21 Şubat 2022 Pazartesi

Ana dil, doğrudan demokrasi, ekoloji ve emek mücadelesi

 

Ana dil, doğrudan demokrasi, ekoloji ve emek mücadelesi

Mustafa Durmuş

21 Şubat 2022


Ana dil, doğrudan demokrasi, ekoloji ve emek mücadelesi

Mustafa Durmuş

21 Şubat 2022

Birleşmiş Milletler Örgütü’nün 2002 yılından bu yana 21 Şubat tarihini “Uluslararası Ana Dil Günü” olarak ilan etmesinden (1) bu yana, bu tarih her seferinde dünyada olduğu kadar Türkiye’de de ana dilin özgürce kullanımı (bazen de çok dillilik) konusunu gündeme taşıyor.

Malum birçok ulus ya da halk kültürünü devam ettirebilmenin en önemli aracı olan ana dilini hala özgürce kullanamıyor, çocuklar ana dilinde ve/veya çok dilli eğitim alamıyor, hatta eğitim, sağlık, kolluk ve yargı gibi kamu hizmetleri dahi çok dilli olarak sunulmuyor.

“Kamber Ateş nasılsın?”

Bu durum en temel insanlık hakkı olan kendini özgürce ve anadilinde ifade etme, görüşme hakkının kullanılmasını önlüyor. Hatırlayalım, bundan on gün önce, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında cezaevine ziyaretine gittiği oğluna, Kürtçe konuşmak yasak olduğu için bildiği tek Türkçe cümle ile “Kamber Ateş nasılsın” diyebilen İpek anne vefat etmişti. Maalesef bu darbenin neden olduğu acılar hala devam ediyor.

Ana dil konusunu ülkemizde en çok dile getirenler kuşkusuz bu hakkı kullanamayan, dolayısıyla da bundan en fazla mustarip olan halklar. Bu çerçevede Halkların Demokratik Partisi ana dilinde ve çok dilli bir toplumsal yaşamın önemine vurgu yaparken, Kamu Emekçileri Sendikası genel olarak kamu hizmetlerinin, Eğitim-Sen ise eğitimin ana dilinde verilmesini savunuyor.

Kısaca, ana dil ve çok dillilik bazılarına göre; en temel insanlık hakkı, insani ve toplumsal gelişmenin en önemli unsurlarından biri ve ülkedeki halkların eşitliği ve kardeşliğinin inşasının ve tekliği önlemenin olmazsa olmaz bir aracı iken, bazıları bunun ülkenin bölünmesine neden olabilecek ölçüde tehlikeli bir şey olduğuna inanıyor.

Biz bu yazımızda bu tartışmaya girmeyeceğiz. Daha ziyade ana dilinde ya da çoklu diller altında eğitim, sağlık ve diğer kamusal hizmetler başta olmak üzere hizmet sunmanın ve anadilin kullanımının özgür kılınmasının bazı yönlerine, bunu doğrudan demokrasi modeli altında hayata geçiren en iyi örneklerden biri olan İsviçre’yi anlatarak, dikkat çekeceğiz.

Ana dili yok etmek şifalı bitkilere ait bilgiyi de yok etmektir

Ana dilin özgürce kullanımının yasaklanmasının kültürlerin yok olması, toplumsal barışın ortadan kaldırılması ve insani gelişmeyi zedelemesi gibi etkileri biliniyor olsa da, bunun ekoloji üzerinde ne tür etkiler yarattığı üzerine pek kafa yorulmuyor.

Oysa ana dil ile özellikle de biyoçeşitlilik ve şifalı bitkilerden yapılan ilaç üretimi arasında yakın bir ilişki var. Örneğin, İsviçre Zürih Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma (2), mevcut şifalı bitkilere ait bilimsel bilginin büyük bir bölümünün bugün yok olma tehdidi altındaki yerli dilleriyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Çünkü tehdit altındaki yerlilerin ana dilleri şifalı bitkiler hakkında çok önemli bilgilere sahip.

Çalışma, Brezilya’da Kuzeybatı Amazon'daki 645 bitki türünü ve bunların tıbbi kullanımlarına ait bilgiyi 37 dilin sözlü geleneğine göre analiz ederek, bu bilginin yüzde 91'inin tek bir yerli dilinde mevcut olduğunu, bu dilin yok olmasının ise tıbbi bilginin de yok olması anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Bu durumu aynı üniversitenin Evrimsel Biyoloji ve Çevre Araştırmaları Bölümü'nden araştırmacı J. Bascompte şöyle anlatıyor: 

“Ne zaman bir dil kaybolsa, konuşan bir ses de kayboluyor, gerçekliği anlamlandırmanın bir yolu, doğayla etkileşim kurmanın bir yolu, hayvanları ve bitkileri tanımlamanın ve adlandırmanın bir yolu yok oluyor.”

Kültürel kayıp biyolojik çeşitlilik kaybından daha fazla

Bu çalışma ayrıca, ekosistem hizmetlerinin sürdürülmesinde, dilin önemli bir kısmını oluşturduğu kültürel mirasın, bitkilerin hayatta kalması kadar önemli olduğuna, hatta tıbbi bilgi üzerindeki ana dilin yok edilmesinin neden olduğu etkinin, biyoçeşitlilik kaybından çok daha büyük olduğuna vurgu yapıyor.

Kısaca,  anadilin korunması, geliştirilmesi hem insani ve toplumsal gelişim, hem de ekolojik sürdürülebilirlik açısından oldukça önemli.

“Dilimi bilmezsem sömürüye nasıl karşı çıkabilirim?”

21 Şubat tarihi aynı zamanda  çok önemli bir eserin de yayımlandığı bir tarih.  Bu tarihte (1848) Karl Marx ve Friedrich Engels, daha sonra “Halkların Baharı” (Printemps des peuples) olarak adlandırılacak olan sosyal devrimlerin Avrupa'yı kasıp kavurmasından sadece aylar önce Komünist Manifesto'yu yayınladılar.

Yeni bir sınıfsız ve sömürüsüz dünyanın kurulmasının mümkün ve gerekli olduğunu anlatan bu eser en iyi biçimde emekçi kitlelerin kendi ana dilleri ile anlatılabilir, anlaşılabilir ve de özümsenebilir. Bu nedenle de ana dilini kullanma hakkı ve ana dilinde eğitim hakkı aslında baskılanan, tehdit edilen kültürlerin ve ezilen kimliklerin özgürlük ve kurtuluş kavgası olduğu kadar, emek ve doğa sömürüsüne karşı yürütülen bir sınıf mücadelesidir.

Ana dil için mücadele ile sınıf mücadelesini ortaklaştıran bu gerçeği, anadilini özgürce kullanamayan bir emekçiye “ekonomik hakların var, gelir güvencen var, hala neden kendi dilinde eğitim istiyorsun” diye sorduklarında, onun “kendi dilimi bilmezsem sömürüldüğümü nasıl anlarım, nasıl anlatırım, ona karşı nasıl mücadele verebilirim” biçimindeki sözleri çok güzel anlatıyor.

Ana dil nasıl bir demokraside korunabilir?

İsviçre’nin dünyanın doğası en güzel ve bakımlı, aynı zamanda da en varsıl ülkelerinden biri olduğu konusunda muhtemelen hemfikirizdir. Bu ülke kapitalist, ancak doğrudan demokrasinin de kapitalizm içinde en iyi biçimde hayata geçirilebildiği bir ülke.

Kuşkusuz ki kapitalist bir ülke olarak bu ülkede uzlaşmaz çelişkileri olan sosyal sınıflar ve emek sömürüsü de söz konusu. Ülke aynı zamanda gelir ve servet dağılımı adaletsizliğinin göreli olarak yüksek olduğu ülkelerden biri. Diğer yandan bırakın açlık sınırında insan olmasını, AB standartlarına göre mutlak yoksulluk sınırının altındaki insan sayısı yok denecek kadar az.

Doğrudan demokrasi –ana dil/çok dillilik ilişkisi

Bu ülkede uygulanmakta olan doğrudan demokrasinin ana dilinde ya da çoklu dillerde hizmet sunumu ile çok yakından bir ilgisi var. (3) Öncelikle İsviçre çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli insanlardan oluşuyor. Bugün yaklaşık 8,5 milyon nüfuslu bu ülkenin yüzde 42’si Roman Katolik, yüzde 35’i Protestan, yüzde 4,3’ü Müslüman, yüzde 18,6’sı ise diğer dinler ve dinsizlerden oluşuyor.

Ülkede yaşayanların yüzde 73’ü Almanca, yüzde 21’i Fransızca, yüzde 4’ü İtalyanca ve yüzde 0,6’sı bölgenin en eski dili olan Romansh konuşuyor. Bu dört dilin her biri resmi dil olarak kabul ediliyor.

Sadece 50 bin nüfusa sahip bir halkın dili dahi resmi dil olarak kabul ediliyor

Örneğin sayıları sadece 50 binden az olmasına ve yalnızca Grabünden Kantonunda yaşamalarına rağmen Romanshların dilinin resmi dil olarak kabul edilmesinin gerekçesini Linder: “sosyal bütünlüğün korunmasını sağlamak” olarak açıklıyor.

Ona göre, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli toplumlarda sosyal bütünlüğü korumanın, özellikle de azınlık konumundaki kültürlerin korunabilmesinin tek yolu uzlaşmaya dayalı ve doğrudan demokrasinin inşa edilmesinden geçiyor. Böyle yerinden-yerelden demokrasinin en önemli özelliği ise yerelin kültürüne, diline saygı göstermek.

Çoğulcu, çok dilli, çok kültürlü demokratik bir ulus

Kısaca 1848 yılında ülkede kabul edilen Anayasal Federal Cumhuriyet tek kültürlü, tek uluslu, tek dilli ya da tek dinli bir ulus devletini reddediyor, bunun yerine, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli, eşit yurttaşlığı benimseyen federasyon temelli bir demokratik ulusu esas alıyor. Oysa hatırlatalım, 1848’li yıllar Almanya ve İtalya’nın tekçi ulus devletleri kurdukları yıllar.

Yazara göre, eğer bir toplum kültürler, diller ve dinler olarak farklı kesimlerden oluşuyorsa, yukarıdan aşağı işleyen bir burjuva demokrasisi toplumsal bütünlüğü sağlamak için yeterli olmuyor. Bu noktada demokrasinin yerelleşmesi, temsili olmak yerine doğrudan olması gerekiyor. Yazar bunu “demokratik bir federalizm” olarak tanımlıyor ve İsviçre’nin bunun en iyi örneğini oluşturduğunu ileri sürüyor. (4)

Komünler-Kantonlar-Federasyon

Güçler ayrılığının bütün yönleriyle hayata geçirildiği İsviçre demokrasisinde yürütme, yasama ve yargı erkleri üç farklı düzlemde hayata geçiriliyor: Komünler, Kantonlar ve Federasyon.  

Bu üç kurum birbirleri ile işbirliği içinde kendi karar alma organlarını demokratik yollarla seçiyor. Ayrıca her biri yasa yapma, yönetme ve yargılama hizmetleri konusunda diğerlerinin özerk davranma haklarına saygılılar.

Uygulamada ulusal savunma, posta hizmetleri, ulusal para sistemi, demiryolları, enerji ve ceza yasaları Federasyon’un yetkisinde. Sosyal güvenlik ve çevre koruma yasalarını Federasyon çıkartıyor ama uygulama Kantonlarca yapılıyor. Su dağıtımı, ticaret, sanayi, tarım, eğitim- kamu okulları, vergileme yetkisi Federasyon ve Kantonlar arasında paylaşılıyor. Bütünüyle kantonların sorumluluğu ve yetkisine bırakılmış olan iki sunum söz konusu: Kolluk hizmetleri (iç güvenlik) ve ibadethanelerin yönetimi.

Meclisler üç düzlemde yürütme, yasama ve yargı hizmeti sunuyor

Bu çerçevede yürütme erki üç düzlemde icra ediliyor:

(i) En altta Komünler yer alıyor ve bunların her birinin özerk Komün Meclisleri bulunuyor. Bu meclisler doğrudan halk tarafından oluşturuluyor. Küçük komünlerde tüm halk komün meclisinin doğal üyesi olurken, daha büyüklerde kendi temsilcilerini seçiyor.

(ii) İkinci düzlemde Kantonlar (23 adet) yer alıyor ve bunların da her birinin özerk ve Kantonal Meclisleri bulunuyor. Bu Meclislerin halk tarafından ve 4-5 yıllığına seçilen 5-7 civarında üyesi bulunuyor.

(iii) Federasyon ve Federasyon Meclisi. Bu meclis ülkeyi fiilen yöneten 7 Bakanı seçiyor.

Yasama erki de Komün Meclisi, Kantonal Meclis ve Ulusal Meclis (Federal Meclis) tarafından yerine getiriliyor. En alttaki birim olan Komün Meclisi yörede yaşayan tüm bireylerin eşit oy hakkından oluşan bir meclis.  Kantonal Meclis ise “Nispi Temsil” esasına göre doğrudan halk tarafından seçiliyor.  En üstte yer alan Ulusal Meclisin toplam 246 üyesinin 200’ünü doğrudan halk tarafından seçilen üyeler ve 46’sını her kantondan seçilen 2’şer üye oluşturuyor.

Yargı erki ise yine sırasıyla; komünlerin oluşturduğu Bölge Mahkemeleri,  Kantonal Mahkemeler ve sayıları 35-48 arasında değişen yargıçtan oluşan Yüce Mahkeme (Federal) tarafından icra ediliyor.

Kendi yerel meclislerini seçebilme özgürlüğü dışında, İsviçreliler doğrudan demokrasiyi hayata geçirebilme konusunda iki önemli araca daha sahipler: Halk İnisiyatifleri ve referandumlar. Halk bu iki yolla Federasyon Parlamentosunun kararlarını etkileyebiliyor. Öyle ki 18 aylık bir süre içinde 100 bin imzayı tamamlayan bir öneri Kantonal Meclislerin onayından geçtikten sonra Anayasada değişiklik yapılmasına izin veriyor.

Çok dilliğin garantörleri: Demokratik federalizm, statü hakları ve kotalar

Bu ülkede dört farklı dilin kullanımı, korunup geliştirilmesi ise; federalizm, azınlıkların sahip olduğu statü hakları ve siyasal kotalarla mümkün olabiliyor. Öncelikle “azınlık” olarak tanımlanan daha küçük nüfuslu topluluklar kendi kantonlarında kültürlerine, inançlarına uygun yaşayıp, dillerini de özgürce kullanabiliyorlar. Yani kantonlar, azınlıkların federal hükümet düzeyindeki karar alma mekanizmasında politik bir sese ve etkiye sahip olmalarını sağlıyor. Nitekim Ulusal Meclis’teki (Federal Meclis) sandalye sayısı siyasal partilere göre değil, dillere göre belirleniyor.

Örneğin bu meclisin iki üyesi Fransızca ve İtalyanca konuşulan kantonlardan olmak zorunda.  Benzer bir temsil kotası 2008 yılından bu yana kadınlar için de söz konusu (1971 yılına kadar kadınların oy kullanma hakkı reddedilmiş olsa da). Bu kota her düzlemde gözetiliyor. Ayrıca azınlıkların statü hakları var. Kantonların bölgelerindeki geleneksel dilleri korumak konusunda hem sorumlulukları, hem de yetkileri mevcut. Örneğin hiçbir komün resmi dilini değiştirmeye zorlanmıyor.

Resmi her şey üç dilde basılıyor

Ülkede resmi evraklar ve belgeler, hatta ulusal para çok büyük ölçüde üç dilde (Almanca, Fransızca ve İtalyanca) birlikte düzenleniyor. Federal düzeyde parlamentodaki tüm görüşmeler, tartışmalar da bu üç dile simultane çeviri ile yapılıyor. Yasalarda resmi dil olarak kabul edilmesine rağmen Romansh dilinin bu alanda kullanılmamasının nedeni olarak, bu dili fiilen kullanan sayısının çok az olması gösteriliyor ama talep edilmesi halinde yazışmalar da, görüşmeler de bu dille de yapılmak zorunda.

Çok dillilik devlet bütçesinden kaynak ayrılması sırasında da bir ölçüt olarak kullanılıyor. Örneğin ülkedeki üç önemli TV kanalı içinde en küçüğü olan İtalyanca yayın yapan bir TV kanalı toplam ödeneklerin beşte birini alabiliyor (nispi temsile göre alması gerektiğinin beş kat fazlası).

Sonuç olarak

Eğitim ve sağlık başta olmak üzere, temel kamusal hizmetlerin ana dilinde ve/veya çok dilli olarak verilmesi talebi hem insani gelişim, hem toplumsal barış, hem halkların eşitliği ve kardeşliği, hem emeğin, hem de doğanın korunması açısından son derece önemli.

Böyle bir talebin Rojava’daki embriyo halindeki radikal demokrasi kapsamında hayata geçirilen bir örneği gibi, daha liberal bir düzlemde, İsviçre’deki mevcut kapitalist sistem içinde,  uzunca bir süredir doğrudan demokrasi ve demokratik federalizm altında uygulamaları da mevcut.

Liberal demokrasinin fiilen iflasının yanı sıra, tekçilikten ve otokrasiden şikâyet edilen günümüz dünyasında ve “güçlendirilmiş parlamenter rejime geçişin” konuşulduğu Türkiye’de, artısıyla, eksiğiyle bu uygulamaların ana dil bağlamında yakın gelecekte tartışılması da kaçınılmaz gibi görünüyor.

Dip notlar:

(1)  https://en.wikipedia.org/wiki/International_Mother_Language_Day (21 Şubat 2022).

(2)  https://news.mongabay.com/extinction-of-indigenous-languages-leads-to-loss-of-exclusive-knowledge-about-medicinal-plants (20 September 2021).

(3)  Bu konu ile ilgili olarak sunduğum bilgiler 2010 yılında, Bern Üniversitesi Siyaset Bilimi emekli profesörlerinden Wolf Linder tarafından yazılmış bir kitaptan alındı. Aynı zamanda bu bilgiler, bu ülkeyi yakından tanıyan birisi olarak tanık olduklarımla da örtüşüyor. Bkz: Wolf Linder, Swiss Democracy-Possible solutions to conflict in multicultural societies, Palgrave Macmillan, Third Edition, 2010.

(4)  Agk.

 

 


16 Şubat 2022 Çarşamba

Fiyat denetimleri enflasyonu düşürür mü?

 

Fiyat denetimleri enflasyonu düşürür mü?

Mustafa Durmuş

16 Şubat 2022


Yüksek enflasyon ve giderek çekilmez bir hal alan geçim sıkıntısı sadece genel olarak ülke ekonomisinin değil, geniş emekçi yığınların da gündemini belirlemeye devam ediyor. Ülkenin artık bir seçim atmosferine girdiği bu süreçte kuşkusuz yüksek enflasyon ülkeyi yönetenlerin de endişe kaynaklarından biri haline geldi.

Bir gazetenin manşetinde bir kaç gün evvel şöyle bir haber vardı: “Türkiye genelinde stok ve fiyat denetimleri başladı. Sadece Ankara'da günlük yüz elliye yakın ekip denetim yaparken, illerin tamamında yüzlerce ekibin işyerlerinde incelemeler yaptığı belirtiliyor. İncelemeler Hazine ve Maliye Bakanlığı müfettişleri ve gelir uzmanları tarafından birlikte gerçekleştiriliyor. Oto galerilerde başlayan denetimler, sebze meyve fiyat artışlarına bağlı olarak soğuk hava depolarına kaydı”. (1)

Bu arada 14 Şubat tarihinden geçerli olmak üzere, bazı temel gıda mallarındaki yüzde 8’lik KDV yüzde 1’e indirildi. Cumhurbaşkanı bu indirimin ardından gıda maddelerinin fiyatlarında yüzde 7’lik bir azalma beklediğini açıkladı. (2)

Her iki önlemin de yüksek enflasyonla mücadele için alındığı belli. Hatırlanacağı üzere, daha önce de resmi görevliler aracılığıyla, büyük zincir marketlerde raflardaki ürünlerin fiyat denetimleri yapılmış, ancak gıda maddelerinin KDV’sinde indirime gidilmemişti. Şimdi denetimlere tekrar başlandığı anlaşılıyor.

Alınan bu önlemler enflasyonu düşürmek için yeterli olur mu?

Öncelikle, enflasyon olarak adlandırılan sürekli fiyat artışları aslında nedenden ziyade bir sonuçtur. Bu yüzden de, enflasyonla mücadele ederken,  “sonuca müdahale ederek nedeni ortadan kaldırabilir miyiz” sorusunu sormak lazım. Bir başka deyimle, tek tek sivrisinek avlamaktan vazgeçip, bataklığı kurutmak gerekiyor.

Yüksek enflasyonun siyaseten sorumlusu?

Ayrıca ülkeyi son 19 yıldır tek başına yöneten AKP hükümetlerinin ve son birkaç yıldır ülkeyi yöneten AKP-MHP iktidar blokunun piyasalardaki, kendi deyimleriyle “spekülatif” fiyat artışlarından ve stokçuluktan doğrudan ve ilk elden sorumlu tutulması daha doğru olmaz mı?

Çünkü bu 19 yıl zarfında çok kapsamlı özelleştirmelerin yanı sıra, mal, hizmet ve sermaye hareketlerinde ve fiyatlamasında öyle bir serbestleştirme gerçekleştirildi ki artık bugün tepeden müdahalelerle bunların fiyatlarının denetlenebilmesi ve istikrara kavuşturulabilmesi çok zor.

Sorumlu tutulan zincir marketler son 20 yılın eseri

Siyasal iktidar enflasyondan aracılar kadar büyük zincir marketleri de sorumlu tutuyor. Ancak her ne kadar bu büyük zincir marketlerin fiyatlara fahiş zamlar yapmasından şikâyet etse de ortada inkâr edilemeyen bir gerçek var: Bu zincir marketler asıl olarak son 20 yılın yani bu iktidarın eseri.

Çünkü “indirim market” statüsünde olan bu zincir marketlerin A101 ve Ekomini gibi bazıları AKP iktidarları dönemindeki hızla büyüyen yandaş sermaye gruplarınca kuruldu. BİM, ŞOK ve Migros gibi daha önce kurulanlarsa yine son 19 yıldır çok hızlı büyüdüler.

Bu zincir marketlere ait veriler ülkede gıda ve alkolsüz içecekler başta olmak üzere, pek çok üründe bu sermaye gruplarının arz ve talep yönlü olarak toptan ve perakende piyasasını (dolayısıyla da fiyatları), nasıl kontrol ettiklerini ortaya koyuyor. Böylece onları özellikle de yüksek gıda enflasyonunun faillerinden biri yapıyor.

İlk beş firma piyasanın yüzde 77’sini kontrol ediyor

Öyle ki, 2021 yılı sonu itibariyle, 10 ve üzerinde şubesi olan böyle zincir market firması toplam sayısı 140’ın ve bunlara ait şube sayısı 40 binin üzerinde. Bunların arasında ilk beşe giren ve A101, BİM, ŞOK, Migros ve Ekomini’den oluşan firmaların şube sayısı 33 bine yakın. Böylece ilk beş firma perakende piyasasının yaklaşık yüzde 77’sini kontrol ediyor.

Bu en büyük beş firmanın dördü indirim (discount) market statüsünde (Migros dışındakiler). Yani ülke genelindeki tüm zincir market şubelerinin 33 bini indirim marketlere ait. Bir başka ifadeyle, indirim marketlerin payı tüm zincir marketlerin yüzde 76’sını oluşturuyor. Dolayısıyla her dört zincir market şubesinin üçünün indirim marketlerine ait olduğu söylenebilir. (3)

“İndirim marketlerin” çifte sömürüsü

İndirim marketlerin en önemli avantajı ise (örneğin BİM ya da ŞOK)  kendi markalarıyla oldukça uygun fiyatlardan üreticiye, çiftçiye ürün ürettirebilmeleri ve bunları kendi mekânlarında satabilmeleri (pirinç, makarna, süt, peynir gibi). Dolayısıyla da düşük fiyatlardan üreticiye ürettirirken yüksek raf fiyatlarıyla ürünlerini satabiliyorlar. Bu da oligopolist bir güç ile hem küçük çiftçinin, hem de tüketicinin sömürülmesine neden oluyor.

Raftaki fiyata müdahale eden iktidar atılan işçiler konusunda neden sessiz?

Bu zincir marketlerin şube sayısına göre sıralamada en büyük dördüncüsü konumundaki Migros bugünlerde eleştirilerin hedefinde. Mağazanın İstanbul Merter'deki bir şubesinde çalışan “bir işçinin, çöpe atılmak üzere ayrılan çürük sebzelerden alınca işveren tarafından hırsızlık yaptığı suçlamasıyla işten atılması” (4) ve İstanbul Esenyurt’taki deposunda haklarını arayan 370 işçinin işlerine son verilmesi yüzünden firma eleştiriliyor.

Firma, işçilerinin saat ücretlerinde 4 lira artış yapılması yönündeki talebini reddederek sadece yüzde 8 ücret artışı önerirken, sigorta primi ödemelerinin güvenceye kavuşturulması ve işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınması (5) gibi son derece makul ve masum talepleri de reddederek yüzlerce işçiyi işten attı.

Siyasal iktidar ise gıda mallarındaki yüksek fiyat artışları ile ilgili olarak bu marketleri sorumlu gösterirken, işlerinden atılan işçilerin haklarını korumak konusunda hiçbir girişimde bulunmadı. Bu da iktidarın derdinin gerçekte işsizlik ya da halkın geçim sorunları değil, gıda enflasyonu konusundaki sorumluluğunu üzerinden atmak olduğunu gösteriyor.

Tarihteki fiyat denetimi deneyimleri

Şimdi gelelim fiyat denetimleri meselesine. Hem zincir marketler başta olmak üzere fiyat belirleme konusunda etkili piyasa aktörlerinin yüksek kâr amaçlı perakende fiyat artışlarını, hem de spekülasyon amaçlı stokçuluk faaliyetlerini önlemeye dönük fiyat ve stok denetimleri yaparak, özellikle de gıdadaki, yüksek enflasyon düşürülebilir mi?

Böyle müdahalelerle özellikle de gıda ürünlerinin bütçelerinin önemli bölümünü oluşturduğu düşük ve sabit gelirli emekçiler enflasyona karşı korunabilir mi?

Bu soruyu daha önceki deneyimlerden yola çıkarak ve kapitalist sistemde sermayenin hareket biçimlerine ve fiyat dinamiklerine bakarak (teorik olarak) yanıtlayabilmek mümkün.

Ancak öncelikli olarak altının çizilmesi gerekli bir husus var: Her şeyden önce siyasal iktidarların yüksek enflasyonu sorun olarak kabul etmeleri ve buna müdahale edecek bir iradeye sahip olmaları gerekiyor.

Eğer (bizde olduğu gibi), enflasyon izlenmekte olan iç pazarı daraltarak ihracata yönelimi artırmayı hedefleyen bir stratejinin bir aracı olarak kullanılıyorsa (tıpkı negatif faiz politikası gibi), bu tür fiyat ve stok denetimleri sadece seçime gidilen bir dönemde göstermelik çabalar olmaktan öteye gidemezler.

Arjantin’deki fiyat denetimi deneyimi (2007-2015)

Bu yüzyılın deneyimlerin birinin sonuçları bu açıdan son derece öğretici. İki Arjantinli iktisatçı enflasyonun yüksek seyrettiği ülkelerden biri olan Arjantin’de 2007-2015 döneminde toplamda 50 binden fazla süpermarket ürünü ile ilgili olarak yapılan fiyat denetimlerinin (gelişkin internet ve mobil telefon uygulamaları aracılığıyla da sürekli olarak izlenen) enflasyon üzerindeki etkilerini inceledi. Bu incelemeler sırasında denetlenen ve denetlenmeyen ürünlerin günlük fiyatları derlendi ve izlenen politikanın enflasyon üzerindeki farklılaşmış etkileri, ürün mevcudiyeti, giriş ve çıkışları ve fiyat yayılımları analiz edildi.

Yapılan bu çalışmanın sonucunda araştırmacılar; (i) ilk olarak, fiyat denetimlerinin enflasyon üzerinde sadece çok küçük ve geçici bir etkisinin olduğunu, denetlenmeyen ürünlere her hangi bir taşma etkisinin görülmediğini, dahası denetimler ortadan kalktığında fiyat artışlarının devam ettiğini gözlemlediler. (ii) ikinci olarak, genel inancın aksine, denetlenen ürünlerin satış için aslında hep mevcut olduğunu gördüler. (iii) üçüncü olarak, firmaların fiyat denetimlerini daha yüksek fiyatlardan yeni ürünleri satışa sunarak tazmin ettikleri, böylece dar kategorilerdeki fiyat yayılımını /farklılıklarını da artırdıkları ortaya çıktı. Özetle, bir bütün olarak hedeflenmiş fiyat denetimlerinin toplam enflasyonu azaltma konusunda (tıpkı geleneksel fiyat kontrolleri gibi) etkinsiz olduğu ortaya çıktı. (6)

Geçtiğimiz yüzyılda ise fiyat denetimlerinin, asıl olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaşın neden olduğu yüksek enflasyonun kontrol altına alınabilmesi için yapıldığı görülüyor. Bunun dışında Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk kuruluş yılları olan 1949 ve 1950’lerde kapitalist sistem sonrası yeni bir sistemin inşası sırasında yaygın bir fiyat denetiminin yapıldığı biliniyor.

Türkiye: Savaş yıllarındaki fiyat denetimleri

Türkiye’de ise, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ülkedeki yıllık tüketici fiyat enflasyonu yüzde 50’yi aşınca, 1940 yılında çıkartılan Milli Korunma Kanunu’na dayanılarak Refik Saydam Hükümeti tarafından katı fiyat denetimleri ve tarım ürünlerine düşük fiyatlarla el koyma yöntemlerine başvuruldu. İç ve dış ticarette azami ve asgari fiyatlar belirlenirken, işçi ücretlerinin artışı sınırlandırıldı, temel malların belgeyle dağıtımı gerçekleştirildi. Ancak bu fiyat denetimleri enflasyonu düşüremediği gibi, kıtlık, karaborsa, istifçilik, rüşvet ve nüfuz ticaretiyle ve bazı ticaret erbabının aşırı zenginleşmesiyle ve nihayetinde ekonomik durgunlukla sonuçlandı. (7)

ABD’de de fiyat denetimlerinin bazı tarihe geçmiş örnekleri mevcut. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasındaki Kore Savaşı (1950-1953) sırasında bu ülkede kira kontrolü biçiminde fiyat denetimi uygulandı. Sonrasındaki Kennedy Hükümetinin (1961-1963) gönüllü fiyat denetimi girişimlerini motive eden de aslında bu mirastı. Son olarak, Başkan Nixon bunu,1971-1974 yılları arasında, ücret ve fiyat denetimlerini ve zorunlu yasal fiyat tavanlarını yönetmek için Hazine Sekreteri'ne bağlı bir denetleme organı olan Yaşam Maliyeti Konseyi'ni kurarak yaptı. (8)

Diğer yandan, ABD’de fiyat denetimlerine son verilmesinin ardından enflasyon yeniden tırmanışa geçti. Bu noktada ülkede enflasyonu düşüren asıl etkenin fiyat denetimleri değil, ekonominin 1974-1975 yıllarında derin bir durgunluğa girmesi olduğu ileri sürülüyor. (9)

Fiyat denetimleri masum politikalar mı?

Fiyat denetimlerinin masumane bir biçimde enflasyonu düşürmeye odaklı bir makroekonomi politikası aracı olmadığının, aksine bunların ekonomi politik-sınıfsal bir arka planının da olduğunun vurgulanması gerekiyor.

Örneğin ABD’de İkinci Dünya Savaşı koşullarında, işçileri savaşa dönük üretim yapan fabrikalarda zorunlu çalışmaya ikna etmek, ancak uygun fiyatla onların gıda temin edebilmeleri ve kira ödeyebilmeleriyle mümkün olabiliyordu.  Fiyat denetimleri bunu sağlayarak işçilerin satın alma güçlerini koruyabilmelerini ve savaş ekonomisinin koşullarına itiraz etmemelerini sağladı.

Başkan Nixon dönemindeki uygulamalarda ise fiyat denetimleri kârlardaki artıştan ziyade ücret artışlarını sınırlayan ve böylece burjuvazinin çıkarlarını koruyan bir araç olarak kullanıldı.

Nitekim Elrod, fiyat denetimlerinin Amerikan işçi sınıfını daha da yoksullaştırmak, büyük şirketlerin kârlarını yükseltmek ve Amerikan şirketlerinin küresel ekonomideki başat konumunu korumak ve daha da güçlendirmek için tasarlanmış bir program ve sınıf savaşının bir aracı olduğunun altını çizer. (10)

Yüksek enflasyon fiyat denetimlerini çağırıyor ama…

Tarihteki, daha ziyade böyle başarısız örneklerine rağmen, fiyat denetimlerinin (özellikle de ABD’de) tekrar gündeme getirilmesinin güçlü bir sebebi var: ABD ekonomisinin son on yılların yüzde 7 gibi en yüksek enflasyonunu yaşıyor olması. Üstelik bugünlerde açıklanan yeni enflasyon verileri enflasyonun daha da yükseleceğine işaret ediyor. Bu da Fed’in Mart ayında ilki olmak üzere bu yıl toplamda dört ya da beş faiz artırımına gitmesi olasılığını güçlendiriyor.

Diğer yandan faiz oranlarını yükseltilmesinin egemen sınıfların farklı bölümleri açısından farklı sonuçları mevcut. (11) Bu bağlamda ana akımın daha sağında yer alan bazı iktisatçılar vergi artışı içeren kemer gibi sıkma politikalarına geri dönüşü ve Fed’in faiz oranlarını yükseltmesi gerektiğini savunurken, bazı Keynesyen ya da ana akımın solunda yer alan iktisatçılar hem faiz artışı, hem de kemer sıkmaya karşı çıkıyor ve alternatif olarak fiyat denetimleri biçiminde devletin piyasalara müdahale etmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.

Kısaca ABD’de enflasyonla mücadele aracı olarak fiyat denetimleri tartışması böyle somut bir yüksek enflasyon gerçeği ile başladı ve giderek küçülen dünyada bu yöndeki politika önermeleri bu ülkedekinin en az 10 katı enflasyona sahip bulunan Türkiye’ye gecikmeden ulaştı. Yani fiyat denetimleri bizim iktisatçılarımızın ya da politikacılarımızın bulup ortaya attıkları bir önlem değil.

Fiyat denetimlerinin teorik arka planı

Fiyat denetimlerini savunan iktisatçıların bunu dayandırdıkları teorik bir zemin de mevcut. Bu teori asıl olarak 1929 Büyük Depresyonu sırasında klasik iktisadi düşünceye karşı üstünlük kuran Keynesyenizme dayanan makroekonomi teorisi.

Yani o zamana kadarki klasik politik iktisadi düşüncenin meselelere mikro ve arz yönlü bakışının yerine, talep yönlü ve makro bir bakışı esas alan ve bu yönde devleti makroekonomik meselelere müdahale etmeye çağıran bir bakış bazı iktidarlar tarafından benimsenmiş durumda.

Kısaca bu teori altında, makroekonomiye (toplam talep ve fiyat düzeyine) sadece maliye ve para politikaları aracılığıyla değil, aynı zamanda fiyatları da kontrol altına alarak, efektif bir biçimde müdahale edilebileceği görüşü savunuluyor.

Fiyat denetimlerini faiz artırımı ve kemer sıkmaya karşı alternatif bir çözüm olarak gündeme getiren iktisatçıların başında ise Weber adlı bir akademisyen geliyor.

Faiz artırımı ve kemer sıkmaya alternatif olarak fiyat denetimleri

Weber, The Guardian Gazetesi’nde yayımlanan bir makalesinde, günümüzdeki mevcut yüksek enflasyon olgusunu İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında ortaya çıkan enflasyonist sürece benzetiyor. O yıllarda iktisatçıların fiyat denetimlerini savunduklarını söyleyerek, Kovid-19 salgınının etkilerinin hala sürdüğü günümüzde benzer bir politikanın, enflasyonu tamamen önleyemese de, işçi ücretlerindeki artışı önleyerek fiyat artışlarını durduracağını, böylece iktidarlara kalıcı önlemler alma konusunda zaman kazandıracağını, ayrıca finansal istikrara katkı sağlayacağını ileri sürüyor.  Yani fiyat denetimlerini kısa vadeli bir önlem değil, enflasyonu süresiz olarak kontrol edecek kilit bir politika önlemi olarak öneriyor. (12)

Ancak Weber fiyat denetimlerinden söz ederken, geçmişte uygulanmış ve bugün de bazı ülkelerde uygulanmakta olan konut kiraları ya da ulaştırma, enerji-doğal gaz, su ve elektrik gibi kamu hizmetlerine konulan tavan fiyatlardan söz etmiyor. Daha ziyade gıda başta olmak üzere özel mal ve hizmetlerin fiyat artışlarının sınırlandırılmasından bahsediyor. Bunu da faiz artışı ve kemer sıkmaya karşı bir alternatif olarak gündeme getiriyor.

Weber gibi düşünen, yani fiyat denetimlerinin yüksek enflasyonda iktidarlara nefes almalarını sağlayacağına inanan başkaları da söz konusu. Örneğin ABD Başkanının Ekonomik Danışmanlar Kurulu’nun bazı üyeleri geçen yılın Temmuz ayında bu yönde ortak bir çalışma yayınladı.

Buna göre, fiyat denetimleri tıpkı İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki tedarik zincirlerinin parçalandığı, buna karşılık talepte patlamanın yaşandığı enflasyonist süreçle baş etmede olduğu gibi, Kovid-19 salgını sonrası benzer özelliklere sahip bugünkü enflasyonla baş etmede işe yarayabilir. (13)

İlaç, nakliye-ulaştırma hizmetleri ya da elektrik, doğal gaz, su temini gibi kamusal hizmetlerin ücretleri, sadece az sayıda şirketin fiyatları belirleyebildiği belirli sektörlerde üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarının denetlenmesi, bunların fiyatlarının artmasını önleyebilir ya da düşürülmesini sağlayabilir.

Dolayısıyla da bu müdahaleler toplumsal refahın korunması ve adaletli bölüşüm açısından gereklidir. Bu nedenle de karşı çıkılmamalıdır. Bu açıdan, Türkiye’de elektrik perakende fiyatlarına yapılan büyük zamların geri çekilmesi, böyle bir fiyat denetimi işlevi gördüğünden, savunulmalıdır.

Ancak bu tür fiyat denetimleri tüm ekonomiyi değil, ekonominin bazı sektörlerini (enerji-doğal tekeller gibi) kapsadığından bunların enflasyon genel seviyesi üzerinde ciddi bir düşürücü etkisinin olması beklenmemeli.

Kaldı ki kapitalist sistem doğası gereği rekabete dayalı bir sistemdir. Günümüzde oligopolist firmalar her ne kadar kapitalizmin önemli bir veçhesi olsa da, kapitalist ekonomilerin bütünüyle (fiyatları belirleme anlamında da) dev oligopollerin tam hegemonyası altında olduğu söylenemez. Rekabet ve teknolojik değişim fiyatların bu dev şirketlerce belirlenmesini önler. Buradan hareketle de devletin enerji gibi doğal tekel konumundaki hizmetlerin fiyatları konusunda yapacağı denetimlerle genel enflasyonun düşürülebileceğini ileri sürmek oldukça güç.  (14)

Sonuç olarak

Türkiye dâhil olmak üzere kapitalist ekonomilerde genel olarak yüksek ve daha da yükselmekte olan enflasyonu kontrol etmek için fiyat denetimlerine başvurmak kalıcı bir çözüm oluşturmaz.

Bunun yerine sözü edilen bu sektörlerin yeni bir kamusallık tanımı altında tekrar kamusal mülkiyete (komünal, kooperatif, toplumsal müşterek biçiminde, yerel ve devletçi karmasından oluşan) alınması, ülke ekonomisinin dışa bağımlılıktan kurtarılması, ekonominin demokratikleştirilmesi, demokratik özyönetimci bir planlamaya başvurularak kaynak tahsisinin piyasa fiyat mekanizmasının, dolayısıyla da sermayenin elinden alınması gereklidir. Bunun için de demokratik bir halk iktidarının ve demokratik bir cumhuriyetin inşası gerekiyor.

Bu yola başvurulduğunda fiyat denetimlerine de, ana akım muhalefete yakın bazı iktisatçıların önerdiği gibi faiz oranlarının yükseltilmesine gerek kalmayacaktır.

Dip notlar:

(1)    https://www.dunya.com/ekonomi/turkiye-genelinde-stok-ve-fiyat-denetimleri-basladi-haberi (11 Şubat 2022).

(2)    https://www.gazeteemek.net/ekonomi/kdv-si-yuzde-1-e-indirilen-gida-urunleri-belli-oldu (13 Şubat 2022). KDV indirimlerinin etkisi konusunda Evrensel Gazetesine verdiğim şu röportaja bakınız: https://www.evrensel.net/haber/455005/prof-dr-mustafa-durmus-kdvnin-indirilmesiyle-fiyatlarin-duseceginin-garantisi-yok (14 Şubat 2022).

(3)    Zincir marketlere ilişkin veriler şu doktora tezinden alınarak güncellenen verilerdir: S. Cüneyt Yeşilkaya, Türkiye’de alışveriş merkezleri (AVM) ve market zincirlerinin neden olduğu ekonomik ve toplumsal refah etkilerinin Ankara ölçeğinde analizi, Doktora tezi, Gazi Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü (Ağustos 2020).

(4)    https://sendika.org/2022/02/migros-copteki-curuk-sebzeleri-alan-iscisini-hirsizlik-suclamasiyla-isten-atti-hirsiz-degilim-cok-yoksul-bir-isciyim (12 Şubat 2022).

(5)    https://www.evrensel.net/haber/454666/migros-depo-iscileri-direnisi-depo-onune-tasidi (9 Şubat 2022).

(6)    Diego Aparici, Alberto Cavallo, Targeted Price Controls on Supermarket Products, 28 September 2019, https://papers.ssrn.com (12 Şubat 2022).

(7)    Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 yıllık iktisadi tarihi, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İkici basım, 2014, s. 200-202.

(8)    https://mronline.org/historicizing-inflation-and-price-controls-with-andrew-elrod (2 February 2022).

(9)    M. Roberts, “Price controls: do they work?”, https://thenextrecession.wordpress.com (6 January 2022).

(10)                 https://mronline.org, agm.

(11)                 Nick Beams, “Inflation and threat of interest rate rise send tremor through financial markets, https://www.wsws.org (24 January 2022).

(12)                 Isabella Weber, “Could strategic price controls help fight inflation?”, https://www.theguardian.com (29 December 2021).

(13)                 https://www.whitehouse.gov/cea/written-materials/historical-parallels-to-todays-inflationary-episode (6 July 2021).

(14)                 Roberts, agm.

 

 


10 Şubat 2022 Perşembe

Halkın beslenme ve ısınma arasındaki zor seçimi

 

Halkın beslenme ve ısınma arasındaki zor seçimi

Mustafa Durmuş

10 Şubat 2022


(Karikatür: Mikail Çiftçi)

Uzunca bir süredir Türkiye’de bu denli sert bir kış yaşanmamıştı. Hem hava çok soğuk, hem kar var, hem de bu durum en azından Şubat ayında da sürecek gibi görünüyor.

Diğer yandan ülkede son 19 yılın en yüksek enflasyonu ve buna paralel olarak halk açısından en büyük geçim sıkıntısı da yaşanıyor. Öyle ki resmi TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 49’a dayanırken, Ocak ayı enflasyonu yüzde 11’i aştı. ENAG ise yıllık enflasyonun yüzde 115’in üzerinde olduğunu ve aylığın yüzde 16’ya dayandığını açıkladı. (1)

Daha da kötüsü, her ne kadar Merkez Bankası bu yıl sonunda tüketici enflasyonunun (yüzde 70 olasılıkla) yaklaşık yüzde 19 – yüzde 29 aralığında (ortalama yüzde 23) olacağını öngörse de (2), bundan çok daha yüksek bir enflasyonun bizimle birlikte olacağı çok açık.

Emekçinin enflasyonu çok daha yüksek

Enflasyon sınıflı bir toplumda tüm sınıfları aynı oranda etkilemiyor. Düşük gelirli emekçi halk sınıfları enflasyondan büyük çapta zarar görürken, en yüksek gelirliler bundan etkilenmiyor, hatta bazılarının gelirleri daha da artıyor.

Şöyle ki, Tüketici Fiyatları Endeksi  (TÜFE) gibi genel endeksler ise tüketici sepetinin ortalama enflasyon oranını gösterir. Oysa emekçilerin karşı karşıya kaldığı gerçek enflasyonu ortaya koyabilmek için onların tüketim sepetindeki, özellikle de daha fazla öneme sahip, mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artışlara bakmak gerekir.

Kısaca enflasyonun farklı sınıfları farklı oranda etkilemesinin nedeni halkın bütçesi içinde en çok yer tutan harcama kalemlerinin fiyatlarının ortalama TÜFE’den çok daha fazla artması. Bu da halkın geçim düzeyinin düşmesine, daha da yoksullaşmasına, hayatın onlar için çok daha pahalı hale gelmesine neden oluyor.

Nitekim resmi verilere göre, TÜFE’nin yıllıkta ortalama olarak yüzde 49 oranında arttığı Ocak ayında enflasyon sepeti içinde yüzde 25,3 ile en büyük paya sahip bulunan “gıda ve alkolsüz içecekler” yaklaşık yüzde 56, yüzde 16,8 ile ikinci en büyük paya sahip bulunan “ulaştırma harcamaları” yüzde 69 artış gösterdi.

Enerjide enflasyon genel enflasyonun 1,6 katı

Asıl büyük çaptaki artışlar “enerji kullanımı ile ilişkili olarak petrol, elektrik ve doğal gaz fiyatlarında” oldu. Merkez Bankası’na göre, tüketicilerin enerji kullanım fiyatları yüzde 76,4 ve üreticilerin elektrik, gaz üretimi ve dağıtımı fiyatları yüzde 138, 5 arttı. (3) Üretici fiyatlarındaki bu hızlı artışta, başta döviz kurunun (özellikle de geçen yılın son çeyreğindeki) hızlı yükselişinin ve uluslararası petrol-enerji olmak üzere akaryakıt fiyatlarındaki artışların ve arz kısıtlarının etkili olduğu yadsınamaz.

Diyarbakır’dan İzmir’e halk elektrik zamlarına karşı sokağa çıktı

Yüksek enflasyon altında hali hazırda ezilmekte olan halk Ocak ayında elektrik faturalarının kademeli olarak yüzde 50’den yüzde 127’ye kadar zamlanması karşısında tepkisini ülkenin birçok kent ve kasabasında yapılan protesto gösterileriyle ortaya koydu.

Bu tepkiler karşısında iktidar aylık elektrik kullanımdaki kritik sınır olarak belirlediği 150 kilovatsaatlik sınırı 210 kilovatsaate yükseltmek durumunda kaldı ancak bunun yarayı iyileştirmek bir yana, pansuman niteliğinde dahi olmadığı açık.

Enerji fiyatlarındaki küresel çapta artışlar

Siyasal iktidar özellikle de işsizlik ve enflasyon gibi halkı doğrudan ilgilendiren konularda eleştirildiğinde, bu sorunların küresel çapta yaşandığını, kendilerinin bu duruma gelinmesinde her hangi bir sorumluluğunun olmadığını ileri sürüyor.

Enerji fiyatlarında küresel çapta yüksek artışların yaşandığı bir gerçek. Öyle ki doğal gaz, kömür ve elektrik fiyatları son haftalarda on yılların en yüksek seviyelerine yükseldi. Avrupa ve Asya’da doğal gaz gösterge fiyatları geçen hafta tüm zamanların rekorunu kırarak bir yıl önceki seviyesinin yaklaşık on katına çıktı. ABD’de Ekim 2020’den bu yana üç kattan fazla artarak 2008'den beri en yüksek düzeyine ulaştı. Uluslararası kömür fiyatları bir yıl önceki seviyesinin yaklaşık beş katına fırlarken, dünyanın en büyük iki kömür tüketicisi olan Çin ve Hindistan'daki kömür santrallerinin kış sezonunda ellerinde çok düşük stokları mevcut. Almanya'da elektrik fiyatları bir yıl öncesine göre altı kattan fazla artarak rekor kırdı. Gazla çalışan elektrik üretiminin elektrik fiyatlarının belirlenmesinde daha büyük bir rol oynadığı İspanya'da artış daha da yüksek oldu. Son haftalarda, beklenenden daha düşük rüzgâr üretimi elektrik kullanım fiyatlarını daha da artırdı. (4)

Birleşik Krallık’ta ortalama gaz ve elektrik faturaları (1 Nisan 2022'de düzenleyici kurum OFGEM fiyat üst sınırını kaldırdığında), yüzde 54 artacak. Bu hane başına doğal gaz ve elektrik faturalarında yılda yaklaşık 700 sterlinlik bir artış olacağı anlamına geliyor. (5)

Küresel enerji fiyatı artışlarının nedenleri

Bu artışlara bir dizi faktör neden oldu. Hatırlanacağı üzere, Kovid-19 salgını yüzünden ortaya çıkan ekonomik durgunluğun ilk aylarında yaşanan küresel enerji tüketimindeki tarihi düşüş, birçok yakıtın fiyatını on yılların en düşük seviyelerine çekmişti.

Ancak özellikle de 2021 yılından bu yana ekonomiler hızlı bir toparlanma içine girdiler. Ayrıca Kuzey Yarımkürede soğuk ve uzun kış koşulları yaşanıyor. Brezilya'da ve dünyanın başka yerlerinde hidroelektrik enerji üretimini kısıtlayan kuraklıklar ve Avrupa'da ortalamanın altında rüzgâra dayalı elektrik üretimi söz konusu.

Kısaca hem üretim, hem de ısınma amaçlı olarak enerjiye olan talep artarken, yaşanan üretim-dağıtım darboğazları ve arz kısıtları yüzünden enerji üretimi yeterince artırılmayınca, enerji maliyetleri ve fiyatları küresel çapta hızlı bir biçimde yükseldi.

Çok uluslu şirketlerin yüksek kârları

Ayrıca küresel enerji piyasalarının kâr maksimizasyonu peşinde koşan çokuluslu şirketlerin kontrolünde olması da enerji fiyatlarının yükselmesinde son derece önemli bir etken.

Nitekim hali hazırda doğal gaz ve elektriğe yüksek oranda zamların yapıldığı Birleşik Krallık’ta yapılan bir ankette yer alan “yüksek enerji faturalarında en çok hangi faktör etkili olmuştur?” şeklindeki bir soruya katılımcıların üçte biri “enerji şirketlerinin aşırı kâr hırsı” olarak yanıt verdi. (6) Enerji devi Shell’in geçen yılki kârının 4.85 milyar dolardan yaklaşık 20 milyar dolara yükselmesi de bu algının aslında gerçeğe uygun olduğunu gösteriyor. (7)

Özetle, Türkiye’deki elektrik enerjisi fiyatlarındaki büyük çaptaki artışın bir nedeninin küresel çaptaki bu artışlar olduğu yadsınamaz. Ancak Türkiye’deki fiyat artışının izlenen faiz ve kur politikalarıyla ve bu alanda yapılan özelleştirmelerle ilgili olduğu da bir gerçek.

Öyle ki bir süredir takıntılı bir biçimde uygulanan Merkez Bankası politika faizi indirimleri döviz kurunun fırlamasına, bu da yalnızca dövizle ithal edilebilen enerji mallarının fiyatlarının inanılmaz bir biçimde yükselmesine yol açtı.

Nitekim Merkez Bankası’nın (MB) son enflasyon raporu enerji ve gıda başta olmak üzere temel mallardaki bu ciddi yükselişin en önemli nedenlerinden birinin kurdaki ani yükselişler olduğunu belirtiyor. Ancak beklendiği gibi,  bunun izlenen zamansız ve yanlış faiz indirimi politikasıyla bağını kurmuyor.

Aksine enflasyonla mücadelede en uygun araçları kullanma konusundaki bağımsızlığını bütünüyle yitiren MB, bunu yapmak yerine; “izlenmekte olan yüksek kur politikası ile ihracatın, turizmin ve döviz gelirlerinin artacağı, kısmi ithal ikamesi politikalarıyla ithalata olan ihtiyacın da azalacağı (Ocak ayındaki 10,4 milyar dolarlık tarihi dış ticaret açığı zirvesi bu umudu kırsa da), bunun da kuru düşüreceği ve nihayetinde enflasyonu da düşüreceği” biçimindeki ham hayal olarak nitelendirilebilecek bir görüşü benimsemiş görünüyor.

Gıda yoksulluğu- Enerji yoksulluğu

Enerji fiyatlarındaki bu devasa artış milyonlarca insanı bu kış koşullarında evlerini dahi ısıtmaktan yoksun bırakıyor. Öyle ki yüksek gıda fiyatları yüzünden yeterli gıdaya erişemeyen emekçiler, bu kez bir diğer zaruri ihtiyaçları olan ısınma ya da aydınlanma ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düştüler. Öyle ki bu kış ayları boyunca halk beslenme ile ısınma arasında zorunlu bir tercih yapmak durumunda kalacak gibi görünüyor

Enerji yoksulluğunun etkisi bununla da sınırlı değil. Energy Economics dergisinde yayımlanan bir araştırma enerji yoksulluğunun insanların zihinsel ve  fiziksel sağlığını doğrudan ve dolaylı olarak olumsuz etkileyebileceğini ortaya  koyuyor.Yaş veya cinsiyetten bağımsız olarak, soğuk mekânlarda yaşamak yüzünden soğuğa maruz kalmak, sadece yaşam kalitemizi kötüleştirmiyor, aynı zamanda kan basıncının artması, iltihaplanma, kalp krizi ve felç risklerine neden oluyor”. (8)

Enerji krizine karşı hangi önlemler alınıyor?

Kısaca yaşanmakta olan enerji krizinin hem ülkeye özgün nedenleri, hem de küresel çapta ortak nedenleri mevcut. Bu yüzden de dünyada bu konuda ortak önlemlere başvuruluyor.

Ancak Türkiye bu konuda aldığı önlemler (!) açısından dünyanın geri kalanından net biçimde ayrışıyor. Tıpkı Kovid-19 salgını sırasında halka verilen doğrudan gelir desteğinin sadece milli gelirin yüzde 1,5’i ile sınırlı kalması gibi, siyasal iktidar bu konuda da oldukça cimri davranıyor.

Halkın bunca sıkıntısına ve tepkisine rağmen şu ana kadar örneğin elektriğe yaptığı zamların bir kısmını dahi geri çekmedi. Kur ve uluslararası petrol fiyatlarındaki artışın tüketiciye tam olarak yansıtılmaması için gündeme getirdiği akaryakıtta eşel- mobil sistemine ise 22 Aralık’ta son verdi. Böylece akaryakıttan tekrar ÖTV almaya başladı. Böylece, bir yandan dünya petrol fiyatları artarken, diğer yandan devletin tekrar vergi almaya başlamasıyla halkın akaryakıta erişimi iyice zorlaştı. Elektrik konusunda ise, yukarıda da belirtildiği gibi şu ana kadar, faturalardaki TRT payı kaldırıldı ve sadece elektrikteki ilk eşik cüz’i bir miktarda yükseltildi.

Oysa başta Avrupa’da,  17 AB ülkesi ve Birleşik Krallık’ta toptan enerji fiyatlarındaki artışların neden olduğu etkilere karşı halkı korumak için çok sayıda önlem alınıyor. Aşağıdaki tablo bu önlemleri özetliyor.

Ülke 

KDV indirimi

Perakende fiyat düzenlemesi

Toptan fiyat düzenlemesi

Zor durumdaki kesimlere nakit transferi

Kamu İktisadi Girişimi

Ek r Vergisi / Regülasyon

Diğer önlemler

Avusturya

x

x

Belçika

x

x

x

x

Bulgaristan

x

x

x

Kıbrıs

x

x

Çek Cumhuriyeti

x

x

Danimarka

x

Estonya

x

x

Fransa

x

x

x

x

x

Almanya

x

x

x

x

Yunanistan

x

x

Macaristan

x

İrlanda

x

x

x

İtalya

x

x

x

Letonya

x

Litvanya

x

x

x

Lüksemburg

Hollanda

x

Norveç

x

Polonya

x

x

x

Portekiz

x

x

x

Romanya

x

x

x

x

İspanya

x

x

x

x

x

İsveç

x

Birleşik Krallık

x

x

x

 Altı tür önlem olarak sınıflandırılan bu önlemler, enerji krizinin ortaya çıktığı Eylül 2021'den bu yana tartışılan, önerilen ya da yürürlüğe giren önlemler.

Ülkelerde alınan önlemler özetle şunlar (9):

Fransa:

15 Eylül'de, hâlihazırda enerji kuponu alan 5,8 milyon haneye bir kereye mahsus olmak üzere 100 avroluk bir ödeme yapılacağı duyuruldu. Ayrıca doğal gaz satış fiyatına Nisan 2022’ye kadar bir üst sınır getirildiği açıklandı. Her iki önlem 21 Ekim'de daha da güçlendirildi, kupondan yararlananların sayısı artırıldı (ayda net 2.000 avrodan az kazanan herkese olmak üzere - yaklaşık 38 milyon kişi) ve fiyat üst sınırı 2022’nin sonuna kadar uzatıldı. Akaryakıt ve elektrik vergisi oranının düşürülmesi tartışılıyor. 38 milyondan fazla kişiye destek olacak bu önlemlerin, çoğu bu yıl gerçekleşmek üzere, toplam 8 milyar avroya mal olması bekleniyor. Ayrıca 9 Aralık’ta elektrik tarifelerindeki artışın bu yıl için yüzde 4 ile sınırlı tutulacağı sözü verildi.

Almanya:

Elektrikten alınan vergi Erneuerbare-Energien-Gesetz (EEG), kilovat saat başına toptan satış fiyatı üzerinden 6,5'ten 3,72 sente indirildi. 3,3 milyar Euro'ya mal olan önlem 1 Ocak 2022'de yürürlüğe girdi. Federal bütçede ortaya çıkacak açığın karbondioksit vergisinin artırılmasıyla fonlanması planlanıyor. Şubat başında, yeni koalisyon hükümeti içinde ve dışında çok sayıda politikacı, 2023’ten önce EEG ek ücretinin daha da düşürülmesi için çağrıda bulunmaya başladı. Bunun hane bütçelerini ayda ortalama 300 avro rahatlatması bekleniyor.

İtalya:

Aralık ayında açıklanan enerji desteği planına göre: 2022 yılında 1,8 milyar avro elektrik kullanıcılarına yönelik olmak üzere sistem ücretlerini ortadan kaldırmak için kullanılacak (haneler ve 16,5 kilovat saate kadar enerji ihtiyacı olan küçük işletmeler için). Tüm kullanıcılarda gaz faturalarındaki ücretleri iptal etmek için 480 milyon avro daha ayrıldı. Ardından hem sivil hem de endüstriyel kullanımlar için KDV’de yüzde 5 bir indirim yapılacak ve bu tahminen 608 milyon avro gelir kaybına neden olacak. Son olarak yeni enerji zamlarını telafi etmek amacıyla “sosyal ikramiyeyi” (ekonomik olarak dezavantajlı aileler veya ciddi sağlık sorunları olan ailelerin faturalarında indirim) artırmak için 912 milyon avro kullanılacak. Hükümet ayrıca tüketicilere 2022’nin tamamı için enerji faturalarını birden fazla taksitle ödeme imkânı da sunarken,  artan elektrik fiyatlarından yararlanan enerji şirketlerinin ödediği kurumlar vergisinde yakında bir artış yapılacağını duyurdu. Alınan diğer önlemlerle 2019 yılına göre enerji maliyetlerinde yüzde 30 fiyat artışı yaşayan tüm enerji yoğun şirketler yüzde 20 vergi indirimi ile desteklenecek. Bunun bir kısmı, güneş, rüzgâr, HES ve jeotermal elektrik üreticilerinden alınacak geçici bir ek kâr vergisi ile fonlanacak. Sonuçta genel olarak, hayat pahalılığı ile mücadele eden hanelere devlet desteğinin Mart 2022’ye kadar 8,5 milyar avroya ulaşması bekleniyor.

İspanya:

Haziran 2021’de çıkartılan bir yasa ile 31 Aralık 2021'e kadar sözleşme gücü 10 kilovatsaatin altında kalan müşterilerin KDV oranı yüzde 21'den yüzde 10'a indirildi ve yüzde 7 olan üretim vergisi Eylül sonuna kadar askıya alındı.14 Eylül 2021'de tüketicilerin faturalarını 2,6 milyar avro düşürmeyi amaçlayan ve bu Mart sonuna kadar devam etmesi planlanan bir dizi önlemi daha alındı. Toptan satış ihalelerinin yanı sıra yeni bir uzun vadeli elektrik alım ihalesi türünün gelecekte uygulanması planlanıyor. Ayrıca, elektriğe uygulanan ÖTV oranı 2021’in sonuna kadar yüzde 5,1'den yüzde 0,5'e düşürüldü, üretim vergisinin askıya alınması işlemi yılsonuna kadar uzatıldı ve mütevazı düzeyde elektrik enerjisi tüketen hanelerin ödedikleri KDV yüzde 10’da sabitlendi. 26 Ekim'de (31 Mart 2022’ye kadar), hassas durumdaki tüketicilere sağlanan sosyal ikramiyeyi mevcut yüzde 25’ten yüzde 60’a (çok ciddi derecede korumasız durumdalarsa yüzde 40’tan yüzde 70’e) çıkartan yeni bir kanun kabul edildi. Ayrıca, ısıtma sosyal ikramiyesinde artış açıklanırken, termal sosyal ikramiye bütçesi iki katına çıkartılarak kişi başı ortalama 90 avroya (en sıcak bölgelerde 35 ve en soğuk bölgelerde 124) yükseltildi.

Birleşik Krallık:

Enerji düzenleme kurulu OFGEM en yaygın kullanılan tarifelerin enerji tüketim sınırını yüzde 12-13 artırdı. En korumasız durumdaki insanların enerji faturalarına, özellikle de ısınma faturalarına yardımcı olmak ve aynı zamanda gıda ve giyim masraflarını karşılamak için 500 milyon sterlinlik bir fon tasarlandı. Bu, orta ve büyük enerji tedarikçilerinin yakıt kıtlığı içinde yaşayan insanları desteklemek için hazırlanan “Sıcak Ev İndirimi Projesine” planına ilave bir imkân ve kişi başı 100 ila 300 sterlin arasında bir ödenek anlamına geliyor. Bunun sınırı 3 Şubat’ta 350 sterline yükseltildi. Böylece 1 Nisan 2022’den itibaren hanelerin enerji tavan fiyatında ortaya çıkacak olan 693 sterlinlik artışın yarısının tazmin edilmesi hedefleniyor.

İsveç:

Ocak ayında, yükselen elektrik fiyatlarından en çok etkilenen hanelere yardım etmek için 590 milyon avro tahsis edildiği duyuruldu. Ayda 2.000 kilovatsaatten (1,8 milyon hane) fazla elektrik tüketen hanelere Aralık, Ocak ve Şubat için ayda 195 avro nakit desteği veriliyor.

Romanya:

7 Eylül 2021’de Meclis, korumasız tüketicileri enerji fiyatlarındaki artışlardan korumak için bir yasa çıkardı. Konut ısıtma yardımı ve enerji tüketiminde kullanılabilecek sübvansiyonlar veriliyor. Hem elektrik, hem de gaz faturaları tazmin ediliyor. Tedbirlerin 1 Kasım 2021'den- 31 Mart 2022'ye kadar sürmesi ve yaklaşık 6 milyon aileyi veya toplam nüfusun yüzde 85'ini kapsaması bekleniyor. Ayrıca Ocak başında yüzde 5'e varan KDV indirimi de dâhil olmak üzere aylık 300 kilovatsaat elektrik tüketen haneler için yeni bir destek-koruma planı açıklandı. Hükümet ayrıca doğal gaz için bir destek programı geliştiriyor. Bu yeni önlemler Nisan ayı başında uygulamaya konulacak.

Portekiz:

Ekim 2021’de elektrik düzenleme kurulu 2022 için Şebeke tarifelerinde haneler için yüzde 50'den fazla, sanayiler için ise yüzde 94'ten fazla indirim yapacağını açıkladı.

Polonya:

Ekim 2021’de hanelerin en savunmasız yüzde 20’sini enerji fiyatlarındaki son artıştan korumayı amaçlayan bir önlem paketi açıklandı. Bu önlemler enerji faturası desteklerinden yararlananların sayısının ve desteğin miktarının artırılmasıyla sürdürülüyor. Benzer bir önlem tarım sektörü için de tasarlandı. Kasım 2021'in sonunda ayrıca korumasız kişiler için 2 milyar avroyu aşan bir vergi indirimi ve katkı paketi açıklandı. Ocak 2022’de açıklanan ikinci "enflasyon kalkanı" ile 6 aylığına olmak üzere, gıda, gaz ve gübrelerdeki KDV yüzde 0’a, benzin ve dizeldeki KDV yüzde 8’e ve ısıtmadaki KDV yüzde 5’e çekildi.

Hollanda:

Yüksek enerji faturası olan ve/veya kötü yalıtılmış evlerde oturan korumasız haneleri, yalıtımı iyileştiren önlemler almaları için desteklemeye yönelik olarak 150 milyon avroluk bir destek açıklandı. Bu mali destek yerel yönetimler tarafından yönetiliyor.

Bu uygulama örneklerinden de görülebileceği gibi, Avrupa devletleri vergi ve tarife indirimlerinden, doğrudan nakit desteğine ve tek seferlik hibelere, enerji tasarrufu sağlayan projelere maddi destekten, fiyat artış sınırı konulmasına kadar çeşitli önlemlerle enerji krizinin halkın yaşam-geçim maliyetlerini artırma biçimindeki etkilerini hafifletmeye çalışıyor.

Sonuç olarak

Avrupa ülkelerinde alınan bu önlemler halkın sıkıntısını azaltmaya yardımcı olabilirse de, enerji sorununun derininde yatan sisteme içkin nedenleri ortadan kaldırmaz. Bunlar uzun vadeli çözümler olmaktan ziyade, pansuman niteliğinde önlemler. Enerji alanındaki özelleştirmelere son verilmesi ve mevcutların yeniden kamulaştırılması uzun vadeli çözümlerin başında geliyor.

Diğer taraftan, geçen yılki COP26 zirvesinde alınan kararlar gereğince, karbondan arındırmanın fosil yakıt fiyatlarında neden olacağı uzun vadeli artışlar göz önüne alındığında, daha etkili ve verimli önlemlere ihtiyacın olduğu çok açık.

Kısaca, enerji fiyatlarındaki artışların etkisinden uzun vadede kurtulmanın yolu üretim, tüketim ve ekonomik büyüme başta olmak üzere, temel iktisadi konulardaki düşüncelerimizde ve paradigmada değişiklik yapmaktan geçiyor. Yani emek ve doğa sömürüsü üzerinden temellenen kâr-sermaye birikimi sürümlü bir ekonomik büyüme hedefinden, dolayısıyla da gereğinden fazla enerji kullanmaktan vazgeçmek, bunun yerine örneğin doğa ile uyumlu sıfır karbon emisyonlu ısıtma sistemlerini inşa etmek gerekiyor. Bunların kapitalizm altında gerçekleştirilmesi ise mümkün değil.

Türkiye’de ise iktidar bloku enerji krizindeki sorumluluğunu kabul etmediği için, halkın ıstırabını dindirmeye dönük önlemleri almaya da yanaşmıyor. Oysa özellikle de açıklanan aylık bütçe gerçekleşme raporlarından, halka enerji fiyatlarındaki artışı telafi etmeye dönük destek verilebilmesine imkân sağlayacak yeterlilikte mali kaynağın olduğu görülüyor.

Bir başka anlatımla,  iktidar blokunun, devlet bütçesi de dâhil olmak üzere, ülkenin tüm maddi kaynaklarının ve doğal zenginliklerinin büyük sermayeyi desteklemek, otoriterliği ve militarizmi daha da güçlendirmek ve israf olarak nitelendirilebilecek harcamalar için kullanmayı seçtiğini gösteriyor. Böyle olunca da halk ısınma ile beslenme arasında seçim yapmaya zorlanıyor.

Son olarak, “enerji krizi” olarak adlandırılan olgunun aslında “kapitalizmin krizi” olduğunu bilmeliyiz. Üretim ve tüketim faaliyetlerinin özünde kârlı bir sermaye birikimini gerçekleştirmek, sermayeyi ve serveti büyütmek için yapıldığı bu sistemde enerji krizi bugün Kovid-19 salgınının tetiklemesiyle çıktı. Yarın bunun kaynağı büyük savaşlar ya da fosil yakıt çıkarımının neden olduğu ekolojik yıkımlar olacaktır.

Kriz sırasında alınan önlemlerinse, asıl olarak halkın yükselen tepkisini yumuşatmaya ve müesses nizamın devamını sağlamaya dönük önlemler olduğu unutulmamalı.

Bu yüzden bu tür krizlerden kurtulabilmek için kapitalizmden kurtulmak gerekiyor. Bunu yapmak için de krizin görünen yüzündense, bunun asıl nedeni olan sermayeyi ve kapitalist devleti sorumlu tutmak lazım.

Özcesi, sorunun asıl kaynağının kâr için üretimiyle, adaletsiz bölüşümüyle ve otoriter yönetimiyle kapitalizm ve onun egemenleri olduğunu bilmeliyiz. Aksi halde bugün yapıldığı gibi bu ve benzeri sorunlar önümüze, “ekonomik kriz” ya da  “enerji krizi” biçiminde konulur. Ardından da bizlerden fedakârlık yapmamız, özellikle de sermayeyi ve onun siyasal iktidarını zora sokacak eylemlerden uzak durmamız istenir. Bu aldatmacaya kapılmamak gerekir.

Dip notlar:

(1)    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Tüketici Fiyat Endeksi Ocak 2022, https://www.tuik.gov.tr ; ENAGrup Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE) Ocak 2022, https://enagrup.org (5 Şubat 2022).

(2)    TCMB Enflasyon Raporu 2022-I, s. 27, https://www.tcmb.gov.tr (27 Ocak 2022).

(3)    TCMB, Ocak ayı fiyat gelişmeleri, s. 7-8, https://www.tcmb.gov.tr (4 Şubat 2022).

(4)    https://www.iea.org/commentaries/what-is-behind-soaring-energy-prices-and-what-happens-next (12 October 2022).

(5)    https://theconversation.com/energy-discounts-are-a-sticking-plaster-heres-a-long-term-solution-to-soaring-household-bills (4 February 2022).

(6)    https://iea.org.uk/the-public-is-dangerously-misinformed-on-energy-policy (1 February 2022).

(7)    https://www.counterfire.org/articles/opinion/22944-super-rich-sunak-says-adjust-to-poverty-we-say-hit-the-streets (3 February 2022).

(8)    Apostolos Davillasa, Andrew Burlinson, Hui-HsuanLiuc, “Getting warmer: Fuel poverty, objective and subjective health and well-being”, Energy Economics Volume 106 (February 2022), https://doi.org/10.1016/j.eneco.2021.

(9)    https://www.bruegel.org/publications/datasets/national-policies-to-shield-consumers-from-rising-energy-prices (6 Şubat 2022).