29 Mart 2015 Pazar

AKP ‘nin neo liberal politikaları üzerinden bir CHP-Derviş eleştirisi




AKP ‘nin neo liberal politikaları üzerinden bir CHP-Derviş eleştirisi

(29 Mart 2015)
 
Ahmet Tonak’ın, K. Derviş- K. Kılıçdaroğlu buluşması ile ilgili yazısı[1] bizim de hazırlamakta olduğumuz bir yazıyı hızlandırdı. 

Hem CHP’nin ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı, hem de K. Kılıçdaroğlu, seçime giderken Kemal Derviş’i hem ulusal hem de uluslar arası bir başarı öyküsü olarak tanıttı ve Kılıçdaroğlu seçim sonrasında olası bir CHP Hükümeti’nde tıpkı 15 yıl öncesi gibi Derviş’in ekonomiden sorumlu devlet bakanı olacağını açıkladı. Oysa Derviş hazırladığı programla bir sonraki birikim modelinin ve tek başına 12 yıldır devam eden AKP iktidarlarının da önünü açmıştı. 

AKP’nin ekonomik büyüme konusundaki başarısının (!) ardındaki esas faktör “Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı[2]’dır ve bunun mimarı da uluslararası finans çevrelerinin kontrolü altındaki IMF gibi kuruluşların paraşütle getirip Ecevit Hükümetine bakan yaptırdıkları Kemal Derviş’tir. Sonrasında iktidar olan AKP, Derviş’in bu programına sıkı sıkıya bağlı kalmış ve hatta onu daha da derinleştirmiştir. 

Bu programın uygulamalarının sonuçları bugün çok daha nettir:

 (i) İç borç stokundaki patlamaya ilave olarak, bugün 400 milyar doları aşmış olan dış borç stoku mevcut.  Dünya Bankası’nın son Dış Borç Raporu’na göre[3], 2013 yılı sonu itibariyle özel+ kamu borcu toplamı olarak 388 milyar dolar. Bu borç 2005 yılında 172 milyar dolar ve 2002 yılında sadece 100 milyar dolar civarındaydı. 

Yani borç stoku 12 yılda dört kat, son dokuz yılda (2005-2013 arası) iki kattan fazla artmış durumda.   Bu arada dışarıdan yeni borç olarak toplamda 532 milyar dolar borç alınmış ve kullanılmış. Bunun 373 milyar doları anapara olarak geri ödenmiş. Yani bu dokuz yılda, yıllık ortalama 53 milyar dolar dış kredi kullanılmış, bunu karşılığında 41 milyar dolar anapara ve faiz ödemesi yapılmış. Bu dönemde, yıllık ortalama 12 milyar dolar olmak üzere toplam 109 milyar dolarlık faiz ödemesi yapılmış. Böylece bu dönemde toplam 483 milyar dolarlık dış borç servisi gerçekleşmiş. Yani yılda 54 milyar dolar anapara ve faiz olarak dışarıya aktarılmış. 

Böylece, bir yandan ekonomideki kötü gidişin sorumlusu olarak ‘faiz lobileri’ gösterilirken, faiz ödemelerinin bu toplam ödeme içindeki payı yüzde 30’a yaklaşmış. Dış kaynaklara bu denli bağımlılık nedeniyle 2003 yılında yüzde 21’i aşan iç tasarruf oranları sonraki 10 yıl içinde yüzde 13’e kadar gerilemiş.[4]

(ii) Türkiye ekonomisi; cari açık düzeyi, döviz kuru dalgalanmalarına karşı duyarlılık (Mart 2015 itibariyle 1 USD 2,65’i görmüştü ve tek başına özel sektörün döviz pozisyonu açığı 183 milyar dolar olmuştu), iç kredi hacmindeki artış ve uluslararası finans kapitalle bütünleşme kriterlerine göre, yabancı sermaye akımlarının donması halinde dünyanın en kırılgan ekonomisi haline gelmiş[5]

(iii) Gerçekte toplamda yüzde 20’yi, gençlerde yüzde 29’u aşan bir işsizlik ve eksik istihdam durumu [6] ve çalışma çağındaki her dört kadından sadece birinin istihdam edilebilmesi[7], çift hanelere yaklaşan bir enflasyon ve dayanılmaz bir hayat pahalılığı oluşmuş.

 (iv)  Yüzde 3-5’lere kadar geriletilmiş bir sendikalaşma oranı, Torba Yasalara sıkıştırılarak geçirilen emek karşıtı-sendika karşıtı yasalar, polis devleti ve otoriterleşmeyi hedefleyen “İç Güvenlik Yasası”, çalışma hayatını düzensizleştiren ve güvencesizleştiren bir “Ulusal İstihdam Stratejisi”, yılda ortalama 2300’ü aşan iş cinayetleri ve meslek hastalıkları sonucundaki ölüm[8] gerçekleşmiş. 

(v) Kent ve doğa rantı üzerinden büyüme uğruna doğada, yurdun her yerinde, kentlerde, HES’ler, kalekollar, üçüncü köprü ya da hava limanı, TOKİ binaları ve AVM’ler gibi inşaatlarla yol açılan şu ana kadar görülmemiş çapta ekolojik hasar ortaya çıkmış. 

(vi)  Kırkı aşan dolar milyarderi, 1250 ultra dolar milyoneri (50 milyon dolar üstü servete sahipler), buna karşılık yoksulluk yardımlarıyla geçinebilen 10 milyon aile, net 1000 lirayı bulmayan asgari ücret ve bununla geçinmek zorunda olan 10 milyonu aşkın asgari ücretli bu dönemdeki zenginlik ve yoksulluğun boyutlarını ortaya koyuyor.[9]
 
(vii) Tüm bunlara karşılık yıllık ortalama yüzde 5-6’lık iktisadi büyümenin gerçekleştirildiği (2013’ten bu yana o da sürdürülemiyor[10])  ileri sürülüyor. 

Aslında kısaca, ilk altı madde son maddenin bedeli olarak toplumun yüzde 90’ının ödediği bedelleri anlatıyor. Zira bu süreçte iktisadi büyüme asıl olarak yeni dolar milyarderleri ve milyonerleri ama milyonlarca yeni yoksul ve bu yoksulların borçlandırma yoluyla idaresinin sonuna gelindiğinde, sistemle uyumunu sağlamaya dönük bir otoriterleşme ve tabanda muhafazakarlaşma ve gericileşme yarattı. 

Eğer bir “sosyal demokrat”, bir iktisadi programın başarısını örneğin THY gibi, Star Alliance gibi uluslar arası kartellerin kontrolü altındaki bir hava yolu şirketinin hızlı büyümesiyle, borsanın patlayıp çatlamasıyla ya da bankaların ve en büyük 500 şirketin kârlarındaki patlamayla bize anlatmaya çalışıyorsa bu çok düşündürücü. Ama sözde sosyal demokrat CHP’nin hem ekonomiden sorumlu başkan yardımcısının hem de başkanının bu programın mimarına düzdüğü övgülere[11] bakıldığında buna şaşırmamak gerekir. 

Neo liberalizmin iktidarı ile muhalefeti arasında çok ince bir çizgi var. Bir başka anlatımla Plewhe’nin vurguladığı gibi[12], neo liberalizmin muhafazakâr ve karşı devrimci olduğu savı kesinlikle doğru bir savdır. Ancak bu durum koşullara, yere ve sınıf mücadelesinin durumuna göre şekillenir. Örneğin neo liberaller 2. Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve İsviçre’de olduğu gibi sosyal refah devletinin genişlemesine karşı kendi siperlerini oluşturabilmek amacıyla reformist sendikalarla ittifaka girebildiler. Buna karşılık ABD’de sendikalara karşı sağcı sermaye çevreleriyle güçlü ilişkiler içinde oldular. Neo liberallerin yaptıkları ittifaklar yerel ve tarihi politik ve kurumsal temellere göre değişmektedir. Şili ve Arjantin’de neo liberalizmi geliştirebilmek için faşist diktatörlerle işbirliği yaptılar. Ancak tıpkı Friedman gibi Hayek’i sadece Pinochet’in danışmanı olarak görmemek gerekir, o aynı zamanda Thatcher ve Ludwig Erhard’ında danışmanıydı. Şili’deki dosyası Friedman’a hatırlatıldığında şüphesiz Friedman, Çin’in Komünist hükümetine de danışmanlık yaptığını söyleyecektir. 

Yani neo liberalizmi tek bir yere ve bağlama indirgememek gerekir, onlar küresel bir ağ oluşturmaktadır ve geniş bir insan kitlesiyle muhtelif toplumsal ve siyasal yapılarla, cemaatlerle iletişim ve işbirliği halindedir.

Ayrıca özde neo liberal ekonomi politikalarına sadık kalınarak ne demokratikleşme sağlanabilir ne de emek ve emekçilerin sınıfsal sorunlarının üstesinden gelinebilir. Ayrıca bu politikaların, ekonomileri son tahlilde ekonomik ve politik krizlere sürüklediği de özellikle 2008 krizi sonrasındaki deneyimleriyle ortaya çıkmıştır.

İşte bu nedenle aslında Derviş yeni dönemde CHP’ye de AKP’ye de bakanlık yapabilir.  Arka planda neo liberalizmin ekonomi ve sosyal politikalarının olduğu olası bir CHP-Derviş Hükümetinin emekçiler açısından ne tür sonuçlar yaratabileceğini merak edenler için yakın geçmişte iki dönem üst üste iktidarda kalan İngiliz İşçi Partisi’nin İngiliz emekçilerine neler getirdiği (gelinen son noktada kamucu sağlık sistemleri de (NHS) ellerinden alındı) ya da Yunanistan’daki sözde sol PASOK iktidarı ve sonrasında her ikisinin de yaşadığı tarihsel yenilgiler öğretici bir deneyim olabilir.

KAYNAKÇA

Ceritoğlu, Evren ve Eren, Okan, “Türkiye’nin Nüfus ve Sosyal Yapısındaki Değişimlerin Hane halkı Tasarrufları Üzerindeki Etkileri”, TCMB Ekonomi Notları, Sayı: 2013-24 / 10 Ekim 2013.

Çelik, Aziz, “İşçi ölümleri bilinenin iki katı”, BirGün, 19 Mart 2015.

Durmuş, Mustafa, “Yoksulluk, AKP ve kapitalizm”, http://siyasihaber.org, 11 Ocak 2015.

http://www.sendika.org/…/kemal-dervisin-neo-sosyal-demokra…/

Plehwe, Dieter,Teori ve pratikte neo liberalizm, Neoliberalism in Theory and Practice”, New Left Project, http://brechtforum.org/economywatch/neoliberalism-theory-and-practice, 14.03. 2012 adlı kaynaktan çeviren Mustafa Durmuş, http://siyasihaber.org,  19 Aralık 2014.

Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, www.tcmb.gov.tr, 14 Nisan 2001, s. 12-30.

The Economist, “Which emerging markets are most vulnarable  to freze in capital flows?, The Capital-freeze Index,” www. Economist.com, 7 September 2013.


TÜİK,  İşgücü İstatistikleri, Aralık 2014, http://www.tuik.gov.tr.

TÜİK, Haber Bülteni 16194 (10 Aralık 2014), http://www.tuik.gov.tr.

World Bank, International Debt Statistics Country Tables: Turkey 2015, http://www.worldbank.org.

“CHP iktidar olursa Kemal Derviş bakan olacak”, http://www.cumhuriyet.com.tr,  26 Mart 2015.




[1] http://www.sendika.org/…/kemal-dervisin-neo-sosyal-demokra…/
[2] Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, www.tcmb.gov.tr, 14 Nisan 2001, s. 12-30.
[3] World Bank, International Debt Statistics Country Tables: Turkey 2015, http://www.worldbank.org.
[4] Evren Ceritoğlu ve Okan Eren, “Türkiye’nin Nüfus ve Sosyal Yapısındaki Değişimlerin Hane halkı Tasarrufları Üzerindeki Etkileri”, TCMB Ekonomi Notları, Sayı: 2013-24 / 10 Ekim 2013.
[5] The Economist, “Which emerging markets are most vulnarable  to freze in capital flows?, The Capital-freeze Index,” www. Economist.com, 7 September 2013.
[7] Tüik,  İşgücü İstatistikleri, Aralık 2014, http://www.tuik.gov.tr.

[9] Mustafa Durmuş, “Yoksulluk, AKP ve kapitalizm”, http://siyasihaber.org, 11 Ocak 2015.

[10] TÜİK, Haber Bülteni 16194 (10 Aralık 2014), http://www.tuik.gov.tr.

[11] “CHP iktidar olursa Kemal Derviş bakan olacak”, http://www.cumhuriyet.com.tr, 26 Mart 2015.

[12] Dieter Plehwe, “Teori ve pratikte neo liberalizm, Neoliberalism in Theory and Practice”, New Left Project, http://brechtforum.org/economywatch/neoliberalism-theory-and-practice, 14.03. 2012 adlı kaynaktan çeviren  Mustafa Durmuş, http://siyasihaber.org,  19 Aralık 2014.

25 Mart 2015 Çarşamba

Fed’in faiz artırımı yılan hikâyesine mi dönüyor?




Fed’in faiz artırımı yılan hikâyesine mi dönüyor?
Mustafa Durmuş


(25 Mart 2015)

ABD Merkez Bankası Fed’in Açık Piyasa Komitesi’nin geçen hafta,16 Mart Çarşamba günü yaptığı toplantı sonrasında yapılan yazılı açıklamada, beklendiği gibi, daha önceki metinlerde yer alan “sabır/patient” ibaresi kaldırıldı. Ancak bu Nisan ayında her hangi bir faiz artırımına gidilmesinin ihtimal dâhilinde olmadığı belirtildi.

Bu açıklamanın ilk etkisi, ABD dolarının diğer temel para birimleri karşısında, ama özellikle de avro karşısındaki son bir yılki hızlı yükselişinin yavaşlaması biçiminde oldu. Nitekim bu açıklamanın ardından,  aşağıdaki grafiklerden de görüleceği gibi, son bir yıldır düşmekte olan avro dolar paritesi (Grafik 1), geçtiğimiz beş gün içinde yavaş da olsa, tekrar yükselmeye başladı ve avro, dolar karşısında 1.06 sevilerinden 1.09 seviyesinin üstüne çıktı (Grafik 2).

Grafik 1: Son 12 aylık avro / dolar kuru (http://data.cnbc.com/quotes/EUR%3D/tab/2)




Grafik 2: Son 5 günlük avro / dolar kuru (http://data.cnbc.com/quotes/EUR%3D/tab/2)




Doların yükselişinin hız kesmesi hali dolar /TL kurunda da görüldü ve açıklama günü 2.65’i bulan doların kuru 24 Mart itibariyle yaklaşık 0. 10 puan gerileyerek 2.55’e kadar düştü.

Doların bundan böyle diğer paralar ve TL karşısında nasıl bir seyir izleyeceği ve bunun etkilerinin neler olabileceğinin bilinmesi, en azından öngörülmesi, kuşkusuz önemli. Zira önceki finansal krizlere bakıldığında bu krizlerin öncesinde doların böyle hızlı yükselişinin krizlerin temel tetikleyici olduğu görülüyor. Bu durum azgelişmişlerden hızlı sermaye çıkışlarına ve bu da kurun daha da yükselmesine ve dış borç krizi dâhil olmak üzere ülke ekonomilerinin krize girmesine neden olmuştu.
Örneğin 1980’lerin başlarında yükselen dolar L. Amerika’da borç krizini ve 1990’ların sonlarındaki Asya’daki finansal krizleri tetikledi (örneğin 1997 Rusya krizi). Bu bölgelerdeki ekonomilerin bazıları göreli olarak daha hızlı büyüyorlardı ama yabancı yatırımcılar için  bir o kadar da riskli idiler. Bu ekonomiler hızlı büyürken, yabancı yatırımcılar onların tahvillerini satın almak için onlara adeta para akıttılar. Keza yabancı bankalara da devasa miktarda dolar yatırdılar ve bu ülkelerdeki, kendi ülkelerindekilere nazaran belirgin bir biçimde yüksek olan tahvil faizlerinden yararlandılar.
Bu gelişmeler 2008 krizinden önce de sonra da yaşandı ve halen de yaşanıyor. Bu nedenle de ‘merkez bankaların bankası’ olarak da bilinen BIS’e göre yükselecek Fed faizleri, azgelişmiş /yükselen ekonomilerdeki gölge bankacılığı ve özel sektörün aşırı borçlanması nedenleriyle finansal krizi tetikleyecektir[1]. Bu da dolara olan ihtiyacı daha da artıracak ve böylece doların değeri yükselmeye devam edecektir.  Ayrıca  dolardaki yükseliş,  değeri dolara bağlı olan yaklaşık 70 trilyon dolarlık türev araç ticaretinde ciddi dalgalanmalara neden olacaktır. 

Bir başka anlatımla, yabancı yatırımcılar son dönemlere kadar, örneğin binde 25’i aşmayan ABD tahvil faizi veya negatif faizli on yıllık Alman devlet tahvilleri[2] yerine Türkiye’deki % 10’lara ulaşan devlet tahvili getirilerini tercih ettiler. Diğer yandan, dolar daha da yükseldiğinde dolara bağlı tahvillerin faiz ödemeleri de daha pahalı hale gelecektir. İlave olarak, genelde Türk bankalarında mevduattan elde edilen faiz, lira cinsinden bir faizdir. Dolar değerlenip, TL’den çıkışlar arttığında ve bu paralar dolara çevrildiğinde, iki paranın faiz getirisi, aradaki kur farkının neden olduğu zararı karşılayamayabilir. Bu durumda uluslar arası yatırımcıların gerilimi artar. Böylece bu tür ülkelerdeki yüksek tahvil ve bono faizlerinin çekiciliği kaybolur, yatırımcı güvenli limanlara yönelir. Bu çıkışlar yavaş başlar ama tarihsel deneyimlerin de gösterdiği gibi,  hızlı bir biçimde kontrolden çıkar. 

O halde Fed’in geçmiş deneyimlerden ders çıkartarak dolardaki bu yükselişi durdurma yönünde karar aldığı söylenebilir mi? Sanmıyoruz. Zira özellikle son bir iki yıldır BIS (hatta IMF[3]) Fed’i bol ve ucuz para politikaları (miktarsal kolaylaştırma ve parasal kolaylaştırma) aracılığıyla finansal balonlar şişirdiği ve bu balonların patlama noktasına gelerek, 2008 krizinden daha büyük bir finansal kriz tehlikesinin varlığı riskine karşı uyarıyordu ama son dönemlere kadar bu uyarılara kulak asılmadı.  ABD kendi ekonomisini bu tür genişletici para ve faiz politikalarıyla resesyondan çıkartmakla meşguldü. Ne zaman ki 2013 sonlarından itibaren ekonomik toparlanmanın kalıcı olduğuna inanıldı, o zaman Fed’in bu para politikasını sıkılaştırılmasına karar verildi. Ancak küresel ekonominin diğer büyük aktörü konumundaki ekonomilerin içinde bulunduğu durum ve bazı ‘yükselen’ tabir edilen ekonomilerin, faiz oranlarının yükseltilmesiyle birlikte çöküşe geçebileceği ve bunun yaratacağı küresel çaptaki etkiler ve itirazlar yüzünden miktarsal kolaylaştırmaya son verilirken, faiz oranlarının artırımına gidilmesi, bu yöndeki açıklamalara rağmen, ertelendi. 

Son erteleme geçen hafta geldi, zira bir kaç ay öncesine kıyasla son haftalarda ABD ekonomisinden iyi haberler gelmiyor.

Geçen yılki iyimser tahminlerden farklı olarak, son veriler ABD ekonomisinin büyümesinin yavaşlamakta olduğunu ortaya koyuyor. Chicago Fed’in bir çalışmasına göre[4] 2015 Ocak-Şubat döneminde ülkede ekonomik faaliyet endeksi % 10 düştü. Eylül-Kasım 2014’teki güçlü büyümenin aksine son 3 aylık dönemde ekonomik büyüme giderek hız kesti. Şubat 2015’te verimlilik artışı yavaşladı. Özellikle de imalat sanayi verimlilik hızı düştü. Ayrıca istihdam ve talep artışı da zayıfladı. Örneğin 2015 Ocak ayında 759 bin olan yeni istihdam artışı Şubat’ta sadece 96 bin olarak gerçekleşti. Çalışma Bakanlığına göre işsizlik yardımı başvuruları  arttı.  Özel tüketim ve konut alımlarında net bir yavaşlama söz konusu. Freddy Mac’a göre, konut satışları, üstelik de mortgage kredi faizi oranları tarihsel olarak rekor seviyede düşük iken, % 20 oranında düştü. Konut stoklarında ise sadece binde 5’lik bir azalma var.  

Tüm bu gelişmelerin sonucunda Fed  % 3 olarak öngördüğü büyüme hızını geçen hafta en fazla % 2,7 ve an düşük % 2,3 olarak aşağıya doğru revize etmek durumunda kaldı[5].

Böyle olunca pek çok yatırım bankası müşterilerini bilgilendirirken, ekonomi yavaşlarken Fed’in faiz artırımına, bırakın Haziran’da, bu yıl hiç gitmeme ihtimalinin giderek arttığının altını çizdi.
Goldman Sachs’a göre faiz artırımı olsa bile bu çok büyük bir artırım olmaz ve bu Eylül 2015’ten önce gerçekleşmez. Fed Fund Futures sözleşmeleri ise Haziran’da faiz artırımı ihtimalinin % 9 ve Eylül’de ise % 46 olduğunu ortaya koyuyor[6]

Fed başkan yardımcıları da ortadan bir yerden açıklama yaparak aslında bu yeni gelişmeyi anlatmaya çalışıyorlar. Fischer’e göre[7], Haziran-Eylül aylarındaki dönemde yapılabilecek olan bir faiz artırımı, ‘ultra genişlemeden’ ‘aşırı genişlemeye’ doğru bir düzeltme politikası olarak anlaşılmalı. Ancak Fischer dolardaki yükselişin bir nedeni olarak ABD ekonomisinin diğer ekonomilere kıyasla güçlü konumda olduğu vurgusu yaparak faiz artırımının bütünüyle gündemden kalkmadığının altını da çiziyor. 

Amerikan ekonomisinde, faiz artırımı kararı üzerinde etkili olabilecek bir diğer etken kuşkusuz bu ülkenin artık devasa boyutlara ulaşmış olan cari açıkları.

Cari açığın temel belirleyeni olan dış ticaret açığı (ithalat-ihracat)  ABD’de 2010 yılından bu yana en üst düzeye çıktı ve 2014 yılının üçüncü çeyreğinde 98,5 milyar dolar olan bu açık dördüncü çeyreğinde 113,5 milyar dolar oldu. GSYH’ye oranı ise yine son 3 yılın en yükseğine çıkarak % 2,6 oldu. Açıktaki bu artışın temel nedeni ihracatın gerilemesi. Zira son çeyrekte % 1,3 oranında düştü[8]. Bu düşüşte kuşkusuz Avrupa pazarlarının talebindeki azalma olduğu kadar, aşağıdaki tablodan da görüldüğü gibi,  doların diğer paralar karşısında değer kazanması etkili oldu. Çünkü “Dolar Endeksi” (US Dollar Index) 2015 başından bu yana  % 10, geçen yıl ise  % 5’ten fazla büyüdü. 
Tablo: ABD dolar endeksi
Para  birimi
Endeksteki ağırlığı %
Yıllık performansı
Avro
57.6
-6.0
Yen
13.6
- 1.1
Pound
11.9
-2.1
Kanada doları
9.1
-2.9
İsveç Kronu
4.2
- 9.5
İsveç frangı
3.6
- 4.7
US Dolar Endeksi
100.0
  5.2
(Kaynak: Money Morning,Why the U.S. Dollar Is Rising, and Why It's Going to Fall”, http://moneymorning.com,  11 September 2014).

ABD’nin AB ile olan dış ticaret verilerine bakıldığında doların avro karşısında daha fazla değer kazanmasının zorluğu da ortaya çıkıyor. IMF’ye göre, bu ticarette ABD’nin bu yılki açığı 484 milyar dolar iken, AB ülkelerinin dış ticaret fazlası 262 milyar dolar oldu.  Burada geçen sonbahardan bu yana avronun dolar karşısında % 20 dolayında değer kaybetmesinin önemi büyük. Bu şu anlama geliyor. Paritenin böyle kalabilmesi için her yıl Avrupa’dan yüzlerce milyar dolar ABD’ye akmalıdır. İki bölge arasındaki ticaret dengesizliği genişledikçe bu sermaye akışı daha da artmalıdır. Bu teorik olarak mümkün olsa da pratikte bunun gerçekleşmesi uzak bir ihtimaldir[9].

ABD’de bunlar olurken, dünyanın geri kalan kısmında da işler iyi gitmiyor. Bunun göstergelerinden biri HSBC tarafından düzenli olarak hazırlanan “İmalat Sanayi Satın alma Endeksi” (Manufacturing Purchasing Manager’s Index- PMI). Bu endeksin değeri 50 puanın altına düştüğünde ekonominin daralmakta olduğu kabul ediliyor.  Bu endeks Japonya’da Şubat 2015’te 51,6’dan Mart’ta 50,4’e geriledi. Bu ülkede bir süredir yapılmakta olan çok büyük çaplı miktarsal kolaylaştırmanın henüz işe yaramadığı görülüyor. Bu nedenle de BoJ bu hafta sonu ülkede deflasyonist güçlerin hala geriletilemediğini açıklamaya hazırlanıyor. Avrupa ekonomilerinden Almanya ve Fransa’da durum biraz daha iyiye doğru gidiyor gibi. Bu endeksin değerlerinde Almanya’da 51,1’den 52,4’e ve Fransa’da 47,6’dan 48,2’ye artış var[10].

Düşük petrol fiyatları, düşük faiz ve düşük avro bu gelişimde rol oynamış gibi görünüyor ama bölge hala bütünüyle ciddi bir deflasyon riskini yaşarken, çeperdeki ülkelerdeki resesyon durumu değişmedi. Örneğin Yunanistan hala Birliğin yumuşak karnı olmaya devam ediyor.  Geçen haftaki Merkel-Tsipras görüşmesinden net olumlu bir sonuç çıkmadı.  Yunanistan’ın bu hafta sonuna kadar 2 milyar dolarlık bir dış borç geri ödemesi ve ilave olarak memur ve emekli maaş ödemesi yapması gerekiyor.
Son olarak, Çin ekonomisindeki bir süredir görülen yavaşlama hız kazanmış gibi görünüyor. ABC News’a göre, Çin ekonomisi bu Mart’ta sadece yavaşlamadı, aynı zamanda da fiilen küçüldü. Yukarıda sözü edilen PMI Martta 49,2’ye gerileyerek son 11 ayın en düşüğü oldu. Bunun nedeni asıl olarak sanayi ihracatına olan dünya talebinin azalması[11]

Çin’de özellikle perakende satışlar, sabit sermaye yatırımları, konut satışları ve imalat sanayi rakamlarında belirgin kötüleşme mevcut. Bu nedenle de Hükümet bu yılki büyüme oranını % 7’ye düşürdü. İnşaat sektörünün yavaşlaması ve çok büyük birçok projenin durdurulması yakındaki bir resesyonun ön belirtileri olabilir. 

Aslında aşırı inşaat yatırımlarıyla şişirilen inşaat balonu gelmekte olan resesyonu perdeliyor. Bu tıpkı 2008 krizi öncesinde ABD’de konut balonunun gelen resesyonu perdelemesi gibi bir durum. O yıllarda da başta konuta bağlı olarak çıkartılan menkul kıymetlerdeki aşırı şişkinlik ve genelde finansallaşmanın geldiği boyut dönemin Fed başkanı Bernanke tarafından ABD ekonomisinin sağlıklılığının bir göstergesi olarak yorumlanmıştı ve balon şişirme politikalarına göz yumulmuştu. Ardından patlayan finansal kriz ve sonrasında ortaya çıkan küresel kapitalist krizden ise hala çıkılamadı. Ancak Çin’de patlayan bir balon ABD’de yarattığı etkiden daha büyük bir etkiye neden olabilir, zira ABD’dekinden mislince fazla bir balon şişirilmiş durumda. 4.4 trilyon dolarlık bir gölge bankacılığının varlığı[12] bunu ortaya koyuyor. 

Türkiye ekonomisine gelince, son dönemde en çok konuşulan iktisadi konuların başında kuşkusuz doların TL karşısındaki durdurulamaz yükselişi geliyor. Zira 2014 sonundan bu yana dolar % 10’un üstünde değer kazandı. Bu gelişmenin ülkeye olan ekonomik etkilerini daha önceki bir yazımızda ele almıştık[13]. Burada sadece iki önemli konuya daha değinelim. 

İlk olarak dolar, borsa ve faiz oranları gibi konular, IMF gibi uluslar arası kuruluşların ve ana akım burjuva iktisatçıların ekonomideki gelişmeleri değerlendirirken başvurdukları temel parasal göstergeler. Bütün tartışmalar genelde bunların üzerinden yürütülüyor ve örneğin bu göstergeler iyiye doğru gittiğinde ekonominin iyi durumda olduğu varsayılıyor. Tersi durumlar ise daha ziyade olağanüstü gelişmelerle, dünya piyasalarının durumu ile ya da siyasal çalkantılarla açıklanıyor. Yani bunların sadece semptomlar olduğu,  kapitalist sistemin iç çatışmalarının ve çelişkilerinin kaçınılmaz olarak bu sorunları yarattığı gerçeği hep göz ardı ediliyor. Böylece hem sistem eleştirilerden korunmuş oluyor, hem de halkın, emekçilerin, işçi sınıfının durumunu daha iyi yansıtan; çalışma koşulları, işsizlik, yoksulluk, gelir ve servet bölüşümü adaletsizlikleri gibi asıl sorunlar da gizlenmiş oluyor.

Diğer taraftan seçimlere sayılı haftalar kala, özellikle de Parlamentodaki ana muhalefetin umudu gibi görünen bir iktisadi kriz ya da ciddi bir türbülans beklentisinin gerçekleşmesi de uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Fed’in aldığı kararların çok ciddi etkilerine açık durumdaki ekonomi açısından ve seçimlere giderek azalan bir güç ile giren iktidar partisi açısından Fed’in belirsizlikler içeren ama hemen faiz artırımına yönelmeme biçimindeki son kararı lehte bir durum. En iyi ihtimalle Haziran’da, muhtemelen Eylül’de yapılacak, belki de bu yıl yapılmayacak olan bir faiz artırımı doları bir kez daha zıplatmayacak ve sermaye çıkışları üzerinde beklenen etkileri yapmayacaktır. Bu süreçte siyasal iktidarın kendi içindeki çatlağın büyümesiyle ortaya çıkabilecek bir siyasal kriz, dolar ve seçim sonuçları üzerinde Fed’den daha etkili olabilir. 

Kuşkusuz bu tespit Türkiye ekonomisinin mevcut krize doğru olan kırılganlığının[14] seçim sonrasındaki gelişmelere paralel olarak artacağı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.  Zira bu temel sorunlar olduğu yerde duruyor. Emek ve demokrasi güçleri ise umudunu doların yaratacağı etkilerden ziyade, hali hazırda en geniş yığınların temel sorunu olan yoksulluk, işsizlik, güvencesiz istihdam, iş cinayetleri, gelir ve servet bölüşümü adaletsizliği, devasa boyutlara ulaşan ihtiyaç kredisi ve borçlanma, tarımsızlaştırma, özgürlükler ve demokrasi sorunlarına ürettiği çözümlerin gerçekliğine ve bunu en geniş yığınlara, en etkin yollarla anlatabilmesine bağlamalıdır.

Kaynakça
Bank for International Settlements (BIS), 84th Annual Report, 1 April 2013–31 March 2014.

Chandler, Marc, “A World Economy Top 10”, http://www.economywatch.com, 24 March 2015. 
Cox, Jeff, “An eighth of a point Fed rate hike? Seriously?”, http://www.cnbc.com, 23 March 2015.

Durmuş, Mustafa,  “Doların yükselişinin iktisadi ve siyasal etkileri”, http://siyasihaber.org, 11 Mart 2015.

“Federal Reserve Sees Below-Average Growth”, http://www.economywatch.com, 24 March 2015.
http://data.cnbc.com/quotes/EUR%3D/tab/2.
IMF, Global Financial Stability Report, 8, October  2014, http://www.imf.org.

 “Is Slowing Chinese Economic Growth Gaining Momentum?”, http://www.economywatch.com, 24 March 2014.

Kaletsky, Anatole, “How Far Will the Euro Fall?”, http://www.project-syndicate.org, 17 March 2015.

Kozanoğlu, Hayri, “Dövizde yedi kırılganlık noktası”, BirGün, 24 Mart 2015.

Money Morning, “Why the U.S. Dollar Is Rising, and Why It's Going to Fall”, http://moneymorning.com,  11 September 2014).
Roos,Jerome,  The next financial crisis may be just around the corner”,  http://roarmag.org, 20 October 2014.
Roubini, Nouriel, “The Negative Way to Growth?”, http://www.project-syndicate.org, 28 February 2015.
“US Q4 current account deficit largest since 2012”, http://www.cnbc.com, 9 Mar 2015 | 9:32 AM ETReuters.




[1] Bank for International Settlements (BIS), 84th Annual Report, 1 April 2013–31 March 2014.
[2] Nouriel Roubini, “The Negative Way to Growth?”, http://www.project-syndicate.org, 28 February 2015.
[3] IMF, Global Financial Stability Report, 8 October 2014, http://www.imf.org.
[4] “Federal Reserve Sees Below-Average Growth”, http://www.economywatch.com, 24 March 2015.
[5] Jeff Cox, “An eighth of a point Fed rate hike? Seriously?”, http://www.cnbc.com, 23 March 2015.
[6] agm.
[7] Marc Chandler, “A World Economy Top 10”, http://www.economywatch.com, 24 March 2015.  
[8] US Q4 current account deficit largest since 2012”, http://www.cnbc.com, 9 Mar 2015 | 9:32 AM ETReuters.
[9] Anatole Kaletsky, “How Far Will the Euro Fall?”, http://www.project-syndicate.org, 17 March 2015.

[10] Chandler, agm.

[11] “Is Slowing Chinese Economic Growth Gaining Momentum?”, http://www.economywatch.com, 24 March 2014.

[12] Jerome Roos, “The next financial crisis may be just around the corner”,  http://roarmag.org, 20 October 2014.