27 Ocak 2019 Pazar

OXFAM’IN KÜRESEL EŞİTSİZLİKLER RAPORU VE SEÇKİNLERİN DAVOS ZİRVESİ


OXFAM’IN KÜRESEL EŞİTSİZLİKLER RAPORU VE SEÇKİNLERİN DAVOS ZİRVESİ

Mustafa Durmuş

27 Ocak 2019

Kapitalizm tarihsel olarak ikinci büyük küresel krizini 2008 Finansal Krizi ve ardından gelen Büyük Resesyon ile yaşadı. Aradan geçen 10 yılda başta işçiler olmak üzere tüm emekçi kesimler, halklar büyük ekonomik ve sosyal sıkıntılar yaşadılar. Yatırımlar durdu, işyerleri kapandı ve işsizlik görülmemiş ölçüde arttı.
Bu 10 yılın sonunda işsizlikteki azalma ve istihdam artışı ancak esnek, güvencesiz, geçici ve düşük ücretli işlerdeki artışlarla sağlanabildi. Buna karşılık dünya borç stokları rekor düzeyde artarken, her an patlamaya hazır finansal balonlar şişirilerek dünya yeni finansal kriz ve resesyon tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldı.
Tüm bu gelişmelerin bölüşüme yansımaları da çok sert ve acımasız oldu. Gelir ve servet bölüşümü adaletsizliği daha da artarken, zengin-yoksul uçurumu daha da derinleşti ve bazı uluslararası raporların ileri sürdüğünün aksine dünyada yoksulluk azalmadı, arttı.

Rapor: Halkın refahı mı, özel servet mi?
Kriz sonrasında bölüşümdeki adaletsizliğe ilişkin veriler (bazı uluslararası kuruluşların raporlarına ilave olarak) Oxfam adlı bir uluslararası yardım kuruluşunun düzenli olarak hazırladığı raporlarla da uluslararası kamuoyu ile paylaşılıyor. Geçen hafta bu kuruluşun “Halkın Refahı mı, Özel Servet mi” başlıklı raporu (1) dünyadaki eşitsizliklerin nasıl giderek artmakta olduğunu gözler önüne serdi.
Raporun bulguları şöyle özetlenebilir:
• Dünyadaki milyarder sayısı son 10 yılda ikiye katlanarak 2,200’e yükseldi. Geçen yıl her iki günde bir yeni milyarder ortaya çıktı.

Dünyanın en zengin 26 kişisinin serveti 3,8 milyar insanın servetine eşit tutarda
• Sadece geçen yıl milyarderlerin toplam serveti 900 milyar dolar daha büyüdü. Yani servetleri her gün 2,5 milyar dolar arttı. Diğer yandan dünya nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan 3,8 milyar insanın toplam serveti bu süreçte, günde 500 milyon dolar (toplamda yüzde 11) azaldı.
• Küresel servetin belli ellerde birikmesi süreci daha da hızlandı. Öyle ki geçen yıl dünyanın 26 en zengini, dünyanın en yoksul 3,8 milyonunun toplam servetine eşit bir servete erişti. En zenginler ile en yoksullar arasındaki uçurum büyürken, orta sınıflar da giderek mülksüzleşti, proleterleşti.

Dünyanın en yoksul ülkesinin en yoksul kentinde 1 milyar dolarlık ev!
Raporda bazı çarpıcı örneklere de yer veriliyor (s. 11-12). Örnek olarak; Mukesh Ambani, Forbes 2018 milyarderler listesinin 19. sırasında yer alan bir Hintli zengin. Anbai’nin sadece Munbai’deki evinin değeri 1 milyar doları buluyor (dünyanın en pahalı evi).

Bezos servetini uzaya seyahat için harcayacakmış…
Amazon şirketinin sahibi ve Forbes 2018 listesinin ilk sırasında yer alan Jeff Bezos’un serveti ise 112 milyar dolara ulaşmış. Bu servetin sadece yüzde 1’i 105 milyon nüfuslu Etiyopya’nın sağlık harcamaları bütçesine eşit (bu arada Bezos servetini bundan böyle uzaya seyahat için harcayacağını açıkladı).

10 trilyon dolar değerinde karşılığı ödenmemiş kadın emeği
• Küresel çapta kadınlar tarafından gerçekleştirilen ve ödenmemiş emek olarak nitelenen ev işleri gibi işlerin (yılda 10,6 milyar saatlik bir emek), eğer ticari bir firma altında yapılmış olsaydı yaratacağı değer yıllık 10 trilyon doları bulacaktı. Bu ABD’li Apple şirketinin yıllık cirosunun 43 katına denk düşüyor. Bu durum kadın emeğindeki sömürünün düzeyi hakkında bir fikir verebilir.
• Rapora göre, eşitsizlik konusundaki bu artışta, özellikle de kriz sonrasında kölelik koşullarında ve açlık sınırlarında ya da bu sınırların altında ödenen işçi ücretleri önemli bir rol oynuyor.

Düşük işçi ücretleri ve sermayeden alınmayan vergiler eşitsizlik nedeni
Bu savı destekler bir biçimde Uluslararası Çalışma Örgütü’nün son raporuna göre (2) reel işçi ücretleri son 10 yılın en düşük artışlarını sergiliyor. Öyle ki 136 ülkede ortalama işçi ücretleri 2016 yılında yüzde 2,4 ve 2017 yılında yüzde 1,8 artabildi. Merkez ülkelerde ise bu artışlar sırasıyla binde 9 ve binde 4 olabildi.
Ücret artışlarını çok düşük tutmanın yanı sıra, zenginlerin gelirlerinden alınan vergilere uygulanan oranların düşürülmesi ve genel olarak halka ve yoksullara dönük kamusal hizmetleri sağlamaya dönük sosyal harcamaların kemer sıkma önlemleriyle önemli ölçüde kısılması da, eşitsizliğin artmasında büyük rol oynadı.
Nitekim zenginler bir yandan servetlerindeki artışının keyfini sürerken, diğer yandan hem bireysel gelirleri, hem de şirketlerinin sağladığı kârlar üzerinden ödedikleri vergilerin düşürülmesiyle çifte bir mutluluk yaşıyorlar.
Öyle ki Merkez Ülkelerde zenginlerin nominal gelir vergileri 1970’te yüzde 62 oranından 2013’te yüzde 38’e düşürüldü. Azgelişmiş Çevre Ülkelerde ise zenginlerin ortalama gelir vergisi oranı yüzde 28’e kadar çekildi (3) . Bütçe açıkları sürdürülemez boyutlara erişmeseydi bu vergiler daha da düşürülecekti.
Diğer yandan söz konusu bu oranlar efektif (fiili) olmayan, yani kanunlarda yazılı olan resmi oranlar. Sermayedarlar, zenginler o kadar çok ve çeşitli muafiyet, istisna ve indirimden yararlanıyorlar ki efektifte ödedikleri verginin oranı çok düşük kalıyor. Bunun sonucunda da birçok ülkede en dipteki yüzde 10’luk kesim, en tepedeki yüzde 10’luk kesimden çok daha yüksek oranda vergilendirilmiş oluyor.

262 milyon çocuk okula gidemeyecek, dünde 10,000 hasta ölecek
•Yüzlerce milyar dolarlık servetten gerçekte vergi alınmıyor. Rapora göre, her 1 dolarlık servetin (küresel çapta) ortalama sadece 4 senti servet vergisi olarak vergilendiriliyor.
• Eşitsiz servet dağılımı ve zenginlerin yeterince vergilendirilmemesi nedeniyle yeterli kaynak sağlanamadığından bu yıl küresel çapta 262 milyon çocuk okula gidemeyecek, günde 10,000 hasta yetersiz sağlık harcaması yüzünden ölecek.
Oysa en zenginlerden alınacak binde 5 oranındaki bir servet vergisi ile yılda 418 milyar dolarlık bir vergi geliri yaratılarak bugün okula gidemeyen bu çocukların okula gitmesi sağlanabileceği gibi, sayıları yılda toplamda 3,3 milyonu bulan hastanın yaşaması da mümkün olabilecek.
•Rapora göre bu süper zenginler küresel çapta vergi idarelerinden 7,6 trilyon dolarlık bir serveti saklıyorlar. Büyük şirketler ise servetlerini vergi cennetlerinde tutuyorlar. Böylece azgelişmiş ülkeler toplamda yılda 170 milyar dolarlık bir vergi gelirinden mahrum bırakılıyor.

Bir efsane: “Küresel yoksulluk azaldı”
Artan eşitsizlikler küresel çapta aşırı yoksulluğun azaltılmasını da engelliyor. Raporun Dünya Bankası’na dayanarak ileri sürdüğüne göre, 2013 yılından bu yana, günlük 1.90 doların altında gelire sahip olanlar olarak tanımlanan “aşırı yoksul” sayısındaki azalma giderek yavaşladı. Tam tersine özellikle de Sahra Altı Afrika ülkelerinde aşırı yoksullukta bir artış gözlemleniyor. Bu da insanlığın giderek yoksulluktan kurtulduğu iddialarının gerçek olmadığını gösteriyor.
“Mutlak yoksulluk” ölçüsü olarak günde 5,50 doların altında gelir elde etme ölçütünü kabul eden Dünya Bankası’na göre bu rakamın altından gelir elde eden insan sayısı 3,4 milyar civarında. Bu mutlak yoksulların büyük bir çoğunluğunu, krizlerin de an ağır yükünü taşıyan kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.
“Göreli yoksulluk” ise artmaya devam ediyor. Zira Dünya Eşitsizlikler Raporu’na göre, 1980-2016 arasında en yoksul yüzde 50’inin 1 dolarlık gelirlerinde sadece 12 centlik bir artış olurken, en zengin yüzde1’inkinde 27 centlik bir artış yaşandı (4).

Davos toplantıları: Körlerle sağırlar birbirini ağırlar…
Bu raporun yayımlandığı günlerde dünyanın binlerce zengininin ve politikacısının her yıl düzenli olarak buluştukları Davos toplantılarından biri daha yapıldı.
Bu toplantılara yukarıda anlatılan süper zenginlerin kendileri ya da temsilcileri katıldı. Bu seçkinler İsviçre’ye büyük ölçüde özel jetleriyle uçtular ve dağ kasabası Davos’taki lüks otellerine limuzinleriyle geldiler. Bir habere göre bir haftada neredeyse 1,500 jet bu amaçla İsviçre’ye uçtu (5) . Bir hesap yapılsa, muhtemelen dünya tarihinde metre kare başına düşen servet miktarının bu denli fazla olduğu bir toprak parçasının ve zamanın daha olmadığı görülecektir.
Tıpkı eski bazı Türk filmlerindeki zengin kadınların yoksullar için yaptıkları lüks mekânlardaki yemeli-içmeli, kürk mantolu ve şampanyalı bağış toplama gösterilerinde olduğu gibi, bu yıl sekizinci kez Davos’ta toplanan evrenin efendileri dünyadaki eşitsizlikleri tartıştılar.
Kuşkusuz eşitsizliklerle ilgili tartışmalar resmi ve özel toplantıların merkezinde değil, sınırlarında yer aldı, aslında sadece uluslararası kamuoyuna yapılan açıklamalarda yer buldu. Böylece dünyanın efendileri gelir ve servet eşitsizliklerine duyarsız kalmadıklarını göstermeye ve hala insan oldukları görünümünü vermeye çalıştılar. Öyle ki bu seneki asıl temaları olan küresel ısınma, popülist yükseliş ve ticaret savaşlarının dahi eşitsizliklerle ilişkilendirilerek tartışıldı izlenimi verildi.
Onları eşitsizliklerle ilgili bir şeyler yapmaya zorlayan asıl neden ise kapitalist sistemin yol açtığı bölüşüm ilişkilerinin artık giderek dayanılmaz boyutlarda eşitsiz ve adaletsiz bir hal alması. Bu da küresel çapta protestolara neden oluyor. Öyle ki sadece geçen yıldan bu yana başlayan Sarı Yeleklilerin eylemleri değil, aynı zamanda Davos’ta başka grupların da protesto eylemleri vardı.

İkiyüzlü burjuva ahlakı
Davos’taki özel oturumlarda bu seçkinler kendi ülkelerinde işçilerini nasıl daha ucuza, güvencesiz, sağlıksız ve iş güvenliğinden uzak ortamlarda çalıştırarak, işbaşına getirdikleri hükümetler sayesinde ödemeleri gereken vergileri düşürterek, özel ilişkilerle çok kârlı kamu ihalelerini alarak, kamu-özel işbirliği (KÖİ) gibi yöntemlerle milyar dolarlık ihaleleri alırken riski kamunun ve vergi mükelleflerini sırtına yıkarak kârlarını ve servetlerini artırdıklarına ilişkin deneyimlerini birbirleriyle paylaştılar.
Ancak uluslararası kamuoyuna dönük açıklamalarında bu özel paylaşımlardan hiç söz etmeksizin; “küresel ısınma sorunları”, “artan eşitsizlikler” ve “artan popülizm” ile nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda önerilerde bulundular. Böyle bir davranış ikiyüzlü burjuva ahlakının tipik bir özelliği.
Bu seçkinler içinde dünyanın en büyük yatırım fonu şirketinin sahibi olan Ray Dalio’nun, Alexandria Ocasio-Cortez adında ABD’li genç bir politikacının gündeme getirdiği ve 10 milyon dolar ve üzerinde geliri olan zenginlerin vergi oranlarının tıpkı 1980 öncesinde olduğu gibi yüzde 70’e yükseltilmesi önerisine karşı verdiği tepki çok önemliydi. Dalio bu öneriyi sadece faydasız bulmuyor, ayrıca çok zararlı buluyordu (6).
Böylece Davos’taki seçkinlerin sözde duyarlılıklarının “sosyal içerme” ve “herkes için refah” gibi içi boş sözlerle sınırlı kaldığı ortaya çıkmış oldu.

Bize zarar vermeyen bir eşitlik söyleminin bizce bir mahsuru yok!
Bu nedenle de gelir ve servet eşitsizliği ve vergileme gibi alanlardaki yaptığı önemli çalışmalarıyla ünlü bir iktisatçı olan Milanoviç bu yılki Davos’u “öncekilerin aynı olarak niteliyor” ve bu toplantıları aynı zamanda makalesinin de başlığı olan şu başlıkla çok iyi tarif ediyor:
“Hiçbir şey yapılmaması şartıyla, Davos’un seçkinleri eşitliği savunmayı severler” (7).

Dip Notlar:
(1) Oxfam, Public Good or Private Wealth, www.oxfam.org (January 2019).
(2) https://urpe.wordpress.com/…/ilo-global-wage-growth-lowest-… (26 November 2018).
(3) Oxfam, agr.
(4) Facundo Alvaredo, Lucas Chancel, Thomas Piketty, Emmanuel Saez and Gabriel Zucman, World Inequality Report, 2018, s. 8-9.
(5) https://nypost.com/…/nearly-1500-private-jets-to-land-at-cl….
(6) Hugh Son, “Billionaire Ray Dalio says tax changes like those proposed by Alexandria”, https://www.cnbc.com (23 January 2019).
(7) Branko Milanovic, “Davos Elites Love to Advocate for Equality – So Long As Nothing Gets Done”, https://promarket.org (23 January 2019).


Formun Üstü



23 Ocak 2019 Çarşamba

BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ


BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ

Mustafa Durmuş

18 Ocak 2019

İngiltere’de muhafazakâr May Hükümetinin Brexit ile ilgili, Avrupa Birliği (AB)   ile uzlaşarak parlamentoya getirdiği anlaşma ezici bir çoğunlukla reddedildi.
Bu oylamada iktidar partisinin milletvekillerinin yarıya yakın kısmı da muhalefet ile birlikte “hayır” oyu kullandı.

Bu gelişme bir politik krize neden olmadı, zira ardından yapılan güven oylamasında (çok dar bir çoğunlukla da) olsa May Hükümeti güvenoyu aldı. Ancak, Brexit konusu hala ülkenin çözüme kavuşturulamamış, ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlara yol açacak temel bir konusu olarak ortada duruyor.

Öyle ki Brexit gerçekleştiğinde, 1980’li yıllardan bu yana ülke ekonomisinin neredeyse tek sürükleyici gücü haline gelen finans sektörünün bundan nasıl etkileneceği ve finans kapitalin bu konuda nasıl bir tavır alacağı konusu belirsizliğini sürdürecek.

Diğer taraftan Avrupalıların ülkeden çıkmaları halinde hali hazırda yüksek düzeylerdeki (özellikle de Londra’daki) konut-emlak fiyatlarında nasıl bir çöküş yaşanacağı ya da örneğin İspanya’da yerleşik olarak iş yapan yüzbinlerce Britanyalının işlerini bırakıp ülkeye geri dönmeleri halinde bunun işsiz sayısını daha da artırması gibi endişeler de gündeme gelecek.

Brexit’in, Ankara Anlaşması ile bu ülkeye gelen Türkiyelilerin durumlarını nasıl etkileyeceği ise bir diğer belirsizlik konusu olmaya devam edecek.

BREXIT TESADÜF DEĞİL
Brexit sorunu tesadüfen gündeme gelmedi. Küresel kapitalizmdeki son gelişmeler sistemin kendi iç çatışmalarının sistemi ve bu sistemin aktörleri olan bazı ülkeleri bu tür gelişmelere sürüklediğini gösteriyor.

Örneğin 2016 yılında ABD’de Trump sürpriz bir şekilde başkan seçildi ve ardından bu ülkenin diğer emperyalist ülkelerle kur, faiz ve ticaret savaşları da başladı.

Öyle ki 2008 Finansal Krizinin ardından yaşanan Büyük Resesyon’dan 10 yıl sonra dahi tam anlamıyla çıkamamış olan küresel kapitalizm, bu yıldan itibaren yeniden bir resesyon (ekonomik durgunluk) tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Üstelik dünya ekonomisi bugün hiç olmadığı kadar borçlu. Öyle ki toplam borç stokları dünya hasılasının yüzde 318’ine kadar çıktı. Yani dünya bir borç geri ödeme krizinin tetikleyebileceği yeni bir küresel finansal kriz tehdidi ile karşı karşıya.

KAPİTALİST KÜRESELLEŞME BAŞARISIZ
Reel ekonomi cephesinde ise, başta İngiltere, Japonya, Avro Bölgesi ülkeleri ve Brezilya, Arjantin, Güney Afrika ve Türkiye gibi adına “Yükselen Ekonomiler” de denilen az gelişmiş ülkelerde ekonomik büyüme hızlarının hızla düşmesi ya da ekonomilerin bizzat küçülmesi biçiminde ciddi sorunlar yaşanıyor. Örneğin Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 2-3 oranında küçülmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor. Dünyada sadece ABD ekonomisinin göreli bir iyi halinden söz ediliyor.

Kısaca; son 40 yıldır, artan finansallaşma ve neo-liberal serbestleştirmenin ve özelleştirmelerin yanı sıra iyice hız kazanmış olan küreselleşme de kapitalizmin 1970’lerin ortalarından itibaren içine girdiği yapısal krizine çare olamadı. Böyle olunca da son birkaç yıldan bu yana küreselleşme hız kesti ve özellikle de büyük ekonomilerin içe dönme süreçleri başladı.

İÇE DÖNME, EKONOMİDE MİLLİYETÇİLİK DÖNEMİ
Küreselleşmedeki bu yavaşlama ve içe dönmenin pek çok ekonomik ve siyasal göstergesi mevcut. Sırasıyla: Dünya ticareti yavaşladı. Küresel ticaretin dünya hasılası içindeki payı 2007 yılında yüzde 28’den, 2017’de yüzde 21’e geriledi. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları aynı süreçte yüzde 39 azaldı. Artık az gelişmiş ülkelerden gelen, düşük maliyetle üretilen meta ihracatının payı da ciddi olarak düştü (1).

Bu da Türkiye gibi göreli olarak ucuz işgücüne dayalı üretim yapan ülkelerin ihracat yolu ile ekonomilerini büyütmelerinin iyice zorlaşacağını ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu gelişme cari açık sorunlarının daha da büyümesine neden olacaktır.

EŞİTSİZLİK VE OTORİTERLEŞME ARTIYOR
Yani ulusal ekonomiler (dolayısı ile sermaye), yeterince büyüyemediği gibi gelir ve servet bölüşümü adaletsizliği hem ülke içinde, hem de ülkeler arasında giderek artmış durumda.

Öyle ki, Oxfam’ın verilerine göre, bugün dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusu toplam dünya servetinin yüzde 50’sinden fazlasına sahip durumda. Türkiye’de ise en zengin yüzde1’in servetten aldığı pay yüzde 54’ü aşarken, en zengin yüzde10 ise yüzde 78’e el koyuyor. Bu da ülkenin nasıl bir bölüşüm adaletsizliği içine sürüklendiğini gösteriyor.

Bölgesel savaşlar ve iç savaşlar sürerken çok ciddi bir mülteci sorunu başta Ortadoğu, Türkiye ve Avrupa olmak üzere dünyayı yakıcı bir biçimde etkiliyor.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda aralarında ABD, İtalya, Brezilya, Macaristan ve Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede siyasal iktidarlar giderek daha da otoriterleşti veya iktidara aşırı sağcı – ırkçı yeni popülist partiler geldi.

Özcesi, kapitalist küreselleşme sınırlarına eriştiğinde, sömürgeleştirerek, metalaştırıp ticarileştirecek başka alanlar kalmadığında, egemen sınıflar sermaye ve servet birikimini, dolayısıyla da sömürüyü arttırabilmek için bu kez içeride kaynaklara zorla el koymaya, ekolojiyi tahrip edercesine gasp etmeye, işçileri güvencesiz ve yeni kölelik koşullarında çalışmaya zorlamaya ve  aşırı fiyatlama, yüksek banka faizleri ve komisyonları yoluyla sömürüyü daha da arttırmaya yöneldiler.

Ne Trump’u, ne Brexit’i, ne de yeni otoriter rejimleri ekonomideki ve siyasetteki bu küresel gelişmelerden ayrı ele almamak gerekiyor.

“YA BARBARLIK, YA SOSYALİZM”
Katledilişinin 100. Yılında Rosa Lüksemburg’un kapitalizmin geleceği ile ilgili olarak I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaptığı tespitin ete, kemiğe büründüğünü görmek ne acı.

Rosa 100 yıl önce gelinen yol ayrımını “ya barbarlık ya sosyalizm” biçiminde tanımlamıştı. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle kapitalizmin burjuva demokrasisi ile beraberliğinin bittiğini ve giderek savaşların, militarizmin ve otoriterliğin, kısaca  “barbarlığın” ön plana çıktığını görüyoruz.

Diğer yandan rotayı bu kötü gidişatı durdurabilecek bir yöne yani demokratikleşme ve kesintisiz bir biçimde sosyalizme çevirebilmek de mümkün. Çünkü barbarlık olsa olsa dünyanın sömürücü yüzde 1’inin bir tercihi olabilir, geri kalan asıl çoğunluk olan yüzde 99’unun ne tercihi, ne de kaderi olamaz.

DİP NOTLAR:

(1) Mc Kinsey Global Institute, Globalisation in transition: The future of trade and value chains, January 2019.

3 Ocak 2019 Perşembe

TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (VII) Birikim krizi nasıl ortaya çıkıyor, KOAEY araştırmalarla doğrulanıyor mu?


TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (VII)
Birikim krizi nasıl ortaya çıkıyor, KOAEY araştırmalarla doğrulanıyor mu?

Mustafa Durmuş

2 Ocak 2019

Sermaye birikimi krizi
Ekonomi politik yasaların ışığında kapitalist krizlerin nasıl ortaya çıktığı şöyle formüle edilebilir:
(M------C------ P------ C’------ M’)
(Para--- Meta--- Üretim---Daha fazla meta--- Daha fazla para)

Kapitalist yatırıma parayla (M) başlar ve bu para ile üretim araçları ve hammadde (sabit sermaye = c) ve ücretli emek (değişken sermaye = v ) satın alır ve böylece üretim süreci başlar (P).
Ancak emek gücü kendisine ücret olarak ödenenden (v) daha fazla bir değer yaratır. Bu artık değerdir (s), yani kârın tek kaynağı olan değerdir (böylece kâr üretim sürecinde ortaya çıkar). Ortaya çıkan meta artık daha fazla değere sahip bir metadır (C’). Bu fazlalık içerdiği artı-değerden kaynaklanmaktadır.
Bu metanın satılmasıyla elde edilen para-sermaye de artık başlangıçtakinden daha büyük değere sahiptir (M’). Böylece sermayenin büyümesi sorunsuz gerçekleşmiştir.
Sermaye büyümesinin (dolayısıyla da ekonomik büyümenin) temelini oluşturan kârın oranı, ya da kârlılık azalırsa ne olur?
Bir süre sonra yatırımlar azalır, durur, ekonomik büyüme yavaşlar, tersine döner, birikim sürecinde tıkanma oluşur, yani kriz ortaya çıkar. Bu durumu da aşağıdaki formül ile özetlemek mümkün:

Kâr oranı düştüğünde

r = (s / v) / 1 + (c / v)
r: Kâr oranını, v: Değişken sermayeyi ( ücret), c: Sabit sermayeyi, (c /v): Sermayenin organik bileşimini ve (s /v): Sömürü oranını gösterdiğinde; sömürü oranı (s/v) sabitken, sermayenin organik bileşimindeki (c/v) artışlar kâr oranını düşürür. Böylece kapitalist sermaye birikimi hızlandıkça kendi yarattığı krizlerle karşı karşıya kalır. Bu bir yasa gibi işler.

Eğilim
Azalan Kâr Oranları Eğilimi Yasası, adı üzerinde bir eğilimi anlatır. Yani belli bir zaman diliminde kâr oranlarının azalmasının yanı sıra bazı yıllarda artması da söz konusu olabilir ve olmaktadır. Ama uzun vadede trend bir azalma eğilimi biçiminde kendini gösterir. Ayrıca azalmakta olan kâr oranıdır, kâr kitlesi azalmak zorunda değildir, miktar olarak kârlar artmaya devam edebilir.
Bu noktada şu sorular sorulabilir: Bu yasa sadece uzun vadede mi geçerlidir? Kısa vadeli döngüsel krizleri ya da sermaye birikimindeki dalgalanmaları mı açıklar? Bu bağlamda da kapitalizmin nihai çöküşüne ilişkin her hangi bir şey söyler mi?
Rosa Luxemburg’a göre, bu yasa uzun vadede geçerlidir. Öyle ki “etkisini göstermeden önce güneş kapitalizmi yakıp kavurmuş olabilir”. Tapia’ya göre yasa döngüsel krizler için geçerli iken, M. Roberts’a göre hem uzun vadeli, hem de döngüsel olarak geçerlidir (1).

Telafi edici mekanizmalar
Yasa kârlarda kalıcı bir düşüş olduğunu söylerken bunun düz bir çizgi halinde gitmeyeceğini, zira artı değer oranını artıran bazı telafi edici mekanizmaların ve yöntemlerin devreye girebileceğini öngörür.
Yani kapitalistlerin artı-değer sömürüsünü (s/v) artırmasının yolları mevcuttur. Bunu ücretleri sabit tutup, çalışma saatlerini artırarak, ücretleri düşürerek yapabileceği gibi emek gücü verimliliğini artırarak, yani işçiyi aynı çalışma saatlerinde daha yoğun ve daha verimli çalıştırarak da yapabilir.
Örneğin kapitalizmin ilk aşamasında devletin de yardımlarıyla mutlak artık değer biçiminde bir sömürü baskındı (Engels bunu İngiltere’de işçi sınıfının durumu adlı çalışmasında anlatır). Sonraki aşamalarında emek tasarruf edici teknolojilerin devreye sokulması ile nispi artı değer sömürü baskın hale gelmeye başladı. Bu emeğin çıktı başına değerini azalttı, hatta işgünü saatlerini kısaltabildi (2).
Samir Amin’e göre sermaye ihracı, eşitsiz değişim ve emperyalist rant gibi olgular kâr oranlarını yükselten telafi edici işlev görürler (3). J. O’Connor (4) ise kâr oranlarındaki düşüşü telafi eden mekanizmalar olarak; vergisel teşvikler, sübvansiyonlar (bütçe politikaları), kamusal alt yapı yatırımları ve kamu girişimlerinin ucuz ara girdi üretimi ile sermaye maliyetlerini azaltmasına dikkat çeker.
Keza, küreselleşme, neo-liberalizm, borçlanma ve finansallaşma da kâr oranlarındaki düşüşü telafi etmeye yardımcı olur. Nitekim 1980’lerden itibaren uluslararası sermaye küreselleşmenin imkânlarından faydalanarak üretimini daha düşük maliyetli (dolayısıyla da daha kârlı) azgelişmiş ülkelere kaydırdı. Aynı zamanda da finansallaşma aracılığıyla kendini kurgusal sektörlerde büyüttü.
Kısaca, Kapital’de yer aldığı üzere, kapitalist krizleri geciktirici karşıt eğilimler de söz konusudur. Bu da kapitalizmin şu ana kadar neden hemen her krizinden çıkabildiğini, hatta daha güçlenerek çıkabildiğini, dolayısıyla da kendiliğinden çökmeyeceğini gösterir.

Sınıf mücadelesi açığa çıkar, keskinleşir
Ancak tüm bu karşıt eğilimler ya da telafi edici yöntemler faturayı hep işçilere ödettirdiğinden, dolayısıyla da emek sömürüsünü daha da artırdığından mevcut emek-sermaye çelişkisi giderek büyür, bunun üzerinden yükselen sınıf mücadelesi daha da açığa çıkarak keskinleşir.
Marx, buradan hareketle kendini özgürleştirerek tüm toplumu da, dünyayı da özgürleştirebilecek, kapitalizmi yıkacak ve onun yerine sosyalizmi kuracak olan asıl faktörün devrimci bir sınıfın, yani işçi sınıfının (proletarya) örgütlü mücadelesi olduğunun altını çizer.

Ekonomik determinizm mi?
Ekonomi politiğin yasalarının nesnel olmaları, yani insan iradesinin dışında var olmaları, değiştirilemez niteliklere sahip bulunmaları bunların bir yazgı olduğu anlamına gelir mi?
Ya da bu yasalara dayanılarak yapılan tespitler bir ekonomik determinizm midir? Sınıf mücadelesinin ya da sosyalist devletin iktisadi kuruluşta her hangi bir rolü yok mudur?
Bu yasalara dayanarak çıkarımlarda bulunmak ekonomik determinizm anlamına gelmediği gibi,(yukarıda da belirtildiği gibi), sınıf mücadelesini de inkar etmek demek değildir. Çünkü ekonomik koşulların sosyal sınıfların kontrollerinden özerk bir biçimde nesnel olduğunu söylemek determinizm değildir.
Bilimsel sosyalist öğretinin yaptığı şey sosyal sistemlerin değişim mekanizmalarını ve bunun hareket ettirici kanunlarını ortaya koymaktır. Marx ve Engels’in çalışmalarında yaptıkları da budur. Sınıf mücadelesi toplumsal sistemi değiştiren en önemli güç olarak hala varlığı sürdürür. Ama bu mücadelenin derecesi, yoğunluğu ve emeğin sermayeye göre üstünlüğü asıl olarak ekonomik koşullar tarafından belirlenir.
Yani Marx’ın dediği gibi, “insanlar kendi tarihleri yaparlar, ama onu istedikleri gibi değil, kendi belirledikleri koşullara göre değil, mevcut verili koşulların belirleyiciliği altında yaparlar” (5).

KOAEY araştırmalarla doğrulanıyor mu?
Bu yasanın (daha çok ABD gibi Merkez Ekonomilerde) geçerli olup olmadığını sınayan ampirik araştırmalar arasında yasanın geçerliliğini ortaya koyanlar ağırlıktadır.
Örnek olarak M. Roberts bir çalışmasında (6), aşağıdaki tabloda 1869-2007 dönemindeki dünyadaki kâr oranlarının gelişimine ilişkin olarak ile yaklaşık 140 yıllık bir süreçte kâr oranlarının nasıl bir azalma eğiliminde olduğunu gösterir.
Buna göre, 1869’da yüzde 43 olan kâr oranı Birinci Dünya Savaşına kadar yüzde 30’un altına düşüyor, savaş sırasında yüzde 40’ın üzerine çıkıyor. 1929 Büyük Depresyonunun öncesinde yüzde 23’e kadar geriliyor.1935’ten itibaren tekrar yükseliyor ve İkinci Dünya Savaşının hemen ardından 1947 yılında yüzde 38’e kadar yükseliyor. 1965’ten itibaren tekrar düşüşe geçiyor ve bu düşüş 1980’lerin başlarında dip yaparak yüzde 18’e kadar geriliyor. Sonrasında neo-liberal toparlanma döneminde tekrar yükselişe geçerek yüzde 23’e kadar çıkıyor.

Anwar Shaikh’e göre ABD’de İkinci Dünya Savaşı sonrasında yüzde 16 gibi bir oran ile zirvede olan kâr oranları 1980’e kadar düştü ve o yıl yüzde 6’ya geriledi. Ancak bu düzenli bir düşüş değildi, daha ziyade bir eğilimi gösteriyordu. Zira kâr oranları 1963-65 arasında tekrar yüzde 14’e kadar yükseldi. 1980’den itibaren tekrar yükseldi ve 1993’te yüzde 9 gibi dönemin zirvesine ulaşırken, sonrasında tekrar düşme eğilimine girdi. 2008 krizinin öncesinde, 2007’de ise yüzde 6’ya kadar düştü (7).
Smith ve Butovsky’nin araştırmasına göre (8), ABD’de finans dışı sektörlerde 2006 yılında zirve yapmış olan kâr oranı 1950 ve 1960’lardaki zirvelerin sadece yarısı kadar yükseklikteydi.
ABD’de ekonomi genelindeki kâr oranlarını ve sadece üretim sektöründeki kâr oranlarını ayrıştırarak hesaplayan L. Tsoulfidis’e göre, 1963-2015 arasında kâr oranlarında kalıcı bir düşüş söz konusu. 1980’lerin başlarında kâr oranları 1960’lardakinin yüzde 30 altında seyrediyor. Bu oranlar 1990’ların sonlarına kadar artarak gidiyor (neo-liberal dönem). Ancak 2000-2008 arasında yükseliş değil, düşüş söz konusu (9).

Sermayenin organik bileşimi ve artı değer oranlarına ait veriler yasayı destekliyor mu?
KOAEY’i sermayenin organik bileşimi (SOB) ve artı değer oranı (s) değişkenleriyle de doğrulatmak mümkün. Çünkü ABD’de 1965 yılından beri SOB’de düzenli bir yükseliş söz konusu (yüzde 21). Karşı dinamik olarak artı değer oranında ise yüzde 4’ün üzerinde bir düşüş var. Neo-liberal dönemde ise (1982-1997) artı değer oranı yüzde 16 artarken, SOB yalnızca yüzde 7 oranında artmış, böylece de kâr oranı yüzde 9,5 yükselmiş. 1997 yılından beri kâr oranı yüzde 5 düşmüş zira SOB yüzde 14’ün üzerinde artarken, artı değer oranındaki artış yüzde 5,4’te kalmış (10).
Önemli bir diğer bulgu ABD’deki her resesyonun öncesinde kâr oranlarının düşmekte olduğu, buna karşılık her kriz sonrasında kâr oranlarının yükselmeye başlaması. Bu da bu yasayı doğruluyor.
Uygulamadan da görüleceği üzere, kâr oranlarını yükseltme konusunda yeterli olamayan ekonomi politikaları ise ne ekonomileri resesyondan çıkarma konusunda, ne de reel yatırımları artırma konusunda başarılı olabiliyor.
Nitekim 2008 Büyük Resesyonunun ardından ABD başta olmak üzere Merkez Ekonomilerde uygulanmış olan düşük (hatta negatif ) faiz politikası ya da miktarsal kolaylaştırma biçimindeki parasal kolaylaştırma politikaları total bir finansal erimeyi önlemiş olsa da yatırımları, üretimi ve ticareti yeterince artıramadı.
Keza vergi indirimleri, sübvansiyonlar ve kamu harcamaları biçimindeki mali teşvikler de yeterli bir ekonomik büyüme sağlayamadı. Çünkü kârlılık kriz öncesi seviyelerin altında kaldı.
Bu da kapitalist bir ekonomide reel yatımların asıl olarak kâr oranlarının yüksekliğine bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Yani kâr oranları düşüp, kârlar azaldığında yeni yatırımlar da azalıyor, bu ekonomik büyümeyi yavaşlatırken, ekonomiyi krize sokuyor.
(Türkiye ekonomisinin krizinin analizi ile ilgili olarak daha önce bu köşede yayımlanmış olan şu yazılarıma bakılabilir: Görünen köy (18 Kasım 2018), “İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olur I-II” ( 9-10 Aralık 2018), Türkiye ekonomisi krizin ikinci fazında I-II (14-16 Aralık 2018).

Dip notlar:
(1) Michael Roberts, “Not before the sun burns out”, https://thenextrecession.wordpress.com/…/not-before-the-su…/.
(2) John Smith, Imperialism in theTwenty-First Century: Globalization, Super-Exploitation, and Capitalism’s Final Crisis, 2016 ( Review by Barry Healy, 
http://links.org.au/, October 18, 2016).
(3) Samir Amin, The Law of Worldwide Value, Monthly Review Press, 2010.
(4) James O’Connor, The Fiscal Cirisis of the State, St. Martin’s Press, New York, 1973.
(5) Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire, (Çev. Sevim Belli). Ankara, Sol Yayınları, 2012, s. 13-14.
(6) Michael Roberts, “Not before the sun burns out”,
https://thenextrecession.wordpress.com/…/not-before-the-su…/.
(7) Anwar Shaikh, Kapitalizm, Rekabet-Çatışma ve Bunalımlar, (Çev. Ümit Şenesesn), Kırmızı Yayınları, 2018, s. 663-664.
(8) Murray E.G. Smith and Jonah Butovsky,”The roots of the global crisis: Marx’s law of falling profitability and the US economy, 1950-2013”, World in Crisis (Editörs: Guglielmo Carchedi and Michael Roberts), Haymarket Books, Chicago, İllinois, 2018, s..349.
(9) Lefteris Tsoulfidis and Dimitris Paitaridis, “Capital Intensity, Unproductive Activities and the Great Recession of the US Economy”, Munich Personal RePEc Archive (23 September 2017).
(10) Michael Roberts, “The US rate of profit in 2017”,
https://thenextrecession.wordpress.com/…/the-us-rate-of-pro….