21 Temmuz 2026 Salı

Güçlü devlet

 

“Güçlü” bir ülke mi yoksa “mutlu” bir ülke mi?

Mustafa Durmuş

21 Temmuz 2026


İktidar medyası, Ankara’da 7-8 Temmuz’da yapılan NATO Zirvesi’ni (önceden planlanmış bir şey olmasına rağmen) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve devletin gücünün bir kanıtı olarak sunma yarışına girdi.

Kuşkusuz siyasal iktidar ağır misafirlerini çok iyi ağırladı. Sadece her bir lidere özel olarak hazırlanmış tabancalar hediye edilmedi, ayrıca kendilerini güvende ve rahat hissetsinler diye Ankara adeta Ankaralılara yasaklandı. NATO’yu protesto etmeye kalkanlarsa, daha sokağa çıkmadan bir gün önceden evlerinden toplandı. 7 ve 8’inde sokağa çıkanlar derdest edildi, gözaltına alındı. Bazıları hala cezaevlerinde tutuluyor.

“Güçlü devlet- güçlü ülke” gösterisi mi?

Bütün bu gösteri, “güçlü bir devlet ve güçlü bir ülke” olduğumuzu kanıtlamak için miydi? İktidarın bu tutumuyla NATO liderlerine, özellikle de NATO ele başı Trump’a vermek istediği mesajı her halde şuydu:

“Yüzde 80’i NATO ve ABD karşıtı olan bir toplumu bile susturabilecek kadar güçlü bir iktidarız. Nasıl ki şu ana kadar İsrail’in Filistinlilere yönelik olarak yaptığı saldırılar ve katliamlara rağmen, büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir toplumu (özellikle de AKP tabanını ve cemaatleri) susturduysak, NATO karşıtı eylemleri de engelleriz, bize güvenebilirsiniz, o iş bizde!”  

Peki, Türkiye, ülke dışından güçlü bir ülke olarak görünüyor mu?

Aşağıdaki ilk görsel, 33 ülkede 15.131 yetişkinle yapılan bir ankete dayanan Pennsylvania Üniversitesi Wharton School’un “2026 En İyi Ülkeler Endeksi” verilerini kullanarak dünyanın en güçlü ülkelerini sıralıyor. Sıralama, askeri veya ekonomik gücü doğrudan ölçmek yerine, katılımcıların her ülkenin genel gücünü/etkisini nasıl algıladığını yansıtıyor. (1)

 

Türkiye güçlü ülke sıralamasında 13. sırada yer alıyor!

Endekse göre Türkiye; İtalya, İspanya, İsviçre, Hollanda gibi Avrupa devletlerinin yanı sıra, İran gibi güçlü bir Ortadoğu ülkesinden ya da Avustralya gibi gelişkin emperyalist Uzak Doğu ülkesinden çok daha güçlü bir ülke konumunda.

Bu çalışmada, bir ülkenin ya da bir devletin gücü; büyük ölçüde askeri gücüyle ölçülse de aynı zamanda ekonomik gelişkinlik, teknolojik liderlik, stratejik kaynakların varlığı ve diplomatik beceri ve erişim tarafından da şekilleniyor.

ABD, Çin ve Rusya ilk üçte

Çalışmada öne çıkan bazı bulgularsa şöyle: ABD, Çin ve Rusya, küresel güç algısında diğer ülkelerden tamamen ayrı bir ligde, emperyalist süper ligde yer alıyor. ABD, sadece askeri ve teknolojik gücüyle değil, aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomisi olmasından dolayı ilk sırada konumlanıyor.

Çin, nadir toprak elementleri üzerindeki hakimiyeti, geniş ticaret ilişkileri ve artan askeri gelişmişliğiyle ve yaklaşık iki milyon askeri personeli ile dünyanın en büyük aktif görevdeki ordusuna sahip olmasından dolayı, ikinci sırada yer alıyor.

Rusya ise, kendisinden aşağıda yer alan bazı ülkelerden çok daha küçük bir ekonomiye sahip olmasına rağmen, genel sıralamada üçüncü sırada bulunuyor. Ülkenin bu konumu; askeri yeteneklerinin, nükleer silah cephaneliğinin, petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarının ve jeopolitik etki alanının devam eden etkisini yansıtıyor. Birleşik Krallık dördüncü sırada yer alırken, onu Almanya izliyor.

Sonuçlar, askeri gücün olduğu kadar, ekonomik ve finansal kapital büyüklüğünün, teknolojik liderliğin, stratejik kaynaklara sahip olmanın, diplomatik etki ve uluslararası olayları şekillendirme yeteneğinin de bu sıralamada çok etkili olduğunu gösteriyor.

Yumuşak Güç Sıralaması

Güçlü olmanın sert biçiminin yanı sıra, yumuşak biçimi de söz konusu.  Yani bir “ülkenin dünya çapında ne kadar tanındığı ve olumlu değerlendirildiği (itibar)”, ayrıca “diğer ülkeler üzerinde ne kadar etkili olabildiği” gibi kıstaslar da söz konusu olabiliyor. Buna “Yumuşak Güç/Soft Power” adı veriliyor. Bu güç dağılımı ise ikinci görselde sunuluyor. (2)

Bu görselin temelini oluşturan endeks; 193 ülkenin tamamını “küresel etki”, “itibar” ve “tanınırlık” esaslı olarak sıralıyor. Bu endeks, dünya çapında toplanan anketler ve diğer algı göstergelerine dayanarak, ülkelerin dünya genelinde ne kadar olumlu algılandığını puanlayıp sıralıyor. Yani yumuşak güç; “ülkenin kültür, diplomasi, iş dünyası ve uluslararası nüfuz yoluyla küresel kamuoyunu biçimlendirme yeteneğini” yansıtıyor.

Bu görseldeki önemli bulgularsa şöyle:

ABD, 2026 yılında yumuşak güç sıralamasında yine ilk sırada yer alıyor (Çin’in sadece 1,4 puan önünde).  Japonya, Birleşik Krallık ve Almanya ilk beşi tamamlıyor. Türkiye ise 100 puan üzerinden 52,4 puan ile kendisine ancak 25. Sırada konumlanıyor. Yani yumuşak güç kullanımında, Türkiye daha alt sıralarda kendine yer bulabiliyor.

Güçlü ülkelerde yaşayan insanların yaşam kalitesi?

Yine, Wharton School tarafından hazırlanan “2026 En İyi Ülkeler Endeksi” (3), dünya çapında insanların yaşam kalitesinin en yüksek olduğu ülkelerin hangileri olduğuna dair bir sıralama yapıyor. 33 ülkeden 15.000'den fazla yetişkinin yanıtlarına dayanan bu sıralama 85 ülke insanının yaşam kalitesine ilişkin uluslararası algıyı ölçüyor.

Endeks, yalnızca ekonomik veya demografik göstergelere dayanmak yerine, ülkelerin “ticaret, iş fırsatları, dostluk ortamı, siyasi istikrar ve genel refah” gibi faktörler açısından nasıl değerlendirildiğini yansıtıyor.

Endekste öne çıkan noktalar şöyle:

İsveç, algılanan yaşam kalitesi açısından Danimarka ve Kanada’nın önünde birinci sırada bulunuyor. Kanada, Amerika kıtasında en üst sırada yer alan ülke olurken, ABD diğer tüm G7 ülkelerinin gerisinde kalıyor. (ABD, 2018’den bu yana 10 sıra gerileyerek diğer tüm G7 ekonomilerinin gerisine düştü).

Dünyanın en iyi 10 ülkesinden 8’i Avrupa’da bulunuyor; bu durum, bölgenin yaşam kalitesi konusunda sahip olduğu güçlü küresel itibarı yansıtıyor. En üst sıralarda yer alan ülkelerin ortak noktaları ise; istikrarlı kurumlar, yüksek güven düzeyleri ve güçlü kamu hizmetleri. Yaşam Kalitesi açısından Türkiye 100 üzerinden 26,4 puan ile 34.sırada yer alıyor. Özetle, ülkemiz insanı büyük çoğunlukla kaliteli bir yaşam sürmüyor.

Güçlü ülkelerin insanı daha mı mutlu?

Son olarak, Dünya Mutluluk Endeksi’nin yer aldığı ‘Dünya Mutluluk Raporu’nda (2026), İskandinav ülkeleri hep liste başı. Bu durum, bu ülkelerin güçlü küresel itibarlarının, istikrarlı bir şekilde yüksek yaşam memnuniyeti düzeyleriyle desteklendiğini gösteriyor.

Bu sonuç, yaşam kalitesi açısından, uluslararası algıların ekonomik büyüklükten veya jeopolitik etkiden ne kadar farklı olabileceğini gösteriyor. Bir başka deyimle, sert ya da yumuşak güç sahibi olmak, ülke insanının yaşam kalitesinin de yüksek olmasını garantilemediği gibi (ABD ve Türkiye örneğinde olduğu gibi), güçlü devletler altında yaşayan insanların yaşam kalitesi, göreli olarak daha düşük olabiliyor.

Bu tespit mutluluk verileriyle de doğrulanıyor. Nitekim Türkiye, mutluluk genel sıralamasında 109 ülke arasında 94. sırada yer alıyor. (10 puan üzerinden 5,3 puana sahip). (4)

Yani, yaşayarak bildiğimiz bir gerçeğimizi, uluslararası raporlar da doğruluyor:

Türkiye’de insanların büyük çoğunluğu mutsuz. En mutsuzlar ise, milli gelirden sadece üçte birin altında bir pay alabilen ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında bir asgari ücret karşılığında ve haftada 48 saatten fazla çalışan 10 milyona yakın işçi, çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında gelir elde edebilen 16 milyona yakın emekli ve 12 milyonu aşan (ve çoğunluğu da genç olan) işsiz.

Bu mutsuz çoğunluğa, artık ekip biçemeyen, ağır kredi borçlarından dolayı iyice yoksullaşan köylüleri, küçük üreticileri, küçük esnafı, istihdam dışı bırakılan, şiddete uğratılan, öldürülen kadınları ve ötekileştirilen kimliklere ve inançlara sahip yurttaşları ve mahkemeye dahi çıkartılmadan içerde tutulan binlerce tutsağı dahil edebilirsiniz.

Bu durum tesadüf değil

Demokrasi ve hukuka ilişkin diğer bazı uluslararası raporlar; ülke insanının, güçlü ve “itibardan tasarruf etmeyen” devlet görüntüsü altında, neden düşük bir yaşam kalitesine mahkûm edildiğini ve mutsuz olduğunu ortaya koyuyor:

Türkiye, Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde (2026),143 ülke arasında 118. sırada kendine yer bulabiliyor. Yani Türkiye, bağımsız bir yargının olmamasından dolayı, hukukun artık hiç işlemediği bir ülke.

Keza, “Küresel Özgürlükler Statüsü” (2026) açısından Türkiye, “özgür olmayan bir ülke”. Öyle ki, puanı 100 üzerinden 32. Son olarak, Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada. Dahası, son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor.  10 yılda puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi.

Sonuç olarak

AKP’nin bundan 23 yıl önce verdiği; “3Y” ile yani “Yasaklarla, Yolsuzluklarla ve Yoksulluklarla” mücadele sözüne rağmen, ülke her üç alanda da tam bir çöküşe sürüklendi.

Daha da kötüsü, hızla yoksullaşan, toplumsal bir çöküş ve ahlaki sorun yaşayan ülke ve toplum, hızla otoriterleşiyor. Siyasal iktidar ise ayakta kalabilmek için, güçlü bir iktidar görüntüsü vermeye çalışıyor ve NATO gibi emperyalist örgütler ve emperyalist devletlerle olan ilişkilerini sağlamlaştırıyor. Ancak ülkeyi yeni bir paylaşım savaşında rol almak zorunda kalabileceği çok ciddi risklerle de karşı karşıya bırakıyor.

Bu kötü gidişata karşı; başta işçi sınıfı ve diğer tüm emekçilerin örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, demokrasiden yana siyasal partiler olmak üzere, yoksul köylüler, küçük esnaf ve küçük üreticiler, ekoloji hareketi, kadın hareketi, ezilen kimliklerin mücadele hareketleri gibi toplumun geniş kesimleri arasında büyük yankı uyandıran toplumsal hareketler, ortak bir mücadele içinde olmak zorunda.

Bu mücadelenin hedefi; eşitlikçi ve ekolojik olarak sürdürülebilir demokratik bir ekonomi ve siyaset üzerinden şekillenecek olan; demokratik, sosyal ve laik bir cumhuriyetin inşası olmalıdır.

Dip notlar:

(1)  https://www.visualcapitalist.com/ranked-the-worlds-most-powerful-countries-according-to-global-opinion (12 Temmuz 2026).

(2)  https://www.visualcapitalist.com/ranked-the-worlds-most-powerful-countries-by-soft-power-in-2026 (28 Şubat 2026).

(3)  https://www.visualcapitalist.com/mapped-where-people-think-quality-of-life-is-best (16 Temmuz 2026).

(4)  https://www.gallup.com/analytics/349487/world-happiness-report.aspx (19 Mart 2026).

 

19 Temmuz 2026 Pazar

Mali disiplin

 

Kemer sıkma ekonomik değil, politik bir tercihtir!

Mustafa Durmuş

19 Temmuz 2026

Devlet bütçesi aylar sonra ilk kez bu yılın haziran ayında fazla verdi: Merkezi Yönetim Bütçesi dengesi (+) 114,2 milyar TL olarak gerçekleşti. Ancak 6 aylık kümülatif denge (Ocak-Haziran) 942,8 milyar TL açık olarak devam etti. Yani açık küçülse de sürüyor.

Diğer yandan, bütçe fazla verse de faiz ödemeleri füze hızıyla artmaya devam ediyor. Bu 6 ayda ödenen faizin 1,464,2 milyar TL olması, yani faiz ödemelerinin bütçe açığından 524,4 milyar TL daha fazla olması (1); başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerinin, asıl olarak bankalara ödeme yapmak için kullanıldığını gösteriyor. Bu ödemelerin bütçe içindeki payı yüzde 17 gibi rekor bir orana fırlamış durumda.

Mali disiplin mi, kemer sıkma mı?

Siyasal iktidar, uzunca bir zamandır, “mali disiplini sağlama” gerekçesiyle, halka dönük harcamaları kısarken, vergilere yükleniyor yani kemer sıkma politikası uyguluyor. Örnek olarak, bu yılın ilk 6 ayında, net sosyal güvenlik harcamalarının bütçe içindeki payı (821 milyar TL) yüzde 9,4’te kalırken, faize yapılan ödeme bunun neredeyse iki katına çıktı. (2)

Sosyal güvenlik sorunu bir gelir dağılımı ve halk sağlığı sorunudur!

Oysa, gerçekte sosyal güvenlik alanında yaşanan sorun (başta emekli maaşlarının düşüklüğü olmak üzere), bir demografi sorunu olmaktan ziyade, gelir dağılımındaki adaletsizlikle ilgili bir sorundur.

Buna karşılık, konu, demografik bir sorunmuş gibi gösterilmeye çalışılıyor: “insan ömrü uzadı, emeklilik çağında uzun süre yaşayan çok fazla insan var. Emeklilere ödeme yapabilmek için her yıl daha fazla insandan prim almak zorunluluğu var”, gibi üzerinde fazla düşünmediğimizde ikna edici gelebilen bir iddia. 

Ancak, çalıştıkları sürece bu insanların ödedikleri primler dikkatli kullanılsaydı ve çalışırken bu insanların ücretleri yeterli olsaydı hem SGK primleri hem de gelir vergisi tahsilatları daha yüksek olabilirdi. Bu nedenle sosyal güvenlik sorunu demografiye ya da aktüeryal hesaplara indirgenmemeli, bunun yerine birincil gelir dağılımı emek gelirleri lehine iyileştirilmelidir. Bu sorunun aynı zamanda bir halk sağlığı sorunu olduğu da unutulmamalı ve bütçeden kaynaklar ona göre ayrılmalıdır.

Sosyal harcamalarda kısıntı yapılırken, vergi gelirlerinde yüzde 38,7’lik bir artış sağlandı.  Oysa bu ilk 6 aydaki resmi enflasyon toplam yüzde 17,8. Yani siyasal iktidar, vergi gelirlerini enflasyonun iki katından fazla artırarak, halktan gereğinden fazla vergi aldı.

Yeni torba yasa halka kemerleri daha da sıktıracak!

Meclis’te görüşülmekte olan yeni “torba yasa” ile öncelikle işçinin parasıyla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan daha fazla para, imalatçı ve turizmci gibi daha fazla sermaye kesimine verilecek.

Faizciye, silah tüccarına, müteahhide, vakıf üniversitelerinin patronlarına yüzlerce milyar TL’lik kaynağın aktarımı ise sürdürülecek. Ayrıca bu yıl sermaye kesiminden alınması gereken vergilerin 3 trilyon TL’sinden, “muafiyet, istisna ve indirim” gibi adlar altında vazgeçildi. Bunlar, sermaye kesimine karşı son derece cömert davranan siyasal iktidarın, bu kıyağın bedelini halka, emekçilere kemer sıktırmasından başka bir şey değil.

Kemer sıkma ekonomik bir sorunluluk değil, siyasal bir tercih!

İktidar halka kemer sıktırırken ya yüksek enflasyonu bahane ediyor ya da Hazinede para olmadığını, kamu borçlarının arttığını, bütçe açıklarının kapatılması gerektiğini, kısaca harcamaların kısılarak vergilerin artırılması gerektiğini söylüyor.

Bunlar doğru iddialar değil. Para yetersizliği (!) gerçekte kemer sıkmanın gerekçesi olamaz. Yani siyasal iktidar, onu iktidar yapan ve 23 yıldır hemhal olduğu sermaye ve servet sahiplerine kaynak aktarmayı seçtiğinden dolayı bu iddiayı dillendiriyor.

Kaldı ki, bir an için bu iddiaların doğru olduğunu kabul etsek bile şu sorular yanıtsız kalıyor:

▪Neden sadece halka dönük harcamalar (sosyal güvenlik ve refah harcamaları gibi) kısılırken, örneğin faiz ve askeri harcamalar kısılmıyor?  Örneğin, kemerlerin sıkıldığı bir zamanda, neden NATO Zirvesi için 11,6 milyar TL harcama yapılıyor?  Dahası, Türkiye’nin NATO için yapacağı katkı neden 2,5 kat artırılarak yüzde 2’den yüzde 5’e yükseltiliyor? Neden S-400’ler projesinden vazgeçilerek yeni masraf kapısı açılıyor?

▪ “Irak petrolü” davasında ödemek durumunda kalacağımız 1 milyar 471 milyon dolarlık ceza (3), neden bu suçu işleyenler tarafından değil de biz vergi mükellefleri tarafından ödenmek zorunda?

▪Madem daha çok vergi alınarak kemerler sıkılacak, o halde neden sermaye kesiminin ödediği kurumlar vergisinin payı sadece yüzde 10’larda kalıyor? Ya da neden kurumlar vergisi oranı bazı sektörler için indirildi? (Yüzde 12,5).

▪Neden vergi gelirlerinin yüzde 70’ini KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin oluşturduğu ve kalan dolaysız vergilerin üçte ikisinin de ücretli emekçilerce ödendiği, mevcut adaletsiz vergi sistemi değiştirilmiyor?

▪Büyük servetlerin kaynağını son zamanlarda süper rant gelirlerinin oluşturmasına rağmen, neden bir rant vergisi konulmuyor ya da süper zenginlerden alınmak üzere, bir servet vergisi uygulanmıyor?

Neden son çıkan “varlık affı” ile yapıldığı gibi, vergi kaçıran ve servetlerini yurt dışında tutanlara inanılmaz imkanlar sunularak, bunlardan vergi alınmayacağı taahhüt ediliyor?  Neden Türkiye'ye yerleşenler için 20 yıl boyunca gelir vergisi istisnası getiriliyor?

▪Neden İstanbul Finans Merkezi'nde (İFM) faaliyet gösteren kurumlara yönelik transit ticaret ve yurt dışı mal alım satımı teşvikleri daha da artırılıyor? Neden İFM içindeki kuruluşların- transit ticaret kazancında yüzde 50 olan vergi indirimi yüzde 100’e; İFM dışındaki kuruluşların- transit ticaret kazancında vergi indirimi yüzde 95’e yükseltiliyor? Ayrıca, neden transit ticaret ile nitelikli hizmet merkezi kazançları ve İFM kapsamındaki finansal hizmet ihracatı kazançları artık asgari kurumlar vergisi matrahından da indirilerek, kurumlar vergisi yükü sıfırlanıyor?

▪Neden vergi borçlarında taksit süresi ve limiti genişletiliyor ve azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor? Böylece dürüst vergi mükellefi cezalandırılmış olmuyor mu? (4)

Tarife adaletsizliği

Gelir vergisi uygulamasındaki en büyük adaletsizliklerden birinin, ücretlilerin bir yıl içinde birkaç kez üst vergi dilimine girmeleri olduğu biliniyor. Bu da vergi tarife dilimlerini işçilerin ücretlerini maaşlarını kemiren gizli bir vergi zammına dönüştürdü. Öyle ki 2000 yılında Gelir Vergisi tarifesinin brüt aylık asgari ücrete oranı 21 kat iken, 2026 yılında bu oran 5,8’e kadar düştü. (5) Özetle, gelir vergisinin ilk dilimi asgari ücretteki artış kadar arttırılmayınca, işçiler zam aldıktan birkaç ay sonra ikinci dilime girerek, yüzde 15 yerine yüzde 20’den, hatta yüzde 27’den başlayan oranlardan vergilendiriliyor.

▪O halde neden haksızlığı düzeltmek için bir yasal düzenleme yapılmıyor?

Türkiye’de ortalama ücretli bekar bir çalışanın toplam vergi yükü 2025 yılında yüzde 40,3 seviyesine yükseldi. OECD ortalaması ise yüzde 35,1 olarak gerçekleşti. Ayrıca, OECD ülkelerinin önemli kısmında çocuk sahibi ailelere vergi avantajları ve sosyal destekler sağlanırken, Türkiye’de iki çocuklu tek gelirli bir aile için vergi yükü yüzde 40,3 ile OECD’nin en yüksek seviyesinde bulunuyor. OECD genelinde çocuk sahibi olmak ortalama vergi yükünü yaklaşık 8,9 puan azaltırken, Türkiye’de çocuklu ve çocuksuz çalışanlar arasında anlamlı bir fark bulunmuyor. Son olarak, Türkiye’de ortalama ücretli bir çalışanın net ortalama vergi oranı yüzde 29,3 seviyesinde iken, OECD ortalaması yüzde 25,1’dir. (6)

Başka bir ifadeyle, OECD’nin diğer ülkelerindeki ücretli emekçiler brüt maaşlarının ortalama yüzde 75’ini net olarak elde ederken, Türkiye’de bu oran yüzde 71 seviyesinin altında kalıyor. Bu sonuçlar Türkiye’yi, ücret üzerindeki toplam yük bakımından OECD ülkeleri arasında üst sıralara taşıyor.

▪ O halde, neden ücretliler üzerindeki vergi yükünün azaltılması için gereken yapılmıyor da tüm destekler, asıl kemerleri sıkması gerekenler olan sermaye kesimine veriliyor?

▪Son olarak, yanlış politikalar yüzünden kamu borç stoku 15 trilyon TL’ye, bireysel borçlar ise 7 trilyon TL’ye dayandı. Bir yandan kamu, bir yandan gelirleri giderlerini karşılamaya yetmeyen on milyonlarca insanımız ağır bir faiz yükü altında eziliyor.

▪Bu yükleri hafifletmek yerine, neden yüksek faizle borçlanma, özellikle de şeffaf olmayan doğrudan satış yöntemiyle sürdürülüyor?

Sonuç olarak

Bütün bu örnekler, mali disiplin adı altında yürütülen kemer sıkma uygulamalarının sadece emekçiler için geçerli olduğunu ve bu amaçla yapılan işlerin iktisat biliminin bir gereği olmadığını gösteriyor.

Bunlar otoriter rejimin, halkın örgütsüzlüğünden yararlanarak kamusal kaynakları büyük sermaye çevrelerine aktarmak biçimindeki sınıfsal ve siyasal tercihinin sonucudur.

Bu yüzden de emekçilerin mücadelesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal olmak zorundadır.

Dip notlar:

(1)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Haziran 2026 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, Haziran 2026 (17 Temmuz 2026).

(2)  Agk.

(3)  https://www.sozcu.com.tr/pazar-gunune-1-4-milyar-dolar-borcla-uyandik-p335737 (12 Temmuz 2026).

(4)  4 Haziran 2026 tarihli ve 33270 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7582 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.

(5)  https://x.com/ozanbingoll (25 Haziran 2026).

(6)  OECD, Taxing Wages 2026, The Progressivity of Labour Taxation in OECD Countries, 2026’dan aktaran Taxademy, OECD Ücret Vergileri Raporu (2026) | Türkiye İçin Alarm Veren Sonuçlar (3 Temmuz 2026).

 

 

 

 

 


15 Temmuz 2026 Çarşamba

NATO Zirvesi

 

Savunma (!) Örgütü NATO Kimi Savunuyor?

Mustafa Durmuş

15 Temmuz 2026


Bugün, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin 10. yıldönümü. Darbe girişiminin sırasında, başta iktidar çevreleri olmak üzere, birçok insan, bu girişimin “FETÖ Terör Örgütü” tarafından yapıldığına, ancak arkasındaki asıl gücünse Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO olduğuna neredeyse emindi.

Ne gariptir ki 10 yıl sonra, 7-8 Temmuz’da, aynı ABD’nin Başkanı D. Trump, NATO toplantısı için Ankara’ya geldiğinde siyasal iktidar tarafından en üst düzeyde ağırlandı, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (FSM) ABD bayrağının renkleriyle ışıklandırıldı. Ankara kendi halkına yasaklanırken, yüzlerce protestocu gözaltına alındı, bunlardan bazıları tutuklandı.

Yani “ABD’nin darbe girişiminde rolü olduğu” iddiası unutulduğu gibi, dünyanın gözü önünde çok abartılı bir Amerikan güzellemesi yapıldı. Oysa aynı Trump NATO görüşmeleri sürerken, Ankara’dan İran’a yeniden saldırı emri vererek, Türkiye’yi hiç de takmadığını gösterdi.

Ateşkes sürerken toplanan NATO zirvesi

NATO zirvesine gelince; ABD/İsrail-İran savaşına bir anlaşma ile ara verildiği bir anda (7-8 Temmuz tarihlerinde), 32 NATO devlet başkanı ve kilit ortakları, NATO 3.0 adı verilen bir vizyon çerçevesinde İttifak’ın 36. zirvesi için başkent Ankara’da bir araya geldiler.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından ortaya atılan bu vizyona göre; Avrupa kendi konvansiyonel savunması için birincil sorumluluğu üstlenecek. Böylece ABD, Avrupa’nın başlıca silah tedarikçisi ve NATO’nun nükleer caydırıcılığının sağlayıcısı olarak konumlanırken, başka bölgelerdeki savaşçı politikalarına odaklanma imkânı bulacak.

Nitekim, NATO müttefikleri toplamda 50 milyar dolardan fazla tutarda yeni askeri alımlar yapacaklarını açıkladılar. (Silah satışı yapacak olan ABD’li şirketler arasında dünya devleri olan Northrop Grumman ve Lockheed Martin de bulunuyor).

Zirve sonrası yayınlanan ortak bildiride en dikkat çekici başlıklardan biri savunma sanayii konusunda: müttefikler 50 milyar doların üzerinde yeni savunma tedariki ve ortak projeler için taahhütte bulunurken, savunma ticaretindeki engellerin kaldırılması ve ortak üretim kapasitesinin artırılması hedefi de açık şekilde ifade edildi. Bu yaklaşım, NATO'nun yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda ortak bir askeri üretim ekosistemi oluşturma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu da “askeri sanayi kompleksi” kavramının küreselleştirilerek genişletileceği anlamına geliyor ki bu durum insanlık ve doğa için çok ciddi bir tehlike oluşturuyor.

F-35 Muamması sürerken zirve için harcanan 11,6 milyar TL

Türkiye açısından gelişmeler gerek ABD'nin gerekse Avrupalı müttefiklerin uyguladıkları silah ambargolarının kaldırılması yönünde bir irade bildirimi olarak kayıtlara geçti. Türkiye-ABD ilişkilerinde uzun süredir kriz başlığı olan F-35 dosyası konusunda ise zirveden (Trump’ın verdiği sözler dışında), sorunun çözüldüğüne dair somut bir sonuç çıkmadı. Buna karşılık Türkiye kutusunu bile açmadığı S-400’leri bir üçüncü ülkeye satma kararı aldı.

Diğer yandan, NATO zirvesi için genel bütçeden 11,6 milyar TL’ye varan bir harcama yapıldı. Buna Ankara Büyük Şehir Belediyesi tarafından yapılan reklam pano harcamaları dahil değil. Keza, Trump’ın daha önce yaptığı dayatma sonucunda, üye ülkelerin 2030 yılına kadar askeri harcamalarını GSYH’lerinin %5’ine kadar yükseltmeleri doğrultusunda alınan karar, diğer ülkeler gibi Türkiye ekonomisini de halkı da çok zora sokacak. Çünkü bu bizim vergilerimizden ve/veya kesintiye uğratılan sosyal harcamalardan karşılanacak.

NATO harcamaları iktidar açısından turnusol kâğıdı gibi bir işlev gördü. Öyle ki yapılan ve daha da yapılacak olan bu harcamalar, kendi milyonlarca asgari ücretlisine Temmuz’da zam yapmayan, en az 5,1 milyon en düşük ücret alan işçi emeklisine ise sadece 3,552 TL zammı layık gören iktidarın, gerçekte kimi temsil ettiğinin ve halkına ne kadar değer verdiğini de bir göstergesi.

Nüfusunun %80’inin ABD karşıtı olduğu bir ülkede bu kadar açıktan ABD ve NATO’ya destek vermek, kendi tabanı da dahil tüm toplumu artık hiç umursamamak anlamına geliyor. Bu da otoriter rejimin önümüzdeki süreçte neye dönüşmekte olduğunun bir göstergesi olabilir.

NATO nedir, nasıl ortaya çıktı?


Hafızamızı tazeleyelim: NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 32 Kuzey Amerika ve Avrupa ülkesinden oluşan siyasi ve askeri bir ittifak. 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasıyla kurulan bu örgüte Türkiye 18 Şubat 1952 tarihinde katıldı.

Bu örgütün temel amacının, “kolektif savunma yoluyla üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini korumak” olduğu ileri sürülüyor. İttifakın temel taşı olan 5. maddeye göre, “Avrupa veya Kuzey Amerika’daki bir veya daha fazla üye devlete yönelik silahlı bir saldırı, tüm üye devletlere yönelik bir saldırı olarak kabul edilir”. Keza, “saldırganlığı caydırmak amacıyla siber ve uzay savunmasının yanı sıra nükleer, konvansiyonel ve balistik füze yeteneklerinin bir karışımı uygulamaya sokulur”. Ayrıca, “küresel istikrarı teşvik etmek amacıyla kriz önleme faaliyetlerinde bulunmak ve üye olmayan devletlerle ortaklık kurmak, NATO’nun hedefleri arasındadır”. (1)

Aslında NATO, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından, batılı kapitalist ülkelerin Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı siyasi ve askeri bir ittifakı olarak kuruldu.

“Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak”

Örgütün kurucu üyeleri; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Portekiz’deki Salazar diktatörlüğü de dahil olmak üzere Batı Avrupa’dan 10 devletti. İttifakın ilk genel sekreteri Baron Hastings Ismay, ittifakın amacını açıkça şöyle ifade etmişti: “Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak.”

 İngiltere, Fransa ve Belçika daha önce benzer bir anlaşma imzalamışlardı, ancak bir araya gelseler bile, Sovyetler Birliği’ne ya da gelecekte yeniden güçlenecek Almanya’ya karşı koyamazlardı. Her biri birer sömürge imparatorluğu olan bu gerileyen güçler, dünyadaki statülerini korumak için 1945 sonrası dünyanın en büyük gücü olan ABD ile bir ittifaka ihtiyaç duyuyorlardı. İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferin hemen ardından, ABD’nin, ellerindeki sömürge imparatorluklarını almak istemesinden de endişeliydiler. (2)

NATO küresel hale geliyor

Diğer yandan, günümüzde, NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa ile sınırlı kalmayıp Asya’da varlığını genişletiyor: Japonya ve Güney Kore gibi yeni ortak ülkeleri bünyesine katarak Hint-Pasifik bölgesine ilerliyor ve Çin ile bir çatışma arayışında. ABD ve diğer NATO üye ülkelerinin askeri harcamaları rekor seviyelere tırmanıyor. Silah tedarikçileri kârlarını artırırken, devasa silahlanma maliyetleri halkların sırtına yükleniyor. Aşırı genişleme, toplumsal kargaşa ve gerginliğin tırmanma riski, bu genişlemeci güç politikasının belirgin özelliği.

Tüm bunlar, ittifakın meşruiyetini daha önce görülmemiş bir şekilde sorgulatıyor. Şöyle ki, NATO’nun kuruluşundan kanlı geçmişine ve günümüze kadar uzanan aşağıda özetlenen üç büyük efsane söz konusu (3):

(i) Savunma ve uluslararası hukuk efsanesi: NATO’nun “bir savunma ittifakı olduğu” durmadan tekrarlanan bir anlatıdır. Ancak tarihine bakıldığında şunu görmek mümkün: Ne NATO’nun kurulduğu dönemde, karşılıklı savunma ana odak noktasıydı ne de son on yıllarda NATO’nun sergilediği tutumda savunma odaklı bir yaklaşımdan söz edilebilir. NATO, Soğuk Savaş döneminde “stay behind” grupları (Gladyo) aracılığıyla kendi darbe mekanizmalarına güveniyordu. Bunlar, darbeler dâhil olmak üzere, NATO üyeliğini sorgulayan sol muhalif siyasi güçlerin iktidara gelmesini aktif olarak engellemek için terörist yöntemlere de başvurmaktan çekinmediler.

Kısaca NATO bir savunma örgütü değil, emperyalizmin savaş örgütüdür!

(ii) Demokrasi ve hukukun üstünlüğü efsanesi: Tüzüğüne göre; NATO üyeleri “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı olarak halklarının özgürlüğünü, ortak mirasını ve medeniyetini korumaya” kararlıdır. Ancak bu, 1949 yılında bile apaçık bir yalandı. ABD’nin başından beri diktatörlükler ve faşist rejimlerle anlaşmalar yaptığı yer sadece Latin Amerika değildi. Avrupa’da da NATO müttefikleri arasında yer alanlar da sadece liberal demokrasiler değildi.

Öyle ki, ABD, İspanya’nın faşist diktatörü Franco ile ikili güvenlik anlaşmaları imzaladı; Portekiz’in faşist diktatörlüğü ise NATO’nun kurucu üyelerinden biridir. Diktatör Salazar’ın gizli polisi, muhalifleri işkenceyle öldürürken ve Portekiz kolonilerinde toplama kampları kurarken, ABD, Portekiz’i demokratlar topluluğuna dâhil etti.

Son olarak, Türkiye’de yapılan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından binlerce siyasi tutuklu işkence gördü. 650.000 siyasi tutuklama, 7.000 idam cezası talebi, 571 idam cezası hükmü verildi ve 50 idam infaz edildi, ayrıca işkence sonucu en az 171 kişi öldürüldü. O dönemde de bugün de Türkiye hâlâ NATO üyeliğini koruyor. Askeri darbe sonrasında bile, ABD ve müttefiklerinden kapsamlı askeri yardım alıyor. Bugün Türkiye NATO tarafından Rusya, Çin ve İran’a karşı bir ileri karakol muamelesi görüyor.

Yani NATO, otoriter rejimlerle ve askeri diktatörlükler ve/veya faşist diktatörlüklerle iş birliği içinde olan ve onları destekleyen bir örgüttür!

(iii) Değerler ve insan hakları topluluğu efsanesi: “Ortak değerlerimiz (bireysel özgürlük, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü) bizi birleştiriyor.” NATO, 2022 Stratejik Konsepti’nde kendini bu şekilde bir değerler topluluğu olarak tanıtıyor.

Oysa ABD’nin Rhode Island eyaletindeki ünlü Brown Üniversitesi, yalnızca son 20 yıl içinde ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü savaşlar nedeniyle 4,5 milyon kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Yani NATO, insan haklarını koruyan bir topluluk değil, aksine NATO, üyelerinin işlediği insan hakları ihlallerine karşı koruyucu bir şemsiye görevi görüyor. Ve bu ihlal, hiçbir şekilde sadece kitlesel silahlanma diktatörlüğü altında sosyal insan haklarının ihlaliyle sınırlı değil. Aksine, NATO, üye devletleri tarafından işlenen savaş suçlarına karşı cezasızlık politikası izliyor.

Yani NATO, insan haklarını koruyan değil, ihlal eden rejimleri destekleyen bir örgüttür!

Kuruluşundan 77 yıl sonra bugün, bu askeri ittifak, küresel genişlemesi ve çatışmalarıyla dünyayı hiç olmadığı kadar üçüncü bir dünya savaşının eşiğine sürüklediği gibi, askeri harcamalarda yarattığı patlama ve küresel ısınmaya neden olan savaşçı politikalarıyla halkları yoksullaştırıyor, doğayı tahrip ediyor.

Türkiye’nin durumu: Aşırı büyük” savunma” bütçesi

NATO içinde ikinci büyük orduya sahip bulunan Türkiye’de, toplam büyüklüğü 18 trilyon 929 milyar TL olan 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinden, 2,5 trilyon TL ile savunma harcamalarına ayrılan pay %12,3’ü buluyor. Böylece, savunma harcamaları artık faiz harcamalarından sonra ikinci en büyük harcama kalemi ve bu haliyle eğitim harcamalarının da üstünde. (4)

Yani ülke olarak savaşçı politikalara gereğinden fazla para harcıyoruz. Ayrıca savunma adı altında tam olarak neyi, neden savunduğumuzu ve önemli olduğunu düşündüğümüz her şeyi savunma kapasitesine sahip olmak için neye harcama yapmamız gerektiğini de bilmiyoruz.

Büyük servetleri mi savunuyoruz, demokratik kurumlarımızı mı savunuyoruz, bu ülkenin halklarını mı savunuyoruz, yoksa sınırlarını mı savunuyoruz?

Altyapımızı mı savunuyoruz, savunma kapasitemizi mi savunuyoruz? Bunu tam olarak, biliyor muyuz?  

F-35’lere odaklandığımız bir anda, ülkenin çeşitli bölgelerine düşen yabancı menşeli İHA ve SİHA’ları ya da İran tarafından atıldığı ileri sürülen füzelerin kendi imkanlarımızla imha edilememesini nasıl açıklayabiliriz?

Sonuç olarak

Savunma stratejisi, tek başına silah satın almak, silahlı kuvvetleri istihdam etmek veya hatta onları sahaya sürmekle ilgili değildir ve asla da olamaz; çünkü bunlar yalnızca en uç durumlarda gerçekleşir ve bu da stratejinin başarısız olduğu anlamına gelir. Savunma stratejisi, neyin değerli olduğunu, onu nasıl korumamız gerekebileceğini ve bu varlıkların güvenliğini sağlamak için gerekli olan tüm eylemleri tanımlamakla başlar.

Keza, savunmaya harcanacak kaynaklar sınırsız değildir. Bu bağlamda, savunmaya harcanan bunca kaynak sadece israf değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlama, ekolojiyi ve istihdamı koruma, yoksulluğu azaltma ve sosyal refahı artırma gibi, toplumun birincil hedeflerini feda etmek anlamına da gelmektedir.

Özetle NATO, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, Batı emperyalizminin koçbaşı olarak görev yapar ve ezilen ulusların, halkların ve dünya işçi sınıfının emperyalist-kapitalist sömürüye karşı mücadelesini bastırmak için vardır.

Oysa Dünyanın, insanlığın ve doğanın; eşitliğe, sosyal adalete, barışa, refaha ve huzura, yani sosyalizme ihtiyacı var.  Bu nedenle doğru tavır; NATO’nun önüne kırmızı halkı sermek değil, onun ortadan kaldırılmasını talep etmektir.

Dip notlar:

(1)  https://www.nato.int/en/what-is-nato (10 Temmuz 2026).

(2)  https://mronline.org/2024/04/11/nato-75th-anniversary-a-guarantor-of-war (Temmuz 2026).

(3)  https://mronline.org/2024/06/05/the-three-great-myths-of-nato (5 Haziran 2024).

(4)  2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ve Bağlı Cetveller.

 

21 Haziran 2026 Pazar

Yerelleştirme

 

Aşırı merkeziyetçiliğin neden olduğu sorunlara “demokratik yerelleş(tir)me” çözümü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2026


Bugün “Dünya Yerelleş(tir)me Günü”. Bugün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl bu ay boyunca dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok kolektif girişimi tanıtmak için bir araya geliyor.

Yerelleştirme: çoklu çözüm!

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmıyor, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabiliyor. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak, işçi sınıfını güçlendirebiliyor.  

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin ve otoriter iktidarların insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabiliyor.

Aşırı merkeziyetçi sistemlerin bazı açmazları

Buna karşılık, yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere, birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz. İklim krizi, aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınlar, mahsul ve biyolojik çeşitlilik kayıplarına, altyapının hasar görmesine ve tahrip olmasına, konut ve insanların geçim kaynaklarının kaybına neden oluyor.

Gıda, su, elektrik, sanitasyon, ulaşım gibi neredeyse tüm hayati hizmetlerimiz, bu hızlanan iklim dalgalanmalarından kaynaklanan aksaklık veya arızalara karşı savunmasız olan son derece merkezi sistemler tarafından sağlanıyor. Örneğin, endüstriyel tarım, hızlanan iklim dalgalanmaları karşısında gıda stokları oluşturma konusunda yetersiz kalıyor.

Ulus ötesi tedarik zincirleri kesintiye uğradığında ve tek kültürlü ithalat ürünleri başarısız olduğunda, durum daha da kötüleşiyor. Yerel koşullara uyarlanmış çok kültürlü gıda üretim sistemlerinin oluşturulması gerekiyor.

Alternatif paradigmanın yeni bir ilkesi olmalı

Aşırı merkeziyetçiliğe karşı alternatifin temel ilkesi demokratik yerelleştirmedir. Çünkü yerelleştirme bazlı, topluluk ve dayanışma temelli ekonomiler daha güvenli, istikrarlı, üretken ve yenilikçidir. Emeği ve doğayı gözeten kolektif mülkiyete ait bir yerel işletme, hizmet ettiği toplumu daha iyi tanıdığı için, toplumun çıkarlarına çok daha iyi hizmet eder. Böyle bir paradigma altında, kapitalist özel mülkiyetin yerini müşterek/kolektif/komünal mülkiyet biçimleri alır. 

Müşterekler, tüm sonuçları ve faydalarıyla herkese ait olması gereken şeylerdir ve denizler, ormanlar, nehirler, göller, madenler gibi fiziki yapılarla sınırlandırılamazlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, alt yapı, ulaştırma, barınma, bakım işleri, bilim ve bilimsel bilgi, iletişim, internet gibi kamusal nitelikli hizmetler de müşterekler kapsamında değerlendirilmelidir. Müştereklerin mülkiyeti daima kolektiftir.

Demokratik yerelleştirme, kapitalist küreselleşmenin panzehri olabilir

Yerelleştirme, aynı zamanda, kapitalist küreselleşme ve neo-liberalizme tepki olarak, ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Kapitalizmin yol açtığı kişiliksizleştirmeye ve diğer zararlara karşı mücadele eder ve uygun teknoloji, döngüsel ekonomi, yerel para birimi, karşılıklı yardımlaşma, yerel gıda, halk meclisleri vb. yoluyla özgüven ve kendi kendine yeterliliği teşvik eder. Yerel ekolojiye dayanan yerelleştirme, yerel kaynakların kullanımını teşvik eder, daha az enerji gerektirir.


Ekonomiyi eve getirmek”

Ekonomik faaliyeti daha yerel bir düzeye indirgemek, daha az sermaye gerektirir ve hem insanların hem de gezegenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde çalışır. Bu, “ekonomiyi eve getirme” sürecidir.

Ayrıca, yerelleştirme “izolasyon veya milliyetçilik” anlamına gelmez. Aksine uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere, her düzeyde bilgi paylaşımını ve iş birliğini gerektirir.

Yani demokratik yerelleştirme, topluluklar ve halklar arasındaki bölgesel ve küresel bağların sonu, parçalanma ve izolasyon demek değildir. Aksine, küresel sermayenin hegemonyasına ve ona hizmet eden ulus devletin gücünü kısıtlamaktır.

Yerelleştirme “yerinden demokrasi” demektir

Yerel ekonomiler aracılığıyla; küresel pazarlara olan bağımlılık büyük ölçüde azaltılabilir. Su, gıda, enerji, barınma, sanitasyon ve takas gibi hayati konularda ekonomik özerklik sağlanabilir. Yerel meclislerin (kırsal veya kentsel) karar alma sürecine aktif katılımı sağlanarak, yerinden demokrasi hayata geçirilebilir. Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması mümkün kılınabilir.

Demokratik bir yerelleştirme altında, insan ve doğanın ihtiyaçları, karar alma sürecinin merkezine konulur. Bu, örneğin, iklim krizine karşı hayati bir yanıt niteliğindedir. Zira ulaştırma mesafeleri ve fosil yakıt kullanımı önemli ölçüde azaltılır.

Yerelleştirme otoriterliğe karşı bir çözüm olabilir

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden/radikal demokrasi gibi uygulamalar olabilir. Bunun için, öncelikle, çoğulcu-katılımcı demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir. Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu, hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerlidir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter rejimlere karşı bir güç olarak işlev görebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir. Çünkü otoriter rejimler yerel yönetimleri kıskaç altına almak isterler.

Hodge: “Yerelleştirme maliyet etkin bir süreçtir”

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekir. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisidir.  40 yıldır bu konunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. (1)

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir. Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakılacağı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerini- kısacası temel gıda ihtiyaçlarını- elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz nakliye maliyetini azaltır”. (2)

Kısaca yerelleştirme, sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme biçimlerinden biri olarak (yeniden) “beledileştirme”

Dünyanın birçok bölgesinde; dayanışma, eşitlik, sürdürülebilirlik ve radikal demokrasiye dayanan kamu odaklı bir gelecek inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yeni kamu odaklı geleceğin merkezinde kentler ve kasabalar yer alıyor. 2000 ile 2019 yılları arasında, küresel olarak 1400'den fazla yeni “beledileştirme” veya “yeniden beledileştirme” vakası yaşandı. Bunlar; yerel yönetimler tarafından yönetilen yeni kamu işletmelerinin kurulması veya özelleştirilmiş hizmetlerin belediye tarafından geri alınması vakaları. Bu eğilim, 58 ülkedeki 2400 yerleşim yerinde görüldü. Bu “yeni belediyecilik”, kentlerle sınırlı kalmaksızın çeşitli ölçeklerde uygulanmaya çalışılan ekonomik demokrasi gündeminin geniş bir parçası olarak ortaya çıktı. (3)

“Yeniden beledileştirme”, daha önce özel olan veya özelleştirilmiş hizmetlerin yerel düzeyde kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınması sürecini, “beledileştirme” ise yeni kamu hizmetlerinin oluşturulmasını ifade eder.

Konu ile ilgili bir araştırma raporunun temel bulguları şöyle özetlenebilir: Yerelleştirme, demokratik bir kamu mülkiyetinin oluşturulmasında öncüdür. Su, konut, ucuz enerji, çocuklara günlük ücretsiz öğün temini ve atık yönetimi yapmaktadır. Halk sağlığı, genel sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, uyuşturucu ile mücadele hizmetleri sunmaktadır. İnsan hakları ve sosyal hakların korunup geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. İşçi hakları ve sendikaların geliştirilmesine katkı vermektedir. İstihdam yaratırken, güvencesiz istihdamı ortadan kaldırmaktadır. İklim değişikliklerine ve doğal felaketlere karşı mücadele alanlarından biridir. Feminist bir bakış açısıyla kamusal hizmetleri yeniden düzenlemekte ve toplumsal cinsiyete dayalı bütçelemeye izin vermektedir. (4)

(Yeniden) beledileştirme ve emek ile ilgili kazanımlar

Kamu hizmetleri sunan emekçiler kilit öneme sahiptir ve çalışma koşulları, kaçınılmaz olarak kaliteli hizmet sunma kabiliyetlerini yansıtır. İncelenen tüm (yeniden)belediyeye devretme süreçleri boyunca, genel istihdam koşulları korunduğu görülüyor. 158 vakada, özellikle savunmasız durumdaki çalışanlar söz konusu olduğunda, bu koşulların daha da iyileştirilmesi veya belirgin şekilde geliştirilmesi muhtemeldir.

Sendikaların katılımı ise bu sonuçların elde edilmesinde kritik öneme sahiptir. İşçi sendikaları çok sayıda özelleştirmenin geri alınması, güvenli istihdam sağlayarak ve yeni iş ve araştırma merkezlerini çekerek yerel ekonomiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.

İşçi hakları neden önemli?

İşçilerin haklarını koruyan, ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayan ve örgütlenme çabalarını destekleyen politikalar ve uygulamalar, sağlıklı, gelişen ve eşitlikçi topluluklar oluşturmanın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yerel yönetimler, işçi haklarını genişletme ve uygulama çabalarında hayati öneme sahip olan temel aktörlerdir. Bu aktörler, sakinlerine yakındır ve ortaya çıkan ihtiyaçlara yanıt verirken genellikle hızlı hareket ederler.

Son yıllarda dünyada yerel yönetimlerin işçiler adına attığı en dikkat çekici adımlardan bazıları şunlardır (5):

• İşçi haklarına ait yasalarını uygulayan özel yerel çalışma standartları ofisleri kurmak (kent yönetimi bünyesinde işçi sorunlarına odaklanan özel bir departman, ofis veya alt kurumun kurulması).

• Kalıcı işçi kurulları veya işçi meclisleri oluşturmak.

• Yerel işçi koruma yasalarını kabul etmek ve aktif olarak uygulamak.

• Asgari ücret, ücretli hastalık izni ve adil çalışma saatleri ile ilgili yönetmelikler; ihlal oranlarının yüksek olduğu veya özel bir kırılganlığa sahip sektörler (ev işçiliği, geçici iş, otelcilik, perakende, hazır gıda ve serbest meslek sektörleri gibi) için sektöre özgü korumalar; daha geniş kapsamlı ayrımcılıkla mücadele önlemleri ve Covid-19 pandemisine yönelik özel yasalar dahil olmak üzere, yerel işçi koruma yasalarını çıkarmak.

• Belediyelere iş yapan müteahhitler için iş kalitesi standartları belirlemek.

• Belediye izin veya ruhsatı başvurusunda bulunanların işgücü ihlallerine ilişkin hukuki sonuçlar belirlemek.

• Belediye çalışanlarına karşı dürüst ve adil istihdam ilkelerini uygulamak.

• Toplumu bilgilendirmek, raporlar yayınlamak ve işçilerin ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları vurgulamak için diğer “etkili platformlar” dahil olmak üzere diğer demokratik güçleri kullanmak.

Sonuç olarak

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden-doğrudan demokrasidir. Öncelikli olarak çoğulcu, yerinden demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir.

Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerli bir durumdur. Böyle bir yerelleştirme daha fazla otoriterleşmenin önünü kesebilecek ve barış ve demokrasiyi inşa edebilme gücüne sahip yapısal bir direnci örebilecek önemli bir araç olarak işlev görebilir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter eğilimlere karşı bir güç olarak hizmet edebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir.  

Nitekim yerel örgütlenmeler ve yerel güçler (büyük sermaye ile hemhal olan siyasal iktidar için ciddi bir risk oluşturduğundan), bugünlerde İktidar Bloku tarafından, muhalefetin kontrolündeki yerel yönetimler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu tür antidemokratik girişimleri boşa çıkarmak demokratikleşme ve barışın inşası açısından son derece önemlidir.

Dip notlar:

(1(1) Helena Norberg-Hodge,  “Localization: Essential steps to an economics of happiness”, www.localfutures.org, 2016. s. 28 (20 Haziran 20265).

(2(2) Agm, s. 50.

(3(3)  https://www.tni.org/files/publication-downloads/tni_7_steps_to_build_a_democratic_economy_online.pdf, 4-5 Aralık 2019, Amsterdam (20 Haziran 2026).

(4(4) Agr.

(5(5) Agr.

 

9 Haziran 2026 Salı

Ekonomide yavaşlama

 

Ekonomide gerçekler ve büyüklere masallar

Mustafa Durmuş

9 Haziran 2026


Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, ekonomik büyüme yavaşlıyor, yoksulluk artıyor. Buna rağmen siyasal iktidar işlerin iyi gittiğini söylemeye devam ediyor.

TÜİK, bu yılın ilk çeyreğine (Ocak-Şubat-Mart) ait ekonomik büyüme (GSYH) verilerini açıkladı. Buna göre, Türkiye ekonomisi bir süredir düzenli bir ekonomik yavaşlama sürecine girdi. Öyle ki bu yılın ilk üç ayında GSYH ancak yüzde 2,5 oranında büyüyebildi. Oysa geçtiğimiz yılın ikinci çeyreğindeki büyüme hızı bunun neredeyse iki katı idi (yüzde 4,7).

Büyüme hızındaki gidişat son beş çeyrektir şöyle: 2025/I: %2,5; 2025/II: %4,7; 2025/III: %3,8; 2025/IV: %3,4; 2026/I: %2,5. Yani ekonomi beş çeyrek öncesindeki düşük büyüme hızına geri döndü. (1)

Ayrıntılar daha ciddi sorunlara işaret ediyor!

Dahası ekonomik büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketiminin yüzde 4,8 ve devletin tüketiminin yüzde 2,1 artmasıyla (toplam yüzde 6,9) sağlanmış görünüyor. Bu dönemde yatırımlardaki artış ise yüzde 3 ile sınırlı kaldı. Üretim yönünden ise sanayi üretimin yüzde 0,8 oranında azaldığını belirtmek gerekiyor ki bu durum sanayi istihdamı açısından önemli sorunlara işaret ediyor.

Bu süreçte ihracatın yüzde 12,7 ve ithalatın yüzde 2 oranında azalmış olması, ekonominin motoru olduğu ileri sürülen dış ticaret sektörünün de tökezlediğinin bir kanıtı.

Ekonomi ihracat yoluyla büyütülemeyince, geriye içerdeki tüketim harcamalarını artırarak ekonomiyi büyütme yolu kalıyor. Ancak onun önündeki en büyük engel; yüksek enflasyon, ağır vergiler, çok kötü bir gelir dağılımı ve yoksullaşmanın, toplumun büyük bir kesiminin satın alma gücünü ciddi oranda düşürmüş olması.

Yani reel ücretler çok düşük, faizler çok yüksek olduğunda ekonomiyi reel olarak büyütmek zorlaşıyor çünkü tüketiciler harcama yapamıyor ya da artan belirsizlikler ve yüksek bireysel borçlar yüzünden temkinli davranıyorlar. Böyle bir büyümeyi iktidar yanlısı iktisatçıların dahi savunabilmeleri zor.

Emekçiler daha da yoksullaştı

İşçi sınıfı ve diğer emekçilerin milli gelirden aldığı payın geçen yılın aynı çeyreğindeki gibi yüzde 42,7 ile sınırlı kalması, emekleriyle geçinen milyonlarca insanın refahının artmadığını, hatta yüksek vergiler ve yüksek enflasyon yüzünden bu kesimin daha da yoksullaştığını gösteriyor.

Nitekim bu yılın mayıs ayında TÜİK’in aylık enflasyon oranının yüzde 1,71 ve yıllık oranın yüzde 32,24 olarak açıklanması (2), sadece yoksullaşmanın artarak sürdüğünü değil, aynı zamanda enflasyonla mücadelenin de başarısız olduğunu gösteriyor.

Kaldı ki TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon verileri ile ilgili güvensizlik sürüyor. Nasıl sürmesin ki: TÜİK’in aylık enflasyonu yüzde 1,71 ve yıllık enflasyonu yüzde 32,61 olarak açıkladığı bir anda, bağımsız iktisatçılar kuruluşu ENAG bunları sırasıyla; yüzde 2,16 ve yüzde 53,13 olarak açıkladı. (3) Yani iki kuruluşun verileri arasındaki fark neredeyse iki kat.

Emekli ücreti ve asgari ücret erimeye devam ediyor!

Yüksek enflasyon sonucunda beş ayda en düşük ücretli bir işçi emeklisinin aylık ücretindeki azalma 2,822 TL oldu ve net 20,000 TL’den 17,178 TL’ye düştü.

Benzer bir durum asgari ücretliler için söz konusu. Bu beş aylık süredeki ücret erimesi 3,962 TL oldu ve net 28,075 TL’den 24,114 TL’ye düştü.

Dahası, sorun yoksullaşmanın artmasının da ötesine geçti. Artık potansiyel bir açlık ya da eksik beslenme sorunu var. Çünkü yoksul hanelerin gıda harcamalarına ayırdığı pay giderek azalıyor.

TÜİK’e göre 2024 yılı sonunda; hane halkının gıda ve alkolsüz içkiler için ayırdığı pay toplam harcamalarının yüzde 18,1’ini oluşturuyordu.  2025 yılı sonunda bu pay yüzde 17,3’e düştü.

Çünkü konut ve kira harcamalarının payı arttı. Öyle ki 2024 yılında konut ve kira harcamalarının payı yüzde 26 iken, bu pay 2025 yılı sonunda yüzde 29,3’e yükseldi. (4)

Özetle, halkımız artık evinin kirasını ödeyebilmek için boğazından kısmak zorunda kalıyor.

Bu gerçekler ortada iken, bizlere anlatılan her ekonomik başarı hikayesi büyüklere masallardan başka bir şey değil.

Dip notlar:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak-Mart 2026 (1 Haziran 2026).

(2) TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Mayıs 2026 (5 Haziran 2026).

(3) https://x.com/ENAGRUP/status/2062765105914245574 (8 Haziran 2026).

(4) TÜİK, Hane halkı Tüketim Harcaması, 2025 (2 Haziran 2026).