4 Nisan 2026 Cumartesi

İran Savaşı

 

ABD ve İsrail Orta Doğu’daki savaşı neden tırmandırıyor?

Mustafa Durmuş

4 Nisan 2026


Kısa bir aranın ardından Ortadoğu’daki savaş tekrar alevlenmeye başladı. Brent petrolünün varil fiyatı 109 doları aştı. Hürmüz Boğazı, ABD, Avrupa, Japonya, Güney Kore ve İsrail gemilerine kapatıldı. Dünya petrol arzı düştü ve yakıt, gübre ve (kısa bir süre içinde) temel gıda konusunda ciddi kıtlıklar yaşanacak.

ABD’ye Körfez'de büyük direnç

İran, alt yapısı ve siyasal kadrolarının önemli bir bölümü yok edilmiş olsa da direniyor. Bombalar karşısında boyun eğme belirtisi göstermiyor ve geniş çaptaki insansız hava araçları ve füze stoku ile birlikte, bu direnişini sürdürecek gibi görünüyor.

Buna karşılık, Basra Körfezi bölgesindeki ABD üsleri kısmen tahrip edildi ya da kullanılamaz hale getirildi.  Birkaç bin deniz piyadesinin durumu tersine çevirme şansı da yok gibi. Buna rağmen ABD gerek doğrudan gerekse de İsrail ordusu üzerinden saldırılarını İran’daki sivil hedeflere yönelterek, savaşta yeni bir aşamanın önünü açtı.

İsrail ve ABD, Tahran'ı Hazar Denizi de dahil olmak üzere ülkenin kuzey bölgelerine bağlayan dev bir proje olan Karaj'daki B1 Köprüsü'nü bombaladı. Bu köprü, sivil halkın kullandığı ve ticaret yolu da olan, ülkenin en büyük köprüsü ve önemli bir ulaşım arteri. Sıradaki hedeflerin enerji santrallerinin olduğunu bizzat Trump’ın kendisi açıkladı. (1)

Artık tüm dünya, ABD emperyalizminin savaşı sona erdirmeye dönük “barışçıl” bir planının ve bu haksız hukuksuz savaşın belirli bir sonunun olmadığını görüyor.

Savaş neden tırmandırılıyor?

O halde, ABD ve İsrail dünya ekonomisine bu kadar büyük çapta zarar veren (ve daha da verecek olan) bu savaşı neden tırmandırıyor? Bu sadece Trump ve Netenyahu’nun “faşist deliliğiyle” ya da bunların “savaşı iç siyasete malzeme yapmak istemeleriyle” açıklanabilir mi? Bu soruların doğru yanıtlarını verebilmek için, meseleyi savaşan tarafların liderlerinin ruh hallerinden çıkartıp maddi temellerine ve tarihsel bir bakışa ihtiyacımız var.

Öncelikle, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik husumetleri yeni değil. Onlarca yıldır İran hedef tahtasına alındı. Netanyahu, 30 yılı aşkın süredir İran’a saldırmayı siyasi kariyerinin merkezine yerleştirdi. ABD’deki “Şahinler” ise 1979 İran Humeyni Devriminden bu yana İran’ı hedef aldılar. Böylece, mesele İsrail’in, “isteksiz davranan Trump’ı İran’a saldırmaya zorlamasının” çok ötesinde bir mesele.

Önce askeri olmayan yaptırımlar uygulandı

Bir başka anlatımla, ABD’nin İran’a karşı savaşı, bombaların düşmeye başladığı 28 Şubat 2026’da başlamadı. Bu savaş, yaptırımlar, finansal ablukalar ve doların gücünün sistematik olarak bir silah olarak kullanılması yoluyla 40 yılı aşkın bir zamandır sürdürülüyor.

Yaptırımların sınıfsal bir boyutu da var. Çünkü bunlar emekçilere yönelik bir ekonomik savaştır. Bunlar neden oldukları enflasyon, kıtlık ve çökmekte olan kamu hizmetleri yoluyla öncelikle, toplumun bütününü vuruyor. Öyle ki gıda, ilaç ve yakıt pahalılaşıyor. Finansman kanalları kapanıyor. Hükümetler, ekonomiyi ayakta tutmak için sosyal programlardan kesinti yaparak, kaynak aktarıyor.

Buradaki amaç çok açık: “Hayatı öyle çekilmez hale getirmek ki halk hükümetlerine karşı ayaklansın ya da hükümetler teslim olsun”. Ancak İran’da bu gerçekleşmedi ve savaş milliyetçi duyguları daha da güçlendirerek İran yönetiminin gücünü artırdı.

Bu küresel yaptırımları mümkün kılan araç ise merkezinde ABD dolarının bulunduğu bir sistemdir: uluslararası ödemelerin çoğu ABD bankaları veya dolar hesapları üzerinden gerçekleştirilir ve bu durum, ABD Hazine Bakanlığı’na, yaptırım uygulanan ülkelerle iş yapan yabancı bankaları ABD finans sisteminden dışlanmakla tehdit etme imkânı verir. İran, 40 yılı aşkın bir süredir böyle bir ekonomik savaşın gölgesinde yaşıyor.

İran yalnız değil

Aslında İran bu konuda yalnız değil. ABD karşıtı, Venezüella ve Küba da yıllardır Amerikan ve diğer batılı devletlerin ağır yaptırımlarına maruz bırakılıyor.

Örneğin Küba 60 yılı aşkın bir süredir böyle bir ekonomik savaşın altında yaşıyor ve Trump yönetiminin enerji kaynaklarına yönelik boğucu ablukayı sıkılaştırmasıyla birlikte şu anda yakıt kıtlığı ve elektrik kesintileriyle karşı karşıya. Venezuela, yaptırımların ülkeyi kredi piyasalarından ve sosyal programları finanse eden petrol gelirlerinden mahrum bıraktığı 2015 yılından bu yana, giderek artan bir finansal kuşatma ile karşı karşıya. Bu ülkelere Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Suriye ve Zimbabve gibi ülkeleri de ilave edilebilir. Öyle ki ABD şu anda dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini etkileyen yaptırım programları uyguluyor. (2)

Amaç ne rejim değişikliği ne de (mevcut olmayan) nükleer tesislerin yok edilmesi

Neden İran?

İlk olarak İran, Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in en güçlü rakibi konumunda. Bu savaşın amaçlarından biri bu rakip engelini ortadan kaldırmak. Son yıllarda İsrail’in 17 İranlı nükleer bilim insanını suikastla öldürmesi, 2024'te Suriye'deki İran konsolosluğunu bombalaması ve Haziran 2025'te (ABD'nin de katılımıyla) 12 gün boyunca İran'ı bombalayarak 1.000'den fazla İranlıyı katletmesi bu planın bir parçası. Dolayısıyla da bu savaşı, ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen uzun bir tırmanma sürecinin yeni bir halkası olarak görmek gerekiyor. (3)

İkinci olarak, İran’a karşı tırmandırılan savaş, aşırı sağcı liderler Benjamin Netanyahu ve Donald Trump arasında yeni bir yoğunluğa ulaşan, on yıllardır süren yakın bir  askeri iş birliğini yansıtıyor. Her ikisi de kendi ülkelerinde siyasi ve hukuki zorluklarla karşı karşıya ve bu yüzden de bu savaşı bu sorunlardan dikkatleri başka yöne çekmek için bir araç olarak görüyor. Hatta her ikisi de bu durumu, Washington’un ve Tel Aviv’in küresel ve bölgesel hegemon rolünü pekiştirmek için bir fırsat olarak değerlendiriyor.

Yeni askeri teknolojiler bu savaşta deneniyor

Ayrıca ABD, Pentagon'un yeni silahlarını ve askeri teknolojisini deniyor. Örneğin Pentagon, İran'ın Shahed insansız hava aracının kopyası olan ucuz yeni insansız hava araçlarını piyasaya sürdü. ABD ayrıca, teknoloji firması Palantir tarafından toplanan verileri Anthropic tarafından geliştirilen yapay zekâ ile birleştiren Maven Akıllı Sistemini, ABD'nin bombalamaları için hedefler oluşturmak amacıyla kullanıyor. Bu araç ilk kez bir savaşta kullanılıyor.  Ancak Washington bunları ABD'nin gücünü artırmak için yapıyor (İsrail tarafından manipüle edildiği veya zorlandığı için değil). (4)

Çin ile ABD arasındaki sıfır toplamlı oyun

Üçüncü olarak, İran yüzeyde en büyük rakip ya da düşman gibi görünse de asıl rakip ya da düşman Çin Halk Cumhuriyeti. Çünkü çözüm şekline bağlı olarak, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın, Çin’in Orta Doğu’daki ve ötesindeki stratejik konumlandırması üzerinde derin etkiler yaratma potansiyeli var.

ABD’nin üstünlük sağlaması (İran’ın fosil yakıt zenginliklerini ele geçirmesi, bölgesel etkisini ortadan kaldırması ve muhtemelen daha uysal bir rejim kurması) durumunda, Pekin’in bölgede ve muhtemelen daha geniş bir kapsamda Küresel Güney’de zorlukla elde ettiği diplomatik kazanımlar ciddi şekilde sarsılabilir.

İran'daki savaşın Çin için farklı bir anlamı var

Şöyle ki, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ham petrol ve petrol kondenslerinin yalnızca yüzde 2’si ABD’ye, buna karşılık, yaklaşık yüzde 80–85’i Asya’ya gidiyor. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore tek başına Hürmüz’den yapılan toplam ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde 70–75’ini oluşturuyor. Avrupa, bu ham petrolün tek haneli düşük bir payını (sadece yüzde 3-5 civarında) alıyor. Sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) için de durum oldukça benzer. ABD, LNG konusunda Basra Körfezi’ne bağımlı değil. Buna karşılık, boğazdan geçen LNG hacminin yaklaşık yüzde 80-85’i Asyalı alıcılara giderken, yaklaşık yüzde 10-15’i Avrupa tarafından ithal ediliyor. (5)

Kısaca, İran'daki savaşın Çin için daha farklı bir anlamı var: ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının tetiklediği küresel enerji akışındaki aksaklıklar, dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin için enerji güvenliği, ihracat dayanıklılığı ve jeopolitik stratejisi açısından ciddi bir sınav niteliğinde. Pekin’in devasa petrol stokları ve çeşitlendirilmiş tedarik kaynakları kısa vadede bir koruma sağlasa da İran savaşının uzaması, iç ekonomik baskıları şiddetlendirebilir ve Çin’in küresel hedeflerini zedeleyebilir.

İran petrolüne erişim ciddi olarak aksadı

İran, uzun süredir Çin için hayati öneme sahip, indirimli bir enerji kaynağı olarak hizmet etti. Bu durum, özellikle 2021 yılında İran-Çin arasında 25 yıllık iş birliği anlaşmasının imzalanmasından bu yana geçerli. Anlaşma, İran'ın altyapısına yapılacak yatırımlar ve güvenlik iş birliği karşılığında, Çin'e piyasa fiyatlarının altında 400 milyar dolarlık petrol temin etmeyi garanti altına alıyor.

2025 yılı sonuna kadar Çin, İran'dan günde yaklaşık 1,4 milyon varillik bir ithalat yapıyordu. Bu, toplam ham petrol ithalatının yüzde 13’ünü ve Tahran'ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 80 ila 90’ını temsil ediyordu. 28 Şubat’ta ABD-İsrail saldırıları başladığından beri, altyapı hasarları ve nakliye faaliyetlerinin durması nedeniyle İran'ın üretimi ve ihracatı çöktü. Bu durum, Çin için İran'dan yapılan petrol ithalatında 1 milyon varil ile 1,4 milyon varil arasında ani bir düşüşe neden oldu. Şu anda Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalan Çin'in Körfez'den yaptığı petrol ithalatı, Rusya'dan ithal edilen miktarın en az iki katı (normalde Hürmüz Boğazı üzerinden Çin'e günde 5,4 milyon varil gönderiliyor). (6)

Çin, İran’ın can simidi

Diğer yandan, Çin'e petrol satmak ucuz olsa bile, Çin’in, İran için ayrı bir yeri var. Çin bu ülke için önemli bir can simidi konumunda. Petrol satış gelirleri, asıl olarak Çin'den mal ithal etmek veya Çinli şirketlere hizmetleri için ödeme yapmak için kullanılıyor. Böylece İran hem ihracat hem de ithalat açısından Çin'e giderek daha fazla bağımlı bir durumda.

Diğer bir deyişle, kısa vadede Çin, petrol fiyatlarının uzun bir süre boyunca kolaylıkla varil başına 100 doların üzerinde seyredebileceği bir ortamda, piyasa fiyatının altında gerçekleştirdiği petrol ithalatının önemli bir kısmının aniden kesilmesinin sonuçlarıyla başa çıkmak zorunda kalacak.

Çin’in petrol fiyatlarına duyarlılığına ilişkin standart modelleme, petrol fiyatlarındaki yüzde 25’lik bir artışın ulusal gelirde yüzde 0,5’lik bir düşüşe yol açtığını gösteriyor. (7) Bu durum, savaşın tırmandırılmasının Çin için ne kadar büyük bir risk olduğunu (aynı zamanda da ABD’nin elini ne kadar güçlendiren bir faktör olduğunu) ortaya koyuyor.

Artan nakliye ve sigorta maliyetleri, yavaşlayan ihracat ve ekonomik büyüme

Küresel tedarik zincirleri bağlamında Çin üzerindeki bir diğer önemli olumsuz etki hem petrol fiyatlarındaki artış hem de çatışmayı önlemek için daha uzun rotaların kullanılması nedeniyle nakliye maliyetlerinin çok daha yüksek olması.

Çünkü artan sigorta maliyetleri ve birikmiş iş yükü de konteyner ve dökme yük ticaretini zorluyor ve tedarik zincirinde önemli darboğazlar yaratıyor. Çin’in Orta Doğu’ya yaptığı ihracat (BAE’ye otomobil, Suudi Arabistan’a çelik), 2025 yılında ABD ile yaşanan ticaret gerilimleri nedeniyle hızla artmış olsa da artık savaşın uzamasının yol açtığı bu zorluklarla karşı karşıya kalacak. (8)

Ancak tüm bunların üzerinde, Çin açısından İran savaşının en büyük tehdidi; küresel tüketimi yavaşlatması ve bunun Çin’in ihracatı üzerinde yaratacağı olumsuz sonuçlar. Çünkü Çin izlediği büyüme strateji nedeniyle ihracata büyük ölçüde bağımlı. Bu da aslında ülke ekonomisinin zayıf karnını oluşturuyor.

Savaşın tırmanmasıyla küresel ekonomik büyümede ortaya çıkacak sert bir düşüş aşırı kapasite fazlasına, bu da kurumsal kârların daha da azalmasına yol açacak ve bu da Çinli şirketlerin finansal sağlığı için ciddi sonuçlar doğuracaktır. İç pazarın önemli bir göstergesi olan işçi ücretlerindeki artışlarsa bir süredir çok zayıf olarak gerçekleştiriliyor. Bu ücret artışları daha da düşebilir ve kâr etmeyen şirketlerin yatırımlarının azalması ve tüketimin yavaşlamasıyla birlikte, Çin'deki iç talep daha da zayıflayabilir ki bu da ekonomisini yavaşlatır.

Özetle, savaş sadece askeri boyutlarıyla ele alınabilecek bir şey değil, asıl olarak temeldeki ekonomik çıkarların çatışmasının siyaset sahnesine bir yansımasıdır.

Dip notlar:

(1)     https://www.theguardian.com/us-news/2026/apr/04/timeline-iran-war-trump-contradictions (4 Nisan 2026).

(2)     https://mronline.org/2026/03/18/iran-the-yuan-and-the-dollar-sanctions-system (18 Mart 2026).

(3)     https://www.project-syndicate.org/commentary/iran-war-opposite-of-america-first-mother-of-all-forever-wars-by-james-k-galbraith (26 Mart 2026).

(4)     Agm.

(5)     Council on Foreign Relations, The World This Week (3 Nisan 2026).

(6)     Chen Aizhu, Trixie Sher Li Yap and Siyi Liu, ‘China teapots maintain refinery runs to cash in on lucrative fuel sales’, 12 March 2026, https://www.reuters.com/business/energy/china-teapots-maintain-refinery-runs-cash-lucrative-fuel-sales- (12 Mart 2026).

(7)     Rasmussen, T.N. and A. Roitman, ‘Oil Shocks in a Global Perspective: Are they Really That Bad?’ IMF Working Papers 194/2011 (4 Nisan 2026).

(8)     Noor Zainab Hussain and Manya Saini, “Maritime insurance premiums surge as Iran conflict widens”, https://www.reuters.com/world/middle-east/maritime-insurance-premiums-surge-iran-conflict-widen (6 Mart 2026).

 

28 Mart 2026 Cumartesi

OECD'den savaş değerlendirmesi

 

OECD’den İran Savaşının Etkileri Konusunda Emekçilere Kötü Haber

Mustafa Durmuş

28 Mart 2026



ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı haksız ve uluslararası hukuka aykırı savaş bir ayını doldurmak üzere. Savaşın nasıl ya da ne zaman sona ereceği ise tam bir muamma.

Ancak net olan bir şey var: Her savaşta olduğu gibi, sadece insanlar, çocuklar, diğer canlılar ölmüyor; aynı zamanda savaş, ekonomik ve ekolojik yıkıma ve göçlere ve sosyal felaketlere de yol açıyor.

Bu ekonomik ve sosyal yıkıma neden olan faktörlerin başında kuşkusuz; Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla ortaya çıkan ciddi bir enerji (petrol, LNG) ve gübre gibi hammadde arzı daralması geliyor.

Enerji krizi

Bu durumun petrol ve doğal gaz fiyatlarını füze hızıyla artırmasıyla doğan küresel bir enerji krizi ve bunun neden olduğu enflasyon artışı (özellikle de gıda enflasyonu) söz konusu.

Petrol, hammadde ve girdi ve mamul mal tedarik zorluğunun üretim ve tüketimde neden olduğu daralmalar yüzünden, ekonomilerin büyüme hızının giderek yavaşlaması, hatta ekonomilerin küçülmesi ve paralelinde işsizliğin patlaması kaçınılmaz olacak.

Kuşkusuz, bunların sonucunda, emekçi halkların yoksulluğu artacak. Ancak, başta petrol üreticisi büyük tekeller ve dünyadaki küçük bir imtiyazlı azınlık (petrol üreticileri, silah tüccarları ve spekülatif finansal yatırımların sahipleri) servetlerini katlayacaklar.

Ekonomik büyüme (sermaye birikimi) yavaşlayacak

OECD, bu hafta yayınlanan son ekonomik görünüm raporunda (1), tam olarak bu sözcüklerle ifade etmese de gidişatı mealen böyle anlatıyor. Bu yüzden de Örgüt bu savaş nedeniyle, bu yıl ve gelecek yıl başta büyük ekonomiler olmak üzere, ulusal ekonomilerin büyüme tahminlerini düşürdü.

Rapora göre, (ABD hariç) tüm G7 ekonomileri, bu yıl daha önce tahmin edilenden daha yavaş büyüyecek; en büyük düşüş ise yüzde 1,2'den yüzde 0,7'ye gerileyecek olan İngiltere'de görülecek.  OECD'ye göre, ABD ekonomisi petrol ve gaz ihracatındaki artışlar ve yapay zekâ yatırımları sayesinde tahmin edilenden daha hızlı büyüyebilecek. (Ancak finansal istikrar, enflasyon ve kamu borcu açısından durumun kötüleşmesi bekleniyor).


Enflasyon yükselecek

Enerji fiyatlarındaki artışın ve tedarik zincirindeki aksaklıkların, Brezilya, Meksika, Türkiye, İngiltere ve ABD dahil olmak üzere bazı büyük ekonomilerde enflasyonun hedef seviyenin üzerinde seyrettiği bir dönemde ortaya çıkmış olması, enerji fiyatlarındaki ani yükselişin ardından orta vadeli enflasyon beklentileri de artırdı.

Öyle ki OECD, G20'nin önde gelen ekonomilerindeki enflasyon tahminini önceki yüzde 2,8'den yüzde 4'e yükseltti. Arjantin’in, yüzde 31 ile en yüksek enflasyon oranına, Türkiye’nin yüzde 26,7 ile ikinci en yüksek orana; Çin’in ise yüzde 1,3 ile en düşük enflasyon oranına sahip olması bekleniyor.  ABD’de enflasyon oranı, şu anki yüzde 2,9'dan yüzde 4,2'ye sıçrayacak.


Savaşın kapsamı ve süresi büyük ölçüde belirsiz olmakla birlikte, enerji fiyatlarının uzun süre yüksek kalacak olması, üretim ve işletme maliyetlerini önemli ölçüde artıracak ve tüketici fiyat enflasyonunu yükseltecek. Bu durum ekonomik büyüme ve sermaye birikimi üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır.

Kısaca, savaş önümüzdeki çeyrekte de (Nisan-Mayıs-Haziran) devam ederse, büyüme tahminlerinin daha da aşağıya, buna karşılık enflasyon tahminlerinin yukarıya çekilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Rapora göre, enflasyon artıp, ekonomik büyüme yavaşlarken, devasa yapay zekâ yatırımlarından beklenenden daha düşük getiri elde edilmesi, finansal piyasalarda daha kapsamlı bir yeniden fiyatlandırma sürecini tetikleyerek talebi zayıflatabilir ve finansal istikrar risklerini artırabilir.

Finansal sıkılaştırma gündemde

Bu beklentiler yüzünden küresel finansal piyasalardaki dalgalanma (özellikle bazı Asya ekonomilerinde) arttı ve finansal koşullar sıkılaştı. Savaşın sürmesi halinde finansal sıkılaşma (faiz oranlarının yükseltilmesi ve likiditenin zorlaştırılması gibi) sadece bu ülkelerle sınırlı kalmayacak ve hem gelişmiş hem de azgelişmiş piyasa ekonomilerine de sıçrayacaktır.

Askeri harcamalar artacak

Kısa bir süre önce Trump’ın NATO’ya yaptığı telkinlerle, üye ülkeler 2030 yılına kadar askeri harcamalarını milli gelirlerinin yüzde 5’ine kadar artırma kararı almıştı. ABD/İsrail-İran savaşı ise bu harcamaların hızlanmasına neden oluyor. Bu da bir yandan kaynakların üretken sektörlerden çekilip savaşa ayrılması ve bunun mevcut yoksulluk ve açlığı daha da artırmasıyla, diğer yandan da enflasyonun daha da artmasıyla sonuçlanacaktır.


Türkiye ekonomisinin büyüme hızı yavaşlayacak, enflasyon tekrar tırmanışa geçecek

Türkiye, ekonomisi özellikle de 1950’li yıllardan bu yana ithalata bağımlı bir ülke. 1980’de uygulanmaya başlanan neo-liberal sermaye birikim stratejisi ve 2003’ten bu yana izlenen yabancı kaynağa ve ithalata bağımlı neo-liberal büyüme stratejisi, bu yapısal sorunu daha da derinleştirdi.

Gelinen nokta itibarıyla, Türkiye ekonomisi seçili ülkeler arasında petrol ve doğal gaz ithalatına en bağımlı 4’üncü ve gübre ithalatına en bağımlı 6’ncı ekonomi konumunda. 

Bu yüzden de Türkiye, savaş nedeniyle orya çıkan petrol, doğal gaz ve gübre ithalatı darboğazlarından ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında geliyor: ekonomik büyümesi yavaşlarken, enflasyon ve işsizlik daha da artacaktır.


Ayrıca, Türkiye, Elektrik, doğal gaz ve diğer enerji kullanımının hane halklarının tüketimleri içindeki payının yüksekliği açısından, 3’üncü sırada yer alıyor. Bu pay en yoksul hanelerde, diğerlerinin iki katına çıkıyor. Bu da savaşın neden olduğu yaşam maliyeti artışlarından (sınıfsal olarak) en çok en yoksul emekçilerin etkileneceğini gösteriyor.

Bütün bu gerçekler ortada iken, siyasal iktidarın “iyi ki bugünlerde ülkeyi biz yönetiyoruz” biçimindeki açıklamasının hamasetten başka anlamı yok. Bu açıklamayı yapanlar, örneğin Suriye’nin bugünkü durumuna gelmesinde ve ABD ve İsrail’in bölgedeki kalıcılığında, mevcut iktidarın rolünü unutmuş gibi görünüyor.


Sonuç olarak

Türkiye’deki enflasyon, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunların, savaşlarla birlikte ortaya çıkan sorunlar olmaktan ziyade, kapitalist sistemin ürünleri ve siyasal iktidarların izlemekte olduğu emek karşıtı ve sermaye yanlısı ekonomi politikalarının sonuçları olduğu bir gerçek.

Ancak, Orta Doğu’da sürmekte olan savaş bu sorunları daha da derinleştiriyor.  Bu yüzden de kapitalizme ve otoriter bir rejime karşı çıkmak kadar, emperyalizme ve emperyalist savaşlara da karşı çıkmak gerekiyor.

Başta sendikalar olmak üzere, işçi sınıfının örgütleri, emek, demokrasi ve barıştan yana siyasal partiler ve hareketler, diğer toplumsal hareketler ve çevre ve kadın örgütleri, bu gelişmelerin farkında olarak örgütlülüğü ve eylemliliği daha da artırmak zorunda.

Nitekim, sermaye sınıfı ve işveren örgütleri, savaşı bahane ederek işçi çıkarmaya ve toplu iş sözleşmelerinde çok daha katı bir tutum takınmaya başladılar bile.

Yıllardır yasal grevleri dahi yasaklayan veya erteleyen siyasal iktidarsa daha da sertleşiyor. Hatta Millî Eğitim Bakanlığı, grevci öğretmenlerin yerine Bakanlığa bağlı öğretmeleri görevlendirerek Tez-Koop-İş Sendikası önderliğinde iki aya yakın bir süredir devam eden İtalyan Lisesi Öğretmenlerinin haklı grevini kırmaya çalışıyor.

Önümüzdeki süreçte sermaye sınıfı ve iktidarın bu tutum sürecek ve siyasal iktidar asgari ücret zammı gibi zamları en düşükte tutmaya devam ederken, izleyeceği emek karşıtı harcama ve vergi politikalarıyla faturayı emekçilere ödetmeye devam edecektir.

Kısaca, savaşın daha da kötüleştirdiği ekonomik zorluklarla birlikte, sınıf mücadelesi de keskinleşecektir. Bu yüzden de işçi sınıfı ve tüm emek örgütleri tüm mücadele araçlarıyla, bu mücadele için hazır olmalıdır.

Dip notlar:

(1) https://www.oecd.org/en/publications/oecd-economic-outlook-interim-report-march-2026 (26 Mart 2026).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


24 Mart 2026 Salı

Yapay zeka (VI-e)

 

Yapay zekâ: Genel değerlendirme

Yapay zekanın ekonomi ve emek üzerindeki etkileri (VI-e)

Mustafa Durmuş

24 Mart 2026


19.yüzyıldaki sanayi devrimiyle birlikte insanlığa yenilikler ve daha rahat yaşam imkânları sunabilen kapitalizm, günümüzde artık insanlığın ihtiyacı olan yeni şeyleri sunma yeteneğini kaybetti. Bunların yerine yapay zekâ gibi gerçekte insanlığın ihtiyacı olmayan şeyleri dayatmaya başladı.

Oysa bugün bazı büyük ekonomiler çok ciddi bir finansal kriz riski ile karşı karşıya. Örneğin ABD ekonomisi şu anda, beklentilerin altında performans gösteren ve birçok alanda azalan getiri noktalarına ulaşan, aynı zamanda çevreye de çok zarar veren, yeni gelişen yapay zekâ endüstrisinin devasa balonunda dengede durabiliyor. Kuşkusuz bu durum emekçilerin hayatlarını anlamlı bir şekilde iyileştirmediği gibi, işsiz bırakmak gibi sonuçlarla, daha da kötüleştirici bir potansiyel taşıyor.

Küresel gelir ve servet eşitsizliği yapay zekâ ile daha da artacak

Ayrıca, dünya çapında olmak üzere, gelir ve servet eşitsizliği kapitalizmin tarihinde, daha önce hiç görülmemiş ölçüde, arttı.

Öyle ki Oxfam(1), 2023 yılında (önceki üç yıl içinde) dünyanın en zengin beş erkeğinin servetlerinin toplamının iki katına çıktığını açıkladı. Aynı yıl borsalarda biriken servetin yüzde 80'i, hisse senedi sahiplerinin yüzde 2'si tarafından kontrol ediliyordu. Buna karşılık, dünya çapında neredeyse beş milyar insan daha da fakirleşti ve artık geçim zorluğu ve açlık, milyarlarca insanın günlük yaşamını belirler hale geldi.

Diğer yandan, dev küresel tekeller (özellikle de teknoloji ve fosil yakıt şirketleri), işçileri daha fazla sömürerek, vergi kaçırarak, kamusal mal ve hizmetleri metalaştırıp ticarileştirerek, iklim çöküşünü hızlandırarak ve otoriter rejimleri destekleyerek sahnedeki yerlerini alıyorlar.

Otomasyon işçi ücretlerinin payını azalttı

Bu gelişmelerin asıl olarak vücut bulduğu ABD’de işçi sınıfının (1967'den 2002'ye kadarki süreçte) milli gelirden aldığı pay ortalama yüzde 64 idi. Ancak “dotcom çöküşü”, “küresel finans krizi” ve “kısa süreli Covid resesyonunun” ardından keskin bir düşüş yaşayarak, yüzde 53-55 civarına geriledi. Bu durum, sonrasında otomasyonun ilerlemesiyle üretim sürecinde işgücünün rolünün azalmasıyla daha da kötüleşti. Kuşkusuz bu gidişat ortalama kâr oranlarının rekor seviyeye çıkmasında etkili olan en büyük faktörlerden biri oldu, Kâr oranı Covid-19 sonrası yaklaşık yüzde 21 idi ve şu anda yüzde 20 civarında seyrediyor. Oysa 1997'de kâr oranı yüzde 5,5 ve 2008 küresel finansal krizi sonrasında yüzde 18,5 idi. (2)

Ekonomik merkezileşme ve politik merkezileşme el ele gidiyor

Özetle, büyük balıklar küçük balıkları yiyip bitirdiler ve giderek kontrol edilemez köpekbalıkları haline geldiler. Onlar hem ekonomik bir güç hem de devlet gücünü kontrol eden Siyam İkizleri gibiler ve yeni bir rantçı veya kast sistemine doğru ilerliyorlar. Bu nedenle de müesses nizamın çıkarları açısından, ekonomideki tekelleşme ve sermayenin temerküzü (sıcak bir üçüncü dünya savaşı olasılığı altında), daha fazla politik ve militarist merkezileşme ile garanti altına alınmalıydı. (3) Dünyadaki otoriter-faşist ve militarist yükseliş aslında bunun bir kanıtı.

Yapay zekâ teknolojisi ise bu kötücül gidişatı sağlamlaştıracak en önemli araçlardan biri olarak işlev görmeye başladı. Yani çürümekte ve çökmekte olan kapitalizmde bugün, mevcut tüm finansal araçla yüceltilen mevcut yapay zekâ efsanesi endişe verici bir eğilimin en ileri noktası konumunda.

Teknoloji iyice gericileşen kapitalizmin hizmetinde

1890-1970 dönemi; Emperyalizm Teorisi ve Görelilik Teorisi’nden Kuantum Teorisi’ne ve DNA'ya kadar, ağrı kesiciler, anestetikler ve lazer cerrahisi gibi büyük keşiflerin yapıldığı bir dönemdi. Ondan sonra ise, esas olarak çok daha gelişmiş toplu katliamlar ve gözetim, ayrıca özel hayatın gizliliğini ve radikal muhalefeti yok etmek için bilgisayarlarında muazzam miktarda veri barındıran devasa şirketler sahneye çıktı. (4)

Bu bağlamda bugün geliştirilen yapay zekânın, bir kurtarıcı değil, mevcut insanlık dışı değer sistemindeki güçlerin büyük çapta bir çoğalması olduğunun altının çizilmesinde fayda var. Yani yapay zekâ dünya çapında yönetici sınıfların kullanıma hazır bir aracı ve maddi ve bilişsel yıkıma yol açıyor.

Yapay zekâ tırmanan faşizmi güçlendiriyor

Yapay zekâ pratikte, kişisel özgürlüğe karşı yoğun bir şekilde kullanılıyor. İnsan yaşamı ve ölümüyle ilgili en önemli kararlar, giderek daha fazla ham yapay zekâ girdisine öncelik verilerek alınıyor. Bu da zaten kirli hava, su ve iklim yıkımı şeklinde üzerimize çöken ve daha büyük savaşlara yol açan, nihayetinde herkesin kontrolünden çıkan bir haydut kapitalizm gerçekliğinin olasılığını artırıyor. Bu durum, aynı zamanda, tırmanmakta olan faşizmin gücünü de katlıyor. (5)

Öyle ki insanlar sohbet robotlarıyla güçlü duygusal bağlar kuruyor ve bu da bazen yalnızlık duygusunu daha da şiddetlendiriyor. Bazıları ise her gün saatlerce sohbet robotlarıyla konuştuktan sonra psikolojik ataklar geçiriyor.

Mamafih, ortaya çıkan kanıtlar hem yasa koyucuların hem de temel modelleri tasarlayan teknoloji şirketlerinin daha fazla dikkatini çekmesi gereken daha geniş bir maliyet olduğunu da gösteriyor.

Nitekim, New York Times'ta yayınlanan bir makale, “üretken yapay zekâ sohbet robotlarının komplo teorilerine saplanıp, çılgın, mistik inanç sistemlerini destekleyip desteklemediğini” araştırdı. Sonuç olarak, bazı insanlar için bu teknolojiyle yapılan sohbetlerin gerçekliği derinden çarpıtabildiği görüldü. (6)

İnsanın yapay zekaya ihtiyacı var mı?

Aslında emeği ile geçinen ve doğaya ve insan haklarına saygılı olan hiç kimse üretken yapay zekâya ihtiyaç duymaz. Çünkü çevrimiçi arama işlevleri ve kendimiz için yazma ve sanat yapma becerisiyle gayet iyi idare edebiliriz.  Sadece sığ ve boş insanlar, bir arkadaş gibi bir sohbet robotuyla konuşma, bir bilgisayar programı tarafından üretilen sanatı tüketme veya bazı büyük servetlerin sahibi mega şirketlerin teknolojisinin kendilerinin yerine düşünmesini, araştırmasını ve ifade etmesini sağlama fikrini çekici bulabilir. Kısaca, kendi yarattığımız sistemler tarafından distopya ve yok oluşa sürükleniyoruz.

Bu kötücül durum ancak, tıpkı feodalizmi daha üstün bir sistem olan kapitalizmle değiştirdiğimiz gibi, insanlık, kapitalizmi sömürünün, sınıfların ve sınırların olmadığı bir sistemle değiştirdiğinde değişebilir.

Teknoloji bizi yönetmemeli

Teknoloji insanın, toplumun ve doğanın geleceğini şekillendiriyorsa, o zaman toplum da teknolojinin işleyiş kurallarını şekillendirmelidir. Bunu yapmadığımızda, ahlaki karar verme yetkimizi kendini “vizyon sahibi” ilan eden bir avuç kişiye teslim etmiş oluruz ve onların doğru kararlar almasını ummaktan başka çaremiz olmaz. Tarih, bunun bizim göze alamayacağımız bir risk olduğunu defalarca ortaya koydu.

Önceki bölümlerde de vurgulandığı gibi, yapay zekâ endüstrisinin sorunu, üretken yapay zekâ sistemlerinin yaygın olarak benimsenmesi açısından çok kusurlu ve çok pahalı olması ve daha da kötüsü, teknoloji liderlerinin sunmayı vaat ettikleri duyarlı robotik sistemlerin geliştirilmesine temel teşkil edemeyen teknolojik bir çıkmaz olmasıdır.

İnsanlık içinse asıl sorun, bu üretken yapay zekâ sistemlerinin kontrolsüz bir şekilde geliştirilmeye ve kullanılmaya devam edilmesinin varoluşumuzu ve toplumsal refahımızı tehdit etmesidir.

Yapay zekanın kârlı olmaması şaşırtıcı değil

Kapitalistler, harcamaları azaltmak ve kâr oranlarını yeniden büyütmek amacıyla üretim faaliyetlerini otomatikleştirmeye devam ettikçe, sistemin merkezindeki çelişki giderek daha da şiddetleniyor. Bu anlamda yapay zekanın kârlı olmaması şaşırtıcı değil çünkü sistemde kullanılan veriler giderek daha şaşırtıcı bir hızla üretiliyor ve yeniden düzenleniyor.

Sermaye birikimi, sermaye yoğun çözümler gerektiriyor. Sermayenin karşılayamayacağı eğitim maliyetleri nedeniyle nispeten azalan vasıflı işgücü arzı, yapay zekâ üretmek ve eğitmek için gereken vasıflı işgücünü giderek daha pahalı hale getiriyor. Üretimin dümeninde emekçilerin yerini alan bilim insanlarıyla birlikte, zengin çalışanlardan oluşan yeni bir proto egemen sınıf yaratılıyor.

Harcamalar ile gelirler arasındaki devasa açık

Diğer yandan, üretim süreçlerinde doğrudan yapay zekâ kullanan şirketlerin oranı son birkaç yıldır sürekli artıyor. Şu anda şirketlerin yaklaşık yüzde 18'i iş fonksiyonlarında doğrudan yapay zekâ kullandığını belirtiyor. Amerika’nın en büyük şirketleri ve bilgi veya profesyonel hizmetler gibi bazı sektörlerde bu oran yüzde 30’a kadar çıkabiliyor. (Bu orana, bireyler arasında son derece yaygın olan dolaylı yapay zekâ kullanımı dahil değil). (7)

Ancak, yapay zekâ kullanımının genel olarak artmasına rağmen, çoğu teknoloji şirketi brüt gelirlerinde büyük bir artış görmüyor. Teknoloji şirketlerinin kazançları 2022-2023 yıllarındaki düşük seviyelerinden toparlanarak şu anda daha iyi bir seviyeye geri dönmüş olsa da yapay zekâ yatırımı harcamalarındaki eşi benzeri görülmemiş büyüme, bu şirketlerin gelirlerini büyük ölçüde geride bırakıyor.

Beyaz ve erkek üstünlükçü önyargılar pekiştiriliyor

Uzun vadede, siyasi nedenlerle yapay zekâ sistemlerinin insanlar tarafından doğrudan manipüle edilmesi daha ciddi bir sorun haline gelebilir. Çünkü programcılar, sistemleri önyargıları azaltmak için eğitebilecekleri gibi, siyasi olarak belirlenmiş yanıtları teşvik etmek için de eğitebilirler.

Aslında, böyle bir gelişmeye zaten tanıklık ediyoruz: Mayıs 2025'te, Trump, Güney Afrika'da “beyaz soykırımından” bahsetmeye başladıktan ve oradaki beyaz çiftçilerin “acımasızca öldürüldüğünü” iddia ettikten sonra, Elon Musk’ın yapay zekâ sistemi GROK aniden, kullanıcılara Trump'ın söylediklerinin doğru olduğunu söylemeye başladı. Farklı konular sorulduğunda bile bu görüşü paylaşmayı sürdürdü. (8)

Yapay zekalı eğitimde ırkçı, cinsiyetçi ve homofobik içerikler

Yapay zekâ şirketleri eğitim verileri için interneti talan ettiler. Bu yüzden de eğitim amaçlı kullanılan bazı materyallerin ırkçı, cinsiyetçi ve homofobik olması şaşırtıcı değil ve çalışma mantıklarının doğası gereği, yapay zekâ sistemlerinin çıktıları genellikle bu materyalleri yansıtıyor.

Örneğin, yapay zekâ görüntü üreteçleri hakkında Nature Dergisi’nde yayımlanan bir makaleye göre:

“Belirli mesleklerden kişilerin fotoğraflarını isteyen komutlarla oluşturulan görüntülerde, araçlar neredeyse tüm temizlik görevlilerini renkli tenli kişiler, tüm uçuş görevlilerini ise kadınlar olarak tasvir etmiş ve bu oranlar demografik gerçeklikten çok daha yüksek çıkmıştır. Diğer araştırmacılar da benzer önyargıları genel olarak tespit etmişlerdir: metinden görüntüye üretken yapay zekâ modelleri genellikle cinsiyet, ten rengi, meslek, milliyet ve daha fazlasıyla ilgili önyargılı ve stereotipik özellikler içeren görüntüler üretmektedir”. (9)

İş başvurularında yapay zekâ ayrımcılığı

Önyargı sadece görüntülerle sınırlı kalmıyor. Washington Üniversitesi araştırmacıları, iş başvuru sahiplerini değerlendirirken ırk ve cinsiyeti nasıl ele aldıklarını görmek için, en önde gelen üç büyük dil yapay zekâ modelini masaya yatırdılar. Gerçek özgeçmişleri kullanarak, önde gelen sistemlerin gerçek iş ilanlarına verdikleri yanıtları incelediler. Elde edilen sonuçlar, “önemli ölçüde ırk, cinsiyet ve kesişimsel önyargı” olduğu yönündeydi. Araştırmacılar, 550’den fazla gerçek özgeçmişte beyaz ve siyahi erkek ve kadınlarla ilişkili çeşitli isimleri incelediler ve büyük dil modellerinin yüzde 85 oranında beyazlarla ilişkili isimleri ve yüzde 11 oranında kadınlarla ilişkili isimleri tercih ettiklerini ve siyahi erkeklerle ilişkili isimleri beyaz erkeklerle ilişkili isimlere göre hiçbir zaman tercih etmediklerini ortaya koydular. (10)

İlerici bir alternatif mevcut mu?

Öncelikle, teorik olarak, teknoloji, toplumsal fayda için bir güç haline gelebilir ve eşitsizlik, sömürü, yoksulluk ve iklim değişikliği gibi zorluklarla başa çıkabilecek daha eşitlikçi ve daha adil bir ekosistemin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir.

Ancak bunun için teknolojinin insanlığın hizmetinde olması gerekiyor. Oysa mevcut kapitalist toplumda teknoloji aşırı kâr hırsı ile hareket eden sermaye sınıfına ve teknoloji şirketlerine hizmet ediyor.

Diğer yandan, yapay zekâ teknolojisinin nereye gittiği hakkında çok az şey bilindiği için, şu anda bir “ilerici bir alternatif” oluşturmak da kolay değil. Bu yüzden de günümüzde yapay zekaya müdahaleye ilişkin ilerici bakış açısı, teknolojinin evrimine odaklanmalı. Bu bağlamda, kuşkusuz, teknolojinin gelişiminin, bu patlamadan yararlanarak büyüklük ve kontrol açısından gelişen finans ve büyük “teknoloji” şirketlerinin hakimiyeti ve kontrolünden kurtarılması zorunlu.

Ayrıca, teknolojinin evrimi ve kullanımı, insanların birbirleriyle ve yaşadıkları dünyayla etkileşim biçimlerini önemli ölçüde değiştirebileceği göz önüne alındığında, bu teknoloji emeğin iktidarınca düzenlenmeli ve denetlenmeli.

Çünkü tersi yani kâr güdüsüyle, geniş kapsamlı sonuçları olabilecek bir teknolojinin geliştirilmesi ve kullanımını, spontane ve kontrolsüz bir “öğrenme” sürecine bırakmak felakete davetiye çıkarmak demektir. (11)

Diğer yandan, iyimser olmak için haklı nedenler de mevcut. Çünkü ortada bir gerçek var: insanların aksine, robotlar ve bilgisayarlar, kâr elde etmek için ücretli emek yoluyla sömürülemezler veya kapitalistlerin satması gereken malları satın alamazlar. Yani üretken sermayenin kendisi için ulaştığı yapay zekalı tam otomasyon sistemi, kapitalizmi tarihsel olarak geçersiz kılıyor ve (küresel) sosyalizmin maddi koşullarını olgunlaştırıyor.

Ayrıca, giderek daha fazla insan büyük teknoloji şirketlerinden rahatsız olmaya ve onlara güvenmemeye başladı. Keza daha fazla insanın (kendilerini yapay zekâ sistemleriyle etkileşime girmeye zorlandıkça), bu hoşnutsuzluk ve güvensizliğin daha da arttığına inanmak için somut bulgular var.

Sonuç yerine

Dünya, eşitsizliklerin ve yoksulluğun derinleşmesine, eski ve yeni biçimlerdeki yoksunlukların artmasına, ekosistemlerin tahribatına, yıkıcı iklim değişikliğine, sosyokültürel dokularda kırılmalara ve canlı olan her şeyin şiddet yoluyla mülksüzleştirilmesine neden olan egemen bir rejimin yol açtığı eşi benzeri görülmemiş küresel ölçekte bir çoklu kriz sürecinden geçiyor.

Dünyanın karşı karşıya olduğu bu çoklu krizleri (ekonomik, ekolojik, sosyokültürel, siyasi, psikolojik ve teknolojik) görmezden gelerek, yapay zekanın neden olabileceği yıkımı önlemek ve buna karşı insan ve doğadan yana ilerici bir alternatif geliştirmek zor. Bu çerçevede, yapay zekânın, tarihsel olarak kapitalizmde “otomasyon” olarak da adlandırılan ve kendini “sermayenin organik bileşimindeki artış” olarak gösteren teknolojik bir gelişmenin ürünü olduğu gerçeği unutulmamalı.

Ancak kapitalizme ve özellikle de neo-liberalizme eleştirilerde bulunmayla yetinmek de doğru değil. Yapılması gereken, mevcut düzeni teşhir etmenin ve onunla mücadele etmenin yanı somut alternatifler geliştirmektir.

İlerici bir alternatifin, kapitalizmin piyasacı önlemlerinin ve iktidarların sözde tekno-düzeltmelerinin yüzeysel ve çoğu zaman ters etki yaratan çözümlerine boyun eğmeden; sistemik/radikal bir dönüşümü (yani kapitalizm, devletçilik, ataerkillik, ırkçılık ve insan merkezcilik dâhil olmak üzere baskı, eşitsizlik ve sürdürülemezlik yapı ve ilişkilerinde) hedeflemesi gerekir.

Böyle bir alternatif, dayanışma, birbirine bağlılık, iş birliği, çeşitlilik ve çoğulculuk, özerklik, sorumluluklarla birlikte haklar, karşılıklı saygı, eşitlik, şiddetsizlik ve barış gibi değer ve etik temellerine dayanmalı ve kapitalist modernite tarafından teşvik edilen acımasız, rekabetçi, bencil bireycilikten esastan farklı olmalıdır.

Bu çerçevede, yapay zekaya karşı en büyük muhalefetin işçi sendikalarından gelmesi gerekiyor. Nitekim pratikte yapay zekâ sistemlerinin kontrolsüz kullanımına karşı en örgütlü muhalefet şu anda sendikalardan geliyor (özellikle gazetecileri, grafik tasarımcılarını, senaristleri ve aktörleri temsil eden sendikalar bu konuda başı çekiyor).

Ancak işçi sınıfı devrimci ve dönüştürücü bir sınıf olma özelliğini koruyor olsa da, bu mücadelede toplumun bu teknolojiden olumsuz etkilenen diğer kesimlerini de yanına almak zorundadır.

Sınıf mücadelesi ve toplumsal mücadeleleri bu şekilde birbirine bağlamak, teknolojinin toplumdaki rolüne ilişkin daha büyük ve daha geniş mücadeleler için kapasite oluşturmaya da yardımcı olacaktır.

Özcesi, uzun, acı verici ve kaçınılmaz bir mücadele bizi bekliyor ama sonunda işçi sınıfının ve insanlığın kurtuluşu da bu mücadele ile sağlanacaktır.

Dip notlar:

(1)    https://www.oxfam.org/en/press-releases/wealth-five-richest-men-doubles-2020-five-billion-people-made-poorer-decade-division (15 Ocak 2024).

(2)    https://grossmanite.medium.com/us-empire-on-the-precipice-jobs-market-enters-recessionary-territory-as-oil-price-sinks-and (18 Ocak 2026).

(3)    https://mronline.org/2026/02/28/i-am-afraid-of-ai (5 Mart 2026).

(4)    https://mronline.org/2025/10/27/capitalism-is-shoving-ai-down-our-throats-because-it-cant-give-us-what-we-actually-want (27 Ekim 2025).

(5)    https://mronline.org/2026/02/28/i-am-afraid-of-ai (5 Mart 2026).

(6)    https://links.org.au/its-time-confront-big-techs-ai-offensive (13 Ağustos 2025).

(7)    https://www.apricitas.io/p/americas-1t-ai-gamble (10 Şubat 2026).

(8)    https://links.org.au/its-time-confront-big-techs-ai-offensive (13 Ağustos 2025).

(9)     Agm.

(10)    Agm.

(11)    https://mronline.org/2026/03/06/is-human-well-being-comparable-with-an-ai-frenzy-driven-by-a-massive-speculative-pursuit-of-profit (6 Mart 2026).

18 Mart 2026 Çarşamba

ABD/İsrail-İran Savaşı

 

ABD’de üst düzey bir güvenlik yetkilisinin istifası üzerine bazı çıkarımlar

Mustafa Durmuş

18 Mart 2026


Dün New York Times’ta sıcak gelişme haberi olarak yayımlanan bir habere göre (1), ABD’nin önde gelen terörle mücadele yetkililerinden (Terörle Mücadele Merkezi Direktörü) Joe Kent, “İsrail'in kışkırtmasıyla İran’a karşı savaş başlatan” Trump Yönetimine karşı çıkarak, istifa etti!

Mektubunda, “vicdanım el vermediği için İran’da devam eden bu savaşı destekleyemem, İran, ülkemiz için acil bir tehdit oluşturmuyordu. Bu savaşı İsrail’in ve onun güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle başlattığımız açıktır” diye yazan Joe Kent mektubunda Başkan Trump’a seslendi.

Bazen konuyu iyi bilen bir kişi tartışmasız doğru gibi görünen bir şeyler söyler

Tam da böyle oldu ve son Irak savaşının da gazisi olan Kent, İran'a saldırmayı destekleyen argümanların ve hızlı bir zafer vaadinin, 2003'te Irak'a savaş açma konusundaki tartışmaları yansıttığını söyledi.

Kent ayrıca, 2019'da Suriye'de bir intihar saldırısında hayatını kaybeden, askeri kriptolog olan eşi Shannon'dan da söz ederek mektubunda şöyle devam etti:

“11 kez savaşa gönderilmiş bir gazi ve İsrail'in kışkırttığı bir savaşta sevgili eşim Shannon'ı kaybetmiş bir Gold Star kocası olarak, Amerikan halkına hiçbir fayda sağlamayan ve Amerikan vatandaşlarının hayatlarını kaybetmesini haklı çıkarmayan bir savaşta, gelecek nesli savaşmaya ve ölmeye gönderen bir şeyi destekleyemem”.

Trump’tan sert tepki

Beklendiği gibi, Kent'in istifa mektubu Trump'tan sert bir tepki gördü. Trump, aynı gün Oval Ofis’te gazetecilere, “onun iyi bir adam olduğunu ama güvenlik konusunda zayıf olduğunu hep düşünmüşümdür. İran’ın bir tehdit olmadığını söylediği için ayrılması iyi oldu” dedi. Ayrıca Silahlı Kuvvetler Komitesinde görev yapan ve Amerikan Hava Kuvvetlerinde eski bir tuğgeneral olan Temsilci Don Bacon, Kent’in mektubunu “iyi ki ondan kurtulduk” yorumuyla yeniden paylaştı.

Cumhuriyetçi Koalisyonda çatlak!

Böylece Joe Kent, savaş nedeniyle istifa eden ilk üst düzey yönetici oldu. Bu gelişmeyi Cumhuriyetçi Koalisyonda ortaya çıkan bölünmelerin bir işareti olarak görmekte yarar var.

Çünkü bir süredir İran’a yönelik ABD-İsrail savaşının sonunun belirsizliği Trump'ın destekçileri arasında güçlü bölünmelere yol açıyor. Uzun süren yurtdışı askeri müdahalelerine yönelik eleştirileri nedeniyle Başkan Trump'ı destekleyen koalisyonun müdahale karşıtı kanadı, 19 gündür süren ve sona ereceğine dair herhangi bir işaret görünmeyen savaştan hızla rahatsız olmaya başladı.

Maliyetli bir savaş

Ayrıca, ABD’nin İran’a yönelik olarak başlattığı savaş oldukça maliyetli bir savaş. Bu savaşın ABD’ye günlük maliyetinin 1 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. (2)  Bu da ABD Federal Bütçesine ilave yükler getiriyor. Hali hazırda bu yıl 1,8 trilyon dolar açık vermesi planlanan bütçenin, bu ilave yükü kısa vadede ancak yeni vergilerle ve (38 trilyon doları aşan kamu borcunu daha da artırarak) borçlanma ile karşılamaktan başka bir yolu da yok gibi görünüyor. (ABD, orta ve uzun vadede bu yükü, fazlasıyla, savaşta kendisiyle birlikte hareket eden Arap ülkelerine yıkacaktır).

Ayrıca Demokrat Senatör Brian Schatz da bu rakama tepki gösterdi ve “bu savaş günde 1 milyar dolara mal oluyor. Lanet olası bir ayda 2 milyondan fazla Amerikalının sağlık hizmetlerini kurtarmak için harcamamız gereken miktardan daha fazlasını orada harcayacağız. Bu rejim değişikliği savaşı için, kelimenin tam anlamıyla sizin yemeğinizi ve sağlık hizmetlerinizi elinizden alıyorlar.” (3)

Savaşa en az 50 milyar dolarlık ek kaynak lazım!

Nitekim, Reuters’in bir haberine göre, bazı Kongre danışmanları, Beyaz Saray'ın yakında savaş için ek fon talebini Kongre'ye sunmasını beklediklerini belirttiler. Bazı yetkililer talebin 50 milyar dolar olabileceğini söylerken, diğerleri bu tahminin dahi çok düşük olduğunu ileri sürüyor. (4)

Savaşın dolaylı maliyetleri daha yüksek

Dahası, bu savaşın dolaylı maliyetleri de söz konusu. Öyle ki savaşın başlamasından bu yana yaklaşık bir hafta içinde petrol fiyatları yüzde 43 artış göstererek varil başına 100 doların üzerine çıktı.  Bu, petrol fiyatının son yılların en yüksek seviyesi. 9 Mart itibarıyla, benzin fiyatı ülke genelinde galon başına ortalama 3,48 dolara ulaştı. Trump iki hafta önce “Birlik Durumu” konuşmasını yaptığında, benzin fiyatı 2,92 dolardı. Bu, 2025 Ocak'taki göreve başlama töreninde 3,11 dolar olan ve Trump'ın ekonomik yönetiminin başarısının kanıtı olarak sık sık gösterdiği referans değerin altındaydı. Bu seviye, yedi günden kısa bir sürede geride bırakıldı. Ekonomistler, ham petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artışın benzin fiyatlarında yaklaşık 25 sentlik bir artışa yol açtığını tahmin ediyor. (Benzin fiyatları sadece işe ve okula gidip gelmekle ilgili değil. Tüketicilere mal ve hizmet ulaştırmakla da ilgili ve bu da tüm ekonomi genelinde enflasyonist baskıyı kat kat artırıyor). (5)

Aşağıdaki tabloda da gösterildiği gibi, İran savaşının Amerikan halkına yıllık maliyeti hane başına en az 2,143 dolar ile 2,565 dolar arasında değişiyor. (6)


Madalyonun diğer yüzü: patlayan savaş kârları

Diğer yandan, 16 Mart tarihli Financial Times’ta yer alan bir makalede bu savaştan kimlerin fayda sağladığı şöyle özetleniyor (7):

Ham petrol fiyatları İran savaşının başlamasından bu yana ulaştığı seviyeleri korursa, ABD’li petrol şirketleri bu yıl 60 milyar dolardan fazla havadan kazanç elde edecekler. Yatırım bankası Jefferies'in modellemesine göre, 28 Şubat'ta çatışmanın başlamasından bu yana, petrol fiyatlarında yaklaşık yüzde 47’lik bir artışın ardından, Amerikan petrol üreticilerinin sadece bu ay 5 milyar dolarlık ek nakit geliri elde edeceği tahmin ediliyor.


Silah tüccarlarının kârları arttı

Kuşkusuz savaştan yararlananlar sadece petrol şirketleri değil. Reuters’ın haberine göre, ABD Kongresine sunulan bir raporda, ABD Başkanı Trump Yönetiminin İran’a yönelik saldırıların ilk iki gününde 5,6 milyar dolarlık askeri mühimmat kullandığını belirtiliyor. (8)

Sonuç olarak

İstifa eden Joe Kent gibi uzun süreli yurt dışı askeri müdahalelere şüpheyle yaklaşan ve genellikle daha ölçülü bir dış politika savunucusu olan başka üst düzey yönetim yetkilileri de bulunuyor. Bunlara Ulusal İstihbarat Direktörü ve Kent’in amiri Tulsi Gabbard ile Başkan Yardımcısı JD Vance de dahil.

Bu da en despotik yönetimlerin gücünün bile nihayetinde, yönettikleri kişilerin rızasına ve iş birliğine bağlı olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Nitekim Amerikan halkı, İran’a yapılan askeri saldırıların ilk gününde bu saldırılara sadece yüzde 41 oranında destek verdi. Bu oran 1941 yılındaki yüzde 97’lik desteğin çok gerisinde bir destek.

Bu bağlamda Kent’in istifası da böyle bir rıza ve iş birliğinin geri çekildiği anlamına geliyor. Bu da ilk elden bu savaşın gayrimeşru olduğunu ortaya koyuyor ki bu durum, emperyalist ABD-Siyonist İsrail devletinin bu savaşı kaybetmekte olduğunun da işaretidir.

Dip notlar:

(1)    https://www.nytimes.com/2026/03/17/world/middleeast/joe-kent-counterterrorism-resigns-iran-war.html (17 Mart 2026).

(2)    Institute for Policy Studies (5 Mart 2026).

(3)    https://www.commondreams.org/news/what-s-the-cost-of-iran-war (5 Mart 2026).

(4)    https://www.reuters.com/world/middle-east/trump-administration-estimates-cost-iran-wars-first-two-days-56-bln-source-says-2026-03-10 (10 Mart 2026).

(5)    https://www.counterpunch.org/2026/03/13/the-cost-of-war-4 (13 Mart 2026).

(6)    Agm.

(7)    https://www.taxresearch.org.uk/Blog/2026/03/15/who-wins-from-this-war (15 Mart 2026).

(8)    https://www.reuters.com/world/middle-east/trump-administration-estimates-cost-iran-wars-first-two-days-56-bln-source-says-2026-03-10 (10 Mart 2026).