31 Mayıs 2023 Çarşamba

Zarlar mı hileli, halk mı efsunlu, muhalefet mi yetersiz?

 

Zarlar mı hileli, halk mı efsunlu, muhalefet mi yetersiz?

Mustafa Durmuş

1 Haziran 2023

Seçimler İktidar Blokundan yana sonuçlanınca, bir yandan ülkedeki demokrasinin işlerliği tartışılmaya başlandı, diğer yandan üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın yaptığı balkon konuşması, dinleyenlerin bu konuşmaya verdiği destek ve kitlenin attığı idam cezası talep eden sloganlar ülkenin nereye doğru sürüklendiğini gözler önüne serdi.

Tek başına seçime katılımın yüksekliği seçimlerin adil yapıldığını göstermez

İktidar yanlıları seçimlere katılım oranının yüksekliğini ülkede demokrasinin işlediğini ve yapılan seçimlerin de adil bir biçimde yapıldığını kanıtlamak için kullanıyor. Onlara göre aksi bir ortam olsaydı seçimlere katılım oranı yüzde 85 gibi yüksek bir oranda olmazdı.

Oysa bu ülkede 1982 yılında, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gölgesinde yapılan ve darbeci Kenan Evren’in cumhurbaşkanı seçildiği yeni anayasa oylamasına katılım oranı yaklaşık yüzde 92 idi. Böyle bir ortamda yapılan bir oylamanın demokratik ya da adil olamayacağını söylemeye gerek yok.

Kısaca, 1982’de seçime katılım darbecilerin zoruyla, asker korkusuyla (ayrıca oy kullanmayanlara uygulanan bir para cezası da vardı), son seçimlerdeki katılımsa bir yandan parti -devletin kendi kitlesini mobilize etme başarısıyla, diğer yandan toplumun diğer yarısından gelen değişim isteğiyle yüksek oldu.

Demokraside en fazla aşınma yaşayan dördüncü ülkeyiz

Kaldı ki dünya Türkiye’deki gelişmeleri bizim ana akım medyamızdan daha farklı değerlendiriyor. Örneğin, yıllardır tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki demokrasi konusundaki gelişmeleri de takibe almış olan V-Dem Enstitüsü gibi uluslararası kuruluşlar var.

Aşağıdaki görsel bu enstitü tarafından bu yılın Mart ayında yayımlanan “Demokrasi Raporu”nda yer alan verileri kullanan S. Landin tarafından hazırlandı. (1)

Landin, metodolojik olarak “seçimli demokrasi” ya da “seçimli otokrasi”nin küresel çapta ne durumda olduğunu ortaya koyarken,  devletlerin resmi açıklamalarını değil,  asıl olarak “özgür ve adil seçimler”, “hukukun üstünlüğü”, “bilgi edinme hakkı ve örgütlenme özgürlüğü” ve “ifade özgürlüğü” gibi göstergelerin de içinde yer aldığı bir grup değişkeni kullanıyor.


Buna göre, son 10 yılda demokratik seçimlerin en fazla aşınmaya uğradığı ya da demokratik seçimlerden en fazla uzaklaşan ülkeler arasında Türkiye ilk 4’te yer alıyor. Öyle ki ülkenin 2010 yılında Demokrasi Endeksi’ndeki puanı 100 üzerinden 55 iken, 2022 yılında, yani geçen yıl 28’e geriledi. Bu, 27 puanlık bir düşüş ya da son 10 yılda demokraside yüzde 51’lik bir gerileme yaşandığı demek oluyor.

Dahası Türkiye, Demokrasi Endeksi’nin en alttaki yüzde 20-30’luk grubunu oluşturan, yani demokrasinin sadece kırıntılarının olduğu ülkeler arasında yer alıyor. Bu grupta Türkiye’nin dışında Ruanda, Vietnam, Mısır, El Salvador, Kazakistan, Etiyopya gibi ülkeler var. (2)


Zarlar hileli

Bu tespitlerin ne denli yerinde olduğu 14 Mayıs ve 28 Mayıs 2023 tarihlerinde yapılan seçimlerde görüldü. Öyle ki özgür ve adil bir seçimin yapılamadığı artık toplumun büyük bir kesimince kabul ediliyor.

Çünkü bu seçimlerde tarafsız olması gereken Yüksek Seçim Kurulu da (YSK) dâhil, neredeyse tüm devlet aygıtı (imkânları başta olmak üzere) net bir biçimde iktidar blokunu oluşturan partilerin yanında yer aldı, imkânlar sadece onlar için kullanıldı.

Ayrıca, muhalefet partileri, liderleri ve seçmenleri bir yandan şeytanlaştırıldı, terörizmle ilişkilendirildi, bir yandan da kolluk ve yargı tarafından baskı altına alındı. Seçimden hemen önce bildik gözaltılar yapıldı.

Geleneksel ve sosyal medya ulusal ve yerel çapta olmak üzere yüzde 90 oranında iktidarın kontrolü altındaydı. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı ile ilgili yalan, iftira, karalama ve sahte videolarla dolu ciddi bir dezenformasyon süreci yürütüldü.

Kuşkusuz tüm bunlar seçim sonuçlarına net etkide bulundu ve iktidar bloku iktidarda kalmayı sürdürdü. Toplumun yarısının değişim talebi ise gerçekleşemedi.

Halkın bir kısmı bilim dışı, hakikat ötesi ideoloji ve propagandaya maruz bırakıldı

Ancak adil bir seçimin yapılmadığı bir gerçek olsa da, bu durum seçimde elde edilen sonuçları bütünüyle açıklamaya yetmiyor.

Hele ki, 21 yıllık iktidarında, özellikle de son yıllarda çok ciddi bir yıpranma yaşayan, tarihimizdeki en büyük depremde resmi olarak 55 bine yakın insanımızın kaybında ciddi sorumluluğu bulunan, üstelik deprem sonrasındaki müdahalelerinde yetersiz kalan ve ülke ekonomisini tarihinin en derin krizlerinden birine sokarak, insanlarını yüksek enflasyon altında ezdiren, onları açlığa yoksulluğa, işsizliğe sürükleyen bir iktidar hala ayakta kalabiliyorsa, burada seçim hileleri dışında başka şeylere de bakmak gerekiyor.

Aslında, demokrasiden uzaklaşmanın, giderek otoriterleşmenin ve gericileşmenin asıl nedenlerinin, son 21 yıldır ülkede hâkim olan neo liberal-neo muhafazakâr/siyasal İslamcı düzen ve onun ideolojisi ve uygulamaları olduğunu biliyoruz.

Öyle ki bu düzenin egemenleri, yönetenleri, ülke ekonomisini krize sokarken, insanımızı hem yoksullaştırıp hem aşırı borca sokup iktidar partisine, cemaat ve tarikatlara el açar bir hale getirerek biate zorladılar hem de bu süreçte onları demokrasiden, insani değerlerden, özgür düşünceden, laiklikten uzaklaştırdılar.

Yaşanan derin ekonomik sorunların üzerini örtebilmek içinse milliyetçiliği ve militarizmi körüklediler, her türden politikleştirilmiş dinci fikirlerle insanımızı kuşattılar ve sonuç olarak istedikleri gibi bir kitle tabanı yarattılar.

Bu bilinçli çabanın sonucunda, aslında hayatlarından (özellikle de ekonomik sıkıntılar yüzünden memnun olmayanlar), öfkelerini kendilerini bu duruma sokanlara değil, yanlış bir biçimde değişim isteyen muhalefete yönelttiler.

Bu bağlamda, içinde bulunduğumuz durum sadece demokrasiden uzaklaşma ya da devlet ve siyaset alanının tamamen gericileşmesi değil, toplumun azımsanamayacak bir kesiminin faşizmi destekler bir hale getirilmesidir.

Bu nedenle de durum göründüğünden çok daha sıkıntılıdır. Kitleleri bu büyünün etkisinden kurtaracak formüller ve mücadele yöntemleri bulamadığımız sürece, bu insanların kazanılması ve ülkenin demokratikleşmesi mümkün olmayacaktır.

Hakiki çözümler sunamayan bir muhalefet ile ancak buraya kadar

Seçim sürecinde oluşturulan ana muhalefet ittifakı (Millet İttifakı) sağcı, milliyetçi ve sosyal demokratlığı tartışmalı partilerden oluşan bir ittifaktı. Yani aşırı sağcı, otoriter popülist bir iktidara karşı muhalefet bu iktidardan özde farkı olmayan merkez ve sağ partilerden geldi. AKP ve MHP’den ayrılanların kurduğu partiler CHP ile birlikte ana muhalefeti oluşturdular.

“Güçlendirilmiş parlamenter demokrasi” önerisi dışında, özellikle de kapitalist sistemi karşılarına alan, bir yandan da kitlelere güven veren bir programları ve duruşları da olmadığı için, 21 yıllık sağ popülist otoriter deneyime ve sermaye ve devlet gücüne sahip mevcut iktidar bloku karşısında başarılı olamadılar.

Yeşil Sol Parti’nin (YSP) önderliğindeki “Emek ve Özgürlük İttifak” da alternatif bir demokrasi ve ekonomi programı sunamadı. Ayrıca, TİP ile yapılan ittifakın neden olduğu iç tartışmalar ve milletvekili adaylığı listelerinin oluşturulması sırasında yapılan yanlışlıklar, Üçüncü Yol’u açacağı iddiasında bulunan bu ittifakın da seçimlerden başarısız bir biçimde çıkmasıyla sonuçlandı.

Sonuç olarak

Sadece zarlar hileli değildi. Topluma kabul ettirilmiş Siyasal İslam ile sarmalanmış bir faşist ideoloji de bu seçimlerde çok etkili oldu. Sosyalistlerin çok zayıf olduğunu, onların dışındaki demokratik muhalefetin yetersiz kaldığını ve stratejik yanlışların yapıldığını da hesaba kattığımızda seçimlerin neden kaybedildiği aslında ortada.

Ancak asıl tehlike ile henüz karşılaşmadık. Zira yapılan balkon konuşması bundan böyle özellikle de yerel yönetim seçimlerine 9 ay gibi kısa bir süre kala, güç tazelemiş İktidar Blokunun daha da sertleşebileceğinin açık işaretleri ile dolu.

Üstelik mevcut iktidar, sebep olduğu ekonomik krizin enkazının altında kalmamak için de çaba gösterecek ve bu krizin faturasını emekçilere ve halka yıkarken, onların sesini iyice kısmaya çalışacaktır. Seçimlerde galip çıkmanın verdiği moral ile öncelikle bunu emek, demokrasi ve barış güçleri üzerindeki baskısını artırarak yapacaktır.

Bu nedenle emek, demokrasi ve barış güçleri, bu seçimlerden dersler çıkartarak,  ideolojik ve örgütsel yenilenmeyi sağlamalı ve iktidar blokunun büyüsü altındaki kesimler de dâhil, tüm toplumun karşısına onların acil ekonomik sorunlarına emekten yana çözümlerle çıkmalı ve daha da önemlisi, onlara güven verecek bir siyasal ve örgütsel kararlılık sergilemelidir.

Aksi halde, “boş tencere” iktidar devirmeyeceği gibi, giderek daha fazla kitleyi faşizmin peşine takabilir.

Dip notlar:

(1)   https://www.visualcapitalist.com/cp/number-democracies-globally (28 May 2023).

(2)   V-Dem Institute, Democracy Report 2023: Defiance in the face of autocratization, March 2023, s. 43.

 

 

 

 


25 Mayıs 2023 Perşembe

Yolsuzluk ve seçimler

 

Yolsuzluklar, seçmen umursamazlığı ve seçimler

Mustafa Durmuş

26 Mayıs 2023


Uluslararası Para Fonu (IMF) yolsuzluğu şöyle tanımlıyor:

“Yolsuzluk, kamu görevinin özel kazanç sağlamak için kötüye kullanılması sonucunda toplumsal zarara neden olan bir olgudur. Örneğin, kamusal projeler kayırmacılık yoluyla ya da bir komisyon karşılığında birilerine verildiğinde kamu hizmetleri bundan zarar görür. En belirgin aracı olan rüşvet karşılığında devlet memurları vergi kaçakçılığını kolaylaştırdığında ya da yolsuzluğa bulaşmış bazı kişi veya firmalara geçici vergi indirimleri sağlandığında, diğerleri daha yüksek vergi yükü ile karşı karşıya kalır ve hükümet üretken harcamaları karşılayacak geliri elde edemez. Çok uluslu şirketler tarafından yabancı yetkililere rüşvet verilmesi ve yolsuzlukla edinilmiş kazançları aklamak veya vergi kaçırmak için şeffaf olmayan finans merkezlerinin veya yargının devreye sokulması bu zarara küresel bir boyut katar. Tüm bunlar, mevcut eşitsizlikleri daha da artırır, kamuya olan güveni baltalar ve sosyal ve politik istikrarsızlığa neden olur”.(1)

Kısaca yolsuzluk, “dar anlamda, rüşvet ağları aracılığıyla kamu otoritesinin, devlet bürokrasisinin ve devletin diğer organlarının haksız özel çıkar ve maddi menfaat elde etmek için kullanılması” olarak tanımlanabilir.

Yolsuzluk metastaz yapmış kanser gibi

Bu tanım çerçevesince, tutarı 418 milyar doları bulduğu ileri sürülen ve “Kamu Özel İşbirliği Projeleri (KÖİ)” olarak da gündeme gelen, normal maliyetlerinin çok üstünde fiyatlarla yaptırılan, dış finansmanına Hazine garantisi ve dövizle hizmet alım garantisi verilen oto yollar, enerji santralleri, köprüler ve şehir hastaneleri ülkedeki çok büyük yolsuzlukların bir göstergesidir.

Ülkedeki inşaat ve alt yapı ile ilişkili bu projelerin ne kadar büyük bir ekonomik ve siyasal rant yarattığını ise  uluslararası bir karşılaştırma aracılığıyla daha net görebiliriz.

Öyle ki dünyada 21 milyon kilometrelik bir otoyol ağı mevcut. Dünyanın en fazla otoyoluna sahip ülkesi 3.097.278 km ile (toplamın yüzde 4,3’ü) ABD. Bunu 1.709.997 km (yüzde 7,9) ile Çin ve 1.052.718 km (yüzde 4,9) ile Hindistan takip ediyor. Dünyanın belirgin bir biçimde kriz içinde olan ve dış borçlarını ödeyemez durumuna düşen Arjantin ise (Meksika’nın ardından)  703,087 km (yüzde 3,3) ile beşinci sırada bulunuyor. Türkiye ise 448,249 km  (yüzde 2. 1) ile 12’nci sırada yer alıyor. İtalya, İspanya, İngiltere gibi gelişkin ekonomilere sahip ülkeler Türkiye’nin altında sıralanıyor. (2)

Kısaca, etrafı denizlerle çevrili Türkiye’de, demiryollarına da doğru dürüst bir yatırım yapılmazken, ülkenin ekonomik büyüklüğü ya da nüfusu ile orantısız bir biçimde aşırı büyüklükte bir karayolu alt yapısı ile karşı karşıyayız.

Kur Korumalı Mevduat ve eritilen döviz rezervleri

Ayrıca bir süredir izlenen faiz politikası sonucunda, kuru baskılamak için gündeme getirildiği ileri sürülen ancak büyük paraların sahiplerine büyük servetler aktarılmasıyla sonuçlanan Kur Korumalı Mevduat uygulaması büyük bir yolsuzluk içeriyor.

Keza, kamu bankaları aracılığıyla bazı kayırılan sermaye gruplarına ve güç sahibi şahıslara piyasa kurunun altından yapılan ve miktarının 128 milyar doları bulduğu ileri sürülen döviz satışları da, piyasa faiz oranın çok altında faiz oranlarıyla verilen krediler de bir yolsuzluğu yansıtıyor.

Yolsuzluk piramidi

Bu yolsuzluklardan alttakilerin faydalanma şekli ise yerel küçük ihalelerden haksız pay almak, liyakate uygun olmayan bir biçimde kamu kadrolarına atanmak, yapılan yoksulluk yardımlarından hak etmediği halde faydalanmak ve benzeri yollarla gerçekleşiyor.

Kısaca yolsuzluk piramidinin tepesinde milyar dolarlık pay alan yandaş sermaye grupları ve cemaatler, en altında ise bu pastanın kırıntılarından faydalandırılan milyonlarca halktan insan var.

Ancak büyük yolsuzluklar tabandakilerin böyle bir yolsuzluğa bulaştırılmasıyla, yani bir tür suça ortak edilmesiyle meşrulaştırılıyor. Bu yüzden de, ülke ne kadar büyük bir ekonomik ve sosyal çöküş yaşarsa yaşasın bu çöküşten giderek yozlaşmak, çürümek biçiminde nasibini alan kitlelerin büyük çoğunluğu iktidara olan desteğini sürdürüyor.

Yolsuzluğun maliyeti oldukça yüksek

Öncelikle, yaygın yolsuzluk insanın ve toplumun çürümesine neden oluyor. Ülkemizde yaygın kullanılan, “çalıyor ama çalışıyor” sözcüğü bu çürümenin boyutlarını gösteriyor ve seçimlerde AKP seçmeninin büyük ölçüde hala iktidara olan desteğini neden sürdürdüğünün ipuçlarını veriyor.

İkinci olarak, yolsuzluk ülkedeki yoksulluğun nedenlerinden ve ekonomik ve sosyal kalkınma çabalarının önündeki en önemli engellerden birini oluşturuyor.

Öyle ki vergi mükelleflerinin ödediği vergiler farklı şekillerde yok ediliyor, okullardan, yollardan ve hastanelerden çekilerek bazı insanların ceplerine hortumlanıyor.

Böylece kamunun ve kamu ekonomisinin tüm yurttaşların yararına olacak şekilde büyüyüp genişlemesi, nitelikli ve ücretsiz kamusal hizmet verilmesi önleniyor. Çünkü yolsuzluğun yaygın olduğu ülkelerde genelde daha az vergi toplanabiliyor. Öyle ki, yolsuzluğun en az görüldüğü ülkeler, yolsuzluğun yaygın olarak yaşandığı ülkelere göre milli gelirlerinin yüzde 4’ü oranında daha fazla vergi toplayabiliyor. (3)

Yolsuzluk Algı Endeksi

Uluslararası Şeffaflık Enstitüsü (Transparency International) adlı uluslararası bir kuruluş her yıl düzenli olarak ‘Yolsuzluk Algı Endeksi’ yayınlıyor  (Corruption Perception Index). (4)

Bu endeks, kuruluşça düzenli olarak takip edilen toplam 180 devlet ile ilişkilendirilmiş yolsuzluğu (daha doğrusu yolsuzluk algısını) ölçmeye çalışan bir endeks. Böylece sosyolojik boyutuyla önemli bir bozulmaya, çürümeye de işaret ediyor. Endeks ülkeleri; 0 (çok kirli) ila 100 (çok temiz) arasında puanlandırıyor. Dünya ortalaması 100 puan üzerinden 43 puan. Yani kapitalizmin yolsuzluklar konusundaki karnesi genel olarak kötü.

Endekse göre, 2022 yılında kamu sektöründe yolsuzluk algısının en düşük olduğu (yolsuzluğa en az bulaşmış) ilk üç ülke sırasıyla: Danimarka (90 puan), Finlandiya (87 puan) ve Yeni Zelanda (87 puan).

Türkiye ise 36 gibi oldukça düşük bir puan ile 180 ülke arasında 101’nci sırada yer alıyor. Bu puan Sahra Altı Afrika Bölgesindeki ülkelerin ortalama puanı olan 32 puandan sadece 4 puan üstte.


“Tüm Gözler Türkiye’de”

Aynı kuruluş, geçen haftaki yolsuzluk raporunu “Tüm gözler Türkiye'de” başlığı ile yayımladı ve Türkiye’ye bazı uyarılarda bulundu:

“Bu yılki seçim, ülkedeki seçim güvenliğine ilişkin daha geniş endişeleri bir kez daha öne çıkartıyor. Çünkü Erdoğan, cumhurbaşkanlığı boyunca özgür ve adil seçimleri sağlamakla yükümlü kurumları ciddi şekilde baltaladı ve seçim yasasında önemli değişiklikler yaparak seçim döneminde devlet kaynaklarının iktidar lehine kullanılmasına izin verdi. Erdoğan yönetimi geçen yıl bağımsız gazeteciliği yok eden ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan ciddi dezenformasyon yasalarını uygulamaya koydu. Dahası, seçim finansmanını izlemek ve kontrol etmek için yeterli mekanizmalar oluşturmadı, bu da kamu fonlarının kötüye kullanılma riskini artırdı. Ülke ikinci tura hazırlanırken, medya kontrolüyle ilgili temel bir endişe devam ediyor: İktidarın ulusal medyanın yüzde 90’ını kontrol ettiği biliniyor, bu da seçmenlerin tarafsız ve önyargısız bilgiye erişimini engelliyor.

Bu yüzden de, demokrasisini ve hukukun üstünlüğünü ilerletmek için Türkiye'nin siyasi kontroller ve dengelerdeki zayıflayan etkinliğini sorgulaması ve yolsuzlukların kovuşturulmasını önleyen baskıların ortadan kaldırılması, bunun için de daha güçlü bir yasal ve kurumsal yolsuzlukla mücadele programının devreye sokulması gerekiyor.” (5)

2017 yılından beri yolsuzluk algısı arttı

Türkiye, endekste son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor. Öyle ki son 10 yılda puanı 14 puan (50’den 36’ya) ve endeksteki yeri Partili Cumhurbaşkanlığı Sisteminin önünü açan 2017’deki anayasa değişikliğinden bu yana 20 puan (81’den 101’nci sıraya) geriledi.

2022 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi ve kuruluşun Türkiye’ye ilişkin son değerlendirmesi, ülke tarihindeki en önemli seçimlerden biri yapılırken ülkedeki yolsuzlukların boyutlarını gözler önüne seriyor.

Kuruluş, Türkiye’deki bu gerilemeyi yolsuzluk algısının artması ve bunun nedenini de demokrasiden uzaklaşma ve savaşçı politikalara yönelme olarak açıklıyor. Nitekim Türkiye’nin, bir başka endeks olan Dünya Barış Endeksi’nde 167 ülke arasında 145’nci sırada yer alıyor olması (6) bu görüşü destekliyor.

Yolsuzluklar, demokrasideki düşüş ve barış karşıtlığı el ele

 ‘Demokrasiyi Gözetleme Örgütü’ olarak da bilinen Freedom House, her yıl yaptığı gibi bu yıl da, dünyanın en özgür ve en çok baskı altındaki uluslarını sıralayan bir rapor yayımladı. (7) Örgütün bu raporları, küresel demokrasi için önemli bir barometre olarak kabul ediliyor.

Raporda Türkiye, “baskıcı rejimler” başlığı altında yer alan örneğin Myanmar, Tayland ve Taliban Afganistan’ı ile birlikte anılıyor. Öyle ki ülkenin toplam puanı 100 puan üzerinden 32 puan ve statüsü “özgür değil/not free). Politik haklar açısından 40 puan üzerinden 16 puan ve sivil özgürlükler (ifade özgürlüğü ve yasalar önünde eşitlik ve basın özgürlüğü gibi) 60 puan üzerinden 16 puan alabiliyor.

Rapora göre, dünyada son 10 yılda demokrasi puanı ciddi biçimde kötüleşen ülkeler arasında Türkiye 5’nci sırada (29 puan düşüş) yer alıyor. Türkiye’nin önündeki ilk 4 sırada yer alan ülkeler ise sırasıyla: Libya, Nikaragua, Güney Sudan ve Tanzanya.

Kısaca rapor, Türkiye’de bireysel hak ve özgürlüklerin ciddi baskı altında tutulduğu tespitini yapıyor ve ülkeyi “özgür olmayan” bir ülke olarak nitelendiriyor.

Sonuç olarak

Ülkede bu denli yaygın bir yolsuzluk algısı mevcut iken ve bir zamanlar iktidarın yanında olanların videolu yolsuzluk ifşaatları bu denli ortalıkta dolaşırken, 14 Mayıs tarihinde yapılan parlamento ve ilk tur Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortaya çıkardığı sonuçlar nasıl açıklanabilir?

Sandıklarda yaşanan usulsüzlükler ve verilen seçim rüşvetleri bu sonucun bir kısmını açıklayabilir. Ancak ilk tur seçimlerde Erdoğan’ın oyların yüzde 49,5’ini alması, seçmeni nezdindeki popülaritesinin ülkede yaşanan ciddi ekonomik sorunların ve yaygın yolsuzlukların neden olduğu tahribattan daha ağır bastığını, yani bir biçimde derin yoksulluk ve depremin neden olduğu ağır tahribatın, yolsuzluk çarkına bulaştırılmış milyonlarca insanın siyasal tercihini değiştirmediğini gösteriyor.

Bunun dünyada başka örnekleri de mevcut. Örneğin İsrail’de 2021 yılında gerçekleştirilen genel seçimlerde, yolsuzluk suçlamaları nedeniyle daha önce iktidardan uzaklaştırılan eski başbakan Netenyahu’nun başını çektiği sağcı blok çoğunluk hükümeti kurabilecek düzeyde bir başarı ile seçimlerden çıktı ve iktidar oldu. Yani aşırı sağcı bir popülist siyasetçi (aynı zamanda ırkçı ve Siyonist özelliği ile bilinen) Netenyahu seçimin galibi oldu.

Hakkında çok ciddi yolsuzluk suçlamaları bulunmasına rağmen Netenyahu’nun seçimi tekrar kazanması bizim için hem öğretici hem de uyarıcı olmalı. Çünkü Kolombiya ve Brezilya örneği dışında, dünyada sağcı popülist –otoriter iktidarların iş başına gelmesi eğilimi sürüyor ve yaygın yolsuzlukların varlığı bunu önleyemiyor.

Bir başka deyimle, demokratik muhalefetin sadece yolsuzlukları sergileyerek seçimleri kazanabilmesi mümkün değil. Çünkü ekonomik sorunlarından dolayı mutsuz seçmen, adeta zehirli bir politik iksiri içirilmiş gibi (8),  yolsuzluklarına rağmen bir siyasal partiyi iktidara taşıyabiliyor ya da iktidarda tutabiliyor.

O halde seçmenlerin ne durumda olduğunu, onların tam olarak ne istediğini bilmek, anlamak gerekiyor. Bu da geniş halk kitlelerinin içinde olmayı, onlarla organik ilişki kurmayı gerekli kılıyor. Yani sadece temsil siyaseti yetmiyor. Sokağın nabzını da tutacak, onu aktif bir eylemlilik içine sokabilecek, her şeyden önemlisi geniş halk kilelerine güven verebilecek bir siyasal irade ve örgütlülük gerekiyor. 28 Mayıs “referandumunun” ardından bu ihtiyaç çok daha yakıcı bir biçimde önümüzde olacak.

Dip notlar:

(1)    https://www.imf.org/en/Publications/FM/Issues/2019/03/18/fiscal-monitor-april-2019, s.39.

(2)    https://www.visualcapitalist.com/cp/road-map-of-the-world (18 Mayıs 2023).

(3)    https://www.imf.org/en/Blogs/Articles/blog-corruption-and-your-money (28 May 2019).

(4)    https://www.transparency.org/en/cpi/2022.

(5)    newsletter@transparency.org (19 May 2023).

(6)    Global Peace Index 2022, Measuring peace in a complex World, Institute for Economics and Peace, https://www.visionofhumanity.org/wp-content/uploads/2022/06/GPI-2022-web.pdf.

(7)    https://freedomhouse.org/report/freedom-world/2023/marking-50-years (9 Mart 2023).

(8)    Thomas Palley, “Brazil is Falling Under an Evil Political Spell”,http://www.thomaspalley.com (16 October 2018).

 

 

22 Mayıs 2023 Pazartesi

Milliyetçilik ve seçimler

 

Milliyetçilik söylemi çözüm mü?

Mustafa Durmuş

22 Mayıs 2023


Bu topraklarda yetişmiş, ABD’de yerleşik ünlü bir iktisatçı olan Daron Acemoğlu “Erdoğan neden kazanıyor?” başlıklı önemli bir makale yazdı (1).

Bu makalesinde Acemoğlu, “AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, yaygın yolsuzluklara ve kötü ekonomi yönetime rağmen muhtemelen iktidarı elinde tutacağının, bu olası gelişmenin ise dünyadaki diğer sağcı popülist politikacılar için iyi ama Türkiye'nin çökmekte olan ekonomisi için çok kötü bir haber olduğunun” altını çiziyor.

Acemoğlu, Kahramanmaraş depreminin neden olduğu büyük sosyal ve ekonomik yıkıma, hayal kırıklığına ve ülkede uzunca bir süredir yaşanmakta olan yüksek enflasyona, işsizliğe, yoksulluğa ve diğer ekonomik zorluklara rağmen Erdoğan’ın kazanmasının ardındaki asıl faktörün ülkede yükselen milliyetçilik olduğunu vurguluyor.

“Milliyetçilik asıl faktör”

Ona göre, “muhalefet açısından olumsuz giden şey seçimler sırasında yaşanan usulsüzlüklerden ziyade çok daha temel bir sorun. Öyle ki Türk seçmeninin ne kadar milliyetçi hale geldiğini görmeden sonuçlara anlam verebilmek mümkün değil. Bu değişiklik, ülkenin güneydoğusundaki Kürt ayrılıkçılarla uzun süredir devam eden çatışmayı, Orta Doğu’dan gelen büyük mülteci akınlarını ve büyük medya kuruluşları ile Erdoğan’ın AKP’si tarafından yürütülen onlarca yıllık propagandayı yansıtıyor. Milletvekili seçimlerinde AKP, koalisyon ortağı MHP, hatta muhalefet koalisyonunun en büyük ikinci partisi olan İYİP ve en az üç parti daha milliyetçi gündemlerle yarıştı. Örneğin MHP, hasta ve iletişimsiz bir lider tarafından yürütülen etkisiz bir kampanyaya rağmen oyların yüzde10’undan fazlasını aldı. Özetle, Erdoğan’ın milliyetçiliği, seçmenlerde Kılıçdaroğlu'nun ılımlılık ve yolsuzlukla mücadele kampanyasından daha fazla yankı uyandırdı.”

Acemoğlu’nun bu tespitleri kısmen benim son yazım ile örtüşüyor. (2) Bu yazımda ben sadece milliyetçiliğin değil, yanı sıra siyasal İslam’ın, derin yoksulluğun ve ağır borçlandırmanın da yıllardır halkımızın ayağında birer prangaya dönüştüğünün ve onun özgürleşmesinin önünde engel oluşturduğunun tespitini yapmıştım. Acemoğlu bunlardan sadece birini ön plana çıkartıyor.

Milliyetçilik çağın sorunu

Acemoğlu’nun bu tespiti milliyetçiliğin küresel çapta artık önemli bir hastalığa ve çok tehlikeli bir olguya dönüşmekte olduğu gerçeğinin de bir ifadesi aslında.

Zira bir toplum birlikte ürettiği, kazandığı ve adil biçimde paylaştığı sürece ekonomik ve sosyal olarak gelişir ve refahını artırır.  Oysa otokrat milliyetçi liderlerin zenginliği, ulusun refahı arttığında değil, ulusu korku altında baskıladıklarında artıyor.

Özellikle de 2017 yılından bu yana ülkede kişi başı gelirin, kişi başı varlığın düşmüş, buna karşılık dolar milyarderlerinin zenginliklerinin giderek artmış olması bunun en somut kanıtı.

İnsanlığı ilk öncelik olarak görmeyen böyle otokratik liderler gerçek anlamda farklı dinlere, inançlara, ulusal kimliklere ya da cinsel kimliklere saygı duymazlar. Buna karşılık retorik gereği bazen bu grupları da düşündüklerini söylerler. Oysa gerçekte sadece kendilerini düşünürler.

Bu yüzden de milliyetçilik küresel çapta yenilgiye uğratılmadan ne ülkemiz halkları ne de dünya halkları huzur bulacaktır.

Bugün iktidar bloku milliyetçilik ve siyasal İslam üzerinden seçimleri kazanmış olabilir ama bunlar 29 Mayıs’tan itibaren ülkenin başta çok ciddi ekonomik sorunları olmak üzere hiçbir sorununu çözmeye yetmeyecektir.

İşler daha da kötüleştiğinde bir zamanlar bu söylemlerin arkasından giden kitleler seslerini yükseltmeye başlayacaklar. Bu noktada söylemlerin ve ikna çabalarının yerini devletin uyguladığı zor alacaktır.

Bu yüzden de muhalefetin milliyetçi söylemleri yükselterek, milliyetçi kesimlere daha fazla yaslanarak artık bir referanduma dönüşmüş olan ikinci tur seçimlerini kazanma şansı yoktur. Kaldı ki bu seçim bu yolla kazanılmış olsa dahi ilerde yaratacağı büyük sosyal zararlar nedeniyle halklara, insanlığa, ülkeye faydası olmayacaktır.

Sonuç olarak

Muhalefetin Brezilya’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda, yenilmez olduğu düşünülen devlet başkanı otokrat Bolsonaro’nun ya da Kolombiya’daki devlet başkanı mafyatik Dugue’nin nasıl demokratik, sol muhalefet tarafından yenildiğine odaklanmasında fayda var. Her ikisinde de muhalefete zaferi milliyetçilik değil, demokrasi, insan hakları, sosyal adalet gibi vurgular getirdi.

Kaldı ki, ikinci turu kazansak da, kaybetsek de ülkedeki demokratikleşme mücadelesi sürecek. Yani önümüzde yürütülmesi gereken uzun ve çok zorlu bir demokrasi mücadelesi bulunuyor.

Başta işçi sınıfı ve halklarımız olmak üzere tüm toplum bu uzun erimli mücadeleye odaklanmalıyız. Milliyetçilik, popülizm, şovenizm gibi gerçek ekonomik ve sosyal sorunları örtmeye yarayan araçlarla değil, emek, doğa, insan hakları, kadın hakları, demokrasi, sosyal adalet ve barış gibi kavramlarla bu zorlu mücadeleye hazırlanmalıyız.

Dip notlar:

(1(1) Daron Acemoğlu, “Why Erdoğan Wins”, https://www.project-syndicate.org/commentary/explaining-turkish-president-erdogan-election-success-by-daron-acemoglu (18 May 2023).

(2(2) Mustafa Durmuş, “Prangaları kırmak için ne yapmak (ya da yapmamak) lazım?”, https://t24.com.tr (20 Mayıs 2023).

 

 

19 Mayıs 2023 Cuma

Cumhurbaşkanlığı seçimi

 

Prangaları kırmak için ne yapmalı (ya da yapmamalı)?

Mustafa Durmuş

20 Mayıs 2023


14 Mayıs seçimleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilebilecek kadar oy almasıyla neticelenmediği için seçim ikinci tura kaldı.

Diğer yandan, muhalefetin ortak adayı Kılıçdaroğlu da seçilemediği gibi, milletvekilliği seçimleri Millet İttifakı, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve İyi Parti (İYİP), Emek ve Özgürlük İttifakı’nı oluşturan Yeşil Sol Parti (YSP) ve diğer sol-sosyalist partiler ve hareketler ve Sosyalist Güç Birliği bileşenleri açısından da iyi sonuçlanmadı.

Öyle ki Erdoğan, rakibi Kılıçdaroğlu’ndan 4 puandan fazla oy alırken (yüzde 49, 24) , Cumhur İttifakını oluşturan partilerin milletvekillerinden oluşan blok yüzde 48,7 ile Meclis’te 323 milletvekilliği elde ederek çoğunluğu sağladı.

Bu sayı Anayasa değişikliği için gerekli milletvekili sayısı olan 360’ın altında kalsa da, iktidar bloku açısından her hangi bir sorun oluşturmuyor zira bu blok şimdilik mevcut anayasadan ve siyasal rejimden memnun (zaten bu rejimle birlikte gelen seçim yasası sayesinde çoğunluğa sahip olabildi).

Millet İttifakı’nın büyük bileşeni olan CHP geçmişte İYİP konusunda yaptığını tekrarladı ve “demokrasiyi savunmak” adına 40 civarında sağcı milletvekilini daha kendi listesinden Meclis’e sokmayı başardı (!).

Seçimlere Yeşil Sol Parti (YSP) adı ile giren ve ana bileşeninin Halkların Demokrasi Partisi (HDP) olduğu Emek ve Özgürlük İttifakı, 4’ü Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) ait milletvekillerinden oluşmak üzere, toplam 65 milletvekili çıkartabildi.

Sol Parti (SOL), Türkiye Komünist Partisi (TKP), Türkiye Komünist Hareketi (TKH), Devrim Hareketi (DH) ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nden (TSİP) oluşan Sosyalist Güç Birliği ise ancak yüzde 0,29 (toplam 159,405 oy) alabildi ve doğal olarak milletvekili çıkartamadı.

Tarihimizin en sağ meclislerinden biri ile karşı karşıyayız

Özetle, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye Büyük Millet Meclisi,  genel olarak solun, sosyalist partilerin ve Kürt siyasal hareketinin oldukça zayıf, buna karşılık HÜDA-PAR da dâhil olmak üzere, laiklik karşıtı, siyasal İslamcı- aşırı milliyetçi-ırkçı partilerin güçlü biçimde temsil edildiği bir siyasal bileşimden oluşuyor.

21 yıllık neoliberal-siyasal İslamcı ve milliyetçi rejimin hem ekonomik hem de politik olarak en fazla yıprandığı bir dönemin ardından gerçekleşen bu seçimlerin öncesinde toplumda bu rejime ve iktidarına artık son verilebileceği inancı ve beklentisi oldukça yüksekti. Bu yüzden de sonuçlar büyük hayal kırıklığı yaşattı.

Hayal kırıklığı yaşanıyor

Çünkü derin ekonomik kriz, yoksulluk, yüksek enflasyon ve yaşanan çok büyük bir depremin yarattığı tahribatlar karşısında çaresiz ve etkisiz kalmış bir iktidarın değil, bunun karşısındaki muhalefetin her iki seçimi de açık ara kazanması bekleniyordu.

Ancak öyle olmadı. Seçimlerde yaygın usulsüzlüklerin olduğu, binlerce sandığın sonuçlarına yapılan haklı itirazlardan görülebilse de, bunların sonucu değiştirebilecek büyüklükte olmadığı anlaşılıyor.

Kahramanmaraş, Malatya ve Adıyaman gibi depremde yerle bir olan kentlerde AKP’nin oy kaybı yaşamasına rağmen, hala birinci parti çıkması ve Erdoğan’ın en yüksek oyları buralardan da alması ise açıklanmaya muhtaç bir durum. Kısaca konuyu “celladına âşık olma” hali ile açıklayabilmek mümkün değil.

Halkın ayağındaki prangalar

Bunca felakete rağmen, iktidarın değişmemesini, hatta Meclis’te daha da güçlenmesini sağlayan ve toplumun ilerici yönde değişim talebinin ortaya çıkmasını önleyen önemli siyasal, sosyolojik ve ekonomik faktörler olmalı. Bu faktörleri halkın ayağına takılmış olan pranga metaforu ile aşağıdaki gibi anlatmak mümkün.

21 yıllık AKP iktidarı bu ülke insanının ayağına birçok pranga taktı. İktidar bu prangalarla kendi seçmenini ve bir kısım orta sınıfa mensup kaypak seçmeni yıllardır etrafında tutabiliyor. 14 Mayıs seçimleri bu prangaların hala işlediğini gösterdi.

Yoksulluk

İlk pranga işsizlik ve yoksulluk prangası. Milyonlarca kalıcı işsizin olduğu bu düzende, bu pranga ile insanlar kölelik koşullarında çalışmaya razı edildiler, on milyonlarca yoksul ise hayırseverlik yardımlarıyla “al gülüm ver gülüm” misali iktidara bağımlı hale getirildi.

Borçlandırma

İkinci olarak, hızla tüketim toplumuna dönüşen ve “daha fazla tüketimin daha fazla refah” olarak anlatıldığı ülkede, bu tüketimden mahrum kalan ama onun peşinden koşan kitlelere borç prangası takıldı.

Gelirleri yetmeyen on milyonlarca hane ve insan kredi kartları ve tüketici kredileri ile tüketim yapmaya, çocuklarını özel okullarda okutmaya, bazıları otomobil ve ev almaya çalıştı.

Şimdi bu kesimler bu borçları faizleriyle birlikte geri ödeyebilmek için, “ekmeğin aslanın midesinde olduğu” bir dönemde işlerini ve düzenli gelirlerini korumak zorunda. Bu da onları başta emek ve demokrasi mücadelesi olmak üzere her tür mücadeleden uzak tutuyor ve iktidara (bazılarını istemeyerek de olsa) destek vermeye zorluyor.

Kürt Sorunu

Üçüncü pranga “Kürt Sorunu” ile ilgili. Yüzyılı aşkın süredir bir türlü çözülemeyen bu sorunun müzakere ve barış yoluyla çözümünden 2015 yılından itibaren vazgeçen iktidar bunun yerine askeri çözümü koydu. Bunun güçlendiricisi olarak da militarizmi ve milliyetçiliği körükledi.

Bu yüzden de özellikle seçim dönemlerinde Bölgedeki çatışmalar artıyor ve yoksul hanelere gelen “şehit cenazeleri” milliyetçi dalgayı ve eş anlı olarak iktidar blokunun oylarını artırıyor.

Siyasal İslam

Dördüncü pranga dinin siyasallaştırılması oldu. İktidarda kalabilmek, emek sömürüsünü ve yoksul halklar üzerindeki zulmü meşrulaşabilmek için din bir araç olarak kullanılıyor. Özellikle de politik ve ekonomik krizin derinleştiği 2016 yılından bu yana bu durum çok belirginleşti. Öyle ki Diyanet İşleri Başkanlığı bu amaç doğrultusunda açıkça kullanılıyor, bu kuruma devlet bütçesinden çok ciddi bir pay veriliyor.

AKP toplumun en küçük hücrelerinde dahi birebir örgütlendi

Bu prangaları sağlamlaştırabilmek için AKP teşkilatları devletin de desteğiyle, il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle, ev ev, birebir düzenli ziyaret yapıyor. Bu amaçla bu bölgelerdeki sermayedarlardan bağış adı altında para yardımı alıyor ve dahası bu bölgelerdeki örgütlü dini cemaatleri ve tarikatları rahatça kullanıyor.

Muhalefet de militarist, milliyetçi söylemlere bel bağlıyor

Bu durum karşısında muhalefetin ortak adayı Kılıçdaroğlu da milliyetçilik ve sığınmacı karşıtı söylemlerini belirgin biçimde artırdı. Böylece militarist- milliyetçi ve sığınmacı karşıtı kesimden daha fazla oy alabileceğini düşünüyor.

Bu işe yarar mı, belki. Ancak Kılıçdaroğlu’nun daha önceki dindarlık ve milliyetçilik açılımları ve söylemleri ne kadar işe yaradıysa bu da ancak o kadar işe yarayabilir.

Kaldı ki bu yöndeki söylemlerin yükseltilmesinin ülkedeki ekonomik sorunların üstünü örterken, kimlikle ilgili sorunları daha da derinleştireceği ve faşizmin kurumsallaşmasına hizmet edeceği tehlikesinin bilincinde olmak gerekiyor.

Ayrıca bu söylemlerin, Suriyeliler sorununu bir “güvenlik sorunu” olmaktan ziyade “insan hakları sorunu” olarak gören ve Kürt Sorununun barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğine inanan, barıştan, demokrasiden yana olan, başta kendi tabanının bir kısmını ve bu seçimlerde ona oy veren özgürlükçü laik Kürtleri kendisinden uzaklaştırabileceği tehlikesinin de farkında olmalı.

Yani Kılıçdaroğlu’nun “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaması” gerekiyor.

Sosyalistlerin özeleştiri yapma zamanı

Son olarak, özellikle de deprem bölgesinden AKP’ye çıkan oyların yüksekliği karşısında şok olmuş ulusalcılara, Kemalistlere, solculara ve sosyalistlere bir uyarıda bulunmak da yarar var.

Yukarıda kısaca sözü edilen prangaları, yaşanan son deprem sırasında muhalefetçe ve sol yapılarca sağlanan dayanışma yardımlarıyla, Kılıçdaroğlu’nun “depremzedeye bedava konut”, “en düşük emekli maaşı 15 bin lira olacak” gibi sözleriyle ya da ortaya döktüğü yolsuzluklarla kırabilmek ve bu yolla AKP tabanını önyargılarından vazgeçirerek özgürce düşünmesini sağlayabilmek mümkün değil. Nitekim bunların yeterli olmadığı 14 Mayıs seçimlerinde açıkça görüldü. Daha fazlasının yapılması gerekiyor.

Faşizmin panzehiri?

Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde muhalefetin ortak adayını desteklemeye devam edeceğimiz açık çünkü bu demokrasi açısından son şansımız olabilir.

Diğer yandan, ülkedeki emek, demokrasi, barış güçleri olarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, halkın düşüncesini ve buradan hareketle de oy davranışını değiştirebilmek için sabırlı olmamız, sol-sosyalist bir örgütlenmeyi esas alarak işçi sınıfının ve bir bütün olarak toplumun içinde olmamız, insanlarla bire bir ve düzenli olarak temas kurmamız gerekiyor.

Bu yolda, öncelikle mevcut düzeni ve onun sürdürücüsü iktidarların yaptıklarını bıkmadan usanmadan anlatmamız, teşhir etmemizin gerektiği de çok açık.

Ancak, tek başına bu yeterli olamayacağı için halkın önüne emek, demokrasi ve barıştan yana, eşitlikçi, özgürlükçü, gerçekçi,  ayakları yere basan, topluma güven veren siyasal ve ekonomik seçenekleri koymak ve insanların bu seçenekleri sahiplenmesini sağlamak lazım.

Faşizmin kurumsallaşmasının adım adım tamamlanmakta olduğu bu tarihsel anlarda böyle bir söylem değişikliğine ve dönemin koşullarına uygun bir devrimci örgütlenmeye her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç var.

 

11 Mayıs 2023 Perşembe

Gelir dağılımı

 

Gelir adaletsizliği: Mızrak çuvala sığmıyor!

Mustafa Durmuş

11 Mayıs 2023


Gelir dağılımındaki adaletsizlik ve onun beslediği yoksulluk ülkemizin en temel sorunlarının başından geliyor.

Bu sorun öyle bir sorun ki ülkemiz insanını olduğu kadar, aynı coğrafyadaki diğer halkların da geleceğini derinden etkileyecek olan 14 Mayıs’ta yapılacak seçimlerin sonuçlarına da etki edebilecek bir öneme sahip.

Resmi veriler dahi (özellikle de 2017 yılından bu yana), gelir dağılımının emekçilerin aleyhine olmak üzere daha da kötüleştiğini ve yoksulluğun artık derin bir yoksulluğa dönüştüğünü gösteriyor. Kaldı ki milyonlar bunu kendi yaşamlarından çok daha iyi biliyorlar.

Bir yandan gerçekte yüzde 100’ün üzerinde olan enflasyon, diğer yandan açlık sınırının dahi altında kalan ücretler ve bu duruma sessiz kalan siyasal iktidar bu yoksulluğun asıl nedenlerini oluşturuyor.

TÜİK adaletsizliği gizleyemedi

Ancak mızrak çuvala sığmıyor. Öyle ki TÜİK’in son iki araştırması ülkedeki gelir dağılımı adaletsizliğinin nasıl bozulduğunu, mülksüzleşmenin ve yoksulluğun nasıl arttığını gözler önüne seriyor.

Örneğin, TÜİK’ in 4 Mayıs’ta yayımlamış olduğu Gelir Dağılımı İstatistiklerinde 2022) (1) yer alan veriler ülkedeki sınıfsal ayrışmayı olduğu kadar bölgeler arasındaki eşitsizlikleri de net olarak ortaya koyuyor.

En zengin yüzde 20 milli gelirin yüzde 48’ine sahip

Öncelikle yüzde 20’lik nüfus dilimlerine göre hazırlanmış hane halkı gelirlerinin dağılımına bakıldığında; ülkedeki son yüzde 20’lik (en yüksek) gelirli nüfusun toplam gelirin yüzde 48’ini elde ettiği, kalan yüzde 80’in ise yüzde 52 ile yetinmek zorunda kaldığı görülüyor.

Üstelik 2021 yılından 2022 yılına geçen bir yılda, bu en zengin yüzde 20’nin milli gelirden aldığı pay 1,3 puan artmış. Buna karşılık diğer yüzde 20’lik grupların hepsinin paylarında azalma söz konusu.

Örneğin ilk yüzde 20’nin (en yoksul) milli gelirden aldığı pay 0,1 puan azalarak yüzde 6,0’a; ikinci yüzde 20’nin payı 0,4 puan azalarak yüzde 10,4’e; üçüncü yüzde 20’nin payı 0,4 puan azalarak yüzde 14,7’ye ve dördüncü (ya da ikinci en zengin) yüzde 20’nin payı 0,4 puan azalarak yüzde 20,9’a geriledi.

Orta sınıf yok oldu

Kısaca nüfusun yüzde 60’ı (kabaca 51 milyon insan) milli gelirden sadece yüzde 31,1 oranında bir pay alabiliyor. Ayrıca dördüncü yüzde 20’nin payındaki azalma da son 6 yıldır ilk kez yaşanıyor.

Bu verileri, ülkede artık “en zenginler” ve “en yoksullar “biçiminde kabaca iki kesimin olduğu, “orta sınıf” diye tabir edilen kesimlerin giderek ortadan kalktığı ve derin bir yoksullaşmanın yaşandığı biçiminde yorumlamak mümkün.

“Tek Adam Rejimi” gelir adaletsizliğini artırdı

Bu verilerin 2017 yılından itibaren kötüleşmesi ise ülkedeki “Tek Adam Rejimi” olarak tabir edilen otoriter rejimin, var olan gelir dağılımı adaletsizliğini daha da artırdığının bir kanıtı. Bu da mevcut rejime artık son verilmesi gerektiğinin haklı gerekçelerinden bir diğerini oluşturuyor.

Aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi; en üst gelir grubuna mensup ailelerin (çok büyük ölçüde işveren/sermaye kesiminden oluşuyor) bir yıldaki gelirlerindeki ortalama artış yüzde 61,8 iken, nüfusun çoğunluğunu oluşturan ücretli/maaşlı kesimin (en alttaki ilk üç yüzde 20’lik grup) gelirleri sadece yüzde 21,5 oranında arttı.

Mutlak artış çok daha fazla

Bu durum (farklı gelir gruplarının gelirlerindeki göreli artış bağlamında), gelir dağılımı adaletsizliğindeki son bir yıldaki artışın nedeni gibi görünse de, gelirlerdeki mutlak artışa baktığımızda çok daha çarpıcı bir durum ile karşılaşıyoruz.

Şöyle ki son bir yılda işveren (sermaye) kesiminin gelirindeki ortalama artış 84,202 TL iken, ücretli ve maaşlıların gelirlerindeki bir yıllık ortalama artış sadece 10,053 TL oldu. Yani sermaye kesimi gelirlerini mutlak olarak 8 kattan daha fazla artırdı. Bu da gelir eşitsizliğinin bundan böyle artarak süreceğinin somut bir kanıtı.

 

 

2021

(TL)

2022

(TL)

Oransal Değişim (%)

Mutlak Değişim (TL)

Tüm çalışanlar

47,886

62,826

31,2

14,990

Ücretli, Maaşlı

46,846

56,899

21,5

10,053

Yevmiyeli

18,006

25,632

42,4

7,626

İşveren

136,280

220,482

61,8

84,202

Kendi Hesabına

37,871

58,697

55,5

20,826

 

Ücretler ve maaşlar büyük ölçüde kayıt altında olduğundan, bu kesimin ücretlerindeki nominal artışları doğru olarak kabul edebiliriz ancak sermaye kesiminin gelirlerinin bir kısmının vergisel ve diğer nedenlerden dolayı kayıt dışı olduğu varsayıldığında, bu kesimin ortalama gelirlerindeki artışın açıklanandan çok daha fazla olduğunu ileri sürebiliriz.

Servet dağılımı çok daha adaletsiz

Bu yüzden de gelir dağılımı kadar servet dağılımındaki adaletsizliğe de bakılması gerekiyor. Ancak bu konuda TÜİK’in her hangi bir çalışması mevcut değil.

Diğer yandan, bazı uluslararası araştırmalardan Türkiye’deki servet dağılımının gelir dağılımından çok daha adaletsiz olduğunu biliyoruz. Öyle ki gelir dağılımındaki eşitsizliği gösteren Gini Katsayısı 0,41 civarında iken, servet Gini katsayısı 0,84 (bu katsayı 1’e yaklaştığında adaletsizlik daha da artıyor).

Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay azaldı

Aynı TÜİK bültenine göre, emekçilerin (ücretli ve maaşlıların) milli gelirden aldığı pay son bir yılda 0,9 puan azalarak yüzde 46,2’ye geriledi. Diğer yandan,  TÜİK’in 2022 yılı ekonomik büyümeye ilişkin bülteninde durum çok daha farklı sunuluyor.

Bu bültene göre (2), 2022 yılının bütününde ülkedeki işgücü ödemelerinin gayrisafi katma değer içindeki payı 2021 yılında yüzde 30,1 iken, 2022 yılında yüzde 26,5’e düştü.  Üstelik bu gerileme milli gelirin geçen yıl yüzde 5,6 oranında büyümesine rağmen gerçekleşti. Bu durum da ülkede yaşanan kapitalist ekonomik büyümenin gelir dağılımını düzeltmediğinin, daha da kötüleştirdiğinin bir kanıtı.

Enflasyon gelir artışını ortadan kaldırdı

TÜİK’in Gelir Dağılımı İstatistiklerinde dikkat çeken bir başka nokta yıllık ortalama hane halkı kullanılabilir gelirinin son bir yılda yüzde 28,3 artarak 2022’de 98,416 TL’ye çıkmış olması.

Bu durum her ne kadar gelirlerde ciddi bir artış olduğu gibi görünse de, yüzde 100’ü aştığı kesin olan bir enflasyon ortamında hanelerin durumlarının iyileştiği anlamına gelmiyor. Aksine bu artış ortalama olduğu için her hanede aynı biçimde hissedilmediği gibi, yüksek enflasyon karşısında gelirlerde çok ciddi bir erimeyi gösteriyor. Bu da ülkede yaşanmakta olan “yaşam maliyeti krizini” ön plana çıkartıyor.

Bölgeler arası gelir farklılığı iyice arttı

Kaldı ki hane gelirlerindeki ortalama artış bölgelere göre de ciddi farklılıklar gösteriyor. Öyle ki Türkiye genelinde yıllık ortalama eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri 2022 yılında 48,642 TL iken, İBBS 2. Düzey bölgeleri itibarıyla en yüksek olduğu bölge 69,904 TL ile TR10 (İstanbul) bölgesi oldu. Bu bölgeyi, 59,798 TL ile TR51 (Ankara) bölgesi ve 59,272 TL ile TR31 (İzmir)bölgesi izledi.

Diğer yandan en düşük yıllık ortalama eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri 23,063 TL ile TRB2 (Van, Muş, Bitlis, Hakkâri) bölgesi gibi Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı illerde gerçekleşti. Bu da gelir bölüşümü adaletsizliğinin farklı etnisitelere göre daha da arttığının bir kanıtı.

Yoksulluk artışı gizlenemiyor

Son olarak, 8 Mayıs’ta TÜİK tarafından yayımlanan Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri (2022) yoksulluğun arttığını gözler önüne seriyor. Buna göre (3), son bir yılda ortanca gelirin yüzde 60’ının altında elde edilen gelire göre hesaplanan “göreli yoksulluk oranı” 0,3 puan artarak yüzde 21,6’ya yükseldi. Yani TÜİK’e göre ülke nüfusunun yüzde 21,6’sı resmi olarak yoksul.

Diğer yandan, sendikaların yoksulluk sınırı hesaplamalarının çok daha farklı olduğunu biliyoruz. Örneğin TÜRK-İş’e göre 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı bu Mart ayında 31,000 TL’yi geçti. (4)

Keza yoksulluk oranları, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin aleyhine olmak üzere bölgelere göre de farklılaşıyor. Örneğin geçen yıl en yüksek yoksulluk oranı Adana ve Mersin illerinde tespit edildi. (5)

Sonuç olarak

Gelir dağılımı adaletsizliği ve bunun beslediği yoksulluk kapitalist sistemin işleyiş biçiminin kaçınılmaz sonuçları. Çünkü bu sistemde (özellikle de neo-liberalizm altında), emek gelirleri baskılanırken, sermaye gelirlerinin devasa bir biçimde artmasına izin veriliyor.

Bu noktada siyasal iktidarların da çok büyük sorumluluğu var. Zira ikinci bölüşüm ilişkileri dediğimiz yani para (faiz), maliye/vergi ve harcama politikalarını, bütçeyi emekçilerin, yoksulların aleyhine kullanıyorlar ve mevcut adaletsizliği daha da artırıyorlar.

Bu nedenle de bu sorunların sistemik sorunlar olduğunu unutmadan, önümüzdeki seçimlerde gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu daha artıran ve bu adaletsizlikten yüksek kârlar kadar, siyasal rantlar da devşirenlerin iktidarına son vermek ve emekten yana, halkçı bir iktidarı iş başına getirmek gerekiyor.

Dip notlar:

(1)    https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Gelir-Dagilimi-Istatistikleri-2022 (4 Mayıs 2023).

(2)    Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, IV. Çeyrek: Ekim - Aralık, 2022, https://data.tuik.gov.tr (28 Şubat 2023).

(3)    https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Yoksulluk-ve-Yasam-Kosullari-Istatistikleri (8 Mayıs 2023).

(4)    https://www.turkis.org.tr/mart-2023-aclik-ve-yoksulluk-siniri (29 Mart 2023).

(5)    https://www.bloomberght.com/turkiye-nin-goreli-yoksulluk-orani-en-yuksek-bolgeleri (8 Mayıs 2023)