30 Nisan 2026 Perşembe

1 Mayıs

 

140 yıl sonra 1 Mayıs’ta Dünya ve Türkiye işçi sınıfının durumu

Mustafa Durmuş

1 Mayıs 2026


Bundan 140 yıl önce ABD’de 13.000 işyerinde çalışan 300.000 işçi iş bırakarak sokaklara çıktı. Eylemlerinin nedeni, günde 16 saati bulan çalışma sürelerinin 8 saate düşürülmesini ve ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini sağlamaktı.

Şikago, 1 Mayıs Günü olarak bildiğimiz kutlamanın doğduğu şehir. 1886 yılında, şehrin Haymarket Meydanı yakınlarında, 8 saatlik çalışma günü için grev yapan işçileri desteklemek amacıyla düzenlenen barışçıl bir işçi mitingi, bir düzineden fazla kişinin ölümüne yol açan bir çatışmaya dönüştü ve yüzlerce eylemci işçinin zulüm görmesiyle sonuçlandı. Bu bedel ödendi ama bu mücadelenin sonucunda, resmi olarak 1 Mayıs 1886 tarihinden itibaren çalışma saatleri günde 8 saate düşürüldü.

Önce mücadele, sonra bayram!

İşte bu nedenle, dünyanın her tarafında, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi halklar 1 Mayıs’ı yasal ya da yasal olmayan biçimlerde hem bayram hem de mücadele, birlik ve dayanışma günü olarak kutluyor.

“1 Mayıs sadece bir güç gösterisi değildir. Bugüne kadar inşa ettiğimiz her şeyin bir sınavıdır. 1 Mayıs, 2 Mayıs’tan itibaren mücadeleye devam etmek için gerekli gücü nasıl kazandığımızı gösterir. İşçiler ve emekçi halkların bir araya gelmesi, gücü elinde tutanların elinden bu gücü alan tek şeydir. 1 Mayıs'ın anlamı da budur”. (1)

Günümüz koşulları dikkate alındığında, 1 Mayıs’ın birlik, dayanışma ve mücadele boyutunun ön plana çıkartılarak kutlanması daha anlamlıdır. Çünkü bugün gelinen duruma bakıldığında; hala birlik ve dayanışma içinde uğruna mücadele edilecek ve kazanılabilecek çok şeyin olduğu, egemen sınıfların ise emekçi halklara karşı baskılarını artırdığı, onların kazanımlarını geri almaya çalıştığı çok açıktır.

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 32.793 TL, yoksulluk sınırının ise 106.817 TL’ye yükseldiği koşullarda, artık Türkiye işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu “sefalet” ya da “açlık-yoksulluk” gibi sözcüklerle anlatabilmek çok zor. Çünkü asgari ücret bu yılın ilk ayından itibaren açlık sınırının altına düştü; dört kişilik bir ailenin tüm üyelerinin asgari ücretle çalıştığı varsayımında dahi, hane halkı geliri yoksulluk sınırına ulaşamıyor. 12 milyon kişiyi aşan geniş tanımlı işsizliğe her geçen gün üniversite mezunu yeni genç işsizler ekleniyor. Gelecek umutlarını yitiren gençler çareyi başka diyarlarda arıyor.  Emekçilerin ücretlerinden kesilerek oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu, asıl sahipleri olan işçilerin yarasına merhem olmak yerine, “teşvik” adı altında sermayeye peşkeş çekiliyor. Emekliler, açlık sınırının altındaki asgari ücretin yüzde 30 aşağısında kalan sefalet aylıklarıyla yaşam savaşı veriyor.

Dünyada işçilerin çalışma ve yaşam koşulları kötüleşti

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2026 raporu (2); küresel işgücü piyasalarındaki iyileşmenin sonlandığı ve belirsizliğin hâkim olduğu karanlık bir tablo çiziyor. 2026 yılında 2,1 milyar işçinin kayıt dışı istihdama mahkûm olacağı öngörülürken, çalışan yoksulluğuyla mücadeledeki ilerlemenin son 10 yıla kıyasla çok yavaşladığı ve yaklaşık 284 milyon işçinin aşırı yoksulluk sınırının altında ücretlerle geçinmeye çalıştığı görülüyor.

Kadınlar, işgücüne katılımda ciddi engellerle karşılaşmaya devam ederken, gençlerin eğitim ve istihdam dışında kalma oranlarındaki artış ve yapay zekâ kaynaklı otomasyon riskleri gelecek nesillerin istihdam alanlarını tehdit ediyor. İşyerinde yapay zekâ destekli algoritmik yönetim biçimlerinin iş hukuku normlarını nasıl aşındırdığı, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini nasıl esnettiği giderek daha net görülüyor. Reel ücretlerin yüksek enflasyon karşısında erimesi, işgücü verimlilik artışlarının ücret artışına yansıtılmaması, insana yakışır iş açığının önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceğini gösteriyor. Küresel Güney'de yoğunlaşan bu açık, uluslararası sosyal politika standartlarının yerel ölçekte ne kadar yetersiz uygulandığının da bir göstergesi niteliğinde.

Toplumsal cinsiyet eşitliği olmayan bir düzen

Kadın işçiler, dünya genelinde, aynı sektörlerde ve eşit işlerde erkek işçilerden ortalama yüzde 23 daha az ücret alıyor. Kadın işçilerin yüzde 75’i (600 milyon) her türlü yasal haktan yoksun bir biçimde kayıt dışı çalıştırılıyor. Kadınların ev işleri, çocuk bakımı gibi karşılığı ödenmemiş emeklerinin yıllık değeri ise 10 trilyon doları buluyor (dünya yıllık hasılasının yaklaşık onda biri kadar).

Yani kadınlar ücretli emeklerinin 10 katı kadar da ücretsiz çalıştırılıyor. Üstelik erkeklerden daha uzun saatler ve ortalama çalışma ömürlerinde 4 yıl daha fazla çalışıyor. Dünyadaki 781 milyon okuryazar olmayan insanın üçte ikisi kadınlardan oluşuyor ve bu oran son 20 yıldır hiç değişmedi. 153 ülkedeki yasalar ekonomik olarak kadınlara karşı ayrımcılığa izin veriyor. 18 ülkede ise erkekler eşlerinin çalışmasını yasal olarak önleyebiliyor. Dünya çapında her 3 kadından 1’i yaşamları boyunca şiddet ya da tacize uğruyor (3).

Bu tablo, çalışma yaşamında cinsiyete dayalı ayrımcılığın sadece istihdam pratiklerinde değil, mevcut iş mevzuatlarının uygulanmasındaki eksikliklerde ve ataerkil kapitalist üretim ilişkilerinin köklerinde yattığını kanıtlıyor.

Türkiye’nin 2025 yılı toplumsal cinsiyet eşitliği karnesine bakıldığında, ülkenin Avrupa ortalamasının çok uzağında kaldığı açıkça görülüyor (4). Avrupa bölgesindeki 40 ülke arasında sonuncu olan Türkiye, küresel ölçekteki 148 ülke arasında ise ancak 135. sırada yer bulabiliyor. Genel skoru yüzde 63,3 olan Türkiye’yi, 16 yıldır zirvede yer alan ve cinsiyet eşitliğinde yüzde 92,6 skora ulaşan İzlanda gibi ülkelerle kıyasladığımızda, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ne kadar belirginleştiği daha iyi anlaşılıyor. Özellikle sendikal örgütlenmede ve toplu iş sözleşmesi süreçlerinde kadın temsiliyetinin zayıflığı, bu eşitsizliğin kurumsal düzeyde de yeniden üretilmesine neden oluyor.

Kendi içinde parçalara ayrılmış bir işçi sınıfı

Kapitalizm bir yanda az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yanda, öncesinde işçi olmayan bazı insanlar, bırakın sınıf atlamayı, giderek artan bir şekilde proleterleşiyor ve mülksüzleşiyor.  Bu süreç dünyanın her yerinde yaşanıyor.

İşçiler arasında erkek-kadın ayrımının yanı sıra, ulusal ve inançsal kimliklerine göre de ayrımcılık yapılıyor. Örnek olarak Beyaz işçiler diğer işçilerden, yurttaş işçiler göçmenlerden, baskın ulusal kimliğe sahip işçiler diğer kimliklere sahip işçilerden daha iyi ücretler alıyor.

Başka bir anlatımla, gelinen nokta itibarıyla işçi sınıfı kendi içinde katmanlara bölünmüş bir durumda. En tepede çok az sayıda en iyi konumdakiler, altında kısmi de olsa güvenceli ücretlere sahip işçiler, onların altında serbest çalışan meslek sahibi emekçiler, sonra çekirdek işçi sınıfı, onların altında güvencesiz ve kötü koşullarda istihdam edilen prekarya ve en altta da “sınıf altı” olarak da tabir edilen lümpen prekarya yer alıyor (5). Bu parçalanma, işçi sınıfının kolektif hareket etme kabiliyetini kırarken, sermayenin “böl ve yönet” stratejisini kolaylaştırıyor.

İşçiler işlerini kaybediyor

Dünya genelindeki robot sayısı hızla artıyor ve bu robotlar giderek işçilerin yerini alıyor, bu da özellikle imalat sektöründe ciddi istihdam kayıplarına neden oluyor.

Örneğin Oxford Martin School tarafından yapılan bir araştırma; ABD’deki işlerin yarısına yakınının mekanize olabileceğini öne sürerken (6), Dünya Ekonomik Forumu 2025 yılında yayınladığı ‘İşlerin Geleceği Raporu’nda 2030 yılına kadar 92 milyon işin ortadan kalkacağını öngörüyor (7). Diğer yandan işler tümüyle robotlara devredilmese de bu süreçte geriye kalan işlerin düşük ücretli, daha az sorumluluk ve beceri gerektiren “niteliksiz” işlere dönüşeceği vurgulanıyor. İşe alımlardan işten çıkarmalara kadar her aşamada algoritmik yönetimin yaygınlaşması ve oyunlaştırma uygulamalarının getirdiği denetim ve performans baskısı dijital çağın en büyük tehlikeleri olarak karşımıza çıkıyor.

Dahası, platform tekellerinin işçileri, “bağımsız yükleniciler” kılıfıyla güvencesizliğe ve parça başı ücretlere mahkûm etmesi, emek sömürüsünü derinleştiriyor. “Esnaf kurye” veya “serbest çalışan” (freelancer) modeli gibi yeni çalışma biçimleri, işçi-işveren arasındaki hukuki bağı (bağımlılık unsurunu) muğlaklaştırarak sosyal güvenlik ağlarını devreden çıkarmaya hizmet ediyor. Çalışma mekânlarının geleneksel ortak alanlardan yalıtılması, işçiler arasındaki kolektif dayanışmanın zayıflatılmasını beraberinde getiriyor: Sermaye sırf sendikal mücadeleyi kırmak amacıyla otomasyonu stratejik bir silah olarak devreye sokuyor.

İşçilerin milli gelirden aldığı pay azaldı

Türkiye ekonomisi 2025 yılının son çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 3,4 oranında büyüdü. Ancak burada sorulması gereken asıl soru; emeğiyle geçinenlerin bu büyümeden pay alıp almadığı ve büyüme ile birlikte refah düzeyinde olumlu bir değişim olup olmadığıdır. Ne var ki aynı dönemde Türkiye’de elde edilen her 100 TL’lik gelirden emeğin aldığı pay 33,7 TL iken; sermayenin aldığı pay 49,1 TL’ye yükseldi (8). Bunun anlamı; gelir bölüşümünde emek aleyhine bir bozulmadır.

Dahası, emeği koruyan yasal düzenlemelerden giderek vazgeçilmesi sonucunda, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede gelir dağılımı adaletsizliği daha da arttı. Nitekim gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı (0’a yakın olması eşitliği, 1’e yakın olması eşitsizliği ifade eder), TÜİK tarafından 0,410 olarak tahmin ediliyor (9). En zengin yüzde 20’lik kesimin toplam gelirin yarısına yakınını elde ettiği Türkiye’de gelir eşitsizliği yüksek seyrini korumaya devam ediyor. Aşağıdaki grafiklerde ise ülkedeki gelir ve servet dağılımı adaletsizliğinin nasıl giderek arttığı görülüyor.


                                  (Kaynak: https://wid.world)

Türkiye işçi sınıfının koşulları kötüleşti

Resmi sendikalaşma oranı yüzde 14,5 olarak duyurulsa da toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin oranı yalnızca yüzde 9,6 düzeyinde ve bu oran özel sektör işçileri söz konusu olduğunda yüzde 4,3’e düşüyor. Grev ertelemeleri kılıfı altında uygulanan fiili grev yasakları, emeğin milli gelirden aldığı payın erimesindeki en önemli faktörlerden biri olarak öne çıkıyor.

Türkiye'de işçi sınıfının ve dar gelirli hane halklarının, yüksek enflasyon ve yetersiz sosyal koruma nedeniyle ciddi bir ekonomik baskı altında olduğu da bir gerçek. OECD’nin Türkiye raporuna göre (10); en düşük gelirli yüzde 10’luk dilimde yer alan haneler, bütçelerinin yaklaşık üçte ikisini gıda ve konut gibi temel ihtiyaçlara ayırmak zorunda kalırken, bu oran en üst gelir grubundaki hanelerin harcamasının iki katına tekabül ediyor. Diğer yandan emeklilik dışı sosyal koruma harcamalarının GSYH içindeki payı yüzde 1,4 ile OECD medyanı olan yüzde 5,6’nın çok altında ve örgüt bazındaki en düşük seviye olarak kaydediliyor. Ayrıca, iki çocuklu bir hane üzerindeki vergi yükünün OECD ortalamasının iki katına ulaşması ve en yoksul kesimdeki çocukların kreş hizmetlerinden yararlanma oranının sadece yüzde 0,4'te kalması; bir yönüyle kadınların ücretli istihdama katılımını engellerken, diğer yandan işçi sınıfının ekonomik şoklara karşı savunmasızlığını artırıyor.

Rapor, Türkiye'nin diğer OECD ülkeleriyle arasındaki gelir uçurumunun kalıcılaştığını ve istihdamdaki yapısal sorunların derinleşerek devam ettiğini de açıkça ortaya koyuyor. İşçi başına potansiyel büyüme yavaşlarken verimlilik düşük seyrediyor; sermaye ise bu yapısal krizin faturasını, işçinin çalışma ve yaşam koşullarını daha da ağırlaştırarak kesiyor.

Gerçek işsizlik yüzde 31’i aştı

Türkiye’de istihdam edilenlerin sayısı 32 milyon 158 bin kişi iken, bunun 15 milyon 501 bini ücretli çalışanlardan oluşuyor (11). Resmi dar tanımlı işsizlik oranları 0,3 puan gerilemeyle 8,1’e düşmüş gibi sunulsa da bu veriler gerçeği yansıtmıyor (12). Ümidi kırılanları, eksik istihdam edilenleri ve çalışmaya hazır olduğu halde iş aramayanları kapsayan geniş tanımlı (âtıl) işsizlik oranı yüzde 31’i aşarak milyonlarca emekçiyi kronik bir yoksulluğa mahkûm ediyor.

Özellikle kadın emekçilerin durumu çok daha vahim. Sermaye, ücretsiz ve nitelikli çocuk ve yaşlı bakım hizmetlerinin yokluğunda, kadın emeğini ev içi ücretsiz bakıma hapsederek ve kadınları çalışma hayatında en güvencesiz, örgütsüz alanlara iterek çifte sömürü mekanizmasını ayakta tutuyor.

Emeğin milli gelirden aldığı paydaki azalma ise hız kesmeden sürüyor: 1999’da yüzde 50 civarında olan ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı yıllar içinde düşerek yüzde 30’lar seviyesine çakılmış durumda. Vergi yükü, zaten adaletsiz gelir vergisi nedeniyle yoksullaşmış olan işçi sınıfının sırtına, bir de dolaylı vergiler üzerinden bindiriliyor.

Diğer yandan dünya genelinde mevcut milyoner sayısına 680.000’den fazla dolar milyoneri eklenirken (2024), milyoner artışında en yüksek oran, yüzde 8’i aşan Türkiye'de gerçekleşti (13). Bu tablo, ülkedeki hem gelir hem de servet bölüşümündeki adaletsizliğin doğrudan bir yansımasıdır.

Bir başka düzene ihtiyaç var

Düşük ücretlerin, artan eşitsizliklerin, yoksulluğun ve kriz sonrası uygulanan emek karşıtı kemer sıkma politikalarının kapitalist dünyada yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, şovenizmi ve bunlar üzerinden şekillenen aşırı sağ otoriter popülizmi yükseltmekte olduğunu görüyoruz. Öyle ki ana akım burjuva partilerinden umudunu kesen mutsuz yığınlar otoriter popülist, faşist liderlerin peşine takılıyor.

Diğer yandan popülizmin ne 1970’lerdeki ne de günümüzdeki otoriterlikle güçlendirilmiş neo-liberal popülist biçiminin kapitalizmin artık tamir edilemez düzeye gelen defolarını gidermeye yetebileceği, son 40 yıllık deneyimlerden anlaşılıyor.

Özcesi, başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm ezilenlerin gerçekten bayram edecekleri yeni bir toplumsal sisteme ihtiyaç var. Bu (bazı filozoflarca “Kapitalizm Ötesi Toplum” gibi belirsiz bir biçimde tanımlansa da), ücretli emek sömürüsü başta olmak üzere her türlü sömürünün, ezme ve ezilme ilişkisinin ortadan kaldırıldığı bir sistem olmak zorunda.

Yani emeğe, kadına, çocuğa, engelliye, doğaya, hayvana dost; farklı kimliklere ve inançlara saygılı ve eşitlikçi, verimli, israfçı olmayan adaletli bir bölüşümü hedefleyen özgürleştirici bir sosyo- ekonomik düzeni, yani bu yüzyılın sosyalizmini kurmaya ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç var oldukça 1 Mayıs’lar uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halkların birlik, dayanışma ve mücadele günü olmaya devam edecektir.

Bahar Geliyor: Sınıf Uyanıyor!

2026 yılının 1 Mayıs’ını ülkenin dört bir yanında devam etmekte olan ya da kazanımla sonuçlanan grev ve direnişlerle karşılıyoruz. Bunların başında Eskişehir ve Ankara Beypazarı’nda faaliyet gösteren Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçilerinin beş ay boyunca ücretlerini, tazminatlarını ve özlük haklarını alamadıkları için başlattıkları ve zaferle sonuçlanan direnişleri geliyor. Madenciler 15 gün önce Ankara’ya yürümüş; Kurtuluş Parkı’nda açlık grevine başlamışlardı. Emek ve meslek örgütlerinin, siyasal partilerin ve halkın desteğini de alan maden işçilerinin kararlı direnişi sonucunda geri adım atmak zorunda kalan holding, madencilere haklarını eksiksiz ödeyeceğini taahhüt etti.

Diğer yandan Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin lise yönetiminin adaletsiz ücret politikalarına ve çalışma barışını zedeleyen uygulamalarına karşı başlattığı grev 90. gününe yaklaştı. Sürmekte olan grevin temelinde yatan tek sebep basit bir ücret zammı talebi değil. Lise bünyesinde görev yapan Türkiyeli öğretmenler, İtalyan meslektaşları karşısında maruz kaldıkları ayrımcı muameleye, sistematik maaş eşitsizliğine ve yıllardır tek başlarına üstlendikleri ağır iş yüküne karşı onurlu bir itirazda bulunuyor. Sürecin demokratik haklar bakımından en vahim boyutu ise Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) tutumu oldu. Özel İtalyan Lisesi yönetimi, çözümü masada aramak yerine, MEB’in hukuka aykırı ve taraflı müdahalesini arkasına aldı. Bakanlık, grevdeki öğretmenlerin yerine geçici öğretmen görevlendirmeleri yaparak açık bir grev kırıcılığı yaptı. Ancak grevdeki öğretmenler kararlı. Türkiye işçi sınıfı tarihinde bir ilk olma niteliği taşıyan ve bugüne dek hiçbir özel öğretim kurumunda hayata geçirilememiş olan bu onurlu grevden alınacak çok ders var.

Temel Conta fabrikasında 500 günü aşkın süredir sendikal hakları için direnen işçilerden, dünya markalarına üretim yapan Türkiye'nin en büyük kot ihracatçısı Şık Makas’ta, Ekim 2025’ten bu yana, büyük bir mücadele örgütleyen işçilere kadar direnişteki emekçilerin sesleri birleştikçe güçleniyor.

Özetle, Digel Tekstil, Karesi Tekstil, Divriği Madeni, Mersin Limanı, Bekaert, Sivas Demir Çelik, Gabar Petrol başta olmak üzere ülkenin dört bir yanındaki işçiler, hakları için direnmeyi sürdürüyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen bu yerel direniş pratikleri, kulağımıza emeğin sömürüsüne karşı gelişen kolektif bilinci fısıldıyor.

Ve 1 Mayıs’a giderken; adil, eşitlikçi ve insan onuruna yaraşır bir sosyoekonomik düzenin ve gerçek bir halk demokrasisinin, işçi sınıfının toplumun diğer ezilenleriyle dayanışması ve birlikte mücadelesiyle inşa edileceğine dair umudumuz pekişiyor.

Dip notlar:

(1)  https://inequality.org/article/how-organizers-are-building-the-infrastructure-behind-may-day (23 Nisan 2026).

(2)  ILO, World Employment and Social Outlook: Trends 2026, https://www.ilo.org (10 Nisan 2026).

(3)  https://www.oxfam.org/en/even-it/why-majority-worlds-poor-are-women, January 2019 (10 Nisan 2026).

(4)   World Economic Forum, Global Gender Gap Report 2025, June 2025. https://www.weforum.org/publications/global-gender-gap-report-2025 (1 Şubat 2026).

(5)  Guy Standing, The Corruption of Capitalism, Biteback Publishing, 2017, s. 27.

(6)   Oxford Martin School, Technology at work V.2.0: The future is not what it used to be, 2016, https://oms-www.files.svdcdn.com/production/downloads/reports/Citi_GPS_Technology_Work_2.pdf (16 Haziran 2025).

(7)   World Economic Forum, Future of Jobs Report 2025 Insight Report, January 2025, https://reports.weforum.org/docs/WEF_Future_of_Jobs_Report_2025.pdf (16 Haziran 2025).

(8)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, IV. Çeyrek: Ekim-Aralık 2025 (27 Nisan 2026).

(9)  TÜİK, Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025 (27 Nisan 2026).

(10)               OECD, Economic Surveys: Türkiye 2025, April 2025/8, https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2025/04/oecd-economic-surveys-turkiye-2025_fa62886d/d01c660f-en.pdf (11 Nisan 2026).

(11)               TÜİK, Ücretli Çalışan İstatistikleri, Şubat 2026, https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press (29 Nisan 2026).

(12)                TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Mart 2026, https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press (29 Nisan 2026).

     (13)         UBS, Global Wealth Report 2025,          https://www.ubs.com/global/en/wealthmanagement/insights/global-wealth-report.html (27 Nisan 2025).


15 Nisan 2026 Çarşamba

Savaş ekonomisi

 

ABD/İsrail savaşı kaybediyor, faturayı dünya halklarına kesiyor!

Mustafa Durmuş

15 Nisan 2026



Trump ve Netanyahu’nun başını çektiği emperyalist-Siyonist ittifak, İran’a açtığı savaşı kaybediyor. Öyle ki Amerika’nın ünlü ana akım gazetelerinden biri olan Wall Street Journal Gazetesi bile şöyle bir paylaşımda bulunarak bu gerçeği kabul ediyor:


Kısaca WSJ gazetesi, Trump’ın saldırganlığının ve aşağıda yer alan küfürlü açıklamalarının, ABD ve İsrail’in savaşı kaybettiğinin dolaylı bir itirafı olduğunu söylüyor.


Trump savaşa nasıl ikna edildi?

Trump’ı savaşa sokan etkenler arasında; İsrail/Netanyahu faktörü olduğu kadar (daha önceki bir yazımızda da sözünü ettiğimiz gibi), ABD ekonomisinin içinde bulunduğu kötü durum (kâr oranlarındaki düşüş, yapay zekâ balonunun sönmesi, verimliliklerin azalması) ve ABD emperyalizminin uluslararası arenada, özellikle de Çin karşısında, hegemonya kaybetmesi gibi etkenler ön plana çıkıyor.

Buna rağmen (ABD kökenli dev petrol şirketlerinin çıkarları ve beklentileri farklı olsa da), ABD’deki finans kapital ve büyük atılım içinde olan teknoloji şirketlerinin Trump’ı savaştan caydırması beklenebilirdi.

Petrol şirketleri ve teknoloji sektörü savaşa destek verdi

Tam tersine, bu şirketler bunu yapmadılar zira Trump şu ana kadar özellikle de “Müthiş 7’li” olarak adlandırılan bu teknoloji devlerine, ABD tarihinde görülmemiş finansal ve idari destek sağladı. Bu durum da borsaların tavan yapmasıyla sonuçlandı. Şişirilen balonlar onları müthiş ölçüde zenginleştirdi. İşte bu nedenden dolayı, ABD’yi yöneten plütokratların bir kesimi, Trump’ın savaş kararına karşı çıkmadı.

Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılından bir görüntü hâlâ hafızalarda olmalı. Göreve başlama töreninde sıraya dizilmiş teknoloji milyarderleri yani Silikon Vadisi'nin devleri ve yapay zekâ teknolojisi devriminin sözde öncüleri orada oturuyor ve Trump’ı itaatkâr okul çocukları gibi alkışlıyorlardı. Bir yıl boyunca da onun desteğini alabilmek için, onu alkışlamaktan, ona nezaket ziyaretleri yapmaktan ve övgüler yağdırmaktan vaz geçmediler.

100 yıl önceki “büyük sermaye-faşizm ittifakı” hortluyor mu?

Amerikalı teknoloji milyarderlerinin otoriter-emperyalist siyasetle ittifak kurması, 1930’larda Almanya’daki devlet-sanayi iş birliğini anımsatıyor. O dönemde sanayi elitleri (kömür ve çelik devleri) faşist Hitler’in iradesine boyun eğmişti. Faşizm ve onun savaş makinesi, Almanya’nın ağır sanayisinin Hitler ile iş birliği yapması sayesinde güçlenmişti. Bugün, sanki bir kez daha, petrol ve teknoloji sektörlerindeki büyük sermaye imparatorlukları körü körüne faşizme doğru yelken açıyor gibi bir gidişat söz konusu. (1)

“Roma’yı yakmaya” hazırlanıyorlar

Diğer taraftan, Trump’ın Körfez’den çıkan gemilere (ki yüzde 90’ı Çin’e ve diğer Doğu Asya ülkelerine petrol ve gübre taşıyan gemilerden oluşuyor) abluka uygulama kararı, küresel ekonomiye yönelik kasıtlı bir ekonomik sabotaj eylemidir. Bu eylemi, Trump’ın ve Netanyahu’nun stratejik ve askeri yenilgilerine karşı bir intikam olarak değerlendirmek de mümkün.

ABD ve İsrail şimdi, dışa doğru yayılıp tüm dünyayı saracak küresel bir resesyona (belki de stagflasyona) yol açacak ve yüksek enflasyon, ödeme güçlüğü ve borç krizi, şirket iflasları, kitlesel işsizlik ve önümüzdeki uzun yıllar boyunca ölümlerle sonuçlanacak kemer sıkma uygulamalarıyla neticelenecek olan ekonomik yangını ateşliyor.

Üstelik dünya hâlihazırda ciddi bir küresel krizin içindeyken bunu yapmaktan çekinmiyorlar. Öyle ki fosil yakıtlar; ham petrol, dizel, uçak yakıtı, benzin, sıvılaştırılmış doğal gaz, gübre ve gıdada kıtlık ve fiyatların hızla yükselmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Fosil yakıtlara bağımlılık gerçeği

Oysa bunların hepsi küresel ekonominin üretimini ayakta tutan girdiler ve/veya temel geçim maddeleridir. Örneğin, sadece Afrika, Hindistan ve Latin Amerika’daki düşük ve orta gelirli ülkelerdeki milyonlarca insan değil, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer pek çok ülke yaşamlarını sürdürebilmek için petrole ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden de petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, emekçi halkların geçim kaynaklarına büyük zarar verecek, yaşam maliyetlerini daha da artıracak ve onlara acı çektirecektir.

Ayrıca Körfez ülkelerinde bol miktarda bulunan fosil yakıtlar, MR makinelerine güç sağlayan helyumdan, mahsulü artıran gübreye ve tabii ki araçlara güç sağlayan benzine kadar sayısız ürünün vazgeçilmez bileşenleridir.

Fosil yakıtlar, ayrıca tüm modern teknolojinin yapı taşları olan yarı iletkenlerin üretimi için de hayati öneme sahiptir. Bu yüzden de üretimde bir aksama, sadece tüketici ve ticari elektronik ürünlerinin tedarikini zorlamakla kalmayacak, aynı zamanda şirketlerin veri merkezi inşaatına yüz milyarlarca dolar aktardığı bir dönemde, yapay zekâ bilgi işlem kapasitesinin büyümesini ciddi şekilde aksatacaktır.

Yapay zekâ krizi somutlaşıyor

Dünyadaki yongaların (çip) büyük çoğunluğu Asya’da üretiliyor. Tayvan Yarı İletken Sanayi Şirketi’nin (TSMC) merkezi olan Tayvan, bu alandaki bir dev, belirli üst düzey yongaların tek üreticisi ve Apple, Nvidia ve Qualcomm gibi şirketlerin başlıca tedarikçisi konumunda. Diğer yarı iletken üretim tesisleri Güney Kore’de ve Güneydoğu Asya’nın çeşitli bölgelerinde bulunuyor. Ancak yarı iletkenler Doğu ve Güneydoğu Asya'da üretilse de yoğun ve hassas üretim süreci için gerekli hammaddelerin çoğu Orta Doğu'dan geliyor. Çipler, dışardaki havadan yaklaşık on bin kat daha temiz olan tozsuz temiz odalarda üretiliyor ve bu süreç brom, helyum ve sülfürik asit gibi onlarca kimyasal bileşeni gerektiriyor. (2)

Yani savaş yüzünden yarı iletkenlerin istikrarlı akışında yaşanan mevcut aksaklıklar, ABD ekonomisinin artık asıl sürükleyicisi konumuna gelmiş olan yapay zekâ teknolojisinin ilerletilebilmesini zorlaştırabileceği gibi, yapay zekâ kaynaklı borsa balonunun da beklenenden daha hızlı patlamasıyla ve 2008 krizinden daha derin bir küresel krizin patlak vermesiyle sonuçlanabilir.

Sonuç olarak

Trump önderliğinde ABD emperyalizmi, sadece İran savaşını kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda içinden doğduğu kapitalist sistemi de yeni ve büyük bir krize sürüklüyor. Nitekim Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) son raporu (3) çok açıkça olmasa da bu gerçeği kabullenen tespitlerde bulunuyor. Nisan ayında yayımlanan bu raporda;

ABD ve İsrail'in İran’a karşı başlattığı savaşın; küresel ekonomik büyümeyi yavaşlatabileceği, enflasyonu körükleyebileceği ve dünya çapında bir resesyon ile enerji krizi riskini artırabileceği uyarısında bulunuluyor. Bu etkilerin boyutu ise çatışmanın süresine ve boyutuna bağlı olacak: “Şokun nihai boyutu, çatışmanın süresi ve ölçeğine – ve çatışmaların sona ermesinin ardından enerji üretimi ve nakliyesinin ne kadar çabuk normale döneceğine” bağlı olacak ve etkilerin bölgeye göre farklılık gösterecek”.

Savaşın sınırlı kalacağı varsayımıyla, küresel büyümenin 2026'da yüzde 3,1, 2027'de ise yüzde 3,2 olacağı tahmin ediliyor. Bu rakamlar son dönemdeki sonuçların altında ve salgın öncesi ortalamaların oldukça gerisinde. Küresel enflasyonun 2026'da yükselip 2027'de yeniden düşüşe geçmesi bekleniyor. Baskılar, gelişmekte olan piyasalar ve azgelişmiş ekonomilerde, özellikle de önceden var olan kırılganlıkları olan emtia ithalatçılarında yoğunlaşıyor. Riskler belirgin bir şekilde aşağı yönlü. Uzun süren bir çatışma, daha derin jeopolitik parçalanma, (yapay zekâ) kaynaklı verimlilik konusunda hayal kırıklığı veya yeniden tırmanan ticaret gerilimleri büyümeyi zayıflatabilir ve piyasaları tedirgin edebilir. Yüksek kamu borcu ve zayıflamış politika tamponları kırılganlığı artırıyor.

Savaşın devam ettiği “olumsuz” bir senaryoda ise ekonomik büyüme yüzde 2,5'e düşebilir ve enflasyon yüzde 5,4'e yükselebilir. IMF'nin "enerji arzındaki aksaklıkların gelecek yıla da uzandığı, enflasyon beklentilerinin belirgin şekilde sarsıldığı ve finansal koşulların keskin bir şekilde sıkılaştığı" olarak tanımladığı “ciddi senaryoda” ise, küresel büyüme bu yıl ve gelecek yıl yüzde 2'ye gerilerken, enflasyon yüzde 6'yı aşacaktır.

Bu, aslında sadece küresel bir resesyon değil, daha ziyade bir stagflasyon (durgunluk ve enflasyonun bir arada görüldüğü bir kriz biçimi) demektir. Nitekim 1973-74 ve 1979-80 petrol şokları sonrasında stagflasyon ortaya çıkmıştı.

Stagflasyon halinde hükümetlerin uygulayabileceği ekonomi politikaları da sınırlı olacak ancak enflasyonu durdurabilmek için faiz oranlarının yükseltilmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu da ekonomilerin daha da küçülmesi, işsizliğin ve yoksulluğun artmasıyla sonuçlanacaktır. İhracata ve ithalata bağımlı ve/veya yüksek borçlu ülkelerde savaşın etkileri ise çok daha ağır olacaktır.

Özetle, kapitalizmin savaşsız hali kadar, savaş içindeki hali de dünya halkları açısından son derece kötüdür.

Dip notlar:

(1)  https://www.socialeurope.eu/from-hitlers-industrialists-to-trumps-tech-bros-the-case-for-democracy-at-work (13 Nisan 2026).

(2)  https://prospect.org/2026/04/13/how-iran-war-threatens-ai-economy-semiconductors-supply-chain-strait-hormuz (13 Nisan 2026).

(3)  https://www.imf.org/en/publications/weo/issues/2026/04/14/world-economic-outlook-april-2026 (14 Nisan 2026).

 

13 Nisan 2026 Pazartesi

Ateşkesten çatışmaya

 

Trump, nükleer silah bahanesiyle savaşı yeniden başlatıyor

Mustafa Durmuş

13 Nisan 2026


ABD ile İran arasında Pakistan'da yürütülen ancak anlaşmaya varılamayan görüşmelerin ardından, Trump, Fox News’e yaptığı açıklamada, “görüşmelerde birçok başlıkta ilerleme sağlandığını ancak en önemli konu olan nükleer konusunun çözülemediğini” belirterek, yeni tehditler savurdu: “ABD Donanması, dünyanın en güçlüsü olarak, derhal Hürmüz Boğazı’na giriş yapmaya veya çıkmaya çalışan tüm gemileri ablukaya alma sürecini başlatacak” dedi.

Trump tehditlerini sürdürüyor

Trump, “ABD’nin uygun zamanda İran’ı “ortadan kaldırmaya” hazır olduğunu da belirterek, İran’ı bir kez daha sivil altyapısına saldırmakla tehdit etti. Ayrıca ateşkes duyurusundan kısa bir süre önce, “bu gece bütün bir medeniyet yok olacak” şeklindeki, çok eleştirilen tehdidinden “pişmanlık duymadığını da” belirtti. “NATO’nun utanç verici bir tutum içinde olduğunu vurguladı” ve İngiltere Başbakan’ı Keir Starmer'a yönelik sert sözler sarf etti. (1)

Diğer yandan İran, uzun süredir nükleer silah peşinde olmadığını ileri sürüyor ve sadece sivil nükleer programı yürütme hakkında ısrar ediyor. Nitekim 2015'teki tarihi nükleer anlaşma, bir yılı aşkın süren müzakerelerin ardından imzalanmıştı. (Ancak bazı uzmanlar, İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun, silah sınıfında olmasa da silah sınıfına ulaşmak için teknik olarak sadece küçük bir adım uzaklıkta olduğunu ileri sürüyor).

İran’ın nükleer silahı var mı?

İran’ın şu anda nükleer silahı yok ve hiç olmadı. İran’ın, ABD’nin yardımıyla başlattığı bir sivil nükleer programı var. 1970’lerin ortalarından itibaren ABD, İran Şahı ile nükleer enerjiye yatırım yapılması konusunda müzakereler yürüttü. Bunun en önemli nedenlerinden biri ABD merkezli enerji şirketlerinin bu ihaleleri alabilmesiydi. Bu çabalar hiçbir zaman meyve vermedi ve 1979 İran Devrimi'nde Şah hükümetinin yıkılmasıyla sonuçsuz kaldı. Humeyni Devrimi, ABD'nin İran'a karşı muhalefetini tırmandırdı. Herhangi bir somut kanıt olmamasına rağmen, İran'ın nükleer silah ürettiği iddiaları yaygın bir şekilde dolaştırıldı. 

Oysa Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu IAEA, 1980'lerin başından itibaren İran'ın nükleer enerji kapasitesini denetlemeye başladı. 2003 yılında, olası askeri kullanım amaçlı erken dönem araştırmalara dair kanıtlar bulunmasından bu yana, bu denetimler çok daha kapsamlı ve ciddi bir hal aldı. 

Ancak yine 2003 yılında İran hükümeti, nükleer silah üretme niyetini kesin bir dille reddeden açıklamalar yayınladı ve bu tür silahları İslam ilkelerine aykırı olarak nitelendirdi. Bu tutum o günden bu yana değişmedi; ayrıca eski ABD Devlet Başkanı Obama’nın imzaladığı 2015 İran Nükleer Anlaşması’ndan bu yana yapılan uluslararası denetimlerde, nükleer silah üretimi yönünde hiçbir kanıt bulunamadı. 

Nükleere ilişkin kanıt yok!

Daha yakın bir tarihte, Ağustos 2025'te, ABD istihbarat topluluğu bir bütün olarak "İran'ın nükleer silah üretmediğini ve kısa süre önce öldürülen Dini Lider Ali Hamaney'in 2003'te askıya aldığı nükleer silah programını tekrar gündeme getirmediğini " açıkladı.

ABD ve İsrail bu savaşı başlatmadan bir gün önce, Umman Dışişleri Bakanı, CBS News'e, “İranlı müzakerecilerin İran'ın zenginleştirme programına o kadar katı sınırlamalar getirilmesini kabul ettiklerini”, “bu sınırlamaların “asla bomba yapabilecek nükleer malzemeye sahip olamayacakları” anlamına geldiğini ve “tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) denetimlerine tabi tutacaklarını” söyledi. Bu azaltma seviyeleri, 2015 İran nükleer anlaşmasında uygulananlardan bile daha katıydı. Buna rağmen, ertesi gün ayni ABD-İran görüşmelerinin yeniden başlamasına sadece birkaç gün kala, ABD ve İsrail İran’ı bombalamaya başladı. (2)

Toronto Üniversitesi öğretim üyesi Timothy Snyder’ göre, “Trump yönetiminin İran’ın nükleer silah ürettiği iddiası kanıtlanmadı. Bu iddia, yönetimin geçen haziran ayında hava saldırılarıyla İran’ın nükleer silah programını imha ettiği yönündeki tekrarlanan iddialarıyla da bağdaşmıyor. Trump’ın İslam Cumhuriyeti’nin demokratik – ya da en azından ABD dostu – bir rejimle değiştirilmesi gerektiği konusundaki ısrarı da yabancı askeri müdahalelere ve rejim değişikliği savaşlarına karşı kararlı muhalefetin sözde Trump’ın MAGA hareketinin temel ilkelerinden biri olduğu düşünüldüğünde, en az o kadar tuhaf”. (3)

Nükleer silah tehdidi İsrail’den kaynaklı

İşin ironik yanı, Orta Doğu da gerçekte böyle bir tehdidin olması ancak bu tehdidin asıl olarak İsrail’den kaynaklanıyor olması. Üstelik, İsrail, nükleer bombalarının varlığını ne doğrulayan ne de yalanlayan bir "stratejik belirsizlik" politikası izliyor. Ancak hem ABD'li hem de İsrailli yetkililer birkaç kez ağzından kaçırarak bunu kabul ettiler.

Özellikle de Dimona'daki nükleer cephanelik tehlikeli zira İsrail Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nı imzalamayı reddettiği için, bu cephanelik BM'nin nükleer denetim kurumu ya da başka herhangi bir uluslararası gözlemci tarafından denetlenemiyor. İsrail dışında hiç kimse orada kaç adet bomba olduğunu, bunların ne durumda olduğunu ya da savaşta kullanılabilir olup olmadıklarını bilmiyor. (4)

Denetlenmeyen ve genellikle hiç bahsedilmeyen bu nükleer silah cephaneliğinin varlığı, bölgedeki nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarına sürekli bir tehdit oluşturuyor ve Orta Doğu'da nükleer silahlanma yarışının tırmanmasına neden oluyor.

Nükleer silahlanma yarışı artacak

Trump yönetiminin savaşı haklı gösterme gerekçeleri tutarsız ve belirsiz olsa da bunun temelinde her zaman Trump'ın İran'ın asla nükleer silah geliştirmemesi gerektiği konusundaki ısrarı yatıyor.

Nükleer silaha sahip iki saldırgan  devletin, kendilerinin yaptığı gibi davranmasını engellemek için, nükleer silahı olmayan bir başka devlete saldırdığı savaşın üzerinden bir aydan fazla bir zaman geçtikten sonra, nükleer silahların yayılması hakkında ciddi sorular da kaçınılmaz olarak gündeme geliyor.

Öyle ki, nükleer silahlara sahip ülkeler uluslararası hukuku ihlal ettikçe, diğer ülkeler caydırıcılık aracı olarak nükleer silahların üretilmesine yönelebilirler: İsrail ve ABD, İran’a böyle bir silahı geliştirmesi için yol açıyor. Üstelik bu durum küresel çapta, nükleer silahların olumlu bir şekilde yeniden değerlendirilmesine yönelik var olan bir eğilimi de güçlendirebilir.

Bu gelişmeler karşısında İran'daki sertlik yanlılarının, nükleer silahlı ülkelerin saldırılarına karşı caydırıcı bir araç olarak nükleer silah peşinde koşmak için daha güçlü bir argümana sahip olmaları çok muhtemeldir. Ayrıca bölgedeki başka gelişmeler de bu silahlanmayı artırabilir.

Örneğin, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, 2023 yılında Fox News’e verdiği röportajda, “İran’ın nükleer silah geliştirirse Suudi Arabistan’ın da aynısını yapacağını” söylemişti: “Onlar bir tane elde ederse, güvenlik nedenleriyle ve Orta Doğu’daki güç dengesini sağlamak için biz de bir tane elde etmeliyiz”. Daha yakın bir tarihte, CBC’ye verdiği bir röportajda Suudi siyasi analist Salman Al-Ansari, Suudi Arabistan’ın İran ile savaşa girmesi halinde, Pakistan ile olan karşılıklı savunma anlaşmasını devreye sokacağını söyledi. Al-Ansari, “Suudi Arabistan’ın üzerinde Pakistan’ın nükleer şemsiyesi var” dedi.

Yeni Delhi’deki Hava Gücü Araştırmaları Merkezi’nde bir araştırmacı ve Atom Bilimcileri Bülteni’nin Bilim ve Güvenlik Kurulu üyesi olan Manpreet Sethi, giderek artan sayıda ülkenin nükleer silahları bir güç aracı ve saldırıya karşı güvence olarak gördüğü bir döneme girdiğimizi söylüyor: “Bir kez daha, nükleer silah üretme eşiğinde olabilecek devletlerden bahsediyoruz”. Sethi, “Güney Kore, Japonya, Almanya ve Polonya'nın şu anda nükleer silaha sahip olmamasına rağmen, stratejik toplulukların bu silahları geliştirmeyi veya paylaşmayı tartışmaya başlamasının endişe verici bir durum olduğunu” belirtiyor. (5)

Trump’ın, İran’ın nükleer silahı olmamasına rağmen, yalan söyleyerek İran ile savaşı yeniden başlatması tarihte ilk örnek değil. Emperyalist güçler bunu hep yaparlar. Nitekim Irak da benzer bir gerekçeyle, ABD ve İngiltere öncülüğünde yürütülen bir savaşla işgal edilmişti.

Trump gerçekte neden ateşkesi sonlandırdı?

Trump’ın meşru olmayan ama kendisi açısından makul olan bu kararının iki nedeni olabilir: ABD’deki otoriter rejimini ara seçimlerden başarı ile çıkarak pekiştirmek ve içinde yer aldığı oligarşiyi daha da zenginleştirmek. Keza Epstein olayı ve kendisi ile ilgili yolsuzluk davalarının üstünü örtmek de bu nedenler arasında sayılabilir. Bunun dışında, ABD emperyalizminin Çin karşısında hegemonya kaybetmesi ve ABD ekonomisinin giderek ciddi bir finansal krize sürüklenmesi de bu kararın nedenleri olabilir.

Çünkü uluslararası çatışmalar ve savaşlar, ya halkı liderin arkasında birleşmeye zorlayarak (muhalifleri “vatan haini” olarak göstererek) ya da seçimler öncesinde iktidar partisine elverişli koşullar yaratarak, demokrasileri zayıflatabilir ve çökertebilirler. Nitekim ABD ve İsrail’deki aşırı sağcı hükümetler, bu son derece öngörülebilir otoriter modeli izliyorlar.

Uluslararası direnişi büyütmek gerekiyor

Ancak savaşlar bir hükümetin suçlarını silemediği gibi, Trump ve Netanyahu gibi despotların gerçek niyetlerini ortaya çıkarmak için iyi bir fırsat da sunabilirler. Diğer yandan bu fırsatın ABD ve Orta Doğu halkları lehine kullanılabilmesi için uluslararası çapta bir şeyler yapmak gerekiyor.

Öncelikle, savaşın gerçek nedeni ve emperyalist amaçlarla olan ilişkisi çok iyi teşhir edilmeli ve bu savaşın derhal sonlandırılması için dünya çapında bir mücadeleye girişilmelidir.

İkinci olarak, savaş karşıtlığı ve demokrasi cephesi büyütülmelidir. Trump, nüfusun yalnızca yüzde 18’inin desteğiyle İran’a saldırdı. Savaş başladığında destek az da olsa arttıysa da bu yine de modern tarihin en az destek gören ABD savaşı olarak görünüyor (şu anda yüzde 41). İlericilerin ve barış yanlılarının görevi savaş karşıtlığını güçlendirmektir.

Minnesota’daki toplumsal grevler ve ülke çapındaki “No Kings” eylemleri bu açıdan umut veriyor. Ancak bu eylemlerin ABD ile sınırlı kalmaması ve başta Avrupa ve Bölgemizdeki ülkelerde benzerlerinin hayata geçirilmesi gerekiyor.

Eğer küresel sermaye, emperyalist koç başları olan ABD ve İsrail ile birlikte dünyayı tehdit ediyorsa, buna karşı dünya işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi halkların, demokratların ve barış yanlılarının birlikte mücadele etmelerinden başka çare yok.

Dip notlar.

(1)  https://www.pbs.org/newshour/world/trump-says-u-s-navy-will-immediately-blockade-strait-of-hormuz-after-ceasefire-talks-end-without-agreement (12 Nisan 2026).

(2)  https://ips-dc.org/what-you-need-to-know-about-the-u-s-war-in-iran (12 Mart 2026).

(3)  https://www.socialeurope.eu/the-iran-war-has-nothing-to-do-with-nuclear-weapons (4 Mart 2026).

(4)  https://ips-dc.org/what-you-need-to-know-about-the-u-s-war-in-iran (12 Mart 2026).

(5)  https://truthout.org/articles/the-us-israeli-war-on-iran-is-incentivizing-nuclear-proliferation (26 Mart 2026).

 

10 Nisan 2026 Cuma

Ateşkes

 

Ateşkes başlamadan bitti mi?

Mustafa Durmuş

10 Nisan 2026


Trump, İran’ı “şimdilik ve sonsuza dek yok etmekle” tehdit ettikten hemen sonra (7 Nisan’da), aynı ülke ile iki hafta sürecek olan geçici bir ateşkes yapıldığını duyurdu.

Trump neden çark etti?

Trump bu sürede savaşın ABD ve dünya ekonomisinde neden olduğu büyük hasarı görerek, durumu daha da kötüleştirmeden bir çıkış yolu bulmaya mı çalışıyor, yoksa bu müzakereler ABD ve İsrail’in askeri kaynaklarını yeniden toparlamak için zaman kazanmak amacıyla uygulanan bir başka ABD aldatmacası ve taktiği mi?

ABD, bu savaşa bir ara vermeye ihtiyaç duyuyor olabilir. Zira füze stoklarını önemli ölçüde tüketti. İsrail’in ise övündüğü “demir kubbe” hava savunması ciddi şekilde zayıfladı, öyle ki İran füzelerinin yüzde 80’i artık bu savunmayı delip geçebiliyor. Diğer yandan İran, hala balistik füzelere, on binlerce insansız hava aracına ve hızlı teknelerden, otonom sualtı insansız araçlarından ve henüz kullanılmamış deniz mayınlarından oluşan bir donanmaya sahip. (1)

Çok değil, sadece geçen yıl haziran ayında Trump ve Netenyahu, İranlıları iki kez müzakerelere çekmiş, ardından görüşmeler sürerken İran'ı bombalamışlardı. Bu nedenle de bir üçüncü aldatmaca neden sahnelenmesin ki?

Uzun vadeli ekonomik etkiler henüz görülmedi

Diğer yandan, ateşkes açıklamasının hemen ardından olumlu ekonomik etkiler görüldü ve küresel ham petrol fiyatlarının varil başına fiyatı yüzde 17 düştü. 10 ve 30 yıllık ABD Hazine tahvillerinin faizleri geriledi. ABD borsalarında, altın ve gümüşte yükseliş eğilimine geri dönüldü.

Diğer yandan, savaş orta ve uzun vadede, başta ABD ekonomisi olmak üzere, dünyanın hemen hemen tüm ekonomilerini olumsuz yönde etkilemeye devam edecek. Nitekim IMF gibi örgütler şimdiden küresel ekonomik büyüme oranlarını aşağıya doğru, enflasyon ve işsizlik oranlarını ise yukarı doğru çekmeye başladılar.

Türkiye ise bu gelişmelerden sadece kısa vadeli değil, uzun vadeli olarak da etkilenecek gibi görünüyor. Nitekim resmi ağızlar bu yıl öngörülen enflasyonun artacağını, faiz oranlarının yükseltilmek durumunda kalınabileceğini ve özellikle de ülkenin bütçe açığının ve cari açığının ciddi biçimde artacağını açıkladılar.

Ateşkes sırasında İsrail saldırıları yoğunlaştı

Diğer yandan ateşkes yapıldı ama emperyalist-Siyonist güçlerin saldırıları sona ermedi. Daha ateşkesin ilk günü, Lübnan'da yaşanan en kanlı gün oldu: Lübnan Sağlık Bakanlığı'nın açıklamasına göre, ülke genelinde düzenlenen İsrail saldırılarında en az 203 kişi hayatını kaybetti, 1.000 kişi ise yaralandı.

Yani ateşkesin daha haftası dolmadan, savaş bu kez Lübnan’da alevlendi. İsrail’in Lübnan’a saldırıları artarken, bu saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti ve geniş çaplı bir yıkım gerçekleşti.

Lübnan’ın başkenti Beyrut ve çevresindeki mahalleler, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından, “şimdiye kadarki en yoğun İsrail saldırıları” olarak nitelendirilen saldırılara maruz kaldı (2): 1,1 milyondan fazla kişi yerinden edildi, bunların çoğu zorlu koşullarda yaşıyor ve etkilenenlerin büyük bir kısmını çocuklar ve kadınlar oluşturuyor. Sağlık tesislerine yönelik olarak devam eden saldırılar ve sağlık çalışanlarının maruz kaldığı riskler, sağlık hizmetlerinin sunulabilmesi konusunda ciddi endişeler yaratıyor. Hastaneler ve birinci basamak sağlık hizmetleri zor durumda. Yollar, köprüler, su ve elektrik sistemlerinde meydana gelen hasarlar, tedaviye erişimi ve acil müdahaleyi daha da kısıtlıyor.

Aileler ise hazırlıksız yakalandı; birçoğunun saldırılardan kaçmak için çok az zamanı vardı. Kadınlar ve kız çocukları, yerinden edilme, kayıp ve son derece zor koşullarda ailelerine bakma yükü gibi artan risklerle karşı karşıya kaldılar. Çatışmaların sona erdiği iddia edilmesine rağmen, en az beş Körfez ülkesinde saldırılar devam etti. Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nı aşabilmesinin tek yolu olan önemli bir petrol boru hattı vuruldu.

İran Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattı

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının ardından İran, Hürmüz Boğazı’nı petrol tankerlerine yeniden kapattı ve Devrim Muhafızları, Lübnan saldırıları devam ederse “bölgedeki saldırganlara” (İsrail kastediliyor) karşı askerî harekât düzenleyeceği tehdidinde bulundu. Bunun ardından petrol fiyatları tekrar yükselmeye başladı.

Kısaca, bugün masada belirsizliklerle dolu son derece kırılgan bir Barış Planı var. Bunun işe yarayıp yaramayacağı ise bilinmiyor. İran, İsrail’in de bu plana dahil edilmesi gerektiğini şart koşsa da üç gündür gerçekleşen İsrail saldırılarından da anlaşılacağı gibi, İsrail kendini bu planın kapsamında görmüyor. Bu yüzden de bu plana bağlı kalacağı şüpheli.

Trump’ın açmazları

Trump neden ateşkes planı önerdi? Çünkü acilen bir barış planına ihtiyacı vardı çünkü bir yandan yaptığı İran halkına yönelik soykırım tehdidinin hukuksal sonuçlarından kurtulması gerekiyordu. Diğer yandan da kendi evinde kendisine verilen destek tarihsel olarak dip yapmıştı. Kendi partisinin politikacılarının bazıları bile karşısına geçmişti.

Keza İngiltere ile ABD arasındaki ittifak gerginliği hala sürüyor ve NATO ile ABD arasındaki ilişki NATO tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. Kısaca Trump bu plana razı oldu çünkü başka seçeneği yoktu.

Bu barışın, savaşta sadece bir duraklama olma ihtimali hayli yüksek. ABD emperyalizminin şu ana kadar bir zaferi olmadığı gibi, ağır bir yenilgisi var. Barıştan söz ediliyor olsa da ABD açısından özünde olanlar aslında bir geri çekilme. Bu sözde barış planındaki maddelerden biri, ABD’nin Körfez’deki tüm üslerinden çekileceği yönünde ve bu ABD açısından olağanüstü bir itibar kaybı demek. Bu nedenle de ABD baskı altında geri adım atsa da bu plana uymayacaktır.

İsrail faktörü

Bu sözde barış planının kaderi aslında bir ölçüde İsrail'e bağlı. Çünkü plana göre, İsrail iş birliği yapmalı, Lübnan'daki düşmanlıklarını durdurmalı ama o tam tersini yapıyor ve Lübnan’a yönelik saldırılarını artırıyor.

Çünkü İsrail devletini yönetenlerin buna ihtiyacı var: Netanyahu’nun stratejik öncelikleri oldukça farklı. 28 Şubat’ta hava saldırılarını başlatırken Netanyahu, hedefinin “İran'daki Ayetullah rejiminin tehdidine son vermek” olduğunu söyledi. Bunu, İslam Cumhuriyeti'nin var olduğu 47 yıl boyunca İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak nitelendirdi ve rejim değişikliğinin “hedef olmadığını, ancak ... kesinlikle sonuç olabileceğini” vurguladı. (3)

Bu arada, savaşın beş haftası boyunca İsrail’in stratejik hedefleri hem genişledi hem de uzadı. İran konusunda, ABD ile açıkça iş birliği içinde hareket etmekle birlikte, İsrail “nükleer ve füze programları yeniden kurulduğunda her seferinde geri dönüp İran’a saldırma” hakkını tek taraflı olarak elinde tutmak istiyor. Lübnan’da ülkenin güneyini Litani Nehri’ne kadar işgal etmesi, İsrail'in bu bölgeyi uzun vadeli olarak işgal etmeyi planladığını gösteriyor.

Netanyahu’nun ihtiyacı

Ayrıca Netanyahu’nun da önünde genel seçim var. Anketler, İran’a karşı savaşa yönelik İsrail halkının desteğinin, seçimlerde Netanyahu’ya bir ivme kazandırabileceğini gösteriyor. Anketlerin, İsrail vatandaşlarının çoğunluğunun sona ermesini istediğini gösterdiği Gazze’ye karşı yürütülen savaşın aksine, İran’a karşı savaşa İsrail’de Netanyahu’ya ezici bir destek var.

Öyle ki Netanyahu hükümetindeki bakanlar bile, iç siyasetin Netanyahu’nun bu çatışmayı şu anda başlatma motivasyonunun büyük bir parçasını oluşturduğunu kabul ediyor ve Netanyahu açısından “oy verme merkezlerine giden yol Washington ve Tahran’dan geçiyor” diyorlar. (4)

Sonuç olarak

Trump’ın ve Netanyahu’nun kaderi bu savaşın nasıl biteceğine bağlı olduğu gibi, birbirlerine de bağlı. Öngördükleri gibi çıkıp da erken ve kesin bir zafer sağlayabilselerdi, Trump’ın Aralık’taki ara seçimlerde kazanma şansı artardı, Netanyahu da seçimi garantilerdi. Ancak böyle olmadı. İran’ın gösterdiği direniş oyunlarını bozdu.

Eğer Trump, Netanyahu'nun bu hedefleri gerçekleşmeden, savaşa son verme kararı alırsa, bu ikisi için tehlike çanları çalmaya başlar. Bu kuşkusuz dünyanın başına bela bu iki devleti yöneten bu politikacıların tarihin çöp sepetine atılması ve belki de yargılanmalarıyla sonuçlanabilecek bir iyiliğe yol açabilir. Diğer yandan böyle bir gelişme, en az onlar kadar kötü bir rejimin (İran’daki molla rejiminin) bu süreçten daha da güçlenerek çıkmasıyla sonuçlanabilir.

Bu noktada kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey; savaşın kendisi sona erse bile (ki bu da bugünden bilinemez), bu savaşın ekonomik ve ekolojik sonuçlarının henüz görülmediği, ancak ilerleyen aylar ve yıllarda bunları çok daha derinden hissedeceğimizdir.

Yanıtlanması gereken soru; “Türkiye’de yüksek enerji, gıda ve hammadde temini ve ulaştırma maliyetleri, yüksek enflasyon ve artan yaşam maliyetleri, artan döviz kuru, artan cari açık ve bütçe açığının neden olacağı ekonomik faturanın kimlere ve nasıl ödettirileceği” sorusudur.

Mevcut otoriter siyasal iktidar altında bu bedelin ezilen halklara ve Türkiye işçi sınıfına ödettirilmek istendiği kesin. Bu hali hazırda yapılıyor da. Ancak bu durum sınıfsal çelişkileri derinleştirip sınıf mücadelesini de körüklüyor. O halde emek, demokrasi ve barış güçlerinin asıl olarak yaklaşmakta olan bu büyük savaşa hazırlanması gerekiyor.

Dip notlar:

(1)  https://www.counterpunch.org/2026/04/08/trump-announces-iran-ceasefire-us-offramp-or-just-another-deception (8 Nisan 2026).

(2)  https://news.un.org/en/story/2026/04 (9 Nisan 2026).

(3)  https://theconversation.com/why-benjamin-netanyahu-needs-the-iran-conflict-to-continue (2 Nisan 2026).

(4)  Agm.