21 Eylül 2026 Pazartesi

Fon Krizi 2026

 

Fon Krizi mi, Borsa Balonu mu, Yoksa Kapitalizmin Krizi mi?

Mustafa Durmuş

21 Eylül 2026


Türkiye ekonomisi, bazılarının “Fon Krizi/Borsa Balonu”, bazılarınınsa “Çağın Vurgunu/Manipülasyonu” olarak adlandırdığı ciddi bir finansal alt-üst oluşla çalkalanıyor. Bunlar, mevcut durumun belli yanlarını ön plana çıkardıklarından, tam olarak ne olup bittiğini anlatmaya yetmiyor. Bunun için, krizin sistemik boyutlarını da ele almak gerekiyor. Bu yazıda, krizin kapitalist sistem ile olan bağını kurmaya çalışacağım. Bu yüzden de bu krizi; “Kapitalizmin Krizi” olarak adlandırmayı uygun buluyorum.

Krizin Çapı

Önce krizin çapından söz edelim. Basında yer alan haber ve yorumlara göre, krizin kapsamında toplam 131 yatırım fonu var. Bu fonların toplam büyüklüğü, TEFAS (Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu) (1) kapsamında işlem gören toplam fonların onda biri gibi oldukça yüksek bir orana sahip. Bu 131 fonun sahibi ise yedi portföy yönetim şirketi. Yani krizin merkezinde yedi büyük portföy yönetim şirketi var: AI Capital, Atlas Portföy, Bulls Portföy, Hedef Portföy, Pardus Portföy, Pusula Portföy ve Tera Portföy.

Ekonomim Gazetesi’nden Ş. Turhan’ın hazırladığı habere göre, bu yedi şirkete ait toplam 222 yatırım fonunun portföy büyüklüğü 1 trilyon lirayı, yatırımcı sayısı ise 934 bini aşıyor. (2)

Bu fonlardan 131’ine ilişkin olarak Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tasfiye kararı aldı. Bu fonlarda işlem yapan yatırımcı sayısı 511 bin civarında. Tasfiye edilen bu fonların en büyükleri; TLY Tera Portföy Birinci Serbest Fonu (243,6 milyar lira) ve TP2 Tera Portföy Para Piyasası Fonu (224,4 milyar lira). Yani iki büyük fonun riski neredeyse yarım trilyon lirayı buluyor.

Kriz Nasıl Çıktı?

Bir süredir manipülasyonla şişirilen bu fonlarda yaşanan büyük çaptaki likidite sıkıntısı (temerrüt) sonrasında, bu yatırım fonlarından iki günde 149,3 milyar lira net para çıkışı yaşandı. Bunun sonucunda; bu fonların bünyesindeki borsada işlem gören hisselerin fiyatları hızla çakıldı ve BİST yüzde 6’ye yakın bir değer kaybetti.

Nitekim, SPK'nın tasfiye kararı verdiği fonların portföylerindeki hisselere bakıldığında; bazı hisselerde fonların elindeki payın fiili dolaşımın yarısından fazlasına ulaştığı görülüyor. Bu durum fon batışlarının neden olduğu domino etkisini de ortaya koyuyor.

Toplam zararın yaklaşık 980 milyar lirası doğrudan ya da dolaylı olarak (para piyasası ters repo teminatı üzerinden) manipülasyon ile değeri şişirilmiş 15-20 hisseden kaynaklanıyor. Bu hisselerin ancak yüzde 5 ila 10’unun nakde çevrilerek kurtarılma ihtimali var (yani büyük bir kısmı fiktif ya da kurgusal para niteliğinde). (3)

Devlet Devrede

SPK, yedi şirketin 131 fonunu tasfiye etme kararı alırken, Merkez Bankası (TCMB) likidite sıkıntısını aşmak için teminatları gevşeterek limitleri artırdı. T. Varlık Fonu (TVF) ise Borsa İstanbul’da (BİST) en büyük alıcı oldu. (Bu noktada TVF’nin yaptığı bu alımlardan oluşan zararın gelecekte kimlerin sırtına yıkılacağı önemli).

Ayrıca TCMB, miktar yöntemiyle; 22 Eylül vadeli 150 milyar lira ve 24 Eylül vadeli 150 milyar lira tutarında iki repo ihalesi açtı. İhalelere miktarın üç katına yakın talep geldi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da (BDDK) aldığı karar ile halka açık bankaların hisse geri alımlarının çekirdek sermayeden düşülmeyeceğini açıkladı. Açıklamaya göre bu hisse senetleri kredi riskine ve piyasa riskine esas tutar hesaplamasına dahil edilmeyecek. Böylece bankaların sermaye yeterliliği oranı hesaplamasında esneklik tanındı. Bu açıklamanın ardından, bankacılık hisselerine sert alımlar geldi. BIST 100 endeksi günü yüzde 3 artışla (13.510 puandan) sonlandırdı.

Ayrıca bazı Fon ve Portföy yöneticisi şirketlerin sahipleri ve yöneticilerine ilişkin hukuki işlem başlatıldı. Aralarında bir zamanlar Saray’ın gözde ekonomistlerinden olan biri akademisyenin de bulunduğu bazıları ise göz altına alındı. (4)

Kârlar Özelde Kalırken Zarar Sosyalleştiriliyor mu?

Kısaca, kapitalist kural değişmedi: kârlı zamanlarda kârlar özel sermaye sahiplerinde kalırken, zarar zamanlarında bu zarar tüm topluma ödettirilir. Bu olayda bunun böyle olup olmadığını; devletin bu fonların sahiplerine ilişkin tutumu ve zarardaki yarım milyonu aşkın yatırımcının zararının telafi edilip edilmeyeceği ile test edeceğiz.

Kim Ne Dedi?

Fon ve Borsadaki bu çöküşün nedenlerini birçok ekonomist; regülasyon eksikliğine (SPK ve BDDK’nın denetleme ve düzenleme eksikliklerine) bağlarken, hepsinin ortaklaştığı konu bunun tam bir manipülasyon eylemi olduğu.

Aslında, 4 Kasım 2025'te Maliye Bakanı manipülasyondan söz etmiş ve buna izin vermeyeceklerini söylemişti. (5) Keza bu fonların TEFAS’a açılmasına izin veren, bu şirketlere şişirme değerleme raporlarıyla halka arz izni veren bir SPK yönetimi söz konusuydu.

Nitekim, 4,5 senelik süre içerisinde bir fonun değeri 524 kat arttı. Yani bu fona 1 milyon lira yatıran birinin parası 524 milyon lira oldu. Sonra SPK’ya baş vuruldu ve SPK’dan bu fonun vatandaşa satılmasına izin çıktı (6).

“Regülasyon Eksikliği ve Manipülasyon”

Ayrıca, fiktif fiyat oluşumunun içinde yer alanlar ve fonları tasfiye edilecek yedi portföy yönetim şirketinin sahipleri arasında dört bankanın var olması (hatta içlerinde banka izni almadan önce kara para soruşturmasında adı geçenlerin bile var olduğu iddia ediliyor) bu bankalara bu izinlerin ne zaman ve kimler tarafından verildiğini de sorgulamayı gerektiriyor.

Tüm bunlar, devasa bir manipülasyon ile birlikte büyük çapta organize bir finansal dolandırıcılık faaliyetinin söz konusu olduğunu gösteriyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek ise krizin nedenleri konusunda herhangi bir şey söylemezken, krizin sistemik bir kriz olmadığını, bu nedenle de endişe edilecek bir hususun olmadığını açıkladı.

Oysa bu gelişmeler çok sayıda ekonomik gelişmeyi etkileyecek. Bir yandan birikimlerinden olan yarım milyondan fazla (ağırlıklı olarak küçük yatırımcı) mağdur olurken, diğer yandan borsadan ve fonlardan çıkan para, alternatif yatırım araçları olarak faize, dövize ve altına yönelecektir. Bu da başta enflasyon, işsizlik ve döviz kuru olmak üzere çok sayıda makroekonomik değişkeni daha da kötüleştirecektir.

Söylenmeyen Tek Şey?

Oysa tüm bu gelişmeler soyut bir ortamda yaşanmadı, aksine küreselleşmiş bir kapitalist sistemin parçası olan Türkiye ekonomisinin finans piyasalarında oluştu ve yaşandı.  Özellikle de son 40 yıldır dünyada egemen olan neo-liberalizmin ve son 23 yıldır bu ülkeyi neo-liberal ideolojiye bağlı olarak yöneten siyasal iktidarın bu olup bitenle yakından ilgisi var.

Çünkü neo-liberalizm insanları sadece aşırı bencil, bireyci, toplumsal çıkarlardan uzak aktörler haline getirmedi. Aynı zamanda bir zamanlar ekonominin emrinde olduğu kabul edilen finansı, ekonominin ve insanlığın efendisi yaptı. Mevcut iktidar da bundan hiç rahatsız olmadığı gibi, bunu iktidarda kalmanın bir yolu olarak gördü. (Aksi halde İstanbul Finans Merkezi projesi nasıl savunulabilirdi?)

Bu yüzden, bu krizi sadece finans sermayenin aç gözlülüğü, insanların kolay para kazanma arzusu; buna karşılık devlete ait SPK, BDDK gibi denetleyici kuruluşların yetersizliği ve bütün bunların manipülasyonları mümkün kılması ile açıklamak yeterli olmaz. Daha temeldeki yapısal bir soruna değinmek gerekiyor: “sistemik çelişkiler”. Ancak böyle bir yaklaşım altında finansal krizleri önleyebilmek mümkün olabilir.

Yani, sonuçlardan ziyade, altta yatan nedenlerle uğraşmak ve bunlara müdahale etmek gerekiyor. Ancak burjuva ideolojisi, özellikle de neo-liberal ideoloji, uzun zamandır bunu yapmamızı önlüyor. Bunun sonucunda bizler her düzeyde ortaya çıkan sorunlar üzerinden gerçekçi olmayan çözümler peşinde oyalanmak zorunda kalıyoruz. O halde işin aslına, yani soruna yol açan nedenlere odaklanalım.

Finansallaşmanın Yaygınlaşması ve Küreselleşmesi

Bunlardan biri, finansın giderek artarak küreselleşmesidir. Zira 1980 sonrası dönemde, üretimin olduğu kadar finansın da çok hızlı küreselleştirilmesine tanık olduk.  Küreselleşen finansallaşma, sanayideki kârlılığın düşüşünü tersine çeviren çok önemli bir telafi edici mekanizma olarak işlev gördü.

Çünkü bankacılık- finans, sigorta ve emlak-gayrimenkul gibi alt parçalardan oluşan finans sektörü (FIRE) sırasıyla; sanayideki azalan kârlılığı restore etti ve reel sektörde elde edilen kârların değerlenebilmesi için ciddi imkânlar yarattı. Hem kendi sektöründe yeni istihdam yarattı hem de varlık zenginleşmesiyle reel sektör için efektif talep oluşturdu. Menkul kıymetleştirme, CDO, CDS ve diğer türev araçlar gibi cazip finansal araçlar sunarak finansal seçkinlerin daha da zenginleşmesini sağladı. (7)

Finans Balonları Şişirilerek Kârlar Artırılıyor

Ekonomi bu denli finansallaşan bir ekonomide ekonomiler ancak finansal balonlar şişirilerek büyütülebiliyor. Örneğin ABD’de yakınlarda açıklanan göreli olarak yüksek ekonomik büyümenin asıl nedeni; yapay zekâ teknolojisi sektöründeki yedi dev şirketin yaptığı trilyon dolarlık veri merkezi yatırımlarının bu şirketlerin borsa değerlerini hızla yükseltmesiyle ortaya çıkan büyümedir. (Diğer yandan yapay zekâ balonunun patlamasıyla, 2008 krizinden daha büyük bir finansal krizin küresel çapta ortaya çıkmasından endişe ediliyor).

Spekülasyon/Manipülasyon: Finansallaşmanın Olmazsa Olmazı!

Finans balonları spekülasyon ve manipülasyonla şişiriliyor. Yani bu piyasalarda yürütülmekte olan “finansal spekülasyon” ve “manipülasyonlar” sonucunda balonlar şişiriliyor ve bir süre sonra bu balonlar sönüyor (her balonun bir şişme sınırı var ve bu sınır aşıldığında balon patlayarak sönümleniyor çünkü sonsuza kadar balonların şişirilmesi mümkün değil).

Bunun en çarpıcı örnekleri; 2008’de ABD’de patlak veren ‘mortgage balonu’ ve yıllarda ortaya çıkan Bitcoin gibi kripto para piyasalarında şişirilen balonlar. Bu paraların fiyatları spekülatif kazanç güdüsüyle hızla arttığında, bir süre sonra gerçek değere doğru hızlı iniş başlıyor. Bir diğer örnek ise menkul kıymet piyasası (borsa) balonları. Öyle ki, bu balonlarla birlikte şirketlerin hisselerinin fiyatları, gerçek değerlerinden çok farklılaşarak aşırı biçimde artıyor.

“Minsky Anı”

Çağımızın en önde gelen finansal kriz teorisyeni H. Minsky, krizlerin istikrarın istikrarsızlığı beslediği, finansal işlemlerdeki güvenlik marjlarını aşındıran ve aşırı kaldıraç kullanımını teşvik eden içsel (sistemik) olgular olduğunu savunuyor. Finansal balonların genişleme aşamasında, bu güvenlik marjları azalıyor ve en ufak bir aksilik bile beklentilerin karşılanamamasına yol açarak, şirketleri ve yatırımcıları nakit akışı taahhütlerini yerine getirmek için planlarını revize etmeye zorluyor. Sonuç olarak, varlıkların tasfiyesi gerekli hale gelebiliyor ve bu da borcun reel yükünün arttığı ve varlık satışları yoluyla likidite sorunlarının çözülmesinin zorlaştığı bir borç-deflasyon sürecine katkıda bulunuyor. (8)

Kuşkusuz bu balonlar patladığında sadece yatırımcılar bunların altında kalmıyor, finans sektöründen başlayan sistemik bir kriz de tetikleniyor. Bugün tüm dünyada korkulan da aslında budur. Devletin müdahalesi de küçük yatırımcıyı korumaktan ziyade, krizin tüm sisteme yayılmasını önlemek: Ne de olsa “batırılamayacak kadar büyük finansal aktörler” söz konusu olabilir!

“Herif” Sayesinde Hisse Senetleri Yükseldi!

Fon ya da Borsa balonu bir ilk değil. Türkiye’de 2017 yılında Borsa İstanbul’da yaşanan bir olay çok öğretici olmalıydı, ama ders alınmadı. Çünkü hisse senetleri, o zamanki kritik anayasa referandumu haftasına dünya çapında rekor kıran bir yükselişle başlamıştı. Yani politik bir manipülasyonla borsa patlatılmıştı.

Ülkenin en büyük ve en likit hisse senetlerinden oluşan Borsa İstanbul 30 Endeksi, bir günde yüzde 3,4 artış kaydetmiş; bu, diğer tüm önemli endekslerden daha yüksek bir artış olmuştu. Bu yükseliş, İstanbul merkezli “Yatırım Finansman” adlı bir aracı kuruma aitti. Şirket, 208 milyon lira (55,8 milyon dolar) tutarında hisse senedinin net tek alıcısı oldu; bu hacim, en aktif ikinci aracı kurumun hacminin neredeyse üç katını aşan bir tutardı. Kısaca işlemlerin en büyük kısmı tek bir aracı kuruma aitti.

Kim bu “Herif”?

“Yatırım Finansman”, 2016 yılının başlarından beri İstanbul piyasasının gündeminde yer alıyordu; zira bu aracı kurum aracılığıyla yapılan devasa bahislerin borsanın seyrini belirlediği ortaya çıkmıştı. Yerel yatırımcılar, kimliği hiçbir zaman açıklanmayan bu gizemli yatırımcıya, “Herif/Dude” adını taktılar. Şirketin yaptığı bu olağanüstü işlem hacmi, 16 Nisan referandumunu bekleyen yatırımcıların, ülkedeki şirketlere yaptıkları yatırımlar karşılığında aldıkları ek getirinin azalması nedeniyle pozisyonlarını azaltmaya başlamasının ardından, ortaya çıktı. (9) Bizce bu, borsa kullanılarak yapılan politik  bir manipülasyonun tipik örneğidir.

Spekülasyon Kapitalizmin Yapısında Var

Kısaca, spekülasyon da manipülasyon da kapitalist sistemin birer parçasıdır. Buna karşılık hukuki düzlemde bu ikisi arasında bir ayırım yapılıyor. Buna göre; spekülasyon yasal bir girişim, oysa manipülasyon yasa dışı bir eylemdir. Oysa bu tamamen hukuki bir ayrımdır ve bize göre yanıltıcıdır (tıpkı vergiden kaçınma ve vergi kaçırma arsında fark yaratılması gibi). Çünkü manipülatörler, bunun arkasına sığınarak “biz aslında spekülatörüz” diyebiliyorlar. Oysa, sonuçları itibarıyla bunların birbirinden esasta herhangi bir farkları yok.

Keynes ve Spekülasyon

J. Maynard Keynes, spekülasyonun büyük ölçüde piyasanın psikolojisini tahmin etme meselesi olduğunu, zaman içinde spekülasyonun "girişim" aleyhine olmak üzere egemen hale geldiğini savunmuştu. Ona göre:

“Finansal piyasalar büyüdükçe ve ekonomi üzerinde daha büyük bir etkiye sahip oldukça, spekülasyonun baskın çıkma riski de artmaktadır. Spekülatörler, istikrarlı bir girişim akışı üzerindeki baloncuklar olarak zarar vermeyebilir. Ancak girişim bir spekülasyon girdabının baloncuğu haline geldiğinde durum ciddileşir. Bir ülkenin sermaye gelişimi bir kumarhanenin faaliyetlerinin yan ürünü haline geldiğinde, işin kötü yapılması muhtemeldir.” (10)

Keynes’e göre, spekülasyonun büyük önem kazandığı bir ekonomi, sadece krizlerin ve bunalımların aşırı şiddetli hale gelmesi değil, aynı zamanda ekonomik refahın da 'sıradan' insanların ihtiyaç ve isteklerini dikkate almak yerine, iş insanlarına ve spekülatörlere hitap eden siyasi ve sosyal iklime aşırı bağımlı hale gelmesi anlamına gelir.

Marx’ta Spekülasyon ve Kurgusal Sermaye

İşin aslını anlayabilmek için, analizde kullandığımız kavram setine, finansallaşma olgusunun yanı sıra; kurgusal sermaye gibi Marksist ekonomi politik kavramları dahil etmemizde yarar var.

K. Marx, 19. yüzyılda finansal varlıkları, tahvilleri ve bunların alınıp satıldığı borsaları, “kurgusal sermaye” araçları olarak tanımlamıştı.

Ona göre, böyle yatırımlar gelecekteki kazançlara, kârlara ilişkin iddiaları temsil ederler, yani reel sermaye yatırımları, para sermaye, nakit gibi varlıklar üzerindeki iddialardır. Şirketler tahvil, bono çıkartırlar, bunu satın alanlar da şirketlerin gelecekteki kazançları üzerinden bu pay senetleri aracılığıyla hak iddia ederler. Bu kâğıtların alınıp satıldığı ikincil piyasalar da mevcuttur. Ancak bu değerli kâğıtlar reel sermaye gibi işlev görmezler, sadece gelecekte elde edilebilecek kârlarla ilgili iddialardır.

Bütünüyle İllüzyon!

“Dolayısıyla da böyle değerli kâğıtların sermaye değeri bütünüyle bir illüzyondur. Bu kâğıtlar sadece mülkiyet göstergeleridir. Sermaye işletmelere yapılacak fiili sermaye ya da fiilen yapılmış yatırımlar biçiminde kendini gösterirken, bu değerli kâğıtlar sadece mülkiyeti (yaratılacak artı değerden alınacak payı/kârı) gösterir”. Spekülatör yatırımcılar bu hisseleri alıp sattığında bunların fiyatları da iner, çıkar. Eğer bol nakit varsa bu hisselerin fiyatları yükselir. “Kredilerle birlikte sermaye ikiye üçe katlanır ama bu değişik biçimlerde ve değişik ellerde gerçekleşir. Böyle bir büyümenin çok önemli bir kısmı kurgusaldır.” (11) Marx’a göre borsayı yükselten, fiyatlarını etkileyen şey faiz oranları ile bütüncül kâr oranları arasındaki farktır. Borsa fiyatları sermayenin kârlılığından saptıkça aradaki sapma ortadan kalkana kadar borsa düşer.

Ancak, Marx’ın da vurguladığı gibi, son tahlilde, uzun vadede, bir şirketin hissesinin fiyatı şirketin kârı ile uyumlu olmak zorundadır. Dolayısıyla bu spekülatif kazançlar bir gün sona ermek ve hisse fiyatları gerçek değerlerine geri dönmek zorundadır.  Patlayan borsa balonları işte bu kurgusal sermayenin yok olmasını sağlar. Yani kapitalizm; yarattığı kendi kriziyle, kurgusal sermayeden kurtularak, bir sonraki krize kadar sermayenin verimli bir biçimde çalışmasının önünü açar.

Bir başka anlatımla (12), Marx’ın, borsa, tahvil ve diğer parasal varlıklardaki spekülatif yatırım olarak tanımladığı kurgusal sermaye tam olarak reel sermaye kârlılığı üzerindeki baskıyı tazmin etmek için ortaya çıkar. Kâr oranlarındaki azalma spekülasyonu tetikler. Eğer kapitalistler meta üretiminden yeterince kâr elde edemiyorlarsa, parayı borsa ya da diğer finansal piyasalarda kullanırlar. Kapitalistler, kâr oranları azalmasını neredeyse eş anlı olarak yaşarlar. Bu nedenle de bu bono ve tahvilleri ve varlıkları aynı zamanda satın almaya başlarlar, bu da fiyatların yükselmesine ve borsada balonların oluşmasına neden olur.

Bu perspektiften, bir süredir Türkiye’de küçük orta ölçekli işletmelerin kâr oranlarındaki azalma ve işletmelerin kapanması sonucunda eldeki nakdin, zararın telafisi için bu fonlarda değerlendirilmek istendiği düşünülebilir.

Sonuç Olarak

Son yılların en önemli finansal alt-üst oluşlarından birini yaşıyoruz. Ancak, bu sadece finans sektöründe yaratacağı etkilerle sınırlı bir olay değil. Bu olayın, piyasa aktörleri ile ilgili olduğu kadar, devleti ve denetleyici kuruluşları yönetenlerle de yakın ilişkisi var.

Yani olayın aşırı finansallaşmış kapitalist sistemin işleyiş biçiminin bir sonucu olduğu kadar, yolsuzluk ve vurgun gibi suç teşkil eden boyutları da var. Bu ülkede daha önce SPK gibi işin merkezinde olan bir denetleyici ve düzenleyici kurumun başında bulunan iki eski başkanın bulaştığı yolsuzluklar, bazı fonlara verilen faaliyet izinleri ve BDDK’nın verdiği banka açma izni hafızalarımızda hala çok taze.

Bu durum İktidar Bloku açısından sadece ekonomi bağlamında değil, siyaset bağlamında da çok tatsız bir durum olmalı. Zira bir süredir yolsuzluk gerekçesiyle muhalefet belediyelerini alt üst eden, gizli tanık ifadeleriyle belediye başkanlarını ve bürokratlarını içeri atan siyasal iktidar, yolsuzluğun çok daha büyüğünün kendi kontrolü altında bulunan kurumlarda gerçekleştiği gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalacak.

Birikimlerini kaybeden küçük yatırımcılara gelince; onlara da bir tavsiyemiz var: kapitalist sistem finansal balonlar şişirilerek yürüyor. Bu balonlar şişerken bazıları büyük servetler kazanıyor, sizlerse kazandığınızı zannediyorsunuz. Bir süre sonra balon patladığında bunun altında kalıyorsunuz. Birikimlerinizi de kaybedip daha da yoksullaşıyorsunuz.

Bu nedenle kumar oynamayı değil, bireysel ve büyük kısmı sahte olan kurtuluş yollarını değil, gerçek kurtuluş yollarını seçin. Bizim sorunlarımız; borsalarla, kripto paralarla ya da bahislerle çözümlenemeyecek kadar büyük ve sistemik sorunlar. Yani sınıfsal sorunlardan kaynaklanan sorunlar. Enerjimizi başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin bu sorunlara neden olan kapitalizmden ve onun sürücüsü otoriter rejimden kurtulabilmek için örgütlü bir biçimde kullanalım.

Dip Notlar:

(1)    Yatırım fonları; hisse senetleri, kira sertifikaları, döviz, kıymetli madenler veya borçlanma araçları gibi çeşitli varlıklardan oluşan portföylerin profesyonel yöneticiler tarafından yönetilmesini sağlayan fonlardır. TEFAS, farklı portföy yönetim şirketleri tarafından oluşturulan fonları merkezi bir yapıda bir araya getirerek yatırımcılara geniş bir alternatif seti sunar. Böylece kullanıcılar, tek bir banka ya da aracı kuruma bağlı kalmadan, farklı kurumların fonlarını karşılaştırmalı olarak inceleyebilir ve işlem yapabilir.

(2)    https://www.ekonomim.com/gundem/kasif-kozinoglu-sorusturmasi-4-supheli-daha-gozaltina-alindi-haberi (19 Eylül 2026).

(3)    https://www.borsaningundemi.com/haber/iste-tasfiye-karari-verilen-fonlarin-elindeki-hisseler (17 Eylül 2026).

(4)    https://www.ekonomim.com/gundem/kasif-kozinoglu-sorusturmasi-4-supheli-daha-gozaltina-alindi-haberi (19 Eylül 2026).

(5)    https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/hazine-ve-maliye-bakani-simsek-manipulasyonla-mucadelenin-dozunu-artiracagiz (4 Kasım 2025).

(6)    Kerim Rota, Borsa Filozofu @borsafilozofu (20 Eylül 2026).

(7)    Harry Magdoff, “Monopoly Capital” (review), Economic Development and Cultural Change, Vol.16, Nr.1 (October), s. 148.

(8)    https://rwer.wordpress.com/2026/04/28/why-we-are-heading-for-another-financial-crash (28 Nisan 2026).

(9)    https://www.bloomberg.com/amp/news/articles/2017-04-10/investors-prep-for-key-vote-on-erdogan-s-powers-by-buying-bonds (10 Nisan 2017).

(10)                https://rwer.wordpress.com/casino-capitalism (30 Ağustos 2024).

(11)               “Covid and fictitious capital”, https://thenextrecession.wordpress.com (25 Ocak 2021).

(12)               https://lbo-news.com/about-that-stock-panic (8 Şubat 2018).

 

 


13 Eylül 2026 Pazar

AfD (Alternative für Deutschland)

 

Almanya ve Birleşik Krallık’ta Faşist Yükseliş: Tarih Tekerrür mü Ediyor?

Mustafa Durmuş

13 Eylül 2026


(Reform UK’in lideri Nigel Farage, Berlin’de düzenlenen bir basın toplantısının ardından AfD Parlamento Bşk. Yrd. Beatrix von Storch ile birlikte. Fotoğraf: Odd Andersen/AFP/Getty Images)

Almanya’da 6 Eylül’de yapılan eyalet seçimlerinde, nüfusu 2 milyonun biraz üzerinde olan Saksonya-Anhalt eyaletinde, neo-faşist AfD (Alternative für Deutschland) oyların yüzde 44’ünü alarak açık bir üstünlük sağladı ve hükümeti kurabilmek için gerekli olan oy çoğunluğunu elde etmeye çok yaklaştı.  

Saksonya-Anhalt 1932’de Nazi bir başbakan seçen ilk Alman eyaletiydi. (Aslında Anhalt’ın sol bir geçmişi de var). Bu eyalette yaşanan bu çarpıcı gelişme; sadece AfD’nin yükselişi değil, Almanya’nın geri kalan büyük bir kısmında çoğunluğu elinde tutan ve 1945 yılından bu yana aktif olan merkez sağ/muhafazakâr çizgideki Almanya Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) tam anlamıyla çöküşü anlamına geliyor.

İktidardaki CDU’nun Oyları Çakıldı

Öyle ki, F. Merz gibi nispeten popüler bir başbakana sahip olmasına rağmen, CDU 2021’de aldığı oyların yüzde 25’ini AfD’ye kaptırdı. AfD bu başarıyı Almanya genelinde tekrarlayabilirse, yeni seçmenleri harekete geçirmeye ve CDU’nun seçmenlerini kendine çekmeye devam ederse, Merz’in başkanlığını yaptığı bu parti, bir zamanlar ana rakibi olan SPD’nin yaşadığı ölçekte bir felaketle karşı karşıya kalabilir. (1)

Ayrıca, 2021’deki seçimlere kıyasla, bu seçime katılım oranı önemli ölçüde artarak yüzde 78’e yaklaştı. Bu durum AfD’ye yaradı. Analizlere göre: partinin destek artışının büyük kısmı eskiden oy kullanmayanlardan kaynaklanırken, buna önemli sayıda eski CDU destekçisi seçmen de eklendi.

Başka Bölgelerde de Tekrarlanabilir!

Dahası, bir başka küçük Doğu Alman eyaleti olan Mecklenburg-Vorpommern’de 20 Eylül’de seçim yapılacak, sonuç benzer olabilir. Bu da uzun zamandır beklenen Alman burjuva demokrasisinin krizinin artık gizlenemez olduğunu gösteriyor.

Bu arada Berlin, yeni Alman siyasetinin tüm karmaşıklığını yansıtıyor. Anketler; Die Linke, SPD, Yeşiller, CDU ve AfD olmak üzere beş partinin oy oranlarının yüzde 12 ile 21 arasında olduğunu gösteriyor. Die Linke muhtemelen en güçlü parti olarak ortaya çıkacak, bir zamanlar efsanevi Berlin Belediye Başkanı W. Brandt’ın partisi olan SPD ise beşinci sırada yer alacak. AfD’nin doğu banliyölerinde CDU’yu geçmesi bekleniyor. (2) Bu görünüm Alman burjuva demokrasisinin çökmekte olduğunun işareti sanki.

Almanya’da Aşırı Sağcı Bir Federal Hükümet Kurulabilir mi? 

Faşist AfD’nin bazı Doğu Alman bölgelerinde yükselişi tek başına önemli olmayabilir. Ancak ülke genelinde bu eğilimin giderek artmakta olması önemli. Öyle ki yakın zamanda yapılan bir anket, ulusal seçimler bugün yapılsaydı AfD’nin oyların yüzde 28’ini alarak gerçekten de galip gelebileceğini gösteriyor. Eğer bu gerçekleşirse, bu durum 1945’te Nazilerin düşüşünden bu yana Almanya’daki ilk aşırı sağcı hükümet olur ki, bu da başlı başına bir endişe kaynağı. Bu tedirgin edici gelişmenin nedenleri ise ekonomik faktörlerin çok ötesine geçebilecek ölçüde karmaşık.

Aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi, ekonominin durumu, özellikle Saksonya-Anhalt’ın bulunduğu ve AfD’nin son derece güçlü olduğu Doğu Almanya’da, bu gelişmede önemli bir yer tutuyor. (3) Öyle ki AfD’ye oy verenler, belirgin bir biçimde, ekonomik gidişattan ama özellikle de enflasyondan son derece rahatsızlar. Bu nedenle de sağ ya da sol merkez partileri cezalandırıyorlar.


Düşük Ekonomik Büyüme, Yüksek İşsizlik ve Sanayisizleşme

Alman ekonomisinin mütevazı standartlarına göre bile, Saksonya-Anhalt bölgesi ekonomisinde büyüme son derece cılız seyrediyor. Buna karşılık, işsizlik oranı nispeten yüksek. Bölge ekonomisi, bir zamanlar, Orta Almanya’nın devlet destekli sanayileşmesinin önemli bir merkeziydi. JU52 nakliye ve yolcu uçağının üretildiği orijinal Junkers fabrikası, Dessau’da bulunuyordu. Bölge bir zamanlar tüm sosyalist dünya için demiryolu araçları üretiyordu, ayrıca önemli ölçüde kimyasal ürünlerin üretimine yoğunlaşmıştı. Bu sektörler şu anda hiç iyi durumda değil. Ayrıca bölge nüfusu yaşlanıyor ve azalıyor.

AfD Eyalet Genelinde Toplumun Her Kesiminden Destek Aldı

Bu yüzden de AfD’nin söylemleri, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık’taki benzer partilerde olduğu gibi, kendilerini “işçi” olarak tanımlayanlarda (bunların yüzde 60’ı AfD’ye oy veriyor) ve maddi zorluklar yaşadığını belirtenlerde (bunların yüzde 65’i AfD’ye oy veriyor), güçlü bir karşılık buluyor. Bu iki grup seçmen kitlesi içinde çoğunluğu oluşturmasa da oy dağılımındaki bu eğilim oldukça tehlikeli. (4)

Yani Avrupa’daki diğer aşırı sağ partiler gibi, AfD de kendini “işçi” olarak tanımlayan seçmenler arasında önemli bir desteğe sahip. Ayrıca, maddi zorluklar yaşadığını belirten seçmenlerden de yüksek oranda oy alıyor. Nitekim, yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi, AfD seçmenlerinin hem ekonomiye hem de yaşam maliyetine ilişkin endişeleri, diğer partilerin destekçilerine kıyasla çok daha fazla.

Volkspartei (Halk Partisi)

Bu noktada bazı ayrıntılar önemli: AfD, işçi sınıfından oluşan seçmenler (toplam seçmenin yüzde 59’u) arasında, eğitim düzeyi düşük olanların (yüzde 57) ve ekonomik durumlarını kötü olarak değerlendirenlerin (yüzde 65) arasında en yüksek oy oranını elde etti. Ancak üniversite mezunları (seçmenin yüzde 30’u) ve ekonomik durumlarını iyi olarak gören seçmenler (seçmenin yüzde 37’si) arasında bile AfD kayda değer bir performans sergiledi. Ayrıca, 70 yaş üstü seçmenler (seçmenin yüzde 31’i) hariç, tüm yaş gruplarında yüzde 40’ın üzerinde destek elde etti. Dolayısıyla AfD, eyalet genelinde toplumun her kesiminden destek alarak, gerçekten bir “Volkspartei”, yani “halk partisi” olduğunu iddia edebilir. (5)

Ancak bu gelişme yeni değil. Yani böyle bir neo-faşist partinin güçlenmesi yeni bir olgu değil. Çünkü neo-faşist ideoloji son birkaç on yıldır Almanya’nın ana akım siyasi arenasına sızmaya devam ediyor. Nitekim, 2013’teki kuruluşundan bu yana hızla büyüyen parti, ırkçılığını ve otoriterlik eğilimlerini gizlemiyor ve liberal, çoğulcu bir toplumu reddetme konusunda oldukça açık sözlü davranıyor.

Tüm bunlardan sonra ortaya çıkan soru, “farklı yaş gruplarından ve sosyal sınıflardan gelen bu kadar çok seçmenin neden AfD’nin aşırıcı ve uygulanamaz politika önerilerine ilgi duyduğudur”.  Bu nedenleri aşağıdaki gibi sıralayabilmek mümkün.

(i) Doğu Almanya’nın Göreli Yoksulluğu

Öncelikle, eski Doğu Almanya’daki ekonomik durum, AfD’ye verilen desteği (kısmen) açıklayabilir. Kısmen, zira parti, özellikle batıdaki birçok eyalette de seçmenler arasında kayda değer bir destek kazandı. Eski siyasi partilerin, özellikle de işçi sınıfının güvenini büyük ölçüde yitirmiş olan Sosyal Demokratların, gelecek için uygulanabilir bir vizyon sunmadaki başarısızlığı, bu durumun bir parçası olabilir. Ayrıca, ulusalcı ve faşist görüşlerin etkilerinin de hafife alındığı anlaşılıyor. Alınan sonuçlar, ulusalcılık ve aşırı milliyetçiliğe olan bağlılığın, Alman nüfusunun oldukça büyük bir kesimi arasında hâlâ güçlü bir akım olarak varlığını sürdürdüğünü ortaya koyuyor. (6)

Keza, Almanya’nın 1990’daki yeniden birleşmesinden sonra aradan geçen 30 yılı aşkın süreye rağmen, sosyal refah anlamında doğu ile batı arasında hâlâ büyük bir uçurum varlığını sürdürüyor. Çok sayıda araştırmanın da işaret ettiği gibi, “Doğu Almanya, Batı Almanya’dan hâlâ yüzde 20 ila 25 daha yoksul.”

Doğu Almanya’da yaşayanlar, neo-liberalizm altında gerçekleşmesi beklenen yakınsamanın bir serap olduğunun farkına vardılar. 1990’dan sonra devlet kurumu Treuhandanstalt tarafından başlatılan devasa özelleştirme programı kapsamında, Doğu Almanya’nın devletin elindeki tüm ekonomisi özelleştirilirken, binlerce kamu işletmesinin kapatılması veya satılmasıyla sanayi tabanı büyük ölçüde tahrip edildi. Bu durum, kitlesel işsizliğe yol açtı ve genç ve eğitimli insanların iş ve daha iyi yaşam koşulları arayışıyla batıya göç etmesine neden olarak bir demografik krizi tetikledi. (7)

Kültürel sorunlar da söz konusu. Eski Doğu Almanya’da yaşayan birçok genç, Batı Alman kültürünü ve yaşam tarzını kendilerine son derece yabancı buluyor. Ayrıca küçük kasabalarda ve kırsal bölgelerde yaşayan insanlar sadece “ortalamanın altında gelir” elde etmekle kalmıyor, aynı zamanda altyapılarının çökmeye devam ettiğini ve toplu taşıma ile sağlık hizmetlerinin “artık kapsamlı bir şekilde garanti edilmediğini” görüyor.

(ii) Göçmen Sorunu

İkinci olarak, göçmen sorunu Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da da aşırı sağı güçlendiren bir sorun. Seçim sonrasında yapılan anketler, göçmenlerin AfD seçmenleri için motive edici faktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Öyle ki seçmenlerin yüzde 90’ından fazlası Almanya’da çok fazla yabancının bulunduğuna inanıyor ve bundan endişe duyuyor. (Ancak güvenlik, ekonomiye ilişkin endişeler ve mevcut ana akım partilere olan güvensizlik de de aynı derecede önemli).

Göçmen sorunu Avrupa’da iç siyaseti etkileyen en önemli konulardan birisi. Nitekim İsveç dahi, 2015 yılında kişi başına Avrupa’nın en yüksek sığınmacı sayısını kabul eden ülkelerden biri iken, on yıl sonra bu sayının en düşük olduğu ülkelerden biri haline geldi. Öyle ki İsveç Sosyal Demokratları 2026 seçimleri öncesinde, göç karşıtı bir strateji izliyor gibi görünüyor ve iktidara gelmeleri halinde hükümetin göçü durdurma ile ilgili olarak aldığı önlemleri sürdüreceklerinin sinyalini veriyor. (8)

(iii) Kemer Sıktıran Neo-liberal Ekonomi Politikaları

Üçüncü olarak, bu seçimin sonuçlarını tek bir etkenle açıklamak yanıltıcı olabilir. Çünkü bazı etkenler, ABD’den başlayarak çeşitli ülkelerde aşırı sağ popülizmi doğuran etkenlere benzerken, diğerleri Almanya’ya özgüdür.

Bu bağlamda, Almanya’nın anayasal bir kural haline getirilmiş kemer sıkma politikası aşırı sağı güçlendiren en büyük etken oldu.

“Schuldenbremse” (borç freni) olarak adlandırılan bu kemer sıkma önlemi, 2009 yılında Angela Merkel’in ilk hükümeti döneminde Alman anayasasına dahil edildi. Orijinal düzenlemeye göre, federal hükümetin yapısal bütçe açığı anayasal olarak GSYH’nin yüzde 0,35’iyle sınırlandırılmıştı.16 eyaletin ise yapısal borçlanmaya başvurması tamamen yasaklanmıştı. Bu anayasal kuralın değiştirilmesi için parlamentonun her iki meclisinde de üçte iki çoğunluk gerekiyordu ve bu, o zamandan beri neredeyse imkânsız hale geldi. O zamandan beri Almanya, devletin borçlanmasının doğası gereği tehlikeli olduğu ve en aza indirilmesi gerektiği şeklindeki neo-liberal inancı fiilen anayasasının temel bir özelliği haline getirdi. (9) Yani merkezci ya da sosyal demokrat hükümetlerin eli-kolu anayasa ile bağlandı ve bu toplumun büyük kesimlerin çok önemli bir memnuniyetsizliğe yol açtı.

Schwarze Null (Siyah Sıfır) Politikası

Öte yandan, bu kemer sıkma kapitalist sistem açısından işe yaradı. Kuralın gerektirdiği üzere, Almanya’nın kamu borcu, 2008 küresel finansal krizinin ardından GSYH’nin yaklaşık yüzde 80’inden, Covid-19 pandemisinin öncesinde yaklaşık yüzde 60’a düştü. “Schwarze Null” ya da bilinen adıyla “Siyah Sıfır”, Almanya’nın mali disiplininin bir sembolü haline geldi.

Ancak bu sözde başarı ihmal edilemeyecek ölçüde büyük bir toplumsal tahribata yol açtı. Çünkü bu, kurumsallaşmış bir kemer sıkma politikasını temsil ettiğinden, bunun sonucunda kaçınılmaz olarak kronik bir yatırım yetersizliği yaşandı. Modern bir ekonominin dayandığı fiziki altyapının neredeyse tüm unsurlarının çürümesine göz yumuldu. Bu da istihdamın azalmasına, işsizliğin ve yoksulluğun artmasına yol açtı.

En Çok Doğu Almanya etkilendi

Bu etkinin izleri Almanya’nın her yerinde görüldü, ancak en çok da yeniden birleşmenin ardından olağanüstü bir ekonomik şok yaşayan, eskiden Doğu Almanya’yı oluşturan bölgelerde hissedildi. Buralarda sanayi kolları ortadan kalktı, işsizlik hızla arttı ve üretken varlıklar Batı Almanların ve yabancıların eline geçti. İnsanlar hem siyasi dönüşümden hem de ekonomik çalkantıdan mustarip oldular.

Yatırımların zamanla doğu ile batı arasındaki uçurumu kapatabileceği umudu, “Siyah Sıfır” politikası tarafından bozuldu ve ardından engellendi. Sonuç olarak, bu uçurum hiçbir zaman ortadan kalkmadı; buna karşılık, nüfus azalması, zayıflayan ekonomik imkânlar ve başka yerlerde fırsat arayışına giren çok sayıda gencin göçü, Saksonya-Anhalt gibi eski doğu eyaletlerindeki sorunları daha da ağırlaştırdı.

Kuşkusuz bu etken, Almanya’da aşırı sağcı AfD partisinin yükselişinin tek nedeni değil. Ancak bu partinin eski Doğu Almanya eyaletlerindeki popülaritesi, eskiden Batı Almanya’ya ait olan eyaletlere kıyasla çok daha yüksek. Göçmenlere karşı düşmanlık gibi diğer faktörler de rol oynadı. Ancak kemer sıkma politikalarını körükleyen borç freni, bu tür duyguların yeşerebileceği bir ekonomik güvensizlik ortamı yaratarak hükümete, kurumlara, yeniden birleşmeye ve siyasi elitlere karşı güvensizliğe yol açtı. Neo-liberal borç freni örneğinde olduğu gibi, ana akım burjuva politikaları insanları kaderlerine terk ettiğinde, insanların siyasi uzlaşmaya yatırım yapmak için hiçbir nedenlerinin kalmadığı gerçeği ortaya çıktı.

AfD: Faşizmin İstismarcı Yüzü

AfD tüm bu olumsuz gelişmeleri istismar ederek kolaylıkla kitle tabanını büyüttü. Burjuva demokrasisine olan güvensizlik, güçlü sosyalist bir alternatifin olmadığı bir dönemde, seçmenleri (özellikle de en kırılgan ve endişeli insanlardan oluşan ve kolayca kıyamet senaryoları kurmaya meyilli olan kesimleri), AfD gibi istismarcı faşist bir partinin kucağına itti.

Birleşik Krallık’ta Reform UK’in Yükselişi

Faşist hareketlerin yükselişi konusunda Almanya yalnız değil. Macaristan ve Polonya’nın yanı sıra son zamanlarda Birleşik Krallık’ta belirgin bir hareketlilik söz konusu. Hatta İsveç’te bile (bugün) yapılacak olan seçimlerin sonucunda; ülkenin sağ partileri çoğunluğu sağlayabilirse, aşırı sağ ilk kez hükümete girebilir.

“İsveç’in, sınırsız serbest piyasa kapitalizmi ile komuta ekonomisine dayalı otokratik komünizm arasında bir “üçüncü yol” olduğu iddiası zaten başından beri bir yanılsamaydı. 20. yüzyılın başlarında İsveç işçi hareketinin elde ettiği büyük kazanımlar, giderek tersine çevrildi. Diğer kapitalist ekonomilerde olduğu gibi, neo-liberalizm politikaları (serbest piyasaya dönüş, zenginler ve şirketler için düşük vergilendirme, refah devletinde ve reel ücretlerdeki kesintiler, artan eşitsizlik vs), 1990’ların ortalarından beri İsveç’te de uygulanıyor”. (10)

Alman faşistlerinin Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimlerden ezici bir çoğunlukla galip çıkmasının hemen öncesinde Birleşik Krallık’ta faşistler Dover ve Portsmouth limanlarını iki kez işgal ettiler ve bir süreliğine limanı ablukaya alarak “göçmen taşıyan tekneleri geri çevirin” sloganları attılar. Bu sloganlar aslında hem İngiliz politikacıların hem de ana akım medyanın söylemlerini yansıtıyordu.

Faşist hareketlerin yükselişe geçtiği diğer ülkelerde olduğu gibi, Birleşik Krallık’taki Reform UK, ekonomik güvensizliği, işsizliği, ücretlerin durgunluğunu ve aşırı düzeydeki eşitsizliği öne çıkarıyor ve bunun sorumlusu olarak gerçek sorumlular olan süper zenginleri ve kapitalist sistemi değil, göçmenleri ve siyahileri gösteriyor.

Reform UK politikacılarından bazıları, P. Thiel ve E. Musk gibi ırkçılar tarafından finanse ediliyor. Bu milyarderler, dikkatleri kendi servetlerinden ve suçlarından başka yöne çekmeye ve bunun yerine ekonomik başarısızlığın suçunu göçmenlere ve siyahi insanlara yükleyen pogromları teşvik etmeye kararlı. Bu milyarderler, ekonomik güvensizliğin asıl kaynağı olan düzenlemesiz finansal ve ticari küreselleşme sisteminden ve bunun faillerinden dikkati başka yöne çekmek için güç, sindirme, şiddet ve dezenformasyona başvurmaya hazır faşistlere aktif olarak finansman ve kaynak sağlıyorlar. Mevcut Başbakan (İşçi Partisi Başkanı) ise güçsüz ve çaresiz olduğu izlenimini veriyor. Kaynak yetersizliği gibi gerekçelerin ardına sığınarak, bu kitleleri büyük sermaye çevrelerinin etkisinden kurtarma çabası içine girmiyor. (11)

Birleşik Krallık’ta, ABD’de ve özellikle Avrupa’da, çoğunluğa istikrar ve güvenlik sunamayıp finans dünyasına boyun eğen diğer merkezci politikacılar gibi, İngiltere Maliye Bakanı da kendi ülkelerinin halkını aşırı sağcı faşistlerin kollarına itmekten suçlu olan politikacılardan biri haline gelme riskiyle karşı karşıya.

Ana akım (merkez sağ ya da sol) siyasal partilere olan güvenlerini yitirmiş olarak, aşırı sağcı-faşist liderlerin arkasında yürüyen, kemer sıkma politikaları yüzünden güvenlik, umut ve fırsatlarından mahrum bırakılmış; insana yakışır barınma ve iş imkânlarından yoksun bırakılmış İngiltere’nin kara giysili genç erkekleri, sistem yerine göçmenlere saldırıyor.

Sonuç Olarak

İkinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Avrupa’daki faşist hareketler tamamen ortadan kalkmadılar, sadece yer altına geri çekildiler, gerçekte yok olmaksızın görünür olmaktan çıktılar.

1990’lardan itibaren tüm bu faşist hareketler bilinçli bir biçimde rehabilite edildiler ve hazırda bekletildiler. Özü itibariyle hemen hepsi faşist karakterlere sahip bulunsalar da onlar kendilerini “ulusalcı” olarak tanıttılar ve büyük medya da bu konuda onların ulusalcılar olarak (faşist değil) kamuoyuna tanıtımına hizmet etti. Örneğin Le Monde, Le Pen’i faşist değil bir ulusalcı olarak tanıtmayı uygun gördü. (12)

İşte bu bağlamda ve birçok vatandaşın, yerleşik düzenin partilerinin gelecek için hiçbir umut sunamadığının tam olarak farkına varmasıyla, Doğu Almanya AfD’nin kalesi haline geldi, Birleşik Krallık’ta neo-faşist Reform UK yükselişe geçti. Üstelik her ikisi de neo-liberalizmden beslenen bir yeni tür faşizmi savunuyor.

Türkiye’de Zafer Partisi gibi neo-faşist örgütlenmeleri bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yani, mevcut iktidar blokunun ekonomik sorunlara çözüm üretemediğini, kemer sıkma önlemleriyle krizin bedelini halka ödettirdiğini; demokratik muhalefetinse somut bir alternatif sunamadığını göz önüne aldığımızda, ülkeyi orta vadede toplumda (özellikle de gençler arasında) ciddi bir faşist hareketlere kayma tehlikesi bekliyor.

Bir başka anlatımla, ulusalcı -milliyetçi ideoloji ile faşist ideoloji arasında çok ince bir çizgi var. Tarihsel olarak ülkede ulusalcılık çok güçlü ve 100 yıldır varlığını sürdüren Kürt Sorunu ulusalcılığı ve milliyetçiliği sürekli olarak canlı tutuyor. Tüm bunlar ekonomik yıkımla birlikte, ülkedeki ulusalcı hareketlerin tabanını oluşturanların neo-faşist hareketlere ya da partilere kaymasıyla sonuçlanabilir.

Dip Notlar:

(1)  https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-474-the-state-is-the-problem (11 Eylül 2026).

(2)  Agm.

(3)  https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-473-germanys-democratic (7 Eylül 2026).

(4)  Agm.

(5)  https://theconversation.com/germany-why-the-afd-won-in-saxony-anhalt-and-what-happens-next (7 Eylül 2026).

(6)  https://truthout.org/articles/germanys-fascist-party-just-won-control-of-a-state-government (9 Eylül 2026).

(7)  Agm.

(8)  https://theconversation.com/immigration-in-sweden-how-the-country-went-from-one-of-europes-most-welcoming-to-one-of-its-most-restrictive (7 Eylül 2026).

(9)  https://www.taxresearch.org.uk/Blog/2026/09/07/the-price-of-germanys-black-zero-the-neoliberal-policy-that-has-driven-the-rise-of-its-far-right (7 Eylül 2026).

(10)                    https://thenextrecession.wordpress.com/sweden-no-longer-a-social-democracy (13 Eylül 2026).

(11)                    https://annpettifor.substack.com/p/the-guilty-men-driving-britons-into (7 Eylül 2026).

(12)                    Samir Amin, “The Return of Fascism in Contemporary Capitalism”, https://monthlyreviewarchives.org/mr/article/view/MR-066-04-2014-08 (10 Eylül 2026).

 

12 Eylül 2026 Cumartesi

12 Eylül Askeri Darbesi

 

12 Eylül Askeri Darbesiyle Başlayan Süreç Devam Ediyor

Mustafa Durmuş

12 Eylül 2026


Geçen yüzyılda kapitalist dünyayı niteleyen en önemli olguların başında askeri darbeler ya da darbe girişimleri geliyor.

Azgelişmiş ülkelerde, sömürgecilik sonrasında (1960’lar), Şili’de olduğu gibi iktidara gelen bazı “ulusal kalkınmacı yönetimler”; “emperyalist devletlerin çıkarlarına ters düşen strateji ve politikalar izlediklerinden”, CIA destekli askeri darbelerle devrildiler.

Türkiye gibi diğer bazıları da, “küresel sermayenin yeni birikim stratejilerinin hayata geçirilebilmesi için”, yine CIA destekli askeri darbelere maruz bırakıldılar. Bu darbelerde ABD emperyalizminin ve NATO’nun payı çok büyük.

Açık Diktatörlüklerin Döl Yatağı: Emperyalist -Kapitalist Sistem 

Ancak, tüm askeri darbeleri sadece emperyalizm olgusu ile açıklamak doğru değil. Zira darbelere neden olan diğer bazı (daha ziyade içsel) ekonomik, politik ve jeopolitik etkenler de söz konusu. Bunların başında kuşkusuz derin ekonomik krizler ve politik krizler geliyor.

Bu etkenler, örneğin 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinde son derece etkili olmuşken, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi ve ardından 20 Temmuz OHAL ile gelen ve genelde “sivil darbe” olarak nitelendirilen gelişmede, spesifik olarak, ekonomik faktörden daha ziyade, iktidarın iki kanadı arasında başlayan çatışmayla ayyuka çıkan politik bir kriz etkili oldu.

Keza, 1980 öncesinde İran’da Amerikancı Şah Rejiminin devrilmesi ve yerine Mollalarca yönetilen bir rejimin iş başına gelmesi, ABD tarafında, Rusya’ya karşı önemli bir hegemonya kaybı olarak görüldü ve bunu telafi etmek için Türkiye bir askeri rejimle tahkim edilmek istendi.

12 Eylül 1980 Darbesine Giden Süreç: Ekonomik ve Politik Kriz

12 Eylül Askeri Darbesi öncesinde dünya kapitalizmi uzun süren bir iktisadi durgunluk, Türkiye ekonomisi ise derin bir iktisadi ve politik kriz içindeydi. Türkiye’nin krizi aslında 1962’den itibaren uygulamakta olan kapitalist ithal ikameci büyüme modelinin (en azından Türkiye’deki versiyonunun), bir kriziydi ve kendisini “döviz krizi” biçiminde gösteriyordu.

Yani ağırlıklı olarak iç pazara, dolayısıyla belli düzeyde satın alma gücünü garantileyen, göreli olarak yüksek işçi ve memur ücretlerine ve sendikal örgütlenmeye dayalı ithal ikameci birikim ve büyüme stratejisi, 1970’lerin ortalarından itibaren hem iç hem de dış ekonomik nedenlerden dolayı krize girdi.

Sermaye birikim rejimini bu krizden çıkartmak ancak yeni bir birikim rejimi ile mümkün olabilirdi. Bu artık iç pazara değil, kapitalist küreselleşmeye paralel olarak “dış pazara/ihracata yönelik bir model” olmak durumundaydı. Bu modelin ekonomi-politik temelini ise rekabetçi işçi ücretleri (yani düşük ücretler), işçi sınıfının örgütlerinin dağıtılması ve genel olarak hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması oluşturuyordu.

24 Ocak 1980 Kararları: Filmin Fragmanı

Krizden çıkış için önce “24 Ocak 1980 Kararları” adı altında IMF-Dünya Bankası kaynaklı “istikrar tedbirleri ve yapısal uyum programları” uygulandı. Bu kararlar Türkiye’yi hızla küreselleşen kapitalizme -emperyalizme yeni ve daha sağlam bir biçimde eklemlemeyi hedefleyen kararlardı. 

Bu kararların hayata geçirilebilmesi için (aksak işlese de) mevcut parlamenter demokratik rejimin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Çünkü işçi sınıfı hareketi ve sendikalar güçlenmiş, toplumsal muhalefet ayağa kalkmıştı. On binlerce işçi grevde, öğrencilerse boykottaydı. İşçi ve emekçilerin haklarını, ekonomik ve politik örgütlerini ortadan kaldıran bir tür açık diktatörlüğe ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı 12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri diktatörlük karşıladı.

Kısaca, açık bir diktatörlük biçimi olan askeri diktatörlük, neo-liberal politikaların hayata geçirilebilmesi için 12 Eylül askeri darbesiyle inşa edildi. Bu süreçte, bu kararlara ve bu kararları uygulayan askeri ve sivil yönetimlere uluslararası sermaye, emperyalist devletler, IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar da destek verdiler.

Kârlılık Restore Edildi

24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünün sonucunda; Türkiye ekonomisinin makroekonomik performansı artırıldı; yerli ve uluslararası sermayenin kârlılığı restore edildi ve ekonomi yeniden dış borç geri ödemesi yapabilir hale getirildi.

Bunun faturası ise işçi ve emekçi sınıflara ödettirildi: işçilerin reel ücretleri ve köylülerin gelirleri düştü, gelir dağılımı daha da bozuldu. Düşük ücret, yüksek reel faiz, zamlar ve devalüasyonlar ile halk daha da yoksullaştırıldığı gibi, halk ekonomik ve demokratik haklarından mahrum bırakılarak, askeri diktatörlük altında ağır bir zulme uğratıldı (1).

12 Eylül rejimi ile birlikte işçilerin kıdem tazminatlarına esas kabul edilen gün sayısı 45 günden 30 güne indirildi (bugünlerde bu hak tamamen ortadan kaldırılmak isteniyor).

Darbeden bu yana geçen 46 yıl boyunca, özellikle de son 24 yıldır, Türkiye neo-liberal politikalara teslim edilerek bir bütün olarak hızla dönüştürüldü, özelleştirmeler ve serbestleştirme politikalarıyla ekonomi küresel kapitalizme ve emperyalizme daha da bağımlı hale getirildi, kalkınma ve sanayileşme çabalarından bütünüyle vazgeçildi.

Ancak bu da sistemin krizini çözmeye yetmedi ve 40 yıla yakındır uygulanan neo-liberalizm; önce sivil bir darbeye, ardından da bugünlerde yaşandığı gibi, bir diğer açık diktatörlük olan faşizm ile sonlanabilecek olan Siyasal İslamcı Otoriterleşmeye yol açtı.

“15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi” ve OHAL

!2 Eylül Darbesinden sonra da ülkede post modern darbeler gerçekleşti. Bunlardan en sonuncusu ‘15 Temmuz Başarısız Darbe Girişimi’ olarak tarihe geçti. Kısaca, Darbe Girişiminin ardındaki faktör ekonomik krizden ziyade politik krizdi. Bu krizin bir ayağı 2013 yılından beri iyice belirginleşen FETÖ-AKP çatışmasıydı. Diğer ayağı ise Orta Doğu’da Türkiye’nin de parçası haline geldiği savaşla birlikte iyice karmaşık bir hal alan Kürt Sorunuydu. Öyle ki 2015 yılında çatışmasızlık sürecine son verip savaş konseptine geri dönüşü sağlayan üst akıl darbe mekaniğini de harekete geçirdi.

Tek Adam Rejimi

Darbe girişiminden sadece 1 hafta sonra ilan edilen OHAL ve devreye sokulan KHK’ler neo liberal, siyasal İslamcı neo- otoriter bir rejimin kurulmasının ilk adımları oldu. Geçen 10 yıl boyunca parlamenter demokrasi ortadan kaldırılıp, güç ve iktidarın tek elde toplanmasına izin veren bir “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” kuruldu. Ancak bu rejim altında da politik kriz atlatılamadığı gibi, ekonomi derin bir krize sürüklendi.

Sonuç Olarak

Türkiye, 12 Eylül Askeri Darbesinden bu yana karşılaştığı en derin sosyal krizlerinden birini yaşıyor. Üstelik bu kriz sosyal, siyasal ve ekolojik krizlerle birlikte “çoklu bir krize” dönüşmüş durumda: artık bütüncül bir toplumsal çöküşten söz etmek mümkün.

Yaygın yolsuzlukların ve organize suç örgütlerinin varlığı, kamu kaynaklarının kullanımındaki usulsüzlükler, liyakatsizlik, etik sorunlar, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri gibi olgular, ülkedeki mevcut durumun kriz kavramıyla açıklanamayacak kadar ciddi bir durum olduğunu, bunun “toplumsal bir çöküş” olduğunu gösteriyor.

Bugünkü otoriter rejim aslında 12 Eylül’ün bir devamı. Zira 12 Eylül uygulamalarına benzer, hatta yargı ve yürütme anlamında ondan çok daha kötü uygulamalarla karşı karşıyayız. Kayyumlar, kitlesel tutuklamalar, şantaj ve rüşvet ile seçilmiş politikacıların parti değiştirmeye zorlanmaları bunun bazı örnekleri.

Ancak, bugünkü rejimin ayırıcı özellikleri de var:

Öncelikle, bugün artık faşizm gibi açık bir diktatörlüğe dönüşmekte olan rejimin egemenleri çok daha bilinçliler, ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar ve zamana yayıyorlar. “Demokrasiyi öldürmek için onu ortadan kaldırmanın gerekmediğini” öğrendiler. Tek yapmaları gereken şeyin, “onu içeriden aşındırmak, demokratik kurumları itibarsızlaştırmak, tarihi yeniden yazmak, kaos yaratmak ve iktidarı korumak için halkı yeterince manipüle etmek” olduğunun bilincinde hareket ediyorlar. İkincisi, otoriterleşmeyi “normalleştirme” konusunda son derece başarılılar. Bugünün normalinin “demokrasisizlik” olduğu düşüncesini neredeyse tüm topluma kabul ettirdiler.

Buna rağmen, bu ülkeyi; emek, demokrasi, ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği, eşit yurttaşlık, sosyal adalet ve toplumsal barış temelinde yeniden inşa edebiliriz. Ülkede hâlâ demokrasiye inanan onlarca milyon insan var. Alanlardaki, işyerlerindeki emek, demokrasi, hukuk ve adalet mücadelesi hala sürüyor. Dipten gelen faşist dalgayı da etkisiz kılabilmek için gerekli olan, en geniş demokrasi ittifakının oluşturulmasıdır.

Dip Notlar:

(1)  Mustafa Durmuş, “12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği”, Memleket Siyaset Yönetim Dergisi, 2011/15, s. 95-139.

11 Eylül 2026 Cuma

Orta Vadeli Program (2027-2029)

 

Orta Vadeli Programın (2027-2029) Ayırıcı Özelliği (1)

Mustafa Durmuş

11 Eylül 2026

Önümüzdeki üç yıla ilişkin Orta Vadeli Program (OVP 2027-2029) açıklandı (1). Program üzerine ekonomi basınında çok sayıda değerlendirme yer aldı. Bunlar daha ziyade; programın hedeflerinin (büyüme, enflasyon, işsizlik, mali ve finansal istikrar gibi), ülke ekonomisinin gerçekleriyle uyuşup uyuşmadığını irdeleyen köşe yazılarından ve emek karşıtı yönlerine yapılan eleştirel değerlendirmelerden oluşuyor.

Zayıf Büyüme, Yüksek Enflasyon, Yüksek İşsizlik ve Kemer Sıkma


Yeni Programda 2026 ekonomik büyüme tahmini yüzde 3,3 ve 2027 tahmini yüzde 4,2 olarak yer alıyor. Yani siyasal iktidar daha önce hedeflediği yüzde 5’lik ekonomik büyüme hızını yakalayamayacağının farkında.

Buna karşılık enflasyonun yukarı doğru güncellendiği görülüyor. Daha önceki Programda bu yılın enflasyonu yüzde 16 olarak hedeflenmişken, yeni Programda bu oran yüzde 28’in üzerine çıkıyor. 2027 yıl sonu enflasyon hedefi yüzde ise 21 olarak açıklandı. Oysa 12 Şubat 2026’da yayımlanan TCMB raporunda 2027 sonu için konulan hedef yüzde 9 idi. Bu durum iktidarın OVP’lerde, enflasyon gibi halkı doğrudan ilgilendiren konularda, rakamları düşük hesaplama yoluna gittiğinin bir delili. Ancak bu kez mızrak çuvala sığmıyor ve iktidar yüksek enflasyonla mücadele etmediği ya da edemediğini zımnen kabul ediyor.

İşsizlik oranının bu yıl sonunda dar anlamda, yüzde 8,1 olacağı ifade edilen Programda, hedef; gelecek yıl için yüzde 8, 2028 için yüzde 7,8 ve 2029 için yüzde 7,6 olarak belirlendi. 2,1 milyon ilave istihdamla işsizliğin azaltılması hedefleniyor.  Yeni istihdamınsa, “yeni nesil çalışma biçimleri ve sektörel dönüşümlere uyumun sağlanması” adı altında, güvencesiz çalışma pratiklerinin yaygınlaştırılmasıyla sağlanmasının hedeflendiği anlaşılıyor. İş ve yatırım ortamını başlığı altında sıralanan “idari süreçlerin kolaylaştırılması, düzenleyici kalitenin ve öngörülebilirliğin güçlendirilmesi” önlemleri, devletin emek yanlısı düzenlemelerden iyice çekileceği anlamına geliyor.

Bütçe açığının 2027 yılında yüzde 3,5; 2028’de yüzde 3,1 ve 2029’da yüzde 2,8 olarak hedeflenmesi ise (sadece halk ile sınırlı kalan) kemer sıkma politikasının sürdürüleceğini gösteriyor.

Yeni Programın Ayırıcı Özelliği

Oysa yeni Programın bir ayırıcı özelliği var: mevcut otoriter rejimi tahkim ederken, kemer sıkmayı sürdürüp, halkın demokratik siyasete olan güveninin iyice azaltarak, uzun vadede faşizmin kitle tabanını oluşturmaya dönük çok büyük tehlikeler içeren düzenlemelere sahip bulunması.

Bu anlamda program ekonomi politik bir değerlendirmeyi gerekli kılıyor. Bunu programda yer alan kaynak (ödenek) tahsisine ve bunun finansman biçimlerine bakarak yapacağız. Aşağıdaki görsel bu amaçla hazırlandı.

Ayrıca sonraki yazılarımızda, Almanya ve İngiltere’de sırasıyla AfD ve Reform (UK) olarak adlandırılan faşist partilerin oylarındaki büyük artışın nedenlerinden yola çıkarak, Türkiye’deki orta vadede ortaya çıkabilecek riskleri bu Program bağlamında ele alacağız.



Finans Kapitalin Gücü Pekişiyor!

Öncelikle, 2027-2029 Merkezi Yönetim Bütçelerine de aynen yansıtılacak olan Orta Vadeli Programın kamu harcamaları kısmına bakıldığında; önümüzdeki üç yıl boyunca en büyük payı faiz harcamalarının oluşturduğu görülüyor.

Öyle ki, önümüzdeki üç yılda faiz için bütçeden 13 trilyon 914 milyar TL harcama yapılacak. Yani bu üç yılda faiz harcamaları yüzde 32 oranında artırılacak. Bu durum, halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve kalkınmayı sağlamak için harcanabilecek devasa bir kaynağın, izlenen neo-liberal birikim stratejisine kurban edilerek, nasıl finans kapitale peşkeş çekileceğini gösteriyor. Bu da otoriter rejimin finans kapital boyutunun ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Savunma, İnşaat ve Maden Çıkarma Harcamalarındaki Süper Artış!

En hızlı artacak olan savunma harcamaları ise (yüzde 229), bir yandan jeopolitik gerilimler ve olası bir dünya savaşı karşısında, iktidardaki oligarşinin çıkarlarını koruma hedefini gösterirken, diğer yandan alt-emperyal amaçlarla hareket eden rejimin militarist karakterini sergiliyor.

Savunma harcamalarını; yüzde 150’lik artışla sosyal konut, yüzde 139’luk bir artışla maden arama harcamaları ve yüzde 103’lük bir artışla organize tarım bölgelerine yapılan harcamalar takip ediyor.

Böylece inşaata ve ranta dayalı piyasa ekonomisi üzerinden sermaye ve servet birikimi sürdürülecek. Ayrıca MTA’nın yapacağı maden aramaları sonucunda bulunacak madenlerin, gelecekte yerli ve yabancı özel sektör şirketlere devri söz konusu olabilecek.

Gıda Arzının Güvenliği Büyük Sermaye Şirketlerine Teslim!

“Gıda arz güvenliği ve tarımsal dayanıklılığın artırılması” başlığı altında ise; tarımsal üretimde verimlilik ve rekabet gücünün artırılması amacıyla üretim, işleme ve lojistik altyapısının bütünleşik olarak planlandığı Organize Tarım Bölgeleri yaygınlaştırılacak, bu bölgelerde jeotermal ve yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin kullanımı ile kaynak ve enerji verimliliği desteklenecektir” deniliyor.

Programda yer alan bu ifadelerden; bu sektörlerdeki piyasacı özel sektör faaliyetlerinin devlet desteğiyle sürdürüleceği, yani özel sermaye birikiminin destekleneceği anlaşılıyor.

Örneğin, gıda arzı güvenliğinin ve sürdürülebilirliğinin; tarımı demokratik yerelleştirme, kooperatifleşme, tarım ve toprak reformu gibi mülkiyet yapısını toplumsallaştıracak önlemlerle sağlanması hedeflenmiyor. Tersine, Organize Tarım Bölgelerinin yaygınlaştırılmasıyla, tarım sektörünün daha da kapitalistleştirilmesi ve böylece büyük sermaye çevrelerinin sermaye birikimini tarım sektöründe de sürdürebilmeleri amaçlanıyor. (Nitekim Ege Bölgesi’nde hali hazırda devasa boyuttaki arazilerin büyük inşaat şirketlerince satın alınıp kapitalist tarıma başlanılması çok çarpıcı). Sulama yatırımlarındaki yüzde 71’lik artış bunu destekleyecek bir strateji olarak işlev görecektir).

Bu stratejik öncelikli (!) harcamaların analizi bize; inşaata ve doğa tahribatına dayalı rant esaslı mevcut neo-liberal birikim stratejisinin, savunma sanayi yatırımlarıyla güçlendirilerek sürdürüleceğini anlatıyor. Bu strateji, kârı ve rantı toplumun ihtiyaçlarının önüne koyduğundan, daha fazla otoriterlikle sürdürülecektir. Başta ABD ve NATO üyesi ülkeler olmak üzere, Batılı devletlerin rejime olan destekleriyle, iç siyasetin tasarımı da buna göre yapılıyor zaten.

Halkın Üzerindeki Mali Yük Artırılıyor!

Kamu gelirleri açısından ise durum şu: Öncelikle, “devletin diğer gelirleri” adı altında sıralanan (cezalar ve teşebbüs gelirleri gibi) gelirlere yüklenmeye devam edilecek.

Örneğin bu üç yıl boyunca toplam olarak 71 trilyon 599 milyar TL’lik bir vergi geliri, bunun yanı sıra 11 trilyon 939 milyar liralık diğer kamu geliri toplanması hedefleniyor. Ayrıca, vergi yükünün artırılarak geniş anlamda vergi yükünün 2027’de yüzde 24,8’e, 2028’de yüzde 24,9’a ve 2029’da yüzde 25,1’e yükseltilmesi hedefleniyor. “Vergi tahsilatlarının tabana yayılması hedefi” altında, matrah artışlarının yanı sıra, taban genişletmesinin, yani yeni vergilerin de gündeme getirileceği anlaşılıyor.

Yeniden Özelleştirmeler

Ülke tarihinin özelleştirme şampiyonu AKP iktidarı bu Program paralelinde, yeni özelleştirmeleri gündeme getiriyor: 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet köprüleriyle 8 otoyol ve 5 çevre otoyolu veya kesimi, mülkiyet devri olmadan 30 yıllığına özelleştirilecek. (2)

Bu özelleştirmelerin, “alt yapının daha etkin ve daha verimli olarak kullanılmasını sağlamak amacıyla” yapılacağı ileri sürülse de dünya örneklerinden de özelleştirmelerin böyle bir işlevinin olmadığı biliniyor. Özel işletmeciler, yenileme yatırımlarından ve bakım ve işçilik maliyetlerinden kısarak ve kullanıcı ücretlerini artırarak kârlarını maksimize etme peşinde olduklarından, bu ifade gerçeği yansıtmıyor.

Kaldı ki bu özelleştirme kapsamına alınan bu işletmelerin zarar etmeyen işletmeler olduğu biliniyor. (15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinden yıllık 184 milyon 173 bin dolar kâr sağlandığı (yüzde 96 kâr) ileri sürülüyor). (3) Özelleştirmeler sonrasında, maksimum kâr sağlama amacı gereği, kullanıcı ücretlerinin hızla artması da söz konusu olacaktır.

Ayrıca, buradan elde edilecek olan gelirlerin bütçe açığını kapatmaya yetmeyeceği de biliniyor. Nitekim bu üç yıl boyunca toplam yaklaşık 12 trilyon 396 milyar TL’lik bir   bütçe açığı verilmesi planlanırken, sağlanacak özelleştirme geliri sadece 490 milyar TL civarında olacak.

Bu gerçeğe rağmen bu özelleştirmelerin yapılmasının nedeninin (bütçe açığını kapatmaktan ziyade), gemi artık iyice azıya almış olan siyasal iktidarın, özellikle de yandaş büyük sermaye gruplarına ve siyasal yapılara servet transferini sürdürmek istemesi olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Devam edecek…

Dip Notlar:

(1)    T.C. Cumhurbaşkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Orta Vadeli Program (2027-2029), Eylül 2026.

(2)    https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/09/20260905-20.pdf (11 Eylül 2026).

(3)    https://dokuz8haber.net/yeni-partili-yavuzyilmaz-ozellestirme-kararina-tepki-gosterdi-yillik-karlari-paylasti (7 Eylül 2026).