13 Şubat 2026 Cuma

Finansal kriz (2-b)

 

2026 ve sonrası: finansal kriz, emperyalist savaş ve otokrasi (II)

Altın fiyatındaki hızlı yükseliş (ve iniş) (b)

Mustafa Durmuş

13 Şubat 2026


Dünyada altın fiyatının uzun vadede artmasının bir diğer nedeni, yatırımcıların portföyünde spekülatif amaçlarla giderek daha fazla altın kullanılmasıdır. Keza altının sadece “güvenli liman” olmaktan çıkıp, yatırım varlığı olarak büyümesindeki önemli bir başka etkin, profesyonel olmayan yatırımcıların altın satın almasını kolaylaştıran altın ETF'lerinin (borsa yatırım fonları) yükselişidir. (1)

Altın, doların yerine “güvenli liman” oluyor!

Altına yönelimdeki asıl etken, kuşkusuz, ABD dolarının giderek “güvenli liman” olma özelliğini kaybetmesidir. Yani küresel finansal piyasalarda, Trump’ın izlediği politikaların ve doların neden olduğu belirsizlikler, altının “güvenli liman” olma rolünü üstlenmesiyle sonuçlanıyor.

Çünkü bir finansal varlık olarak altın, temettü sağlayan hisse senetleri veya kupon ödemesi sunan tahviller gibi gelir sağlamaz. Bu nedenle iyi zamanlarda altın, hisse senetleri ve tahviller lehine terk edilir. Ancak, risk ve belirsizliğin arttığı dönemlerde altının fiziksel olarak varlığı ona değer kazandırır.

Bu durum, finansal kriz (ve ardından gelen devlet borç krizi) sırasında ve Covid-19 döneminin başlangıcında görüldü. Bu dönemde hem hisse senedi fiyatları hem de faiz oranları düşüktü (faiz oranları tarihsel olarak en düşük seviyelerdeydi) ve altın, riskine göre daha yüksek getiri şansı sunduğu için, tercih edilen varlık haline geldi. (2)

Savaşlar, çatışmalar, Trumpçı gümrük vergileri

Altının fiyatındaki hızlı çıkış ve iniş dönemleri genellikle jeopolitik risklerin arttığı dönemlerdir. Şu anda Ukrayna'da sürmekte olan savaş, Filistin’in işgali ve Suriye’deki devam eden çatışmalar ve gerilimler, Venezuela müdahalesi ve Grönland ve İran konusu bu jeopolitik riskleri oluşturuyor.

Ancak altın fiyatını daha da yukarı çeken şeyin, Trump'ın açıkladığı gümrük vergilerinin yarattığı belirsizlikler olduğunu vurgulamak gerekir. Bu sadece uluslararası ticaret ve büyümeyle ilgili değil, aynı zamanda küresel finansal sistem üzerindeki etkileriyle de ilgili bir husustur.

Ciddi ekonomik krizler ve/veya finansal çöküşler

Geçmişte de altın fiyatında (dolar cinsinden ölçüldüğünde) birkaç kez yukarı doğru patlamalar oldu.  Yani ulusal ekonomilerde enflasyon hızla yükseliyorsa, finansal bir çöküş riski varsa, kapitalist üretimdeki tüm bu krizler ulusal para biriminin (ve uluslararası bir para birimi olarak doların) değerinin düşmesi anlamına gelir. Böylece altın, ulusal paralara karşı cazip bir alternatife dönüşür. 

Nitekim altının tarihsel olarak fiyatına bakıldığında; 1970'lerde küresel ekonominin küçülmeye girmesiyle birlikte petrol fiyatlarındaki şoklara tepki olarak yükseldiği, buna karşılık 1990’ların sonunda borsalar patlama yaşarken ve 2009’dan sonra küresel ekonomi toparlanırken düştüğü görülür.

Ancak altının (başlıca para biçimi ve nihai değer standardı olarak) sonu, 1970’lerde ABD’nin artık doları sabit miktarda altınla değiştirmeme kararıyla geldi. Böylece “altın standardı” sona erdi ve yerini “dolar standardı” aldı.

“Devalüasyon ticareti”

Altın fiyatındaki benzeri görülmemiş artış, “devalüasyon ticareti” olarak adlandırılan durumun bir sonucu da olabilir.  Bu ticaret, kamu ve özel finans kurumlarının, özellikle dolar nakit ve dolar borçları olmak üzere, ABD finansal varlıklarını elden çıkarmaları anlamına geliyor. Çünkü finansal yatırımcılar ve spekülatörler, sahip oldukları varlıkların dolar değerinin düşeceğinden (doların daha da değer kaybetmesinden) korkuyorlar ki bunun aşağıda açıklanan bazı haklı nedenleri var (3):

İlk olarak, Trump ABD’de enflasyonun hızla düştüğünü iddia etse de kanıtlar bunun tam tersini gösteriyor. (Enflasyon ulusal para biriminin değerini düşürür).

İkinci olarak, dolar üzerinden elde edilen faiz geliri ile diğer para birimleri (özellikle Euro ve Yen) üzerinden elde edilen faiz geliri arasındaki fark giderek açılıyor.  Finansal yatırımcılar, önümüzdeki bir yıl içinde ABD’de faiz oranlarının (ve gelirlerinin) diğer büyük ekonomilere göre daha fazla düşeceğini düşünüyor olabilirler. 

Üçüncü olarak, Trump faktörü de doların değerinin son dönemdeki düşüşünde rol oynuyor.  Onun öngörülemezliği, diğer ülkelere karşı uyguladığı zorbalık, dolar varlıklarına sahip yabancı yatırımcıları yani ABD'ye yatırım yapan şirketleri, ABD hisse senetleri ve tahvillerine sahip finans kurumlarını ve ABD kısa vadeli varlıklarına (nakit ve hazine bonoları) büyük miktarda sahip diğer merkez bankalarını, diğer para birimlerine veya altına yönelmek zorunda bırakıyor. 

Dördüncü olarak, merkez bankası rezervleri ve uluslararası ticaret ve finans işlemlerinde dünyanın en önemli para birimi olan dolar, onlarca yıldır kademeli bir düşüş eğiliminde.  Yani diğer merkez bankaları rezerv olarak giderek daha fazla altın tutmaya yöneldiler. Çünkü altını Trumpçı gümrük vergilerine karşı bir koruma önlemi olarak görmeye başladılar. Örneğin artan ABD gümrük vergileriyle karşı karşıya kalan azgelişmiş ekonomilerdeki birçok merkez bankası, doların uluslararası ticarette daha az gerekli hale gelmesiyle, altın rezervlerini artırmaya karar verdi.

Son olarak, ABD'nin endüstriyel gücündeki temel düşüş (özellikle de Çin karşısındaki), onlarca yıldır doların değerini zayıflattı (aslında Trump'ın tersine çevrilmesi gerektiğini düşündüğü şey de bu: endüstriyel hegemonyasını geri kazanarak “Amerika'yı Yeniden Büyük Yapmak/MAGA”.

Altındaki fiyat düşüşlerinin nedenleri?

Peki altın (ve gümüş) fiyatındaki ocak ayı sonunda gerçekleşen keskin düşüşün nedenleri neler olabilir?

Öncelikle, finansal getiri ancak eldeki finansal varlık satıldığında gerçekleşir. Finansal yatırımcılar da en yüksek getiriyi sağlamak için, muhtemelen aşırı yüksek bir piyasada tuttukları değerli metali satarlar. Bu işlemlerle bağlantılı olarak fiyat düşer ve bu satışları daha da artırır. (Fiyat düşerken altın ve gümüş satışlarının azalması arz-talep yasasının altın gibi piyasalarda işlememesidir).

“Stop Loss”

Buna” stop-loss” işlemleri (varlıkların belirli bir fiyatın altına düşmesi durumunda otomatik olarak satılması) ve hedge fonları ve diğer kurumsal traderler tarafından yapılan satışlar da dahil edilebilir. Bu yatırımcılar, büyük kayıpları önlemek için açık pozisyonlarını kapatmak zorundadır. Bu durum da altın (ve gümüş) satışlarını ve beraberinde fiyat düşüşünü getirir. Sonuçta, bu piyasada her zaman düzeltme olur ama altının çıkışına neden olan faktörler varlığını sürdürdükçe altında yükselişin sürmesi beklenmelidir. (4)

Fed Başkanı değişikliği

Bu nedenlere, Trump'ın, Warsh'ı bir sonraki Fed Başkanlığı için seçtiğini açıklaması ilave edilebilir. Çünkü son dönemlerde Walsh faizlerin düşürülmesi gerektiğini savunuyor. Nitekim Warsh'ın adaylığının açıklanmasının ardından dolar güçlendi. Keza fiyat çakılması, bu değerli metallerin fiyatlarının “çok hızlı ve çok fazla yükselmesinden” kaynaklanmış olabilir (aynı hızla düşüş söz konusu olabiliyor).

Ancak altın güvenli liman yatırımı olarak hala uzun vadeli cazibesini koruyor (nitekim düşüşün ardından mütevazı bir toparlanma söz konusu oldu). Ayrıca merkez bankaları ve yatırımcıların bu metale karşı güçlü talebi sürüyor. Dolayısıyla, doğrusal gitmese de uzun vadede altının (ve gümüşün) fiyatının artması beklenebilir. (5)

Türkiye neden altına yöneliyor?

Türkiye’de de altın (ve gümüş) fiyatı son yıllarda çok keskin bir biçimde arttı. Bunun kuşkusuz ilk nedeni, Türkiye’de 2025 yılında, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; yatırım araçlarından, külçe altının yüzde 3,75; BİST 100 Endeksinin yüzde 2,81; mevduat faizinin (brüt) yüzde 2,22; Euro’nun yüzde 1,56 ve doların yüzde 0,21 oranlarında yatırımcılarına getiri sağlaması. TÜFE ile indirgendiğinde ise (reel getiri) külçe altın yüzde 3,61; BİST 100 Endeksi yüzde 2,67, mevduat faizi (brüt) yüzde 2,08; Euro yüzde 1,42 ve dolar yüzde 0,07 oranında yatırımcısına reel getiri sağladı. (6) Yani altın hepsinden daha fazla getiri sağladı.

Bunların dışında ülkeye özgü aşağıda sıralanan başka nedenler de söz konusu:

▪ABD’nin merkezinde yer aldığı jeopolitik gerilimler karşısında doların istikrarsızlaşmasının neden olabileceği “döviz krizlerine düşme kaygısı” ve Rusya’ya bir dönem uygulandığı gibi, uluslararası “finansal ödemelerde ABD kaynaklı engellerle karşılaşma riski”, T.C. Merkez Bankası’nın altın biriktirmesine yol açıyor. Bu da ithal bir meta olan altının fiyatını yükseltiyor.

Nitekim, 30 Ocak 2026 tarihinde döviz varlıkları (bir önceki haftaya göre), yüzde 2,4 azalarak 76,6 milyar dolara gerilerken, altın cinsinden rezerv varlıkları yüzde 3,4 artarak 133,8 milyar dolara yükseldi. (7)



▪ABD dolarının yüzde 57’lik bir pay ile hala dünyanın en büyük rezerv parası olması; buna karşılık avronun payının yüzde 16’da kalması ve Çin yuanının çok daha küçük bir paya sahip olması, “doların hegemonyasına karşı bir güvence olarak” altına yönelime neden oluyor.

▪Endüstriyel altın talebindeki artış (kuyumculuk, elektronik, dişçilik, madalyon ve hatıra para basımı).

▪Servet saklama ve yatırım amaçlı ve spekülasyon amaçlı altın talebi.

Yüksek enflasyon ve finansal istikrarsızlıklar nedeniyle yatırımcıların “güvenli liman” arayışı olarak altına yönelmeleri.

Bunlara ilave olarak, altının “kötü günler” için güvence olarak saklanması, kayıt dışılık, düğünlerde takı olarak yaygın biçimde kullanılması da altına yönelimde önemli faktörler arasında sayılabilir.

Ayrıca külçe altın konusunda sağlanan vergi istisnaları altına yönelimi teşvik ediyor.  Öyle ki külçe altın alım satımında 2014 yılından bu yana KDV istisnası var. Yani KDV (ÖTV de) alınmıyor. (Ancak külçe altın gram altına çevrildiğinde KDV’ye tabi tutuluyor).  

Ancak, Türkiye’deki bazı süper zenginlerin külçe altına yönelmelerinin tek nedeni vergi kolaylığı değil zira sermaye sınıfı zaten her türden vergi teşvikinden yararlanıyor.

Bu noktada bir başka etken devreye giriyor: külçe altın, dövizden daha kolay biçimde karayolu (TIR’larla) ya da hava yolu ile (özel jetlerle) yurt dışına götürülebiliyor. Ülkedeki kayıt dışılığın ve kara para aklamadan kaynakla servet birikiminin yüksek düzeylerde olması ve mücevherat ve kuyumculuk sektörünün önde gelen firmalarının siyasal iktidara çok yakın firmalar olması da altıncılık sektörünün teşvik edilmesini sağlıyor.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)    https://theconversation.com/the-rise-and-fall-and-rise-again-of-gold-prices-whats-going-on (3 Şubat 2026).

(2)    Agm.

(3)    https://grossmanite.medium.com/us-empire-on-the-precipice-jobs-market-enters-recessionary-territory-as-oil-price-sinks-and-100def36d9ed (18 Ocak 2026).

(4)    https://theconversation.com/the-rise-and-fall-and-rise-again-of-gold-prices-whats-going-on (3 Şubat 2026).

(5)    https://www.forbes.com/sites/conormurray/2026/02/02/gold-and-silver-price-plummets-dont-worry-analysts-heres-why (2 Şubat 2026).

(6)    https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Finansal-Yatirim-Araclarinin-Reel-Getiri-Oranlari-Aralik-2025 (8 Ocak 2026).

(7)    TCMB, Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri (30 Ocak 2026).

 

 


10 Şubat 2026 Salı

Finansal kriz (2)

 

2026 ve sonrası: finansal kriz, emperyalist savaş ve otokrasi (II)

Altın ve gümüşteki hızlı yükseliş (a)

Mustafa Durmuş

11 Şubat 2026

Uluslararası Para Fonu (IMF) yayımladığı son ‘Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda hükümetlere yönelik uyarılarını sürdürüyor. Rapora göre, “finansal varlık fiyatları bir kez daha gerçek değerlerinin çok üzerine çıktı. Finansal piyasalar sakin görünseler de küresel finansın temelleri hiç güvenli değil”.

IMF: “Artık endişelenme zamanıdır!”

Buradan hareketle IMF, “artık endişelenme zamanıdır” diyor. Artan devlet borçları, kırılgan banka dışı finansal aracılar ve “stablecoin” gibi spekülatif varlıklar istikrarlı görünen ama gerçekte istikrarsız bir sistemin parçasını oluşturuyor. Aynı zamanda, geleneksel bankalar ve “gölge bankacılık” faaliyeti yürütenler tehlikeli bir şekilde iç içe geçmiş durumdalar. Bu yüzden de varlık değerlerinde ani bir düşüş veya faiz oranlarındaki artış, bankalardaki bilanço kayıplarından yatırım fonlarındaki likidite krizlerine kadar, zincirleme bir reaksiyonu kolayca tetikleyebilir. (1)

Kısaca IMF, bu gelişmelerin ekonomileri durgunluğa sokacağı gibi, yeni bir finansal krizi de tetikleyebileceğini ileri sürüyor.

Altın fiyatında keskin yükseliş!

Ocak ayı sonunda altın fiyatının yaklaşık 5.500 dolara yükselmesiyle tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşması (ardından 30 Ocak’ta bu kez fiyatının yüzde 10’luk bir düşüş ile en büyük günlük düşüşlerinden birine sahne olması), dikkatlerin bu değerli metale çevrilmesine neden oldu.

Son 10 yılda yüzde 300'ün üzerinde, son beş yılda yüzde 150'nin üzerinde ve (belki de daha da önemlisi) ABD Başkanı Donald Trump'ın “Kurtuluş Günü” gümrük vergileri açıklamasından bu yana yüzde 75'in üzerinde artış gösteren altın piyasasındaki bu müthiş yükseliş (ve bir günde yüzde 10’luk çakılma nasıl) açıklanabilir? Bunu açıklayabilmek için altının ekonomi politiğini ve fiyatının yükselmesine neden olan faktörleri ortaya koymak gerekiyor.

Altın fiyatı yüzde 100, gümüş fiyatı yüzde 182 arttı!

Öncelikle, bir tespitle başlayalım: Şu anda 4.900 doların üzerinde olan altın, son altı yılda üç katından fazla değer kazandı ve geçen yıl neredeyse iki katına çıkarak enflasyona göre düzeltilmiş 1981 rekorunu geride bıraktı.

Sadece altın değil, bir diğer değerli metal olan gümüşün fiyatı da Eylül 2020’de ons başına 12 dolardan, 31 Mart 2025’te 28 dolara ve 23 Ocak 2026’da 100 dolara fırladı. Bu, gümüşün aylık bazda dokuz kez üst üste yükselme yolunda olduğunu ve kayıtlardaki en uzun “galibiyet serisi” olduğunu gösteriyor. Gümüş de altının izlediği yolu izleyecek gibi görünüyor.

 



Finans piyasalarının verilerine göre; 2025 yılının başından bu yana altının fiyatı neredeyse iki katına ve ons başına 2.800 dolardan 5.000 doların üzerine çıktı. Bu, geçen yıl yaklaşık yüzde 80'lik bir artışa tekabül ediyor. Son on yıllardaki ılımlı büyümenin ardından son dönemdeki bu artış eşi benzeri görülmemiş bir durum (oysa 1971'den bu yana altının değeri yıllık ortalama yaklaşık yüzde 8 oranında arttı).

Bu arada, gümüşün fiyatı da keskin bir artış göstererek 4 Şubat tarihinde ons başına yaklaşık 90 dolardan işlem gördü. Bu, bir yıl önceki yaklaşık 32 dolardan yüzde 182'ye yakın bir artış anlamına geliyor ve tarihsel olarak yavaş giden fiyat artışlarını çok geride bırakıyor. (2) Bu gelişmeleri nasıl yorumlamak gerekiyor?

Geçmişteki fiyat artışlarından farklı

Altın ve gümüş fiyatlarındaki bu hızlı artışlar geçmişteki artışlardan farklılık gösteriyor. Çünkü uzun vadeli eğilimlerinin üzerinde fiyatı hızla yükselen varlıklar genellikle düşüşe geçerler. 1979 sonlarında zirveye ulaşan altında da böyle olmuştu. Sonraki beş yıl içinde altının fiyatı neredeyse üçte iki oranında düştü. Oysa 2025 yılı aralık ayı itibarıyla altın, dolar bazında yüzde 60'ın üzerinde değer kazandı ve 46 yılın en iyi performansını sergiledi. Enflasyona göre düzeltildiğinde, altın hiç bu kadar pahalı olmamıştı: o halde ya başka bir balon şişiriliyor ya da bir paradigma değişimi yaşanıyor. (3)

Benzer bir patika gümüş için geçerli: 4 Şubat 2026 tarihi itibarıyla kilo başına 3.061 dolar olan gümüşün değeri, bu yıl şimdiye kadar yüzde 26,7 arttı. Geçen yılın başından bu yana yüzde 214,5 ve 2024'ün başından bu yana yüzde 277,8 değer kazandı. Gümüş, 800,7 dolar olduğu 1 Ocak 2022'den bu yana yüzde 282,3 değer kazandı. 1 Ocak 2020'de kilosu 633,2 dolar olan gümüşün fiyatı 4 Şubat’ta yüzde 383,5 arttı. 1 Ocak 2018'de bir kilogram gümüşün fiyatı 596,1 dolar iken, fiyat yüzde 413,5 arttı. (4)

Analistler fiyat artışını; 2025'teki faiz indirimleri, Trump'ın ikinci döneminin başında uygulanan gümrük vergileri, ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'ya yaptığı askeri operasyon ve İran ve Avrupa ülkeleriyle artan gerilimler dahil olmak üzere, artan “jeopolitik gerilimler” gibi bir dizi faktöre bağlıyor.

Bu gelişmelerin sonucunda doların zayıflamasıyla birlikte güvenli liman varlıkları olarak altın ve gümüşe olan talep arttı. Fed'in bağımsızlığı konusundaki endişeler de değerli bu metallerin fiyatlarının yükselmesine katkıda bulundu zira Trump, Fed Başkanı Powell'ı defalarca eleştirdi ve Adalet Bakanlığı, Powell'ın Fed'in yenilenmesi konusunda Kongre'ye yalan söyleyip söylemediğini araştırmak için bir soruşturma başlattı. (5)

Gümüş fiyatı neden hızla arttı?

Arz ve talep arasındaki etkileşim, piyasa spekülasyonları ve makroekonomik faktörler gümüş fiyatını etkiliyor. Elektronik, güneş panelleri ve tıbbi uygulamalarda gümüşün rolü genişlemeye devam ettiği için endüstriyel talep önemli bir etken oluşturuyor.

Yatırımcılar da (özellikle ekonomik belirsizlik dönemlerinde), gümüşün enflasyon ve kur dalgalanmalarına karşı bir koruma aracı olarak (güvenli liman arayışı) görülmesi nedeniyle gümüş fiyatını etkiliyor. Bu yatırım talebi, jeopolitik gerilimler, para politikası değişiklikleri (faiz indirimi gibi) ve piyasa duyarlılığına bağlı olarak sıklıkla dalgalanıyor. Yani küresel rezerv para birimi olarak doların değerinin keskin bir düşüş yaşayacağı ve önemli ölçüde cazibesini yitireceği beklentisi gümüşe yönelimi artırabiliyor.

Son olarak, arz tarafında; jeopolitik sorunlar, grevler veya düzenleyici değişiklikler de fiyatları etkileyebiliyor. Gümüş madenciliği genellikle diğer metallerin çıkarılmasıyla bağlantılı olduğundan, madencilik faaliyetlerindeki aksaklıklar arzda önemli dalgalanmalara neden olabiliyor.

Altın fiyatındaki keskin artışın nedenleri?

Altın fiyatlarında küresel çaptaki bu yükselişin nedenleri şöyle özetlenebilir:

Öncelikle, altının kapitalist ekonomi içindeki önemli bir rolü var. Şöyle ki kapitalist ekonomiler parasal ekonomilerdir.  Kapitalistler, kâr elde etmek amacıyla piyasada satılmak üzere mal ve hizmet üretmek için işçi çalıştırırlar.  Ancak üretilen bu mal ve hizmetler “takas” yoluyla birbirleriyle değiştirilmez.  Bunun yerine, tarihsel olarak, farklı metalar evrensel olarak para olarak (yani bir değişim aracı, işlemlerde bir hesap birimi ve bir değer deposu olarak) kabul edilmek üzere seçildiler.

Bir başka anlatımla, altın gibi evrensel bir meta sonunda para metası haline geldi.  İdeal bir metaydı çünkü bozulabilir değildi. Aksine değişim için sikkeye ya da istifleme için külçeye dönüştürülebilirdi ve her yerde kabul görüyordu. Aslında altın, kapitalist üretim sistemi büyük ekonomilerde baskın hale gelmeden önce bile ana para metasıydı ancak kapitalizmle birlikte kısa süre içinde kapitalizmin para ve değişim sistemine egemen oldu ve güvenilir bir değer ölçüsü haline geldi. Kapitalizm geliştikçe ulusal para birimleri (dolar gibi) sabit bir fiyattan altına bağlandı (altın standardı).

Doların değer kaybetmesi

Altın hala ulus devletlerin rezervlerinde tutuluyordu ama esas olarak ‘para’ değil, şirket hisseleri veya devlet tahvilleri gibi finansal bir varlık haline geldi.  Yani altın, yatırımcıların sermaye kazancı elde etmek için alıp satabilecekleri spekülatif 'hayali sermaye' haline geldi ve paradan daha fazla para kazanmanın bir aracı oldu. Ancak altın, kapitalistlerin ezberlerindeki tarihsel rolünü yani herkes için kabul edilebilir evrensel meta ya da para olma özelliğini hiçbir zaman kaybetmedi.  Dolayısıyla, dolar gibi itibari para birimlerinin değerinin 'düşmüş' göründüğü dönemlerde, istifçiler altına geri döndüler. Özetle, altın, küresel olarak egemen para birimi olan ABD doları zayıflamaya başladığında, elde tutulması gereken finansal varlık haline geldi. (6)

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)    “The IMF is now saying its time to worry”, https://www.taxresearch.org.uk/the-imf-is-now-saying-its-time-to-worry (15 Ekim 2025).

(2)    https://fortune.com/2026/02/04/olympic-gold-silver-bronze-medal-value-surges-precious-metals-2026-winter-games-milan-italy-ryan-lochte-sold-for-six-figures (4 Şubat 2026).

(3)    https://www.reuters.com/commentary/breakingviews/golds-bubble-behaviour-may-signal-paradigm-shift (5 Aralık 2025).

(4)    https://strategicmetalsinvest.com/silver-prices (4 Şubat 2026).

(5)    https://www.forbes.com/sites/conormurray/2026/02/02/gold-and-silver-price-plummets-dont-worry-analysts-heres-why (2 Şubat 2026)

(6)    https://thenextrecession.wordpress.com/2025/10/09/gold-whats-behind-the-boom (9 Ekim 2025).

 

 

 

 


9 Şubat 2026 Pazartesi

Finansal kriz 2026 (1)

 

2026 ve sonrası: finansal kriz, emperyalist savaş ve otokrasi (I)

Dünya ekonomisinin görünümü bize ne söylüyor?

Mustafa Durmuş

9 Ocak 2026


Kapitalist-emperyalist sistemin çoklu krizleri 2025 yılına damgasını vurdu ve bunlardan bazılarının 2026 yılında çok daha etkili olması bekleniyor.

Bu krizler, kendini “ekonomik durgunluk”, “yüksek işsizlik, “yüksek enflasyon” ve “finansal kriz” biçiminde gösteren “ekonomik kriz”; “aşırı hava hareketleri”, “orman yangınları”, “sel ve su baskınları” ve “hava kirliliği” biçiminde gösteren “iklim krizi”; “demokrasiden uzaklaşma”, “otoriterleşme” ve “aşırı sağcılaşma” biçiminde gösteren “politik kriz” ve “uluslararası çatışmalar”, “savaşlar” ve “ülke işgalleri” biçiminde gösteren “jeopolitik krizler” olarak ortaya çıkıyor.

Nitekim ocak ayında toplanan Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda dünyanın karşı karşıya bulunduğu risklerin ilk ikisi, önem derecesine göre, şöyle sıralandı: Jeo-ekonomik çatışma (yüzde18), devlet temelli silahlı çatışma (yüzde  14).  (Bu ikisi birlikte “Jeopolitik Risk” olarak tanımlanıyor ve toplam riskin üçte birini oluşturuyor). Aşırı hava koşulları yüzde 8 ile üçüncü, toplumsal kutuplaşma-yanlış bilgi ve dezenformasyon yüzde 7 ile dördüncü ve ekonomik durgunluk yüzde 5 ile beşinci sırada riskler olarak sıralanıyor.

Küresel ekonomik büyüme yavaşladı!

Kapitalist sistem özü itibarıyla bir sermaye birikim sistemidir. Sermaye birikiminin kaynağı ise kâr ve bunun da kaynağı işçilerden gasp edilmiş olan artı değerdir. Bir kapitalist ekonomide sermaye birikimin hızlanması onun “gayrisafi yurt içi hasıla” adı da verilen ulusal gelirinin düzenli bir biçimde büyütülmesiyle mümkün olabiliyor. Bu anlamda ekonomik büyüme, kapitalizm için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Öyle ki sermaye birikimini sürdüremeyen, yani yeterince büyüyemeyen bir ekonomi krize girer.

Bu çerçevede dünya ekonomisini ele aldığımızda; 2008-2009 ve 2020-2021 gibi yıllar dışında dünyadaki ortalama ekonomik büyümenin pozitif olduğu ancak bunun 1990’ların ortalaması olan yıllık yüzde 4-5’in oldukça gerisinde kaldığı görülüyor. Yani dünya kapitalizmi, ikinci en büyük krizi olan 2008 ‘Büyük Resesyonu’ndan (daralma) hala tam anlamıyla çıkamadı.

2026 yılında en hızlı büyümesi beklenen ekonomiler

İçinde bulunduğumuz 2026 yılında dünyanın bazı ekonomileri için tahmin edilen büyüme oranları ise aşağıdaki tabloda gösteriliyor:

Küresel reel GSYH büyümesinin 2026 yılında yüzde 3,1 olması (2025 için öngörülen yüzde 3,2'lik büyüme oranının biraz altında kalması) ve birkaç yıllık ekonomik dalgalanmanın ardından, 2026 yılında büyümenin dünya genelinde dengesiz seyretmesi bekleniyor.

Küresel büyümenin genel olarak istikrarlı seyredeceği öngörülse de enerji üretimi, ticaret engelleri, mali koşullar ve demografik eğilimler gibi faktörlerin etkisiyle büyüme ivmesi ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterebiliyor. Sonuç olarak, bazı ekonomiler hızlı büyüme potansiyeline sahipken, diğerleri daha mütevazı bir görünüm sergiliyor.

Örneğin Guyana'nın, büyük bir petrol patlamasının desteğiyle 2026 yılında yüzde 23'lük reel GSYH büyümesi kaydetmesi ve bu oranla küresel olarak en yüksek büyüme oranına ulaşması öngörülüyor. Türkiye ise toplam 190 ülke arasında, yüzde 3,7’lik bir büyüme beklentisi ile 71.sırada yer alabiliyor.

Diğer yandan, aynı tabloda 2026 yılında büyüme tahminleri sıralanan dünyanın en büyük ilk 20 ekonomisi olan G-20 ekonomilerinin, dünyadaki üretimin yaklaşık yüzde 85'ini gerçekleştirdiği tahmin ediliyor. Dolayısıyla bu ekonomilerin büyümesindeki herhangi bir yavaşlama, genel olarak dünya ekonomisini olumsuz etkileyecektir.

Trump’la birlikte küresel ekonominin kuralları değişiyor!

Trump’ın, ikinci kez ABD gibi emperyalist kapitalist sistemin amiral gemisi niteliğindeki bir ülkenin başına gelmesiyle küresel ekonominin kuralları da değişmeye başladı. Ulusal ekonomiler, kurumlar ve piyasalar, orta vadeli büyüme beklentilerinin zayıf olduğu ve makroekonomik politikaların yeniden ayarlanmasını gerektiren, daha fazla korumacılık ve parçalanmanın damgasını vurduğu bir ortama uyum sağlamaya çalışıyorlar.

Ekonomik büyüme beklentileri de bu gelişmeyle birlikte değişmeye başladı. ABD’nin 2025 yılı şubat ayında yüksek gümrük vergileri uygulamaya başlamasının ardından yapılan anlaşmalar ve (sonradan yapılan değişiklikler bazı aşırılıkları hafifletse de), küresel ekonominin istikrarı ve gidişatı hakkındaki belirsizlik hâlâ ciddi boyutlarda sürüyor. Bu arada, bazı gelişkin ülkelerin yapmakta oldukları ‘uluslararası kalkınma yardımları’nda önemli kesintiler yapıldı ve göçmenlik konusunda yeni kısıtlamalar uygulanmaya başlandı.

Uluslararası örgütler iyimser ama temkinli

Uluslararası Para Fonu (IMF), küresel ekonomik büyümenin 2025’te yüzde 3,1’e gerileyeceğini (2024'te yüzde 3,6 idi) öngörüyor. Ancak bu büyümenin önemli kısmı gelişkin ekonomilerden ziyade azgelişmiş ekonomilerden kaynaklanacak. 2026'da ise; gelişkin Avrupa ekonomilerinin yaklaşık yüzde 1,6 ve ABD’nin yüzde 2,1 büyüyebileceği tahmin ediliyor. Azgelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin ise ortalama yüzde 4,0'ın biraz üzerine büyümesi öngörülüyor. Avrupa’daki aralarında Türkiye ekonomisinin de bulunduğu yükselen ve azgelişmiş ekonomilerin büyüme hızı daha düşük olacak: yüzde 2,2. Türkiye ekonomisinin 2026 yılında büyüme hızının ise (daha önce de belirtildiği gibi) yüzde 3,7 olması bekleniyor. (1)

Diğer yandan, Dünya Bankası 2026 yılı için daha kötümser bir bakışa sahip. Bu örgüte göre, küresel büyüme 2026 yılında yüzde 2,6'ya gerileyecek. Özellikle, firmaların stok birikimini azaltması ve gümrük vergilerinin etkisinin artmasıyla, dış ticaret büyümesi zayıflayacak. Bu durum, dış ticaret mallarına olan talebin yavaşlamasına ve önemli ekonomilerde iç talebin zayıflamasına yol açacak. 2027 yılına kadar, önceki parasal gevşeme iç talebi destekleyecek ve belirsizliğin azalmasıyla ticaret toparlanacağı için büyümenin yüzde 2,7'ye yükselmesi bekleniyor. (2)

Kârlılıktaki düşüş

Ekonomik büyümedeki bu gerilemede; Trump’çı gümrük vergileri şokunun (başlangıçta açıklanandan daha küçük olmasına rağmen), belirsizliklerin ve korumacılığın yarattığı olumsuz etkiler kadar, kâr oranlarının azalmasının da etkisi var.

Çünkü kapitalist sistemin damarlarındaki kan gibi zaruri olan kâr oranlarının azalması (kârlılığın azalması) büyük ekonomik krizlerin asıl nedenini oluşturuyor. Kârlılık azalınca yeni yatırımlar azalıyor, bu da üretimin ve tüketimin yavaşlamasıyla sonuçlanıyor.

Ekonomik büyümeyi yavaşlatan diğer faktörlerse; Trump’çı gümrük vergileri ve korumacı politikalar sonucunda dünya ticaret hacminin daralması, çatışmalar ve savaşlar yüzünden tedarik zincirlerinde ortaya çıkan kopma ve diğer jeopolitik gerilimler olarak sıralanıyor.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)      IMF, World Economic Outlook, October 2025, https://www.imf.org (16 Ocak 2026).

(2)      World Bank, Global Economic Prospects, https://www.worldbank.org/en/publication/global-economic-prospects (16 Ocak 2026).

 

 

 

3 Şubat 2026 Salı

Enflasyon

 

 

TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!

Mustafa Durmuş

3 Şubat 2026


Bu yılın ocak ve şubat aylarında aylık enflasyonun yüksek çıkması bekleniyordu. Beklentilere uygun olarak ocak ayı için bu durum gerçekleşti: Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) aylık %4,84 ve yıllık %30,65 arttı, 12 aylık ortalamalara göre enflasyon ise %33,98 oldu.

Detay önemli

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun aylık değişimleri ise sırasıyla; gıda ve alkolsüz içeceklerde %6,59 artış, ulaştırmada %5,29 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %4,43 artış olarak gerçekleşti.

İlgili ana grupların aylık değişime olan katkıları ise sırasıyla; gıda ve alkolsüz içeceklerde 1,61, ulaştırmada 0,88 ve konutta 0,51 yüzde puan oldu.

Böylece, en yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun yıllık değişimleri (enflasyon); gıda ve alkolsüz içeceklerde %31,69 artış, ulaştırmada %29,39 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,36 artış olarak gerçekleşti.

Bu verileri nasıl yorumlamak gerekiyor?

Öncelikle, aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi TÜİK verileri ile ENAG verileri arasındaki büyük fark devam ediyor.

Bu çerçevede TÜİK’e göre yıllık %30,86 olan manşet enflasyon, İTO’ya göre %36,15 ve ENAG’a göre %53,42 oldu.


İkinci olarak, asgari ücretliye ve emeklilere yapılan sözde zamların geri kalanı da yüksek ocak ayı enflasyonu ile eridi (çünkü ücret ve maaşlar ocak sonunda ödeniyor). Böylece on milyonlarca emekçi aslında zam almamış oldu.

Üçüncü olarak, enflasyonun gıda ve alkolsüz içeceklerde (%31,69) ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,36 olarak manşet enflasyonun üzerinde çıkması (hane halkı bütçesi içinde en yüksek paya sahip bu harcamaların diğerlerinden daha fazla artması nedeniyle), emekçiler, emekliler ve yoksullar için hayatın daha pahalı hale geldiğini ve yoksullaşmanın daha da artacağını gösteriyor.

Ekonomi yönetimi başarısız!

Son olarak, ülkedeki ekonomi yönetiminin öngördüğü gibi bu yılın sonunda enflasyonun %16’ya gerilemesi imkânsız.

Zira bu, geri kalan 11 ayda aylık enflasyonun ortalama %1,0 olmasını gerektiriyor ki hem içerideki hem de dışarıdaki koşulları dikkate aldığımızda bu mümkün değil.

Özetle başarısız ekonomi yönetimi bizlere “yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve derin yoksulluk altında yaşamayı öğrenin” diyor.

1 Şubat 2026 Pazar

Silah satışları

 

ABD. Orta Doğu’ya yönelik silah satışlarını artırdı

Mustafa Durmuş

1 Şubat 2026


ABD Dışişleri Bakanlığı cuma gecesi, AH-64E Apache helikopterleri ve Joint Light Tactical Vehicles'ın (JLTV)büyük siparişleri de dahil olmak üzere, İsrail'e yaklaşık 6,7 milyar dolarlık yeni silah satışı yapılacağını duyurdu. Bunu yaklaşık iki saat sonra, Suudi Arabistan'a 9 milyar dolarlık PAC-3 Patriot füze önleyicilerinin potansiyel satışı duyurusu izledi. (1)

Savunma Güvenlik İş birliği Ajansı (DSCA) tarafından Kongre’ye bildirilen bu açıklamalar henüz kesinlik kazanmadı. Çünkü miktarlar ve toplam tutarlar genellikle müzakereler sırasında değişebiliyor ve yapılan açıklama teknik olarak milletvekillerine 30 gün içinde anlaşmayı engelleme fırsatı sunuyor ama böyle bir adım nadiren atılıyor.

İsrail’e satışlar

İsrail’e yapılacak satış paketinde şunlar var: Değeri 3,8 milyar dolara ulaşan 30 adet AH-64E Apache helikopteri, tahmini maliyeti 1,98 milyar dolar olan 3.250 adet Ortak Hafif Taktik Araç, tahmini maliyeti 740 milyon dolar olan Namer Zırhlı Personel Taşıyıcı Güç Paketleri ve tahmini maliyeti 150 milyon dolar olan, ancak sayısı belirtilmeyen AW119Kx Hafif Hizmet Helikopterleri.

Suudi Arabistan’a satışlar

Suudi anlaşması ise çeşitli destek ekipmanlarıyla birlikte 730 adet PAC-3 füzesinin satışını kapsayacak. Nitekim ocak ayının başlarında Lockheed ve Pentagon, PAC-3 üretimini 2030 yılı sonuna kadar üç katına çıkararak yıllık 2.000 adede çıkarmak için bir anlaşma yaptıklarını duyurdu.

Bildik silah tacirleri

Boeing ve Lockheed Martin, Apache'nin ana yüklenicileri, AM General ise Joint Light Tactical Vehicles’ın lideri. Rolls-Royce Namer güç paketlerinin, Leonardo Helicopters AW119Kx'in, Lockheed, PAC-3 füzelerinin de ana yüklenicisi.

Kısaca emperyalist saldırganlığın ana tedarikçisi bu batılı şirketler Trump’ın desteğiyle bu satışları yapacaklar.

Neden şimdi?

ABD'nin İran'a karşı olası bir askerî harekât için bölgedeki askeri varlığını artırdığı bir dönemde yapılan bu açıklama; hem İsrail hem de Suudi Arabistan’ın İran’a yapılması planlanan saldırının bir parçası olmak için hazırlık yaptıkları kadar, İran’ın misilleme saldırılarına karşı önlem almak istediklerini de gösteriyor.

Bir süredir Suriye ve Filistin ve son günlerde İran üzerinden Orta Doğu merkezli bir ‘üçüncü dünya savaşı’nın hazırlıkları yapılıyor. Bu yüzden de büyük çaptaki silah alımlarını, sadece silah tüccarı şirketlerinin ticari faaliyetleri olarak değil, olası bir büyük paylaşım savaşına da hazırlık olarak görmekte yarar var.

Dip notlar:

(1) https://breakingdefense.com/2026/01/israel-saudi-weapon-sale-us-apache-jltv-fms-patriot (30 Ocak 2026).

.

23 Ocak 2026 Cuma

Toplumsal grev

 

Minnesota Eyaleti toplumsal greve doğru ilerliyor

Mustafa Durmuş

23 Ocak 2026


(Fotoğraf: Lise öğrencileri, 14 Ocak 2026'da Minnesota eyaletinin başkenti St. Paul'daki Eyalet Meclis Binası önünde, federallerin yaptığı göçmen göz altılarının ve göçmenlere yönelik diğer yaptırımların sona erdirilmesi için bir ICE karşıtı protesto düzenledi).

23 Ocak'ta yapılması planlanan genel grev Minnesota'da neredeyse 100 yıldır yapılan ilk genel grev olabilir!

ABD’de Minneapolis Eyaletinde genel grev yaklaşıyor. 50'den fazla sendika, kâr amacı gütmeyen kuruluş ve diğer toplum örgütleri, eyalette tam bir "ekonomik karartma" çağrısı yapan ‘23 Ocak Eylem Günü' bildirisine imza attı. Afişlerde ve dövizler de “Çalışma yok. Okul yok. Alışveriş yok” sloganları yazılı.

İşçi sendikaları öncülük ediyor

Minnesota'nın en büyük sendikalarından bazıları (Minneapolis Eğitimciler Federasyonu, SEIU 26 ve UNITE HERE Local 17 dahil olmak üzere), bu harekete öncülük ediyor. Bu durum, bazılarının Eylem Günü'nü “genel grev” olarak nitelendirmesine, diğerlerinin ise “ekonomik karartma” olarak adlandırmasına neden oldu. O gün kapalı kalmayı taahhüt eden işletmelerin listesi ise internette dolaşıyor ve her saat daha fazla işletme bu listeye katılıyor.

Bu, Teamsters'ın eyalette aylarca süren iş bırakma eylemi başlattığı 1934 yılından bu yana Minnesota'da gerçekleşecek ilk genel grev olacak.

Çağrıya imza atan örgütlerden biri olan ‘Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi’ (PSL) organizatörü Simon Elliott, “Bu, hem Trump yönetimine hem de topluluğumuzun göçmen üyelerine mesaj gönderebileceğimiz en açık ve en güçlü yoldur” dedi. (1)

Toplumsal Grev: halkın rızasını geri çekmesidir!

Amerika Birleşik Devletleri'nde, seçimler kısıtlanıyor, mahkemeler kuşatma altında ve muhalefet sokakta giderek daha fazla baskı ile karşılaşıyor. Otoriter siyasetin sertleşmesiyle birlikte, buna karşı yürütülmekte olan alışılmış direniş kanalları ise yetersiz kalıyor. Bu noktada, iktidarın kimde olduğu, nasıl kullanıldığı ve nasıl geri alınabileceği gibi meseleler artık soyut değil, somut, acil ve pratik meseleler haline geldi.

Bu gelişmeleri durdurabilmek için ortaya atılan bir öneri Toplumsal Grev önerisi. Bu, iktidarları ve sosyal yapıları etkilemek için toplumun iş birliğinin geri çekilmesi ve kitlesel aksaklıkların kullanıldığı çok çeşitli faaliyetleri kapsayan geniş bir fikirden türetilmiş olan demokratik fakat aynı zamanda radikal bir öneri. Toplumun, “iş birliğini geri çekerek ve toplumsal işleyişi aksatarak güç uygulayan kitlesel eylemlerini” tanımlamak için kullanılıyor.

Çalışmayı, alışveriş yapmayı veya okula gitmeyi reddetme eylemleri; işçilerin iş bırakmasının yanı sıra, toplumun geniş ve çok çeşitli kesimlerinin sayısız diğer iş birliği yapmama biçimlerini de içeren toplumsal grevin tipik bir örneğini oluşturuyor. Geniş bir yelpazedeki göçmen, dini yapılar ve farklı inanç grupları, işçiler, esnaf, küçük işletme sahipleri, topluluklar, kiracılar ve diğer gruplar bu eyleme yoğun bir şekilde katılabiliyorlar. (2)

“En güçlüler bile yönetilenlerin iş birliği olmadan yönetemezler”

Toplumsal grevler (örneğin genel grevler, siyasi grevler ve kitlesel halk ayaklanmaları gibi bir arada yürütülen), tüm toplumun iş birliğini ve rızasını geri çekmesini temsil ediyor. Amacı, sadece doğrudan patronları değil, siyasi rejimi veya sosyal yapıyı da etkilemek.

Tüm çeşitliliklerine rağmen, toplumsal grevler Gandhi'nin “en güçlüler bile, yönetilenlerin iş birliği olmadan yönetemezler” şeklindeki sözüne dayanıyor. Çünkü güçlülerin gücü, nihayetinde, yönettikleri kişilerin rızasına ve iş birliğine bağlıdır. Toplumsal grevler, insanların bu rıza ve iş birliğini geri çekme gücünü kullanma yollarından sadece biridir.

Diğer mücadele araçları yetersiz kaldığında…

Toplumsal grevler, kurumsal eylem araçlarının etkisiz kaldığı durumlarda işe yarar bir alternatif sunuyor. Nitekim tarihte demokratik kurumların çok zayıfladığı veya ortadan kalktığı birçok ülkede, bu tür yöntemler etkili bir şekilde kullanıldı.

Örnek olarak, Polonya, Filipinler, Brezilya, Porto Riko ve son olarak Güney Kore'de tiranlık rejimlerini deviren eylemler toplumsal grevler oldu. Genellikle "halkın gücü" ayaklanmaları olarak adlandırılan bu büyük ölçekli şiddet içermeyen doğrudan eylemler, toplumu yönetilemez hale getiriyor ve rejim değişikliğine zorluyor. Tüm bu örneklerde, halkın seferberliği ve genel toplumsal kargaşanın tehdidi o kadar büyüktür ki, otokratın destekçileri onu terk ediyor veya ona karşı çıkıyor ve istifaya zorluyor.

Özetle, dünya çapındaki tarihsel deneyimler, toplumsal grevlerin halkın rızasını geri çekmesini ve iş birliği yapmayı reddetmesini ortaya koymak için güçlü bir araç olduğunu gösteriyor. (3)

Neye ve kime karşı toplumsal grev?

7 Ocak'ta Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) memuru Jonathan Ross tarafından Renee Nicole Good'un öldürülmesi, sadece eyalette değil, tüm ülkede bir protesto dalgası başlattı çünkü Amerikalılar şehirlerindeki ICE operasyonlarından giderek daha fazla rahatsız oldular.

Good'un öldürülmesinden sadece bir hafta sonra, ICE memurları bu kez Minneapolis'te bir Venezuelalıyı vurdu. Memurlar, vurulan kişinin bir memura kürekle saldırmaya çalıştığını iddia etti.

Şu anda Minnesota'da yaklaşık 3.000 federal göçmenlik ajanı olduğu bildiriliyor ve YouGov'un son anketine göre, Amerikalıların yüzde 46'sı ICE'nin lağvedilmesini istiyor. Bu, şimdiye kadar kaydedilen en yüksek oran.

Komşu dayanışması

Son olarak, 19 Ocak'ta ICE memurları, St. Paul'da yaşayan Hmong asıllı bir Amerikalının evine silahlarla girerek, onu sadece bornoz ve iç çamaşırı giymiş halde sokağa çıkmaya zorladı.

Tutuklama görüntüleri internette yayıldı ve St. Paul Belediye Başkanı, onu aile dostu olarak nitelendirerek, diğer yetkililerle birlikte bu olayı kınadı. Sakinler, kendi topluluk örgütlenmeleri ve karşılıklı yardımlaşma ile ICE'nin taktiklerine karşı koymak için harekete geçti.

Minneapolis sokaklarında arabayla dolaşan sakinler, boyunlarına düdükler takarak birçok kavşakta durdular ve komşularını federal göçmenlik yetkililerinin varlığı konusunda uyarmak için beklediler. Hafta sonu sıcaklıklar eksi derecelere düşse de mahalle  sakinleri yine de sokaklarda beklemeyi sürdürdü.

Tüm bu eylemler, Unidos MN gibi göçmen örgütleri ve "Gerçek ve Özgürlük Günü" için baskı yapan dini liderlerden oluşan bir kolektifin çağrısı olan Eylem Günü'nü, ICE'nin eyaletteki varlığına karşı kitlesel bir harekete dönüştürdü.

Sonuç olarak

Dünya genelindeki deneyimler, seçimler gibi diğer demokratik yolların yetersiz kaldığı ve işçi hareketinin zayıf olduğu, sendikalaşma oranının yüzde 10’un dahi altında kaldığı, bu nedenle de genel grev örgütlemenin çok zor olduğu hallerde, toplumsal grevlerin otoriter yönetimlerle karşı karşıya kalan halklara, demokrasiyi inşa etmek ve otoriter rejimleri devirmek için yeni bir yol sağlayabileceğini gösteriyor.

Dip notlar:

(1)    https://truthout.org/articles/with-twin-cities-under-siege-by-ice-minnesota-moves-toward-a-general-strike (21 Ocak 2026).

(2)    https://znetwork.org/znetarticle/laying-the-groundwork-for-social-strikes (17 October 2025).

(3)    https://znetwork.org/znetarticle/social-strikes-confronting-ice-and-resisting-authoritarianism (16 Ocak 2026).

 

 

19 Ocak 2026 Pazartesi

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (5)

 

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (5): Anti emperyalist mücadeleyi yeniden örgütlemek

Mustafa Durmuş

19 Ocak 2026


Venezuela’da yaşananlar, tüm Latin Amerika için bir ders niteliğinde. 1980'lerden bu yana alt kıtanın sanayisizleşmesi ve emtia ihracatına olan bağımlılığın artması, tüm bu ekonomileri emtia fiyatlarındaki (tarım, maden ve petrol) dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bu da Amerikan emperyalizminin gölgesinde ulusal kapitalistlerin ve ekonomilerin zayıflığı göz önüne alındığında, bağımsız bir ekonomi politikası izlemeyi imkânsız hale getiriyor. (1)

Venezuela bu duruma nasıl düştü?

Venezuela'nın trajedisi, her şeyin petrole ve petrol fiyatına bağlı olmasıydı, petrol dışı sektörlerde çok az gelişme vardı ya da hiç yoktu ve bu sektörler zaten özel şirketlerin elindeydi. Devletin kontrolündeki makro düzeyde bağımsız bir ulusal yatırım planı ve programı yoktu. Buna ek olarak ABD’nin yaptırımları ve hükümetin sürekli olarak altüst edilmesi, Bolivarcı Chavista Devriminin günlerinin sayılı olduğunu göstermekteydi.

Venezuela özgülünde Chavez Hükümetinin büyük umutlarının nasıl bu hale dönüştüğünün bir kaç nedeni olduğu ileri sürülebilir: (i) ABD emperyalizmi ve yaptırımları sonucunda, ülkede dayanılmaz boyutlara erişen enflasyon, işsizlik, yoksulluk (ii) Venezuela seçkinlerinin (başta üst düzey ordu mensupları olmak üzere) entrikaları ve büyük çaplı yolsuzluklar (iii) Chavez’in ufkunun ve ömrünün Venezuela'da sermayenin ekonomik egemenliğine son vermeye yetmemesi, halefi Maduro’nun ise Devrime bağlı kalmaması, aksine yoluna büyük yolsuzluklar ve çok sert bir otoriterlikle devam etmesi.

Maduro halk desteğini büyük ölçüde kaybetmişti

Nitekim ABD’nin yaptığı saldırı teknik olarak çok iyi yürütülmüş olsa da ağır silahlarla donanmış Venezuela silahlı kuvvetlerinin çok az direniş göstermiş olması düşündürücüdür.  Bu durum, Maduro'nun halk desteğinden yoksun olduğunu açıkça ortaya koyuyor. (Bu arada Trump'ın Maduro’yu devre dışı bırakmak için rejim içindeki bazı unsurlarla anlaşma yaptığına dair kanıtlar giderek ortaya çıkıyor).

Maduro Hükümeti, yaşam standartlarını sürdürmek için büyük dış borçlar biriktirmeye başladı. Venezuela şu anda dünyanın en borçlu ülkesi. Hiçbir ülke, GSYH veya ihracatın payı olarak daha büyük bir kamu dış borcuna sahip değil veya ihracatın payı olarak daha yüksek bir borç servisiyle karşı karşıya değil. 2014'ten 2021'e kadar Venezuela, modern tarihin en kötü ekonomik krizlerinden birini yaşadı: ekonomi yüzde 86 daraldı, yoksulluk 2019’da tahminen yüzde 96’ya yükseldi, enflasyon aynı yıl yüzde 350 bin gibi absürt bir seviyeye ulaştı, 2018’de nüfusun neredeyse üçte biri yetersiz beslenme sorunu yaşadı ve Venezuelalıların yaklaşık dörtte biri (şu anda 7,7 milyonu aşan) benzeri görülmemiş bir göç dalgasıyla ülkeyi terk etti. (2)

Ekonomi yeterince sosyalleştirilemedi

Chavez'in uyguladığı program, Venezuela'nın petrol dışı kapitalist sektörü, petrol endüstrisi ve çokuluslu şirketler tarafından elde edilen değerin yeniden dağıtımına yönelikti.  Yani petrol dışı sektörlerin mülkiyeti ve üretimi, ekonomiyi planlamak için devlet kontrolü altına alınmadı.

Başarısız olan sosyalizm mi? 

Sağcı ana akım iktisatçılar bize, “Venezuela'nın sosyalizmin işe yaramadığını kanıtladığını söyleseler de” 21. yüzyılda Venezuela tarihinden çıkarılacak ders; “sosyalizmin” başarısızlığı değil, görünüşte tek varlığı petrol olan zayıf (ve giderek izole olan) bir kapitalist ülkede sermayenin kontrolünü sona erdirememenin çok riskli olduğudur. 

Çünkü Venezuela’da halkın becerilerine yeterince yatırım yapılmadı, yeni endüstriler ve teknoloji geliştirilmedi (bunlar kapitalist sektöre bırakıldı).  Dahası hükümetin yolsuzluğunu denetlemek ve ABD’nin yaptırımlarına ve Venezuela seçkinlerinin neden olduğu tahribata karşı politikalarını yönlendirmek için tabandan bağımsız örgütler aracılığıyla halkın katılımı da söz konusu olmadı.

Özetle, ekonomide sosyalist yatırımlara yönelik herhangi bir adım atılmadığından, Venezuela kapitalizmi yalnızca enerji sektörünün kârlılığına bağlıydı ve bu sektör, petrol fiyatlarının çöküşü ve ABD'nin yaptırımları sonrasında ölümcül bir sarmalın içine girmişti. (3) (Bu durum da tek başına komünlerin inşa edilmesinin sosyalist dönüşüm için yeterli olmadığını ortaya koyuyor).

Emperyalizm ve faşist tırmanış el ele gidiyor

Emperyalizmin mazlum ulusları yeniden kolonileştirme (sömürgeleştirme) döneminden geçiyoruz. Bu dönemi “gangster emperyalizm” ya da “tekno-sömürgecilik (kolonyalizm)” olarak da adlandırabiliriz.

Böyle bir emperyalizmin sürücü koltuğunda oturan ABD’nin haydut başkanı Trump, Venezuela'yı “yöneteceğini” ve petrolünü ele geçireceğini iddia ediyor. Bu tür planlar göz önüne alındığında, bu dönemin “güçlü olanın haklı olduğu ve başka hiçbir şeyin öneminin kalmadığı bir dünya düzeninin hedeflendiği” açık.

Ayrıca emperyalist sistem, son on yılların en tehlikeli döneminde girmiş bulunuyor. Bu sistem, Trump'ın somut örneği olduğu aşırı sağcı, faşizan siyaset ve tarihsel olarak yüksek düzeyde ekonomik ve askeri rekabet tarafından besleniyor.

ABD kontrollü “yeni dünya düzeni”

ABD kontrollü yeni dünya düzeninde; dünya petrol ticaretinin (diğer kıymetli metaller ve Antartika’daki su kaynaklarının olduğu gibi) kontrolünün ABD'nin ayrıcalığı olmaya devam etmesi hedefleniyor. Sadece petrol değil, diğer ihracat ürünleri de ABD doları cinsinden fiyatlandırılacak ve batı emtia borsaları aracılığıyla pazarlanacak, ödemeler ise sadece SWIFT sistemini kullanan Batı bankaları aracılığıyla yapılacaktır. Ayrıca, uluslararası petrol ihracatı gelirleri, (tercihen) ABD Hazine tahvilleri, şirket tahvilleri ve banka mevduatları şeklinde, ABD'ye ödünç verilecek veya ABD’ye yatırılacaktır. Keza fosil yakıtların yerine “yeşil” enerji alternatifleri teşvik edilmeyecek, küresel ısınma ve aşırı hava olayları inkâr edilmeye devam edilecektir.

“Sınırsız yetkili, sıfır sorumlu” ABD emperyalizmi

Daha da önemlisi, hiçbir uluslararası yasa ABD kurallarına veya politikalarına uygulanmayacak veya bunları sınırlamayacaktır. ABD ve onun müttefiki devletler, Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası mahkemeler aracılığıyla yapılan girişimler de dahil olmak üzere, politikalarını engellemeye yönelik yabancı girişimlerden muaf tutulacaktır. ABD, BM Güvenlik Konseyi kararlarını veto etme yeteneğini koruyacak ve karşı çıktığı BM Genel Kurulu kararlarını ve uluslararası mahkeme kararlarını basitçe görmezden gelecektir. ABD müesses nizamının hedefi budur. (4)

Savaş henüz kaybedilmiş değil!

Diğer yandan, tarih egemenlerin her zaman her istediklerini yapamadıklarının sayısız örneği ile de doludur. Bu yüzden de emperyalistlerin tüm kozları ellerinde tuttuğunu düşünmek her zaman cazip olsa da emperyalist savaşlara ve sömürgeciliğe karşı muhalefet her zaman mümkündür (ve gereklidir).

Yani bu dönem uzun süre devam edemez. Emperyalizmin kurbanı olan dünya halkları (özellikle de azgelişmiş dünyanın halkları), bir kez daha emperyalist egemenliğin boyunduruğu altında kalmaya razı olmayacaktır. Böylece, eğer yeniden sömürgeleştirme döneminde olduğumuz tespiti doğruysa, dünya halklarının buna yanıtı; anti-emperyalist, anti-sömürgeci, anti- kapitalist bir direniş olmalıdır.

İdeolojik, politik ve örgütsel yenilenme ihtiyacı

Diğer yandan, emperyalizm olgusunun kendini yeniden hissettirmeye başladığı açık bir gerçek olsa da onunla mücadele edebilmek için emperyalizm ile ilgili görüşlerimizi, politikamızı ve mücadele yöntemlerimizi de yenilememiz gerekiyor.

Öncelikle, “saldırgan ve müdahaleci bir dış politika anlamında” emperyalizmden bahsedildiğinde, emperyalizm genellikle belirli bir ülke veya güç bağlamında ele alınır. (Örneğin: “Amerikan emperyalizmi”, “Çin emperyalizmi” ya da “İngiliz emperyalizmi” gibi).

“Emperyalizm sadece saldırgan politikalar değildir!”

Mesele politikalarsa ve biz eğer bütün gücümüzü onları durdurmak için seferber edersek, bu politikaların sonu emperyalizmin sonu olduğu anlamına gelmez. Bu, emperyalizm meselesini dış politikalara indirgemek anlamına gelir. Çünkü saldırgan politikalar hiyerarşideki konumu korumanın bir yoludur, dolayısıyla bu politikaların sona ermesi, başka bir gücün devreye girip “ganimet” sahibi olma şansına sahip olacağı anlamına gelir. (Örneğin ABD emperyalizmi gider, boşluğu Çin ya da Rus emperyalizmi doldurur!). Kapitalizm var oldukça emperyalizm hep var olacaktır.

“Emperyalizm sadece dışa bağımlılık değildir!”

Aynı şekilde emperyalizmi sadece bir bağımlılık ilişkisi olarak ele alarak, bağımlı ülkenin egemenliğine saygı gösterilmesinin emperyalizme son vereceğini de varsayamayız. Geçmiş dönemler bize bunun böyle olmayabileceğini kanıtladı. Sömürgecilik karşıtı mücadele dalgası ve ulusal kurtuluş mücadelesi, ezilen halklara muazzam bir kurtuluş getirmiş olsa da kapitalist birikim mantığını nasıl alt edeceğini bilemedi ve yine kendini bağımlı konumunda buldu. Emperyalizm kendisini yeni koşullara uyarladı ve “dengeyi” yeniden sağlamanın bir yolunu buldu. (5)

Anti-emperyalizmin temel ilkeleri neler olabilir?

O halde anti- emperyalist bir mücadele çizgisinin temel ilkeleri şöyle özetlenebilir:

İlk olarak, kendi ülkesindeki otoriter rejimi devirebilmek için ABD ve batı emperyalizmine destek verenler, bu devletlerin tüm dünyada ulusal kurtuluşun ve toplumsal devrimin başlıca düşmanlarından olduğunun bilincinde değildirler. Özellikle de ABD, sefil bir statükoyu dayatmayı amaçlayan başlıca egemendir, bu nedenle uluslararası kolektif kurtuluşun müttefiki değil, olsa olsa rakibi olabilir.

İkinci olarak (diğer yandan), emperyalizme karşı çıkma gerekçesiyle ulus devletin ve onun iktidarının peşine takılanlar, mevcut otoriterliği “vatanseverlik” adına destekleme yanlışlığına düşerler. “Düşmanımın düşmanını dostum” olarak görmek tersinden yapılmış bir hatadır. Bu, ABD’nin emperyal rakiplerini sözde bir direniş ekseni olarak desteklemek biçiminde ortaya çıkan; “kaba anti-emperyalizm”, “sahte anti-emperyalizm” ya da “kampçılık” olarak adlandırılan bir pozisyondur.

Bir başka anlatımla, zalim rejimler, kendilerine direnen insanlara verilen desteği, bu rejimlerin “egemenliğine” yabancı veya emperyalist “müdahale” olarak yorumlar. Biz de aynısını yaptığımızda, bu tiranlıkların işini kolaylaştırırız, onları savunur bir duruma düşeriz. Ölüm kalım mücadelesi içindekiler, ne tür manevi/maddi/askeri desteği talep edecek/kabul edecek/reddedeceklerine karar vermek için özerkliklerine ve egemenliklerine saygı duymamıza ihtiyaç duyarlar. Kendimizi tiranlarla aynı dili konuşurken bulma hatasına düşmemek gerekir.

Kaba anti-emperyalizm otoriterliğe hizmet eder!

Böyle bir yaklaşım, demokrasiye karşı savaşlarını emperyalizme karşı bir savaş olarak süslemeye hizmet eden despotlar için bir toplanma çağrısıdır. Çünkü despotizmi gizlemek ve meşrulaştırmak için kullanılır.

Bu yaklaşımı benimsemiş bazı ulusalcı solcular, ulus devletler içindeki veya arasındaki siyasi çatışmalara tepkisini sıfır toplamlı bir seçenek olarak çerçevelendirirler ve en iyi halinde bile her zaman yanıltıcı ve yanlış olan bir kurguyu sürdürürler. Ancak bu kurgu çok tehlikelidir. Zira sadece zalim ulus devletleri yüceltici, faşistleri ve otoriterleri pohpohlayıcı rollere sokmak için anlatısal ve dramatik bir araç olarak hizmet eder.

Bir emperyal güce yaslanarak başka bir emperyal güçle savaşılabilir mi?

Bu yaklaşımın bazı savunucuları daha da ileri giderek, Çin ya da Rusya gibi kapitalist devletlerin bir tür sosyalist alternatifi temsil ettiğini iddia eder (örneğin Xi Jinping’in aşırı sağcı Macaristan başbakanı Viktor Orbán'ı övmesi- Çin ile Macaristan'ın “yeni dönem için her koşulda kapsamlı stratejik ortaklığını” lanse ederken). Böylece yükselen büyük güçleri, alt-emperyal devletleri ve bağımlı ülkelerdeki çeşitli diktatörlükleri destekler bir duruma düşerler. “Maduro’nın Türkiye’deki rejime ilişkin sempatisi” ya da “Türkiye’de ulusalcı yapıların Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini NATO’ya karşı bir savaş olarak değerlendirmesi” bu bağlamda düşünülebilir.

Bu bakış, Çin ve Rusya gibi devletlerin emperyalist doğasını ve İran ve Suriye'deki ve Türkiye’deki gibi rejimlerin karşı-devrimci doğasını, işçiler ve ezilenler için ne kadar baskıcı olurlarsa olsunlar, görmezden gelir. Ve bu ülkelerdeki aşağıdan gelen halk mücadeleleriyle dayanışmaya karşı çıkarak, bu mücadeleleri ABD emperyalizmi tarafından düzenlenen sahte “renkli devrimler” olarak görür.

“Jeopolitik indirgemecilik” öz savunma hakkını reddeder!

Son olarak, soldaki bazı kesimler jeopolitik indirgemecilik pozisyonunu benimsiyor ve çeşitli emperyalist devletlerin yağmacı doğasını kabul ettiklerinden, bunlardan hiçbirini desteklemiyor.

Böyle bir tutumun en sakıncalı yanı, bu güçler ezilen uluslar üzerinde çatışmaya girdiğinde, bu ulusların kurtuluşlarını kazanmak için silahlanma hakları da dahil olmak üzere, “kendi kaderlerini tayin etme haklarını savunmak” yerine, bu tür durumları emperyalistler arası rekabetin tek eksenine indirgemektir. Bu yaklaşım, ezilen ulusların kurban durumunda olduğu gerçeğini inkâr eder.

Kuşkusuz emperyalist güçler, ulusal kurtuluş mücadelelerini vekalet savaşlarına dönüştürüp manipüle edebilirler. Ancak jeopolitik indirgemeciler, bu olasılığı günümüzde meşru kurtuluş mücadelelerine verilen desteği reddetmek için kullanıyor. Oysa Martin Luther King Jr.'ın dediği gibi, “herhangi bir yerde adaletsizlik, her yerde adalet için bir tehdittir. Başkalarının mücadelelerine çarpıtıcı bir kampçı odaktan bakmayı seçtiğimizde, kendi demokratik mücadelelerimizi zayıflatmış” oluruz. (6)

Bu anlamda sosyalist solun konuya yaklaşımı ABD emperyalizmi ile otoriter yoz bir rejim arasında sonuçsuz bir seçim yapmak biçiminde olamaz. Her durumda seçim net olmalıdır: “Ya ezilenlerin direnişini ve hayatta kalmasını destekleriz ya da ezenlerin hayatta kalması konusunda endişeleniriz”. Bu bağlamda ABD emperyalizmine karşı çıkarken, Maduro’nun yozlaşmış rejimini de reddeder ve Venezuela halklarının yanında olduğumuzu vurgularız.

Nasıl bir anti-emperyalizm?

O halde nasıl bir anti-emperyalizm gerekiyor? Bu enternasyonalist anti-emperyalizmdir.

Şu ya da bu emperyalist ya da kapitalist devletin yanında yer almak yerine, bu pozisyonun savunucuları tüm emperyalizmlere ve daha az güçlü kapitalist rejimleri, (onlara karşı emperyalist müdahalelere karşı çıksak bile), reddeder. Dünyanın her yerinde ve istisnasız tüm halkların kurtuluş, reform ve devrim mücadeleleriyle dayanışma içinde olur.

Ulusal kurtuluş davalarında, özgürlük mücadelelerinde kayıtsız şartsız ama eleştirel bir şekilde ezilenlerin yanında yer alır.

Son olarak, bu mücadelelerde, ulusal kurtuluş ile sosyalizmi birbirine karıştırmaz. Bunun yerine, ulusal kurtuluş mücadelelerini sosyalizm mücadelelerine dönüştürmek için bu mücadelelerdeki işçiler ve ezilen halklarla dayanışma inşa etmek ve onların ilerici ve devrimci güçleriyle siyasi ilişkiler geliştirmek gibi bağımsız bir yaklaşımı benimser.

Dip notlar:

(1)  https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-and-oil (5 Ocak 2026).

(2)  https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-the-end-game (27 Temmuz 2025).

(3)  Agm.

(4)  https://www.nakedcapitalism.com/2026/01/michael-hudson-weaponizing-the-worlds-oil-trade-is-the-bedrock-of-the-u-s-rules-based-order.html (13 Ocak 2026).

(5)  https://mronline.org/what-is-imperialism (8 Ekim 2021).

(6)  https://www.africa.upenn.edu/Articles_Gen/Letter_Birmingham.html (16 Nisan 1963).