29 Haziran 2019 Cumartesi

NE KAPİTALİST SERBEST TİCARET, NE DE KAPİTALİST KORUMACILIK! (Cemaz-ül evvelini iyi bildiğimiz bir teori (vi)


NE KAPİTALİST SERBEST TİCARET, NE DE KAPİTALİST KORUMACILIK!
(Cemaz-ül evvelini iyi bildiğimiz bir teori (vi)

Mustafa Durmuş

29 Haziran 2019

Ülkelerin dış ticarette neden korumacılığa başvurduklarını açıklamaya yönelik yaklaşımların gerekçeleri şöyle özetlenebilir (1):
(i) Ülke daha yüksek maliyetlerle de olsa, olası bir savaş ve küresel kriz durumunda kendine yetebilecek bir durumda olmalıdır.
(ii) Tarifeler, belli bir ölçeğe ulaşana kadar yerli bebek endüstrileri (belli sanayileşme stratejisinin aracı da olarak) korumak için uygulanırlar. Bu endüstriler sanayileşme için korunmalıdırlar.
(iii) Karşı tarafın haksız ticari uygulamalarına (sübvansiyon ve fiyat indirimleri gibi) karşı yerli firmalar korunmalıdır. Böylece tarifeler ticari ortak konumundaki diğer ülkelerin zararlı ticaret politikalarında değişiklik yapmaları için uyarıcı bir işlev görebilir.
(iv) Tarifeler ticaret hadlerini iyileştirerek yerli üreticinin refahını artırır. Çünkü tarifeler ihraç ürünlere olan talebi azaltarak dünya piyasalarında bu ürünlerin fiyatlarını düşürebilir.
Ayrıca korumacılık sayesinde kaynaklar ithal ikameci sanayilere yönlendirileceğinden ülkenin ihracata yönelik üretimi, arzı azalır, böylece fiyatları artar. Yani dış ticaret hadleri (ülkenin sattığı ürünlerin fiyatlarının ithal ettiklerinin fiyatlarına oranını gösteren endeks) iyileşir.
Kısaca bu yaklaşıma göre optimal tarifeler ülke insanının durumunun iyileşmesine yardımcı olur (diğer yandan karşı ülkeler de tarifelerini yükselttiğinde herkesin durumu kötüleşebilir) (2).

KORUMACILIK ÇÖZÜM DEĞİL
Her ne kadar yüksek tarifeler biçimindeki korumacılık sanayileşme stratejisinin bir aracı olarak kullanılabilirse de, yani yerli sanayileri korumak amaçlı olarak uygulansa da, özellikle günümüz küreselleşmiş kapitalizmi altında örneğin bir azgelişmiş ülkenin anti-kapitalist ve anti- emperyalist bir paradigmayı benimsemeden, özellikle de emek ve doğa ile uyumlu, verimli bir sürdürülebilir bir sanayileşmeyi, sadece korumacılıkla hayata geçirebilmesi imkânsızdır.

“BİZLER” VE “ONLAR” YANILSAMASI
Ayrıca korumacı politikalar da yanlış bir dikotomiye neden olarak, dünyayı “bizler” ve “onlar” ya da “yerliler” ve “yabancılar” diye ikiye ayırır.
Böyle bir ayırımın kapitalizmin uzlaşmaz çelişkilere sahip sosyal sınıfları bünyesinde barındırdığı gerçeğini görmezden geldiği, dolayısıyla her hangi bir sınıf perspektifinin olmadığı ve sonuçta emperyalizme karşı çıkış görüntüsü altında onun içsel bir olgu olduğunu inkâr ederek emperyalist- kapitalist sömürüyü meşru göstermeye yaradığı açıktır.
İlave olarak, 1929 Büyük Depresyonunun başlarında da görüldüğü gibi, korumacılık dünya ticaretinde kurumaya ve resesyonun derinleşmesine neden olabilir. Şöyle ki:
Bu yılın Nisan ayında IMF-DB ortak toplantısından çıkan ortak görüş dünya ekonomisinin yavaşlamakta olduğu ve resesyon riskinin giderek arttığı yönünde. IMF iktisatçıları bu nedenle de (küresel ekonominin hassas momentinde olduğumuzdan hareketle) bu yılki büyüme tahminlerini yüzde 3,3’e düşürdüler (Ocak başında yüzde 3,5 olarak tahmin ediyorlardı). Yüksek gümrük tarifelerinin ve ticaret savaşlarının büyümeyi yavaşlattığı ve toparlanmayı sürdürülemez kıldığı öne sürülüyor (3).
Bu bağlamda OECD bu yılki büyüme hızını yüzde 3,4 (4); Avrupa Komisyonu yüzde 3,2 (5) olarak tahmin ediyor ki bunlar 2008 krizi öncesindeki yüzde 4’lük büyüme trendini altında kalıyor.

TİCARET SAVAŞLARI: SEBEP Mİ, SONUÇ MU?
Diğer taraftan ticaret savaşları ve yüksek tarifelerin ekonomik büyümeyi yavaşlattığı yaklaşımı da tartışmaya açık bir yaklaşım.
Çünkü bu yaklaşımın temel varsayımı ticaret ve tarifelerin küresel ekonomik büyüme ve refahın ana sürükleyicileri olduğu.
“2019 G-20 Osaka Zirvesinde en fazla odaklanılan konu ABD - Çin ticaret savaşları olacak. Böylece zirve içi boş sözler ve kararlarla tamamlanacak. Oysa yüksek tarifeler ve korumacılık neden olmaktan ziyade sonuçtur. Yani bunlar üretken yatırımlarca belirlenen ulusal hasılanın mevcut durumunun türevleridir. Ticaret savaşları derindeki ekonomik sorunların nedeni değil, semptomudur” (6).

KORUMACILIK ÜRETİM YERLERİNDE KAYMALARA NEDEN OLUYOR
Diğer yandan korumacılık üretim mekanlarının küresel çapta değişikliğe uğramasıyla sonuçlanabilir.
Nitekim Çin’deki Amerikan Ticaret Birliği bünyesinde ABD’li firmaların üst düzey yöneticileri ile yapılan bir ankete göre, Çin’de üretim yapan ABD’li firmaların yüzde 40’ı ABD - Çin ticaret savaşları nedeniyle Çin’deki üretim faaliyetlerine ya son verdiler ya da son vererek, bölgede başka ülkelere taşımayı düşünüyorlar. Yüzde 6’sı ise ABD’ye geri dönmeyi planlıyor. Bazı anketörlere göre bu “kuşaksal bir üretim kaydırması” anlamına geliyor (7).
Bu gelişmenin küresel ekonomik, politik ve jeopolitik sonuçlar doğuracak bir gelişme olduğu inkâr edilemez.

KORUMACILIK DÜNYA TİCARETİNİ DARALTIYOR
Korumacılık bir sonuç olarak ele alınsa dahi, neden olduğu gelişmelerin dünya ticaretini yavaşlatmakta olduğu bir gerçek.
Nitekim dünya ticaret hacmi 2017 yılında yüzde 4,6 oranında artmıştı. DTÖ’ye göre 2018 yılında bu artış yüzde 3 olabildi. Geçen yılın 3. Çeyreğinde yüzde 1,1 olan artış, 4. Çeyrekte eksi binde 6 ve 2019’un ilk çeyreğinde eksi binde 3 oldu. DTÖ tarafından düzenlenen Dünya Temel Ticaret Göstergesi Endeksi (WTOI) ise 2012 yılından bu yana ilk kez 100’ün altına düştü ve 96,3 oldu. DTÖ’ye göre ticaret savaşları sürerse durum daha da kötüleşecek. Kısa vadede dünya ticareti hacim olarak küçülürken, orta vadede bu küresel bir resesyon nedeni olacak (8).
Ayrıca Çin’de (ABD ile yaşanan ticaret savaşı ve tarife gerginliği sonrasında) Nisan ayından itibaren temel bazı göstergeler kötüleşmeye başladı. Mart’tan itibaren sanayi hasılası artış hızı yüzde 8,5’ten yüzde 5,4’e; perakende satışlar yüzde 8,7’den yüzde 7,2’ye; sabit sermaye yatırımları yüzde 6,3’ten yüzde 6,1’e geriledi (9).
Çin’in dünyanın en büyük ithalatçı ekonomisi olması nedeniyle ABD’nin Çin’e uyguladığı yasakların dünya ticaretini etkilemesi kaçınılmaz olacaktır (10).

DÜNYA TİCARETİNİN ARTMASI YÜZDE 99’UN REFAHININ ARTTIĞI ANLAMINA GELMİYOR
Diğer taraftan, dünya ticareti arttığında bunun faydaları da eşit dağılmıyor. Bundan asıl faydayı dünya ticaretine hâkim olan büyük çok uluslu şirketler (ÇUŞ) ve onların azgelişmiş ülkelerindeki ticari ortakları sağlıyorlar.
UNCTAD’ a göre, 2014 yılında tüm dünyada olmak üzere en tepedeki yüzde 1 ihracatçı firma mal ihracatının yüzde 57’sini, yüzde 5 yüzde 80’ini ve yüzde 25 ihracatçı firma ülke ihracatının yüzde 100’ünü gerçekleştirdi. Yani dış ticaret artışının getirisi emekçilere değil sermayedarlara gidiyor (11).
Dünya ticaretini ellerinde tutan en büyük 2 bin küresel çok uluslu şirketin yıllık kârları 1990’ların sonlarında 0,7 trilyon dolar iken, 2014 yılında neredeyse 4 kat artarak 2,6 trilyon dolara yükseldi. (12)
Dünya ticaretinin yüzde 50’sinin vergi cennetlerinde yerleşik büyük şirketler tarafından yapıldığı ve küresel servetin altıda birinden fazlasının bu cennetlerde tutulduğu dikkate alınırsa (13) küresel ticaretin büyük çoğunluğu yoksullaştırırken, küçük bir azınlığı zenginleştirdiği gerçeği daha iyi anlaşılabilir.

KAPİTALİST KORUMACILIK ÇİFTÇİLERİN GELİR KAYBINA NEDEN OLUYOR
Korumacı politikalar (özellikle de çok yüksek tarifeler) ülkenin ulusal parasının güçlenmesine, bu da iç ticaret hadlerinin bozulması yüzünden, örneğin köylülerin gelir kaybetmesine ve yoksullaşmasına neden olabiliyor.
Çünkü yüksek tarife uygulayan ülkenin parası diğer ulusal paralar karşısında değer kazanıyor. Tarifeler ithalat talebini azalttığından, örneğin doların değeri yükseliyor ve dolarla daha fazla yuan satın almak mümkün oluyor. Bu da Amerikan çiftçisini vuruyor zira örneğin artık 1 dolar ile içerde daha fazla miktarda buğday, mısır vb satın alınabiliyor. Bu nedenle güçlü dolar ABD tarım üreticisini endişelendiriyor (14).
Nitekim ABD’nin Çin ile ticaret savaşından en çok çiftçiler zarar gördüler. Öyle ki ABD’li çiftçilerin gelirleri geçen yıldan beri yüzde 16 oranında düştü. Tarımda Güven Endeksi, 2016 yılından bu yana en düşük seviyeye geriledi: Nisan 2019’da 115 iken, Mayıs’ta 101 oldu. Tarımdaki kötü gelişmeleri telafi etmek amacıyla dağıtılan sübvansiyonların büyük kısmı ise zengin çiftçilere gitti (15).

KAPİTALİST KORUMACILIK TÜKETİCİNİN YOKSULLAŞMASINA VE YOLSUZLUKLARA YOL AÇIYOR
Aşırı korumacılık ülkede tüketici fiyatlarının yükselmesine yol açarak tüketicilerin yoksullaşmasıyla da sonuçlanabilir.
Ayrıca yüksek tarifeler uygulamak biçimindeki korumacılık önlemleri yolsuzluğu artırıyor. Çünkü korunmuş sektörler diğerlerine göre daha avantajlı hale geldiğinden, bu kayırmacılık ve rüşvetin artmasına ve rant ekonomisinin büyümesine neden oluyor.

EMEK VE EKOLOJİ ÜZERİNDE OLUMSUZ ETKİLER
Aşırı korumacı politikalar, ihracatçı ülkelerin (ithalatçı ülkelerin korumacı önlemleri nedeniyle artan fiyatları ve azalan rekabet güçleri yüzünden) üretim maliyetlerini düşürebilmek için; işçilerin ücretlerini düşürmeleri, çalışma koşullarını kötüleştirmeleri ve ekolojiyi daha da tahrip etmesiyle de neticeleniyor. Böyle kötü koşullarda çalışan işçilerin örgütlenme için ne enerjileri, ne de zamanı kalmıyor.
Böylece korumacılık uluslararası işçi sınıfını zayıflattığı gibi, nesnel olarak işçilerin uluslararası düzeyde karşı karşıya gelmeleriyle de sonuçlanabiliyor.
Ayrıca günümüzde korumacı politikalar uluslararası işçi sınıfını bölmeye ve zayıflatmaya yararken, uluslararası ticaretin büyük aktörleri dev sermaye şirketlerinin sınıfsal çıkarlarını koruma ve geliştirmeye yarıyor.
Örneğin Trumpçı tarifeler ve korumacı hamleler daha ziyade büyük şirketleri ilgilendiren (Boing gibi) entelektüel mülkiyet haklarını korumaya yönelik hamleler olarak değerlendiriliyor. Yani bunların sıradan Amerikan işçilerini korumakla ilgisi yok. Gerçekte Trump bu politikaları daha çok kendisini ve çevresini zengin etmek için kullanıyor (16).
Özetle, kapitalist korumacılığın (tıpkı serbest ticaret sistemindeki gibi), ülke çıkarlarına hizmet ettiği ileri sürülse de, bu bir yanılsamadan ibaret.

SONUÇ: ULUSLARARASI TİCARET POLİTİKALARI TOPTANCI BİR BAKIŞ AÇISIYLA ELE ALINMAMALI
Gelişkin Merkez ya da azgelişmiş Çevre ekonomilerde korumacı politikalar belli sanayi ya da sektörlerdeki egemen sermaye gruplarını korumaya yararken, başta işçiler, çiftçiler ve tüketiciler olmak üzere geniş kitlelerin işlerini kaybetmelerine, daha yüksek tüketici fiyatlarına maruz kalarak daha fazla gelir, refah kaybına ve yoksullaşmaya yol açabiliyor.
Buradaki yanılsamanın ana nedeni ise kapitalist toplumun birbiri ile uzlaşmaz sınıfsal çıkarlara sahip sınıflardan oluştuğunun ve mevcut emperyalist iş bölümüne uygun uluslararası ticaret yapma biçimlerinin de bu sınıfsal temele göre farklı etkilere neden olduğu gerçeğinin yeterince görülememesi.
Uluslararası işçi sınıfını ve ezilen halkları (adaletli ve etkin bir uluslararası ticaret modeli altında) korumaya dönük “sosyal korumacılık" önerisini bir sonraki yazımızda ele alacağız.
Gelecek yazı: "Adaletli ve etkin bir uluslararası ticaret için üçüncü yol".

DİP NOTLAR:
(1) Rod Hill ve Tony Myatt, İktisat: Eleştirel Ders Kitabı (Çeviren: Hüsnü Bilir), Heretik Yayınları, 2017, s. 373-374.
(2) Dean Baker, “Donald Trump’s Capricious Tariffs Open the Door to Corruption”, 
https://truthout.org (10 June 2019).
(3) Gita Gopinath, “The Global Economy: A Delicate moment”,
https://blogs.imf.org (9 April 2019).
(4) OECD Economic Outlook, Trade uncertainty dragging down global growth (21 May 2019).
(5) European Commission, European Economic Forecast, Spring 2019, Institutional Paper 102 (May 2019), s. 1.
(6) Bill Durodie, “G20: US-China trade war points to the real crisis that global leaders must confront”, 
https://theconversation.com (27 June 2019).
(7) 
https://www.theatlantic.com/…/trumps-trade-war-with-china-i… (25 June 2019).
(8) C. P. Chandrasekhar and Jayati Ghosh, “Disruption in the World of Trade”, 
https://mronline.org (15 June 2019).
(9) Moody’s, Credit Markets Review and Outlook (16 May 2019).
(10) Chandrasekhar and Ghosh, agm.
(11) C. P. Chandrasekhar, “Hype and Facts on Free Trade”,
https://www.networkideas.org (10 October 2018).
(12) UNCTAD, Trade and Development Report 2018: Power, Platforms and the Free Trade Delusion, 2018, s. 56.
(13) Jason Hickel, The Divide, Windmill Books, 2017, s. 228.
(14) Baker, agm.
(15) Al Neal, “U.S.-China trade war: Emergency subsidies mostly going to wealthy farmers”, 
https://www.peoplesworld.org (5 June 2019).
(16) Baker, agm.


Ekle
Formun Üstü
Formun Altı


28 Haziran 2019 Cuma

G-20 TOPLANIRKEN: KAPİTALİST KORUMACILIĞIN TARİHSEL GELİŞİMİ


G-20 TOPLANIRKEN: KAPİTALİST KORUMACILIĞIN TARİHSEL GELİŞİMİ
(Cemaz-ül evvelini iyi bildiğimiz bir teori (v)

Mustafa Durmuş

28 Haziran 2019

Bugün G-20 Zirvesi, protesto gösterileri devam ederken, Osaka’da (Japonya) toplanıyor. Protestolar nedeniyle Osaka’da okullar tatil edildi.
Bu zirve sırasında Trump ile Xi Jinping’in arasında yapılması planlanmış olan ikili görüşmeden ne sonuç çıkacağı merakla bekleniyor. Kapitalist dünyanın yöneticileri ve IMF, DTÖ gibi uluslararası örgütler iki ülke arasındaki tarifeler üzerinden yürüyen ticaret savaşlarına son verilmesini ve serbest ticarete geri dönülmesini umuyorlar.
Bu vesileyle biz de uluslararası ticarette korumacılık politikalarını (tarihsel bir gelişim içinde) masaya yatırmak ve bu politikaların çözüm olup olmadığını ezilenlerin perspektifinden tartışmak istedik.

ULUSLARARASI TİCARETTE DÖRT YOL
Tarihte ülkelerin uluslararası ticaret konusunda kabaca dört yol izledikleri görülüyor:
Dışarıyla hiç ticaret yapmamak (kapalı bir ekonomide kendine yeterli olma hali), korumacılık, tadil edilmiş serbest ticaret ve tam serbest ticaret.
İlk ve son seçenekler bugün artık gündemden kalkmış durumdalar. Tadil edilmiş ticaret ise ithalat sırasında düşük tarifelerin uygulandığı, ama herhangi bir ithalat izni, kota ya da diğer miktarsal kısıtlamaların gerekli olmadığı bir ticaret biçimini anlatıyor (1).
Trump ile birlikte yeniden gündeme gelen korumacılık seçeneğinde; tarifeler ya da karmaşık tarife uygulamaları, zorlaştırılmış gümrük pratikleri, miktarsal kısıtlamalar, ithalat izinleri ya da ruhsatları ve döviz kısıtlamaları gibi araçlarla ithalatın kısıtlanması söz konusu.

İLK KORUMACI UYGULAMA: MERKANTİLİZM
Kapitalist dış ticaretin tarihsel gelişimine bakıldığında ise bunun; Merkantilist korumacılık, serbest ticaret ve yeniden korumacılık biçiminde bir hat izlediği görülüyor.
Diyalektik ve tarihsel maddeci bir bakış açısıyla böyle bir hat kapitalist üretim tarzının, özellikle de sömürgecilik, sanayileşme, finansallaşma süreçleriyle küresel çapta iyice açığa çıkan çelişkilerini, uluslararası sermaye grupları ve bu grupların arkasındaki devletler arasındaki yıkıcı rekabeti yansıtır.
Tarihte korumacılığın kapitalizmin ilk biçimi olan Merkantilizm döneminde ortaya çıktığı biliniyor. Bu dönem Avrupa’da Orta Çağ’ın sonları ile Sanayi Devrimi arasındaki 300 yıllık ve ticari kapitalizmin geliştiği, feodalizmin yıkılmaya başladığı bir dönem.
Dönemin ulus devletlerinin izlediği iktisat politikaları üzerinde etkili olan ideolojisi ise, özünde ticaret sermayesinin (tüccar sınıfının) çıkarlarını savunan bir ideolojidir. Belli başlı uygulamaları korumacı politikaları esas alan ve mamul mallar ithalatı üzerinde yüksek ve buna karşılık hammadde üzerinde düşük tarife biçimindeki uygulamalardır.
Bunun en somut örneklerinden biri de İngiltere’deki Mısır Yasalarıydı. Bu yasalar yerli mısır üreticilerini korumak için ithalata tarife ve ihracatı teşvik etmek için sübvansiyon verilmesini öngörmekteydi.
Bu yasalarla yerli ticaret sermayesi koydurduğu ithalat yasakları ve tarifelerle kendi tarımını ve bunun üzerinden ticaretini, tarımsal üretime dayalı sanayisini yabancı mallara karşı koruyor, böylece sermaye birikimini gerçekleştiriyordu.
Böylece İngiltere uyguladığı korumacılık sayesinde modern sanayilerini kurdu ve geliştirdi, sanayi alanındaki tekelci konumunu korudu. Uygulamakta olduğu tarifeler yetmezmiş gibi, savaşçı politikalarla donanması rakip ülke sanayicilerinin sömürge pazarlarına girmesini fiziki olarak engelledi. Sömürgelerine sadece kendi ile ticaret yapma şartını getirdi. Barış yıllarında da bu tekelci konumu sürdü. İhracat ölüm-kalım meselesi olarak görülürken, ithalat korumacı mevzuat ve tarifelerle yasaklandı.

SERBEST TİCARETE GEÇİŞ: KÂR ORANLARI AZALMASIN…
Ancak kapitalist gelişme devam edip, sömürgelerden zorla el konularak Avrupa’ya (özellikle de İngiltere’ye) getirilen altın- gümüş gibi kıymetli metaller, şeker, kauçuk gibi hammadde, toprak çitlemeleri, köle emeği ve buharla çalışan makinaların keşfi gibi teknolojik buluşlar sanayi devrimini mümkün kıldığında, önceki dönemin hâkim ideolojisi olan korumacılık da yerini serbest ticaret ideolojisine bıraktı.
İthalat kısıtlamaları kaldırılmalıydı zira özellikle de tarımsal ürün, hammadde ithalatına yönelik kısıtlamalar (ücret mallarının fiyatlarının yüksek kalmasına neden olarak), kâr oranlarını düşürüyordu. Ücret mallarını daha ucuza sunmaya (böylece kârı artırmaya) dönük olarak tarımsal ürün ithalatına izin vermek gerekiyordu. Nitekim bu ihtiyaçtan ötürü 1846 yılında bir dönemin temel yasaları olan Mısır Yasaları kaldırıldı.
Serbest dış ticaretin sözcülüğünü yapan ve Merkantilizmi eleştiren A. Smith bu yasalara, serbest ticareti önlediği için karşı çıktı. Ona göre ticaret serbest söz konusu olduğunda bu tüm taraflara fayda sağlar; üretimde uzmanlaşma ve iş bölümü ölçek ekonomilerine ve bu da verimlilik artışına ve büyümeye neden olur.
Ricardo ise bu yasaya, ‘Azalan Verimler Kanunu’nun geçerli olduğu tarım sektörünü teşvik ederek sınai kâr oranlarının düşmesine, bunun da ekonomiyi ‘durağan durum’a sokmasına neden olduğu için karşı çıktı.
Sonuç olarak başta Smith ve Ricardo olmak üzere Klasik iktisatçılar bu yasaya karşı çıktılar ve yasanın kaldırılmasını desteklediler.
Sanayi sermayesinin karşı çıkışı ise doğrudan sınıfsal çıkarlarıyla ilgiliydi. Çünkü korumacılık tarımdaki fiyatların ve işçi ücretlerinin yüksek düzeyde kalmasını sağladığından sınai kârların düşmesine neden oluyordu.

MARX’TA KORUMACILIK VE SERBEST TİCARET
1847’de Brüksel’de toplanan Serbest Ticaret Kongresi’nde bir konuşma yapan Marx korumacılığın ekonomi politiğini şöyle açıklar (2):
“ Korumacılık sistemi işçilerin emeğine el koymanın, üretim araçlarının ve doğal kaynakların sermayeleştirilmesinin ve zorla Orta Çağ’dan Modern bir üretim tarzına geçişi hızlandırmanın, çabuklaştırmanın yapay bir aracıdır”.
Marx da Mısır Yasalarının kaldırılmasından bir yıl sonra toplanan Brüksel Konferansında korumacılığa ilişkin yukarıdaki tespitini yaparken, aynı konuşmada serbest ticareti savundu, ama diğerlerinden çok farklı bir gerekçe ile.
Engels’in anlatımıyla (3):
“Marx serbest ticareti modern kapitalist üretimin olağan bir sonucu ve koşulu olarak görüyor, serbest ticaretin üretici güçleri geliştirmesi ve ekonomik büyümeyi hızlandırmasının yanı sıra, kaçınılmaz olarak sosyal sınıflar (ücretli emek ve sermaye) arasındaki ayrışmayı hızlandıracağına, aralarındaki çelişkiyi keskinleştireceğine, yoksulluğu artıracağına; üretilenin tamamen tüketilemeyeceği bir aşırı bir üretime neden olacağına, tüm bunların da beraberinde ekonomik krizi getireceğine inanıyordu. Böyle üretici güçlerdeki hızlı gelişmenin üretim ilişkilerini (başta bölüşüm olmak üzere) değişmeye zorlayacağını ve bu çelişkili durumun tek çözümünün bir sosyal devrim olabileceğini öngörüyordu. Böyle bir sosyal devrim sosyal üretim güçlerini eski sosyal düzenden, yığınları ise ücretli kölelikten kurtaracak devrimdi”.
Kısaca Marx, korumacılığı kapitalizmin ömrünü uzatan bir müdahale olarak görürken, sosyal devrimle sonuçlanarak kapitalizmin yıkılmasına hizmet edeceği için serbest ticaretten yana olduğunu açıklıyordu.

İNGİLTERE: ÖNCE KORUMACILIĞIN, SONRA DA SERBEST TİCARETİN SÖZCÜSÜ
İngiltere’nin serbest ticaretten yana tavrı Birinci Paylaşım Savaşının başladığı yıl olan 1914’e kadar sürdü. Bunun temel nedeni 19. Yüzyılda İngiltere’nin sanayide ulaştığı ezici üstünlük ve geniş sömürge ağının verdiği destekle serbest ticareti savunmanın İngiltere’nin çıkarına olmasıydı.
Nitekim sanayileşmenin ortalarında 1810 yılında İngiltere’de tarımın katma değeri sanayininkinin yüzde 70’ini geçerken, 1840’a gelindiğinde sanayininki tarımınkini yüzde 60 geçer olmuştu. Pamuklu sanayinin “lordları”, toprak lordlarına; Whig’ler (liberal Parti) Tory’lere (Muhafazakâr Parti) karşı üstünlük sağlamışlardı (4). İhracata dönük üretim ise iç pazara dönük üretimin onlarca katına çıkmıştı.
Osmanlı ise kapitülasyonların sürekli imtiyazlar olarak tescil edildiği yıl olan 1740’den beri yüzde 3 ile yüzde 5 arasında değişen ithal vergileri alarak serbest bir gümrük rejimi uyguluyordu (5).
Diğer taraftan bu dönemde İngiltere’de de korumacılığa yönelme çabalarının olduğu da ileri sürülüyor.
Örneğin Currow’a göre (6), 1870’lere gelindiğinde, Fransa ve ABD gibi yeni sanayileşen ülkeler İngiltere’ye rakip olarak sahneye çıktılar. Bu gelişme, İngiltere’nin bu ülkelere karşı korumacı önlemlere başvurmasıyla sonuçlandı. Yeni tarifelerle mevcut sömürgelerini bu ülkelerden gelecek mallara kapatmaya zorlarken, aynı zamanda kendi ile sömürgeleri arasında bir tür gümrük birliği uygulamasına geçti. Bu önlemlerle dünya ticaretindeki tekelci konumunu ve sömürgelerdeki piyasalarını rakiplerine karşı korumaya çalıştı.

BİRİNCİ PAYLAŞIM SAVAŞI ÖNCESİNDE KORUMACILIK ARTTI
Kıta Avrupası’nda korumacılık Rusya, Avusturya ve İspanya tarafından 1877’de başlatıldı. Daha sonra 1879’da Almanya ve 1880’lerin sonlarından itibaren, İtalya, İsviçre ve Belçika gümrük duvarları aracılığıyla korumacılığa döndüler. Bu geri dönüşlerin nedeni özellikle Kuzey Amerika’dan kaynaklanan tahıl istilasından korunmak ve yavaşlayan ekonomik büyümeyi hızlandırmaktı (7).

KAPİTALİST KRİZ KORUMACILIĞA DÖNÜŞÜ TEŞVİK EDİYOR
Kısaca kapitalizmin ilk küresel krizinin tomurcuklanmaya başladığı 1870’lerin başlarında eski serbest ticaret teorileri ve uygulamaları terkedilerek korumacılığa yeniden dönüldü.
Bugün de, bir taraftan küreselleşme sürerken, diğer taraftan bir kez daha korumacılığa dönüş süreci yaşanıyor. Bu kez sahnede 1929 krizi sonrasında korumacılık deneyiminde olduğu gibi bir zamanların serbest ticaret savunucusu ABD var.
Eskiden olduğu gibi azgelişmiş ülkelerin korumacı politikalar uygulayacak güçleri ya da niyetleri yok.

NEO-MERKANTİLİZM
Trump liderliğinde ABD, Çin ve Meksika’nın yanı sıra bazı Batılı ülkelerden gelen ithalata uyguladığı tarifeleri yükselterek ve Obama döneminde hazırlanmış olan TPP ve TIPP gibi uluslararası anlaşmaların imzalanmasından vazgeçerek korumacılığa ya da bir tür Neo-Merkantilizme geri dönmeye başladı.
ABD’nin korumacı politikalarının yaklaşan resesyon ile ilişkisi Amerikalı Marksist iktisatçı Wolff tarafından şöyle anlatılıyor:
“Kendini “Tarife Adam” olarak tanıtan Trump, koyduğu tarifelerle ABD ekonomisinin resesyona girmesini önlemeye çalışsa da, koyduğu bu tarifelerinin bedelini Amerikan halkına ödetecek.” (8)

DİP NOTLAR:
(1) Kenneth L. Robinson, “Alternative Trade Policies”,ageconsearch.umn.edu/bitstream/17618/1/ar520036.pdf, s. 36.
(2) “On the Question of Free Trade”, Marx-Engels Works 1888 (Engels’in giriş yazısı)
https://www.marxists.org/…/…/works/1888/free-trade/index.htm.
(3) Agm.
(4) Oğuz Oyan, “XIX. Yüzyıl Avrupası ve Fransa örneği, dış ticarette liberalleşmenin tarihsel öğretileri”, Yapıt-Toplumsal Araştırmalar Dergisi, Sayı 6 (Ağustos-Eylül 1984), s. 53.
(5) Agm., s. 54.
(6) Heinrich Currow, “Trade Agreements and Imperial Expansion Policy (May 1910), Discovering Imperialism (Richard B. Day and Daniel Gaido9, Hay Market Books, 2012 içinde, s. 182-183.
(7) Oyan, agm, s. 57-8.
(8) Economic Update: A New Labor Movement Rising, 
https://roarmag.org (18 June 2019).




24 Haziran 2019 Pazartesi

DÖKME SU İLE DEĞİRMEN DÖNMEZ


DÖKME SU İLE DEĞİRMEN DÖNMEZ

Mustafa Durmuş

22 Haziran 2019

Krizdeki bir ekonomi (üstelik kısa vadeli dış borç ödemeleri çok yüksek düzeydeyse), hem bu dövizi fiilen bulabilmesi, hem de bunu düşük kurla ve düşük faizle temin edebilmesi çok zorlaşır.
Bu tespit Türkiye ekonomisinin durumunu tam olarak yansıtıyor. Öyle ki bir yıl içinde ödenmesi gereken 177 milyar dolar dış borç, buna karşılık TL karşısında ciddi oranda değer kazanmış döviz kurları, dünyanın en yüksek faizlerinden borç bulmakta dahi zorlanan ve sıcak para girişleri ciddi ölçüde azalmış bir ekonomi gerçeğimiz var.

En az 1 ya da 2 faiz indirimi bekleniyor
Bu bağlamda bu haftaki FED toplantısının ardından Başkan Powell’in yaptığı açıklama Türkiye için çok önemliydi. Çünkü Powell FED’in bu yıl faizleri indireceğini söyledi. Bu, FED’in birkaç ay önceki faiz indirimi yapılmayacağı (hatta artırıma gidilebileceği) yönündeki açıklamalarından çok farklı bir açıklama.
Yapılan bir ankete göre, uluslararası finansal vadeli işlemler piyasasının aktörleri bu yıl faizlerde, Temmuz’da bir seferlik indirim olmasını yüzde 100 ihtimalle ve Eylül’de ikinci bir indirimi yüzde 50’den yüksek bir ihtimalle bekliyorlar (1).

Kur az da olsa gevşedi
Bu açıklamanın etkisiyle; ABD borsaları yükseldi, doların diğer güçlü paralar karşısında değeri ve 10 yıllık ABD Hazine bonolarının getirisi düştü. Türkiye’de ise TL/dolar kuru bir miktar gevşedi ve açıklama öncesinde 5,84 olan dolar kuru 5,77’ye geriledi (ancak bugün tekrar yükselerek 5,82’i oldu).
Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) faiz oranlarını artırmayarak parasal genişlemeye devam etme kararı ile birlikte bu karar FED ’in Türkiye’nin “imdadına yetişmesi” olarak değerlendiriliyor. Böyle bir indirimin ekonominin krizden çıkışına yardımcı olacağı, çünkü ekonominin ihtiyacı olan yabancı kaynağın (likiditenin) sağlanabileceği, böylece kurun ve ardından enflasyonun düşeceği ileri sürülüyor (2).
Parasal bollaşmayla sonuçlanacak faiz indirimi karar neden alındı, bunun uluslararası sermaye hareketleri üzerindeki olası etkileri neler ve bu durum krizdeki Türkiye ekonomisi için gerçekten can simidi olabilir mi?

Faiz indirimi kararı neden alındı?
Faiz indirimi kararının nedenini anlayabilmek için öncelikli olarak bu kararı alan ülke olan ABD ekonomisinin ne durumda olduğuna bakmak gerekiyor? Teorik olarak faiz indirimi durgunluk içindeki (ya da girmesi beklenen) bir ekonomide yatırım ve tüketim harcamalarını canlandırmak için yapılır.
Ancak veriler ABD ekonomisinin diğer Merkez Ekonomileri ya da Çin ekonomisi ile kıyaslandığında çok daha iyi durumda olduğunu gösteriyor. Borç stoklarının yüksekliğini bir kenara koyarsak, işsizlik yüzde 3,6’ya düştü (tam istihdam sınırında), enflasyon yüzde 2’nin altında ve kâr oranları 2008 krizi sonrasındaki yükselme eğilimini sürdürüyor. Bütün bunların sonucunda (her ne kadar “yeşil filizlerin sararmakta olduğu” teşhisi yapılsa da) bu yılın ilk çeyreğinde büyüme hızı yüzde 3,2 oldu (3).

FED diğer ekonomileri düşünür mü?
O halde FED (aslında ABD finans sermayesi) bu kararı neden aldı? Yüzeysel, iyimser yorum, ABD’nin kendinden çok, dünyanın geri kalan ekonomilerinin içinde bulunduğu durumdan endişelendiği, özellikle de yükselen ekonomileri düşündüğü yönünde. Buna göre, küreselleşmiş bir dünyada deyim yerindeyse “sadece kendinizin iyi olması yetmiyor. Sürdürülebilir bir iyilik için herkesin iyi olması lazım”.
Ancak Trump’ın uyguladığı hem içerdeki vergi indirimi, hem de ithalatta yüksek tarife politikaları bu iyimser görüşü çürütüyor.

Küresel resesyon olasılığı FED’i endişelendiriyor
Yine ana akım içinden, ancak biraz daha ayakları yere basan bir yaklaşım ise ABD’nin bu kararı almasındaki asıl etkenin Çin’e karşı yürüttüğü ticaret savaşlarının dünya ticaretini yavaşlatması ve dünya ekonomisinin büyümesini frenlemesi, hatta küresel bir resesyona neden olacak bir potansiyele sahip olması.
FED faiz oranlarını düşürerek bu olumsuz gidişatı durdurmaya ve tersine çevirmeye çalışıyor. Yani aslında başkaları için bir şey yapıyor görünürken kendi resesyon olasılığını bertaraf etme hali. Çünkü dünya ekonomisi hiç olmadığı kadar birbirine bağımlı halde. Çin’de ya da Hindistan’da ortaya çıkacak bir olumsuz gelişmenin ABD ekonomisini etkilememesi mümkün değil.
Nitekim dünya ekonomisindeki bu yılki küresel büyümenin yüzde 33’ünü Çin’in, yüzde 30’unu diğer Asya ülkelerinin (Hindistan gibi), yüzde 11’ini, ABD’nin ve yüzde 4’ünü Avro Bölgesi ülkelerinin gerçekleştireceği tahmin ediliyor (4).

Çin ve Hindistan ekonomileri yavaşladı
Bu küresel büyüme motorları arasında yüzde 50’den fazla paya sahip iki ekonomide (Çin ve Hindistan’da) durumlar iyi değil. Çünkü 2008 krizinden sonra dünya ekonomisinden pozitif ayrışarak dünyanın geri kalan ülkelerini resesyondan çıkarma işlevini yüklenmiş olan bu iki ekonominin büyümesi yavaşladı.
Çin’de geçen yılın son çeyrek büyümesi yüzde 6,4 ve Hindistan’da yüzde 6,8 olabildi. “Yeşil filizlerin sararması” tanımı bu iki ülke için daha uygun bir tanım gibi görünüyor.
Özellikle de Çin’den kaynaklanabilecek bir kriz dalgası, başta ABD olmak üzere tüm dünyayı sarsabilecek boyutta olacaktır. Bunun işaretleri de mevcut.

Çin’de patlamaya hazır finansal balonlar
Öncelikle, Çin’de 2018’in son çeyreğinde finans dışı sektör şirketlerinin borcu 19, 8 trilyon dolara erişti. Çin’de şirket borcunun GSYH’ye oranı ABD’dekinin 2 katından fazla oldu (ABD’de bu oran yüzde 74, 5, Çin’de ise yüzde 151,6 oldu) (5).
Kısaca yerel yönetimlerin devasa borçları da dâhil edildiğinde, Çin’de her an patlamaya hazır ciddi bir borç balonu mevcut.

Çin’de cari açık dönemi başlıyor
İkinci olarak, Çin ekonomisinde (hem artan ithalat maliyetlerinden kaynaklı olarak döngüsel faktörler, hem de finans sektöründeki gelişmelerden kaynaklı olarak yapısal faktörlerden dolayı) cari açık dönemi başlıyor.
2018 yılında, son 15 yıldan bu yana Çin ekonomisi ilk kez cari açık verecek (eksi binde 3). 2030 yılına kadar bu açığın eksi yüzde 1,6’ya çıkması bekleniyor. Bu da Çin’i sermaye ihracatçısı olmaktan çıkartıp, net sermaye ithalatçısı haline getirecek. 2019-2030 arasında her yıl ülkeye 200 milyar dolarlık yabancı kaynağın girmesi gerekiyor (6).

Ticaret savaşları daha çok Çin’i vuruyor
Çin’de ABD ile yaşanan ticaret savaşı ve tarife gerginliği yüzünden ABD’nin Çin’den olan ithalatı (Ekim 2018- Mart 2019 arasında) 52,3 milyar dolardan 38,3 milyar dolara olmak üzere, 14 milyar dolar azaldı. ABD’nin Çin’e olan ihracatı ise (Mart 2018-Mart 2019 arasında) 12,4 milyar dolardan 10,4 milyar dolara olmak üzere 2 milyar dolar azaldı (7).
Yani iki ülke arasındaki ticaret savaşlarından şu ana kadar Çin daha ağır etkilendi. Ayrıca Çin’de, ABD ile yaşanan ticaret savaşı ve tarife gerginliği yüzünden Nisan ayından itibaren göstergeler kötüleşmeye başladı.
Öyle ki Mart 2019’dan itibaren sanayi hasılası artış hızı yüzde 8,5’ten yüzde 5,4’e; perakende satışlar yüzde 8,7’den yüzde 7,2’ye; sabit sermaye yatırımları yüzde 6,3’ten yüzde 6,1’e geriledi. Dahası ABD, 10 Mayıs 2019’da, Çin’den gelen 200 milyar dolar tutarında ithalata uyguladığı tarifeyi yüzde 10’dan yüzde 25’e yükseltti (8).

Çin cari açık verirse bu Türkiye’yi olumsuz etkiler
Çin’in cari açık vererek yabancı kaynak ithalatçısı durumuna gelmesi uluslararası finans kapital açısından yeni bir tahvil ve bono piyasası anlamına gelebilir. Ancak bu durum (aynı zamanda) Türkiye gibi diğer azgelişmiş ülkelerin yabancı kaynak kullanımını zorlaştırıp, bu kaynağı daha maliyetli hale gelmesiyle sonuçlanabilir.

Dünya ticareti daha da daralacak
Kısaca Çin’in dünyanın en büyük ithalat talebine sahip ekonomisi olması nedeniyle, ABD’nin Çin’e uyguladığı yasakların dünya ticaretini etkilemesi kaçınılmaz olacaktır.
Buna bir de moment kaybeden küresel ekonomik büyümenin neden olduğu ithalat talebindeki daralma eklendiğinde dünya ticaretindeki kötüleşme artarak sürecektir. Nitekim bu tespit IMF dâhil uluslararası örgütlerin küresel ekonomik büyümeye ilişkin tahminlerinde de (9) yer alıyor.
Dünya ticaretine ilişkin veriler bu endişeleri doğruluyor. Öyle ki Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) göre, dünya ticaret hacmi 2017 yılında yüzde 4,6 oranında artmıştı. 2018 yılında bu artış sadece yüzde 3 olabildi. Daha kötüsü, geçen yılın 3. Çeyreğinde yüzde 1,1 olan artış, 4. Çeyrekte eksi binde 6 ve 2019’un ilk çeyreğinde eksi binde 3 oldu (10).

Getiri Eğrisi terse döndü
Powell’in açıklamasının ardından (20 Haziran’da), 10 yıllık ABD Hazine bonolarının getirisi (faizi) 2016 Kasım’ından bu yana ilk kez yüzde 2’nin altına düşerek yüzde 1,97 oldu. 2 yıllıkların getirisi yüzde 1,75 olurken, 3 aylıklarınki yüzde 2,13 oldu ve 10 yıllıklarınkinin 11,6 baz puan üzerine çıktı (11).
Daha önce de (Mart 2019’da), 3 aylık Hazine bonosu getirisi yüzde 2,38’lik getiriye sahip 10 yıllıkların üstüne çıkarak yüzde 2,43 olmuştu (bu durum en son 2007 yılında yaşanmıştı). Keza yine Haziran ayında 10 yıllık devlet tahvillerinin getirisi 3 aylıkların getirisinin 21 baz puan altına düşmüştü (12).

Getiri Eğrisinin terse dönmesi resesyon belirtisi
Getiri eğrisinin terse dönmesi önemli, çünkü bu eğri piyasa iktisatçıları tarafından gelecekteki ekonomik büyümeyi ya da durgunluğu tahmin etmede başvurulan temel bir eğri. Öyle ki resesyonlar öncesinde uzun dönemli devlet tahvillerinin getirilerinin kısa dönemlilerin altına düştüğü gözlemleniyor.
Eğri farklı vadelere sahip devlet tahvillerinin getiri oranlarıyla oluşturuluyor. Piyasa analistleri de büyüme beklentisi ve resesyonu öngörmek için bu eğriyi kullanıyorlar. Eğri normalde yukarı doğru eğimli zira riskleri ortadan kaldırabilmek için uzun vadeli tahvillerin getirisi daha yüksek olmalı. Ancak bu durum ABD’de bir süredir terse döndü, iki vade arasındaki fark azaldı, eğri negatif eğimli hale geldi.
Aslında, sadece ABD’de değil; Avustralya, Britanya, Almanya, Japonya, Kanada, İsviçre, İngiltere, Japonya, Güney Kore ve Hong Kong’ ta da eğrinin negatif eğime döndüğünü ortaya koyan araştırmalar söz konusu. Bu gelişmelerin resesyon olmasa da, ekonomik durgunluğa işaret ettiği ileri sürülüyor. 2017 yılına kadar bu eğri ve iki getiri arasındaki fark (spread) pozitifti (13).

Türkiye’de hem Getiri Eğrisi ters, hem Kırılganlık Endeksi kötüleşti
Türkiye’de getiri eğrisi de benzer bir görünüm sergiliyor. 14 Mayıs 2019 tarihli DİBS ihalesinde 2,5 milyar liralık 1,9 yıl (707 gün) vadeli satış yüzde 24,55 faiz getirisiyle satıldı. Aynı gün yapılan 1,7 milyar liralık 6,2 yıllık (2,275 gün) DİBS satışında faiz getirisi ise yüzde 20,44 oldu. Bundan önce de (12 Şubat 2019 tarihinde) 9 aylık (336 gün) DİBS satışının faiz getirisi yüzde 19.10 olurken, 20 Şubat tarihli 6,5 yıllık (2,359 gün) DİBS satışının faiz getirisi yüzde 18,59 olarak belirlendi (14). Bu durum artan Kırılganlık Endeksi ve 450’yi aşan CDS’lerle de ile de teyit ediliyor.

Faiz indiriminden uluslararası sermaye hareketleri nasıl etkilenir?
FED’in açıklamasının Türkiye’yi en fazla ilgilendiren boyutu kuşkusuz düşürülen faiz oranları sonucunda, tahvil faiz oranları (getirisi) ABD’dekinin birkaç katı yüksek olan Türkiye’ye doğru sermaye akımlarının artıp artmayacağı ya da ülkeden çıkışların durup durmayacağı.
Çünkü Türkiye tahvil faizleri ve risk primi en yüksek ülkelerin başlarında (15) ve OECD içinde 10 yıllık tahvil faizi en hızlı yükselen ülkeler içinde birinci sırada (16) yer alıyor.
Normal koşullarda FED ve ECB’nin faiz düşürümü uluslararası sermaye akımlarının yeniden yükselen ekonomilere yönelmesiyle sonuçlanabilir ve böylece geçen yılın ikinci yarısında yaşanan büyük çaplı sermaye çıkışları tersine dönüp, sermaye girişlerine dönüşebilir.
Ancak meselenin hem sermaye hareketlerinin kaynağı olan ABD gibi Merkez Ekonomilerle, hem de alıcısı olan Çin ve Türkiye gibi ülkelerle ilgili boyutları var.

Faiz indirimi sağlıklı olmayan bir durumun sonucu
Öncelikle ABD’de düşük faiz oranları sistemin sağlıklı olmadığının, hatta tasarruf fazlası, düşük reel yatırım gibi kalıcı bir durgunluğun (secular stagnation) bir göstergesi olabilir. Nitekim ABD ekonomisinin bir-iki yıl içinde resesyona gireceğine inanılıyor. Üstelik yüksek borçluluk nedeniyle bunun derin bir resesyon olması bekleniyor (17). Bu arada 2000’li yılların başlarında ABD’nin faiz oranlarını düşürmeye başlamasının nedeninin yaklaşan resesyonu ötelemek olduğu unutulmamalı.
Çünkü Mart 2001’de ABD ekonomisinin durgunluğa girmeye başlaması ve 11 Eylül 2001 saldırılarının ekonomiye olan tüketici ve yatırımcı güvenini sarsması finansal bir çöküş yaşanabileceği endişesiyle FED’in kısa vadeli faiz oranlarını düşürmesine neden oldu. Faiz oranları yüzde 6,5 düzeylerinden yüzde 1,75’e kadar düşürüldü (18).

Kısa vadede belki rahatlatıcı, orta ve uzun vadede daha fazla zarar verici
Bugün faiz oranlarının yeniden düşürülecek olması aslında Çin ve diğer yükselen ekonomiler için kötü bir haber. Çünkü FED’in hali hazırdaki düşük faiz oranlarını daha da düşürmesi, ABD gibi yüksek bütçe açıkları veren ekonomilerde sadece para politikalarını uygulanamaz duruma getirmekle kalmayacak, aynı zamanda genişletici maliye politikalarının hayata geçirilmesini de zorlaştıracak. Bir resesyon durumunda Trump faturayı başkalarına kesmek için ticaret savaşlarını, tarife ve gümrük engellerini daha da artıracak. Bu da yükselen ekonomiler için yeni bir risk anlamına geliyor (19).
Yani faiz oranlarının indirilmesi yükselen ekonomileri kısa vadede rahatlatsa da, bunun orta ve uzun vadede faturası çok daha ağır olacaktır.

“FED daha ciddi sorunların üzerini örtüyor”
Nitekim Bloomberg, faiz indirim kararının zamanlamasından hareketle, FED’ in aslında çok daha temel ve uzun vadeli sorunlarının üstünü örtmeye çalıştığını ileri sürüyor (20).
Buna göre asıl sorun FED aracılığıyla yürütülen para politikalarının ve tamamlayıcı nitelikteki maliye politikalarını orta ve uzun vadede etkisiz hale gelmesi.

Para ve maliye politikaları sınırlarına erişti
Öncelikle, faiz indirimleri sürüp sıfır faize doğru yaklaştıkça para politikaları da etkisini yitirecektir. Keza maliye politikaları da etkisizleşecektir. Çünkü finans kapital maliye politikalarına geri dönüşü; finans piyasalarının ve finans sermayesinin itibar ve güç kaybetmesi olarak görür. Ayrıca bu denli finansallaşmış bir kapitalizmde ulus devletlerin uluslararası finans kapitali karşısına alacak pro-aktif maliye politikalarına yönelmeleri beklenmemeli.
Çünkü bunun bedeli sermaye çıkışlarının hızlanması ve ulusal paraların değer kaybetmesiyle ödenir. Yani finans kapitalin sınıfsal çıkarları koordineli bir teşvik politikası anlamında maliye politikalarının uygulanmasını önleyebilir.

Ya yeni bir kriz ya da radikal bir çözüm
Kısaca dünya ekonomisi özel bir duruma saplanmış kalmış durumda. Yavaş büyüme büyük ihtimalle resesyonla sonuçlanacak. Para politikası sınırlarına ulaştı. Yeni bir resesyonda para politikası için manevra alanı kalmadı. Finans kapital pro-aktif maliye politikalarına uzak durma konusunda uzlaşma içinde görünüyor.
O halde sistemin kendini restore edebilmesi için bir kriz yeterli olmadığında, bir yenisi kaçınılmaz gibi görünüyor. Yani sistem ya kendini yeni bir kriz ile restore edecek ya da sistem değişikliği gibi radikal bir çözüm gerekecek.

Türkiye ekonomik ve politik açıdan sermaye çekebilecek konumda değil
Asıl ve son soru FED faiz indiriminin (yaratacağı yabancı sermaye girişleri etkisi, kur ve enflasyon düşüşü biçiminde) Türkiye ekonomisini krizden çıkarmaya yardımcı olup olamayacağı.
Öncelikle ülkede derin bir çoklu kriz hali (ekonomik, politik ve sosyal) yaşanıyor. Ekonomik kriz anlamında büyüme hızı 2018 başından bu yana 8 kat azaldı. Ekonomi 2019’ de en iyimser tahminle yüzde 1 küçülecek. Bunun yüzde 3 olacağını ileri süren uluslararası kuruluşlar var.
Çünkü sırasıyla: Yatırımlar durdu. Perakende satışlar ve özel tüketim harcamaları sert düşüş yaşıyor. Yatırımcı ve tüketici güveni azalmaya, sanayi üretimi gerilemeye devam ediyor. Cari açık cari fazlaya döndü (bu durum resesyon göstergesi). Gerçek işsizlik, enflasyon ve yoksulluk yüzde 20 bandının üzerinde seyrediyor. Yüksek kur, yüksek faiz, yüksek özel sektör dış borç stoku, yüksek kısa vadeli dış borç ödemesi, yüksek CDS ve düşük borsa, sıfıra yakın rezervler finansal kriz riskinin sürdüğünü gösteriyor.

Kamu maliyesi krizi: Krizin son aşaması
Kamu maliyesine ilişkin göstergeler ise (bütçe açığı, vergiler, borçlanma, koşullu yükümlülükler, Merkez Bankası kaynaklarına el koyma gibi), ödemeler bilançosu (döviz) krizi biçiminde başlayan, borç ve bankacılık krizi potansiyelini sürdüren, derin bir resesyona dönüşen krizin, son aşama olarak kamu maliyesi krizine dönüşmekte olduğunu ortaya koyuyor.
2018 yılının üçüncü çeyreğinde, 5,1 milyar doları sıcak paradan, 12,6 milyar doları ise diğer sermaye kalemlerinden olmak üzere toplam 17,7 milyar dolarlık çıkış yaşanmış ve sermaye çıkışlarını finanse edebilmek için rezervlerde 9,1 milyar dolarlık azalış olurken, kaynağı belirsiz “net hata/noksan kaleminden” de 7,3 milyar dolarlık giriş olmuştu (21).
Bu yılın ilk 3 ayında durum daha da kötüleşti. Yabancı sermaye girişi (geçen yılın ilk 3 ayına göre) 11,8 milyar dolardan 7,6 milyar dolara düştü. Aynı dönemde Net Hata ve Noksan Kaleminden (kaynağı belirsiz döviz) eksi 5 milyar dolarlık bir çıkış var (22). Yani geçen yılın ilk 3 ayında ülkeye kaynağı belirsiz 3,7 milyar dolar gelmişken, bu yıl tersi olmuş ve 5 milyar doların üzerinde bu tür bir para çıkışı olmuş.
Böyle bir derin ekonomik kriz ve bunun başarısız, güven vermeyen yönetimi söz konusu iken; S-400 krizinin neden olacağı yeni ekonomik ve politik yaptırımları ve bölgede giderek artan jeo-politik riskleri ve ülkede derinleşen politik krizi de dikkate aldığımızda, FED faiz indiriminin yaraya merhem olmayacağı, olsa da bu iyileşmenin uzun sürmeyeceği apaçık ortada değil mi?

Dip Notlar
(1) https://www.cnbc.com/…/us-treasury-yelds-lower-after-federa…?
(2) Mahfi Eğilmez, “Fed İmdada Yetişti”,
http://www.mahfiegilmez.com/2019/06/fed-imdada-yetisti.html (20 Haziran 2019).
(3) C.P. Chandrasekhar and Jayati Ghosh, “Vanishing green shoots”,
https://rwer.wordpress.com/2019/04/10.
(4) Jeff Desjardins, 
https://www.visualcapitalist.com/economies-global-growth-20… (15 March 2019).
(5) 
https://wolfstreet.com/…/the-countries-with-the-biggest-cor…).
(6) “Facing current account deficit, China looks abroad for capital”,
https://www.morganstanley.com/ideas/china-foreign-capital? (13 April 2019).
(7) C. P. Chandrasekhar and Jayati Ghosh, “Disruption in the World of Trade”, 
https://mronline.org/…/…/15/disruption-in-the-world-of-trade (11 June 2019).
(8) Agm.
(9) Gita Gopinath, “The Global Economy: A Delicate Moment”,
https://blogs.imf.org/2019/04/09.
(10) Chandrasekhar and Ghosh, Disruption, agm.
(11) 
https://www.cnbc.com/…/us-treasury-yelds-lower-after-federa…?
(12) Inês Gonçalves Raposo, “The Inverted Yield Curve”, 
www.bruegel.blog(9 June 2019).
(13) Agm.
(14) T.C.M.B. Verileri.
(15) IMF, Fiscal Monitor, Curbing Corruption, April 2019, s. 13.
(16) OECD, Economic Outlook, Trade uncertainty dragging down global growth (21 May 2019).
(17) 
http://www.cadtm.org/The-mountain-of-corporate-debt-will-be… (13 April 2019).
(18) Mustafa Durmuş, Kapitalizmin Krizi, 4. Baskı, Gazi Kitabevi, (Ekim 2013), s. 134.
(19) Barry Eichengreen, “Emerging Risks for Emerging Economies”,
https://www.project-syndicate.org (10 April 2019).
(20) 
https://www.bloomberg.com/…/fed-leaves-rates-unchanged-as-l…?
(21) Zafer Yükseler, “Türkiye’de cari işlemler dengesi fazlası ve olası etkiler (Kriz dönemleri ile karşılaştırma)”, (Aralık 2018), s. 2.
(22) T.C. Merkez Bankası, Ödemeler Dengesi İstatistikleri, Mart 2019, Tablo 1. Ödemeler Dengesi Altıncı El Kitabı - Analitik Sunum, s.2.


Formun Üstü
Formun Altı