleme ile arsa karşılığı inşaat işlerinde KDV matrahı daraltılıyor. Bundan böyle sahibi olduğu arsayı müteahhide veren arsa sahibi, bunun karşılığında sadece aldığı konut veya işyerleri için KDV ödeyeceğinden ve müteahhit tarafından yapılan işlem de arsa payına karşılık, konut veya işyeri teslimi olacağından bu düzenlemenin KDV gelirlerini azaltmasının yanı sıra (asıl olarak) ciddi sıkıntıda olan inşaat sektörünü rahatlatmaya dönük olduğu ve asıl büyüme stratejisini konut, emlak inşaatı ve bunun banka kredisi ayağıyla kurmuş olan siyasal iktidarın bu stratejiyi sürdüreceği anlaşılıyor.
Gümrük depoları ve antrepolarda kısmı KDV istisnasından tam istisnaya...
(v) Hali hazırda kısmi istisna mahiyetinde olan gümrük antrepoları ve geçici depolama yerleri ile gümrük hizmetlerinin verildiği gümrüklü sahalarda, ithalat ve ihracat işlemlerine konu mallar ile transit rejim kapsamında işlem gören mallar için verilen ardiye, depolama ve terminal hizmetleri, tam istisna kapsamına alınıyor. Bu düzenleme de vergi gelirlerinde azalmayla sonuçlanacak.
(vi) Ar-Ge, yenilik ve tasarım faaliyetlerine yönelik makina ve teçhizat alımlarına katma değer vergisi istisnası getiriliyor. Bu düzenleme de vergi kaybına neden olacak.

Amortismana tabi değerlerde KDV istisnası
(vii) Mevcut mevzuat uyarınca deprem, sel gibi doğal afetler ile Maliye Bakanlığının mücbir sebep olarak kabul ettiği sebepler nedeniyle zayi olan malların KDV’si indirime konu edilebiliyor. Tasarı ile amortismana tabi iktisadi kıymetlerin zayi olması durumunda da yüklenilen katma değer vergisinin kalan kısmına ilişkin indirimine imkân sağlanıyor.
(viii) Şu ana kadar işletmelerde, yıl bittikten sonra gelen faturaların yasal olarak kanunen defter kayıtlarına işlenmedikleri için KDV’sinin indirilmesi mümkün değildi. Artık bu düzenlemeyle KDV’nin takip eden yılın sonuna kadar indirilebilmesine imkân sağlanıyor.

Hızlı KDV iadesi!
(ix) Keza ihracatçılar için KDV iadesi sürelerinin kısaltılacağı hükmü yeni düzenlemede yer alıyor. Böylece ihracatçılar açısından, finansman yükü ortadan kalkarken, yeni bir finansman kaynağı imkânı doğuyor.
(x) Bundan böyle serbest muhasebeci mali müşavirler de KDV iadelerine dayanak teşkil edecek raporları düzenleyebilecekler.
Bunlar siyasal iktidar ile çeşitli sektörler ve meslekler arasındaki simbiyotik ilişkiyi güçlendirirken, kamu finansmanı üzerindeki yükü artıran düzenlemeler.

Yeni kadrolar
(xi) Son olarak, geçmiş dönemlerden bugüne kadar biriken devreden KDV'nin iadesi için inceleme şartı getirildiğinden çok sayıda vergi incelemesinin başlayacağı öngörülerek ilave inceleme elemanı kadrosu açılıyor. Sırf bu iadeler için ayrı bir birim oluşturuluyor.
Bu bağlamda Gelir İdaresi Başkanlığı merkez teşkilatına; 5 daire başkanı, 10 grup başkanı ve 1000 devlet gelir uzman yardımcısı olmak üzere toplam 1015 adet kadro ihdası yapılması öngörülüyor. Ayrıca Maliye Bakanlığı merkez teşkilatına 1000 adet vergi müfettiş yardımcısı kadrosu ihdas ediliyor.
Böylece devlet bir yandan vergi geliri kaybına uğrarken, diğer yandan bütçede giderleri artıracak yeni bir yapılanmaya gidiyor. Bu durum yüzlerce yıllık “vergilemede verimlilik ilkesine” ters bir durum.

Gerçek bir vergi reformu paketi nasıl olmalı?
Oysa gerçekten adil ve etkin bir vergi reformu asgari ölçüde şu iki amacı yerine getirmeli:
1.Kamu gelirlerini etkin bir biçimde artırmalı. Yani uzun vadede sürdürülebilir bir vergi geliri sağlamalı. Ya da en azından vergi gelirlerini azaltmamalı.
2. Ancak ilk amacı yerine getirirken gelir ve servet bölüşümündeki, vergi yükünün dağılımındaki mevcut adaletsizliğini azaltmalı, adil bir bölüşüm sağlamalı ve yoksulluğu ortadan kaldırmalı. Bu anlamda verginin yükünü yeniden ama emekten, yoksuldan yana dağıtmalı.
Bunun için bütçe ödeneklerinin asıl olarak sermaye sahiplerine ve güvenlik harcamalarına ayrılmasından ve böylece bütçe açığının, borçlanma ihtiyacının daha da artırılması politikasından vazgeçilmesi gerekiyor.

Vergi reformu ile ilgili olarak kamu gelirlerini de artıran önerilerimizin başında sırasıyla şunlar geliyor:
(i) Vergi cennetleri gibi vergi kaybına yol açan uygulamalara son verilmeli.
(ii) Genel olarak vergi harcamaları adı verilen muafiyet ve istisnalara vs son verilmeli ve vergi tabanı sermayeye yayılmalı. Özellikle de Kurumlar Vergisindeki ve Gelir Vergisindeki muafiyet ve istisnalar azaltılmalı.
(iii) Servet, tıpkı bir gelir gibi artan oranlı olarak vergilendirilmeli.
(iv) Asgari ücret yaşanılabilir bir ücret düzeyine yükseltilirken, gelir vergisi dışında tutulmalı ve düşük gelirli ailelere yapılan, aile, çocuk yardımı gibi yardımlar artırılmalı.
(v) Politik süreç vatandaşa nasıl ve ne ölçüde vergilendirileceği konusunda yeterli girdiyi, bilgiyi sağlamalı.

Yani vergi sisteminde mükelleflerin etkin sözü olmalı. Bu durum siyasal iktidarca saygı ile karşılanmalı. Bu şöyle sağlanabilir:
(i)            Mükelleflere nasıl ve ne ölçüde vergilendirileceği kararını etkileme fırsatı verilmeli
   (ii) Haksız vergilere karşı çıkabilme güvencesi
   (iii) Vergi dairesi, maliye, vatandaşa saygılı olmalı. Demokratik bir biçimde yurttaşın doğrudan ve dolaylı yollarla bu sürece etkin müdahalesi sağlanmalı ve teminat altına alınmalı.
  (iv) Kamu görevlileri ve politikacılar vergilerle elde edilen kaynakları sadece halkın hizmetinde kullanmalı.
  (v) Son olarak yurttaşlar verginin yükünün ve kamusal harcamaların faydalarının eşit ve adil bir biçimde dağıtılması için etkin bir irade ortaya koymalı. Bunun sağlanabilmesi için demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasına son verilmeli, tam tersine gerçek bir bütçe hakkının kullanılabilmesi için bütçeden bu yapıları koruyan örgütlenmelere kaynak ayrılmalı.
Ancak bunların tek bir vergi için (örneğin Gelir Vergisi) sağlanması yeterli olmaz. Tüm vergi sistemi bu ilkelere göre tasarlanmalı. Yani Gelir Vergisinde adalet sağlanırken, KDV ya da KV gibi vergilerde bu bozulmamalı.
Ayrıca vergi sistemi harcamadan bağımsız ele alınmamalı. Kamu maliyesi bir bütün olarak ele alınmalı ve etkin ve adil bir işleyiş için bütçe, demokratik bir biçimde hazırlanmalı ve halkın etkin denetimine bırakılmalı.


BİTCOİN (6) : GELECEĞİN PARASI MI, İNSANLIĞI KURTARACAK YENİ BİR GELİŞME Mİ, YENİ BİR FİNANSAL SPEKÜLASYON ARACI MI?



BİTCOİN (6) : GELECEĞİN PARASI MI, İNSANLIĞI KURTARACAK YENİ BİR GELİŞME Mİ, YENİ BİR FİNANSAL SPEKÜLASYON ARACI MI?

Prof. Dr. Mustafa Durmuş

3 Mart 2018

Bir süredir dünya bitcoini konuşuyor. Zira geçen yılın başında 1000 dolar olan 1 bitcoin Geçen yılın Aralık ayı ortasında 19,800 dolara kadar yükseldi. Yani neredeyse 20 kat arttı. Sonrasında bu yılın ilk ayında 6,000 dolara kadar geriledi. Ardından tekrar yükselişe geçti ve Mart ayının ilk haftasında 10,814 dolar oldu[1]. Yani dijital para bitcoin sert iniş ve çıkışlarla yoluna devam ediyor.

Kuşkusuz bu hızlı yükseliş ve hızlı düşüşte, diğer faktörlerin yanı sıra başta ABD, Çin, G. Kore gibi dünyanın ileri gelen devletlerinin ve merkez bankalarının bitcoine karşı yasaklamalar da dâhil yürüttüğü sert politikalar çok etkili oldu.

Bitcoin üzerindeki tartışmalar bu tür dijital / kripto paraların;  modern paranın işlevlerine sahip olup olmadığı, buradan hareketle geleceğin parası olup olamayacağı, tarihteki en büyük spekülasyonlardan biri olup olmadığı üzerine yürütüldüğü kadar, bu paraların dayandığı blockchain teknolojisinin geleceğin teknolojisi olup olmadığı, bu teknolojinin bankacılıktan, sağlığa, perakendecilikten, kooperatiflere kadar hayatın her alanında kullanılabilip kullanılamayacağı konusunda da yapılıyor.

Bir başka anlatımla, bitcoin dünyayı örneğin FED’den, doların hegemonyasından kurtaracak bir gelişme mi, yoksa küresel çapta bir dolandırıcılık mı ya da kapitalizmin şişirdiği finansal balonlardan biri mi? Bildik para ve kredi mekanizmasının yerini alabilecek özelliklere sahip mi bitcoin? Kapitalizmi yeni krizlere karşı koruyabilir mi, yoksa onun sonunu getirecek bir buluş mu?

Bu yazıda bitcoin üzerindeki bu tartışmalara kısaca yer verip, geçen yılda ekonomi alanındaki en çarpıcı gelişmelerinden biri olan dijital paranın gelişiminin nasıl yorumlanması gerektiğine odaklanacağız.


Bitcoin “hangi koşullarda” ve “hangi ihtiyaçları karşılamak üzere “ortaya çıktı?

(i)            Öncelikle bitcoinin ‘Büyük Resesyon’ olarak da adlandırılan 2008 finansal krizi sırasında ortaya çıktığını, yani aşırı bir küresel likidite bolluğunun neden olduğu mortgage ve menkul kıymetleştirme balonunun patlamasının ardından gündeme getirildiğini, yaratılan yeni bir teknolojinin (blokchain teknolojisi) ve internetin yaygın kullanımının alternatif bir para ve ödeme biçimi olarak kripto paraların varlığının (üretici güçler anlamında) maddi temelini oluşturduğunu vurgulamak gerekiyor.
(ii)          Bu noktada bankalar ve diğer finansal kuruluşların neden olduğu finansal işlem maliyetlerinin yüksekliği de bitcoinin ortaya çıkışında bir diğer teşvik edici etken oldu.
(iii)        Ayrıca küresel paraların ve para otoritelerinin meşruiyeti sarsıldı. Son yıllarda dolar ağırlıklı uluslararası para ve kredi sistemi, bu paralar üzerinden işlem yapan finansal piyasalar ve başta FED olmak üzere merkez bankaları gibi para otoriteleri ve ulus devletlerin finansal operasyonlarının meşruiyeti (özellikle de 2008 krizdeki rolleri bağlamında) epeyce sorgulanıyor. Yani bir güven sorunu oluştu ve bu hala giderilemedi. İşte tam bu noktada bu güven yitimi, alternatif para ve ödeme biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Bir başka anlatımla bitcoin, hem merkez bankaları dâhil bankacılık sisteminin, hem de devletlerin finansal alandaki sorunlarını yansıtıyor, bu sorunların çözümü ile ilgili olarak, bu yapılara teknolojik olduğu kadar, ekonomik ve politik bir meydan okuma olarak da karşımıza çıkıyor.

Çünkü bitcoin, desantralize (bir merkeze bağlı olmayan), devletin merkez bankalarının, bankaların aracılık rolünün olmadığı, böylece işlem maliyetlerinin asgaride kaldığı, işlemlerin bilgisayar ve şifrelerle-kodlarla yapıldığı bir sistem.
Bitcoin ve diğer dijital paraların temel kolaylaştırıcısı, sürükleyicisi kuşkusuz internet, internet temelli ticaret ve işlemler oldu. İnternet düşük maliyetle, anonim ve hızlıca doğrulanabilir işlemlerin çevrimiçi takas için kullanılabileceği alt yapıyı oluşturdu ve bunun sonucunda hızlıca parasal ödemeler gerçekleştirildi.

“Müşterekler” projesinde kullanılıyor: Krediye kolay erişim!
Brezilya’da Moeda adlı bir kooperatif kripto kredi bankası platformu bu yıl Ağustos’ta kendi dijital parasını piyasaya çıkardı ve 20 milyon dolar değerinde bir fiyata erişti. Dünya çapında 2,5 milyar dolarlık bir büyüklüğe sahip yeni bir finansal ürün çıkartmayı hedefliyor. Kooperatif bankacılık, yatırım yapmak isteyenlere başlangıçta toplamda 10 milyon dolarlık bir mikro kredi verecek. Moeda’nın dijital parası ile krediye erişemeyen küçük çaptaki işletmelerin ve girişimcilerin artık krediye erişebilecekleri ileri sürülüyor.
Moeda tıpkı bitcoin gibi blockchain teknolojisini kullanmayı planlıyor. Böylece dünya çapında yerel olarak sürdürülebilir nitelikte bulunan projeler potansiyel yatırımcılarla buluşturularak gerçekleştirilebilecek. Moeda’nın ilk ortaklarından olan Brezilyalı tarım kooperatifi Unicafes bu projeden çok umutlu. Böylece Moeda 170 civarında kooperatif kredi bankası ve 128 müşterek banka ile çalışabilecek (ikincisinin çoğu aileden olan 100,000 tarım işletmeci çiftçi müşterisi var)[2].

Alternatif bir kredi sistemi: Pangea.
Pangea adlı bir proje ile Amerika’da emlak-konut sektöründe hem konut alıcıları, hem de yatırımcıları için emlake /konuta ve konut kredisine erişimi kolaylaştıran, aracı ve işlem maliyetlerini asgariye indiren ve kolayca konutları likide çevirmeyi sağlayabilen bir platform geliştirildi.
Bu projede Ethereum blockchain teknolojisi kullanılıyor. Bu projenin özellikle de kredili emlak alabilmek için emlakin bedelinin en az yüzde 20’sinin ön ödeme olarak kabul edildiği, kalan kısım için banka kredisine erişimin özellikle de 2008 krizinden sonra çok zorlaştırıldığı (iyi, düzenli ve iyi güvenli bir işin ve gelir akımının olduğunun ispatlanması gibi) mortgage sisteminde krediye erişimin kolaylaştırılması için ne kadar önemli olduğunun alt çiziliyor.
Keza duruma göre emlak bedelinin yüzde 5’ine kadar ulaşan ve sayıları 8’e kadar çıkabilen aracının kullanılmasını gerektirebilen aracılık sistemini ortadan kaldırarak işlem maliyetlerini, dolayısıyla da emlakin verimliliğini yükselten ve son olarak emlakin kolayca likide çevrilmesini sağlayarak küresel çapta 217 trilyon dolarlık bir hacmi olan konut-emlak sektöründe çok önemli bir yatırım fırsatı sunulduğu (hali hazırda bunun 3,5-4 trilyon dolarlık kısmı kullanılabiliyor) ileri sürülüyor[3]. Ancak bunun henüz yaygın olmayan bir proje, bir deneme olduğunun da altını çizmek gerekiyor.
Bu örneklerden de görüleceği gibi sadece büyük çaplı finansal kuruluşlar değil, aynı zamanda kooperatifler ya da kapitalizm içinde alternatif komünal örgütlenmeler oldukları ileri sürülen “müşterekler” de (commons) değişim aracı olarak kripto paralara sıcak bakıyorlar.
Bir başka anlatımla bitcoinin (en azından başlangıçta) bir finansal yatırım aracı olarak tasarlanmadığı, paranın yerine geçecek, desantralize, güvenli ve değeri insanlar arasında transfer edecek olan anonim bir yöntem olarak tasarlandığı ileri sürülebilir[4].

Bitcoin geleceğin parası olabilir mi?
Para, ortaya çıkışından bu yana bir “değişim ve standart ödeme aracı”, sermayenin veya servetin bir kısmının saklanması olarak “değer saklama ya da biriktirme aracı” ve istikrarlı bir “hesap birimi aracı” olarak kullanılıyor.
Paranın ilk işlevinden hareketle bitcoinin sınırlı bir arza sahip olması (21 milyon) ve yenilikçi bir teknolojik yeniliğe dayanması (blockchain) ona özsel bir değer sağlıyor.
Ayrıca üretilme, yaratılma sırasında harcanan emek de onun özsel değerini oluşturuyor. Yani nasıl altını değerli yapan (ziynet eşyası olarak kullanılmasının yanı sıra), çıkartılmasının çok zahmetli olması, çok miktarda emek ve makine, ekipman gerektirmesi ise, bitcoinin yaratılması da (mining) ciddi miktarda bilgisayar gücü (donanımı), elektrik üretimi ve tüketimi gerektiriyor.

Büyük miktarda elektrik tüketiyor, çevreyle ilgili tahribata neden oluyor
Diğer taraftan böyle bir emek onu değerli kılarken, onun “geleceğin parası olmasını” da önlüyor. Zira elektrik üretimi kömürden, petrole her türlü fosil yakıtların kullanımını, nükleer santralleri, su ve rüzgâr kaynaklarının kullanımını gerekli kılıyor ki bu sürdürülebilir bir şey değil.
Ayrıca bu üretimin beraberinde gelen CO2 emisyonları gibi sosyal maliyetleri de dikkate alındığında böyle bir üretimin sonucunda ortaya çıkan bir paranın gelecekte değişim aracı olarak (eşdeğer) kullanılması sistemin sürdürülebilirliği bağlamında iyice zorlaşıyor.
Bu bağlamda bitcoinin fosil yakıtlardan uzaklaşmayı amaçlayan girişimleri de yavaşlattığı, iklim değişikliği üzerindeki etkileri dikkate alındığında bitcoin ve diğer kripto para teknolojilerinin ekoloji için büyük bir tehdit oluşturduğu, bugün bir bitcoin işlemi yapılırken harcanan elektrik miktarının ABD’de 9 evin günlük elektrik tüketimine eşit olduğu, bitcoin ağının bilgisayar gücünün dünyanın en büyük 500 süper hızlı bilgisayarının kombine gücünden 100 bin kere daha fazla olduğu, bu ağda yılda 31 terawatt-saatlik enerjinin kullanıldığı, bunun yılda 150 ülkenin her birinin tüketiminden daha fazla tüketim anlamına geldiği ve ağın her gün enerji kullanımını 450 cigabit-saat artırdığı, bunun da örneğin Haiti’nin yılda tükettiği elektrik kadar olduğu ileri sürülüyor[5].


Bitcoinin ortak muhasebe birimi olarak kullanılabilmesi de zor

Günümüzde şirketlerin muhasebe kayıtları devletlerin zorunlu kıldığı para birimi cinsinden yapılmak zorunda. Zorunlu ortak bir ödeme ve muhasebe kayıt birimi devletlerin (ulusal paranın sahibi sahip olmaları nedeniyle) gücünün bir göstergesi. Bu açıdan da bitcoin gibi dijital paraların ortak muhasebe kayıt birimi olarak kabul görmesi ve uygulanması beklenemez.

Bitcoin vergi ödeme aracı olarak kullanılabilir mi?
Bununla bağlantılı bir diğer açmaz vergi ödemeleriyle ilgilidir. Bitcoin metaların ya da hizmetlerin değiştirilmesi sırasında kullanılabilirse de, bu işlemler üzerinden doğan vergilerin ya da doğrudan gelirler üzerinde alınan vergilerin ödenmesi sırasında ciddi sorun doğar. Çünkü tarihte de hep görüldüğü gibi, para her zaman vergi ile birlikte düşünülmüştür.
Yani devletler açısından ulusal paralar aynı zamanda vergi ödeme aracıdırlar. Zira günümüzde devletler vergiyi keçi-koyun, altın ya da yabancı para (örneğin dolar) olarak tahsil etmezler. Diğer yandan vatandaşlar vergileri ödeyebilecek kadar para sahibi olmak durumundadırlar.
Yani bitcoin ancak onunla vergi ödenebildiğinde gerçek anlamda para olabilir. O zamana kadar en fazla, altın, hisse senedi gibi riskli bir varlıktan ibaret olarak varlığını sürdürebilir.

Kripto paralar yeraltı dünyasında yaygınlaşıyor
Yer altı dünyasının giderek dijital paraları tercih etmeye başlaması, bu paranın geleceğin parası olarak kullanımını zorlaştıran bir diğer engel. Zira blockchain teknolojinin izin verdiği şifreleme/kodlama, oluşturulan cüzdanlar vergi kaçırmak için olduğu kadar, gizli saklı, yasa dışı ödemeler için de kullanılabiliyor.
Özellikle de monero, ethereum ve zsachs gibi kripto paralar sahte kayıt kullanılmasına izin veriyor. Bu nedenle de örneğin fidye işlerinde kullanılan moneroya olan talep ciddi olarak arttı (bundan 3 ay önce AB’nin ilgili organı Europol yayımladığı bir rapor ile bu üç dijital paranın popülaritesindeki belirgin artışın risklerine dikkat çekmişti[6].

 Spekülasyon ve manipülasyonlara uygun bir para
Böyle bir teknolojik yenilik ya da kolaylık bitcoinin fiyatındaki süper artışları açıklamaya yetmiyor. Nitekim, Britanyalı iki akademisyenin yapmış oldukları analiz, bitcoin fiyatlarındaki süper hızlı artış (ve örneğin yeni yıldaki, % 60’lık düşüşün) bu parayı 2013 yılından bu yana asıl yönlendiren olgunun finansal spekülasyon olduğu gerçeğini ortaya koyuyor[7]. Öyle ki sadece 1000 oyuncunun bitcoin piyasasının % 40’ını kontrol edebiliyor olması ve örneğin 12 Kasım 2017’de sadece 1 oyuncunun bir seferde 25,000 bitcoini (159 milyon $) sisteme sokması yapılan manipülasyonun büyüklüğünü gösteriyor[8].

Bu hareketlerin ve beraberinde oluşan balonların hazırlayıcısı ise küresel çaptaki likidite bolluğu. Başta Fed olmak üzere büyük merkez bankaları 2008 krizi sonrasında uyguladıkları aşırı düşük faiz ve büyük çaplı miktarsal ve kredi kolaylaştırma politikaları ile hem finans seçkinlerini daha da zenginleştirdiler, hem de böyle bir spekülasyon için gerekli zemini hazırladılar.

Böylece borsaların, tahvil piyasalarının, kredi piyasalarının yanı sıra kripto para piyasası da spekülatif kârlar elde etmenin alanı oldu. Yani bitcoine olan talepteki inanılmaz artış ve fiyatındaki hızlı yükselişler küresel finans piyasalarındaki tarihsel zirve yapmış aşırı likiditenin kaçınılmaz bir sonucuydu. Blockchain teknolojisine ilave olarak küresel likidite fazlası da bitcoinin spekülasyon amaçlı olarak kullanılmasına yol açtı[9].

Borsalardakine benzer bir biçimde, tıpkı şirket hisselerinin fiyatlarının gerçek değerlerinden çok ayrışarak çok artması (ya da düşüşü) gibi, kripto piyasalarda da bu paraların değerleri hızlı ve ani yükseliş ve çöküşler yaşadığında, bu durum bu paraların finansal spekülasyon araçlarından başka bir şey olmadıklarını düşündürüyor ki ana akım iktisatçıların büyük çoğunluğu, hatta bazı Marksist iktisatçılar da olaya böyle yaklaşıyorlar.


Düşüşü tetikleyen etken: Hükümetlerin yasaklama ve kısıtlamaları
Kuşkusuz bu sert düşüşleri tetikleyen etken bir süredir ABD, Çin ve G. Kore’nin ardından Hindistan Hükümetinin de bu paraların kullanımıyla ilgili sert yasaklar getirmesiyle paniğe kapılan yatırımcıların bu paraları elden çıkarmaya başlaması oldu. Bunun sonucunda bu paraların fiyatları çakılarak değerleri sert bir biçimde düşmeye başladı.

Spekülasyon kapitalizme içkin bir olgu!
Diğer yandan spekülasyon (vurgunculuk) kapitalizmin doğasında var. Bir iktisatçıya göre[10]:

“Artık kripto para dünyasında bu tür düzensiz davranışların normal olduğu bir süreç yaşanıyor. 2017’de bitcoinin değerinde altı kez % 30 ya da daha fazla düşüş yaşandı. 2017 yılının sonlarında yaşadığı değer artışı da aslında bunun bir spekülasyon olduğunu gösteriyor...
Marx kapitalistlerin nihai amacının paradan para kazanmak olduğunu yazmıştı. Bu bağlamda kapitalizmin olmazsa olmazı bankaların ve kredi mekanizmasının görevi parayı sermayeye dönüştürmektir. Böylece para kâr yaratır. Birçok küçük yatırımcının bireysel tasarrufları bankalarda toplanır. Borsa ve diğer finansal araçlar ise bu parayı reel ekonomiye döndürmenin ana kanallarıdır. Bu para bireylere, iş âlemine ya da devlete de kanalize edilir...
Bu süreçte kurgusal sermaye yaratılır: Kâr reel üretimden değil, bir finansal alaşımdan türetilir. Asalak olsa da finansal faaliyetin büyük bir kısmı en azından fiilen ekonomi ile bazı bağlantılara sahiptir. Örneğin borsalar, şirketlerin gelecekteki kârları üzerindeki, devlet tahvilleri ise gelecekteki vergi gelirleri üzerindeki alacak iddialarıdır. Kripto paralarda ise böyle bir çıpa yoktur. Bitcoinin fiyatını yükselten şey ise yatırımcıların fiyatın gelecekte daha da yükseleceğine olan inançlarıdır. Bu da bir balonun temel karakteristiğidir”.

Müesses nizamın direnişi
Diğer yandan bitcoin gibi paraların ardındaki blockchain teknolojisinin geleceğin teknolojilerinden biri olduğu da yaygın olarak kabul edilen bir gerçek. Üstelik bu teknoloji sadece para ve finans piyasalarıyla da sınırlı değil. Tarımdan, hizmetlere, kooperatiflerden işçi şirketlerine kadar birçok alanda teorik olarak ödemelere aracı olarak dijital para geliştirmede kullanılabilir.
Ayrıca geleneksel yöntemlerle ortaya çıkan yüksek finansal işlem maliyetleri, bankaların yüksek düzeydeki aracı kârları (komisyonları) ve harcanan zaman gibi nedenlerle merkez bankaları da bu teknolojiye soğuk bakmıyor, hatta ödemeler için bu teknolojiyi kullanarak kendi kripto/dijital paralarını yaratmayı düşünüyorlar.
Ancak merkez bankaları bu paraların kendi kontrolleri dışında, desantralize bir biçimde uygulanmalarına şiddetle karşı çıkıyorlar. Ulus devletlerin en önemli gücünün ulusal paralarını basabilmeleri ve bu paralarla vergi toplayabilmeleri olduğu dikkate alındığında bu yapıların bu konudaki hassasiyetleri de anlaşılabiliyor. Yani merkez bankaları gelecekte kendi dijital paralarını piyasaya sürerlerse buna şaşırmamak gerekiyor.
Dolayısıyla kripto paraların değer kaybının, onların tamamen spekülatif olmalarından ya da temel bir değere sahip olmamalarından mı, yoksa ulus devletlerin, merkez bankalarının bu alanı onlara terk etmemek için bu paralara karşı devletin ve finans kapitalin gücünü kullanmalarından mı kaynaklandığı sorusunun yanıtı önemli oluyor.

Sonuç: Blockchain teknolojisini küçümsememek gerekiyor
Artık bir spekülasyona dönüşmekte olan bu paralardan ziyade arkasındaki teknolojinin tartışmaya açılması gerekiyor. Bunu yaparken kuşkusuz üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin kendinden kopuk bir teknoloji tartışmasından uzak durmak gerekiyor. Çünkü kapitalizmde teknoloji de sermayeye olan bağımlılıktan kurtulamıyor, kapitalizme, büyük sermayeye hizmet edecekse, sermaye birikimini hızlandıracaksa yeni teknolojilere izin veriliyor.
Kısaca söz konusu teknoloji (ya da üretici güçlerdeki benzer gelişmeler) sermaye birikimini hızlandırmaya, kapitalizmin ömrünü daha da uzatmaya hizmet edebileceği gibi, farklı bir üretim tarzı altında insanlığın kurtuluşuna hizmet de edebilir. Örneğin, daha eşit ve daha adil bir toplumda böyle teknolojilerin insanların daha az ama daha verimli çalışarak, üretimlerinden daha fazla pay, daha fazla gelir ve daha fazla refah elde etmesini sağlamaları pekala mümkündür.

KAYNAKÇA
(2) Nithin Coca, “Moeda: The Cooperative Cryptocurrency That Aims to Advance Financial Inclusion”, https://www.shareable.net, 20 December 2017.
(3) “Using Blockchain to Expand Access to Real Estate”,https://media.consensys.net, 11 January 2018. 
(4) https://www.bitcoin.com/info/how-bitcoin-transactions-work, 8 June 2017.
(5) “Bitcoin Could Cost Us Our Clean-Energy Future”,https://www.nakedcapitalism.com/…/bitcoin-cost-us-clean-ene…, 7 December 2017.
(6) Olga Kharif, “The Criminal Underworld Is Dropping Bitcoin for Another Currency”, https://www.bloomberg.com, 2 January 2018.
(7) Larissa Yarovaya (Lecturer in Accounting and Finance, Anglia Ruskin University), Brian Lucey (Professor of International Finance and Commodities, Trinity College Dublin), The Bitcoin bubble – how we know it will burst, https://theconversation.com/uk, 6 December 2017; https://www.cnbc.com/…/bitcoin-drops-11-percent-as-south-ko….
(8) Olga Kharif, The Bitcoin Whales: 1,000 People Who Own 40 Percent of the Market A few massive investors can rock it with a shrug ,https://www.bloomberg.com/…/the-bitcoin-whales-1-000-people…, 8 December 2017.
(9) Jackrasmus, Bitcoins, Crypto-Currencies and Other Financial Asset Bubbles (excerpt), https://jackrasmus.com/…/bitcoins-crypto-currencies-and-oth…, 9 December 2017.
(10) Adam Booth, “The Bitcoin bubble and cryptocurrency craze” ,https://plus.google.com/+MarxistDotCom, 18 January 2018.



İktisadi Gelişme ve Vergilendirme Öğrenci Slaytları İkinci Hafta


https://drive.google.com/open?id=1mYLpfJLYVh2AkTIurF6X3zXUXYxMKsmn