29 Temmuz 2022 Cuma

Küresel ekonomideki son gelişmeler ve Türkiye’deki politik ittifaklar

 

Küresel ekonomideki son gelişmeler ve Türkiye’deki politik ittifaklar

Mustafa Durmuş

29 Temmuz 2022


İki gün önce ABD Merkez Bankası Fed 0.75 baz puan faiz artırdı. Kuruluşun bu politikasını yılsonuna kadar (faiz oranı yüzde 3,0-3,5’i bulana değin), sürdürmesi bekleniyor. Bu artışla ABD’de faizler yüzde 2,25-2,50 aralığına yükseltilmiş oldu (1).

Keza aynı günlerde IMF Temmuz ayı World Ekonomik Görünümü Raporu’nu açıkladı. Buna göre, bu yıl ve 2023’te tüm dünyada, geçen yıla nazara, hem büyüme oranları ciddi biçimde düşecek hem de enflasyondaki artış sürecek (2).

Son olarak, Rusya’nın, kış yaklaşırken Avrupa’ya olan doğal gaz sevkiyatını iyice azaltacağı yani bu ülkenin kendisine karşı yürütülen yaptırımlara karşılık olarak enerjiyi bir silah olarak kullanacağı anlaşılıyor.

Her üç gelişmenin ayrı ayrı ve birlikte olmak üzere, hem dünya ekonomisi hem de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ‘yükselen ekonomiler’ ya da ‘azgelişmiş ekonomiler’ diye tabir edilen ülkeler üzerinde önemli etkilerinin olması kaçınılmaz.

Sermaye çıkışları, resesyon, enerji krizi, enflasyon, borç temerrütleri, yoksulluk ve açlık bir arada

•Azgelişmiş ülkelere doğru olan sermaye girişleri yavaşlarken, bu ülkelerden olan spekülatif sıcak para çıkışlarında artışlar olacaktır. Bu da ödemeler dengesi (döviz) krizini derinleştirecektir.

• Ekonomik büyüme yavaşlayacaktır. Nitekim IMF bu son raporunda, küresel ekonomik büyüme tahminini bu yıl yüzde 3,6’dan yüzde 3,2’ye, 2023’te ise yüzde 2,9’a düşürdü.

Fon, yüksek enflasyon ve Ukrayna savaşından kaynaklanan risklerin kontrol altına alınmaması halinde, dünya ekonomisinin resesyonun eşiğine gelebileceği uyarısında bulundu. Küresel ekonomik büyümenin en önemli sürücüsü konumundaki Çin ise son 40 yılın en düşük ekonomik büyümesini yaşayacak. Bu arada kuruluş, Türkiye ekonomisine ilişkin büyüme tahminlerini bu yıl için yüzde 4, gelecek yıl için yüzde 3,5 olarak revize etti.

• Ekonomik büyümedeki yavaşlamayı işsizlik ve yoksulluktaki artış ve dış borçlar başta olmak üzere, borçların geri ödenmesindeki zorluklar hatta temerrütler takip edebilecektir. Bu gelişmeler işçilerin sendikalaşma ve daha iyi bir yaşam için daha yüksek ücret talep etme yönündeki mücadelelerini de olumsuz etkileyebilecek.

• Yavaşlayan ekonomik büyümeye karşılık, kısmen artan gıda ve enerji fiyatları yüzünden enflasyon daha da artacak. Bu yıl enflasyonun gelişkin ekonomilerde yüzde 6,6’ya, yükselen ekonomilerde ve azgelişmişlerde yüzde 9,5’e ulaşması bekleniyor.

Türkiye: Hiper enflasyona doğru koşu sürüyor!

Türkiye’de ise, MB’nin dünkü Enflasyon Raporu’nda yer aldığı üzere yılsonu enflasyon beklentisinin yaklaşık 18 puan artırımla yüzde 60,4’e yükseltilmesi (3), ülkede gerçekte hiper enflasyon dinamiklerinin işlemeye başladığının bir göstergesi.

Enflasyondaki hızlı yükseliş ise yoksulların başta gıdaya erişimi olmak üzere, temel mal ve hizmetlere erişimini zorlaştıracak, bu da onların durumunun iyice kötüleşmesiyle sonuçlanacak.

• Enflasyondaki yükselişe karşı dünyada faiz oranlarının yükseltilmesine devam edilecek. Seçim ekonomisi siyaseti izleyen Türkiye’de ise seçim sonrasında iş başına gelecek olan iktidar (eğer dış fon temininde zorlanırsa ve enflasyonist gidiş daha da hızlanırsa ) kaçınılmaz olarak çok yüksek ve peş peşe faiz artırımları yapmak durumunda kalacak. Böyle bir sıkılaştırma borç temerrüdü olasılığını artıracak.

Enerji kesintisi ekonomileri daraltacak

• Doğal gaz arzında yaşanacak daha ileri kesintilerse, öncelikle Rus doğal gazına bağımlı AB ülkelerinin ekonomik büyümelerini yavaşlatacak, ardından da Türkiye’nin bu ülkelere olan ihracatlarını azaltarak mevcut krizin iyice derinleşmesiyle sonuçlanacaktır.

Öyle ki bir çalışmaya göre, doğal gazın toplam kesilmesi halinde bir yıl içinde bazı ekonomiler reel olarak küçülecek. Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya gibi bazı Orta Avrupa ülkeleri ve İtalya bundan en çok etkilenecek ülkeler olacak. Kıtanın hızlı sıvılaştırılmış petrol gaz entegrasyonunu sağlayamadığı en kötü senaryoda, birçok uyum sorunu yaşanacak ve sadece sanayinin değil, aynı zamanda tüketici hanelerinde kış koşullarında gaz kıtlığına karşı kışın korunması halinde, bu ülkelerde milli hasıla yüzde 5-6 puan düşebilecek (4).

Yani artık sadece uluslararası sermaye hareketlerinin yol açtığı değil, aynı zamanda enerjideki ‘ani duruş’ etkisinden de söz edilebilecek.

Bu gelişmeler bir yandan Avrupa’da enerji sektöründe yeniden devletleştirme tartışmalarına neden olurken, diğer yandan ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarını da ortaya çıkartacak.

Örneğin Avrupa Komisyonu’nun doğal gaz kullanımında bu yıl yüzde 15’lik tasarrufa gitme önerisi Avrupa ülkelerini karşı karşıya getirecek gibi görünüyor. Nitekim Yüksek bir ekonomik büyüme hızı yakalamayı hedefleyen ve doğal gaz sıkıntısını Almanya kadar şiddetli yaşamayan İspanya bu tasarrufa, üretimine zarar vereceği ve büyümeyi yavaşlatacağı gerekçesiyle, karşı çıkıyor. (5)

İttifakların çözüm önerileri var mı?

• Durum böyle iken bir seçim sürecine girmiş olan Türkiye’de iktidarın gerekli önlemleri almaktan ziyade, iktidarını koruma ihtiyacı ve gayreti daha ağır basacak, popülist genişletici para ve maliye politikaları sürdürülecek, bu da seçim sonundan itibaren çok daha ağır bir ekonomik ve mali enkazın ortaya çıkmasıyla sonuçlanacak.

• ‘Millet İttifakı’ kapitalizmin yapısal sorunlarını ele almaktan ziyade yüzeydeki sorunlarla uğraştığından (en son otomobiller üzerinden alınan ÖTV’nin kaldırılması tartışmasında olduğu gibi), bu gelişmelere ilişkin köklü önlemler öneremediği gibi, ideolojik ve sınıfsal konumlanması gereği bu gelişmelerin emekçileri nasıl etkileyeceğindense, total/makroekonomik ve politik etkilerine odaklanmış durumda.

Kısaca ana akım muhalefet de emekçi halklardan yana köklü her hangi bir krizden çıkış stratejisi ve buna uygun politikalar önermiyor.

Bu durumda, süper enflasyon, yüksek işsizlik, sürekli artan döviz kuru ve bunlarla birlikte giderek derinleşen yoksulluk ve artan açlık tehlikesine karşı emekçi halkları koruyacak strateji ve politikaların geliştirilmesi, bunların en geniş yığınlara anlatılması ve onlarla birlikte mücadelenin örülmesi, kaçınılmaz olarak ‘Üçüncü İttifak’ın ve bunun dışında kalan sosyalist partiler ve hareketlerin birlikte üstlenecekleri ertelenemez bir görevdir.

Bu kesimin demokrasi mücadelesini sürdürürken ‘Millet İttifakı’ ile de dayanışmayı ihmal etmeden, ekonomide nasıl bir çıkış yolu önereceği her zamankinden çok daha önemli bir hale gelmiş bulunuyor.

Dip notlar:

(1)  https://www.federalreserve.gov/newsevents/pressreleases/monetary20220727a.htm (27 July 2022).

(2)  IMF, World Economic Outlook Update July, Gloomy and more uncertain, https://www.imf.org (27 Temmuz 2022).

(3)  TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu'nun "Enflasyon Raporu 2022-III"ün Tanıtımına İlişkin Bilgilendirme Toplantısında Yaptığı Konuşma, https://www.tcmb.gov.tr (28 Temmuz 2022).

(4)  https://www.statista.com/chart/27807/european-gdp-output-losses-twelve-months-after-a-russian-gas-supply-shut-off (20 July 2022):

(5)  https://www.brinknews.com/europe-is-scrambling-to-secure-its-energy-in-time-for-winter (27 July 2022).

 

24 Temmuz 2022 Pazar

Sermaye kontrolleri (3): İktidar ve muhalefet yan yana

 

Sermaye kontrolleri (3):  İktidar ve muhalefet yan yana

Mustafa Durmuş

24 Temmuz 2022


Bilindiği gibi, 1930 yılında çıkartılan “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Kanun” (1567 Sayılı K.) hükümetlere, kambiyo kontrolü amaçlı ve Türk Lirasının değerini korumayı sağlamaya dönük olmak üzere, cezai nitelikte yaptırımlarla desteklenen düzenleyici kararlar alma yetkisi tanıyordu.

Bu kanun 1989 yılında “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki 32 Sayılı Karar” ile değişikliğe uğratıldı ve böylece uluslararası sermaye hareketleri için neo-liberalizme uygun bir serbestleştirme hayata geçirildi.

Bu tarihten 22 yıl sonra, bu kez Özal’ın izinden giden neo-liberal, neo-muhafazakâr AKP Hükümeti, uluslararası sermaye hareketleri üzerindeki kontrolleri ve engelleri (2008 ve 2009 yıllarında bu Karar’da yaptığı değişikliklerle) bütünüyle ortadan kaldırdı (1).  

Türkiye ekonomisinin uluslararası sermaye ile imtihanı

Bu son değişiklikle, Türkiye’de ve dışarıda yerleşik kişilerin, bankalar vasıtasıyla yurtdışına döviz transfer etmeleri serbest hale getirildi. Ayrıca, Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışında yerleşik kişilerden döviz kredisi temin etmelerinin önü açılırken, kullanım tarihinde kredi bakiyesi 15 milyon dolar veya üzerinde olan (döviz cinsinden geliri olmasa da), Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışından döviz kredisi kullanabilmeleri de sağlandı.

Sermaye serbestisi kara para aklamayı kolaylaştırdı

Oysa bu düzenlemenin kara paranın aklanması ile ilgili önemli bir boyutu vardı.  Çünkü uygulamada kara para aklama yollarından biri kara parayı kişilerin ülkeye döviz cinsinden kredi olarak getirmesi. İşte bu son iki düzenleme bunu mümkün kılarak kara paranın aklanmasına yardımcı oldu.

Kara paranın ülkeye rahatça girebilmesi ise otoriterliğin giderek daha da pekişmesine ve insanların yaşamlarına müdahale eden ve geçim kaynaklarına el koyan bugünkü kleptokrasinin oluşmasının önünü açtı.

Her ne kadar 2018 yılında çıkarılan “Sermaye Hareketleri Genelgesi” ile tekrar bazı kısıtlamalar getirilse de, bu genelge bugüne kadar 116 dipnot ile değişikliğe uğratıldı. Yani 4 yıl içinde 49 defa (100’den fazla alt değişiklik) ‘güncelleme’ yapıldı. 2021 yılı içinde toplam 28 dipnot güncellemesi, 2022 yılında da 4 ayrı tarihte 4 güncelleme yapıldı. (2)

Kredi derecelendirme kuruluşu S&P Global, Nisan ayında Türkiye'nin TL notunu düşürürken, buna gerekçe olarak “sermaye kontrollerinin piyasalarda endişe yarattığını” söylemişti. Haziran ayında da, “TL ve finansal piyasalar üzerindeki baskının yoğunlaşması halinde ülkede yeni sermaye kontrollerinin getirileceğini” ileri sürdü. (3) Nitekim bu değerlendirmelerin ardından BDDK’nin, “ticari kredi kullanmak isteyen şirketlerin belli bir miktardan fazla dövizlerini bozdurma zorunluluğu” sonucunu doğuran kararı yayımlandı.

Türkiye’nin kredi notunu Şubat ayında BB (-)’den B (+)’ya, daha sonra da B’ye düşüren  (bu kredi notu, yatırım yapılabilir seviyesinden beş basamak daha aşağıda. Bu da Türkiye'nin kredi notunun çer çöp seviyesine düşürülmesi demek oluyor) ve görünümü negatif olarak koruyan Fitch Ratings ise bu kararlarında, “Türkiye’nin, faiz oranını yükseltmeden döviz kurunu istikrarda tutabilmek için ilave sermaye kontrollerine başvurmak durumunda kalabileceğini, ancak bunun istikrarsızlığı azaltmayacağını hem de ekonomiye olan güveni sarsacağını” vurguladı. (4)

Sermaye kontrolü noktasına nasıl gelindi?

Türkiye’nin, iktidarca adına açıkça sermaye kontrolü denmese de BDDK kararlarıyla başlatmış olduğu bu yöndeki girişimlerin hem küresel ekonomide olup bitenlerle hem de ülkede uygulanan ekonomi politikalarıyla yakından ilişkisi var.

Öncelikle, 2000’li yılların başlarından 2008 finansal krizine kadar, dünyadaki likidite bolluğu döneminde, pek çok azgelişmiş ülke gibi Türkiye’deki AKP iktidarı da bu bol likidite imkânlarından yararlandı. Öyle ki bu dönemde (2003-2020) ülkeye 1trilyon doların üzerinde yabancı kaynak girdiği tahmin ediliyor. (5) Ülkeye gelen bu yabancı sermaye akımları üzerinde neredeyse hiçbir kontrol uygulanmadı. Bu, neo-liberalizmin bir gereği olarak savunulurken, bu kaynaklarla sağlanan yüksek büyüme ve sanal ekonomik canlılık böyle bir sermaye serbestisinin meşrulaştırılması için kullanıldı.

Ancak ülkenin 2015 yılından itibaren içine girdiği çoklu krizler, 2018 yılında yaşanan döviz krizi, 2020’de etkili olmaya başlayan Covid-19 salgını ve 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonucunda patlak veren savaş durumu değiştirdi. Küresel likidite artışı yavaşlarken, ekonomiler içe dönmeye başladılar. Son 40 yılın en yüksek enflasyonu nedeniyle merkez bankaları faiz oranlarını artırmaya başlayınca yükselen ekonomilere doğru olan sermaye akımları yavaşlarken, bu ekonomilerden çıkışlar da hızlandı.

Kısaca, küresel gelişmelerin Türkiye’de son zamanlarda döviz kurunu kontrol etme amaçlı sermaye kontrollerini andıran önlemlerin alınmasının nedenlerinden biri olduğu açık.

Ancak, Türkiye’de sermaye kontrollerine giden yolun önü asıl olarak, ekonomiyi yönetenlerin yaptığı yanlışlarla açıldı. Eylül 2021’de yüzde 18.00 olan MB politika faizi oranının Aralık ayının ortalarına kadar yüzde 14.00’e düşürülmesi, daha da önemlisi faizlerin bundan böyle artırılmayacağı ve daha da düşürüleceği yönünde devletin en tepesince yapılan açıklamalar, hem enflasyonu hem de döviz kurunu artık kontrol edilemeyecek düzeylere taşıdı.

Normalde kurlardaki böyle ani değişimleri yönetme ve yumuşatma konusunda en etkili araç olan Merkez Bankası’nın fiilen devre dışı bırakılması ve döviz rezervlerinin eritilmiş olması durumu daha da kötüleştirdi. Bu yüzden de, faizi sabit tutarken,  TL’deki erimeyi yavaşlatarak, beklenen bir döviz krizini ötelemek amacıyla, döviz bozdurmayı teşvik etmeye dönük BDDK kararları devreye sokuldu.

Muhalefet ve uluslararası sermaye

Gelinen nokta itibariyle, ‘idari kısıtlamalar biçimindeki sermaye kontrolü’ olarak tanımlanabilecek bu kararların işe yarayıp yaramayacağı kadar, muhalefet partilerinin bu konuda ne düşündüğü de, olası iktidarlarında uluslararası finans kapital ile ilişkileri açısından son derece önem kazanmış durumda.

Yani giderek zayıflayan Cumhur İttifakı’nın karşısında oyları giderek artan ve normal koşullarda seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılan Millet İttifakı’nın sermaye kontrolü ya da serbest sermaye rejimi konusundaki tavrı, bu ittifakın neyi nereye kadar yapabileceği konusundaki önemli göstergelerden biri olacak.

‘Her derde deva’ bir çözüm mevcut değil!

Ancak, öncelikli olarak, küresel sermaye hareketlerinin bu denli serbestleşerek küresel ekonomiyi bu denli etkilediği ve küresel bir likidite krizinin olasılık dâhilinde olduğu bir dönemde, bu akımlardaki ve döviz kurundaki dalgalanmaları ortadan kaldırabilecek her derde deva bir çözümün mevcut olmadığının altını çizelim.

Döviz kuruna yapılan müdahaleler ve BDDK’nın son hamlesinde ‘makro ihtiyati tedbir’ olarak sunulan kararsa, en iyimser yaklaşımla, döviz kurunu belirlemekten ziyade dövizdeki hassasiyeti azaltmada etkili olabilir.

Çünkü hem döviz kuru, hem de uluslararası sermaye hareketleri büyük ölçüde iktisadi temeller tarafından belirleniyor. Yani bu hareketler ve döviz kuru üzerinde; hem ülkeler arasındaki faiz oranı farklılıkları, net sermaye girişlerinin büyüklüğü, ülkede uygulanan para politikası, risk primi gibi finansal faktörler, hem de mal fiyatları, ticaret ortaklarının konumu, dış ticaret hadleri, maliye politikası, verimlilik artışları ve ekonomik büyüme beklentileri gibi reel faktörler etkili oluyor. (6)

Nitekim BDDK’nın son kararı öncesinde 16.00’e kadar gerileyen dolar kuru, sadece bir hafta on gün içinde tekrar yükselerek 17.75’i gördü, süper enflasyon hiper enflasyona doğru koşuyor (7), ekonomik büyümeninse yılın ikinci yarısından itibaren iyice yavaşlaması kesin gibi.

Nitekim OECD’nin bu ayki raporuna göre, Türkiye ekonomisi yüksek enflasyon, azalan tüketici güveninin özel tüketim harcamalarını düşürmesi, jeopolitik ve finansal koşullarındaki belirsizliklerin özel yatırımları düşürmesi ve Ukrayna savaşının ihracatı yavaşlatması gibi nedenlerle, bu yıl sadece yüzde 3,7 ve gelecek yüzde 3,0 büyüyebilecek. (8) Bu geçen yıla göre ekonomik büyümenin üçte iki oranında azalacağı anlamına geliyor. Benzer bir biçimde bugünlerde açıklanacak olan IMF raporunda da, Türkiye ekonomisinin büyüme hızının düşürülmesi bekleniyor.

Bu gelişmelerin yanı sıra durumu daha da kötüleştirebilecek bir diğer gelişme ülke ekonomisinin özellikle de finansal göstergeler anlamında kırılganlıklarının artması nedeniyle bir borç krizi ve finansal krize doğru sürüklenebilecek olması.

Nitekim aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi, kendi kulvarındaki 19 yükselen ekonomi arasında Türkiye ekonomisi en kırılgan ekonomi olarak liste başında yer alıyor. Döviz kurunun istikrarsızlığından, cari açığa; ithalatın finansmanından politik risklere kadar toplam 6 göstergenin hepsi en riskli (kırmızı) olarak işaretlenmiş durumda. (9)


İktidar bloğu kendi hatalarıyla yüzleşmek zorunda

Kısaca siyasal iktidar, son 20 yıldır uygulamakta olduğu ve bu süreçte adım adım daha da serbestleştirdiği uluslararası sermaye akımlarının neden olduğu sorunlarla ve uyguladığı başta faiz politikası olmak üzere yanlış ekonomi politikalarının sonuçlarıyla boğuşuyor.

Ancak artık iyice yakın olan döviz krizi ortaya çıktıktan sonra yapılacak olan sermaye kontrollerinin ya da ilerde işler daha da kötüleştiğinde gündeme getirilecek ‘döviz çıkışı yasakları’ gibi önlemlerin mevcut durumu iyileştirmekten ziyade, paniğe yol açarak daha da kötüleştireceğinin ve bunun de tam bir ekonomik çöküşe neden olabileceğinin altının çizilmesi gerekiyor.

İktidar bloğunun bu durumun farkında olmadığı düşünülemez. Aslında ülkeyi yönetenler durumun farkındalar ama gelinen nokta itibariyle yapabilecekleri fazla bir şey yok gibi görünüyor. Çünkü deyim yerindeyse, “bu elbise artık yama tutmaz” bir halde.

Bu yüzden de siyasal iktidar son bir iki yıldır sıkça uygulamakta olduğu bir yönteme başvuruyor ve BDDK kararlarıyla ihracatçının, şirketlerin dövizlerine el koyuyor. Bu yetmediğinde şirketler aranıyor ve onlardan kibarca dövizlerinin bir kısmını bozdurmaları isteniyor. (10)

Bunları ‘sermaye kontrolü’ olarak adlandırmaktansa, denize düşenin yılana sarılması gibi, dövizlere doğrudan el koymak olarak değerlendirmek belki de daha gerçekçi olur. Ancak tüm bunların toplumdaki memnuniyetsizliği daha da artıracağı ve bunun da iktidar bloğu açısından bazı politik bedellerinin olacağı unutulmamalı.

Bütüncül bir alternatif sunamayan muhalefete bir uyarı

Ülke bu halde iken, iktidar adayı muhalefet partilerine de bir sayfa açmak gerekiyor zira onlara önemli bir sorumluluk düşüyor. Muhalefet bir yandan ekonominin bu hale gelmesi konusunda iktidar bloğunun sorumluluğunu teşhir ederken, diğer yandan böyle sermaye hareketlerinin ülke ekonomisi ve başta emekçiler olmak üzere toplumun büyük çoğunluğu üzerindeki yıkıcı etkilerinin bilincinde olarak davranmalı.

Ancak 6’lı Millet İttifakı bunun oldukça uzağında bir duruş sergiliyor. ‘Güçlendirilmiş parlamenter rejim inşası’ için bir araya gelen bu ittifakın şu ana kadar ekonomide yapacakları ile ilgili açıklamaları, “Merkez Bankası’nın bağımsızlaştırılmasına, Hasar Tespit Komisyonu’nun oluşturulmasına, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in canlandırılmasına ve Stratejik Planlama Kurumu’nun kurulmasına” ilişkin olarak verilen sözlerin ötesine geçemedi.

Özetle 6’lı İttifak, gelecekte emekten, halktan yana bir ekonomik düzenin nasıl olacağına ilişkin alternatif bir ekonomik model sunmadığı gibi, bugünkü ciddi boyuttaki ekonomik sorunlara nasıl çözümler getireceği konusunda somut öneriler içeren herhangi bir bütüncül programı da toplumun önüne koyamadı.

Bunun nedeni ideolojik ufuklarının neo-liberalizm ya da ona yapılan küçük devletçi dokunuşlarla sınırlandırılmış olması (CHP’nin ve İYİP’in  yaptığı gibi)  ve gerçekte emekçi sınıfların, halkların çıkarlarını savunan partiler konumunda  olmamaları.

6’lı İttifak sermaye kontrollerine karşı

Nitekim 6’lı İttifakın da neo-liberalizme (piyasalaştırma, metalaştırma, piyasaları serbestleştirme, mali disiplin) sahip çıkacağı, uluslararası sermayeye her hangi bir kontrol uygulamayacağı, serbest sermaye rejimini (ve elbette dalgalı kur rejimini) aynen sürdüreceği aşağıdaki ortak açıklamadan anlaşılıyor:

“İktidarın son dönemde devreye sokmaya çalıştığı politikaların dünyaya kapalı ve otoriter bir yapının kalıcı nitelik kazanması hedefine dönük olduğu açıktır. Bu çerçevede, BDDK’nın geçtiğimiz hafta içinde aldığı kararlar da açık bir şekilde serbest kambiyo sisteminden sermaye kontrol sistemine geçişin adımları olarak görülmektedir. Genel Başkanlar olarak bizler, iktidarın ülkemizi geçen yüzyılda kalan, kapalı bir ekonomi-politik sisteme yöneltme çabalarına karşı mücadele etme kararlılığımızı bir kez daha teyit ediyoruz”. (11)

Keza Millet İttifakı’nda yer alan ve “genel başkanlarının çok sayıda büyük yabancı fon ile görüşme halinde olduklarını açıkladığı” DEVA Partisi’nin resmi sitesinde: “Serbest kambiyo rejimine ve dalgalı kur sistemine aykırı atılmış olan adımları gözden geçirecek ve gerekli düzenlemeleri hayata geçireceğiz.” ifadesi yer alıyor.

Belli ki iktidardaki AKP-MHP ittifakına paralel bir biçimde, NATO’daki son genişlemeye onay vererek emperyalizmin askeri boyutu ile her hangi bir sorunları olmadığını ortaya koyan 6’lı İttifak’ın (yabancı sermayeyi ürkütmemek gerekçesiyle uluslararası sermayenin kontrol edilmeyeceği yönünde verdikleri sözlerden), emperyalizmin iktisadi-finansal boyutuyla da pek dertlerinin olmadığı anlaşılıyor.

Emperyalizm hiç olmadığı kadar iktisadi bir gerçek

Ancak ana akım muhalefet partilerine ve emperyalizmi hafife alan diğer partilere emperyalizm olgusunun, sadece kışkırttığı, müdahil olduğu savaşlar ve NATO gibi savaş örgütleriyle değil, aynı zamanda uluslararası sermaye hareketleri ve genel olarak finans kapitalin faaliyetleriyle de güçlü bir biçimde varlığını sürdürdüğünü ve ülkeye dışsal değil, içsel bir olgu olduğunu hatırlatmakta yarar var.

Bilindiği gibi, emperyalizm, 19’uncu yüzyılın son çeyreğindeki ortaya çıkmış bir olgu. Öncesinde 100 yılı aşan ve ‘rekabetçi sanayi kapitalizmi’ dönemi olarak da adlandırılan dönemde, ücretli emek gücü ve büyük çapta hammadde kullanımı ile çok büyük miktarda üretilen meta, ücretleri çok düşük tutulan işçiler tarafından yeterince satın alınıp tüketilemiyordu.

Bu nedenle milli sermaye açısından hem hammadde kaynaklarını hem de pazarı genişletmek için ulusal sınırların ötesine geçmek gerekiyordu. Bunun için de ulus devletlerin kendi sınırlarının ötesine genişlemeleri lazımdı. Böyle bir genişlemenin doğal sonucu henüz kapitalistleşmemiş dünyanın gelişmiş kapitalist ülkelerin merkezinde olduğu yeni sömürgelere ve etki alanlarına dönüştürülmesi oldu. Bu, uluslararası çapta Merkez-Çevre ayrışmasına neden olurken merkezdekiler sermayeyi biriktirdiler ve teknolojiyi geliştirdiler,  çevredekilerse sermaye birikimi ve teknolojiden büyük ölçüde geri bıraktırıldılar.

Emperyalizm konusunda çok önemli bir eser ortaya koymuş olan Lenin, emperyalizmi, “kapitalizmin en ileri, en gelişmiş, aynı zamanda da en saldırgan biçimi” olarak tanımlar. Ona göre, emperyalizmin temel karakteristikleri; tekelci mülkiyet ve üretimin tekelci kontrolü, finans kapitalin baskınlığı, aşırı sermaye birikiminden kaynaklı sermaye ihracı, kartel ve tröstlerin yükselişi ve dünyanın en güçlü kapitalist güçler arasında paylaşılmasıdır. (12)

Kısaca emperyalizm çağında, sermayenin biriktiği merkezlerde hızlı bir finansal kapital oluşumu gerçekleşti ve bankalar sanayi tekellerinin ana hissedarları haline gelerek adeta onları yutmaya başladılar. Bu durum onların devleti ve politik hayatı da kontrol etmelerini sağladı.

Diğer taraftan finans kapitalin çelişkileri de yüzeye çıkmaya başladı. Aşırı sermaye birikimi, içerde kârlılığın düşmesine neden olunca çıkış yolu olarak bu kez meta ihracatından ziyade sermaye ihracına yöneldiler. Bugün küresel sermaye ihracının, küresel meta ihracatının 84 katı büyüklüğünde olması (13) bunun en somut göstergesidir.

Sonuç olarak

500 yıllık kapitalizm tarihinde ilk küreselleşme dalgasının, 1870’lerdeki sanayi devrimindeki, iletişim ve ulaştırmadaki gelişmelerle birlikte başladığı ve 1914 yılına kadar sürdüğü biliniyor. Bu tarihten başlayarak 1945 yılı sonuna kadarki 30 yılda küreselleşmenin göreli olarak geri çekildiği ve bunda yaşanan iki dünya savaşının, İspanyol Gribinin, Büyük Depresyonun etkili olduğu da genel olarak kabul ediliyor.(14)

Bugün bu sürece benzer bir biçimde, Covid-19 salgınının neden olduğu ekonomik kriz, küresel tedarik zincirlerindeki ciddi aksamalar ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile başlayan savaşla birlikte enerji ve gıda fiyatlarındaki büyük çaptaki artışların neden olduğu küreselleşme hareketlerinde bir yavaşlama, hatta küreselleşmeden uzaklaşma durumu yaşanıyor. Bunu uluslararası mal ve hizmet hareketlerinden olduğu kadar, para ve sermaye hareketlerinden de görebilmek mümkün.

Ancak daha önce dört kez görülmüş olan böyle bir geri çekilmeye rağmen, son 40 yılı aşkın süredir kapitalizme damgasını vuran neo-liberal finansallaşma kapsamında küresel finansal sermaye akımları hala güçlü bir biçimde sürüyor. Ukrayna savaşının ve Covid-19 salgınının tamamen bitmesiyle birlikte önümüzdeki yıllarda gündeme gelebilecek yeni bir küreselleşme dalgasıyla bu akımlar daha da önemli hale gelecek gibi görünüyor.

Dolayısıyla da, hem boyut hem de içerik olarak devasa büyüklüğe erişmiş olan, azgelişmiş ülkeleri daha da geri bıraktırıp, yoksullaştırırken aynı zamanda ekonomileri finansal krizlerle de baş başa bırakan uluslararası sermaye akımları hala çağdaş emperyalizmin en önemli kısmı olma özelliğini koruyor.

Bir başka anlatımla (her ne kadar büyük çapta ve acilen döviz bulması gereken, temerrüdün eşiğine gelmiş olan ülkeler bu akımlara dört elle sarılsalar da), uluslararası sermaye akımları emperyalizmin iktisadi ve finansal yüzüdür.

Bu nedenle de, bunların girip çıktıkları ekonomilerde emekçi yığınlar başta olmak üzere toplumun çıkarlarına aykırı bir biçimde serbestçe hareket etmelerine karşı çıkmak, aynı zamanda emperyalizme de karşı çıkmak anlamına gelir. Kısa dönemde, ekonominin içinde bulunduğu durumdan ötürü, bunlardan bütünüyle uzak durulmasının mümkün olmadığı durumlarda ise etkin bir sermaye kontrolü uygulamak anti-emperyalist tutumun bir gereğidir.

Millet İttifakı’nın, ülkedeki topyekûn çöküşün sorumlusu olarak gördüğü bir otoriter tek adam rejiminden kurtularak, güçlendirilmiş bir demokratik parlamenter rejimi inşa etme yönünde verdiği mücadele takdirle karşılanabilir.  Ancak bu mücadele aynı zamanda böyle bir rejimin en önemli dayanaklarından biri olan emperyalizme de karşı olmak zorundadır. Bu da emperyalizmin tüm veçhelerine birden karşı çıkmayı gerektirir.

Bu yüzden bize de, demokrasiden yana ve emperyalizme karşı olduğu iddiasında olanlara, emperyalizmin hem askeri, hem de finansal-ekonomik kanadıyla mücadele etmeden, onun yolunu açtığı otoriter bir rejimden gerçek anlamda kurtulmanın ve halklarımızın sorunlarına kalıcı çareler bulmanın mümkün olamayacağını hatırlatmak düşer.

Dip notlar:

(1) 16 Haziran 2009 tarih ve 27260 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren. Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair 2009/15082 Sayılı Karar, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2009/06/20090616-1.htm (17 Temmuz 2022). (Bu Karar’da Ekonomi ve Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak Ali Babacan’ın imzası bulunuyor).

(2) Taxia, No : 2022-15, Tarih : 18.02.2022, konu : Sermaye Hareketleri Genelgesinde 2022 Yılında Yapılan Önemli Değişiklikler.

(3) https://www.reuters.com/markets/rates-bonds/rising-risk-more-capital-controls-turkey-sp-global (8 June 2022).

(4) https://www.fitchratings.com/research/sovereigns/fitch-downgrades-turkey-to-b-outlook-negative (11 February 2022); https://www.fitchratings.com/research/sovereigns/fitch-downgrades-turkiye-to-b-outlook-negative (8 July 2022).

(5) https://t24.com.tr/yazarlar/mustafa-durmus/cari-aciga-dayali-buyumeye-devam-dis-borc-stoku-ve-heba-edilen-18-yil (23 Mayıs 2021).

(6) Bank For International Settlements (BIS), “Capital flows, exchange rates and monetary policy frameworks in Latin American and other economies”, https://www.bis.org (15 April 2021).

(7) https://www.pwc.ch/en/insights/accounting/turkey-is-expected-to-be-hyper-inflationary (7 April 2022).

(8) OECD Economic Outlook 111, Preliminary Version, June 2022, s. 218-219, https://www.oecd.org (17 Temmuz 2022).

(9) Brendan McKenna, “The Emerging Market Currency  Collapse Can Continue”, Wells Fargo Economics (15 July 2022).

(10)                 https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/video-canli-yayinda-carpici-iddia-merkez-bankasindan-dolarini-sat-telefonu (14 Temmuz 2022).

(11)                 https://chp.org.tr/haberler/alti-siyasi-parti-genel-baskaninin-ortak-aciklamasi-ankara (3 Temmuz 2022).

(12)                 Vladimir Ilyich Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, 1916, Lenin’s Selected Works, Progress Publishers, 1963, Moscow, Volume 1, pp. 667-766, https: //www.marxists.org/archive (17 Temmuz 2022).

(13)                 https://unctad.org/news/global-trade-hits-record-high-285-trillion-2021-likely-be-subdued-2022 (17 February 2022).

(14)                 https://theconversation.com/   is-the-world-retracting-from-globalisation-setting-it-up-for-a-fifth-wave (21 July 2022):

 

22 Temmuz 2022 Cuma

Faizi mi, anaparayı mı silelim, yoksa eğitimi tümden elden mi geçirelim?

 

Faizi mi, anaparayı mı silelim, yoksa eğitimi tümden elden mi geçirelim?

Mustafa Durmuş

22 Temmuz 2022

Öğrencilerin KYK borçlarının faizlerinin silinmesinin yaklaşan genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde önemli bir gündem maddesi haline geldiği çok açık.

Çünkü bu borçlar,  mezun oldukları halde işe de giremeyen, dolayısıyla geri ödeme imkânı olmayan milyonlarca emekçi çocuğunun ve ailelerinin olduğu gibi, öğrencilikleri devam edenler için de adeta bir kâbus haline geldi. Bu da öğrencilerin ve ailelerinin haklı tepkisine neden oluyor.

Bu kesimlerin oylarının önümüzdeki seçimlerin sonuçlarını ciddi olarak etkileyeceğini tahmin etmek zor olmaz. Bu yüzden de,  Kılıçdaroğlu’nun ön alarak öğrencilerin yanında olan açıklamalar yapması karşısında, iktidarın bu borçlara dönük rahatlatıcı bir şeyler yapması kaçınılmaz oldu.

ABD’de 1,5 trilyon dolarlık öğrenci kredisi borcu

Bu sorunun benzeri bir sorun ABD’de yaşanıyor. Ancak boyutları itibarıyla bu çok daha büyük bir sorun. Çünkü bu ülkede öğrenci kredisi borçlusu öğrenci sayısı 41 milyonu buluyor.

Dahası The Economist’e göre, 2020 yılında bu borcun toplamı 1,5 trilyon doları buluyor ve bu haliyle GSYH’nin yüzde 7’sini oluşturuyor (1)

Bu yüzden de, bu ülkede bir sonraki patlayacak olan finansal balonun öğrenci borçlarından oluşan bir balon olacağı, bunun da sistemi bir finansal krize sürükleyebileceği yönünde yorumlar yapılıyor. Çünkü bu ülkedeki öğrenci kredi borçları ağırlıklı olarak özel ticari bankalara yapılıyor.

Sorunun kaynağı: Eğitimin özelleştirilmesi, metalaştırılması, ticarileştirilmesi ve finansallaşma

Her iki örnek de neo-liberalizm ile birlikte eğitim alanının metalaştırılmasının, ticarileştirilmesinin ve finansallaştırılmasının tipik birer sonucu. Böyle bir borçlandırma stratejisi, bankalara ve kâr sıkışması yaşayan diğer sektörlere yeni kârlar yaratma imkânı sağlamanın yanı sıra, alt-orta sınıfları teslim almak gibi sistemin egemenleri açısından somut bir işlev de görüyor.

Çünkü bu borçları ödemek zorunda olan öğrenciler ve/veya ailelerinin işlerini ve gelir kaynaklarını kaybetmemek için sistem ile ters düşmemesi, örneğin hak arama mücadelesine girmemesi, sendikalarda örgütlenmemesi, düzene karşı gelmemesi gerekiyor.

Öte yandan sorun giderek büyüyünce hükümetler de kendilerini önlemler almak zorunda hissediyorlar. Zira her iki ülkede de gelir adaletsizlikleri, işsizlik, enflasyon ve yoksulluk öyle boyutlara erişti ki bunların bir süre sonrasında ciddi toplumsal başkaldırılara yol açması ve öğrenci kredi borcu sorununun bunu tetiklemesi bir hayli mümkün.

Bu yüzden de burjuva hükümetler sadece bir seçim yatırımı olarak değil, olası bir finansal krizi ve sosyal krizi önlemek ve daha da önemlisi düzeni sürdürebilmek için de bu sorunu hafifleterek geçiştirme yolunu seçiyorlar.

Türkiye’de faizler silinirken, ABD’de anaparadan indirimler yapılacak

Türkiye’de şu ana kadarki alınan kredi borçlarının anaparasına dokunulmazken faizlerinin silineceği yönünde bir resmi açıklama yapıldı. ABD’de ise Biden Yönetimi (seçim kampanyası sırasında verdiği sözün bir gereği olarak), bir önceki yıl 150.000 dolardan az kazanan veya evli çiftler için 300.000 dolardan az kazanan Amerikalı yükseköğrenim gören ya da mezun öğrencilerin borçlarından 10,000 dolar silinmesini öngören bir yasal düzenleme hazırlığı içinde (2).

Bu borç silme işinin Türkiye’de 3 milyon 157 bin genci ilgilendirdiği ve bütçeye maliyetinin 26 milyar TL civarında olacağı ileri sürülüyor. (3) Ancak, bu yıl sermaye kesiminden ‘vergi indirimi, muafiyet ve istisna’ adı altında bunun 13 katı kadar verginin alınmayacağının altını da çizelim. Yani milyonlarca öğrenci için yapılan fedakârlık, sermayedarlara yapılan kıyağın yanında devede kulak kalıyor.

ABD’de ise borç silme işiyle yaklaşık 14 milyon gencin borcunun tamamen sona erdirileceği, bunun federal bütçeye getireceği yükün ise 230 milyar doları bulabileceği ileri sürülüyor. Böylece toplam öğrenci borçlarında yüzde 20’lik bir azalma sağlanacak.

Faiz ya da anapara borcunu azaltmak çözüm değil!

Diğer yandan bu konuda bir hemen yapılması gerekenler, bir de gelecekte yapılması gerekenler var.

Hemen yapılması gereken şey sadece faizlerin ya da anaparanın bir kısmının silinmesi değil, tüm borçların bütünüyle silinmesidir. Sermayeden yüzlerce milyar TL’lik vergiyi almaktan vazgeçen iktidar isterse, vazgeçtiği bu vergilerin bir kısmını almaya başlayarak,  bunu çok rahat yapabilir.

Ancak yükseköğrenimdeki öğrencilerin sorunlarının sadece kredi borcundan ibaret olmadığı, bunun yanı sıra barınma, geçinme, yeterli beslenme, ulaştırma, okul malzemelerinin ücretsiz temini, eğlenme, sosyalleşebilme ve laik, bilimsel bir eğitime erişim başta olmak üzere diğer konularla ilgili sorunlarının da olduğu, dahası mezun olduklarında eğitimlerine, tercihlerine uygun ve insan onuruna yakışır ücret sunan işlere giremedikleri gerçeği de kabul edilmeli.

Köklü bir değişim gerekiyor

Kısaca, kredi borçlarının silinmesi sadece bir başlangıç olmalı ama asıl olarak bu alanda köklü bir ilerici değişim ve dönüşüm mutlaka gerçekleştirilmelidir.

Böylece, eğitimdeki özelleştirmelerden vazgeçilmeli, eğitim alanı bütünüyle, yeni bir kamusallık tanımı altında toplumsallaştırılmalı ve tüm düzeylerde nitelikli- ücretsiz demokratik bir eğitim ayrımcılık yapılmadan verilmelidir.

Ancak böyle bir dönüşümü gerçekleştirmenin zor olduğunun çünkü bunun antikapitalist bir paradigmayı ve buna uygun program ve politikaları hayata geçirmeyi gerektirdiğinin de bilincinde olmak gerekiyor. Bu da buna uygun bir iktidarı inşa etmekten geçiyor.

Bu yüzden de, otoriter bir burjuva iktidarının karşısındaki öz itibarıyla kısmi özgürlükçü bir diğer burjuva muhalefetin bunu yapamayacağını bilelim. Diğer yandan böyle olası bir iktidarı bu tür bir değişim ve dönüşüme yönelik adımlar atmaya zorlarken,   mücadeleyi asıl olarak emekçilerin iktidarını inşa etmeye dönük olarak sürdürmeye odaklanalım.

Artırımcı küçük adımlar, karşı devrimci değişimin gelgit dalgasını durdurmak için ya da özgürleştirici bir eğitim düzeni inşa etmek için yeterli olmayacaktır. Köklü bir sistem değişikliği tüm toplumu kurtaracak olan radikal dönüşümün tek hızlı ve etkili aracıdır.

Dip notlar:

(1) https://www.economist.com/finance-and-economics/student-debt-in-america-amounts-to-over-15trn (22 February 2020).

(2) https://www.washingtonpost.com/us-policy/biden-student-debt-borrower (27 May 2022). 

(3) https://finans.mynet.com/haber/detay/ekonomi/guncel-kyk-borcu-odeyenlerin-faizleri-de-silindi-mi-cumhurbaskani-erdogan-in-kyk-faiz-karari-sonrasi-herkes-bunu-ariyor (18 Temmuz 2022).

 

 



18 Temmuz 2022 Pazartesi

Biz hariç “tüm dünya yanlış yapıyor” olabilir mi?

 

Biz hariç “tüm dünya yanlış yapıyor” olabilir mi?

Mustafa Durmuş

18 Temmuz 2022

Kapitalizm, küresel olarak, geçmişe göre çok daha derin ve ‘çoklu krizler’ olarak adlandırılabilecek kaotik bir dönemine girmiş bulunuyor: Bir yanda politik krizler ve ekolojik kriz; diğer yanda küresel gıda krizi ve ekonomik krizler.

İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz öyle bir ekonomik kriz ki; hem yüksek enflasyon yaşanıyor hem de bir süre sonra bu durum durgunluk ile bir arada yaşanacak gibi görünüyor.

Nitekim IMF gibi uluslararası kuruluşlar şimdiden bu yıl ve gelecek yılı gözden çıkarmış, 2024 ve sonrasını kurtarmaya çalışıyor gibi görünüyorlar. (1) Bu yüzden de ha bire hükümetlere almaları gereken önlemler konusunda önerilerde bulunuyorlar.

Yüksek enflasyona karşı küresel çapta faiz artırımları

Hükümetler de, bu önerileri de dikkate alarak,  özellikle de enflasyon ve yaşam maliyetlerinin artması şeklinde kendini gösteren bu kriz karşısında önlem almaya çalışıyorlar (her ne kadar önlemlerin bazıları krizleri daha da derinleştirecek özelliklere sahip olsa da).

Parasal sıkılaştırma politikaları, kuşkusuz bunların içinde de peş peşe faiz artırımları bu önlemlerin başında geliyor.

Bu önlemleri alan devletlerin başında ABD geliyor zira bu ülkede enflasyon İkinci Dünya Savaşından bu yana en yüksek düzeyine çıktı. Dahası faiz artırımları yüzünden bir süre sonra ülke ekonomisinin resesyona gireceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Hiçbir ülkenin parasının değerini düşürmek istemediği bir dönemdeyiz

Diğer yandan, FED faizleri artırdıkça doların diğer para birimleri karşısındaki değeri de artıyor. Bu da yüksek enflasyondan sıkıntı çeken başta yükselen ve azgelişmiş ekonomiler olmak üzere, diğer ülkelerin ulusal para birimlerinin daha da zayıflamasıyla sonuçlanıyor (bu para birimlerinin başında da TL’nin geldiğini biliyoruz).

Böyle yüksek ve bir kısmı da ithal enflasyon karşısında, doğallıkla hiç bir ülke parasının değerinin zayıflamasını istemiyor. Bu yüzden de hem dolardaki değer artışına karşı hem de yüksek enflasyona karşı dünyanın her yanında merkez bankaları öncelikli olarak faiz oranlarını artırmaya başladılar.

Türkiye ise bunun istisnasını oluşturuyor zira ülkeyi yönetenlerin “TL’nin değer kaybının ihracata iyi geldiği” biçiminde bir inancı var. Buna inanç diyoruz çünkü bilimsel olarak doğrulanamayan bir iddiadan ibaret.

Dünyada son 3 ayda 55 Merkez Bankası 62 kez faiz artırdı!

Financial Times'ın bir araştırması merkez bankalarının bugünlerde, diğer zamanlardan farklı olarak, 50 baz puan ve üzerinde olmak üzere çok sayıda faiz artışına yöneldiklerini ortaya koyuyor. (2)

Öyle ki: “Bu yılın Nisan-Haziran dönemini kapsayan 3 ayda, 55 merkez bankası tarafından en az 50 baz puanlık, 62 kez politika faizi artışı yapıldı. Temmuz ayında ise şimdiye kadar 50 baz puan ve üzeri 17 defa artış yapıldı. Bu yüzyılın başından bu yana hiçbir dönemde bu kadar sık ve bu kadar yüksek oranlarda faiz artırılmadı”.

Geleneksel olarak yükselen ekonomiler, gelişmiş ekonomilerdeki faiz artışlarının ardından kendi faiz oranlarını yükseltirlerdi. Şimdilerde bu ekonomiler daha erken davranıp faizleri artırıyorlar. Bu da onların döviz kurlarını sabit tutmalarına yardımcı oluyor.

Türkiye dünyada olan bitene kulak asmıyor

Türkiye tüm bu anlatılanların dışında bir çizgi izliyor. Sanki ülkede gerçekte 3 haneli enflasyon yokmuş ve ülke giderek hiper enflasyona sürüklenmiyormuş gibi, sanki TL sadece yılbaşından bu yana dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetmemiş gibi, sanki sırf bu iki nedenden dolayı halk bu kadar yoksullaşmamış ve hayat bu kadar pahalanmamış gibi, enflasyona ve kurdaki yükselişe karşı ciddi hiçbir önlem alınmıyor.

Tamam, tarihin monolitik olarak, yani tekdüze bir biçimde ilerlemediğini biliyoruz. Örneğin, dünyada bir yanda liberal demokrasilerin içine düştüğü kriz sonucu popülist otoriter, hatta pro-faşist rejimlerde gözle görülür bir artış yaşanıyor. Diğer yanda soldan, özgürlüklerden yana rüzgârlar esiyor. Mesela Sri Lanka’da halk isyanı ile 17 yıllık tek adam rejimi devrildi, Britanya’da Boris iktidardan uzaklaştırıldı, Şili’de ve Kolombiya’da soldan yana hükümetler iş başına geldiler (muhtemelen pek yakında Brezilya'da benzer bir gelişim olacak).

Ancak eğer ülkeniz diğer ülkelere benzer bir üretim ve bölüşüm sistemine sahipse ve sizin ekonominiz böyle bir küresel kapitalist sisteme tam entegre olmuşsa,  o ülkelerde olup bitenlerin sizde de olması kaçınılmazdır.

Her ülkeye özgün koşullar elbette vardır ama bu evrensel olanın geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Yani dünya enflasyonla mücadele konusunda bir yönde ilerlerken siz bunun dışında kalamazsınız, dahası buna ters bir yönde gidemezsiniz. Kapitalist oyunun kuralları buna izin vermez (oyunun kurallarını takmamanız için sistemin dışına çıkmayı göze almanız gerekir). Bu bir tercih olmaktan çıkar, zorunluluğa dönüşür.

Türkiye’nin bu durumu “Temel fıkrasını” anımsatıyor…

Almanya’da yaşayan Temel bir gün farkında olmadan otobanda ters yöne girer. Bunu fark eden trafik yetkilileri acilen radyo aracılığıyla sürekli anons yaparak diğer sürücüleri uyarmaya çalışırlar:

“Dikkat, ters yönde bir otomobil ilerlemektedir, lütfen dikkatli olun…”  Temel’in de radyosu açıktır. Bu anonsu duyunca basar kahkahayı:

“Ne birisi, yağmur gibi geliler, yağmur gibi…”

“Dünyada insanlar enflasyonla, Türkiye’de TÜİK ile mücadele ediyorlar”

The Economist’te de vurgulandığı gibi: “Dünyanın her yerinde insanlar artan enflasyonla yaşamayı öğreniyorlar. Türkiye’de ise rakamları manipüle etmekten kuşkulandıkları bir iktidarla baş etmek zorunda kalıyorlar… Hızla değer kaybeden bir para birimiyle birlikte enflasyon, orta sınıftan pek çok kişiyi sınıftan attı. Milyonlarca mavi yakalı işçi, genç ve emekli, dört kişilik bir aile için ayda yaklaşık 1,200 dolar olan yoksulluk sınırının altına düştü… Ayrıca yükselen fiyatlar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından uygulanan düşük faiz oranları da toplam talebi artırdı. Kenarda parası olanlar, sayıları azalmakla birlikte, otomobile, elektronik eşyalara ve diğer dayanıklı tüketim mallarına dönük alımlarını artırdılar. Diğer bazıları tasarruflarını yüksek riskli hisse senetleri veya kripto para birimleri gibi daha değişken varlıklara yatırıyorlar. Bu yılın başlarında yayınlanan bir rapora göre, Türkiye dünyada bu alanda beşinci en yüksek paya sahip ülke konumunda. Daha da varlıklı olanlarsa gayrimenkule yatırım yapıyorlar. Bunun sonucunda ekonomide bir balon şişiyor. Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, Türkiye'de emlak fiyatları geçtiğimiz yıl nominal olarak yüzde 182 arttı… Diğer yandan insanların yüzde 70’inden fazlası ekonomik durumlarının geçtiğimiz yıl kötüleştiğini, sadece yüzde 10’u düzeldiğini söylüyor”. (3)

Kısaca dünyanın son 3 ayda 62 kez yaptığını biz neden yapmıyoruz? Kaldı ki Türkiye ekonomisi de kapitalizme eklemlenmiş bir kapitalist ülke ve ekonominin kanunları bu ülkede de benzer işliyor.

Faizleri artırmak için artık çok geç

Gerçi, politika faizi yüzde 14.00’te sabit tutulurken, kredi kartlarından ihtiyaç kredilerine, ticari kredilerden işletme kredilerine kadar faiz oranları yüzde 30’ları buluyor. Yani piyasalardaki faiz oranları gerçekte düşük değil.

Parasını dövizde tutanlar kazanıyor mu derseniz, kuşkulu. Dolar yılbaşından bu yana yüzde 30 değer kazandı ama enflasyon yüzde 40’tan fazla arttı. Faizlerin sabit tutulması, parayı MB’den yüzde 14’ten alıp, Hazine’ye yüzde 22-23’ten, piyasaya yüzde 30’a varan oranlardan satan bankalara yaradı.

Kaldı ki faiz oranlarını artırarak döviz kurunu istikrarda tutmak ve enflasyonu dizginlemek için artık çok geç kalındı. Ekonomiye olan güvenin çok sarsıldığı böyle bir ortamda, bu saatten sonra yapılacak faiz artırımlarının ekonomiyi daha fazla istikrarsızlığa ve borçlu hanelerin, küçük esnafın, küçük ve orta ölçekli işletmelerin, işçilerin ve köylülerin durumlarını daha da kötüleştirmekten başka bir sonucu olmaz.

Ufukta, ekonominin yanlış yönetilmesinden ortaya çıkan bir zararın, yeni bir ekonomi yönetimi, bunun için de yeni bir iktidar ile telafi edilmesinden başka bir çare görünmüyor.

Ayrıca ülke seçime gittiği için siyasal iktidar faizleri siyaseten de artırmayacaktır. Tam tersine, böyle bir zamanda hem para politikasının gevşek hali (düşük faiz) sürdürülecek hem de maliye politikası gevşetilecektir.  Yani bütçeden piyasalara dönük daha fazla harcama yapılacak, piyasaya daha bol para sürülecek, ancak bu da süper enflasyonu hiper enflasyona dönüştürecektir.

Nitekim resmi olarak “enflasyonun ancak Şubat-Mart ayları gibi kontrol altına alınabileceğinin” açıklanması bu yöndeki bir itiraf gibidir.  İktidar bloğu ancak bu şekilde ekonomiyi yılsonu itibarıyla yüzde 3-4 bandında büyütebilecek, bunun sağladığı bir canlılıkla (!) seçimlere giderek iktidarda kalma şansını zorlayacaktır.

Dip notlar:

(1)    https://blogs.imf.org/facing-a-darkening-economic-outlook-how-the-g20-can-respond (13 July 2022).

(2)    “Central banks embrace big rises to bolster currencies and fight inflation”, https://www.ft.com  (16 July 2022).

(3)    https://www.economist.com/europe/turkey-grapples-with-triple-digit-inflation (14 July 2022).

 

 

 


16 Temmuz 2022 Cumartesi

Sermaye kontrolleri (2): IMF sermaye kontrolü önermeye başladı

 

Sermaye kontrolleri (2):  IMF sermaye kontrolü önermeye başladı

Mustafa Durmuş

16 Temmuz 2022


Sermaye kontrollerinin olmadığı bir durumda ödemeler dengesi krizinin nasıl çıkabileceğini bir diğer yaklaşımla,  ‘Ani Duruş Yaklaşımı’ ile anlatabilmek    mümkün. Bu yaklaşım, krizi ülkeye gelen yabancı sermaye akımlarının ani duruşu ve ardından da hızlı bir şekilde ülkeden kaçışı ile açıklar. (1)

Ani Duruş

Bu yaklaşıma göre, böyle bir ani duruşun nedeni, özetle, bu kaynakları yönlendiren uluslararası fonların ya da merkezlerin ülkenin temerrüde düşebileceği konusundaki endişeleridir.  

Yani bu fonlar, döviz kurunun hızlı yükselişinin durdurulamaması, buna karşılık döviz rezervlerinin yetersizliği ve ekonomi yönetiminin beceriksizliği ya da yaptığı yanlışlar gibi nedenlerle ülkeye ilişkin ciddi bir güven sorunu oluştuğunda, söz konusu ülkenin borcunu zamanında ve eksiksiz olarak geri ödeyemeyeceğine kanaat getirdiklerinde yatırım yapmayı durdururlar.

Bu tür endişeler henüz ciddi boyutlara ulaşmadığında, yani düşük düzeydeyken bu durum sadece ülkenin risk priminde bir miktar (CDS) artışa neden olur. Endişeler akut bir hal aldığında ise risk primi füze hızıyla yükselir ve sonuç olarak ülkeye doğru olan finansman akışı durur (Türkiye’nin şu anda CDS’ i 884). (2)

Hızlı çıkış

Ani duruştan daha tehlikelisi ise ülkeden dışarıya doğru olan sermaye çıkışlarının hızlanmasıdır. Bunun ana nedeni ülkedeki siyasetin ve ekonominin yönetimine olan güvenin artık büyük ölçüde yitirilmesidir. Bu çapta bir güven yitimi söz konusu olduğunda ülkeye gelen yabancı sermaye (yerli sermaye ile birlikte) ülkeden kaçan sermayeye dönüşür.

Ani duruşun ve ani sermaye çıkışlarının birçok nedeni olsa da (3), bunların en önemlisi ülkede uygulanan sermaye rejimidir. Eğer ülkeye gelen ve ülkeden giden sermaye tam bir serbestlik içinde hareket ediyorsa, her hangi bir kontrole ya da kısıtlamaya tabi değilse sermaye çıkışları kolaylaşır. Dijitalleşmenin bu denli arttığı günümüzde, eğer kısıtlama da yoksa, bu fonların her iki yönde adeta elini kolunu sallayarak girip çıkması son derece kolaylaşır.

Uluslararası sermaye hareketlerinin denetimden uzak kalmaları, sadece ulusal paranın değerinin düşmesine, faiz oranının yükselmesine, varlık fiyatlarının çakılmasına, borç stoklarının artık çevrilemez bir düzeye ulaşmasına neden olmakla kalmaz, aynı zamanda resesyon, işsizlik ve yoksulluğun artmasıyla da sonuçlanır.

Hem gelen hem de giden sermayenin kontrolü

Teoride, genelde giden sermayeye ilişkin olarak uygulanan kontrollerin daha faydalı olduğu kabul edilir. Çünkü eğer krizi tetikleyen hızlı ani sermaye çıkışları ise sermayenin hareketliliğini kısıtlamak bu riski ve bununla birlikte doğacak olan zararı azaltır. Ancak gelen sermayeye kontrol uygulanmasının da, parasal otonomiden taviz vermeden, her hangi bir parasal sıkılaştırmaya ya da diğer zorlayıcı veya kısıtlayıcı önleme başvurmadan, ulusal paranın aşırı değerlenmesini önlemek açısından yararlı olduğu düşünülür. (4)

Denetimsiz sermaye gelir dağılımı adaletsizliğini artırıyor

Sermaye serbestisi (denetimsiz sermaye hareketleri) sadece finansal krizlere neden olmaz, aynı zamanda ekonomik büyümeyi ve gelir dağılımını da olumsuz etkiler.

Bu konuda yapılmış bir IMF çalışmasının bulguları son derece çarpıcıdır. Bu çalışmaya göre (5); uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, yabancı sermayeye bağımlı ve ani duruş ve ani sermaye çıkışlarından ciddi biçimde etkilenen ekonomilerde,  milli hâsıla ve verimlilikler üzerinde son derece sınırlı bir olumlu etki yaratırken; istihdamı ve emek gelirlerinin milli gelir içindeki payını azaltmakta ve mevcut gelir dağılımı adaletsizliğini daha artırmaktadır.

Normalde kapitalist küreselleşmenin savunuculuğunu yapan IMF bu çalışmasında (ironik bir biçimde), uluslararası sermaye rejimini liberalleştiren reformların haklılığını destekleyen bilimsel bulguların mevcut olmadığını, bunların sadece ideolojik iddialardan ibaret olduğunu ileri sürüyor.  Ayrıca finansal küreselleşmenin gelir eşitsizlikleri üzerinde yarattığı ciddi olumsuz etkilere de dikkat çekiyor.

IMF’nin sermaye serbestisinin neden olduğu eşitsizlikleri anlatan başka çalışmaları da mevcut. Örneğin bir diğer çalışmasında (6): “Finansal küreselleşme, eşitsizlikte önemli artışlara katkıda bulunurken, ortalama olarak çok sınırlı hâsıla artışı kazanımlarına yol açtı” saptamasında bulunuluyor.

Diğer bir deyişle, IMF’ye göre, milli gelir pastası, tüm bu serbestleştirme hamlelerinin bir sonucu olarak gerçekte fazla büyümüyor ama zengin bir azınlık bu pastadan giderek daha fazla pay alıyor. Buna karşılık çalışan sınıflar zarara uğratılıyor.

Finansal krizler popülist otoriter rejimlere yol açıyor

Denetimsiz sermaye akımlarının yol açtığı finansal krizler ciddi ekonomik maliyetlerin yanı sıra, sağcı otoriter popülist yönetimlerin iş başına gelmesi gibi siyasal maliyetlere de neden olabiliyor.

Yani finansal krizler orta vadede sönümlenen ani mali ve iktisadi etkiler yaratırken, uzun vadeli siyasi sonuçlar doğurabiliyor. Böylece, ciddi bir finansal krizin neden olduğu iktisadi durgunluklar seçmen kitlelerinin çok büyük bir kısmının tercihlerini etkileyebiliyor.

Bunun en iyi kanıtlarından biri, Türkiye’de 2001 yılında yaşanmış olan finansal krizin (uluslararası faktörler gibi başka faktörlerle birlikte), hemen bir yıl sonra yapılan genel seçimlerde bugün itibariyle 20 yıldır sürmekte olan AKP iktidarını iş başına getirmesidir.

Finansal krizler, kriz öncesinde mevcut olan adaletsiz gelir dağılımı ve düzenli bir gelire sahip olmama biçiminde daha ziyade de mavi yakalıların sahip olduğu ekonomik güvensizliğini artırmakla kalmıyor, küreselleşme ve teknolojik gelişme karşısında daha korunaklı konumdaki orta sınıfları da vuruyor ve bu kesimlerin ekonomiye olan güvensizliğini de artırıyor. Bunda borçlanmanın, finansal kriz yüzünden artık giderek zorlaşması çok etkili oluyor. Çünkü ileri düzeyde finansallaşmış ekonomilerde ücret ya da gelir yetersizlikleri ancak borçlanma ile giderilebiliyor, böylece belli bir yaşam standardının sürdürülebilmesi mümkün olabiliyor. Finansal kriz borçlanma koşullarını zorlaştırdığından, bu standart artık sürdürülemez oluyor. Bu arada bu kesimlerin ihtiyat olarak yaptıkları tasarruflar da eriyip gidince ekonomik güvensizlik iyice artıyor. (7)

Böylece, finansal krizin tetiklediği ekonomik güvensizlik ve bunun beslediği hoşnutsuzluk, seçmenlerin mevcut statükoya ve bunun aktörleri olan siyasal partilere olan güveni sarsıyor, bu da solun ideolojik ve örgütsel bir hegemonyasının kurulamadığı bir dönemde, sağ otoriter popülist partilerin ya da hareketlerin bu memnuniyetsiz kitleleri arkasına takmasıyla sonuçlanabiliyor. 2008 finansal krizi ve 2010 Avrupa borç krizi sonrasında bazı Avrupa ülkelerindeki yönetimlerin sağcı otoriter partilerin eline geçmesinin bir nedeninin de bu olduğu ileri sürülebilir.

IMF giderek daha fazla sermaye kontrolünü savunuyor

Son olarak, IMF bu yıl politikalarında sermaye kontrollerinin kullanımını daha kabul edici hale getiren ve ülkeler tarafından ekonomilerine giren ve çıkan yabancı sermaye akışını sınırlayan iki güncelleme yaptı. (8)

Bunlardan ilki, bazı durumlarda (örneğin ülke şu anda her hangi bir yabancı sermaye dalgalanması yaşamasa dahi), yabancı sermaye kontrollerinin önleyici olarak kullanılmasına izin veriyor. IMF’nin bu konudaki daha önceki politikası, bu tür kontrollerin,  ülke eğer yüksek düzeyde bir sermaye girişi ile karşı karşıya kaldığında (o zaman bile son çare olarak) kullanılmasına izin veriyordu.

İkinci güncelleme, özellikle ulusal veya uluslararası güvenlik nedenleriyle getirilenler olmak üzere, belirli sermaye kontrollerine karşı çıkılmamasını öngörüyor. Böylece yapılan güncellemelerle ülkelere, özellikli durumlarda sınırlı sermaye kontrollerinin kullanımında daha fazla otonomi sağlanması yönünde bir adım atılıyor.

Diğer yandan kurum, sosyal ve bölüşümsel adaleti sağlamaya dönük hedefler için yabancı sermaye hareketlerinin kısıtlanması konusunda her hangi bir yeni güncelleme getirmiyor.

Ayrıca kurumun şu andaki yaklaşımı, yalnızca ekonomiler hali hazırda kriz içindeyken bu tür kontrollerin kullanımını onaylamakla sınırlı kalıyor. Öte yandan ülkelerin, asıl olarak yabancı sermaye ülkeden çıkmaya başlamadan önce de, önleyici olarak, bu tür kontrollere başvurmak durumunda kalabildikleri bir gerçek.

IMF Başkanı’nın bu haftaki G20 Zirvesi öncesinde yayımlanan makalesi yükselen ekonomilerin neden daha fazla sermaye kontrollerine yönelmelerinin gerekli olduğunu anlatıyor:

“2022 yılı zorlu bir yıl olacak ve muhtemelen artan resesyon riskiyle birlikte daha da zorlu bir 2023 bizi bekliyor. Yüksek enflasyonist gidiş ve doların hızla değer kazanması, piyasaların fiyatlandırdığının çok daha ötesinde bir parasal sıkılaştırmayı gerektirecek ve bu da potansiyel olarak riskli varlıklarda ve devlet tahvili piyasalarında daha fazla oynaklığa ve satışlara neden olacak. Bu yükselen ve gelişmekte olan ekonomilerden daha fazla sermaye çıkışını tetikleyebilir. Dış şokların tek başına esnek döviz kurları tarafından absorbe edilemeyecek kadar yıkıcı olduğu durumlarda, politika yapıcılar harekete geçmeye hazır olmalıdır. Örneğin bir kriz senaryosunda, beklentilerin sabitlenmesine yardımcı olabilmek için döviz müdahaleleri yapılmalı veya sermaye akışı yönetimi önlemleri alınmalıdır. Nitekim bu tür durumlarda ülkelerin sermaye çıkışlarına karşı yanıt vermesine yardımcı olmak için, yakın zamanda bu konudaki kurumsal görüşümüzü güncelledik.” (9).

Özetle, K. Georgieva, yukarıda sözünü ettiğimiz güncellemelere de atıfta bulunarak, önümüzdeki iki yılda azgelişmiş ülkelerden ve yükselen ekonomilerden çok daha fazla sermaye çıkışları olabileceğini öngördüklerini ileri sürüyor ve bir yandan merkez bankalarının faiz oranlarını yükseltmelerini, diğer yandan da, böyle ani çıkışların krizlere neden olmaması için hükümetlerin sermaye kontrolleri uygulamalarını öneriyor.

Rodrik: “Krizler istisna değil, hikâyenin bütünü!”

Uluslararası sermaye hareketlerinin serbest dolaşımının yol açtığı finansal krizler konusundaki en önemli çalışmalardan biri Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dani Rodrik’e ait.

Bu çalışmasında Rodrik, ulusların, özellikle de yoksul ulusların, küresel sermaye akışlarındaki dalgalanmaların bir sonucu olarak katlandıkları yükseliş-çöküş (boom-bust) biçimindeki döngülerin, “akıl almaz büyüklükteki ekonomik krizlere” yol açtığını ve bu döngülerin, uluslararası sermaye akışlarındaki bir yan etki ya da küçük bir kusur değil, hikâyenin bütünü olduğunu (10) vurguluyor.

Yazar, sermaye çıkışlarını önlemenin en etkili yolununsa sermaye kontrollerine başvurulması olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca azgelişmiş ülkelerdeki ekonomi yönetimlerine şöyle bir uyarıda bulunuyor:

 “Önceliği yabancı yatırımcıları mutlu etmek olan bir maliye bakanı, kalkınma hedeflerini önemsemeyen biridir. Ülkeyi kalkındırmak ve yabancı yatırımcıyı mutlu etmek biçimindeki iki amacın örtüşebileceğini düşünebilmek için uluslararası sermaye piyasalarının etkinliğine ve rasyonalitesine körü körüne inanmak gerekir.”

Kısaca Rodrik, “yabancı yatırımcıları mutlu etmeye çalışırken, aynı anda ülkenin kalkınmasının sağlanamayacağını, bu iki amacın birbiriyle çeliştiği” gerçeğinin altını çiziyor.

“Serbest sermaye rejimi seçkinlerin servetlerini dışarı kaçırmalarının etkili bir yolu”

A. Subramanian ve Rodrik, ortak makalelerinde çok daha net ve çarpıcı tespitlerde bulunuyorlar:

“Neo-liberalizmin arkasındaki fikir birliği büyük çapta azalmış olsa da, yükselen piyasaların ekonomilerini yabancı finansal akımlara açması gerektiği düşüncesi karar alıcılar tarafından hala verili bir durum olarak kabul ediliyor. Bu düşünce değişene kadar azgelişmiş ekonomiler gereksiz dalgalanmalardan, periyodik krizlerden ve ekonomik kayıplardan zarar görecekler.  Diğer yandan böyle ülkelerdeki zengin seçkinler, özellikle Latin Amerika ve Güney Afrika’dakiler, böyle bir finansal küreselleşme altındaki serbest sermaye rejimini devasa çaptaki servetlerini dışarı kaçırmak için önemli bir yol olarak görüyorlar.” (11)

Kısaca yazarların, “zengin elitlerin serbest sermaye akımlarından yana oldukları, çünkü serbest sermaye rejimleri ile kolayca para aklayabildikleri ve servetlerini kolayca kendileri için çok daha güvenli olan yerlere taşıyabildikleri ve gerektiğinde tekrar ülkeye getirebildikleri, bu nedenle de sermaye kontrollerine şiddetle karşı çıktıkları” yönündeki saptamalarının ciddiye alınması ve politikaların buna göre geliştirilmesi gerekiyor.

Bize gelince, şimdilik, TC vatandaşı süper zenginlerin ülke milli gelirinin neredeyse beşte biri kadar bir serveti ‘kara para cenneti’ olarak da bilinen vergi cennetlerinde tutabilmelerinin, TCMB Net Hata ve Noksan kaleminin zaman zaman cari açığın yarısını fonlayabilecek büyüklüğe erişmesinin ve artık sayısını unuttuğumuz çok miktarda Varlık Affı yasasının çıkartılmasının, uluslararası sermaye hareketlerinin serbestçe hareket edebildiği bir rejim ile mümkün olabildiğini hatırda tutmakta ve buna göre önlemler almakta yarar olduğunun altını çizelim.

Sonraki yazı: Sermaye kontrolleri (3):  İktidar ve muhalefet aynı safta

Dip notlar:

(1)  Stephen Cecchetti, Kim Schoenholtz, “Sudden stops: A primer on balance-of-payments crises”, https://voxeu.org/content/sudden-stops-primer-balance-payments-crises (9 July 2018).

(2)  https://tr.investing.com/rates-bonds/turkey-cds-5-year-usd (15 Temmuz 2022).

(3)  IMF, The Aggregate and Distributional Effects of Financial  Globalization: Evidence from Macro and Sectoral Data, WP/18/83 (2018).

(4)  Melike Altınkemer, Recent Experiences With Capital Controls: Is There A Lesson for Turkey?, Central Bank Review, 2005, http://www.tcmb.gov.tr/research/review (7 Temmuz 2022).

(5)  IMF, agm.

(6)  https://blogs.imf.org/navigating-capital-flows-an-integrated-approach (9 December 2020).

(7)  Financial crises as drivers of populism: A new channel, https://voxeu.org/article/financial-crises-drivers-populism (7 July 2022).

(8)  https://www.brookings.edu/blog/up-front/the-imfs-updated-view-on-capital-controls-welcome-fixes-but-major-rethinking-is-still-needed (18 April 2022).

(9)  Kristalina Georgieva, “Facing a Darkening Economic Outlook: How the G20 Can Respond”, https://blogs.imf.org (13 July 2022/).

(10)                 https://drodrik.scholar.harvard.edu/files/dani-rodrik/files/who-needs-capital-account-convertibility.pdf (February 1998).

(11)                 Arvind Subramanian and Dani Rodrik, “https://www.business-standard.com/article/opinion/the-puzzling-lure-of-financial-globalisation (27 September 2019).