28 Şubat 2021 Pazar

Covid-19 salgınının ikinci yılında dünya ekonomisine ilişkin öngörüler

 

Covid-19 salgınının ikinci yılında dünya ekonomisine ilişkin öngörüler

Mustafa Durmuş

28 Şubat 2021

Mart ayı ile birlikte Covid-19 Salgınının ikinci yılına giriyoruz. Salgının sağlıkla ilgili kısmına mutasyona uğrayan virüs ve aşı konusundaki gelişmeler damgasını vuruyor. Virüs mutasyona uğradıkça aşının etkinliği azalıyor. Diğer yandan aşıya erişim konusunda hem küresel çapta, hem ulusal çapta büyük eşitsizlikler söz konusu. Zengin ülkeler ve seçkinler aşıya rahatça erişirken, yoksul ülkeler ve bu ülkelerin yoksul sınıfları aşıya erişemiyor.

Salgının ekonomi ile ilgili kısmında ise, toplamda onlarca trilyon dolarlık kredi ve gelir desteğini içeren devlet desteklerinin de (1) etkisiyle, bu yıldan itibaren ihtiyatlı bir toparlanma öngörülüyor.

Ancak bu durum kapitalizmin Covid-19 ile birlikte içine girdiği derin ekonomik krizden çıkmakta olduğu anlamına gelmiyor. Zira bu krizin dinamikleri Covid-19 Salgını öncesinde de mevcuttu. Yani bu kriz, Salgının neden olduğu bir kriz olmaktan ziyade, kapitalist sistemin yarattığı kaçınılmaz krizlerinden biri.

Nitekim Salgın öncesinde, küresel finansal piyasalarda balonlar şişiriliyordu. Düşük kârlılık,  durağan yatırımlar, yetersiz ücret ve verimlilik artışları,  resesyona doğru gidiş ve özel sektör borç stoklarının tetiklediği finansal kriz riski kendini dayatıyordu. Bu nedenle de IMF gibi örgütler küresel büyüme tahminlerini sürekli olarak aşağıya çekiyordu. Yani neo-liberalizmin de kapitalizmin krizine çare olamadığı ve ideolojik ve politik olarak hızla hegemonya kaybetmeye başladığı ortaya çıkmıştı.

Küreselleşme, finansallaşma, neo-liberalizm

İşin aslı, kapitalizm, bir türlü, uzunca bir süredir içine girdiği ekonomik krizlerden kalıcı olarak çıkamıyor. 1970’li yılların ortalarından bu yana yaşamakta olduğu uzun süreli durgunluktan (stagnasyon) 1980’li yıllardan beri hızlanan küreselleşme, finansallaşma, neo-liberal serbestleşme ve de-regülasyonlarla ancak (geçici olarak) çıkabildi.

Merkez Ekonomiler olarak da adlandırılan gelişkin ekonomilerde düşmekte olan kâr oranları, küreselleşme ve serbestleşme ile Çevre Ekonomiler olarak da adlandırılan azgelişmiş ülkelere otomotiv, tekstil gibi sanayilerin kaydırılmasıyla, tekrar yükseltilebildi. Çünkü üretim maliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturan işçi ücretleri bu ülkelerde Merkez Ekonomilerin onda biri civarındaydı, üstelik de işçilerin sendikal örgütlenmeleri çok zayıftı.

Finansallaşma ise sanayi sektöründe yaşanan kâr sıkışıklığını aşmanın bir diğer yolu oldu. Reel ekonomide düşen getiriler, banka kredileri, borsalar, menkul kıymetleşme ve türev piyasalar aracılığıyla, büyük bir kısmı da kurgusal olarak, hızla yükseltildi. 

Ancak böyle bir neo-liberal finansallaşma finansal krizlerin de önünü açtı. Nitekim 2008 yılında ABD’de başlayan ve ipotekli konut kredilerinin menkul kıymetleştirilmesi sonucunda patlak veren finansal kriz, 1929 krizinden sonra (Covid-19’a kadar)  en derin kriz olarak tarihe geçti.

Bu krizden henüz tam olarak çıkılamamışken, yani dünyanın birçok ülkesinde ekonomik durgunluk devam ederken, bu kez ortaya çıkan Covid-19 Salgını ile birlikte dünya yeni bir krize sürüklendi. Hem arz, hem de talep yönlü şoklarla gelen Salgının ekonomik etkileri dünya ekonomisini derinden sarstı. Böylece Covid-19 Salgını sonrası ortaya çıkan ekonomik kriz 2008 Finansal Krizini ikincilik sırasından indirip, bu sıraya yerleşti.

Covid-19 salgını son 100 yılın en sert ekonomik düşüşüne yol açtı

Birçok iktisatçıya göre bu kriz en az 1929 Büyük Depresyonu kadar derin bir krizdir. Öyle ki Salgınla birlikte Merkez Ekonomilerde son 100 yılda görülen en hızlı düşüş gerçekleşti. Sadece büyük çaptaki ekonomik daralma ya da devasa artan işsizlik değil, aynı zamanda Covid-19 Salgını öncesinde dünya hasılasının yüzde 230’una ulaşan küresel borç stokları ve yüzde 83’üne ulaşan devlet borç stoklarındaki son 50 yılki en hızlı artışı göstermekteydi. Bu nedenle de “dördüncü küresel borç dalgası” olarak adlandırılıyordu.

Covid-19 ise bu dalgayı iyice büyüttü. Zira sadece 2020 yılı sonu itibarıyla küresel çapta devlet borçlarının bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 19’dan fazla artarak dünya hasılasının yüzde 83’ünden yüzde 99’una çıkması öngörülüyor.(2) Devlet borçlarının yanı sıra borç stoklarında en hızlı artışın özel sektör borcunda (şirket borçları) gerçekleştiği ortaya çıktı.

Küresel ticaret yüzde 10, yatırımlar yüzde 42 azaldı

Dünya ticaret hacminde 2020 yılında ortaya çıkan daralmanın yüzde 9,6 olduğu tahmin ediliyor. (3) Doğrudan yabancı sermaye yatırımları ise 2020 yılında tam anlamda bir çakılma yaşayarak yüzde 42’lik bir düşüşle yıllık 1,5 trilyon dolardan 859 milyar dolara geriledi. Bu düşüş 2008 finansal krizi sonrasındaki düşüşten yüzde 30 daha fazla. Bu yatırımlarda asıl düşüş gelişkin ekonomilerde (yüzde 69) olurken, azgelişmiş ekonomilerdeki azalma yüzde 12 ile sınırlı kaldı. Diğer yandan bu yatırımların tarihsel bir zirve ile yüzde 72’sinin gelişkin ekonomilerin kendi aralarında yapılıyor olması (4) uluslararası yatırımcıların asıl olarak güvenli limanlar aradıklarının da bir göstergesini oluşturuyor.

Dünya ekonomisi yüzde -3,5 küçüldü, 114 milyon yeni işsiz ortaya çıktı, açların sayısı 272 milyon arttı

2020 yılında dünya ekonomisindeki daralmanın ise en iyi ihtimalle yüzde- 3,5 olduğu hesaplanıyor. Nitekim 2020 yılında gelişkin ekonomiler yüzde -4,9;  yükselen ekonomiler ve azgelişmiş ekonomiler yüzde -2,4; ABD yüzde -3,4; Avro Bölgesi yüzde -7,2; Hindistan yüzde -8,0 küçülürken, sadece Çin yüzde 2,3 ve Türkiye yüzde % 1,2 büyüyebildi. (5)

Bu durum var olan sosyal, sağlıkla ilgili ve ekonomik eşitsizliklerin daha da artmasıyla sonuçlandı. Öyle ki ILO’ya göre istihdam kaybı 114 milyonu bulurken, kadınlar, siyahlar, yerliler, göçmenler ve engelliler bundan orantısız bir biçimde, yani çok daha kötü etkilendiler. Dünya Gıda Programı’na göre ise gıda yetersizliği, güvensizliği yaşayan insan sayısındaki artış 272 milyon oldu (2019 yılında bu sayı 149 milyondu). Buna karşılık dünyanın 500 en zengin dolar milyarderinin servetleri toplam yüzde 5 arttı.(6)

Covid-19 Salgınının derinleştirdiği ekonomik krizin bir diğer özelliği artık beş-yedi yıllık döngüler biçiminde görülen bir kriz olmaktan çıkıp sistemik bir kriz haline gelmesiydi. Bu nedenle de böyle bir krize karşı geleneksel genişletici para ve maliye politikalarının çözücü etkisi beklendiği kadar güçlü olmayacaktı. Ayrıca dünya artık çoklu krizler dönemine girmişti. Bu kendini ekonomik krizler, Salgınla iyice artan otoriterleşme biçiminde gösteren liberal demokrasi krizleri ve iklim yıkımı ya da değişikliği gibi ekolojik krizler şeklinde göstermeye başladı.

2021-2022 yıllarında küresel ekonomide ‘ihtiyatlı- iyimser büyüme’ beklentisi

Uluslararası mali örgütler 2020 yılının gerçek bir kayıp yılı olduğunu belirtirken,  2021 ve 2022 yıllarının toparlanma yılları olacağı konusunda (ihtiyatlı da olsa) ümitliler.

Örneğin OECD’ye göre ekonomik toparlanma eşitsiz ve düzensiz bir biçimde gelişecek olsa da, 2021’de dünya ekonomisi yüzde 4,25 ve 2022’de yüzde 3,75 büyüyecek. (7) Ancak Covid-19 virüsündeki mutasyonlara bağlı olarak ekonomiler yeniden kapanabilir. Bu da büyümeyi önleyebilir. Diğer taraftan, her halükarda 2022 yılına gelindiğinde dünya hasılası Salgın öncesi düzeyin yüzde 5 gerisinde olacak.

Dünya Bankası raporunda ise (8) küresel ekonominin önümüzdeki 10 yıl süresince düşük büyüme hızıyla büyüyeceği; yoksullukla ilgili sağlanan kazanımların ortadan kalkacağı, sağlanan kişi başı gelir artışlarının eriyeceği, Covid-19 ile birlikte duran yatırımlarda canlanma çok cılız olurken, borç stoklarındaki artışlar yüzünden ciddi bir dünya borç krizi riskinin artacağı vurgusu yapılıyor.

Dünya Bankası: Yoksullukla mücadelede elde edilen başarı yok oldu

Rapora göre; eğer Covid-19 kontrol altına alınırsa, aşı dağılımı etkin bir biçimde yapılırsa, dünya ekonomisi 2020’de yüzde - 4,3 küçülürken,  2021’de yüzde 4 büyüyebilir. En iyi senaryo altında ise 2021 hasılası yüzde 5,3 oranında Salgın öncesi hâsıla düzeyinin altında kalacak. Bu da küresel çapta 4,7 trilyon dolarlık bir kayıp demek oluyor. Eğer Salgın kontrol edilemezse ekonomi 2021 yılında sadece yüzde 1,6 büyüyebilir. Keza eğer borç stoklarındaki artışlar finansal bir krize dönüşürse 2021 yılında dünya ekonomisi küçülecek.

Rapor ayrıca, Yükselen Ekonomilerin yüzde 90’ında Salgının hâsıla kaybına neden olduğu ve bu ülkelerin dörtte birinde 10 yıllık kişi başı hâsıla kazançlarının yok olduğuna dikkat çekiyor.

Küresel ekonominin 2020 yılında barış dönemlerinin Büyük Depresyondan sonraki en derin daralmasını yaşadığını, ancak 2021ve 2022 yıllarında dünya ekonomisinin toparlanmaya başlayacağını ileri süren IMF’ye göre; dünya ekonomisi bu iki yılda sırasıyla: yüzde 5,5 ve yüzde 4,2 oranlarında; gelişkin ekonomiler yüzde 4,3 ve yüzde 3,1 oranlarında ve azgelişmiş ve Yükselen Ekonomiler ise yüzde 6,3 ve yüzde 5,0 oranlarında büyüyecekler.(9)

IMF: 2020-2025 arasında küresel hâsıla kaybı 22 trilyon dolar

Diğer yandan, aynı raporda; 2021 yılında 150 ülkeden fazla ülkedeki kişi başı milli gelirin 2019 seviyesinin altında kalacağı, bu sayının 2022 yılında 110’a düşebileceği, ancak 2020-2025 arasında (Salgın öncesiyle kıyaslandığında) toplam 22 trilyon dolarlık bir hâsıla kaybının yaşanacağı vurgusu da yapılıyor.

Bu raporlardan da yola çıkılarak şu değerlendirmeleri yapmak mümkün:

(2009-2019) dönemi Merkez Ekonomiler için olduğu kadar,  Brezilya ve Rusya gibi bazı Yükselen Ekonomiler açısından da 1945 yılından bu yana yaşanan en uzun süreli genişleme dönemiydi. Ancak bu dönemde aynı zamanda en cılız ekonomik büyüme hızı yaşandı (küresel olarak yılda ortalama yüzde 2), reel yatırımlar durgun seyretti. Bu da 2020 yılına doğru gelinirken ekonomilerin inişe geçeceğinin bir işaretiydi. Covid-19 ise tüm iktisadi tahminleri yerle bir etti. Zira ekonomilerin yüzde 93’ü GSYH, İstihdam, yatırım ve dış ticaret anlamında ciddi biçimde daralma yaşadılar.

2021 yılı kalkış yılı olacak da…

Bu nedenle de 2021 yılından itibaren bir çıkış yaşanmasını beklemek doğal. Ancak bu çıkış, yaşanan sert inişi telafi edecek kadar yüksek olmayacak. Raporların da vurguladığı gibi, ulusal hâsıla düzeyleri (çıkışa rağmen), Salgın öncesi düzeyin yüzde 5 altında kalacak, aşıya erişime bağlı olarak G7 gibi bazı ekonomiler daha hızlı toparlansalar da, diğerlerinde bu toparlanma çok cılız olacak ya da daha uzun zaman alacak.

Bu toparlanma; “V” tipi, yani eski düzeye hızla yükselmek biçiminde bir toparlanma olmayacak. Nitekim IMF, OECD ve WB gibi örgütler de toparlanmaya rağmen, en azından 2022 yılına kadar, eskiye tam dönüşün olamayacağının altını çiziyorlar.

Şu ana kadar iktisatçılar tarafından yapılan V, W, Z, U, L tipi toparlanma biçimlerinin görülmesi söz konusu olmayacak, muhtemelen K tipi bir toparlanma gerçekleşecek.

‘K tipi toparlanma’ en olası toparlanma biçimi

Öyle ki teknoloji şirketleri, devlet desteklerinden en çok yararlanan büyük sermaye şirketleri ve evden çalışmaya uygun mesleklerin sahipleri çok daha hızlı toparlanırken, Salgından en fazla etkilenmiş olan küçük ve orta ölçekli işletmeler (eğlence ve turizm sektörü gibi), mavi yakalı işçiler ve orta sınıf daha zor ve daha geç toparlanacaklar. Ancak bu toparlanma onların eski refah seviyelerini tekrar sağlayabilecekleri anlamına gelmiyor.

Devlet desteklerinin daha çok belli sektörlere ve belli sermaye gruplarına verilmesi mevcut eşitsizlikleri artırırken, bu durum toplam talebi düşürecek, işsizliği ve özel sektör borçlarını daha da artıracak. Şirket kurtarmaları yüzünden kamu borçları da daha fazla büyüyecek. Kısaca toparlanma zayıf ve eşitsiz olacak.

Zayıf, eşitlikçi olmayan toparlanmanın nedenleri

 (i) Salgın yüzünden gerçekleşen kapanmalar, özellikle de hizmetler sektöründeki işletmeleri çok etkiledi. İşçiler işsiz ve gelirsiz kaldılar. İşçilerin çok önemli bir kısmı ise eski işlerine geri dönemeyecekler. Yani hem arz, hem de talep yönlü şoklar devam ediyor. Dolayısıyla düşük gelirli toplumsal sınıfların özel tüketim harcamaları aracılığıyla toplam talebi büyütmeleri çok zorlaşacak.

İşçi ücretleri salgınla birlikte azaldı, halklar yoksullaştı

Nitekim uluslararası raporlar Covid-19’un işçi ücretleri üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Örnek olarak ILO tarafından yapılan bir araştırmaya göre; Avrupa ülkelerinde Covid-19 Salgını, ikinci çeyrekte (Nisan-Haziran), ortalama reel işçi ücretlerinde kabaca yüzde 6,5 oranında bir kayba neden oldu (kadınlardaki kayıp erkeklerden daha fazla oldu). Bunun nedeni işten çıkartmalar ve çalışma saatlerindeki azalmaydı. Ücret kayıplarının en fazla olduğu ülkelerin başında ise yüzde 10’u aşan oranlarda olmak üzere; İrlanda, Portekiz ve İspanya geliyor. Hollanda ve İsveç gibi ülkelerde bu kayıplar yüzde 3’ün altında kaldı.(10)

DİSK-AR ise (11) Türkiye’de asgari ücretin yüzde 20 fazlası ve altında ücret alan işçilerin sayısının 9,7 milyon olduğunu, bütün ücretli çalışanların yüzde 50’ye yakınının bu kapsamda yer aldığını ve Covid-19 Salgınıyla birlikte ücretlerde önemli kayıplar yaşandığını, böylece asgari ücretin altında gelir elde edenlerin sayısın arttığını ileri sürüyor.

Nitekim geçen yıl 1.168 lira ödenekle zorunlu ücretsiz izne çıkarılanlar asgari ücretin yarısı kadar bir gelirle yaşamaya mahkûm edildiler. Buna kısa çalışma ödeneği ile geçimlerini sürdürmek durumunda kalanlar ve işini kaybeden kayıtsız işçiler de dâhil edildiğinde, asgari ücretin altında gelir elde edenlerin sayısının çok daha fazla olduğu açık. Bu da, emekçi kitlelerin tüketimlerinin azalmasının toplam efektif talep üzerindeki azaltıcı etkisini göstermeye yeterli.  Banka kredilerinin bu açığı kapatması ise mevcut (yüksek) faiz oranlarında çok zor görünüyor.

Zombi şirketlerin varlığı toparlanmayı zorlaştırıyor

(ii) Özellikle zombi şirketlerin borçları çok büyüdü, bu da genel bir toparlanma olsa da, onların yeni yatırım yapmalarını önleyecek. Bu arada devletlerin sağladığı ucuz kredi gibi desteklerden yararlanamayanlar yeni yatırımlara girişmezken, desteği alan büyük şirketler kârlarını yükseltmek için spekülatif girişimlerini (örneğin borsalardaki kendi hisselerini geri satın alım yoluna gitmek gibi) artıracaklar.

Literatürde, uzunca bir süre kendi kârıyla kendi borçlarının faizlerini dahi ödeyemeyen şirketler olarak tanımlanan “zombi şirketler” varlıklarını sürdürebilmek için sonuçta yeniden borçlanmak zorunda kalıyorlar. Bunların sayıları 1980’lerden bu yana hızla artıyor. Öyle ki 1980’de böyle şirketlerin toplam şirketler içindeki payı yüzde 4 iken, 2017 yılında bu oran yüzde 15’e yükseldi. Zombileşme (özellikle de Korona Salgını sonrasında) başta havayolu ve lüks deniz yolu yolcu taşımacılığı sektörü olmak üzere birçok sektörde görülürken, bu olgu ABD ile sınırlı kalmadı. İtalya’dan Almanya’ya, Hindistan’dan Güney Kore’ye ve Çin’e kadar tüm dünyaya yayıldı. ABD’de borsalarda kote her beş şirketten biri zombi şirket konumunda ve 2013 yılından bu yana zombi şirketlerin sayısı ikiye katlanmış durumda.(12)

Türkiye’de de azımsanamayacak bir zombileşme olgusu söz konusu. Hem döviz kurunun, hem faizlerin yükselmesi reel sektörün işini daha da zorlaştırıyor. Türkiye’nin ‘500 Büyük Sanayi Kuruluşu’nun toplam dış borcunun 50 milyar dolar (ve bunun da toplam kredilerin yüzde 73,6’sına denk düştüğü) dikkate alındığında,(13) kurlardaki ve/veya faiz oranlarındaki hızlı yükselişin en büyük şirketleri de zombileştirebileceği, aynı zamanda da olası bir bankacılık krizini tetikleyebileceği öngörülebilir.

Dünyadaki bu gelişmeler şirket iflaslarını, bu da finansal bir krize neden olacak bir kurumsal borç krizini canlı tutuyor. Öyle ki S&P 2020 yılının ikinci çeyreğinde 88 büyük şirketin borçlanma tahvillerinin çerçöp düzeyinde olduğunu açıkladı. Bu sayı 2008 finansal krizinden bu yana görülen en yüksek sayı. Milyonlarca küçük şirketse battı. (14)

Reinhart: Ciddi bir küresel borç riski mevcut!

Dünya Bankası’nın baş ekonomisti Reinhart’a göre 1930’larda bile yaşanmamış olan bir borç düzeyi söz konusu. Öyle ki 30 büyük Yükselen Ekonomide finans dışı şirket borçlarının payı yüzde 96’ya çıktı (2020 yılının ilk çeyreğinde). Gelişkin ekonomilerde bu oran yüzde 94. Üstelik 2021 ve 2022 yılları bu ekonominin borç vadelerinin dolacağı yıl. 2021 yılında 280 milyar dolar, 2022 yılında 330 milyar dolar borç geri ödemesi söz konusu olacak. Yani Yükselen Ekonomiler ve azgelişmiş ekonomiler ciddi bir borç krizi eşiğinde duruyor. Bu nedenle de bu ülkelere artık kemer sıktırmamak gerekiyor. (15)

(iii) Kâr oranları düşmeye devam ediyor. Bu da, kalıtsal olarak, uzun vadede bir krizin habercisi. Yani önümüzdeki birkaç yıl içinde kâr oranları ciddi bir biçimde artmazsa, yatırımlardaki artış çok cılız, bunun sonucu olarak da ekonomik büyüme çok zayıf olacak. Bu arada bir de enflasyon korkusu nedeniyle faiz oranları artarsa (ki hayli muhtemeledir) zombi şirketlerin batışı hızlanacak, bu da ekonomileri bankacılık krizine kadar götürecek bir finansal krizi ortaya çıkartacaktır.

Sonraki yazı: “Covid-19 Salgınının ikinci yılında Türkiye ekonomisine ilişkin öngörüler”

Dip notlar:

(1)     https://www.theguardian.com/news/could-we-cure-disease-with-trillion-dollars-coronavirus (28 January 2021).

(2)     World Bank, Global Economic Prospects January 2021, s. 12-13.

(3)     IMF; World Economic Outlook Update January 2021, s. 4.

(4)     UNCTAD, Investment Trends Monitor (24 January 2021), Issue 21.

(5)     IMF, agr.

(6)     https://wid.world/news-article/newsletter-february-2021 (12 Şubat 2021).

(7)     OECD Economic Outlook December 2020.

(8)      World Bank, agr.

(9)     IMF, agr., s. 4.

(10)   İnternational Labour Organisation (ILO), Global Wage Report 2020-2021-Wages and minumum wages in the time of Covid-19, 2020, s.46.

(11)   DİSK-AR, “Salgın Günlerinde Asgari Ücret Gerçeği Araştırması (2021)”,  http://arastirma.disk.org.tr (7 Aralık20209.

(12)           David J. Lynch, “Here’s one more economic problem the government’s response to the virus has unleashed: Zombie firms”, https://www.washingtonpost.com (23 June 2020).

(13)   Vahap Munyar, “‘500 Büyük’te 50 milyar dolar dış borç var”, https://www.dunya.com (17 Temmuz 2020).

(14)   Robin Wigglesworth,“The debt bubble legacy of economists Modigliani and Miller”, https://www.ft.com (18 October 2020).

(15)   Michael Roberts, “Debt disaster with no escape”, https://thenextrecession.wordpress.com (12 October 2020).

 

 

21 Şubat 2021 Pazar

 

Kapitalizm ve spekülasyon: Tesla, Elon Musk ve Bitcoin

Mustafa Durmuş

21 Şubat 2021

Küresel finans piyasaları spekülasyona doymuyor. 7 Şubat tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan söyleşimizde GameStop üzerinden küresel borsalarda yapılan spekülasyon ve manipülasyonu yorumlamıştık.

Finans dünyasında spekülasyon; yüksek getiri beklentisi ile paranın bir finansal yatırım aracına yatırılması ya da hızlı ve yüksek kâr elde etmek amaçlı kısa süreli finansal alım satım faaliyetlerinde bulunulması olarak tanımlanıyor ve yasal bir eylem olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda açığa satış (shorting) borsalarda yapılan en yaygın spekülasyon biçimlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Manipülasyonsa, yine yüksek ve çabuk getiri sağlamak amaçlı, piyasadaki karar alıcıları yanıltarak, piyasadaki fiyat hareketlerine suni olarak ve çeşitli tekniklerle müdahale etmek olarak tanımlanıyor ve bunun yasa dışı bir eylem olduğu kabul ediliyor.

İşin gerçeği spekülasyon ile manipülasyonu birbirinden ayrıştırmak çok zor. Tıpkı vergi kaçırma ile vergiden kaçınma arasında olduğu gibi aralarında çok ince bir çizgi var.

GameStop

Bu yılın başında patlak veren GameStop spekülasyon ve manipülasyonu şöyle gerçekleşti: Orta sınıfa mensup, genç, eğitimli ve Covid-19 yüzünden evlerine tıkılıp kalan, borsalar üzerinden para kazanmak isteyen bir grup (gerçekte sayıları milyonu aşıyor) yatırımcı Reddit-WallStreetBet adlı elektronik bir forum aracılığıyla örgütlendiler.

Bu yatırımcılar Robinhood adı verilen bir kuruluş aracılığıyla GameStop adlı, bir süredir ciddi finansal sorunlar yaşayan, aynı zamanda da hisselerinin büyük hedge fonları tarafından spekülatif amaçlı olarak açığa satıldığı Amerikalı bir şirketin hisselerini yoğun bir biçimde satın almaya başladılar.

Yaptıkları bu manipülatif alımların sonucunda 12 Ocak’ta 19,95 dolar olan şirketin hisse fiyatı 29 Ocak’ta 325 dolara fırladı. Bu durum, şirket hisselerinin fiyatları birden ve çok hızlı arttığından,  açığa düşen spekülatör hedge fonları 13 milyar dolar kadar büyük bir zarara soktu.  Öyle ki bu fonlardan biri yatırımcılarının ve diğer yatırım fonlarının 2,75 milyar dolarlık desteği ile kurtarılabildi. İşin enteresan yanı ise bazı kesimlerce, bu manipülasyonu yapan küçük yatırımcıların bu davranışının antikapitalist bir mücadele yöntemi olarak sunularak göklere çıkartılmasıydı.(1)

Tesla Bitcoine yatırım yapıyor

Bu kez spekülasyon sahnesinde kripto para piyasası var. Aktörleri ise Reddit-WallStreetBet Forumunun katılımcılarının da hisselerine büyük ilgi gösterdikleri Tesla şirketi (Elon Musk) ve  Bitcoin yatırımcıları.

Tesla’yı ürettiği elektrikli otomobiller kadar son iki yılda hisselerinin değerinin 60 dolardan 835 dolara fırlamasıyla ve böylece patronu olan Elon Musk’ı dünyanın en zengin insanı yapmasıyla tanıyoruz. Öyle ki bu dünyanın en zengin Amerikalısının toplam serveti 194,5 milyar dolar. (2)

Kapitalist seçkinler için servet elde etmenin bir sınırı yoktur. Hep daha fazlasını arzularlar. Nitekim Tesla geçen ay yatırım politikasını güncelleyerek 1,5 milyar dolarlık Bitcoin satın aldı. Yani yatırımlarının bir kısmını kripto para piyasasına yönlendirdi. Bunun sonucunda Bitcoinin değeri birden 5 bin dolar daha arttı (yüzde 14).  Tesla da bu işten ciddi kazanç sağladı zira borsadaki değeri yüzde 3 arttı. Bu artışla birlikte başta Musk olmak üzere büyük hissedarlar 11 milyar dolar daha kazandılar. (3)

Bitcoin boğası serbest kaldı!

Bu büyük çaptaki alımın da etkisiyle bu hafta Bitcoinde 50 bin doların ardından 54 bin dolar seviyesi de geçildi, fiyat 60 bin dolara doğru gidiyor. Son 24 saatte yüzde 5,6 artan fiyat, yılbaşından bu yana yüzde 77 yükseldi. Bir yatırımcı analistine göre Bitcoindeki bu ralli 170 bin dolar seviyesine kadar sürebilir.(4)

Bitcoinin temiz enerji yatırımlarını teşvik ettiği, dolayısıyla da ekolojiyi koruduğu savı ise boş bir sav zira bazı günlerde Bitcoin madenciliği Polonya gibi bir ülkenin tükettiği kadar enerji tüketiyor ve her yıl 37 milyon ton CO2 emisyonuna neden oluyor.(5)

Aynı şekilde Tesla’nın büyük çapta Bitcoin alımı yaparak bu kripto paranın fiyatını artırmasının “Bitcoin madencilerini daha fazla yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmaya sevk edeceği” beklentisi aşırı iyimser bir beklenti. Çünkü madenciler her zaman kâr maksimizasyonu için en ucuz seçeneklere yönelirler. Dolayısıyla da daha fazla Bitcoin için çok daha fazla enerji harcayacaklar. Maliyetlerini de düşürebilmek için de en ucuz, muhtemelen doğa için en zararlı enerji kaynaklarını kullanmaya yönelecekler.

Tesla ve Bitcoin kazanıyor, kim kaybediyor?

Kısaca Bitcoin şahlanıp, fiyatı uçarken bundan Tesla ve Bitcoin yatırımcıları büyük kazançlar sağlıyorlar. Kripto paralar henüz vergilendirilmedikleri içinse devletlerin bundan bir kazancı olmuyor.

Diğer taraftan “bu spekülasyondan kim ya da kimlerin zarar göreceği” sorusu da çok önemli. Çünkü birilerinin kazandığı bir yerde, birilerinin de kaybetmesi kapitalizmin işleyişinin bir gereği. Yani borsa ya da Bitcoin aracılığıyla birileri çok zengin olurken, toplumun diğer kesimlerinin surumu sabit kalmıyor, onlar kaybediyorlar, fakirleşiyorlar.

Kaldı ki  “kazan-kazan” diye bir durumun gerçekte algıdan öte bir şey olmadığını, en son “kamu ve özel, tüm tarafların kazançlı çıkacağı projeler olarak halkımıza sunulan Kamu Özel İşbirliği (KOİ) ile yapılan köprü, havalimanı ve şehir hastaneleri projelerinin neden olduğu büyük toplumsal zarardan çok iyi biliyoruz.

Kapitalist düzen böyle işliyor. Yani sosyal sınıflara bölünmüş, emek-sermaye karşıtlığı üzerinden ücretli emek sömürüsüne dayalı olarak varlığını sürdüren kapitalizmde zenginler daha da zenginleşiyorsa bu fakirlerin daha da fakirleşmesiyle sonuçlanıyor.

İşçi ve patronun ikisinin de aynı anda zenginleştiği anlar tarihte yok denecek kadar azdır.  Küresel gelir ve servet dağılımı adaletsizliğinin geldiği nokta bunun en somut kanıtı. Öyle ki, günümüzde dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusu her yıl toplam küresel gelirin yüzde 21,5’ine ve küresel servetin yüzde 43,4’üne el koyuyor. (6)

Bu konuda örnek olarak hep, kapitalizmin ‘Altın Çağ’ı olarak da bilinen İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD ekonomisinde yaşananlar gösterilir. Ancak bu dönemde sanayi kârlarının artmasının yanı sıra reel ücretlerdeki artışın nedeni emek gücü verimliliğinin çok hızlı artması, sanayi proletaryasının tarihte görülmemiş ölçüde güçlü örgütlülüğü ve reel sosyalizmin varlığıydı. Kaldı ki reel ücret artışları kâr oranlarındaki artışın çok gerisinde kaldı.

Ayrıca bu dönem uzun sürmedi ve 1980’lerin ortalarından itibaren neo-liberalizmle birlikte neredeyse bütünüyle tersine döndü. Bugün, kapitalizmin geldiği yüksek finansallaşma düzeyinde, artık emek gelirleri (ücret) ile sermaye gelirlerinin (kâr) paralel gitmesi mümkün değil. Sermaye gelirlerinin, dolar milyarderlerinin sayısının arttığı her yerde emek gelirlerinin azaldığı ve yoksulluğun arttığı bir gerçek.

Kapitalizm finansallaştıkça spekülasyon artıyor

Borsalarda ya da kripto para piyasalarındaki bu gelişmeleri kapitalizme içkin bir olgu olan spekülasyon olgusundan ayrı değerlendirmemek gerekiyor. Çünkü spekülasyon ve bu sayede elde edilen spekülatif gelirler kapitalizmin tarihinde hiç olmadığı kadar önemli boyutlara erişti. Öyle ki, yukarıda verilen Tesla örneğinde olduğu gibi, hem bu şirketin hisselerinin fiyatı yükseldi, hem de Bitcoin spekülatörlerinin kazançları milyonlarca dolar arttı.

Bu durum aslında (GameStop olayında anlatıldığı gibi), açığa satış yapan (shorting) hedge fonların ya da çok uluslu şirketlerin ve büyük yatırım fonlarının küresel borsalarda işlem gören kendi şirket hisselerini satın alarak (buyback) bu hisselerin fiyatlarını yükseltmeleri ve böylece çok büyük kazançlar sağlamaları ile aynı şey.

Emek perspektifinden Bitcoin

O halde borsa ya da Bitcoin gibi finans piyasalarındaki bu faaliyetleri emek perspektifinden nasıl ele almak gerekiyor?

Karl Marx 19.Yüzyılda finansal varlıkları, tahvilleri ve bunların alınıp satıldığı borsaları, kurgusal sermaye araçları olarak tanımlamıştı. Kuşkusuz onun yaşadığı yüzyılda Bitcoin gibi kripto paralar mevcut değildi. Marx’ın bu tür finansal araçları tanımlama biçiminden yola çıkarak Bitcoinin bu yüzyılın kurgusal sermaye yaratan araçlardan biri olduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla da böyle yatırımların değeri büyük çapta bir yanılsamadan ibarettir. Spekülatörler (yatırımcılar) büyük çapta Bitcoin satın aldıklarında bu kripto paranın fiyatı da artar (tıpkı borsalardaki hisse senetleri gibi).

Diğer yandan, finansal spekülasyon reel ekonomideki düşen kârlara karşı en temel karşılayıcı faktör olsa da, her çıkışın bir inişi vardır. Dolayısıyla da yükselen fiyatlar keskin bir biçimde tekrar düşer. Nitekim 2018 yılında Bitcoinin fiyatı bir iki ay içinde 20 bin dolardan 6 bin dolara kadar düşmüştü.(7)

Kripto paraları yaratan ortam

Bu noktada kripto paraların hangi ihtiyaçtan ve nasıl bir ortamda doğduklarını da irdelemek gerekiyor.

Özetle, Bitcoinin ‘Büyük Resesyon’ olarak da adlandırılan 2008 finansal krizi sırasında ortaya çıktığını, yani başta Fed olmak üzere büyük merkez bankalarının uyguladığı aşırı parasal genişleme politikalarının yol açtığı likidite bolluğunun bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz.

Bir başka anlatımla, Bitcoin 2000’li yılların başından itibaren şişirilen uzun vadeli konut kredisi (mortgage) ve bunun üzerinden yaratılan menkul kıymetleştirme balonunun patlamasının ardından gündeme geldi.

Yaratılan yeni bir teknoloji (blokchain teknolojisi) ve yaygın internet kullanımı alternatif bir para ve ödeme biçimi olarak böyle kripto paraların kullanımını da mümkün kıldı. Yani, bir ihtiyaç ve buna uygun üretici güçlerdeki (teknoloji) önemli bir gelişme Bitcoini yarattı.

Ayrıca; bankalar ve diğer finansal kuruluşlar aracılığıyla yürütülen finansal işlem maliyetlerinin yüksekliği de Bitcoinin ortaya çıkışında bir diğer teşvik edici etken oldu.

Keza 2008 krizi küresel paraların ve para otoritelerinin meşruiyetinin sarsılmasına neden oldu. ABD doları ağırlıklı uluslararası para ve kredi sistemi, bu paralar üzerinden işlem yapan finansal piyasalar ve başta Fed olmak üzere küresel merkez bankaları gibi para otoriteleri ve ulus devletlerin finansal operasyonlarının meşruiyeti (özellikle de 2008 krizdeki rolleri bağlamında) epeyce sorgulanmaya başlayınca bu kurumlara karşı bir güven sorunu oluştu. İşte tam da bu noktada bu güven yitimi, alternatif para ve ödeme biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. (8)

Bitcoin: Spekülasyon ve manipülasyona uygun bir araç

Diğer taraftan teknolojik yenilik, internet, güven sorunu vb. Bitcoinin fiyatındaki süper artışları açıklamak için yeterli değil.

Nitekim, Britanyalı iki akademisyenin 2017 yılında yapmış oldukları bir çalışma, Bitcoin fiyatlarındaki o dönemdeki süper hızlı artışın (ve 2018 yılındaki, yüzde 60’lık düşüşün) önemli bir nedeninin finansal spekülasyon ve manipülasyon olduğunu ortaya koyuyor. (9)

Öyle ki o yıl sadece “balina” adı verilen 1,000 oyuncu Bitcoin piyasasının yüzde 40’ını kontrol ediyor ve örneğin 12 Kasım 2017’de sadece 1 oyuncu bir seferde 25,000 Bitcoini (159 milyon dolar) sisteme sokuyordu. Bu da yapılan manipülasyonun büyüklüğünü gösteriyordu. (10) Bu örneğin geçen ay  Tesla’nın 1,5 milyar dolarlık Bitcoin alımı yapması sırasında ortaya çıkan manipülasyondan özde hiçbir farkı yok.

Bu hareketlerin ve beraberinde oluşan balonların asıl hazırlayıcısı ise küresel çaptaki likidite bolluğu. Başta Fed olmak üzere büyük merkez bankaları 2008 krizi sonrasında uyguladıkları (aşırı) düşük faiz ve büyük çaplı miktarsal ve kredi kolaylaştırma politikaları ile hem finans seçkinlerini daha da zenginleştirdiler, hem de böyle spekülasyonlar ve manipülasyonlar için gerekli zemini hazırladılar.

Benzer bir durum Covid-19 Salgını sonrasında gelişti. Finans piyasalarına verilen trilyonlarca dolarlık parasal desteğin bir kısmı küresel borsalarda spekülasyon amaçlı olarak kullanılırken, bir kısmı da Bitcoin gibi kripto para piyasalarında spekülatif kazançlar elde etmek için kullanıldı. Bunun sonucunda Bitcoin piyasasının değeri 1 trilyon doları aştı.(11)

Kısacası, borsaların yanı sıra, kripto para piyasası da spekülatif kârlar elde etmenin bir alanı oldu. Bitcoine olan talepteki artış ve fiyatındaki hızlı yükselişler küresel finans piyasalarındaki tarihsel zirve yapmış aşırı likiditenin kaçınılmaz bir sonucuydu. Yani blockchain teknolojisine ilave olarak, küresel likidite fazlası da Bitcoinin spekülasyon amaçlı olarak kullanılmasına neden oluyor. (12)

Bir başka anlatımla, borsalardakine benzer bir biçimde, tıpkı şirket hisselerinin fiyatlarının gerçek değerlerinden çok ayrışarak çok artması (ya da düşüşü) gibi, kripto para piyasalarda da bu paraların fiyatları hızlı ve ani yükseliş ve çöküşler yaşadığında, bu durum bu paraların finansal spekülasyon araçlarından başka bir şey olmadıklarını gösteriyor ki, sadece ana akım iktisatçıların büyük çoğunluğu değil, birçok Marksist iktisatçı da Bitcoine böyle yaklaşıyor.

Spekülasyon kapitalizme içkin bir olgu

Marx kapitalistlerin nihai amacının kullandıkları para sermayeyi daha da büyütmek olduğuna vurgu yapmıştı. Bu bağlamda kapitalizmin olmazsa olmazı konumundaki bankaların ve kredi mekanizmasının görevi parayı sermayeye dönüştürmektir. Böylece sermayeye dönüşen para üretim sürecinde emek sömürüsü aracılığıyla kâr yaratır ve sonuçta daha da büyür. Birçok küçük yatırımcının bireysel tasarrufları ise bu bankalarda toplanır. Borsaların ve diğer finansal piyasaların bu parayı, reel yatırımları fonlamak üzere, reel ekonomiye aktardığı varsayılır.

Bu arada, son dönemlerde çok daha fazla görüldüğü gibi, bu süreçte kurgusal sermaye oluşur. Kâr reel üretimden ziyade bir finansal alaşımdan türetilir. Ancak asalak olsa da, finansal faaliyetin büyük bir kısmı en azından fiilen ekonomiyle bazı bağlantılara sahiptir.

Örneğin borsalar, şirketlerin gelecekteki kârları üzerindeki, devlet tahvilleri ise gelecekteki vergi gelirleri üzerindeki alacak iddialarıdır. Kripto paralarda ise böyle bir çıpa yoktur. Bitcoinin fiyatını yükselten şey, yatırımcıların fiyatın gelecekte daha da yükseleceğine olan inançlarıdır. Bu da bir süre sonra patlamaya mahkûm finansal bir balonun temel karakteristiğidir.

Sonuç: Borsa da, Bitcoin de kurtuluş değil!

Sadece borsalarda değil, Bitcoin gibi kripto para piyasalarında yatırım yapanlar, madencilik yapanların çoğunluğu emeği ile geçinenler insanlardan ziyade servet zenginleri. Parasal servetlerini çok daha hızlı büyütebilmek arzusuyla bu piyasalara ya da araçlara yöneliyorlar. Salgın sırasında olduğu gibi, büyük çoğunluk yoksullukla boğuşurken, bunların bir kısmı büyük servetler kazanabiliyorlar.

Ancak yaratılan bu servetlerin çok önemli bir kısmının (tıpkı borsalarda olduğu gibi) spekülasyonla yaratılan kurgusal sermaye niteliğinde olduğunun altını çizelim. 2018 yılında olduğu gibi ulus devletler bu piyasaları kontrol altına alma girişiminde bulunduğunda, yeni önlemler aldığında bu kripto paraların fiyatları hızla düşer. Bu da tıpkı borsa balonunun patlamasında olduğu gibi, küçük bireysel yatırımcıların büyük zararlar etmesiyle sonuçlanır.

Sisteme karşı örgütlü bir mücadele yerine, sistemin finansal ve teknolojik imkânlarından yararlanarak, örneğin borsada oynayarak ya da Bitcoin kazarak, zengin olmak isteyenler açısından borsadaki yükselişler ve Bitcoin fiyatındaki bu baş döndürücü artış çok cazip gelse de, son derece yanıltıcıdır. Bu oyunun kazananı sadece büyük spekülatörler olabilir (GameStop olayında olduğu gibi onlar da kaybedebiliyorlar), emekçiler ya da gençler değil.

Bu yüzden de sahte bireysel kurtuluş yollarını değil, gerçek toplumsal kurtuluş yollarını denemek, zorlamak gerekiyor. Emekçilerin, özellikle de eğitimli genç işsizlerin sistemden kaynaklanan sorunları Bitcoin biriktirmek ya da borsada oynamak gibi bireysel eylemlerle çözümlenebilecek kadar küçük sorunlar değil.

Enerjimizi toplumun bütününün kurtuluşu için gerçek bir örgütlülük altında etkin ve doğru bir biçimde kullanmamız gerekiyor. Kapitalizm türlü vesilelerle bize “tek başına kurtuluşun olamayacağını” gösteriyor. Bize düşen bu gerçeği görerek gereğini yapmaktır.

Dip notlar:

(1)   Bu konudaki geniş bilgi için bak:  https://www.evrensel.net/haber/425368/prof-dr-mustafa-durmus-borsada-kazanc-saglayarak-kurtulus-mumkun-degil (7 Şubat 2021).

(2)     https://www.bloombergquint.com/business/musk-close-to-surpassing-bezos-as-world-s-richest-person (6 January 2021).

(3)     https://www.bloombergquint.com/gadfly/elon-musk-s-tesla-buying-bitcoin-is-inevitable-and-disconcerting (8 February 2021).

(4)     https://www.dunya.com/finans/kripto-para/bitcoinde-ralli-devam-ediyor-haberi (18 Şubat 2021).

(5)     Peter Howson, “Tackling climate change with blockchain”, National Climate Chang. 9, 644–645 (2019), https://doi.org (19 Şubat 2021).

(6)     Jason Hickel, “We can’t have billionaires and stop climate change”, https://thecorrespondent.com (9 October 2020); Credit Suisse Research Institute, Global wealth report 2020, October 2020, https://www.credit-suisse.com (5 December 2020), s. 29.

(7)     https://www.coindesk.com/price (19 Şubat 2021).

(8)     Bitcoini bir çok yönüyle anlatan makalemiz için bak: Mustafa Durmuş, “Bitcoin: Geleceğin parası mı, insanlığı kurtaracak yeni bir gelişme mi, yeni bir finansal spekülasyon aracı mı?”, Düalist-Dijital Kültür Dergisi (Mayıs 2018), Sayı 3,  s. 25-32.

(9)     Larissa Yarovaya, Brian Lucey, “The Bitcoin bubble – how we know it will burst”, https://theconversation.com/uk ( 6 December 2017); https://www.cnbc.com/…/bitcoin-drops-11-percent-as-south-ko (8 December 2017).

(10)                      Olga Kharif, “The Bitcoin Whales: 1,000 People Who Own 40 Percent of the Market A few massive investors can rock it with a shrug”, https://www.bloomberg.com/…/the-bitcoin-whales-1-000-people (8 December 2017).

(11)                      https://coinmarketcap.com/all/views/all (19 Şubat 2021).

(12)                      Jack Rasmus, “Bitcoins, Crypto-Currencies and Other Financial Asset Bubbles” (excerpt), https://jackrasmus.com/…/bitcoins-crypto-currencies-and-oth (9 December 2017).

 

 

15 Şubat 2021 Pazartesi

Serveti neden ve nasıl vergilendirmeliyiz (10) –Kamu finansmanında yeni perspektif ihtiyacı ve servet vergisi

 

Serveti neden ve nasıl vergilendirmeliyiz (10) –Kamu finansmanında yeni perspektif ihtiyacı ve servet vergisi

Mustafa Durmuş

14 Şubat 2021

Nihayet yazı dizisinin son bölümüne geldik. Bu bölümde doğal olarak Türkiye’ye ilişkin bir servet vergisi önerisinin tartışılması gerekiyor. Böyle bir verginin vergileme tekniği ile ilişkisinin kurularak yasa teklifi haline getirilmesi genel olarak vergi hukukçularının işi. Bizim burada yapabileceklerimiz (böyle bir vergiye olan ihtiyacı önceki yazılarımızda ortaya koymuştuk), verginin tasarlanmasına ilişkin çerçeve ilkeleri ortaya koymakla sınırlı kalacak.

Öncelikle, “eski ölüyor, ancak yeni henüz doğabilmiş değil”. Bu tespit kamu finansmanı açısından da doğru.  Covid-19 Salgını deneyiminden faydalanarak kapitalizme özgü geleneksel vergileme, kamu borçlanması, emisyon ya da kamu fiyatlaması gibi kamu finansmanı biçimlerini masaya yatırmak zorundayız.

Yeni bir kolektif finansman perspektifi

Yani yeni bir kamu finansmanı ya da kolektif (sosyal) finansman perspektifine ihtiyacımız var. Böyle bir ihtiyaç belirlemesinin ilk çıkarımı bir bütün olarak vergi sisteminde ve vergi politikalarında radikal değişiklikler yapılmaksızın, tek başına bir servet vergisi uygulamasıyla (niyet ne kadar iyi olursa olsun)  insanlığın ve doğanın karşı karşıya bulunduğu sorunları çözebilmenin mümkün olamayacağıdır. Kaldı ki ne kadar etkin olursa olsun, en radikal vergi reformu dahi sistemik sorunları çözme konusunda yeterli olmayacaktır.

Kısaca sırasıyla; vergileme konusunda yeni bir perspektife ihtiyacımızın var. Ayrıca ülkeyi çevreleyen küresel bir ekonomi var ve bu ekonomi uluslararası finans kapitalin emrine girmiş durumda, bu da bizleri yeni ekonomik krizler, eşitsizlikler ve sosyal çöküşlerle karşı karşıya bırakabilir. Bu gidişatı durdurabilmenin (son tahlilde) kapitalizme son vermekle mümkün olabileceğinin bilincinde olmalıyız.

Diğer yandan bugünden, sistem içi radikal reform önerilerini gündeme getirmemiz ve bunların gerçekleşmesi için mücadele vermemiz de gerekiyor. Bu reformlar öncelikle finansman modelleri ile ilgili olmalı. Yani köklü bir biçimde yeni bir kolektif (sosyal) finansman perspektifi oluşturmalı,  buna uygun para ve kredilendirme modelleri ve vergi sistemleri tasarlamalı ve servet vergisi gibi vergileri böyle daha büyük bir çerçeve içinde tasarlamalıyız.  

Neo-liberalizmin, neden olduğu ekonomik, toplumsal, siyasal felaketlerin sonucunda giderek gözden düşmesinin, konjonktür olarak, bize yeni para, finans ve vergi sistemlerinin hayata geçirilmesi, böylece ekonominin ve ekosistemin demokratikleştirilmesi ve sürdürülebilir kılınabilmesi için önemli imkanlar sunduğunun da bilincinde olmak gerekiyor.

Maliye politikaları insan ve doğa haklarına hizmet etmeli

Bu bağlamda, öncelikle, kolektif finansman ve maliye politikaları ile insan ve doğa hakları arasında bağ kurmak durumundayız. Hem kamu parası, hem kredi/finans, hem de de vergileri içeren mali sistemleri ve politikaları tasarlarken, uygularken, izlerken ve değerlendirirken bir çatı olarak temel insan hakları ilkelerini ve doğanın korunmasını esas almalıyız.

Yani para, finans ve vergi sistemleri temel hakların gerekliliklerine göre yeniden tasarlamalı ve uygulanmalı. Oysa bugün bunun tersi yapılıyor. Bu sistemler ve politikalar böyle hakların hayata geçirilebilmesi amacının birer aracı olarak kurgulanmalı, uluslararası insan hakları beyannamesinin ilke ve yükümlülüklerine tabi tutulmalı. Devlet bütçeleri de, temel hak ve özgürlüklerin önlenmesi ya da sınırlandırılması için değil, bunların hayata geçirilmesi ve daha da genişletilmesi ve güçlendirilmesi için kullanılabilecek araçlar olarak görülmeli.(1)

Toplumsal ihtiyaçları, istikrarı, barışı, insan ve doğa haklarını gözeten bir vergileme

Bu bağlamda, örnek vermek gerekirse, maliye politikalarının üç işlevinden sırasıyla; “yeniden bölüşüm işlevine” uygun olarak, vergiler mükelleflerinin gerçek anlamda ödeme gücüne göre alınmalı. Vergi sistemi yeterli kaynağı sosyal ihtiyaçlar için harekete geçirirken, eşitsizlikleri azaltmaya yardımcı olmalı. Kamu harcamaları herkes için gerekli olan ‘yaşamın temel ekonomisini’ ve bunun araçlarını sunmalı.

“Tahsis işlevi” açısından kamu kaynaklarının nereye tahsis edileceği konusunda insan ve doğa haklarının garanti edilmesi belirleyici olmalı. “İstikrar sağlama işlevi” ile ilgili olaraksa maliye politikası, insan ve doğa üzerinde olumsuz etki yaratan iktisadi döngüleri yumuşatabilmeli, iktisadi krizleri önleyebilmeli. İnsan ve doğa hakları perspektifinden, istikrar işlevi aynı zamanda toplumsal istikrar ve barışın sağlanması olarak da anlaşılmalı. Devletler doğayı gözeten yeşil yatırımlar ve eğitim ve sağlık alt yapısını güçlendiren yatırımlarla istihdam yaratmalı, güçlü sosyal koruma programlarını fonlayarak insanları kriz ve döngülere karşı korumalı.

Kerela kooperatif bankacılığı: yeni kolektif finansmanın başarılı örneği

Kolektif finansman modelini bir örnekle kısaca açıklayalım. Hindistan merkezi devleti “Hindutva Faşizmi” olarak da adlandırılan bir otoriter devlet biçimi örneği sergilese de, ülkenin federatif yapısı altında Kerela gibi (2) bazı yerel yönetimlerde kooperatif bankacılığı biçimindeki kolektif finansmanın ve üretim örgütlenmesinin en çarpıcı örneklerine rastlayabilmek mümkün.

‘Kerala Yerel Yönetim Bölgesi’nin 11 binden fazla kooperatifi mevcut. Bu kooperatiflerdeki çalışan işçilerin sendikalaşma oranı oldukça yüksek ve kolektif finansman ve yerel yönetimler desteğiyle bu kooperatifler son derece başarılı bir biçimde faaliyetlerini sürdürüyorlar. Örneğin Kerela’da son 20 yıldan bu yana ‘Aile Refahı Programı’ (Kudumbashree) başarılı bir biçimde uygulanıyor. Bu programın sayıları 4,3 milyonu bulan yoksul kadın katılımcısı var ve bu kadınlar 275 bin komşu kolektifte örgütlenmiş durumdalar. Bu şekilde tarım sektöründe yaklaşık 320 bin kadının hayatını kazandığı ileri sürülüyor.

Uygulamada, bu kadınlar küçük gruplar halinde kendilerine en yakın kooperatiflere ait arazileri seçiyorlar ve bu arazilerde pirinç, meyve ve sebze yetiştiriyorlar. Makine, tohum ve teknik eğitim desteğinin yanı sıra, gübre ve toprak kiralamasında kullanılmak üzere sayıları 980’i bulan ve 1 milyar doları aşkın mevduata sahip bulunan kooperatif banka şubesinden çok düşük faizli kredi kullanabiliyorlar. Kendi geçimleri için üretim yaptıkları gibi, üretimlerinin fazlasını pazarlarda satıp para kazanıyorlar.

Böyle bir ‘dayanışma ekonomisi’nin ardında önemli politik bir irade mevcut: Bölgedeki sol partilerin ve toplumsal hareketlerin koalisyonu konumundaki Sol Demokratik Cephe. Şu anda yerel devleti yöneten bu güç, merkezi Modi Hükümeti’nin koymuş olduğu mali kısıtları aşabilmek, Kerala’nın mevcut kooperatif bankalarını daha da güçlendirebilmek ve 1,647 adet Ziraat Kooperatifi Kredi Topluluğu’na hizmet verebilmek için çok daha büyük bir kooperatif bankası kurmayı hedefliyor. Bu banka ayrıca çok daha yoksullara temel, yaratıcı ve karşılanabilir bankacılık hizmetleri de sunmayı planlıyor. (3)

Şu ana kadar Bölgedeki sol partiler, işçi sendikaları ve toplumsal hareketler,  başarılı bir biçimde kooperatiflerin, sosyal koruma programlarının ve işçi haklarının korunarak devamını sağlayabildiler.

Neo-liberalizmin bütün tehditlerine rağmen işçi kooperatifleri başarılı oluyorlar. Birçok kooperatif, finansman ağı, yerel yönetimler, üretici piyasaları aracılığıyla birbiriyle bağlantılı durumda. Dayanışma ekonomisini geliştirmek için bir hareket altında birleştiler. Kurdukları Uralungal Emek Sözleşme Kooperatif Topluluğu (ULCSS) Asya’nın en büyük yapı kooperatifi ve 3 bin işçi ortağı var. Elde edilen kâr işçiler arasında dağıtılıyor ve işçi ücretlerinin dışarıya göre yüzde 30 daha yüksek olduğu ileri sürülüyor. Yerel yönetimden alınan işler toplam işlerin yarısından fazlasını oluştururken, yerel yönetimler ayrıca makine alımı için düşük faizli kredi sunuyor. ULCSS toplumsal sorumluluk da üstleniyor. Örneğin 2018 yılında yaşanan sel felaketinde 300 gönüllüyü mobilize ederek sadece dört günde bin ev yaptırarak, Kudumbashreli kadınlar 100 bin evi temizleyerek ve 1 milyon dolar bağışta bulunarak çok büyük bir dayanışma gösterdiler (bu bağış Bill ve Melinda Gates Vakfı’ndan yapılan bağışların iki katı düzeyinde). (4)

Kolektif finansman modeli olarak  “sosyal varlık fonu” /  “yurttaş varlık fonu”

Finansman alanında böyle orta ve uzun vadeli dönüşümler hedeflenirken, aynı zamanda, bugünden dayanışma fonu biçiminde bir ‘sosyal varlık fonu’ kurulabilir ve ihtiyaç duyulan temel kamusal hizmetler bu fon tarafından finanse edilebilir. Bu fonun finansman kaynağını Covid-19 ile birlikte ortaya çıkan kazançların vergilendirilmesi anlamına da gelecek olan ve bir tür servet vergisi öncülü niteliğindeki bir ‘dayanışma vergisi’ oluşturabilir.

Böyle bir vergi sosyalist bir politika aracı olmadığı gibi, emek sömürüsünü de tamamıyla ortadan kaldırabilecek bir araç değildir. Sadece Covid-19 ile birlikte ülke ekonomisinde ortaya çıkan devasa finansal deliği kapatma konusunda geçici bir çözüm olabilir. (5)

Daha ileri ve kalıcı bir seçenek olarak, yurttaşların ortak mülkiyetine ait bir ‘yurttaş varlık fonu’ kurulabilir. Bu fon yatırımlarını, oranı yükseltilmiş kurumlar vergisi ve servet vergisinden sağlayacağı vergi gelirleriyle finanse edebilir. Böyle bir fon aracılığıyla, gelir eşitliğini sağlayacak ve gelecek kuşakları gözetebilecek sosyal harcamalar finanse edilebilir.  

Artan oranlı bir vergileme ile finanse edilmiş bir ‘yurttaş varlık fonu’, kalıcı bir yatırım fonu olarak,  kamusal, bireysel ve kurumsal varlıklardan daha fazla toplumsal değer yaratmanın ilerici ve kapsayıcı bir yoludur. Devletten özerk bir biçimde doğrudan yurttaşlar tarafından ve şeffaf bir biçimde açıkça belirtilmiş hedefler doğrultusunda yönetilebilir. (6)

Topluluk mülkiyeti, kooperatifler ve dayanışma ekonomileri

Bu ve benzeri sosyal fonlar kooperatif ve dayanışma ekonomileri için bir temel oluşturabilirler. Böylece işçi, çiftçi, konut, tüketici, gıda gibi her türden kooperatif ve komün ile yerel ekonomiler ayağa kaldırılabilir, kooperatif bankalar kurulabilir, iklim yıkımına karşı yeşil projeler hayata geçirilebilir.

Kısaca, piyasacı kâr maksimizasyonu ve merkezi devlet koordinasyonuna dayanan eski işletme modelleri miadını dolduruyor. Egemen sınıfların Covid-19 Salgını, ekonomik kriz ve iklim yıkımı karşısında şu ana kadar sunduğu seçenekler ise çıkmaza girmiş durumda. Yani iklim krizi ve Covid-19’un neden olduğu sorunlarla egemen sınıflar artık baş edemiyor, ulus devletlerse faturayı emekçilere keserken, giderek daha da otoriterleşiyorlar.

Bu nedenle, solun, emek, demokrasi ve özgürlük güçlerinin, kadın hareketlerinin, doğa dostu hareketlerin süratle, radikal alternatif ekonomik modelleri ve bunları hayata geçirebilecek yeni kolektif finansman ve üretim-dağıtım stratejilerini geliştirmesi ve bunları tüm toplumla buluşturması gerekiyor.

Merkezi otoriteden özerk topluluklar doğrudan demokrasiyi deneyimledikçe çok daha iyi yönetilebilirler. Böyle bir demokrasi aynı zamanda çalışma hayatında ve işyerlerinde de uygulanmak zorundadır. Eğer sorunu emekçiler kendi perspektiflerinden çözmezlerse her şeyin patronların istediği biçimlerde sonuçlanması kaçınılmazdır. (7)

Bu bağlamda topluluk-işçi mülkiyetine dayalı yerel demokrasiyi merkezine alan yeni düşüncelerin ve pratiklerin incelenmesi son derece yararlı olabilir. Bunlardan biri topluluk mülkiyetine dayalı sistemlerin hem ideologlarından, hem de ABD’deki uygulayıcılarından olan Gar Alperovitz’in topluluk mülkiyeti ile ilgili çalışmaları ve önerileri.

Alperovitz’e göre, günümüzde bir topluluğun sadece yüzde 55 - 60’ı artık ücretli işçi konumunda çalışırken, kalanı kadınlar, ücretsiz bakım işçileri, gençler, yaşlılar, hasta ve engellilerden oluşturuyor. Bu bağlamda, bugünün işçi, çiftçi, tüketici kooperatifleri, semt şirketleri, toprak-arazi vakıfları, belediyelerin enerji ve geniş band sistemleri gibi topluluk ve işçi mülkiyeti karması niteliğindeki uygulamaları, İsrail Kibutzları, Komün-ism, Rus tarımsal örgütlenmeleri (kolektif komünal yapılar) ve Paris Komünü gibi tarihteki alternatif topluluk yapılanmalarının bugünkü karşılığıdır. (8)

İspanya’dan, Çin, Vietnam, ABD ve Birleşik Krallık’a alternatif topluluk yapılanmaları

Topluluk mülkiyetini esas alan dayanışma ekonomilerinin başka örnekleri de mevcut. Örneğin, İspanya’da 1959 yılında Caja Laboral Popular adlı bir işçi bankası kuruldu. Bu banka Mondragon kentindeki kooperatiflerin gelişimini finansal olarak destekledi ve sonrasında bu model tüm Bask ülkesine kadar yayıldı. Çin’deki müthiş gelişmenin ardındaki faktör sanıldığı gibi doğrudan yabancı sermaye yatırımları değil, 1980’lerden bu yana kır ve kentlerde kurulmuş olan kredi kooperatifleri. Çünkü bunlar yerel yönetimlere ait kasaba ve köylerdeki girişimlere büyük miktarda kredi verdiler. Vietnam da Çin modelini izledi ve 2017 yılında binden fazla Halk Kredi Fonu’nu kurdu. Bu şekilde 2,8 milyon insan sisteme katılırken, 63 kent ve diğer yönetim biriminin 56’sı bu ağa dâhil oldu.  Bu fonlar Vietnam’daki kırsal sanayileşme ve KOBİ gelişiminin temelini oluşturdular. (9)

Cleveland Kooperatifi (ABD) ise ticari bir işçi kooperatifi niteliğindeki; hastane çamaşırhanesi olan, güneş enerjisi panelleri kurulumu ve diğer ekolojik projelere sahip bir kolektif zenginlik kooperatifi. Güvenli istihdam, ortaklaşma ve işçiler arasında kâr paylaşımı sağlıyor. Keza Birleşik Krallık’taki Preston kooperatifi (bugün zor durumda olsa da), 2013 yılından bu yana 138 milyon dolarlık gelir ve 4 bin kişiye yaşam ücretli istihdam sağladı, yerel hastaneler ve eğitim kurumları işletti. Böyle kooperatif örgütlenmelerinin ortak noktası toplum için faydalı mal ve hizmetler üretmeleri. (10)

Vergi sisteminde radikal değişikliklere ihtiyaç var!

Kuşkusuz para, finans/kredi sistemine ilişkin olarak yukarıdaki alternatifi tamamlar nitelikte bir radikal bir vergi sistemi değişikliği ve buna uygun politikalar da gerekiyor.

Bu bağlamda, Türkiye’de, öncelikle Gelir Vergisi tarifesinin dik artan oranlı bir biçimde düzenlenerek, yani hem gelir dilimlerinin sayısının artırılması (örneğin 6-7 basamak), hem de bunlara denk düşen oranların giderek büyüyen bir biçimde yükseltilmesi (yüzde 60’a kadar), tarifenin ilk dilimine denk düşen oranın düşürülmesi ve yaşanılabilir bir ücret düzeyinin vergi dışı tutulması gerekiyor.

Tarife böyle belirlenirken, sermaye geliri elde edenlere sağlanan cömert muafiyet, istisna ve indirimlere de son verilmeli. Bu yolla hem faiz, kâr payı ve yüksek düzeyde kira geliri elde edenlerin daha yüksek oranda vergilendirilerek yeni kaynak yaratılması, hem de işçilerin, emekçilerin üzerindeki dolaysız vergilerin yükünün azaltılması mümkün olabilir.

Benzer bir biçimde Kurumlar Vergisi oranı yüzde 35’e yükseltilmeli, gerekirse büyük ve küçük işletmeler için iki farklı vergi oranı uygulanmalı, ancak bu verginin kapsamındaki muafiyet ve istisnalar, indirimler asgaride tutularak vergi kayıpları önlenmeli. Vergi cennetlerine kaçışı önleyecek önlemler alınmalı.

Bu noktada kuşkusuz uluslararası bir düzenlemeye de ihtiyaç var. Azgelişmiş ülkelerin aşağıya doğru vergi yarışı anlamında, yıkıcı vergi rekabetine zorlanmamaları ve bu vergiden yeterince gelir sağlayabilmeleri için uluslararası düzeyde bir asgari kurumlar vergisi uygulaması gerekiyor. (11)

Artan oranlı ve kalıcı bir servet vergisi

Son olarak, artan oranlı, kalıcı bir servet vergisi,  hem Covid-19’un neden olduğu (başta aşı üretimi olmak üzere) sağlık ve eğitimle ilgili olarak ortaya çıkan ek hizmetlerin gerektirdiği finansmanı sağlayabilecek, hem derin yoksulluğa karşı halkı korumak için gerekli olan “Temel Gelir Güvencesi” gibi bir programı finanse edebilecek, hem de gelir ve servet dağılımı eşitsizliklerini azaltmaya yardımcı olabilecek bir içerikte tasarlanmalı.

Çünkü servet vergisi vergilemede adaletini sağlama konusunda en doğrudan etkiye sahip bir vergi. Bu vergi ile ciddi düzeyde vergi geliri sağlanabildiği gibi,  servet dağılımını eşitleyici bir etki de yaratmak mümkün. Teknik olarak uygulanmasının önünde her hangi bir engel yok, böyle bir verginin uygulanması sadece ekonomi politik bir tercih konusu. (12)

Bir başka deyimle, böyle bir vergi; hem, özellikle de Covid-19 ile iyice artan, toplumsal ihtiyaçlar için gerçek bir kamusal finansman kaynağı oluşturacak, hem de yeniden bölüşüm aracı olarak kullanılarak yoksulluk ve gelir adaletsizliğinin azaltılmasına hizmet edebilecek türden bir vergi. Aynı zamanda servetin belli ellerde yığılmasını önleyerek demokrasideki aşınmayı önleyebilecek özelliklere sahip bir vergi.

Servet vergisinin konusunun ve matrahının belirlenmesi

Artan oranlı servet vergisi (genel olarak) hem finansal, hem de finansal olmayan servetleri kapsayacak bir biçimde, belli bir miktardaki net servet muafiyet eşiğinin üzerindeki finansal servetlerden başlamak üzere, yüzde 1’den başlayan ve giderek yüzde 10’a kadar çıkan oranlarda tasarlanarak uygulanabilir.

Verginin konusunu oluşturan servet; piyasa fiyatlarıyla, borçlar düşüldükten sonraki net finansal ve finansal olmayan servettir. Banka mevduatları, devlet bono ve tahvilleri, borsadaki paylar, özel emeklilik fonlarının getirileri, sermaye şirketlerindeki hisseler, kâr payları, adi ortaklıklardaki paylar, patentler gibi entelektüel mülkiyet haklarının getirileri, emlak, gayrimenkul, bina, rezidans, arazi-arsa, makine, ekipman,  gibi fiziki servet unsurları da servetin konusuna dahil edilebilir.

Gelecekte elde edilmesi beklenen ücret gelirleri, emeklilik ödemeleri ya da devlet yardımları bu verginin konusunun dışında bırakılırken, vakıflar gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlara ait maddi varlıklar da servetin konusuna dâhil edilmeli. Bu vakıflara ait varlıklar şeffaf bir biçimde ortaya konulabilmeli, resmi kurumlar arası bilgi paylaşımı ve üçüncü taraflara raporlama sağlanabilmeli.

Net servetin bulunabilmesi için düşülmesi gereken borçlar ise uzun vadeli konut kredilerine ait borçlar, ticari kredilerden ve tüketici kredilerinden doğan borçlar (otomobil kredisi, kredi kartı borcu gibi) ve öğrencilerin öğrenim kredisi borçları gibi borçlardır.

Böyle bir verginin matrahı net finansal ve finansal olmayan servetlerden borçların düşülmesinden sonraki kalan kısımdır. Yani bireyin ya da ailenin servetidir ve belli bir muafiyet eşiğinden sonra hesaplanır. Ancak borçlar düşülürken muafiyet sınırına dikkat edilmeli. Vergi matrahı servetin piyasa değerleriyle uyumlu olmalı, yani varlığın gerçek piyasa değerini yansıtmalı ve artan oranlı olarak düzenlenmeli.

Sadece en zenginler ödemeli

Vergi tasarlanırken; eğer hali hazırda ülkede geniş tabanlı bir gelir vergisi uygulaması mevcutsa, muafiyet eşiği yüksek tutularak yalnızca en zenginler (verginin oranı da sermaye kaçışlarına neden olmayacak biçimde belirlenerek) vergilendirilmeli. Geniş tabanlı gelir vergisi yoksa muafiyet sınırı düşük tutulabilir. Eğer tüm vergi sistemi progresif hale getirilmek isteniyorsa ve net servet vergisi geniş tabanlı gelir vergisi ve /veya servet transferi üzerinden alınan vergilere tamamlayıcı olarak alınıyorsa, vergi artan oranlı olarak tasarlanmalı. (13)

(Böyle bir verginin uygulanmasında esas alınacak servetler ve buradan sağlanabilecek kamu geliriyle ilgili olarak, Türkiye’deki servetin büyüklüğü ve dağılımını anlatan bir önceki yazımız yol gösterici olabilir).

Ancak, servet vergileri yapıları gereği politik zorluklara ve engellemelere çok açık vergiler olduğundan, bu müdahaleleri asgaride tutabilmek için muafiyet eşiği yeterince yüksek tutulmalı, likidite sorunu yaşayanlar için vergi taksitli olarak ödenebilmeli.

Buna karşılık matrahı erozyona uğratacak işlemlere izin verilmemeli, vergi kaçırmaya karşı sert önlemler alınmalı, özellikle de sermaye hareketlerini kontrol altına alacak, böylece vergi sonrasında servetlerin yurt dışına çıkartılmasını önleyecek yasal düzenlemeler mutlaka yapılmalı.

Servet vergisi topluma iyi anlatılmalı

Son olarak, böyle bir vergi topluma sunulurken, toplumun servete bakışı dikkate alınmalı. Bu bağlamda, amaç en tepedeki zenginleri vergilendirmek olmasına rağmen,  verginin mükellefi olamayacak düzeyde düşük servet sahiplerinin ya da sıradan insanların tepkilerini yumuşatacak önlemler alınmalı. Verginin tasarlanmasının öncesinde kamuoyu araştırması yapılmalı.

Bu konuda (2019 Aralık-2020 Haziran tarihleri arasında) Birleşik Krallık’ta bir grup akademisyenin sahada yürüttükleri bir çalışmanın bulguları son derece yol gösterici ve uyarıcı olabilir. Buna göre (14):

Halk, vergi sisteminin işleyişini tam olarak kavrayamasa da,  vergiden kaçınma ve vergi kaçırmadan nefret ediyor. Bu nedenle de servet vergisi savunulurken zenginlerin bu tutumları ön plana çıkartılmalı.

•İnsanlar kemer sıkmadan bıkmış durumda. Ayrıca Covid-19 Salgınının kamusal hizmetlere olan ihtiyacı artırdığına inanıyorlar. Bu bağlamda kamu parasının harcanma şekli ile ilgili endişeleri olsa da, halk topluma dönük iyi nitelikli kamusal hizmet sunulabilmesi için daha yüksek oranda vergi alınmasını destekliyor.

•Halk zenginlerin daha fazla vergi vermesini yüzde 74 oranında doğru buluyor. Muhafazakâr Parti seçmenleri dahi, yüzde 46 gibi azımsanamayacak bir oranda, Covid-19’dan sonra daha yüksek vergi alınması gerektiğine inanıyor.

Fransa’da halkın yüzde 76’sı, Kanada’da yüzde 79’u, ABD’de yüzde 64’ü servetin vergilendirilmesi gerektiğine inanıyor. Kanadalı muhafazakârların yüzde 64’ünün ve ABD’li muhafazakârların yüzde 54’ünün servet vergisi alınmasını destekliyor olması böyle bir verginin hayata geçirilebilmesini güçlendiriyor.(15)

Gelecek kaygısı servet sahibi olmayı meşru kılıyor

Diğer yandan Birleşik Krallık’taki çalışmanın uyarıcı nitelikte başka bulguları da söz konusu. Servet vergisi tasarlanırken bunlara özellikle dikkat edilmesi gerekiyor.

Örnek olarak, insanlar büyük çoğunlukla, bir yandan topluma katkıda bulunmayan, servetlerini vergi cennetlerinde tutan zenginlere tepki gösterirken, diğer yandan servet sahibi olmayı etik olarak doğru buluyorlar. Çünkü kendi çocuklarının gelecekte sıkıntı çekmesini istemiyorlar. Ayrıca, özellikle hiç serveti olmayanlara, servetten kalıtsal olarak kötü bir şeymiş gibi söz etmemek gerekiyor zira bu insanlar zenginlere imreniyorlar.

Bu nedenle de servet vergisinden sağlanacak gelirlerin gelecekte hiç kimsenin sıkıntı çekmeyeceği, herkesin sosyal güvenliğinin tam olarak sağlanabileceği bir sistemin kurulmasında kullanılacağı, bu bağlamda kamu harcamaları ve vergilerin insani gelişimi ve toplumsal ihtiyaçların karşılanmasını önceleyen bir toplum yaratmada ne denli önemli olduğu vurgusu yapılmalı.

Yani insanların kendilerini tam güvende hissedebilecekleri bir toplum ve buna uygun sosyal güvenlik sisteminin kurulmasında hem kamu harcamalarının, hem de servet vergileri gibi vergilerin çok önemli bir rol oynayacağı, bu yüzden de servet biriktirme ihtiyacının azalacağı bir toplumsal dönüşümün mümkün olabileceği ısrarla anlatılmalı.

Sonuç olarak

Servet vergisi ile ilgili her şeyi halkın anlayabileceği basitlikte, yalın bir dille açıklamak gerekiyor. İnsanların vergiler konusundaki bilgileri kısıtlı olsa da, uygun bir dil kullanıldığında ve uygun metaforlar seçildiğinde, servetin vergilendirilmesinin haklı gerekçeleri rahatlıkla izah edilebilir.

Tarihte büyük savaşların ve krizlerin sosyal refah sistemlerinin önünü de açabildiklerini hatırlamak gerekiyor. Covid-19 Salgını da mevcut sistemin defolarını su yüzüne çıkardı, statükonun bozulmasına ve değişimin başlamasına neden oldu. Bugün “evrensel temel gelirin” dünyanın birçok ülkesinde yüksek sesle dillendiriliyor olması ve bunu da finanse etmeye dönük temel araçlardan biri olarak servet vergilerinin gündeme getirilmesi tesadüf değil. Yani Salgın sonrasında bizleri neyin beklediği asıl olarak bizlerin sürece müdahil olup onu yönlendirmemize, örgütlü bir mücadele yürütmemize bağlı.

Özetle, bugün artık daha cesur ve radikal olmak gerekiyor. Radikal olmak ise insanları umutsuzluğa inandırmaktan değil, umudu mümkün kılmaktan geçiyor. (16) Mevcut düzenin adaletsizliklerini, kötülüklerini teşhir etmek yetmiyor, ona karşı halkın önüne yeni, ayağı yere basan seçeneklerle çıkmak ve bu seçenekleri de umutlu bir dil ile topluma sunmak gerekiyor. Kolektif bir kamu finansmanının bir aracı olarak servet vergisi bu radikal seçeneklerden yalnızca biri.

Dip notlar:

(1)     Grazielle David, Pedro Rossi, Sergio Chaparro, “Human rights and fiscal policy: a necessary link”, https://www.worldeconomicsassociation.org (8 September 2020).

(2)       Benny Kuruvilla, “Kerela’a web of cooperatives: Advancing teh solidarity economy”, Public Finance for the Future We Want, Amsterdam: Transnational Institute et al, (June 2019), s. 78-92, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).

(3)     Agm.

(4)       Agm.

(5)       https://morningstaronline.co.uk/article/f/one-trillion-reasons-windfall-tax (28 December 2020).

(6)       Lansley, S. and McCann, D., ‘Citizens’ Wealth Funds: A powerful new economic and social instrument’, in Public Finance, agk, s. 47-61, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).

(7)       Antony McMullen, “ The pandemic we have to have”, https://probonoaustralia.com.au (2 June 2020).

(8)       Michaela Collord, "The old ideas are collapsing": an interview with Gar Alperovitz, https://www.opendemocracy.net (5 June 2020).

(9)       Milford Bateman, “Towards community-owned and controlled finance for local economic development”,  in Public Finance, agk,  s. 62-78, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).

(10)   McMullen, agm.

(11)                     Séverine Picard, “Fair corporate taxation: why and how international tax rules need to be changed”, European Economic, Employment and Social Policy (ETUI) Policy Brief No.14/2020.

(12)   Emmanuel Saez, Gabriel Zucman, “Progressive Wealth Taxation”, BPEA Conference Drafts, September 5–6, 2019),  s. 49.

(13)   OECD Tax Policy Studies, The Role and Design of Net Wealth Taxes in the OECD, No. 26, https://www.oecd.org (12 April 2018).

(14)   Tax Justice UK,  Talking tax: How to win support  for taxing wealth, https://www.taxjustice.uk (September 2020).

(15) https://wid.world/news-article/newsletter-february-2021 (12 Şubat 2021). 

(16) Raymond Williams, Resources of Hope, Culture, Democracy, Socialism, Verso Books, 1989, s.118.