13 Eylül 2026 Pazar

AfD (Alternative für Deutschland)

 

Almanya ve Birleşik Krallık’ta Faşist Yükseliş: Tarih Tekerrür mü Ediyor?

Mustafa Durmuş

13 Eylül 2026


(Reform UK’in lideri Nigel Farage, Berlin’de düzenlenen bir basın toplantısının ardından AfD Parlamento Bşk. Yrd. Beatrix von Storch ile birlikte. Fotoğraf: Odd Andersen/AFP/Getty Images)

Almanya’da 6 Eylül’de yapılan eyalet seçimlerinde, nüfusu 2 milyonun biraz üzerinde olan Saksonya-Anhalt eyaletinde, neo-faşist AfD (Alternative für Deutschland) oyların yüzde 44’ünü alarak açık bir üstünlük sağladı ve hükümeti kurabilmek için gerekli olan oy çoğunluğunu elde etmeye çok yaklaştı.  

Saksonya-Anhalt 1932’de Nazi bir başbakan seçen ilk Alman eyaletiydi. (Aslında Anhalt’ın sol bir geçmişi de var). Bu eyalette yaşanan bu çarpıcı gelişme; sadece AfD’nin yükselişi değil, Almanya’nın geri kalan büyük bir kısmında çoğunluğu elinde tutan ve 1945 yılından bu yana aktif olan merkez sağ/muhafazakâr çizgideki Almanya Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) tam anlamıyla çöküşü anlamına geliyor.

İktidardaki CDU’nun Oyları Çakıldı

Öyle ki, F. Merz gibi nispeten popüler bir başbakana sahip olmasına rağmen, CDU 2021’de aldığı oyların yüzde 25’ini AfD’ye kaptırdı. AfD bu başarıyı Almanya genelinde tekrarlayabilirse, yeni seçmenleri harekete geçirmeye ve CDU’nun seçmenlerini kendine çekmeye devam ederse, Merz’in başkanlığını yaptığı bu parti, bir zamanlar ana rakibi olan SPD’nin yaşadığı ölçekte bir felaketle karşı karşıya kalabilir. (1)

Ayrıca, 2021’deki seçimlere kıyasla, bu seçime katılım oranı önemli ölçüde artarak yüzde 78’e yaklaştı. Bu durum AfD’ye yaradı. Analizlere göre: partinin destek artışının büyük kısmı eskiden oy kullanmayanlardan kaynaklanırken, buna önemli sayıda eski CDU destekçisi seçmen de eklendi.

Başka Bölgelerde de Tekrarlanabilir!

Dahası, bir başka küçük Doğu Alman eyaleti olan Mecklenburg-Vorpommern’de 20 Eylül’de seçim yapılacak, sonuç benzer olabilir. Bu da uzun zamandır beklenen Alman burjuva demokrasisinin krizinin artık gizlenemez olduğunu gösteriyor.

Bu arada Berlin, yeni Alman siyasetinin tüm karmaşıklığını yansıtıyor. Anketler; Die Linke, SPD, Yeşiller, CDU ve AfD olmak üzere beş partinin oy oranlarının yüzde 12 ile 21 arasında olduğunu gösteriyor. Die Linke muhtemelen en güçlü parti olarak ortaya çıkacak, bir zamanlar efsanevi Berlin Belediye Başkanı W. Brandt’ın partisi olan SPD ise beşinci sırada yer alacak. AfD’nin doğu banliyölerinde CDU’yu geçmesi bekleniyor. (2) Bu görünüm Alman burjuva demokrasisinin çökmekte olduğunun işareti sanki.

Almanya’da Aşırı Sağcı Bir Federal Hükümet Kurulabilir mi? 

Faşist AfD’nin bazı Doğu Alman bölgelerinde yükselişi tek başına önemli olmayabilir. Ancak ülke genelinde bu eğilimin giderek artmakta olması önemli. Öyle ki yakın zamanda yapılan bir anket, ulusal seçimler bugün yapılsaydı AfD’nin oyların yüzde 28’ini alarak gerçekten de galip gelebileceğini gösteriyor. Eğer bu gerçekleşirse, bu durum 1945’te Nazilerin düşüşünden bu yana Almanya’daki ilk aşırı sağcı hükümet olur ki, bu da başlı başına bir endişe kaynağı. Bu tedirgin edici gelişmenin nedenleri ise ekonomik faktörlerin çok ötesine geçebilecek ölçüde karmaşık.

Aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi, ekonominin durumu, özellikle Saksonya-Anhalt’ın bulunduğu ve AfD’nin son derece güçlü olduğu Doğu Almanya’da, bu gelişmede önemli bir yer tutuyor. (3) Öyle ki AfD’ye oy verenler, belirgin bir biçimde, ekonomik gidişattan ama özellikle de enflasyondan son derece rahatsızlar. Bu nedenle de sağ ya da sol merkez partileri cezalandırıyorlar.


Düşük Ekonomik Büyüme, Yüksek İşsizlik ve Sanayisizleşme

Alman ekonomisinin mütevazı standartlarına göre bile, Saksonya-Anhalt bölgesi ekonomisinde büyüme son derece cılız seyrediyor. Buna karşılık, işsizlik oranı nispeten yüksek. Bölge ekonomisi, bir zamanlar, Orta Almanya’nın devlet destekli sanayileşmesinin önemli bir merkeziydi. JU52 nakliye ve yolcu uçağının üretildiği orijinal Junkers fabrikası, Dessau’da bulunuyordu. Bölge bir zamanlar tüm sosyalist dünya için demiryolu araçları üretiyordu, ayrıca önemli ölçüde kimyasal ürünlerin üretimine yoğunlaşmıştı. Bu sektörler şu anda hiç iyi durumda değil. Ayrıca bölge nüfusu yaşlanıyor ve azalıyor.

AfD Eyalet Genelinde Toplumun Her Kesiminden Destek Aldı

Bu yüzden de AfD’nin söylemleri, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık’taki benzer partilerde olduğu gibi, kendilerini “işçi” olarak tanımlayanlarda (bunların yüzde 60’ı AfD’ye oy veriyor) ve maddi zorluklar yaşadığını belirtenlerde (bunların yüzde 65’i AfD’ye oy veriyor), güçlü bir karşılık buluyor. Bu iki grup seçmen kitlesi içinde çoğunluğu oluşturmasa da oy dağılımındaki bu eğilim oldukça tehlikeli. (4)

Yani Avrupa’daki diğer aşırı sağ partiler gibi, AfD de kendini “işçi” olarak tanımlayan seçmenler arasında önemli bir desteğe sahip. Ayrıca, maddi zorluklar yaşadığını belirten seçmenlerden de yüksek oranda oy alıyor. Nitekim, yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi, AfD seçmenlerinin hem ekonomiye hem de yaşam maliyetine ilişkin endişeleri, diğer partilerin destekçilerine kıyasla çok daha fazla.

Volkspartei (Halk Partisi)

Bu noktada bazı ayrıntılar önemli: AfD, işçi sınıfından oluşan seçmenler (toplam seçmenin yüzde 59’u) arasında, eğitim düzeyi düşük olanların (yüzde 57) ve ekonomik durumlarını kötü olarak değerlendirenlerin (yüzde 65) arasında en yüksek oy oranını elde etti. Ancak üniversite mezunları (seçmenin yüzde 30’u) ve ekonomik durumlarını iyi olarak gören seçmenler (seçmenin yüzde 37’si) arasında bile AfD kayda değer bir performans sergiledi. Ayrıca, 70 yaş üstü seçmenler (seçmenin yüzde 31’i) hariç, tüm yaş gruplarında yüzde 40’ın üzerinde destek elde etti. Dolayısıyla AfD, eyalet genelinde toplumun her kesiminden destek alarak, gerçekten bir “Volkspartei”, yani “halk partisi” olduğunu iddia edebilir. (5)

Ancak bu gelişme yeni değil. Yani böyle bir neo-faşist partinin güçlenmesi yeni bir olgu değil. Çünkü neo-faşist ideoloji son birkaç on yıldır Almanya’nın ana akım siyasi arenasına sızmaya devam ediyor. Nitekim, 2013’teki kuruluşundan bu yana hızla büyüyen parti, ırkçılığını ve otoriterlik eğilimlerini gizlemiyor ve liberal, çoğulcu bir toplumu reddetme konusunda oldukça açık sözlü davranıyor.

Tüm bunlardan sonra ortaya çıkan soru, “farklı yaş gruplarından ve sosyal sınıflardan gelen bu kadar çok seçmenin neden AfD’nin aşırıcı ve uygulanamaz politika önerilerine ilgi duyduğudur”.  Bu nedenleri aşağıdaki gibi sıralayabilmek mümkün.

(i) Doğu Almanya’nın Göreli Yoksulluğu

Öncelikle, eski Doğu Almanya’daki ekonomik durum, AfD’ye verilen desteği (kısmen) açıklayabilir. Kısmen, zira parti, özellikle batıdaki birçok eyalette de seçmenler arasında kayda değer bir destek kazandı. Eski siyasi partilerin, özellikle de işçi sınıfının güvenini büyük ölçüde yitirmiş olan Sosyal Demokratların, gelecek için uygulanabilir bir vizyon sunmadaki başarısızlığı, bu durumun bir parçası olabilir. Ayrıca, ulusalcı ve faşist görüşlerin etkilerinin de hafife alındığı anlaşılıyor. Alınan sonuçlar, ulusalcılık ve aşırı milliyetçiliğe olan bağlılığın, Alman nüfusunun oldukça büyük bir kesimi arasında hâlâ güçlü bir akım olarak varlığını sürdürdüğünü ortaya koyuyor. (6)

Keza, Almanya’nın 1990’daki yeniden birleşmesinden sonra aradan geçen 30 yılı aşkın süreye rağmen, sosyal refah anlamında doğu ile batı arasında hâlâ büyük bir uçurum varlığını sürdürüyor. Çok sayıda araştırmanın da işaret ettiği gibi, “Doğu Almanya, Batı Almanya’dan hâlâ yüzde 20 ila 25 daha yoksul.”

Doğu Almanya’da yaşayanlar, neo-liberalizm altında gerçekleşmesi beklenen yakınsamanın bir serap olduğunun farkına vardılar. 1990’dan sonra devlet kurumu Treuhandanstalt tarafından başlatılan devasa özelleştirme programı kapsamında, Doğu Almanya’nın devletin elindeki tüm ekonomisi özelleştirilirken, binlerce kamu işletmesinin kapatılması veya satılmasıyla sanayi tabanı büyük ölçüde tahrip edildi. Bu durum, kitlesel işsizliğe yol açtı ve genç ve eğitimli insanların iş ve daha iyi yaşam koşulları arayışıyla batıya göç etmesine neden olarak bir demografik krizi tetikledi. (7)

Kültürel sorunlar da söz konusu. Eski Doğu Almanya’da yaşayan birçok genç, Batı Alman kültürünü ve yaşam tarzını kendilerine son derece yabancı buluyor. Ayrıca küçük kasabalarda ve kırsal bölgelerde yaşayan insanlar sadece “ortalamanın altında gelir” elde etmekle kalmıyor, aynı zamanda altyapılarının çökmeye devam ettiğini ve toplu taşıma ile sağlık hizmetlerinin “artık kapsamlı bir şekilde garanti edilmediğini” görüyor.

(ii) Göçmen Sorunu

İkinci olarak, göçmen sorunu Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da da aşırı sağı güçlendiren bir sorun. Seçim sonrasında yapılan anketler, göçmenlerin AfD seçmenleri için motive edici faktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Öyle ki seçmenlerin yüzde 90’ından fazlası Almanya’da çok fazla yabancının bulunduğuna inanıyor ve bundan endişe duyuyor. (Ancak güvenlik, ekonomiye ilişkin endişeler ve mevcut ana akım partilere olan güvensizlik de de aynı derecede önemli).

Göçmen sorunu Avrupa’da iç siyaseti etkileyen en önemli konulardan birisi. Nitekim İsveç dahi, 2015 yılında kişi başına Avrupa’nın en yüksek sığınmacı sayısını kabul eden ülkelerden biri iken, on yıl sonra bu sayının en düşük olduğu ülkelerden biri haline geldi. Öyle ki İsveç Sosyal Demokratları 2026 seçimleri öncesinde, göç karşıtı bir strateji izliyor gibi görünüyor ve iktidara gelmeleri halinde hükümetin göçü durdurma ile ilgili olarak aldığı önlemleri sürdüreceklerinin sinyalini veriyor. (8)

(iii) Kemer Sıktıran Neo-liberal Ekonomi Politikaları

Üçüncü olarak, bu seçimin sonuçlarını tek bir etkenle açıklamak yanıltıcı olabilir. Çünkü bazı etkenler, ABD’den başlayarak çeşitli ülkelerde aşırı sağ popülizmi doğuran etkenlere benzerken, diğerleri Almanya’ya özgüdür.

Bu bağlamda, Almanya’nın anayasal bir kural haline getirilmiş kemer sıkma politikası aşırı sağı güçlendiren en büyük etken oldu.

“Schuldenbremse” (borç freni) olarak adlandırılan bu kemer sıkma önlemi, 2009 yılında Angela Merkel’in ilk hükümeti döneminde Alman anayasasına dahil edildi. Orijinal düzenlemeye göre, federal hükümetin yapısal bütçe açığı anayasal olarak GSYH’nin yüzde 0,35’iyle sınırlandırılmıştı.16 eyaletin ise yapısal borçlanmaya başvurması tamamen yasaklanmıştı. Bu anayasal kuralın değiştirilmesi için parlamentonun her iki meclisinde de üçte iki çoğunluk gerekiyordu ve bu, o zamandan beri neredeyse imkânsız hale geldi. O zamandan beri Almanya, devletin borçlanmasının doğası gereği tehlikeli olduğu ve en aza indirilmesi gerektiği şeklindeki neo-liberal inancı fiilen anayasasının temel bir özelliği haline getirdi. (9) Yani merkezci ya da sosyal demokrat hükümetlerin eli-kolu anayasa ile bağlandı ve bu toplumun büyük kesimlerin çok önemli bir memnuniyetsizliğe yol açtı.

Schwarze Null (Siyah Sıfır) Politikası

Öte yandan, bu kemer sıkma kapitalist sistem açısından işe yaradı. Kuralın gerektirdiği üzere, Almanya’nın kamu borcu, 2008 küresel finansal krizinin ardından GSYH’nin yaklaşık yüzde 80’inden, Covid-19 pandemisinin öncesinde yaklaşık yüzde 60’a düştü. “Schwarze Null” ya da bilinen adıyla “Siyah Sıfır”, Almanya’nın mali disiplininin bir sembolü haline geldi.

Ancak bu sözde başarı ihmal edilemeyecek ölçüde büyük bir toplumsal tahribata yol açtı. Çünkü bu, kurumsallaşmış bir kemer sıkma politikasını temsil ettiğinden, bunun sonucunda kaçınılmaz olarak kronik bir yatırım yetersizliği yaşandı. Modern bir ekonominin dayandığı fiziki altyapının neredeyse tüm unsurlarının çürümesine göz yumuldu. Bu da istihdamın azalmasına, işsizliğin ve yoksulluğun artmasına yol açtı.

En Çok Doğu Almanya etkilendi

Bu etkinin izleri Almanya’nın her yerinde görüldü, ancak en çok da yeniden birleşmenin ardından olağanüstü bir ekonomik şok yaşayan, eskiden Doğu Almanya’yı oluşturan bölgelerde hissedildi. Buralarda sanayi kolları ortadan kalktı, işsizlik hızla arttı ve üretken varlıklar Batı Almanların ve yabancıların eline geçti. İnsanlar hem siyasi dönüşümden hem de ekonomik çalkantıdan mustarip oldular.

Yatırımların zamanla doğu ile batı arasındaki uçurumu kapatabileceği umudu, “Siyah Sıfır” politikası tarafından bozuldu ve ardından engellendi. Sonuç olarak, bu uçurum hiçbir zaman ortadan kalkmadı; buna karşılık, nüfus azalması, zayıflayan ekonomik imkânlar ve başka yerlerde fırsat arayışına giren çok sayıda gencin göçü, Saksonya-Anhalt gibi eski doğu eyaletlerindeki sorunları daha da ağırlaştırdı.

Kuşkusuz bu etken, Almanya’da aşırı sağcı AfD partisinin yükselişinin tek nedeni değil. Ancak bu partinin eski Doğu Almanya eyaletlerindeki popülaritesi, eskiden Batı Almanya’ya ait olan eyaletlere kıyasla çok daha yüksek. Göçmenlere karşı düşmanlık gibi diğer faktörler de rol oynadı. Ancak kemer sıkma politikalarını körükleyen borç freni, bu tür duyguların yeşerebileceği bir ekonomik güvensizlik ortamı yaratarak hükümete, kurumlara, yeniden birleşmeye ve siyasi elitlere karşı güvensizliğe yol açtı. Neo-liberal borç freni örneğinde olduğu gibi, ana akım burjuva politikaları insanları kaderlerine terk ettiğinde, insanların siyasi uzlaşmaya yatırım yapmak için hiçbir nedenlerinin kalmadığı gerçeği ortaya çıktı.

AfD: Faşizmin İstismarcı Yüzü

AfD tüm bu olumsuz gelişmeleri istismar ederek kolaylıkla kitle tabanını büyüttü. Burjuva demokrasisine olan güvensizlik, güçlü sosyalist bir alternatifin olmadığı bir dönemde, seçmenleri (özellikle de en kırılgan ve endişeli insanlardan oluşan ve kolayca kıyamet senaryoları kurmaya meyilli olan kesimleri), AfD gibi istismarcı faşist bir partinin kucağına itti.

Birleşik Krallık’ta Reform UK’in Yükselişi

Faşist hareketlerin yükselişi konusunda Almanya yalnız değil. Macaristan ve Polonya’nın yanı sıra son zamanlarda Birleşik Krallık’ta belirgin bir hareketlilik söz konusu. Hatta İsveç’te bile (bugün) yapılacak olan seçimlerin sonucunda; ülkenin sağ partileri çoğunluğu sağlayabilirse, aşırı sağ ilk kez hükümete girebilir.

“İsveç’in, sınırsız serbest piyasa kapitalizmi ile komuta ekonomisine dayalı otokratik komünizm arasında bir “üçüncü yol” olduğu iddiası zaten başından beri bir yanılsamaydı. 20. yüzyılın başlarında İsveç işçi hareketinin elde ettiği büyük kazanımlar, giderek tersine çevrildi. Diğer kapitalist ekonomilerde olduğu gibi, neo-liberalizm politikaları (serbest piyasaya dönüş, zenginler ve şirketler için düşük vergilendirme, refah devletinde ve reel ücretlerdeki kesintiler, artan eşitsizlik vs), 1990’ların ortalarından beri İsveç’te de uygulanıyor”. (10)

Alman faşistlerinin Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimlerden ezici bir çoğunlukla galip çıkmasının hemen öncesinde Birleşik Krallık’ta faşistler Dover ve Portsmouth limanlarını iki kez işgal ettiler ve bir süreliğine limanı ablukaya alarak “göçmen taşıyan tekneleri geri çevirin” sloganları attılar. Bu sloganlar aslında hem İngiliz politikacıların hem de ana akım medyanın söylemlerini yansıtıyordu.

Faşist hareketlerin yükselişe geçtiği diğer ülkelerde olduğu gibi, Birleşik Krallık’taki Reform UK, ekonomik güvensizliği, işsizliği, ücretlerin durgunluğunu ve aşırı düzeydeki eşitsizliği öne çıkarıyor ve bunun sorumlusu olarak gerçek sorumlular olan süper zenginleri ve kapitalist sistemi değil, göçmenleri ve siyahileri gösteriyor.

Reform UK politikacılarından bazıları, P. Thiel ve E. Musk gibi ırkçılar tarafından finanse ediliyor. Bu milyarderler, dikkatleri kendi servetlerinden ve suçlarından başka yöne çekmeye ve bunun yerine ekonomik başarısızlığın suçunu göçmenlere ve siyahi insanlara yükleyen pogromları teşvik etmeye kararlı. Bu milyarderler, ekonomik güvensizliğin asıl kaynağı olan düzenlemesiz finansal ve ticari küreselleşme sisteminden ve bunun faillerinden dikkati başka yöne çekmek için güç, sindirme, şiddet ve dezenformasyona başvurmaya hazır faşistlere aktif olarak finansman ve kaynak sağlıyorlar. Mevcut Başbakan (İşçi Partisi Başkanı) ise güçsüz ve çaresiz olduğu izlenimini veriyor. Kaynak yetersizliği gibi gerekçelerin ardına sığınarak, bu kitleleri büyük sermaye çevrelerinin etkisinden kurtarma çabası içine girmiyor. (11)

Birleşik Krallık’ta, ABD’de ve özellikle Avrupa’da, çoğunluğa istikrar ve güvenlik sunamayıp finans dünyasına boyun eğen diğer merkezci politikacılar gibi, İngiltere Maliye Bakanı da kendi ülkelerinin halkını aşırı sağcı faşistlerin kollarına itmekten suçlu olan politikacılardan biri haline gelme riskiyle karşı karşıya.

Ana akım (merkez sağ ya da sol) siyasal partilere olan güvenlerini yitirmiş olarak, aşırı sağcı-faşist liderlerin arkasında yürüyen, kemer sıkma politikaları yüzünden güvenlik, umut ve fırsatlarından mahrum bırakılmış; insana yakışır barınma ve iş imkânlarından yoksun bırakılmış İngiltere’nin kara giysili genç erkekleri, sistem yerine göçmenlere saldırıyor.

Sonuç Olarak

İkinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Avrupa’daki faşist hareketler tamamen ortadan kalkmadılar, sadece yer altına geri çekildiler, gerçekte yok olmaksızın görünür olmaktan çıktılar.

1990’lardan itibaren tüm bu faşist hareketler bilinçli bir biçimde rehabilite edildiler ve hazırda bekletildiler. Özü itibariyle hemen hepsi faşist karakterlere sahip bulunsalar da onlar kendilerini “ulusalcı” olarak tanıttılar ve büyük medya da bu konuda onların ulusalcılar olarak (faşist değil) kamuoyuna tanıtımına hizmet etti. Örneğin Le Monde, Le Pen’i faşist değil bir ulusalcı olarak tanıtmayı uygun gördü. (12)

İşte bu bağlamda ve birçok vatandaşın, yerleşik düzenin partilerinin gelecek için hiçbir umut sunamadığının tam olarak farkına varmasıyla, Doğu Almanya AfD’nin kalesi haline geldi, Birleşik Krallık’ta neo-faşist Reform UK yükselişe geçti. Üstelik her ikisi de neo-liberalizmden beslenen bir yeni tür faşizmi savunuyor.

Türkiye’de Zafer Partisi gibi neo-faşist örgütlenmeleri bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yani, mevcut iktidar blokunun ekonomik sorunlara çözüm üretemediğini, kemer sıkma önlemleriyle krizin bedelini halka ödettirdiğini; demokratik muhalefetinse somut bir alternatif sunamadığını göz önüne aldığımızda, ülkeyi orta vadede toplumda (özellikle de gençler arasında) ciddi bir faşist hareketlere kayma tehlikesi bekliyor.

Bir başka anlatımla, ulusalcı -milliyetçi ideoloji ile faşist ideoloji arasında çok ince bir çizgi var. Tarihsel olarak ülkede ulusalcılık çok güçlü ve 100 yıldır varlığını sürdüren Kürt Sorunu ulusalcılığı ve milliyetçiliği sürekli olarak canlı tutuyor. Tüm bunlar ekonomik yıkımla birlikte, ülkedeki ulusalcı hareketlerin tabanını oluşturanların neo-faşist hareketlere ya da partilere kaymasıyla sonuçlanabilir.

Dip Notlar:

(1)  https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-474-the-state-is-the-problem (11 Eylül 2026).

(2)  Agm.

(3)  https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-473-germanys-democratic (7 Eylül 2026).

(4)  Agm.

(5)  https://theconversation.com/germany-why-the-afd-won-in-saxony-anhalt-and-what-happens-next (7 Eylül 2026).

(6)  https://truthout.org/articles/germanys-fascist-party-just-won-control-of-a-state-government (9 Eylül 2026).

(7)  Agm.

(8)  https://theconversation.com/immigration-in-sweden-how-the-country-went-from-one-of-europes-most-welcoming-to-one-of-its-most-restrictive (7 Eylül 2026).

(9)  https://www.taxresearch.org.uk/Blog/2026/09/07/the-price-of-germanys-black-zero-the-neoliberal-policy-that-has-driven-the-rise-of-its-far-right (7 Eylül 2026).

(10)                    https://thenextrecession.wordpress.com/sweden-no-longer-a-social-democracy (13 Eylül 2026).

(11)                    https://annpettifor.substack.com/p/the-guilty-men-driving-britons-into (7 Eylül 2026).

(12)                    Samir Amin, “The Return of Fascism in Contemporary Capitalism”, https://monthlyreviewarchives.org/mr/article/view/MR-066-04-2014-08 (10 Eylül 2026).

 

12 Eylül 2026 Cumartesi

12 Eylül Askeri Darbesi

 

12 Eylül Askeri Darbesiyle Başlayan Süreç Devam Ediyor

Mustafa Durmuş

12 Eylül 2026


Geçen yüzyılda kapitalist dünyayı niteleyen en önemli olguların başında askeri darbeler ya da darbe girişimleri geliyor.

Azgelişmiş ülkelerde, sömürgecilik sonrasında (1960’lar), Şili’de olduğu gibi iktidara gelen bazı “ulusal kalkınmacı yönetimler”; “emperyalist devletlerin çıkarlarına ters düşen strateji ve politikalar izlediklerinden”, CIA destekli askeri darbelerle devrildiler.

Türkiye gibi diğer bazıları da, “küresel sermayenin yeni birikim stratejilerinin hayata geçirilebilmesi için”, yine CIA destekli askeri darbelere maruz bırakıldılar. Bu darbelerde ABD emperyalizminin ve NATO’nun payı çok büyük.

Açık Diktatörlüklerin Döl Yatağı: Emperyalist -Kapitalist Sistem 

Ancak, tüm askeri darbeleri sadece emperyalizm olgusu ile açıklamak doğru değil. Zira darbelere neden olan diğer bazı (daha ziyade içsel) ekonomik, politik ve jeopolitik etkenler de söz konusu. Bunların başında kuşkusuz derin ekonomik krizler ve politik krizler geliyor.

Bu etkenler, örneğin 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinde son derece etkili olmuşken, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi ve ardından 20 Temmuz OHAL ile gelen ve genelde “sivil darbe” olarak nitelendirilen gelişmede, spesifik olarak, ekonomik faktörden daha ziyade, iktidarın iki kanadı arasında başlayan çatışmayla ayyuka çıkan politik bir kriz etkili oldu.

Keza, 1980 öncesinde İran’da Amerikancı Şah Rejiminin devrilmesi ve yerine Mollalarca yönetilen bir rejimin iş başına gelmesi, ABD tarafında, Rusya’ya karşı önemli bir hegemonya kaybı olarak görüldü ve bunu telafi etmek için Türkiye bir askeri rejimle tahkim edilmek istendi.

12 Eylül 1980 Darbesine Giden Süreç: Ekonomik ve Politik Kriz

12 Eylül Askeri Darbesi öncesinde dünya kapitalizmi uzun süren bir iktisadi durgunluk, Türkiye ekonomisi ise derin bir iktisadi ve politik kriz içindeydi. Türkiye’nin krizi aslında 1962’den itibaren uygulamakta olan kapitalist ithal ikameci büyüme modelinin (en azından Türkiye’deki versiyonunun), bir kriziydi ve kendisini “döviz krizi” biçiminde gösteriyordu.

Yani ağırlıklı olarak iç pazara, dolayısıyla belli düzeyde satın alma gücünü garantileyen, göreli olarak yüksek işçi ve memur ücretlerine ve sendikal örgütlenmeye dayalı ithal ikameci birikim ve büyüme stratejisi, 1970’lerin ortalarından itibaren hem iç hem de dış ekonomik nedenlerden dolayı krize girdi.

Sermaye birikim rejimini bu krizden çıkartmak ancak yeni bir birikim rejimi ile mümkün olabilirdi. Bu artık iç pazara değil, kapitalist küreselleşmeye paralel olarak “dış pazara/ihracata yönelik bir model” olmak durumundaydı. Bu modelin ekonomi-politik temelini ise rekabetçi işçi ücretleri (yani düşük ücretler), işçi sınıfının örgütlerinin dağıtılması ve genel olarak hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması oluşturuyordu.

24 Ocak 1980 Kararları: Filmin Fragmanı

Krizden çıkış için önce “24 Ocak 1980 Kararları” adı altında IMF-Dünya Bankası kaynaklı “istikrar tedbirleri ve yapısal uyum programları” uygulandı. Bu kararlar Türkiye’yi hızla küreselleşen kapitalizme -emperyalizme yeni ve daha sağlam bir biçimde eklemlemeyi hedefleyen kararlardı. 

Bu kararların hayata geçirilebilmesi için (aksak işlese de) mevcut parlamenter demokratik rejimin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Çünkü işçi sınıfı hareketi ve sendikalar güçlenmiş, toplumsal muhalefet ayağa kalkmıştı. On binlerce işçi grevde, öğrencilerse boykottaydı. İşçi ve emekçilerin haklarını, ekonomik ve politik örgütlerini ortadan kaldıran bir tür açık diktatörlüğe ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı 12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri diktatörlük karşıladı.

Kısaca, açık bir diktatörlük biçimi olan askeri diktatörlük, neo-liberal politikaların hayata geçirilebilmesi için 12 Eylül askeri darbesiyle inşa edildi. Bu süreçte, bu kararlara ve bu kararları uygulayan askeri ve sivil yönetimlere uluslararası sermaye, emperyalist devletler, IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar da destek verdiler.

Kârlılık Restore Edildi

24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünün sonucunda; Türkiye ekonomisinin makroekonomik performansı artırıldı; yerli ve uluslararası sermayenin kârlılığı restore edildi ve ekonomi yeniden dış borç geri ödemesi yapabilir hale getirildi.

Bunun faturası ise işçi ve emekçi sınıflara ödettirildi: işçilerin reel ücretleri ve köylülerin gelirleri düştü, gelir dağılımı daha da bozuldu. Düşük ücret, yüksek reel faiz, zamlar ve devalüasyonlar ile halk daha da yoksullaştırıldığı gibi, halk ekonomik ve demokratik haklarından mahrum bırakılarak, askeri diktatörlük altında ağır bir zulme uğratıldı (1).

12 Eylül rejimi ile birlikte işçilerin kıdem tazminatlarına esas kabul edilen gün sayısı 45 günden 30 güne indirildi (bugünlerde bu hak tamamen ortadan kaldırılmak isteniyor).

Darbeden bu yana geçen 46 yıl boyunca, özellikle de son 24 yıldır, Türkiye neo-liberal politikalara teslim edilerek bir bütün olarak hızla dönüştürüldü, özelleştirmeler ve serbestleştirme politikalarıyla ekonomi küresel kapitalizme ve emperyalizme daha da bağımlı hale getirildi, kalkınma ve sanayileşme çabalarından bütünüyle vazgeçildi.

Ancak bu da sistemin krizini çözmeye yetmedi ve 40 yıla yakındır uygulanan neo-liberalizm; önce sivil bir darbeye, ardından da bugünlerde yaşandığı gibi, bir diğer açık diktatörlük olan faşizm ile sonlanabilecek olan Siyasal İslamcı Otoriterleşmeye yol açtı.

“15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi” ve OHAL

!2 Eylül Darbesinden sonra da ülkede post modern darbeler gerçekleşti. Bunlardan en sonuncusu ‘15 Temmuz Başarısız Darbe Girişimi’ olarak tarihe geçti. Kısaca, Darbe Girişiminin ardındaki faktör ekonomik krizden ziyade politik krizdi. Bu krizin bir ayağı 2013 yılından beri iyice belirginleşen FETÖ-AKP çatışmasıydı. Diğer ayağı ise Orta Doğu’da Türkiye’nin de parçası haline geldiği savaşla birlikte iyice karmaşık bir hal alan Kürt Sorunuydu. Öyle ki 2015 yılında çatışmasızlık sürecine son verip savaş konseptine geri dönüşü sağlayan üst akıl darbe mekaniğini de harekete geçirdi.

Tek Adam Rejimi

Darbe girişiminden sadece 1 hafta sonra ilan edilen OHAL ve devreye sokulan KHK’ler neo liberal, siyasal İslamcı neo- otoriter bir rejimin kurulmasının ilk adımları oldu. Geçen 10 yıl boyunca parlamenter demokrasi ortadan kaldırılıp, güç ve iktidarın tek elde toplanmasına izin veren bir “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” kuruldu. Ancak bu rejim altında da politik kriz atlatılamadığı gibi, ekonomi derin bir krize sürüklendi.

Sonuç Olarak

Türkiye, 12 Eylül Askeri Darbesinden bu yana karşılaştığı en derin sosyal krizlerinden birini yaşıyor. Üstelik bu kriz sosyal, siyasal ve ekolojik krizlerle birlikte “çoklu bir krize” dönüşmüş durumda: artık bütüncül bir toplumsal çöküşten söz etmek mümkün.

Yaygın yolsuzlukların ve organize suç örgütlerinin varlığı, kamu kaynaklarının kullanımındaki usulsüzlükler, liyakatsizlik, etik sorunlar, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri gibi olgular, ülkedeki mevcut durumun kriz kavramıyla açıklanamayacak kadar ciddi bir durum olduğunu, bunun “toplumsal bir çöküş” olduğunu gösteriyor.

Bugünkü otoriter rejim aslında 12 Eylül’ün bir devamı. Zira 12 Eylül uygulamalarına benzer, hatta yargı ve yürütme anlamında ondan çok daha kötü uygulamalarla karşı karşıyayız. Kayyumlar, kitlesel tutuklamalar, şantaj ve rüşvet ile seçilmiş politikacıların parti değiştirmeye zorlanmaları bunun bazı örnekleri.

Ancak, bugünkü rejimin ayırıcı özellikleri de var:

Öncelikle, bugün artık faşizm gibi açık bir diktatörlüğe dönüşmekte olan rejimin egemenleri çok daha bilinçliler, ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar ve zamana yayıyorlar. “Demokrasiyi öldürmek için onu ortadan kaldırmanın gerekmediğini” öğrendiler. Tek yapmaları gereken şeyin, “onu içeriden aşındırmak, demokratik kurumları itibarsızlaştırmak, tarihi yeniden yazmak, kaos yaratmak ve iktidarı korumak için halkı yeterince manipüle etmek” olduğunun bilincinde hareket ediyorlar. İkincisi, otoriterleşmeyi “normalleştirme” konusunda son derece başarılılar. Bugünün normalinin “demokrasisizlik” olduğu düşüncesini neredeyse tüm topluma kabul ettirdiler.

Buna rağmen, bu ülkeyi; emek, demokrasi, ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği, eşit yurttaşlık, sosyal adalet ve toplumsal barış temelinde yeniden inşa edebiliriz. Ülkede hâlâ demokrasiye inanan onlarca milyon insan var. Alanlardaki, işyerlerindeki emek, demokrasi, hukuk ve adalet mücadelesi hala sürüyor. Dipten gelen faşist dalgayı da etkisiz kılabilmek için gerekli olan, en geniş demokrasi ittifakının oluşturulmasıdır.

Dip Notlar:

(1)  Mustafa Durmuş, “12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği”, Memleket Siyaset Yönetim Dergisi, 2011/15, s. 95-139.

11 Eylül 2026 Cuma

Orta Vadeli Program (2027-2029)

 

Orta Vadeli Programın (2027-2029) Ayırıcı Özelliği (1)

Mustafa Durmuş

11 Eylül 2026

Önümüzdeki üç yıla ilişkin Orta Vadeli Program (OVP 2027-2029) açıklandı (1). Program üzerine ekonomi basınında çok sayıda değerlendirme yer aldı. Bunlar daha ziyade; programın hedeflerinin (büyüme, enflasyon, işsizlik, mali ve finansal istikrar gibi), ülke ekonomisinin gerçekleriyle uyuşup uyuşmadığını irdeleyen köşe yazılarından ve emek karşıtı yönlerine yapılan eleştirel değerlendirmelerden oluşuyor.

Zayıf Büyüme, Yüksek Enflasyon, Yüksek İşsizlik ve Kemer Sıkma


Yeni Programda 2026 ekonomik büyüme tahmini yüzde 3,3 ve 2027 tahmini yüzde 4,2 olarak yer alıyor. Yani siyasal iktidar daha önce hedeflediği yüzde 5’lik ekonomik büyüme hızını yakalayamayacağının farkında.

Buna karşılık enflasyonun yukarı doğru güncellendiği görülüyor. Daha önceki Programda bu yılın enflasyonu yüzde 16 olarak hedeflenmişken, yeni Programda bu oran yüzde 28’in üzerine çıkıyor. 2027 yıl sonu enflasyon hedefi yüzde ise 21 olarak açıklandı. Oysa 12 Şubat 2026’da yayımlanan TCMB raporunda 2027 sonu için konulan hedef yüzde 9 idi. Bu durum iktidarın OVP’lerde, enflasyon gibi halkı doğrudan ilgilendiren konularda, rakamları düşük hesaplama yoluna gittiğinin bir delili. Ancak bu kez mızrak çuvala sığmıyor ve iktidar yüksek enflasyonla mücadele etmediği ya da edemediğini zımnen kabul ediyor.

İşsizlik oranının bu yıl sonunda dar anlamda, yüzde 8,1 olacağı ifade edilen Programda, hedef; gelecek yıl için yüzde 8, 2028 için yüzde 7,8 ve 2029 için yüzde 7,6 olarak belirlendi. 2,1 milyon ilave istihdamla işsizliğin azaltılması hedefleniyor.  Yeni istihdamınsa, “yeni nesil çalışma biçimleri ve sektörel dönüşümlere uyumun sağlanması” adı altında, güvencesiz çalışma pratiklerinin yaygınlaştırılmasıyla sağlanmasının hedeflendiği anlaşılıyor. İş ve yatırım ortamını başlığı altında sıralanan “idari süreçlerin kolaylaştırılması, düzenleyici kalitenin ve öngörülebilirliğin güçlendirilmesi” önlemleri, devletin emek yanlısı düzenlemelerden iyice çekileceği anlamına geliyor.

Bütçe açığının 2027 yılında yüzde 3,5; 2028’de yüzde 3,1 ve 2029’da yüzde 2,8 olarak hedeflenmesi ise (sadece halk ile sınırlı kalan) kemer sıkma politikasının sürdürüleceğini gösteriyor.

Yeni Programın Ayırıcı Özelliği

Oysa yeni Programın bir ayırıcı özelliği var: mevcut otoriter rejimi tahkim ederken, kemer sıkmayı sürdürüp, halkın demokratik siyasete olan güveninin iyice azaltarak, uzun vadede faşizmin kitle tabanını oluşturmaya dönük çok büyük tehlikeler içeren düzenlemelere sahip bulunması.

Bu anlamda program ekonomi politik bir değerlendirmeyi gerekli kılıyor. Bunu programda yer alan kaynak (ödenek) tahsisine ve bunun finansman biçimlerine bakarak yapacağız. Aşağıdaki görsel bu amaçla hazırlandı.

Ayrıca sonraki yazılarımızda, Almanya ve İngiltere’de sırasıyla AfD ve Reform (UK) olarak adlandırılan faşist partilerin oylarındaki büyük artışın nedenlerinden yola çıkarak, Türkiye’deki orta vadede ortaya çıkabilecek riskleri bu Program bağlamında ele alacağız.



Finans Kapitalin Gücü Pekişiyor!

Öncelikle, 2027-2029 Merkezi Yönetim Bütçelerine de aynen yansıtılacak olan Orta Vadeli Programın kamu harcamaları kısmına bakıldığında; önümüzdeki üç yıl boyunca en büyük payı faiz harcamalarının oluşturduğu görülüyor.

Öyle ki, önümüzdeki üç yılda faiz için bütçeden 13 trilyon 914 milyar TL harcama yapılacak. Yani bu üç yılda faiz harcamaları yüzde 32 oranında artırılacak. Bu durum, halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve kalkınmayı sağlamak için harcanabilecek devasa bir kaynağın, izlenen neo-liberal birikim stratejisine kurban edilerek, nasıl finans kapitale peşkeş çekileceğini gösteriyor. Bu da otoriter rejimin finans kapital boyutunun ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Savunma, İnşaat ve Maden Çıkarma Harcamalarındaki Süper Artış!

En hızlı artacak olan savunma harcamaları ise (yüzde 229), bir yandan jeopolitik gerilimler ve olası bir dünya savaşı karşısında, iktidardaki oligarşinin çıkarlarını koruma hedefini gösterirken, diğer yandan alt-emperyal amaçlarla hareket eden rejimin militarist karakterini sergiliyor.

Savunma harcamalarını; yüzde 150’lik artışla sosyal konut, yüzde 139’luk bir artışla maden arama harcamaları ve yüzde 103’lük bir artışla organize tarım bölgelerine yapılan harcamalar takip ediyor.

Böylece inşaata ve ranta dayalı piyasa ekonomisi üzerinden sermaye ve servet birikimi sürdürülecek. Ayrıca MTA’nın yapacağı maden aramaları sonucunda bulunacak madenlerin, gelecekte yerli ve yabancı özel sektör şirketlere devri söz konusu olabilecek.

Gıda Arzının Güvenliği Büyük Sermaye Şirketlerine Teslim!

“Gıda arz güvenliği ve tarımsal dayanıklılığın artırılması” başlığı altında ise; tarımsal üretimde verimlilik ve rekabet gücünün artırılması amacıyla üretim, işleme ve lojistik altyapısının bütünleşik olarak planlandığı Organize Tarım Bölgeleri yaygınlaştırılacak, bu bölgelerde jeotermal ve yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin kullanımı ile kaynak ve enerji verimliliği desteklenecektir” deniliyor.

Programda yer alan bu ifadelerden; bu sektörlerdeki piyasacı özel sektör faaliyetlerinin devlet desteğiyle sürdürüleceği, yani özel sermaye birikiminin destekleneceği anlaşılıyor.

Örneğin, gıda arzı güvenliğinin ve sürdürülebilirliğinin; tarımı demokratik yerelleştirme, kooperatifleşme, tarım ve toprak reformu gibi mülkiyet yapısını toplumsallaştıracak önlemlerle sağlanması hedeflenmiyor. Tersine, Organize Tarım Bölgelerinin yaygınlaştırılmasıyla, tarım sektörünün daha da kapitalistleştirilmesi ve böylece büyük sermaye çevrelerinin sermaye birikimini tarım sektöründe de sürdürebilmeleri amaçlanıyor. (Nitekim Ege Bölgesi’nde hali hazırda devasa boyuttaki arazilerin büyük inşaat şirketlerince satın alınıp kapitalist tarıma başlanılması çok çarpıcı). Sulama yatırımlarındaki yüzde 71’lik artış bunu destekleyecek bir strateji olarak işlev görecektir).

Bu stratejik öncelikli (!) harcamaların analizi bize; inşaata ve doğa tahribatına dayalı rant esaslı mevcut neo-liberal birikim stratejisinin, savunma sanayi yatırımlarıyla güçlendirilerek sürdürüleceğini anlatıyor. Bu strateji, kârı ve rantı toplumun ihtiyaçlarının önüne koyduğundan, daha fazla otoriterlikle sürdürülecektir. Başta ABD ve NATO üyesi ülkeler olmak üzere, Batılı devletlerin rejime olan destekleriyle, iç siyasetin tasarımı da buna göre yapılıyor zaten.

Halkın Üzerindeki Mali Yük Artırılıyor!

Kamu gelirleri açısından ise durum şu: Öncelikle, “devletin diğer gelirleri” adı altında sıralanan (cezalar ve teşebbüs gelirleri gibi) gelirlere yüklenmeye devam edilecek.

Örneğin bu üç yıl boyunca toplam olarak 71 trilyon 599 milyar TL’lik bir vergi geliri, bunun yanı sıra 11 trilyon 939 milyar liralık diğer kamu geliri toplanması hedefleniyor. Ayrıca, vergi yükünün artırılarak geniş anlamda vergi yükünün 2027’de yüzde 24,8’e, 2028’de yüzde 24,9’a ve 2029’da yüzde 25,1’e yükseltilmesi hedefleniyor. “Vergi tahsilatlarının tabana yayılması hedefi” altında, matrah artışlarının yanı sıra, taban genişletmesinin, yani yeni vergilerin de gündeme getirileceği anlaşılıyor.

Yeniden Özelleştirmeler

Ülke tarihinin özelleştirme şampiyonu AKP iktidarı bu Program paralelinde, yeni özelleştirmeleri gündeme getiriyor: 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet köprüleriyle 8 otoyol ve 5 çevre otoyolu veya kesimi, mülkiyet devri olmadan 30 yıllığına özelleştirilecek. (2)

Bu özelleştirmelerin, “alt yapının daha etkin ve daha verimli olarak kullanılmasını sağlamak amacıyla” yapılacağı ileri sürülse de dünya örneklerinden de özelleştirmelerin böyle bir işlevinin olmadığı biliniyor. Özel işletmeciler, yenileme yatırımlarından ve bakım ve işçilik maliyetlerinden kısarak ve kullanıcı ücretlerini artırarak kârlarını maksimize etme peşinde olduklarından, bu ifade gerçeği yansıtmıyor.

Kaldı ki bu özelleştirme kapsamına alınan bu işletmelerin zarar etmeyen işletmeler olduğu biliniyor. (15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinden yıllık 184 milyon 173 bin dolar kâr sağlandığı (yüzde 96 kâr) ileri sürülüyor). (3) Özelleştirmeler sonrasında, maksimum kâr sağlama amacı gereği, kullanıcı ücretlerinin hızla artması da söz konusu olacaktır.

Ayrıca, buradan elde edilecek olan gelirlerin bütçe açığını kapatmaya yetmeyeceği de biliniyor. Nitekim bu üç yıl boyunca toplam yaklaşık 12 trilyon 396 milyar TL’lik bir   bütçe açığı verilmesi planlanırken, sağlanacak özelleştirme geliri sadece 490 milyar TL civarında olacak.

Bu gerçeğe rağmen bu özelleştirmelerin yapılmasının nedeninin (bütçe açığını kapatmaktan ziyade), gemi artık iyice azıya almış olan siyasal iktidarın, özellikle de yandaş büyük sermaye gruplarına ve siyasal yapılara servet transferini sürdürmek istemesi olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Devam edecek…

Dip Notlar:

(1)    T.C. Cumhurbaşkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Orta Vadeli Program (2027-2029), Eylül 2026.

(2)    https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/09/20260905-20.pdf (11 Eylül 2026).

(3)    https://dokuz8haber.net/yeni-partili-yavuzyilmaz-ozellestirme-kararina-tepki-gosterdi-yillik-karlari-paylasti (7 Eylül 2026).

 


5 Eylül 2026 Cumartesi

Hizmet enflasyonu

 

Ağustos Enflasyonu: Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Var!

Mustafa Durmuş

5 Eylül 2026


TÜİK, ENAG ve İTO tarafından hesaplanan ağustos ayına ilişkin aylık ve yıllık enflasyon oranları arasındaki farklılıklar sürüyor: TÜİK’in yıllık enflasyonu yüzde 31,51 iken, bu oran İTO’da yüzde 34,96’ya; ENAG’da ise yüzde 49,03’e çıkıyor. Bu açıdan Garp cephesinde yeni bir şey yok.

Ancak ağustos ayı enflasyonunda dikkat çeken önemli bir gelişme var:

Yıllık Bazda Mal Enflasyonu Gerilerken, Çekirdek Enflasyon ve Hizmet Enflasyonu Artış Gösterdi

“Çekirdek enflasyon (TÜFE)”, enflasyon hesaplanırken gıda ve enerji fiyatları gibi çok hızlı değişebilen fiyatların dışarıda bırakılarak hesaplanan bir enflasyon.  Böylece daha çok yapısal enflasyon dinamiklerine odaklanan bir kavram.

BU bağlamda, Merkez Bankasının para politikası açısından öncelikli olarak izlediği Çekirdek TÜFE (C endeksi) aylık bazda yüzde 1,81 artış kaydetti: Yıllık bazda yüzde 29,91’den yüzde 30,07’e yükseldi (ama manşet enflasyonunun altındaki seyrini sürdürdü). Ancak eğilimin artış yönünde olması önemli.

Buna paralel olarak, aylık bazda mal ve hizmet enflasyonu sırasıyla; yüzde 1,02 ve yüzde 3,08 artış gösterdi. Yıllık bazda ise mal enflasyonu yüzde 27,07’den yüzde 26,19’a gerilerken, hizmet enflasyonu yüzde 39,70’den yüzde 40,28'e yükseldi. Yani fiziki mallardan daha ziyade hizmetlerin fiyatlarındaki artış seyri önemli olmaya başladı.

Yıllık Enflasyon Şampiyonları: Gıda, Ulaştırma, Konut, Su, Elektrik, Yakıt

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun yıllık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 33,79 artış, ulaştırmada yüzde 35,08 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 39,77 artış olarak gerçekleşti.

İlgili ana harcama gruplarının yıllık değişime olan katkıları ise gıda ve alkolsüz içeceklerde 8,12 yüzde puan, ulaştırmada 5,94 yüzde puan ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda 5,01 yüzde puan oldu.

Ağustos Ayı Enflasyonunun Şampiyonları: Alkollü İçkiler, Eğitim, Ulaştırma

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun aylık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 0,22 artış, ulaştırmada yüzde 4,82 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 2,26 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana grupların aylık değişime olan katkıları ise gıda ve alkolsüz içeceklerde 0,06, ulaştırmada 0,82 ve konutta 0,27 yüzde puan oldu.

Ücretlerdeki Erime Devam Ediyor Yoksullaşma Artıyor

Ağustos ayı itibarıyla; ocak ayında 28.075 TL olan asgari ücret 23.019 TL’ye; en düşük emekli aylığı 20.000 TL’den 16.398 TL’ye geriledi. Böylece ilk 8 ayda, asgari ücretlinin toplam ücretinin 5,056 TL’si; emeklilerin ise 3.602 TL’si enflasyonla ceplerinden alındı.

Gıda Fiyatları Tekrar Artışa Geçebilir

Gıda fiyatlarındaki aylık artış manşet enflasyonun, piyasa aktörlerinin beklentilerinin altında gelmesini sağlasa da bazı ayrıntılar enflasyonun yukarı doğru gideceğine işaret ediyor.

Öncelikle, Eylül ayı itibarıyla motorinden alınan ÖTV tutarı kademeli olarak artırılacak. Nitekim dün itibarıyla motorine ciddi oranda bir zam yapıldı ve litre fiyatı 90 TL’yi aştı.

Dolayısıyla ağustos ayında gıda fiyatlarındaki artıştaki yavaşlamanın yol açtığı olumlu etki Eylül’de azalacak ve mevsimsel etkilerle birlikte ileriki aylarda gıda fiyatları giderek artacaktır. Yani Türkiye gıda enflasyonu açısından OECD ülkeleri arasındaki şampiyonluğunu koruyacaktır.


İkinci olarak, ulaştırma, eğitim, sağlık gibi hizmetlerinin fiyatları katılığını koruyor. Bu gerçeği dikkate aldığımızda, yıllık enflasyonda büyük bir ihtimalle herhangi bir düşüş gerçekleşmeyecek ve enflasyon yüzde 30’un üzerinde asılı olarak kalmaya devam edecektir.

Faiz İndirimi olur mu?

Böyle bir durumda, normal koşullar altında, Merkez Bankasının 10 Eylül PPK toplantısında politika faiz oranını değiştirmesi beklenmemeli. Ayrıca Ukrayna-Rusya savaşı sürüyor ve Orta Doğu’daki savaş yeniden alevlendi, jeopolitik gerilim artıyor. Bu da petrol ve doğal gaz fiyatlarının tekrar yükselişe geçmesine neden olacaktır. Türkiye’nin petrol ithalatını Rusya’dan ABD’ye kaydırması ise (artan ulaştırma maliyetleri yüzünden), enflasyonu maliyetler yönünden artıracaktır.

Sonuç

İktidar Bloku enflasyon açısından “aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık” konumuna sıkışmış durumda: Faiz oranlarını düşürse enflasyonu daha da artıracak. Diğer yandan, faiz oranını düşürmezse, mevcut ekonomik durgunluk, şirket iflasları ve toplu işçi çıkarmalar artacak.

Bu da sadece emekçilerin değil, aynı zamanda, esnaf ve küçük işletme sahiplerinin de iktidara karşı tavır almalarıyla sonuçlanacaktır. Yani her iki durumda da iktidar taban kaybetmeye devam edecektir. Uygulanan baskı politikaları bir noktadan sonra toplumsal muhalefeti susturmaya yetmeyebilir.

Bir başka anlatımla, her iki halde de kaybedenler; işçiler, emekçiler, emekliler, köylüler, gençler gibi toplumun en korumasız kesimleri olacaktır. Bir de bunlara, durumları göreli olarak daha iyi olsa da son yıllarda işleri bozulan esnaf ve küçük-orta işletmeleri de (hatta bazı imalat sanayindeki büyük şirketleri) eklersek, toplumsal muhalefetin potansiyel olarak daha da artması hayli muhtemeldir.

Ancak, bu tespitten hareketle ülkenin bu iktidardan ekonomik sıkıntıların artmasıyla kendiliğinden kurtulacağı düşünmemeli. Bunun için emek örgütlerinin başını çektiği, toplumun tüm ezilenlerini kucaklayan birleşik bir toplumsal muhalefete ve bunu yönlendirebilecek demokratik, sol, sosyalist bir siyasal önderliğe ihtiyaç var.

Bugünün acil konusu böyle bir özneyi ve birleşik mücadeleyi inşa etmektir. Aksi taktirde, acı çeken, kızgın kitleleri bugün muhalefette imiş gibi görünen, gerçekte ise büyük sermaye kesiminin desteklediği ırkçı- faşist partiler ve hareketler ele geçirecektir. Bu gerçekleştiğinde faşizmin kitle tabanı da konsolide edilmiş olacaktır. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.


 


20 Ağustos 2026 Perşembe

25. yıl kutlaması

 

Alın size kutlamayı hak eden bir “başarı” hikayesi daha!

Mustafa Durmuş

20 Ağustos 2026


ABD doları, küresel çapta, 2019 sonundan bu yana satın alma gücünün ortalama yaklaşık yüzde 23’ünü kaybetti.

Ancak ülkelere göre (toplam 35 ülke) bu kayıp; yüzde 6,7 ile yüzde 89,07 arasında değişiyor: İsviçre, 2019’dan bu yana yüzde 7’den az bir kayıp yaşayarak satın alma gücünü en iyi koruyan ülke oldu. Buna karşılık Türkiye, aynı dönemde satın alma gücünün yüzde 89’unu kaybederek, en büyük kaybı yaşayan ülke oldu.

Görseldeki rakamlar, her ülkedeki kümülatif enflasyona göre 100 doların 2019’dan bu yana ne kadar değer kaybettiğini gösteriyor. Öyle ki artık 100 dolarlık (ya da 100 dolar karşılığı TL cinsinden) bir hane bütçesi, 2019’a göre geçim maliyetini karşılamaya yetmiyor. Bu, Türkiye’de yüzde 89’unu karşılamıyor demek.

Neden halklarımız en büyük zararı gördü?

Çünkü Türkiye’de tüketici fiyatları (TÜFE) Aralık 2019’dan Nisan 2026’ya kadar yüzde 814’ün üzerinde bir artış gösterdi; bu da 2019’daki 100 dolarlık satın alma gücünün bugün 11 doların altında bir değere sahip olmasına neden oldu.

Şimdi sormak gerekiyor: enflasyondaki bu süper artışa neden olan kimlerdi, hangi politikalardı, hangi inançtı?

Yoksa bütün bunlar ekonomik büyüme yavaşlamasın, sermaye ve servet birikimi hız kaybetmesin, belli sermaye kesimlerinin kârları artsın diye yapılmış bir siyasal tercih miydi?

Satın alma gücümüzdeki bu değer kaybının nedenlerini okuyucunun değerlendirmesine bırakalım ve şu soruya odaklanalım:

Satın alma gücünün yüzde 89’unu kaybetmek ne demektir?

Yurttaşlarımız için satın alma gücündeki bu sert düşüş, enflasyonun göreli olarak yavaşlamasına rağmen, geçim maliyetinin neden yüksek kaldığını ve artık enflasyonun bir geçim krizine dönüştüğünü açıklıyor.

Özetle, başta asgari ücret, emekli maaşları, köylü taban fiyatları olmak üzere, ücret ve diğer emek gelirleri reel olarak artırılmadığı için, enflasyonun yavaşlaması (dezenflasyon) geçmişteki fiyat artışlarını tersine çevirmeye yetmediği gibi, ülkedeki enflasyon yüzde 30’un üzerinde kalıcı hale geldi.

Bu durum da (yüksek işsizliğin yanı sıra) halkın, özellikle de son 7 yıldır nasıl yoksullaştığını, mülksüzleştiğini, hatta açlık sorunuyla baş başa kaldığını gösteriyor.

Buyurun size müthiş bir başarı hikayesi daha. 25 yıla bir 25 yıl daha katarak başarılarını sürdürsünler ta ki ortada bir ekonomi kalmayana kadar!


19 Ağustos 2026 Çarşamba

AKP'nin 25. yılı

 

Uluslararası Endekslerde AKP’nin 23 Yıllık Karnesi

Mustafa Durmuş

19 Ağustos 2026

14 Ağustos 2026 tarihinde 25. kuruluş yılını kutlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Kasım 2002’den beri yaklaşık 23 yılı aşkın bir süredir iktidarda.

Toptancı bir bakışla, 25 yıllık bir partinin 23 yıl boyunca tek başına yürüttüğü iktidarını korumasının ve oy oranını yüzde 25-30 bandında tutabilmesinin kendi içinde bir başarı olduğu söylenebilir. Üstelik bu süre zarfında; 2008 küresel finans krizini, Gezi İsyanını, 2013-2015 Kürt Sorununda yeniden savaş konseptine dönüşü, 15 Temmuz askeri darbe girişimini ve ardından ilan edilen OHAL’i, 2018 döviz krizini, 2020-2021 Covid-19 pandemisini ve 6 Şubat depremlerini yaşamış olan ülkenin yönetiminde bulunan bir siyasal partinin hala iktidarda ve bugün itibarıyla en büyük oy oranına sahip ikinci parti konumunda olması, sosyolojik, ekonomik ve politik açılardan incelenmesi gereken bir husus.

Dış destek ve lehte iç koşullar

Kuşkusuz bu gelişimde, ilk 10 yıldaki dış konjonktürün (özellikle de bol ve ucuz dış kaynak ve sınırsız ekonomik ve politik dış destek biçimindeki) ve içerde muhalefet partilerinin zayıflığının ve toplumun önüne gerçekçi bir alternatif koyamamalarının etkisi var. Oy oranını koruma konusunda bir diğer etken de AKP’nin bazı büyük sermaye gruplarıyla, cemaatlerle ve ABD başta olmak üzere emperyal güçlerle yeni ittifaklar oluşturabilmesi.

Bu 25 yıllık süreçte AKP devletin kontrolünü eline geçirerek devlet partisi haline gelirken, bu gücü kullanarak kendine bağlı büyük sermaye grupları yaratmasını da bildi. (Her il ve ilçe parti yönetiminde neredeyse en az bir müteahhidin bulunması ise tesadüf değil).

AKP’nin asıl başarısı toplumsal zenginlik yanılsaması yaratabilmesi

Bir de bunlara, ülkenin topyekûn değişen çehresi eklendiğinde; yani beton yığınına dönseler de devasa inşaatlarla büyüyen neo-liberal kentler, dev şehir hastaneleri, duble yollar, havalimanları ve enerji santralleri gibi alt yapı projeleri, savunma sanayi sektöründeki gelişme (İHA ve SİHA’lar), büyük ve görkemli camiler, millet bahçeleri, lüks konutlar, plazalar, alışveriş merkezleri gibi göz alıcı, bir o kadar da zenginlik yanılsamasına neden olan yapılaşma dahil edildiğinde, AKP’nin nasıl ayakta kalabildiği anlaşılıyor.

Nitekim, iktidar yandaşı medya bu göze ve duygulara hitap eden şeyleri ön plana çıkararak büyük başarı hikayeleri yazdı ve yazmaya devam ediyor. Bu başarı hikayelerinin asıl kazananının; iktidardaki oligarşi, yandaş sermaye ve yeni türedi zenginler olduğu gizlenerek, toplumsal refahtaki artışmış gibi sunulması ise asıl başarıyı oluşturuyor.

Ancak mızrak artık çuvala sığmıyor!

Diğer taraftan, AKP’lilerin ve iktidar medyasının artık gizlemekte zorlandıkları öyle gerçekler var ki bunlar bu başarı hikayelerini büyük bir “başarısızlık” ya da “toplumsal yıkım” hikayesi ne dönüştürüyor.

● Öncelikle, 2002-2025 arasında Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı geriledi

2002 yılında yüzde 1’i aşan bu pay 2026’da binde 8’e düştü.  Yani dünya ekonomisi ortalama olarak, AKP dönemindeki Türkiye ekonomisinden daha hızlı büyüdü. Buna paralel olarak, ülkedeki toplam servet ve kişi başı net servet düzeyi yüzde 41,3 oranında azaldı. Yani topyekûn olarak, ülke zenginliğinde önemli bir gerileme var. (Ancak bu durum herkes için aynı değil).

● Bu gelişmelerin sonucunda Türkiye, Küresel Refah Endeksi’nde 167 ülke arasında (100 puan üzerinden 56 puan ile), 167 ülke içinde ancak 93. sırada yer alabildi.

Kârlılık sorunu giderek derinleşti, yeni bir ekonomik kriz kapıda

Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, özellikle de son 10 yıldır, ekonomik büyüme yavaşladı. Cılız büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketimi ve devletin tüketimiyle sağlandı, buna karşılık yatırımlardaki artış çok sınırlı kaldı. Üretim açısından, sanayi üretimi (özellikle de imalat sanayi) net bir küçülme yaşıyor.

İmalat sanayindeki gerilemenin ardında azalan kârlılık sorunu var. Çünkü yeterli kârlılık yeni yatırımların, dolayısıyla da ekonomik büyümenin temelidir. Oysa enflasyonla mücadele gerekçesiyle alınan önlemler ve talepte yaşanan daralmanın etkisiyle sanayide ciddi bir düşük kârlılık krizi yaşanıyor.

İSO 500 genelinde son 10 yılda yüzde 63'lük bir kayıpla özsermaye kârlılığı yüzde 16,2’den yüzde 6’ya indi. Yani 10 yıl önce yatırdığı her 100 TL'lik öz sermayeye karşılık 16,2 TL kâr elde eden sanayicinin getirisi bugün 6 TL’ye indi, Tüm kârlılık göstergeleri 10 yıllık ortalamaların altında kalırken, borçların özkaynaklara oranının yüzde 107,5'e yükseldiği sanayi sektörü, kazancının yüzde 87’sini faiz ödemeleri için kullandı çünkü yüksek kredi faizleri yüzünden sanayicilerin finansman maliyeti giderek arttı.

● Türkiye dünyanın en yüksek faiz ödeyen ülkelerinin başlarında yer alıyor

Türkiye yüzde 35,5 seviyesindeki “Politika Faiz Oranı” ile Venezuela ve Arjantin gibi ülkelerle birlikte, dünyanın en yüksek merkez bankası faiz oranlarına sahip ülke konumunda. (Bu oran 2002 yılında yüzde 44 idi).

TL’deki devasa değer kaybı

2002 yılı sonunda 1 ABD doları 1,63 TL değerindeyken, 2026 yılı ağustos ayında 48,00 TL oldu. Yani 23 yıllık AKP iktidarları döneminde TL, ABD doları karşısında 29 kattan fazla bir değer kaybına uğradı. Dünyada bu yılın başından bu yana dolar karşısından en fazla değer kaybeden para birimlerinin başında Arjantin Pezosu (yüzde 18,9) ve ikinci olarak Türk Lirası geliyor. TL’deki değer kaybı sadece bu 7 ayda yüzde 14,6 oldu.

Kişi başı gelir son 2 yıla kadar reel olarak düştü

Kişi başı gelir her ne kadar 2025 yılında 18,000 doların üzerinde açıklanmış olsa da bu konudaki ayrıntılar çok önemli. Zira 2013-2023 dönemini kapsayan 10 yılda kişi başı gelir düşerek 2013 yılındaki 12,500 doların dahi altına düştü. Bu gerilemede en büyük etken, Gezi İsyanı, Kürt Sorununda savaşçı politikalara dönüş ve askeri darbe girişimiydi. 2025 rakamına gelince; ülkede izlenen kur politikası bir süredir döviz kurunu baskılamaya dönük olduğundan, gerçek döviz fiyatı olduğundan daha düşük gösteriliyor. Bu da kişi başı gelir rakamını sanal biçimde yükseltiyor. Yani gerçekte kişi başı gelir 18.000 doların altında. Bu da ortalama rakamlara göre bile Türkiye toplumunun refahının, özellikle de son 10 yıldır, ciddi biçimde azaldığını gösteriyor.

● Emekçilerin milli gelirden aldığı pay geriledi, gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu



Kişi başına gelirin büyüklüğü ya da düşüklüğü, bu gelirin sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığıyla anlamlı hale gelir. Yani bu gelir eşit ya da adil dağılmıyorsa, ne denli büyük olursa olsun toplumun refahını artırmaz.

Nitekim Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik nüfus, milli gelirin yüzde 48’inden fazlasına sahip iken, en alttaki yüzde 20’nin payı yüzde 6’nın biraz üzerinde. Nüfusun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 53’ünü alırken, en alttaki yüzde 50’lik nüfus yalnızca yüzde 15’ini alabiliyor. En üst yüzde 10 ile en alt yüzde 50 arasındaki gelir farkı ise 32 kattan 35 kata yükseldi (2014–2024 yılları arasında).

Servet ise en zengin azınlığın elinde birikmiş durumda: en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68’ini elinde tutuyor. Tek başına en üst yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 35’ine sahip. Kısaca, Türkiye’de izlenen ekonomi politikaları gelirin (ve servetin) zenginlere doğru da aktarılmasını sağladığından hem gelir hem de servet giderek üst gelir ve servet gruplarının elinde birikiyor, halk ise mülksüzleşiyor ve yoksullaşıyor.

Bunun sonucunda şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Ülkenin 90,000’i aşkın dolar milyoneri ve 30’un üzerindeki dolar milyarderi var. Bunlar, izlenen yüksek faiz politikalarının yanı sıra, açlık sınırının altında çalıştırdıkları işçilerin emeklerinin sömürüsü üzerinden biriktirdikleri servetlerini füze hızıyla artırdı. Öyle ki 2024 yılında, Türkiye yüzde 8,4’lik artış ile dolar milyoneri ile dolar milyoneri sayısını en fazla artıran ülke oldu.

● AKP iktidarlarının en başarısız olduğu alanların başında yüksek enflasyon ve geçim krizi geliyor

2002 yılında yüzde 29,75 olan TÜFE, 2025 yılı temmuz ayında yüzde 33,5 (2026 yılı aynı ayda yüzde 31,75) oldu. Bu haliyle Türkiye enflasyon açısından dünyada en yüksek enflasyona sahip beşinci ülke konumunda. Daha da önemlisi, artık enflasyon yüksek bir düzeyde asılı kaldı ve bu da ciddi bir geçim krizine ve toplumsal tükenmişliğe neden oldu.

●AKP iktidarları istihdam yaratma ve /veya işsizliği azaltma konusunda da başarısız

Şu an ülkede çalışabilir yaştaki her iki kişiden biri çalışmıyor. 15+ yaşta istihdam oranı yüzde 48,9. (İstihdam oranı 2002'de yüzde 43,5'ti, istihdam artışı çok sınırlı kaldı). Üstelik bu istihdam nitelikli, iyi ücretli ve kalıcı bir istihdam değil, daha ziyade güvencesiz bir istihdam. Nitekim her 1,000 işçiden 728’i eğreti istihdam koşullarında çalıştırılıyor.  (Eğreti olmayan, güvenceli istihdam toplam istihdamın sadece yüzde 27,2’sini oluşturuyor). Kayıt dışı istihdam oranı yüzde 25 civarında yani hâlâ 8,5 milyon kişi hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışıyor. Tarımda çalışan her beş kişiden dördü kayıt dışı. Atıl işgücü olarak da tanımlanan geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 29 ve bu tanıma uygun işsiz sayısı yaklaşık 12 milyon.

● Toplumsal cinsiyet eşitsizliği AKP’nin en zayıf karnından sadece biri

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en fazla kendini gösterdiği alanların başında istihdam geliyor. Çünkü kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 35,4. (Erkeklerde yüzde 70,7). Türkiye OECD'de kadın işgücüne katılımda sonuncu, kadın işsizliğinde ise birinci. İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte kadına yönelik şiddet olaylarında ve kadın cinayetlerinde yaşanan patlama AKP iktidarlarının karnesinin en zayıf notlarından birini oluşturuyor.

●Yoksulluk, AKP iktidarları döneminde tüm toplumu sararken, derinleşerek açlığa dönüştü

2026 yılı için net asgari ücret yüzde 27 zam ile net 28.075 TL ve brüt 33,030 TL oldu. Bu oran, gerçeğinden çok düşük olarak hesaplanan yıllık resmi enflasyonun altında. Böylece 10 milyon civarında kayıtlı ve kayıt dışı asgari ücretli işçi (aileleriyle birlikte yaklaşık 40 milyon) açlık ücretine mahkûm edildi.

Yoksul emekli işçiler dönemi



2002’de ortalama emekli aylıkları asgari ücretin yüzde 22 ve 2003’te yüzde 36 üzerindeydi. Emekli aylıkları asgari ücret karşısında giderek düşmeye başladı ve 2018 yılında uygulanmaya başlayan rejimin ardından asgari ücretin altına geriledi. 2023 yılında ortalama emekli aylığı asgari ücretin yüzde 26 altına düştü. Emekli aylıklarındaki artış asgari ücretteki artışın çok gerisinde kaldı. (Bunun anlamı, asgari ücret artışı nedeniyle daha fazla prim geliri elde eden SGK’nin emeklilere daha az aylık ödemesidir).

Böylece hükümet, asgari ücretlilerden sonra diğer emekçi ve emekli kesimlere de düşük ücret zammı uygulayarak enflasyonla mücadelenin bedelini bu kesimlere ödettirdi: 30 milyon civarındaki asgari ücretli işçi ve ailesi ve 20 milyonu aşan emekli ve ailesi ile birlikte 50 milyonluk bir nüfus açlık ücretine bir yıl daha mahkûm edildi.

Diğer yandan, TÜİK, ödenen emekli maaşlarını da kapsayan sosyal koruma harcamalarının 2023 yılında önceki yıla göre yüzde 109 artarak 2 trilyon 693 milyar TL’ye çıktığını açıkladı. Buna göre, emekliler için yapılan sosyal koruma harcamalarının GSYH'deki payında büyük düşük var çünkü 2019'da yüzde 6,1 olan emeklilerin payı 2023'te yüzde 4,4’e geriledi.

Son olarak, Türkiye çocuk yoksulluğu açısından dünyada sıralanan 41 ülke arasında, Güney Afrika ve Kosta Rika’dan sonra, en yüksek yoksulluk oranına sahip üçüncü (yüzde 22, 4) ve OECD ülkeleri arasında ikinci ülke (Kosta Rika’dan sonra) konumunda.

● Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada

Türkiye, ‘Küresel Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor.  10 yılda puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, dünya genelinde 180 ülke ve bölgede kamu sektöründe algılanan yolsuzluk seviyelerini ölçme amaçlı olarak bu endeksi hazırlıyor. Endeks, ülkeleri sıfır (çok yolsuz) ile 100 (temiz) arasında puanlıyor. Türkiye’nin 2015’ten bu yana endeks puanı; aşırı baskın bir yürütme organı ve demokratik denge ve denetleme mekanizmasının yetersizliğinden 19 puan geriledi ve 31 puana düştü. Rapora göre, “Türkiye’de yolsuzlukla mücadele yasalarının yetersizliği, bu yasaların uygulanmasındaki isteksizlik ve yargı bağımsızlığının olmaması ilerlemenin önünde engel teşkil ediyor”.

Bu bağlamda, Türkiye uluslararası örgütlü suç örgütlerinin en fazla faaliyet gösterdiği ülkeler sıralamasında, toplam 193 ülke arasında 10. sırada yer alıyor

● Sosyal Gelişme Endeksi’nde Türkiye’nin puanı 100 üzerinden 68,27 puan

Ülke sosyal gelişme açısından toplam 163 ülke arasında 92. sırada kendine yer bulabiliyor.  Özellikle de ‘İmkânlar ve Haklar’ başlığı altında yer alan ‘Kişi Hakları’nda 157. sırada, ‘Politik Haklar’da 154. sırada, ‘İfade Özgürlüğü’nde 160. sırada ve ‘Adalete Erişim’ de son sırada (163) yer alıyor.

▪Türkiye Küresel İşçi Hakları Endeksi’nde en kötü 10 ülke arasında



Bu endeks, dünya ülkelerini 1'den 5'e kadar sıralıyor ve 1'i en iyi kategoriyle sıralıyor. Derecelendirmesi 5 olan ülkeler, "işçilerin fiilen (mevzuatta belirtilen) bu haklara erişiminin olmadığı ve bu nedenle otokratik rejimlere ve adil olmayan çalışma uygulamalarına maruz kaldıkları" şeklinde tanımlanan "hak garantisi olmayan" ülkeler. Bu derecelendirmeye sahip ülkeler arasında Brezilya, Çin, Kolombiya, Ekvator, Hindistan, Filipinler, Güney Kore ve Türkiye yer alıyor.

● Türkiye sendikasızlaştırmanın en yoğun yaşandığı ülke

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından açıklanan son verilere göre, Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 13,8’e geriledi. Neo-liberal politikalar ve otoriterleşme, işçi sınıfının hareket alanını her geçen gün daha da daraltıyor. Derinleşen ekonomik krizin faturası, bilinçli bir biçimde örgütsüzleştirilen geniş kitlelerin omuzlarına yükleniyor. Tüm bunlar gerçekleşirken işçi sınıfının örgütlülüğüne ve mücadele kapasitesine işaret eden sendikalaşma oranları çok kötü durumda.

Sendikalaşma oranının düşmesi, sadece işyerinde hak kayıpları anlamına gelmiyor. İşçinin sesini duyuramadığı, hakkını arayamadığı; düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edildiği bir düzen, sonuçta toplumsal barışı ve demokratik hakları da zayıflatıyor. Kısacası mevcut sendikalaşma oranları, işçilerin ekonomik olduğu kadar sosyal ve hukuki olarak da hareket alanını daraltıyor.

Ayrıca, Türkiye’deki toplu iş sözleşmesi rejimi, işçilerin kolektif temsil kapasitesini sınırlandırmak üzere tasarlanmış kurumsal engellerle dolu. Dünyada eşine az rastlanan “çift baraj sistemi” (hem işkolu hem işyeri barajı), sınıf sendikalarının masaya oturmasını zorlaştırmaya devam ediyor.

Nitekim Temmuz 2026 verilerine göre; aktif olarak faaliyet gösteren 245 işçi sendikasından yalnızca 60’ı yüzde 1’lik işkolu barajını aşabildi. (Bu sayı Temmuz 2025’te 65, Ocak 2026’da 63 idi). Mevcut baraj engelinin yanında, “yetki itirazları”, “sendikalaşan işçilerin işten atılması” ve “grev erteleme” adı altındaki fiili grev yasakları, kâğıt üzerindeki toplu iş sözleşmesi hakkını kullanılamaz hale getiriyor. Kamu Çerçeve Protokolü gibi mekanizmalar ise enflasyon bahanesiyle ücretleri baskılama aracına dönüştürülüyor. Tüm bunlar, sendikaları tabanın taleplerini yansıtan birer mücadele örgütü olmaktan çıkarıp, bürokratik yapılar haline getirmeyi amaçlıyor.  Dahası, iktidar ve sermaye destekli sarı sendikacılık, promosyon sendikacılığı veya finans sendikacılığı pratikleri de işçi sınıfını tarihsel örgütlerinden uzaklaştırıyor.

● Türkiye vergi adaletsizliği açısından en adaletsiz ülkeler arasında yer alıyor

Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergiler (ÖTV, KDV, ÖİV gibi) ve yüzde 30’u dolaysız vergilerden (GV, KV gibi) oluşuyor. Dolaysız vergilerin büyük kısmını oluşturan gelir vergisinin üçte ikisi de ücretliler tarafından ödeniyor.

23 yıllık iktidarları döneminde AKP, bu tabloyu değiştirmek için hiçbir şey yapmadı. Serveti ve rantları vergilendirmeye hiç yanaşmadığı gibi faiz gelirlerine düzenli bir biçimde vergi istisnası uyguladı. AKP’nin iktidara geldiğinde yaptığı ilk şey “nereden buldun” uygulamasına son vermek oldu. Bugün hala vergi cennetlerine gönderilen servetlerden vergi alınmadığı gibi, düzenli olarak çıkarılan varlık aflarıyla bu servetler aklanıyor. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması ise işçilerden çok patronların işine yaradığı gibi, asgari geçim indirimi gibi indirimlerden ve işçilerin tabi olduğu matrahın 5 puan daha düşük uygulaması anlamına gelen ayırma kuramından vazgeçildi. 2001'de ilk vergi dilimi, yıllık asgari ücretin bir buçuk katıydı. Bugün yarısı bile değil (2001'de 1,53 kat, 2026'da 0,48 kat).

Hukukun Üstünlüğü Endeksi 2026: hukukun işlemediği bir ülke

Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada yer alıyor. Dünya Adalet Projesi (WJP) kapsamında hazırlanan bu rapor ;143 ülke ve yargı alanında insanların hukukun üstünlüğüne ilişkin algı ve deneyimlerini ölçen bir serinin raporu.  Raporda yer alan veriler 149 binden fazla insan ve 3 bin 400 hukukçu ve uzman tarafından doldurulan küresel anketlerden elde ediliyor.

Rapordaki verilere göre hazırlanan endekste yer alan puanlar 0 ile 1 arasında değişiyor. 1 puan “hukukun üstünlüğüne güçlü bağlılığı”, 0 puan ise “hukukun hiç işlemediğini” ifade ediyor. Toplam 143 ülke arasında Türkiye’nin yeri ise son derece endişe verici zira Türkiye 118, sırada (1,0 üzerinden 0,41 puan ile) ve genelde de çok az gelişmiş ülkelerle aynı sıralarda yer alıyor.

● Küresel Özgürlük Statüsü/ İnternet Statüsü (2026): “Özgür değil!”

Freedom House, yayınladığı yıllık “Dünyada Özgürlük” raporu aracılığıyla, 208 ülke ve bölgede yaşayan insanların siyasi haklara ve sivil özgürlüklere erişimini değerlendiriyor. Raporda oy kullanma hakkından ifade özgürlüğüne ve kanun önünde eşitliğe kadar uzanan bireysel özgürlüklerin, devlet veya devlet dışı aktörler tarafından baskılandığı ülkeler sıralanıyor. Türkiye bunlardan biri ve statüsü 100 üzerinden 32 puan (özgür değil). Internet kullanımında özgürlük açısından puanı ise 100 üzerinden 31 puan.

● Türkiye, mutluluk genel sıralamasında 109 ülke arasında 94. sırada yer alıyor

Dünya Mutluluk Raporu’nda (2026), Türkiye 10 puan üzerinden sadece 5,3 puana sahip. Yani insanları mutsuz. Ülkedeki en mutsuzlar; milli gelirden sadece üçte birin altında bir pay alabilen ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında bir asgari ücret karşılığında haftada 48 saatten fazla çalışan 16 milyondan fazla işçi ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında gelir elde 16 milyona yakın emekli ve geleceği olmayan gençler. Bunlara bir de artık ekip biçemediği için iyice yoksullaşan köylüleri, küçük üreticileri, küçük esnafı, şiddete uğratılan kadınları ve ötekileştirilen kimliklere ve inançlara sahip yurttaşlar dahil edilebilir.

Sonuç olarak

25. yılını kutlayan ve 23 yıllık iktidarını kesintisiz sürdüren AKP; bu süre boyunca ülke ekonomisinin ve siyasetinin emperyalizme olan bağımlılığını ve kırılganlığını ortadan kaldıracak neredeyse hiçbir şey yapmadı.

Aksine izlediği neo-liberal politikalarla, tarımın ve sanayinin zayıflamasına ve ülkenin ithalata daha da bağımlı hale gelmesine neden oldu. Maksimum kâr peşinde koşan yerli ve yabancı sermaye için doğanın katledilmesine sessiz kaldı. Zengini daha da zengin yoksulu daha da yoksul yaptı.

Gençlerin, özellikle de üniversite mezunu gençlerin, geleceklerini ellerinden alırken onlara kocaman bir belirsizlik bıraktı. Kadınların mücadele ile elde ettiği kazanımları ise ortadan kaldırdı.

Kuşkusuz bunları yaparken, iktidarını mutlak bir iktidara dönüştürdü ve iyice otoriterleşti. Ülkenin bir hukuk devleti olmadığı konusunda artık herkes hem fikir. Eğer bunlar başarı olarak kabul edilecekse, evet AKP büyük bir kutlamayı hak ediyor.