Enflasyon, Geçim Krizi ve Enflasyon Raporu
III
Mustafa Durmuş
14 Ağustos 2026
Her ayın ilk günlerinde TÜİK tarafından açıklanan TÜFE (enflasyon) verileri giderek daha az bir kesimin ilgilendiği bir veri olmaya başladı. Çünkü her ay aynı şey yapılıyor: veriler bir ‘gaslighting’e tabi tutuluyor. Yani iktidarın siyasal tercihleri, gerçek ekonomik verilermiş gibi servis ediliyor. Özellikle de asgari ücret ve emekli maaşlarına artış yapılacağı zamanlarda enflasyon, iktidarın siyasi tercihi doğrultusunda, olduğundan daha düşük gösteriliyor.
Oysa resmi verilerin dışındaki bazı veriler tam aksini
söylüyor. Sadece ENAG ve İTO verileri değil, farklı yöntemlerle yapılan fiyat
hesaplamaları ülkedeki enflasyonun ne kadar yüksek ve yaşamın ne denli pahalı
olduğunu ortaya koyuyor.
Big Mac Endeksi (BMI)
Bunlardan biri olan Big Mac Endeksi, 1986 yılından bu
yana The Economist dergisi tarafından hesaplanan ve her ülkedeki McDonald’s Big
Mac peynirli hamburgerinin fiyatını takip eden bir fiyat endeksi. Bu sayede,
dünya çapında satın alma gücü paritesi (SGP) ve para birimlerinin değerleri
konusunda ülkeler arası hızlı ve kolayca anlaşılır bir karşılaştırma sunuluyor.
Bu endekse göre, Türkiye, standart bir hazır yemek
olan Big Mac hamburgerinin dünyada en pahalı satıldığı beşinci ülke. Öyle ki
Euro Bölgesi’ndeki fiyat ile (7,08 dolar), Türkiye’deki fiyat (6,91) arasındaki
fark sadece 0,17 dolar. Bu da Avrupa’da ucuz bir öğün sayılabilecek bir hazır
yemeği, Türkiye’de neredeyse lüks bir yemek statüsüne sokuyor.
Enflasyon neden yüksek?
Türkiye’deki enflasyonun yüksek olmasına neden olan
hem dış hem de iç etkenler mevcut. Dış etkenlerin başında; savaşlar, çatışmalar
ve iklim değişikliklerinden kaynaklanan tedarik zorluklarının neden olduğu,
özellikle de petrol, hammadde ve gıda fiyatlarındaki artışlar geliyor. İç
etkenler arasında; izlenen yanlış ekonomi politikaları ve piyasayı kontrol eden
tekellerin aşırı kâra dayalı fiyatlama politikaları ve aracılar öne çıkıyor.
Dış etkenler
Gıda enflasyonunun yükselmesinde bir dış etken olarak,
petrol ve ekonomik açıdan en önemli petrol türevleri arasında yer alan ve
tarımsal verimlilikler için hayati bir öneme sahip bulunan gübre ve fosfat maliyetlerindeki
artışlar belirleyici.
Öyle ki, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü
(FAO), 2026 yılının ilk yarısında küresel gübre fiyatlarının yüzde 15–20
oranında arttığını tahmin ediyor. Bunun sonucunda, özellikle düşük gelirli
ülkelerdeki çiftçiler artık artan gübre fiyatlarının yanı sıra sulama ve
nakliye için yükselen yakıt maliyetleriyle de mücadele etmek zorunda kaldılar. (1)
Gübre kullanımındaki en ufak bir azalma bile,
özellikle uygulama oranlarının zaten düşük olduğu yerlerde, mahsul veriminde
keskin düşüşlere yol açabiliyor. Ayrıca küresel olarak en büyük piyasalardan
biri olan gıda piyasalarının ürün hasadını beklemesi pek olası değil zira
oligopolistik firmalar, fiziksel kıtlık ortaya çıkmadan çok daha önce, arzın
daralacağını öngörerek fiyatları yükseltiyor.
Nitekim, FAO tarafından yayınlanan son verilere göre, küresel
çapta, temel gıda maddelerinden oluşan sepetin fiyatı bu temmuz ayında bir yıl
öncesine kıyasla yüzde 1 daha pahalıydı (yani temel gıda fiyatları 2025
seviyelerinin üzerinde seyrediyor). Bunda aşırı sıcak dalgalarının ve El
Niño’nun, ürün hasadını olumsuz etkilemesi ve çatışmaların, savaşların ve
jeopolitik gelişmelerin gıda piyasasında yol açtığı belirsizlikler ve bundan
beslenen finansal manipülasyonlar çok etkili. Bu da küresel açlık riskini
artırıyor.
Örneğin, temmuz ayında şeker fiyatındaki yüzde 5,6’lık
artışın başlıca nedeninin, “Avrupa Birliği’ndeki mahsul verimi üzerinde devam
eden sıcak ve kurak hava ve Asya’daki önemli üretici ülkelerdeki El Niño ile
ilişkili hava koşulları olduğu ileri sürülüyor. Keza tahıl fiyatları Temmuz
2025 seviyesinin yüzde 6,9 üzerinde sabitlendi. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kuşatması
yüzünden Karadeniz Bölgesinin ihracatında “süren aksaklıklar” ve son dönemdeki
sıcak hava dalgalarının birçok ülkedeki mahsul verimi üzerinde yaratması
beklenen etki nedeniyle, küresel buğday fiyatları da yüzde 5,8 arttı. (2)
Enflasyonla mücadele: başarılı mı,
başarısız mı?
Dış etkenlere karşı kısa dönemde bir şey yapmak mümkün
olamayabilir. Ancak içerde alınacak önlemler ve uygulanacak doğru ekonomi
politikaları (üstelik halkı ezdirmeden) enflasyon artışını dizginleyebilir. Bunu
gerçekleştirebilen ülkeler var.
Eğer hükümetlerin görevi toplumu yüksek enflasyona
karşı korumaksa, mevcut İktidar Bloku bu görevi yapamıyor ya da yapmak konusunda
yeterli gayreti göstermiyor. Bu yapılmadığında, yoksullaşma daha da artarken;
izlenen mali destek ve faiz politikalarıyla sermaye ve servet zenginleri daha
da zenginleşiyor. (Bu konuda iktidarın, ironik olarak, başarılı olduğu
söylenebilir. Zira toplumdaki gelir ve servet uçurumu, özellikle de son 10
yıldır, inanılmaz bir biçimde derinleşti).
İç etkenler arasında; İktidar Blokunun yazılarımızda
sıklıkla değindiğimiz yanlış faiz politikaları olmak üzere, tekellerin aşırı
kâr hırsı, yüksek vergiler ve kapitalizme özgü yapısal nedenler geliyor.
Enflasyonun ekonomi politiği?
Enflasyon, kapitalist ekonomilerde, sistemin bir
ürünüdür ve aynı zamanda işlevseldir: ekonomik genişlemenin ritmini düzenlemeye
yarayan bir araç olarak kullanılır. Bu araç emek gelirlerinin düşük tutulması pahasına
kârları artırmak ve sermaye birikimini teşvik etmek üzere tasarlanır. Ayrıca
gizli bir vergi olarak işlev görür ki bu da özel ve kamusal sermaye birikimine
verilecek mali desteklerin kaynağını oluşturur.
Yani enflasyon, ekonominin işleyişine doğrudan
müdahaleyi gerektiren diğer kontrol yöntemlerine (toplumun bilincinden
kaçırılarak), sunulan bir alternatiftir (bu yöntemler ya kârlılığı artırmak
için maliyetleri düşürmeyi ya da ekonominin daha düşük bir kâr oranıyla
işleyebilmesi için karar alma sürecini değiştirmeyi amaçlar).
Burjuva hükümetler enflasyona başvururlar çünkü; (i)
ekonomik büyüme sürecinde ortaya çıkan temel sorunları çözemezler ya da çözmek
istemezler ve (ii) bu sorunları çözecek kadar büyük bir ekonomik krizle
yüzleşmek istemezler.
Enflasyon ilacı
Diğer yandan enflasyon nedenlerden ziyade,
belirtilerle ilgilidir ve enflasyondaki ekonomi, yükselen fiyatları hesaba
katacak şekilde yeniden uyum sağlar, dengeye gelir. Yani hastalıklı ekonomiyi ayakta
tutabilmek için giderek daha büyük dozlarda enflasyon ilacı vermek gerekir. Sonunda
bu yaklaşım uygulanamaz hale gelir ve iktidar, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı
seçimle karşı karşıya kalır: ya temel sorunları çözmek için enflasyonu
körükleyerek müdahale etmelidir ya da hastayı iyileştireceği umuduyla ciddi bir
krizi tetiklemelidir. Pratikte elbette hükümetler genellikle ortada bir
pozisyon alırlar ve müdahale ile krizin bir kombinasyonunu tercih ederler. Dolayısıyla
enflasyon, ekonomik büyümenin genel sorunlarıyla bağlantılıdır ve bu büyümeyi
düzenlemeye yönelik bir yöntemdir. (3)
Özetle, enflasyon geçici bir rahatlama sağlayan ve
ekonominin bu engellere bir süre tahammül etmesini sağlayan bir geçici
çözümdür. Ancak ekonomik büyüme (sermaye birikimi) sorunlarını aşmaya yönelik
bu geçici çözüm ekonominin daha büyük sorunlarla karşılaşmasına, yani yüksek enflasyonun kalıcı hale gelmesine, ekonomik büyümenin yavaşlamasına ve ekonominin
ciddi finansal krizlerle ve döviz kriziyle baş başa kalmasına neden olur.
Enflasyon Raporu 2026 III
TCMB’nin 13 Ağustos’ta açıkladığı son Enflasyon
Raporu’nda; TÜFE’nin 2026 sonunda yüzde 28; 2027 sonunda ise yüzde 15 olarak
gerçekleşeceği tahmin ediliyor. 2028 yıl sonunda yüzde 9’a geriledikten sonra,
enflasyonun orta vadede enflasyon hedefi olan yüzde 5 seviyesinde istikrar
kazanacağı öngörülüyor.
2026 yıl sonu enflasyon tahmininin yükseltilmesinde; “motorin,
doğal gaz ve diğer bazı emtia fiyatlarındaki görünüm dikkate alınarak, TL cinsi
ithalat fiyatları varsayımında yapılan artışların etkili olduğu” vurgusu
yapılıyor. Bu konuda, özellikle de gıda enflasyonuna atıfta bulunuluyor ve
bunun enflasyon beklentisini artırdığı ileri sürülüyor. Çözüm olarak da parasal
ve miktarsal kısıtlamalarla (sıkı faiz politikası ve kredi kısıtlaması gibi),
finansal sıkılığın sürdürüleceğinin altı çiziliyor. (4)
Yoksullaşma artacak!
Öncelikle, bu rapor en azından 2026 yılında
enflasyonun (özellikle de gıda enflasyonunun) yüksek seyretmeye devam
edeceğinin, dolayısıyla da halkın yoksullaşmasının süreceğinin itirafı
niteliğinde. Bu çerçevede, özellikle de toplumun düşük sabit gelirli kesimleri
(başta emekliler ve asgari ücretliler ve yoksul köylüler olmak üzere), yüksek
enflasyon karşısında ezilmeye devam edecek.
Geçim krizi!
İşin gerçeği, Türkiye’de yüksek enflasyon artık,
gerçek bir geçim krizine dönüştü. Öyle ki on milyonlarca insan gelirleriyle
temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Konut, enerji, gıda, ulaşım ve
diğer zorunlu harcamalar önemli ölçüde artarken, birçok kişinin geliri bu artışlara
ayak uyduramıyor. Her ne kadar iktidar medyası durumları çok iyi kesimlere
dikkat çekse de; toplumdaki küçük bir varlıklı nüfus iyi yaşıyor, lüks araçlara
biniyor, yurt içi ve yurt dışında lüks otellerde ve tatil köylerinde tatil
yapabiliyor diye yoksulluk ortadan kaybolmuyor.
Kapitalist bir toplumda, aynı anda lüks içinde yaşayan
milyonlarca insan hem de elektrik ve doğal gaz faturalarını ödemekte zorlanan on
milyonlarca insan mevcut olabilir. Bunda bir çelişki yoktur, ancak eşitsizlikten
kaynaklanan bir geçim krizi vardır. Bu kriz artık giderek daha fazla göze
batıyor. İktidar ise bu onlarca milyonu görmezden gelmeyi tercih ediyor.
İnsanlar, mali durumları zorlandığında her zaman
isteğe bağlı harcamalarını tamamen durdurmazlar: başka harcamalardan kesinti
yaparlar, birikimlerini kullanırlar, borçlanırlar, büyük alımları ertelerler ya
da daha az tasarruf ederler. Alışveriş merkezlerindeki kalabalıklar toplumun mali
durumunun gerçek göstergesi olamaz. Gündelik yaşamda yapılan gözlemler, toplumun
büyük bir kesiminin mali dayanıklılığının giderek azaldığını gösteriyor ki sistem
çökmeden önce bu her zaman olur.
Dezenflasyon başarısız oldu!
Rapor ile ilgili ikinci tespit dezenflasyon
politikalarının başarısız olmasıdır. Aşağıdaki tabloya göre; Türkiye (yüzde 28
ile) bu yıl itibarıyla dünyada enflasyonun en yüksek olduğu beşinci ülke. Bu da
siyasal iktidarın yıllardır yürütmekte olduğu dezenflasyon politikalarının
başarısız olduğunu gösteriyor.
Dezenflayon politikalarının başarısız olmasının nedeni enflasyonun kaynağı konusundaki tespitlerle, uygulanmakta olan ekonomi politikaları arasındaki uyumsuzluktur. Yani raporun enflasyonun kaynakları ile ilgili tespitleri ile enflasyonla mücadele yöntemleri arasında tutarsızlık var.
Öyle ki eğer günümüz enflasyonunun, aşırı talepten
ziyade raporda da vurgulandığı gibi, jeopolitik çalkantılar, yükselen enerji
fiyatları ve kırılgan tedarik zincirlerinin etkisiyle yükseldiği bir gerçek ise
siyasal iktidarın toplam talebi kısmaya yönelik olarak uyguladığı ücretleri
baskılayan gelir politikaları, düşük taban fiyatı politikaları ve yüksek faiz
politikası nasıl açıklanabilir? Kısaca, enflasyon artık bir para ve gelir politikası
(faiz oranı ve düşük asgari ücret) sorunu olarak ele alınmamalıdır.
Yanlış teşhis mi, siyasal tercih mi?
Bir başka anlatımla, günümüzün yüksek enflasyonu,
aşırı ısınan işgücü piyasaları veya artan tüketici talebi tarafından
beslenmiyor. Bunlar, yüksek enerji fiyatları, yüksek vergiler, jeopolitik
çatışmalar, iklimle ilgili aksaklıklar, kırılgan tedarik zincirleri ve giderek
artan bir şekilde büyük şirketlerin fiyat belirleme gücünden kaynaklanıyor.
Enflasyonun, enerji tekelleri, jeopolitik gerilimler
ve arz kesintileri tarafından tetiklenmesine rağmen, onu bir aşırı talep ve işgücü
piyasası sorunu olarak sunmak ve bu çerçevede örneğin asgari ücrete yıl içinde
zam yapmayı reddetmek, ekonomik bir zorunluluk değil, siyasi bir tercihtir.
Yüksek faiz oranları ise enflasyonu ortadan
kaldırmaktan ziyade, daha yüksek işsizlik, artan hane halkı borçluluğu ve kemer
sıkma önlemleri yoluyla maliyetlerini yeniden bölüştürür. Bu, para
politikasının istenmeyen bir yan etkisi değil, enflasyonun tipik olarak
yönetildiği mekanizmadır. Sorunun aşırı harcama (talep) olmadığı göz önüne
alındığında, faiz oranlarını yükseltmek enflasyonun altında yatan nedenleri
çözmede pek bir işe yaramaz.
Toplumsal tükenmişlik
Diğer yandan enflasyon, Türkiye’de olduğu gibi, yıllarca
yüksek seviyelerde asılı kaldığında, sorun ekonomik olmanın yanı sıra toplumsal
tükenmişliğe dönüşür. Halk, artan borçluluktan beslenme bozukluğuna ve sağlık
sorunlarının ağırlaşmasına kadar ağır bedeller öder. Bu noktada enflasyon artık
sadece ekonomik bir sorun olmakla kalmaz, siyasi istikrarsızlığın kaynağı
haline gelir ve bir meşruiyet krizine yol açar.
Özetle, T.C. Merkez Bankası’nın işi giderek
zorlaşıyor: faiz oranlarını yükseltmezse, manşet enflasyonun yükselmesi
nedeniyle güvenilirliğini iyice yitirme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Tersine, faiz oranlarını çok agresif bir şekilde yükseltmek resesyon
baskılarını derinleştirebilir, özel ve kamu borç yükünü ağırlaştırabilir ve
zaten artan gıda, konut ve enerji maliyetlerinden zarar gören halkı daha da yoksullaştırır.
Kaldı ki önümüzdeki 2 yıl içinde genel seçimlerin yapılacak olması Merkez
Bankası’nın akılcı bir faiz politikası uygulamasını önlüyor.
Sonuç olarak
Bu dinamikler, Merkez Bankası’nın mevcut yaklaşımının
sınırlarını ortaya koyuyor. Enflasyonun iklim şokları, savaş ve temel
kaynakların stratejik kontrolüyle yakından bağlantılı hale gelmesiyle, para
politikası tek başına ciddi sosyal ve ekonomik maliyetler getirmeden fiyatları
istikrara kavuşturamaz. Çünkü yüksek faiz oranları talebi bastırabilir, ancak
petrol ve doğal gaz üretemez, limanlardaki tıkanıklıkları gideremez, tedarik
zincirlerini onaramaz, toplumsal güveni tesis edemez ya da şirketlerin kâr
marjlarını düşüremez.
Keza, tek başına faiz politikası altta yatan çelişkiyi
çözemez. Bu çelişki, koordineli ve kamucu bir enerji politikası, kamu
yatırımlarına yönelim, fiyat düzenlemeleri, sanayileşme stratejisi veya aktif
mali müdahaleler yoluyla çözülene kadar, faiz oranları çözmesi gereken sorunu
çözemeden dalgalanmaya devam edecektir. Para politikasındaki sıkılaştırma,
gerçek bir çözümden ziyade, göstermelik bir kontrolü anlatan sembolik bir jest
olarak kalacaktır.
Son olarak, siyasal iktidarın yaptığı gibi, yapısal
enflasyonu bir talep yönetimi sorunu olarak ele almak, politika yapıcıların
kararlı görünmelerini sağlayabilir. Ancak bu, fiyatları belirleyen, kaynakları
kontrol eden ve yüksek finansal rant elde edenlerle zorlu bir yüzleşmeden
kaçınmaya da neden olur. Bu da aslında, yüksek toplumsal maliyetlerle
sonuçlanan, bir siyasal tercihtir. (5)
Burjuva hukukunun ve demokrasisinin dahi işlemediği ve muhalefetin darmadağınık olduğu bir ortamda, siyasal iktidar bu tercihi rahatça hayata geçiriyor ve sermayeden ve ranttan yana politikalarını sürdürüyor.
Dip notlar:
(1(1) https://www.networkideas.org/2026/07/22/the-iran-war-exposes-the-global-economys-fault-lines
(22 Temmuz 2026).
(2(2) https://news.un.org (7
Ağustos 2026).
(3(3) Bob
Rowthorn (1980), “Inflation and Crisis”, in Capitalism, Conflict and Inflation:
Essays in Political Economy, London: Lawrence and Wishart, s.141.
(4(4) TCMB,
Enflasyon Raporu 2026-III |Genel Değerlendirme, https://www.tcmb.gov.tr
(13 Ağustos 2026).
(5(5) https://www.project-syndicate.org/commentary/why-interest-rate-hikes-are-unlikely-to-curb-inflation-by-carolina-alves-1-2026-05
(11 Mayıs 2026).