Kemer sıkma ekonomik değil, politik bir
tercihtir!
Mustafa Durmuş
19 Temmuz 2026
Devlet bütçesi aylar sonra ilk kez bu yılın haziran
ayında fazla verdi: Merkezi Yönetim Bütçesi dengesi (+) 114,2 milyar TL olarak
gerçekleşti. Ancak 6 aylık kümülatif denge (Ocak-Haziran) 942,8 milyar TL açık
olarak devam etti. Yani açık küçülse de sürüyor.
Diğer yandan, bütçe fazla verse de faiz ödemeleri füze
hızıyla artmaya devam ediyor. Bu 6 ayda ödenen faizin 1,464,2 milyar TL olması,
yani faiz ödemelerinin bütçe açığından 524,4 milyar TL daha fazla olması (1);
başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerinin, asıl olarak bankalara ödeme
yapmak için kullanıldığını gösteriyor. Bu ödemelerin bütçe içindeki payı yüzde
17 gibi rekor bir orana fırlamış durumda.
Mali disiplin mi, kemer sıkma mı?
Siyasal iktidar, uzunca bir zamandır, “mali disiplini
sağlama” gerekçesiyle, halka dönük harcamaları kısarken, vergilere yükleniyor
yani kemer sıkma politikası uyguluyor. Örnek olarak, bu yılın ilk 6 ayında, net
sosyal güvenlik harcamalarının bütçe içindeki payı (821 milyar TL) yüzde 9,4’te
kalırken, faize yapılan ödeme bunun neredeyse iki katına çıktı. (2)
Sosyal güvenlik sorunu bir gelir dağılımı
ve halk sağlığı sorunudur!
Oysa, gerçekte sosyal güvenlik alanında yaşanan sorun
(başta emekli maaşlarının düşüklüğü olmak üzere), bir demografi sorunu olmaktan
ziyade, gelir dağılımındaki adaletsizlikle ilgili bir sorundur.
Buna karşılık, konu, demografik bir sorunmuş gibi
gösterilmeye çalışılıyor: “insan ömrü uzadı, emeklilik çağında uzun süre
yaşayan çok fazla insan var. Emeklilere ödeme yapabilmek için her yıl daha
fazla insandan prim almak zorunluluğu var”, gibi üzerinde fazla
düşünmediğimizde ikna edici gelebilen bir iddia.
Ancak, çalıştıkları sürece bu insanların ödedikleri
primler dikkatli kullanılsaydı ve çalışırken bu insanların ücretleri yeterli olsaydı
hem SGK primleri hem de gelir vergisi tahsilatları daha yüksek olabilirdi. Bu
nedenle sosyal güvenlik sorunu demografiye ya da aktüeryal hesaplara
indirgenmemeli, bunun yerine birincil gelir dağılımı emek gelirleri lehine
iyileştirilmelidir. Bu sorunun aynı zamanda bir halk sağlığı sorunu olduğu da
unutulmamalı ve bütçeden kaynaklar ona göre ayrılmalıdır.
Sosyal harcamalarda kısıntı yapılırken, vergi
gelirlerinde yüzde 38,7’lik bir artış sağlandı. Oysa bu ilk 6 aydaki resmi enflasyon toplam yüzde
17,8. Yani siyasal iktidar, vergi gelirlerini enflasyonun iki katından fazla
artırarak, halktan gereğinden fazla vergi aldı.
Yeni torba yasa halka kemerleri daha da
sıktıracak!
Meclis’te görüşülmekte olan yeni “torba yasa” ile öncelikle
işçinin parasıyla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan daha fazla para, imalatçı
ve turizmci gibi daha fazla sermaye kesimine verilecek.
Faizciye, silah tüccarına, müteahhide, vakıf
üniversitelerinin patronlarına yüzlerce milyar TL’lik kaynağın aktarımı ise
sürdürülecek. Ayrıca bu yıl sermaye kesiminden alınması gereken vergilerin 3
trilyon TL’sinden, “muafiyet, istisna ve indirim” gibi adlar altında vazgeçildi.
Bunlar, sermaye kesimine karşı son derece cömert davranan siyasal iktidarın, bu
kıyağın bedelini halka, emekçilere kemer sıktırmasından başka bir şey değil.
Kemer sıkma ekonomik bir sorunluluk değil,
siyasal bir tercih!
İktidar halka kemer sıktırırken ya yüksek enflasyonu
bahane ediyor ya da Hazinede para olmadığını, kamu borçlarının arttığını, bütçe
açıklarının kapatılması gerektiğini, kısaca harcamaların kısılarak vergilerin
artırılması gerektiğini söylüyor.
Bunlar doğru iddialar değil. Para yetersizliği (!)
gerçekte kemer sıkmanın gerekçesi olamaz. Yani siyasal iktidar, onu iktidar
yapan ve 23 yıldır hemhal olduğu sermaye ve servet sahiplerine kaynak aktarmayı
seçtiğinden dolayı bu iddiayı dillendiriyor.
Kaldı ki, bir an için bu iddiaların doğru olduğunu
kabul etsek bile şu sorular yanıtsız kalıyor:
▪
“Irak petrolü” davasında ödemek durumunda kalacağımız 1 milyar 471 milyon
dolarlık ceza (3), neden bu suçu işleyenler tarafından değil de biz vergi
mükellefleri tarafından ödenmek zorunda?
▪Madem
daha çok vergi alınarak kemerler sıkılacak, o halde neden sermaye kesiminin
ödediği kurumlar vergisinin payı sadece yüzde 10’larda kalıyor? Ya da neden
kurumlar vergisi oranı bazı sektörler için indirildi? (Yüzde 12,5).
▪Neden vergi gelirlerinin yüzde 70’ini KDV ve ÖTV gibi
dolaylı vergilerin oluşturduğu ve kalan dolaysız vergilerin üçte ikisinin de ücretli
emekçilerce ödendiği, mevcut adaletsiz vergi sistemi değiştirilmiyor?
▪Büyük servetlerin kaynağını son zamanlarda süper rant
gelirlerinin oluşturmasına rağmen, neden bir rant vergisi konulmuyor ya da
süper zenginlerden alınmak üzere, bir servet vergisi uygulanmıyor?
▪Neden
son çıkan “varlık affı” ile yapıldığı gibi, vergi kaçıran ve servetlerini yurt
dışında tutanlara inanılmaz imkanlar sunularak, bunlardan vergi alınmayacağı taahhüt
ediliyor? Neden Türkiye'ye yerleşenler
için 20 yıl boyunca gelir vergisi istisnası getiriliyor?
▪Neden İstanbul Finans Merkezi'nde (İFM) faaliyet gösteren
kurumlara yönelik transit ticaret ve yurt dışı mal alım satımı teşvikleri daha
da artırılıyor? Neden İFM içindeki kuruluşların- transit ticaret kazancında yüzde
50 olan vergi indirimi yüzde 100’e; İFM dışındaki kuruluşların- transit ticaret
kazancında vergi indirimi yüzde 95’e yükseltiliyor? Ayrıca, neden transit
ticaret ile nitelikli hizmet merkezi kazançları ve İFM kapsamındaki finansal
hizmet ihracatı kazançları artık asgari kurumlar vergisi matrahından da
indirilerek, kurumlar vergisi yükü sıfırlanıyor?
▪Neden vergi borçlarında taksit süresi ve limiti
genişletiliyor ve azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor? Böylece
dürüst vergi mükellefi cezalandırılmış olmuyor mu? (4)
Tarife adaletsizliği
Gelir vergisi uygulamasındaki en büyük
adaletsizliklerden birinin, ücretlilerin bir yıl içinde birkaç kez üst vergi
dilimine girmeleri olduğu biliniyor. Bu da vergi tarife dilimlerini işçilerin
ücretlerini maaşlarını kemiren gizli bir vergi zammına dönüştürdü. Öyle ki 2000
yılında Gelir Vergisi tarifesinin brüt aylık asgari ücrete oranı 21 kat iken,
2026 yılında bu oran 5,8’e kadar düştü. (5) Özetle, gelir vergisinin ilk dilimi
asgari ücretteki artış kadar arttırılmayınca, işçiler zam aldıktan birkaç ay
sonra ikinci dilime girerek, yüzde 15 yerine yüzde 20’den, hatta yüzde 27’den
başlayan oranlardan vergilendiriliyor.
▪O halde neden haksızlığı düzeltmek için bir yasal
düzenleme yapılmıyor?
Türkiye’de ortalama ücretli
bekar bir çalışanın toplam vergi yükü 2025 yılında yüzde 40,3 seviyesine
yükseldi. OECD ortalaması ise yüzde 35,1 olarak gerçekleşti. Ayrıca, OECD
ülkelerinin önemli kısmında çocuk sahibi ailelere vergi avantajları ve sosyal
destekler sağlanırken, Türkiye’de iki çocuklu tek gelirli bir aile için vergi
yükü yüzde 40,3 ile OECD’nin en yüksek seviyesinde bulunuyor. OECD genelinde çocuk sahibi olmak ortalama
vergi yükünü yaklaşık 8,9 puan azaltırken, Türkiye’de çocuklu ve çocuksuz
çalışanlar arasında anlamlı bir fark bulunmuyor. Son olarak, Türkiye’de ortalama ücretli bir çalışanın net ortalama
vergi oranı yüzde 29,3 seviyesinde iken, OECD ortalaması yüzde 25,1’dir. (6)
Başka bir ifadeyle, OECD’nin
diğer ülkelerindeki ücretli emekçiler brüt maaşlarının ortalama yüzde 75’ini
net olarak elde ederken, Türkiye’de bu oran yüzde 71 seviyesinin altında
kalıyor. Bu sonuçlar Türkiye’yi, ücret üzerindeki toplam yük bakımından OECD
ülkeleri arasında üst sıralara taşıyor.
▪ O halde, neden
ücretliler üzerindeki vergi yükünün azaltılması için gereken yapılmıyor da tüm
destekler, asıl kemerleri sıkması gerekenler olan sermaye kesimine veriliyor?
▪Son olarak,
yanlış politikalar yüzünden kamu borç stoku 15 trilyon TL’ye, bireysel borçlar
ise 7 trilyon TL’ye dayandı. Bir yandan kamu, bir yandan gelirleri giderlerini
karşılamaya yetmeyen on milyonlarca insanımız ağır bir faiz yükü altında
eziliyor.
▪Bu yükleri
hafifletmek yerine, neden yüksek faizle borçlanma, özellikle de şeffaf olmayan
doğrudan satış yöntemiyle sürdürülüyor?
Sonuç
olarak
Bütün bu örnekler, mali
disiplin adı altında yürütülen kemer sıkma uygulamalarının sadece emekçiler
için geçerli olduğunu ve bu amaçla yapılan işlerin iktisat biliminin bir gereği
olmadığını gösteriyor.
Bunlar otoriter rejimin,
halkın örgütsüzlüğünden yararlanarak kamusal kaynakları büyük sermaye
çevrelerine aktarmak biçimindeki sınıfsal ve siyasal tercihinin sonucudur.
Bu yüzden de emekçilerin
mücadelesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal olmak
zorundadır.
Dip notlar:
(1) T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,
Haziran 2026 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, Haziran 2026 (17 Temmuz 2026).
(2) Agk.
(3) https://www.sozcu.com.tr/pazar-gunune-1-4-milyar-dolar-borcla-uyandik-p335737 (12 Temmuz 2026).
(4) 4 Haziran 2026 tarihli ve 33270
sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7582 Sayılı Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.
(5) https://x.com/ozanbingoll (25 Haziran 2026).
(6) OECD, Taxing Wages 2026, The Progressivity of Labour
Taxation in OECD Countries, 2026’dan aktaran Taxademy,
OECD Ücret Vergileri Raporu (2026) | Türkiye İçin Alarm Veren Sonuçlar (3 Temmuz 2026).