15 Temmuz 2026 Çarşamba

NATO Zirvesi

 

Savunma (!) Örgütü NATO Kimi Savunuyor?

Mustafa Durmuş

15 Temmuz 2026


Bugün, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin 10. yıldönümü. Darbe girişiminin sırasında, başta iktidar çevreleri olmak üzere, birçok insan, bu girişimin “FETÖ Terör Örgütü” tarafından yapıldığına, ancak arkasındaki asıl gücünse Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO olduğuna neredeyse emindi.

Ne gariptir ki 10 yıl sonra, 7-8 Temmuz’da, aynı ABD’nin Başkanı D. Trump, NATO toplantısı için Ankara’ya geldiğinde siyasal iktidar tarafından en üst düzeyde ağırlandı, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (FSM) ABD bayrağının renkleriyle ışıklandırıldı. Ankara kendi halkına yasaklanırken, yüzlerce protestocu gözaltına alındı, bunlardan bazıları tutuklandı.

Yani “ABD’nin darbe girişiminde rolü olduğu” iddiası unutulduğu gibi, dünyanın gözü önünde çok abartılı bir Amerikan güzellemesi yapıldı. Oysa aynı Trump NATO görüşmeleri sürerken, Ankara’dan İran’a yeniden saldırı emri vererek, Türkiye’yi hiç de takmadığını gösterdi.

Ateşkes sürerken toplanan NATO zirvesi

NATO zirvesine gelince; ABD/İsrail-İran savaşına bir anlaşma ile ara verildiği bir anda (7-8 Temmuz tarihlerinde), 32 NATO devlet başkanı ve kilit ortakları, NATO 3.0 adı verilen bir vizyon çerçevesinde İttifak’ın 36. zirvesi için başkent Ankara’da bir araya geldiler.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından ortaya atılan bu vizyona göre; Avrupa kendi konvansiyonel savunması için birincil sorumluluğu üstlenecek. Böylece ABD, Avrupa’nın başlıca silah tedarikçisi ve NATO’nun nükleer caydırıcılığının sağlayıcısı olarak konumlanırken, başka bölgelerdeki savaşçı politikalarına odaklanma imkânı bulacak.

Nitekim, NATO müttefikleri toplamda 50 milyar dolardan fazla tutarda yeni askeri alımlar yapacaklarını açıkladılar. (Silah satışı yapacak olan ABD’li şirketler arasında dünya devleri olan Northrop Grumman ve Lockheed Martin de bulunuyor).

Zirve sonrası yayınlanan ortak bildiride en dikkat çekici başlıklardan biri savunma sanayii konusunda: müttefikler 50 milyar doların üzerinde yeni savunma tedariki ve ortak projeler için taahhütte bulunurken, savunma ticaretindeki engellerin kaldırılması ve ortak üretim kapasitesinin artırılması hedefi de açık şekilde ifade edildi. Bu yaklaşım, NATO'nun yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda ortak bir askeri üretim ekosistemi oluşturma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu da “askeri sanayi kompleksi” kavramının küreselleştirilerek genişletileceği anlamına geliyor ki bu durum insanlık ve doğa için çok ciddi bir tehlike oluşturuyor.

F-35 Muamması sürerken zirve için harcanan 11,6 milyar TL

Türkiye açısından gelişmeler gerek ABD'nin gerekse Avrupalı müttefiklerin uyguladıkları silah ambargolarının kaldırılması yönünde bir irade bildirimi olarak kayıtlara geçti. Türkiye-ABD ilişkilerinde uzun süredir kriz başlığı olan F-35 dosyası konusunda ise zirveden (Trump’ın verdiği sözler dışında), sorunun çözüldüğüne dair somut bir sonuç çıkmadı. Buna karşılık Türkiye kutusunu bile açmadığı S-400’leri bir üçüncü ülkeye satma kararı aldı.

Diğer yandan, NATO zirvesi için genel bütçeden 11,6 milyar TL’ye varan bir harcama yapıldı. Buna Ankara Büyük Şehir Belediyesi tarafından yapılan reklam pano harcamaları dahil değil. Keza, Trump’ın daha önce yaptığı dayatma sonucunda, üye ülkelerin 2030 yılına kadar askeri harcamalarını GSYH’lerinin %5’ine kadar yükseltmeleri doğrultusunda alınan karar, diğer ülkeler gibi Türkiye ekonomisini de halkı da çok zora sokacak. Çünkü bu bizim vergilerimizden ve/veya kesintiye uğratılan sosyal harcamalardan karşılanacak.

NATO harcamaları iktidar açısından turnusol kâğıdı gibi bir işlev gördü. Öyle ki yapılan ve daha da yapılacak olan bu harcamalar, kendi milyonlarca asgari ücretlisine Temmuz’da zam yapmayan, en az 5,1 milyon en düşük ücret alan işçi emeklisine ise sadece 3,552 TL zammı layık gören iktidarın, gerçekte kimi temsil ettiğinin ve halkına ne kadar değer verdiğini de bir göstergesi.

Nüfusunun %80’inin ABD karşıtı olduğu bir ülkede bu kadar açıktan ABD ve NATO’ya destek vermek, kendi tabanı da dahil tüm toplumu artık hiç umursamamak anlamına geliyor. Bu da otoriter rejimin önümüzdeki süreçte neye dönüşmekte olduğunun bir göstergesi olabilir.

NATO nedir, nasıl ortaya çıktı?


Hafızamızı tazeleyelim: NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 32 Kuzey Amerika ve Avrupa ülkesinden oluşan siyasi ve askeri bir ittifak. 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasıyla kurulan bu örgüte Türkiye 18 Şubat 1952 tarihinde katıldı.

Bu örgütün temel amacının, “kolektif savunma yoluyla üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini korumak” olduğu ileri sürülüyor. İttifakın temel taşı olan 5. maddeye göre, “Avrupa veya Kuzey Amerika’daki bir veya daha fazla üye devlete yönelik silahlı bir saldırı, tüm üye devletlere yönelik bir saldırı olarak kabul edilir”. Keza, “saldırganlığı caydırmak amacıyla siber ve uzay savunmasının yanı sıra nükleer, konvansiyonel ve balistik füze yeteneklerinin bir karışımı uygulamaya sokulur”. Ayrıca, “küresel istikrarı teşvik etmek amacıyla kriz önleme faaliyetlerinde bulunmak ve üye olmayan devletlerle ortaklık kurmak, NATO’nun hedefleri arasındadır”. (1)

Aslında NATO, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından, batılı kapitalist ülkelerin Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı siyasi ve askeri bir ittifakı olarak kuruldu.

“Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak”

Örgütün kurucu üyeleri; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Portekiz’deki Salazar diktatörlüğü de dahil olmak üzere Batı Avrupa’dan 10 devletti. İttifakın ilk genel sekreteri Baron Hastings Ismay, ittifakın amacını açıkça şöyle ifade etmişti: “Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak.”

 İngiltere, Fransa ve Belçika daha önce benzer bir anlaşma imzalamışlardı, ancak bir araya gelseler bile, Sovyetler Birliği’ne ya da gelecekte yeniden güçlenecek Almanya’ya karşı koyamazlardı. Her biri birer sömürge imparatorluğu olan bu gerileyen güçler, dünyadaki statülerini korumak için 1945 sonrası dünyanın en büyük gücü olan ABD ile bir ittifaka ihtiyaç duyuyorlardı. İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferin hemen ardından, ABD’nin, ellerindeki sömürge imparatorluklarını almak istemesinden de endişeliydiler. (2)

NATO küresel hale geliyor

Diğer yandan, günümüzde, NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa ile sınırlı kalmayıp Asya’da varlığını genişletiyor: Japonya ve Güney Kore gibi yeni ortak ülkeleri bünyesine katarak Hint-Pasifik bölgesine ilerliyor ve Çin ile bir çatışma arayışında. ABD ve diğer NATO üye ülkelerinin askeri harcamaları rekor seviyelere tırmanıyor. Silah tedarikçileri kârlarını artırırken, devasa silahlanma maliyetleri halkların sırtına yükleniyor. Aşırı genişleme, toplumsal kargaşa ve gerginliğin tırmanma riski, bu genişlemeci güç politikasının belirgin özelliği.

Tüm bunlar, ittifakın meşruiyetini daha önce görülmemiş bir şekilde sorgulatıyor. Şöyle ki, NATO’nun kuruluşundan kanlı geçmişine ve günümüze kadar uzanan aşağıda özetlenen üç büyük efsane söz konusu (3):

(i) Savunma ve uluslararası hukuk efsanesi: NATO’nun “bir savunma ittifakı olduğu” durmadan tekrarlanan bir anlatıdır. Ancak tarihine bakıldığında şunu görmek mümkün: Ne NATO’nun kurulduğu dönemde, karşılıklı savunma ana odak noktasıydı ne de son on yıllarda NATO’nun sergilediği tutumda savunma odaklı bir yaklaşımdan söz edilebilir. NATO, Soğuk Savaş döneminde “stay behind” grupları (Gladyo) aracılığıyla kendi darbe mekanizmalarına güveniyordu. Bunlar, darbeler dâhil olmak üzere, NATO üyeliğini sorgulayan sol muhalif siyasi güçlerin iktidara gelmesini aktif olarak engellemek için terörist yöntemlere de başvurmaktan çekinmediler.

Kısaca NATO bir savunma örgütü değil, emperyalizmin savaş örgütüdür!

(ii) Demokrasi ve hukukun üstünlüğü efsanesi: Tüzüğüne göre; NATO üyeleri “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı olarak halklarının özgürlüğünü, ortak mirasını ve medeniyetini korumaya” kararlıdır. Ancak bu, 1949 yılında bile apaçık bir yalandı. ABD’nin başından beri diktatörlükler ve faşist rejimlerle anlaşmalar yaptığı yer sadece Latin Amerika değildi. Avrupa’da da NATO müttefikleri arasında yer alanlar da sadece liberal demokrasiler değildi.

Öyle ki, ABD, İspanya’nın faşist diktatörü Franco ile ikili güvenlik anlaşmaları imzaladı; Portekiz’in faşist diktatörlüğü ise NATO’nun kurucu üyelerinden biridir. Diktatör Salazar’ın gizli polisi, muhalifleri işkenceyle öldürürken ve Portekiz kolonilerinde toplama kampları kurarken, ABD, Portekiz’i demokratlar topluluğuna dâhil etti.

Son olarak, Türkiye’de yapılan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından binlerce siyasi tutuklu işkence gördü. 650.000 siyasi tutuklama, 7.000 idam cezası talebi, 571 idam cezası hükmü verildi ve 50 idam infaz edildi, ayrıca işkence sonucu en az 171 kişi öldürüldü. O dönemde de bugün de Türkiye hâlâ NATO üyeliğini koruyor. Askeri darbe sonrasında bile, ABD ve müttefiklerinden kapsamlı askeri yardım alıyor. Bugün Türkiye NATO tarafından Rusya, Çin ve İran’a karşı bir ileri karakol muamelesi görüyor.

Yani NATO, otoriter rejimlerle ve askeri diktatörlükler ve/veya faşist diktatörlüklerle iş birliği içinde olan ve onları destekleyen bir örgüttür!

(iii) Değerler ve insan hakları topluluğu efsanesi: “Ortak değerlerimiz (bireysel özgürlük, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü) bizi birleştiriyor.” NATO, 2022 Stratejik Konsepti’nde kendini bu şekilde bir değerler topluluğu olarak tanıtıyor.

Oysa ABD’nin Rhode Island eyaletindeki ünlü Brown Üniversitesi, yalnızca son 20 yıl içinde ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü savaşlar nedeniyle 4,5 milyon kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Yani NATO, insan haklarını koruyan bir topluluk değil, aksine NATO, üyelerinin işlediği insan hakları ihlallerine karşı koruyucu bir şemsiye görevi görüyor. Ve bu ihlal, hiçbir şekilde sadece kitlesel silahlanma diktatörlüğü altında sosyal insan haklarının ihlaliyle sınırlı değil. Aksine, NATO, üye devletleri tarafından işlenen savaş suçlarına karşı cezasızlık politikası izliyor.

Yani NATO, insan haklarını koruyan değil, ihlal eden rejimleri destekleyen bir örgüttür!

Kuruluşundan 77 yıl sonra bugün, bu askeri ittifak, küresel genişlemesi ve çatışmalarıyla dünyayı hiç olmadığı kadar üçüncü bir dünya savaşının eşiğine sürüklediği gibi, askeri harcamalarda yarattığı patlama ve küresel ısınmaya neden olan savaşçı politikalarıyla halkları yoksullaştırıyor, doğayı tahrip ediyor.

Türkiye’nin durumu: Aşırı büyük” savunma” bütçesi

NATO içinde ikinci büyük orduya sahip bulunan Türkiye’de, toplam büyüklüğü 18 trilyon 929 milyar TL olan 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinden, 2,5 trilyon TL ile savunma harcamalarına ayrılan pay %12,3’ü buluyor. Böylece, savunma harcamaları artık faiz harcamalarından sonra ikinci en büyük harcama kalemi ve bu haliyle eğitim harcamalarının da üstünde. (4)

Yani ülke olarak savaşçı politikalara gereğinden fazla para harcıyoruz. Ayrıca savunma adı altında tam olarak neyi, neden savunduğumuzu ve önemli olduğunu düşündüğümüz her şeyi savunma kapasitesine sahip olmak için neye harcama yapmamız gerektiğini de bilmiyoruz.

Büyük servetleri mi savunuyoruz, demokratik kurumlarımızı mı savunuyoruz, bu ülkenin halklarını mı savunuyoruz, yoksa sınırlarını mı savunuyoruz?

Altyapımızı mı savunuyoruz, savunma kapasitemizi mi savunuyoruz? Bunu tam olarak, biliyor muyuz?  

F-35’lere odaklandığımız bir anda, ülkenin çeşitli bölgelerine düşen yabancı menşeli İHA ve SİHA’ları ya da İran tarafından atıldığı ileri sürülen füzelerin kendi imkanlarımızla imha edilememesini nasıl açıklayabiliriz?

Sonuç olarak

Savunma stratejisi, tek başına silah satın almak, silahlı kuvvetleri istihdam etmek veya hatta onları sahaya sürmekle ilgili değildir ve asla da olamaz; çünkü bunlar yalnızca en uç durumlarda gerçekleşir ve bu da stratejinin başarısız olduğu anlamına gelir. Savunma stratejisi, neyin değerli olduğunu, onu nasıl korumamız gerekebileceğini ve bu varlıkların güvenliğini sağlamak için gerekli olan tüm eylemleri tanımlamakla başlar.

Keza, savunmaya harcanacak kaynaklar sınırsız değildir. Bu bağlamda, savunmaya harcanan bunca kaynak sadece israf değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlama, ekolojiyi ve istihdamı koruma, yoksulluğu azaltma ve sosyal refahı artırma gibi, toplumun birincil hedeflerini feda etmek anlamına da gelmektedir.

Özetle NATO, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, Batı emperyalizminin koçbaşı olarak görev yapar ve ezilen ulusların, halkların ve dünya işçi sınıfının emperyalist-kapitalist sömürüye karşı mücadelesini bastırmak için vardır.

Oysa Dünyanın, insanlığın ve doğanın; eşitliğe, sosyal adalete, barışa, refaha ve huzura, yani sosyalizme ihtiyacı var.  Bu nedenle doğru tavır; NATO’nun önüne kırmızı halkı sermek değil, onun ortadan kaldırılmasını talep etmektir.

Dip notlar:

(1)  https://www.nato.int/en/what-is-nato (10 Temmuz 2026).

(2)  https://mronline.org/2024/04/11/nato-75th-anniversary-a-guarantor-of-war (Temmuz 2026).

(3)  https://mronline.org/2024/06/05/the-three-great-myths-of-nato (5 Haziran 2024).

(4)  2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ve Bağlı Cetveller.

 

21 Haziran 2026 Pazar

Yerelleştirme

 

Aşırı merkeziyetçiliğin neden olduğu sorunlara “demokratik yerelleş(tir)me” çözümü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2026


Bugün “Dünya Yerelleş(tir)me Günü”. Bugün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl bu ay boyunca dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok kolektif girişimi tanıtmak için bir araya geliyor.

Yerelleştirme: çoklu çözüm!

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmıyor, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabiliyor. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak, işçi sınıfını güçlendirebiliyor.  

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin ve otoriter iktidarların insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabiliyor.

Aşırı merkeziyetçi sistemlerin bazı açmazları

Buna karşılık, yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere, birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz. İklim krizi, aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınlar, mahsul ve biyolojik çeşitlilik kayıplarına, altyapının hasar görmesine ve tahrip olmasına, konut ve insanların geçim kaynaklarının kaybına neden oluyor.

Gıda, su, elektrik, sanitasyon, ulaşım gibi neredeyse tüm hayati hizmetlerimiz, bu hızlanan iklim dalgalanmalarından kaynaklanan aksaklık veya arızalara karşı savunmasız olan son derece merkezi sistemler tarafından sağlanıyor. Örneğin, endüstriyel tarım, hızlanan iklim dalgalanmaları karşısında gıda stokları oluşturma konusunda yetersiz kalıyor.

Ulus ötesi tedarik zincirleri kesintiye uğradığında ve tek kültürlü ithalat ürünleri başarısız olduğunda, durum daha da kötüleşiyor. Yerel koşullara uyarlanmış çok kültürlü gıda üretim sistemlerinin oluşturulması gerekiyor.

Alternatif paradigmanın yeni bir ilkesi olmalı

Aşırı merkeziyetçiliğe karşı alternatifin temel ilkesi demokratik yerelleştirmedir. Çünkü yerelleştirme bazlı, topluluk ve dayanışma temelli ekonomiler daha güvenli, istikrarlı, üretken ve yenilikçidir. Emeği ve doğayı gözeten kolektif mülkiyete ait bir yerel işletme, hizmet ettiği toplumu daha iyi tanıdığı için, toplumun çıkarlarına çok daha iyi hizmet eder. Böyle bir paradigma altında, kapitalist özel mülkiyetin yerini müşterek/kolektif/komünal mülkiyet biçimleri alır. 

Müşterekler, tüm sonuçları ve faydalarıyla herkese ait olması gereken şeylerdir ve denizler, ormanlar, nehirler, göller, madenler gibi fiziki yapılarla sınırlandırılamazlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, alt yapı, ulaştırma, barınma, bakım işleri, bilim ve bilimsel bilgi, iletişim, internet gibi kamusal nitelikli hizmetler de müşterekler kapsamında değerlendirilmelidir. Müştereklerin mülkiyeti daima kolektiftir.

Demokratik yerelleştirme, kapitalist küreselleşmenin panzehri olabilir

Yerelleştirme, aynı zamanda, kapitalist küreselleşme ve neo-liberalizme tepki olarak, ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Kapitalizmin yol açtığı kişiliksizleştirmeye ve diğer zararlara karşı mücadele eder ve uygun teknoloji, döngüsel ekonomi, yerel para birimi, karşılıklı yardımlaşma, yerel gıda, halk meclisleri vb. yoluyla özgüven ve kendi kendine yeterliliği teşvik eder. Yerel ekolojiye dayanan yerelleştirme, yerel kaynakların kullanımını teşvik eder, daha az enerji gerektirir.


Ekonomiyi eve getirmek”

Ekonomik faaliyeti daha yerel bir düzeye indirgemek, daha az sermaye gerektirir ve hem insanların hem de gezegenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde çalışır. Bu, “ekonomiyi eve getirme” sürecidir.

Ayrıca, yerelleştirme “izolasyon veya milliyetçilik” anlamına gelmez. Aksine uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere, her düzeyde bilgi paylaşımını ve iş birliğini gerektirir.

Yani demokratik yerelleştirme, topluluklar ve halklar arasındaki bölgesel ve küresel bağların sonu, parçalanma ve izolasyon demek değildir. Aksine, küresel sermayenin hegemonyasına ve ona hizmet eden ulus devletin gücünü kısıtlamaktır.

Yerelleştirme “yerinden demokrasi” demektir

Yerel ekonomiler aracılığıyla; küresel pazarlara olan bağımlılık büyük ölçüde azaltılabilir. Su, gıda, enerji, barınma, sanitasyon ve takas gibi hayati konularda ekonomik özerklik sağlanabilir. Yerel meclislerin (kırsal veya kentsel) karar alma sürecine aktif katılımı sağlanarak, yerinden demokrasi hayata geçirilebilir. Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması mümkün kılınabilir.

Demokratik bir yerelleştirme altında, insan ve doğanın ihtiyaçları, karar alma sürecinin merkezine konulur. Bu, örneğin, iklim krizine karşı hayati bir yanıt niteliğindedir. Zira ulaştırma mesafeleri ve fosil yakıt kullanımı önemli ölçüde azaltılır.

Yerelleştirme otoriterliğe karşı bir çözüm olabilir

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden/radikal demokrasi gibi uygulamalar olabilir. Bunun için, öncelikle, çoğulcu-katılımcı demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir. Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu, hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerlidir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter rejimlere karşı bir güç olarak işlev görebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir. Çünkü otoriter rejimler yerel yönetimleri kıskaç altına almak isterler.

Hodge: “Yerelleştirme maliyet etkin bir süreçtir”

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekir. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisidir.  40 yıldır bu konunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. (1)

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir. Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakılacağı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerini- kısacası temel gıda ihtiyaçlarını- elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz nakliye maliyetini azaltır”. (2)

Kısaca yerelleştirme, sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme biçimlerinden biri olarak (yeniden) “beledileştirme”

Dünyanın birçok bölgesinde; dayanışma, eşitlik, sürdürülebilirlik ve radikal demokrasiye dayanan kamu odaklı bir gelecek inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yeni kamu odaklı geleceğin merkezinde kentler ve kasabalar yer alıyor. 2000 ile 2019 yılları arasında, küresel olarak 1400'den fazla yeni “beledileştirme” veya “yeniden beledileştirme” vakası yaşandı. Bunlar; yerel yönetimler tarafından yönetilen yeni kamu işletmelerinin kurulması veya özelleştirilmiş hizmetlerin belediye tarafından geri alınması vakaları. Bu eğilim, 58 ülkedeki 2400 yerleşim yerinde görüldü. Bu “yeni belediyecilik”, kentlerle sınırlı kalmaksızın çeşitli ölçeklerde uygulanmaya çalışılan ekonomik demokrasi gündeminin geniş bir parçası olarak ortaya çıktı. (3)

“Yeniden beledileştirme”, daha önce özel olan veya özelleştirilmiş hizmetlerin yerel düzeyde kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınması sürecini, “beledileştirme” ise yeni kamu hizmetlerinin oluşturulmasını ifade eder.

Konu ile ilgili bir araştırma raporunun temel bulguları şöyle özetlenebilir: Yerelleştirme, demokratik bir kamu mülkiyetinin oluşturulmasında öncüdür. Su, konut, ucuz enerji, çocuklara günlük ücretsiz öğün temini ve atık yönetimi yapmaktadır. Halk sağlığı, genel sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, uyuşturucu ile mücadele hizmetleri sunmaktadır. İnsan hakları ve sosyal hakların korunup geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. İşçi hakları ve sendikaların geliştirilmesine katkı vermektedir. İstihdam yaratırken, güvencesiz istihdamı ortadan kaldırmaktadır. İklim değişikliklerine ve doğal felaketlere karşı mücadele alanlarından biridir. Feminist bir bakış açısıyla kamusal hizmetleri yeniden düzenlemekte ve toplumsal cinsiyete dayalı bütçelemeye izin vermektedir. (4)

(Yeniden) beledileştirme ve emek ile ilgili kazanımlar

Kamu hizmetleri sunan emekçiler kilit öneme sahiptir ve çalışma koşulları, kaçınılmaz olarak kaliteli hizmet sunma kabiliyetlerini yansıtır. İncelenen tüm (yeniden)belediyeye devretme süreçleri boyunca, genel istihdam koşulları korunduğu görülüyor. 158 vakada, özellikle savunmasız durumdaki çalışanlar söz konusu olduğunda, bu koşulların daha da iyileştirilmesi veya belirgin şekilde geliştirilmesi muhtemeldir.

Sendikaların katılımı ise bu sonuçların elde edilmesinde kritik öneme sahiptir. İşçi sendikaları çok sayıda özelleştirmenin geri alınması, güvenli istihdam sağlayarak ve yeni iş ve araştırma merkezlerini çekerek yerel ekonomiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.

İşçi hakları neden önemli?

İşçilerin haklarını koruyan, ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayan ve örgütlenme çabalarını destekleyen politikalar ve uygulamalar, sağlıklı, gelişen ve eşitlikçi topluluklar oluşturmanın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yerel yönetimler, işçi haklarını genişletme ve uygulama çabalarında hayati öneme sahip olan temel aktörlerdir. Bu aktörler, sakinlerine yakındır ve ortaya çıkan ihtiyaçlara yanıt verirken genellikle hızlı hareket ederler.

Son yıllarda dünyada yerel yönetimlerin işçiler adına attığı en dikkat çekici adımlardan bazıları şunlardır (5):

• İşçi haklarına ait yasalarını uygulayan özel yerel çalışma standartları ofisleri kurmak (kent yönetimi bünyesinde işçi sorunlarına odaklanan özel bir departman, ofis veya alt kurumun kurulması).

• Kalıcı işçi kurulları veya işçi meclisleri oluşturmak.

• Yerel işçi koruma yasalarını kabul etmek ve aktif olarak uygulamak.

• Asgari ücret, ücretli hastalık izni ve adil çalışma saatleri ile ilgili yönetmelikler; ihlal oranlarının yüksek olduğu veya özel bir kırılganlığa sahip sektörler (ev işçiliği, geçici iş, otelcilik, perakende, hazır gıda ve serbest meslek sektörleri gibi) için sektöre özgü korumalar; daha geniş kapsamlı ayrımcılıkla mücadele önlemleri ve Covid-19 pandemisine yönelik özel yasalar dahil olmak üzere, yerel işçi koruma yasalarını çıkarmak.

• Belediyelere iş yapan müteahhitler için iş kalitesi standartları belirlemek.

• Belediye izin veya ruhsatı başvurusunda bulunanların işgücü ihlallerine ilişkin hukuki sonuçlar belirlemek.

• Belediye çalışanlarına karşı dürüst ve adil istihdam ilkelerini uygulamak.

• Toplumu bilgilendirmek, raporlar yayınlamak ve işçilerin ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları vurgulamak için diğer “etkili platformlar” dahil olmak üzere diğer demokratik güçleri kullanmak.

Sonuç olarak

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden-doğrudan demokrasidir. Öncelikli olarak çoğulcu, yerinden demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir.

Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerli bir durumdur. Böyle bir yerelleştirme daha fazla otoriterleşmenin önünü kesebilecek ve barış ve demokrasiyi inşa edebilme gücüne sahip yapısal bir direnci örebilecek önemli bir araç olarak işlev görebilir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter eğilimlere karşı bir güç olarak hizmet edebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir.  

Nitekim yerel örgütlenmeler ve yerel güçler (büyük sermaye ile hemhal olan siyasal iktidar için ciddi bir risk oluşturduğundan), bugünlerde İktidar Bloku tarafından, muhalefetin kontrolündeki yerel yönetimler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu tür antidemokratik girişimleri boşa çıkarmak demokratikleşme ve barışın inşası açısından son derece önemlidir.

Dip notlar:

(1(1) Helena Norberg-Hodge,  “Localization: Essential steps to an economics of happiness”, www.localfutures.org, 2016. s. 28 (20 Haziran 20265).

(2(2) Agm, s. 50.

(3(3)  https://www.tni.org/files/publication-downloads/tni_7_steps_to_build_a_democratic_economy_online.pdf, 4-5 Aralık 2019, Amsterdam (20 Haziran 2026).

(4(4) Agr.

(5(5) Agr.

 

9 Haziran 2026 Salı

Ekonomide yavaşlama

 

Ekonomide gerçekler ve büyüklere masallar

Mustafa Durmuş

9 Haziran 2026


Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, ekonomik büyüme yavaşlıyor, yoksulluk artıyor. Buna rağmen siyasal iktidar işlerin iyi gittiğini söylemeye devam ediyor.

TÜİK, bu yılın ilk çeyreğine (Ocak-Şubat-Mart) ait ekonomik büyüme (GSYH) verilerini açıkladı. Buna göre, Türkiye ekonomisi bir süredir düzenli bir ekonomik yavaşlama sürecine girdi. Öyle ki bu yılın ilk üç ayında GSYH ancak yüzde 2,5 oranında büyüyebildi. Oysa geçtiğimiz yılın ikinci çeyreğindeki büyüme hızı bunun neredeyse iki katı idi (yüzde 4,7).

Büyüme hızındaki gidişat son beş çeyrektir şöyle: 2025/I: %2,5; 2025/II: %4,7; 2025/III: %3,8; 2025/IV: %3,4; 2026/I: %2,5. Yani ekonomi beş çeyrek öncesindeki düşük büyüme hızına geri döndü. (1)

Ayrıntılar daha ciddi sorunlara işaret ediyor!

Dahası ekonomik büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketiminin yüzde 4,8 ve devletin tüketiminin yüzde 2,1 artmasıyla (toplam yüzde 6,9) sağlanmış görünüyor. Bu dönemde yatırımlardaki artış ise yüzde 3 ile sınırlı kaldı. Üretim yönünden ise sanayi üretimin yüzde 0,8 oranında azaldığını belirtmek gerekiyor ki bu durum sanayi istihdamı açısından önemli sorunlara işaret ediyor.

Bu süreçte ihracatın yüzde 12,7 ve ithalatın yüzde 2 oranında azalmış olması, ekonominin motoru olduğu ileri sürülen dış ticaret sektörünün de tökezlediğinin bir kanıtı.

Ekonomi ihracat yoluyla büyütülemeyince, geriye içerdeki tüketim harcamalarını artırarak ekonomiyi büyütme yolu kalıyor. Ancak onun önündeki en büyük engel; yüksek enflasyon, ağır vergiler, çok kötü bir gelir dağılımı ve yoksullaşmanın, toplumun büyük bir kesiminin satın alma gücünü ciddi oranda düşürmüş olması.

Yani reel ücretler çok düşük, faizler çok yüksek olduğunda ekonomiyi reel olarak büyütmek zorlaşıyor çünkü tüketiciler harcama yapamıyor ya da artan belirsizlikler ve yüksek bireysel borçlar yüzünden temkinli davranıyorlar. Böyle bir büyümeyi iktidar yanlısı iktisatçıların dahi savunabilmeleri zor.

Emekçiler daha da yoksullaştı

İşçi sınıfı ve diğer emekçilerin milli gelirden aldığı payın geçen yılın aynı çeyreğindeki gibi yüzde 42,7 ile sınırlı kalması, emekleriyle geçinen milyonlarca insanın refahının artmadığını, hatta yüksek vergiler ve yüksek enflasyon yüzünden bu kesimin daha da yoksullaştığını gösteriyor.

Nitekim bu yılın mayıs ayında TÜİK’in aylık enflasyon oranının yüzde 1,71 ve yıllık oranın yüzde 32,24 olarak açıklanması (2), sadece yoksullaşmanın artarak sürdüğünü değil, aynı zamanda enflasyonla mücadelenin de başarısız olduğunu gösteriyor.

Kaldı ki TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon verileri ile ilgili güvensizlik sürüyor. Nasıl sürmesin ki: TÜİK’in aylık enflasyonu yüzde 1,71 ve yıllık enflasyonu yüzde 32,61 olarak açıkladığı bir anda, bağımsız iktisatçılar kuruluşu ENAG bunları sırasıyla; yüzde 2,16 ve yüzde 53,13 olarak açıkladı. (3) Yani iki kuruluşun verileri arasındaki fark neredeyse iki kat.

Emekli ücreti ve asgari ücret erimeye devam ediyor!

Yüksek enflasyon sonucunda beş ayda en düşük ücretli bir işçi emeklisinin aylık ücretindeki azalma 2,822 TL oldu ve net 20,000 TL’den 17,178 TL’ye düştü.

Benzer bir durum asgari ücretliler için söz konusu. Bu beş aylık süredeki ücret erimesi 3,962 TL oldu ve net 28,075 TL’den 24,114 TL’ye düştü.

Dahası, sorun yoksullaşmanın artmasının da ötesine geçti. Artık potansiyel bir açlık ya da eksik beslenme sorunu var. Çünkü yoksul hanelerin gıda harcamalarına ayırdığı pay giderek azalıyor.

TÜİK’e göre 2024 yılı sonunda; hane halkının gıda ve alkolsüz içkiler için ayırdığı pay toplam harcamalarının yüzde 18,1’ini oluşturuyordu.  2025 yılı sonunda bu pay yüzde 17,3’e düştü.

Çünkü konut ve kira harcamalarının payı arttı. Öyle ki 2024 yılında konut ve kira harcamalarının payı yüzde 26 iken, bu pay 2025 yılı sonunda yüzde 29,3’e yükseldi. (4)

Özetle, halkımız artık evinin kirasını ödeyebilmek için boğazından kısmak zorunda kalıyor.

Bu gerçekler ortada iken, bizlere anlatılan her ekonomik başarı hikayesi büyüklere masallardan başka bir şey değil.

Dip notlar:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak-Mart 2026 (1 Haziran 2026).

(2) TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Mayıs 2026 (5 Haziran 2026).

(3) https://x.com/ENAGRUP/status/2062765105914245574 (8 Haziran 2026).

(4) TÜİK, Hane halkı Tüketim Harcaması, 2025 (2 Haziran 2026).

 

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Ekonomik yıkım

 

Bilerek ve isteyerek (2): oyunun ikinci perdesi

Mustafa Durmuş

22 Mayıs 2026


Dün Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) 38. Olağan Genel Kurultayını geçersiz sayarak, mevcut yönetimin uzaklaştırılmasına ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin getirilmesine karar verince, 14 ay sonra ekonomide ve siyasette yeniden bir deprem yaşandı.

Mutlak butlanın üç önemli yanı

“Mutlak Butlan” olarak da anılan bu kararın birçok yanı var ama asıl olarak aşağıdaki üç yanı çok önemli:

Öncelikle, bu karar, CHP ile ilgili gözükse de etkileri itibarıyla onun ötesine geçen bir karar: önümüzdeki seçimlerde iktidarı almaya yakın olan her türden muhalefet partisine karşı alınmış bir karar. Yani “demokrasi” butlana uğratıldı.

İkincisi, bu karar, bir süredir otoriter bir rejimle ülkeyi yönetenlerin açık bir diktatörlüğe geçiş için başvurdukları bir aşama: daha önce HDP’li belediyelere ve ardından CHP’li belediyelere yapılan yaygın kayyum atamaları, Türkiye çapında CHP’li belediyelere yönelik kolluk operasyonları, yaygın tutuklamalar ve mutlak butlan ile sürdürülüyor.

Üçüncü olarak, bu operasyon açık bir biçimde, 13 yıldır tek bir seçimi bile kazanamamış olan ve artık müesses nizam içindeki yeri giderek netleşmiş olan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi aracılığıyla yapılıyor.

Oyunun ikinci perdesi

Kısaca mutlak butlan, 19 Mart 2025 tarihinde sahnelenen ve İstanbul Büyükşehir Belediyesine (İBB) yapılan operasyonlarla sürdürülen bir oyunun ikinci perdesidir.

Günümüz faşizminde artık siyasal iktidarlar, muhalif siyasal partileri kapatmıyorlar ama soruşturmalarla, baskılarla ve mutlak butlan kararlarıyla etkisiz hale getiriyorlar. Böylece önümüzdeki iki yıl içinde yapılması beklenen bir genel seçime rakipsiz girmek ve sözde seçimlerle iktidarlarını korumak istiyorlar.

Bu ne nedenle de yazının başlığı (oyunun ikinci bölümü anlamında), “bilerek ve isteyerek (2)” oldu.

Ağır ekonomik fatura

Mutlak butlanın neden olduğu ve daha da olacağı ekonomik yıkım ise 19 Mart’takinden çok daha ağır olacak. Zira o tarihlerdeki ekonomik sorunların yanı sıra artık dibimizdeki savaşın beraberinde getirdiği ciddi ekonomik sorunlar da söz konusu.

Kısaca, mutlak butlan kararının açıklanmasının ardından TL varlıklar ağır bir satış dalgasına uğradı. BİST100 Endeksi, kararın ardından yüzde 6 düştü, bankacılık endeksinde bu düşüş yüzde 8,5’e yaklaştı ve devre kesici devreye sokuldu. Türkiye’nin 5 yıllık iflas risk primi (CDS), kararın hemen ardından 9 baz puan artışla 253 baz puana yükseldi. (Bu prim puanı normal bir ekonomide 50-80 baz puan arasında değişiyor).

Mutlak butlan kararı, ekonominin bütününe; artan mali ve finansal riskler, bütçe açıkları ve cari açık, sermaye çıkışı, kur artışı, daha yüksek faiz, rezervlerin erimesi, daha düşük ekonomik büyüme, daha yüksek işsizlik ve daha yüksek enflasyon (stagflasyon koşulları) ve daha fazla yoksulluk olarak geri dönecektir.

Nitekim, Bloomberg’in haberine göre, kuru tutabilmek için, TCMB dün 6 milyar dolar sattı. Bazılarına göre bu rakam 10 milyar doları buluyor. Kısaca dün swap hariç net rezervler 37 milyar dolar seviyelerine geriledi. (Tam rakamlar birkaç güne belli olur). Yani artık kurdaki artışı yavaşlatacak tamponlar da iyice zayıfladı.

Asıl bedeli emekçiler ödeyecek

Asıl bedel ise bir kez daha halka ödettirilecek. Hali hazırda artmakta olan enflasyon yüzünden perişan durumdaki, başta asgari ücretliler ve emekliler olmak üzere tüm emekçiler, mutlak butlan kararıyla daha da kötüleşecek fiyat artışları karşısında daha da yoksullaşacaklar. Öyle ki bu yıl yapılan toplu iş sözleşmeleriyle yüzde 30-40 arasında ücret zammı alabilmiş olan işçi sınıfının bu sınırlı kazanımı da bu kararla ellerinden alınacak.

Ama ne gam!

Diğer yandan, ülkeyi yönetenler açısından mesele, ülke ekonomisinin ve emekçilerin perişan halde olması değil. Aksine bu kesimlerin sınıfsal ve siyasal çıkarlarının korunması. Öyle olmasaydı, Butlan kararından bir gün önce “Varlık Barışı” adı altında bir yasayı apar topar geçirerek, kara paracıları, finans sektöründeki büyük spekülatörleri ve manipülatörleri memnun ederler miydi?

Bu, artık açık bir sınıf savaşıdır. İktidar Bloku bu savaşı bir süredir emekçi halkları iyice güçsüzleştirerek yürütmek istiyor. Mutlak butlan kararı da buna hizmet ediyor. (Burada nasıl bir mekanizma işlediğini anlayabilmek için lütfen 19 Mart operasyonlarının hemen ardından yazdığım yazıyı okuyun: https://t24.com.tr/yazarlar/mustafa-durmus/ekonomik-yikim-bilerek-ve-isteyerek-mi)


 

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Savaş ve kriz

 

Savaşın ve krizin faturası emekçilere kesiliyor!

Mustafa Durmuş

9 Mayıs 2026


Siyasal iktidarın son yıllarda arkasına sığınabildiği (ama toplumun büyük bir kısmı için herhangi bir anlamı olmayan) tek gösterge olan ekonomik büyüme tahmini ile başlayalım.

OECD 2026 yılında Türkiye ekonomisinin ancak yüzde 3,3 büyüyebileceğini öngörüyor. (1) Ancak bu tahmin yapıldığında ABD/İsrail-İran savaşı henüz başlamıştı. Dolayısıyla, bu savaşın yaygınlaşarak sürmesi halinde bu rakamın daha da düşmesi kaçınılmaz olacak. İçerde ise izlenen düşük gelir ve ücret politikaları nedeniyle iç pazara dayalı yüksek bir büyüme sağlayabilmek zor. Yatırımlar cephesinde ise uzunca bir süredir yaprak kımıldamıyor. Hatta tekstil firmaları tesislerini söküp Mısır gibi ülkeler gittiler.

Özetle, Türkiye ekonomisi yıllardır alışkın olduğu yüzde 4-5 aralığındaki ekonomik büyümesinden çok farklı bir görünüm sergiliyor. Yeni normal artık yüzde 2-3 aralığında sürünen bir büyüme.

Enerji kullanımının GSYH içindeki payı

Türkiye’de petrol ürünleri ve doğal gaz tüketiminin milli gelir içindeki payı yüzde 3. Bu tüketim, ortalama tüketici sepetinin yüzde 7’sini oluşturuyor. Ancak yoksullar ve zenginler açısından önemli bir fark söz konusu: En düşük gelirli yüzde 20’lik nüfusun enerji malları tüketiminin toplam tüketim sepeti içindeki payı yüzde 7,5 iken; en zengin yüzde 20’nin payı bunun yarısı kadar: yüzde 3,5. (2)

Yani savaş nedeniyle artan enerji faturası toplumu eşit ölçüde etkilemiyor. Zenginler bu fiyat artışlarından çok daha az etkilenirken, yoksullar çok daha fazla etkileniyor. Yani gıda yoksulluğunu artık enerji yoksulluğu da izliyor.

Bu nedenle de acilen yoksul ailelere ve düşük gelirli gruplara, enerji sübvansiyonu desteği verilmeli ve/veya enerji fiyatlarına bir üst sınır getirilmelidir.

Cari açık ve dış ticaret açığı:

Türkiye ekonomisinin en yumuşak iki karnından biri cari açık, diğeri ise bütçe açığı. ABD/İsrail-İran savaşının da etkisiyle dış ticaret açığı ve cari açık daha da arttı. Örneğin şubat ayı itibarıyla yıllık olarak dış ticaret açığı 73,2 milyar dolara, cari açık ise 35,4 milyar dolara yükseldi. Aylık olarak 2025 yılı şubat ayında 5,2 milyar dolar olan cari açık bu yılın şubat ayında 2,3 milyar dolar artarak 7,5 milyar dolara çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı bu yılın mart ayında yüzde 66,1’e geriledi. Geçen yıl aynı ayda bu oran yüzde 76,5 idi. (3)

Yani bir süredir iç talebi baskılayarak ihracata yönelmeye çalışan Türkiye kapitalizmi savaş öncesinde de ihracatta sorunlar yaşıyor ve artışı önlenemeyen ithalat yüzünden dış ticaret açığı ve cari açık veriyordu. Bu durum savaş ile birlikte daha da kötüleşiyor. Zira ülkenin en büyük pazarı olan Avrupa ekonomisi, savaşın da etkisiyle büyük ölçüde durgunluğa girdi.

Rezervler

Açığın finansmanı ve döviz kurunun baskılanması için şubat ayında toplamda 24,2 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervi kullanıldı. Yani rezervler 24,2 milyar dolar azaldı. Savaş döviz rezervlerindeki azalmayı daha da artırdı. Döviz rezervleri 10 Nisan 2026’da 56,3 milyar dolar iken, iki haftada (24 Nisan) 3 milyar dolara yakın azalarak 53,2 milyar dolara geriledi. Takas hariç net döviz rezervleri 30 milyar dolara kadar geriledi. (4) Yani ağır toplumsal faturalar ödenerek biriktirilen rezervler, savaşın sürmesi halinde daha da azalacak ve bu da ülkeyi bir döviz krizi riski ile karşı karşıya bırakabilecektir.

Bütçe gerçekleşmeleri

Bütçe açığı artmaya devam ediyor. Faiz ödemeleri ise bütçe açığının iki katından fazla. Öyle ki bu yılın mart ayında merkezi Yönetim Bütçesi açığı 230 milyar TL, üç aylık (Ocak-Mart) açık ise 420 milyar TL oldu. Bu üç ayda ödenen faizin 876 milyar TL olması, yani faiz ödemelerinin açığın iki katından fazla olması (5) başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerinin asıl olarak tefeci sermaye için kullanıldığını ortaya koyuyor. Savaşın sürmesi halinde faiz oranlarının daha da yükseleceği gerçeği, savaşın tefeci sermayeye hizmet ettiğini gösteriyor.

Diğer yandan siyasal iktidar mali disiplini sağlama gerekçesiyle, vergilere yükleniyor. Öyle ki bu yılın ilk üç ayında vergi gelirlerinde yüzde 24,3’lük bir artış sağlandı. Oysa bu ilk üç aydaki resmi enflasyon toplam yüzde 10,3. Yani siyasal iktidar, vergi gelirlerini enflasyonun 2,5 katına yakın artırarak, halktan gereğinden fazla vergi alıyor.

Finans sermayesi için vergi cennetine dönüşen ülke

Halkın vergi yükünü artırırken, Meclis’e gelen bir kanun teklifi ile iktidar İstanbul Finans Merkezi’nde (İFM) faaliyet gösteren şirketlere 20 yıllık vergi muafiyeti getiriyor.


5 Mayıs 2026 tarihinde TBMM gündemine giren ve Komisyon’da kabul edilen “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi,” ihracattan varlık barışına, İFM teşviklerinden vergi borcu yapılandırmasına uzanan geniş bir yelpazede köklü değişiklikler öneriyor (6):

Yeni bir “varlık barışı” geliyor. Yani yurt içinde ya da yurt dışında kayıt dışı kalan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının ekonomiye kazandırılması amacıyla yeni bir varlık barışı düzenlemesi planlanıyor. Burada, vergide temel oran yüzde 5 olarak kabul edilmekle birlikte, devlet iç borçlanma senetleri veya kira sertifikalarında tutulacak varlıklar için bulundurma süresine göre indirimli oranlar uygulanacak. Herhangi bir taahhüt yoksa yüzde 5, en az 5 yıl taahhüt varsa hiç vergi alınmayacak. Aradaki süreler için vergi oranları yüzde 1 ila yüzde 4 arasında değişiyor.

▪Kurumlar vergisi oranı bazı sektörler için indiriliyor: Sanayi sicil belgesini haiz ve fiilen üretim faaliyetiyle iştigal eden kurumların münhasıran üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar ile zirai üretim faaliyetiyle iştigal eden kurumların münhasıran bu üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlarına kurumlar vergisi oranının yüzde 12,5 olarak uygulanması öngörüldü.

▪Türkiye'ye yerleşenler için gelir vergisi istisnası getiriliyor: Son üç takvim yılında Türkiye'de yerleşik sayılmayan ve vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler, Türkiye'ye taşındıktan sonra yurt dışında elde ettikleri kazanç ve iratlar için 20 yıl boyunca gelir vergisinden muaf tutulacak. Bu istisnadan yararlananlar için söz konusu süre içinde gerçekleşen veraset yoluyla mal intikal vergisi oranı ise yüzde 1 olarak uygulanacak.

İstanbul Finans Merkezi'nde (İFM) faaliyet gösteren kurumlara yönelik transit ticaret ve yurt dışı mal alım satımı teşvikleri güçlü biçimde artırılıyor bu kanunla vergi indirimi oranları artıyor: İFM içindeki kuruluşlar- transit ticaret kazancında yüzde 50 olan vergi indirimi yüzde 100’e; İFM dışındaki kuruluşlar- transit ticaret kazancında yüzde 0 olan vergi indirimi yüzde 95’e yükseltiliyor. Ayrıca, transit ticaret ile nitelikli hizmet merkezi kazançları ve İFM kapsamındaki finansal hizmet ihracatı kazançları artık asgari kurumlar vergisi matrahından da indirilebilecek. Bu düzenleme, ilgili kuruluşlar açısından kurumlar vergisi yükünü sıfıra yaklaştırabilecek.

▪İFM' de finansal hizmet ihracatı yapan kurumlara uygulanan yüzde 100 kurumlar vergisi indirimi, 2031'de sona erecekken, bu süre 2047 yılına kadar uzatılıyor. Katılımcı finansal kuruluşların finansal faaliyet harçlarından muafiyet süresi ise 5 yıldan 20 yıla çıkarılıyor.

▪İstanbul Finans Merkezi Kanunu kapsamında, halihazırda yalnızca finansal kuruluşlara tanınan ve yurt dışı tecrübeye bağlı olarak (nitelikli personele sağlanan); yüzde 60 ve yüzde 80 oranında uygulanan gelir vergisi istisnasının kapsamı genişletiliyor ve söz konusu teşvikten İFM’ de faaliyet gösteren tüm katılımcıların yararlanabilmesi amaçlanıyor.

▪Vergi borçlarında taksit süresi ve limiti genişliyor ve azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor.

Dip notlar:

(1)     OECD, Economic Outlook, Interim Report, March 2026.

(2)      Agr.

(3)      TÜİK ve TCMB verileri.

(4)      TCMB Ödemeler Dengesi Verileri.

(5)      Hazine ve Maliye Bakanlığı, Bütçe Gerçekleşmesi Raporu, Mart.

(6)      05 0.5.2026 tarih ve 111 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; Tax & International Advisory, Taxademy (7 Mayıs 2026).

5 Mayıs 2026 Salı

Enflasyon

 

Enflasyon kaçınılmaz da halkı korumak tercihe mi bağlı?

Mustafa Durmuş

5 Mayıs 2026


Nisan ayı enflasyonu bir önceki aya göre yüzde 4,18, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 14,64, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 32,37 artış olarak gerçekleşti. (1)

Bunlar TÜİK’in (tartışmaya açık) resmi verileri. ENAG (aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi), Nisan ayı enflasyonunu yüzde 5,07 ve yıllık enflasyonu 55,38 olarak; İTO ise Nisan aylık enflasyonunu yüzde 3,74 ve yıllık enflasyonu 36,83 olarak hesaplıyor.

Enflasyonla mücadele politikası başarısız!

Buradan çıkartılacak ilk sonuç, siyasal iktidarın bir süredir uygulamakta olduğu dezenflasyon politikasının işlemediği; enflasyonun (bırakınız bu yıl sonu resmi hedefi olan yüzde 16’da kalmasını), yüzde 25-30 bandında olacağıdır.

Özetle, siyasal iktidar, Türkiye toplumuna çok ağır bir yoksullaşma bedeli ödettirmesine rağmen, enflasyonla mücadele de başarısız oldu.

Yoksulluk daha da artacak!

İkinci sonuç, başta ücretli emekçiler olmak üzere, sabit ve düşük gelirli yurttaşların yoksulluğunun daha da artacağıdır. Bu nedenle de temmuz ayında hem asgari ücret yükseltilmeli hem de emeklilerin ücret ve maaşları, reel olarak (enflasyondan arındırılmış olarak) artırılmalıdır.

Çünkü aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi ocak ayında; 28,075 TL olan asgari ücret 24,533 TL’ye; en düşük emekli aylığı 20,000 TL’den 17,477 TL’ye geriledi. Böylece ilk 4 ayda, asgari ücretlinin toplam ücretinin 3,543 TL’si; emeklilerin ise 2,523 TL’si enflasyonla ceplerinden alındı.

Suçlu enflasyon mu?

Her ne kadar suçlu enflasyon (özellikle de Orta Doğu savaşı ile birlikte artan) gösterilse de asıl suçlu; yıllardır izlediği ekonomi politikaları sonucunda enflasyonu azdıran ve böylece zaten bozuk olan gelir dağılımını daha da bozan, bir avuç süper zengini daha da zengin ederken, toplumun yüzde 80’ini yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya zorlayan siyasal iktidar. Enflasyon ve yoksulluk, bu düzenin ve onun direksiyonunda olan siyasal iktidarın sınıfsal tercihlerinin ve dünyadaki gelişmeleri doğru değerlendirememesinin bir sonucu.

Savaşın belirgin iki etkisi: petrol ve gübre fiyatlarındaki hızlı artış

Kuşkusuz enflasyondaki bu yükselişte ABD/İsrail-İran savaşının da etkisi var. Çünkü son birkaç hafta içinde petrol fiyatları büyük dalgalanmalar yaşadı: hem düşüşler hem de yükselişler oldu ancak genel olarak şubat ayı sonunda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasından bu yana petrol fiyatları artmaya devam ediyor. Öyle ki petrolün varili 110 doların üzerine çıktı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, ülkede benzin ve motorin fiyatları da fırladı.

Ancak petrol şoku hikâyenin sadece bir kısmını yansıtıyor. Türkiye’nin ve Avrupa’nın henüz tam olarak yüzleşmediği bir başka şok daha söz konusu: Hürmüz'den geçen trafiğin sürekli olarak kesintiye uğraması, sadece bir enerji krizi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda bir gübre arzı şoku (fiyatların dramatik bir şekilde artması ve arzın düşmesi) ve dolayısıyla küresel gıda güvenliğine doğrudan bir risk anlamına da geliyor. Gübre, mahsullerin günümüzün küresel nüfusunun ihtiyaç duyduğu verimi elde etmesini sağlayan çok önemli bir hammadde, öyle ki endüstriyel tarımın geçerli olduğu günümüzde gübre olmazsa buğday, mısır ve pirinç hasadı önemli ölçüde düşer.

Gübre şoku

Küresel olarak ticareti yapılan ve gübrenin ana girdisi olan üre miktarının yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Bu yüzden de 20. Yüzyıl, hükümetlere petrol ambargolarından korkmayı öğrettiyse, 21. yüzyıl gübre şokundan korkmayı öğretmelidir.

Çünkü enerji piyasaları, rezervler ve ikame yoluyla şokları soğurabilir. Ancak küresel gıda sistemi çok daha zayıf tamponlara sahip. Hürmüz'de uzun süreli bir kesinti, sadece ham petrolün fiyatını değiştirmez; modern uygarlığın dayandığı endüstriyel azot döngüsünün dayanıklılığını da test eder. Petrol arabaları çalıştırır, azot ise bitkileri besler. Hürmüz Boğazındaki kriz devam ederse, en önemli bedel ham petrol değil, dünyayı beslemenin maliyeti olabilir. (2)

Türkiye tarımının üç veçhesi bizim durumumuzun hassasiyetini de ortaya koyuyor: Gıda güvenliğinden yoksunluk, gıda bağımsızlığının olmaması ve ithalat üzerinden pahalı gıda temini. Tarımda son 24 yıldır uygulanan neo-liberal politikalar ve özelleştirmeler ülkeyi bu hale getirdi. Kısa vadede bu soruna bir çözüm de ortada görünmüyor. Dolayısıyla hem petrol hem de gübre şokları önümüzdeki aylarda enflasyonu patlatacaktır.

Akaryakıt fiyatlarını düşürmek için hükümet gerçekte ne yapabilirdi?

Siyasal iktidar akaryakıttan aldığı ÖTV’yi sıfırlamak dışında herhangi bir şey yapmadı. Bu seçenek de savaşın daha ilk haftalarında tükendi. Oysa bir seçenek olarak, siyasal iktidar benzin ve motorine fiyat tavanı getirerek sürücülerden bir litre yakıt için alınabilecek ücreti yasal olarak sınırlayabilirdi. Yani indirimden doğan tüm yükü tedarikçinin üstlenmesi şartı getirilebilirdi ama sermayenin kârını azaltan bir girişimde bulunmak iktidarın gündeminde hiç olmadı ve bundan sonra da olmayacak.

Kısa vadede benzin ve dizele olan talep devam edecektir. Çünkü tüm işe gidip gelmeler ve seyahatler iptal edilemez ya da ertelenemez. İnsanların işe, çocukların okula gitmesi gerekiyor. Alternatif olarak, insanların kamucu toplu taşımaya yönelmesi önerilebilir ama siyasal iktidar kamucu olan her alternatifi reddediyor. Yetmiyor bu işi üstlenen muhalefet partilerine ait belediyeleri etkisiz hale getiriyor.

Orta ve uzun vadede, hanelerin gelecekteki fosil yakıt tüketimine olan bağımlılıklarını azaltacak şekilde politikalar hayata geçirilmesi ise asıl çözüm olabilir. Bunun için de kâr elde amacından vazgeçmek gerekiyor. Kısaca böyle bir paradigma değişikliği bu iktidarın yapabileceği bir iş değil.

Diğer ülkeler ne tür tedbirler aldılar?

Bu büyük enerji şokunun haneler ve işletmeler üzerindeki ekonomik etkilerini hafifletmek amacıyla, birçok Avrupa hükümeti çeşitli mali önlemler almaya başladı.

Toplamda, Avrupa hükümetleri bugüne kadar ABD-İran savaşının enerji faturaları üzerindeki etkilerini hafifletmek amacıyla, yaklaşık 10,46 milyar avroluk bir mali önlem paketini taahhüt etti. (ABD’nin savaşta harcadığı minimum miktar olan 25 milyar doların karşısında oldukça halkçı bir destek).

Mutlak rakamlarla bakıldığında, İspanya ve Almanya açık ara en yüksek taahhütleri verdiler .Toplam tutarın neredeyse yarısı tek başına İspanya’ya ait, bu da İspanya’daki sol hükümet ile uyumlu bir davranış. Göreceli olarak (GSYH’ye oranla) ise İspanya, Bulgaristan, Yunanistan ve İrlanda başı çekiyor. (3)


Uygulamada, hükümetlerin kaynaklarının büyük bir kısmı ÖTV ve/veya KDV’nin düşürülmesine ayrıldı. Bazı ülkeler ayrıca sektörel önlemler (örneğin, akaryakıt indirimleri) uygulamaya koyarken, yalnızca dört ülke haneleri özel olarak hedefleyen önlemler aldı.


Sonuç

Özellikle bugün yaşanan gelişmelerden sonra, Orta Doğu’daki savaşın süreceği anlaşılıyor. Bu durum başta petrol ve gıda fiyatları üzerindeki etkileri bağlamında hem enerji hem de gıda krizine neden olacaktır. Bu da yıllardır yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, adaletsiz vergiler ve adaletsiz gelir bölüşümü nedeniyle ciddi biçimde yoksullaşan Türkiye toplumunun mevcut sorunlarını daha da artıracaktır.


Ülkeyi 24 yıldır yönetenler ise her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmayı temel amaç olarak gördüklerinden, giderek kötüleşen jeopolitik koşullar karşısında dahi toplumun çıkarlarını korumaktan ziyade, temsil ettikleri sınıf ve kesimlerin çıkarlarını korumaya devam edecektir. Sorunu yaratanların çözüm adresi olamayacağı gerçeği bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Dip notlar:

(1)    TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Nisan 2026, https://veriportali.tuik.gov.tr (4 Nisan 2026).

(2)    https://theconversation.com/how-the-iran-war-could-create-a-fertiliser-shock-an-often-ignored-global-risk-to-food-prices-and-farming (5 Mart 2026).

(3)    https://www.bruegel.org/dataset/2026-european-energy-crisis-fiscal-response-tracker (28 Nisan 2026).