29 Kasım 2017 Çarşamba

BİZ GERÇEKTEN BÜYÜYOR MUYUZ? YA DA BÜYÜME NE DEMEK?

BİZ GERÇEKTEN BÜYÜYOR MUYUZ? YA DA BÜYÜME NE DEMEK?

Mustafa Durmuş

29 Kasım 2017
OECD’nin dün yayımlanan “Ekonomik Görünüm 2017” Raporu’nun (1) içinde yer alan Türkiye’ye ait bölüm (2) ana akım medyada epeyce yankı bulsa da, Kılıçdaroğlu’nun aynı gün açıkladığı bazı belgelerin gölgesinde kalmaktan kurtulamadı.
OECD bu raporunda Türkiye’de bu yıl daha önce yüzde 3,7 olarak gerçekleşeceğini öngördüğü ekonomik büyüme hızını (güçlü mali teşviklerle sağlanan tüketim artışı ve ihracat artışından hareketle) yüzde 6’ya yükseltti ve Türkiye’nin bu yıl Hindistan ve Çin’den sonra en hızlı büyüyen 3. ülke konumunda olacağını açıkladı. Rapora göre, bu büyümenin 2018’de yüzde 4,5 ve 2019’da ise yüzde 5 olması bekleniyor. Aynı raporda dış finansman ihtiyacındaki artışın yanı sıra enflasyonun ciddi bir sorun olmaya devam edeceği vurgulanıyor.
Revizyonlar sıklaştı
Gerek OECD gerekse de IMF ve Dünya Bankası son yıllarda sıklıkla önceki büyüme hedeflerini revize ediyorlar. Geçmişte daha çok “düşürme” biçiminde gerçekleşen bu revizyonun küresel ekonomik gelişmeler ışığında son dönemde “yükseltme” biçiminde olduğu görülüyor.
Dünyanın en itibarlı ekonomi okullarından mezun iktisatçıları yüksek ücretlerle çalıştıran böyle uluslararası kuruluşların daha önceki tespitlerinde sıklıkla yanılmaları ayrıca değerlendirilecek bir durum olsa da, Türkiye’deki gelişmelerin onları şaşırttığı bir gerçek.
Diğer yandan bir süredir Hükümet yetkilileri de yüksek büyüme hızlarından söz ediyor ve örneğin bu yılın 3. Çeyreğinde yüzde 10’un üzerinde bir büyümenin gerçekleşebileceğinin altını çiziyor.
Yüksek işsizlik, enflasyon, döviz kuru, cari açık, döviz pozisyon açığı, borç stokları gibi diğer iktisadi göstergeler açısından durum giderek kötüleşirken böyle yüksek ekonomik büyüme hızlarına nasıl ulaşılabildiğinin yanıtı aslında 2016 yılında GSYH büyüme hesaplarıma yönteminde yapılan önemli bir değişiklikle ilgili.
Hesaplama yöntemi değiştirildi
ESA 2010 adı verilen ve AB ülkelerinin de benimsediği yeni yönteme göre, Türkiye eski hesaba nazaran çok daha yüksek büyüyor. Örneğin tek başına 2015 yılında eski hesaba göre milli gelir 142 milyar dolar daha yüksek çıkıyor. Ya da baz yılı olarak seçilen 2009 yılından bu yana eski hesapla kıyaslandığında Türkiye ekonomisi her yıl ortalama yüzde 2 puan, toplamda 8 yılda yüzde 16 daha fazla büyümüş. Böylece ülke, eski hesaba göre “sıradan / ortalama bir yükselen ekonomi” iken bir anda “öncü/lider bir yükselen ekonomi” haline geliyor.
Daha önce de yazmıştık. Bu yeni hesaplama ile GSYH deflatörünün doğası değiştirildi, yüksek kayıt dışılık hesaplamaya dahil edildi (nasıl hesaplandığı tam olarak bilinemese de). Keza AR-GE ve silah üretimi için yapılan harcamalar yatırım harcaması olarak ele alındı. Ama daha da önemlisi emlak-konut yapımı biçimindeki aslında tüketim harcaması sayılması gereken harcamalar artık yatırım harcaması olarak kabul ediliyor.
Ne kadar konut o kadar büyüme
Böyle olunca da örneğin yatırımların GSYH içindeki payı eski hesaplamada yaklaşık yüzde 18 olarak belirlenmişken bu yöntem değişikliği ile bir anda yüzde 28’in üzerine çıkıveriyor. Böylece ne kadar çok konut vb. yapılırsa ekonomi o denli büyümüş oluyor. Nitekim üretime katkı veren sektörler sıralamasında ilk sırada açık ara farkla emlak-finans sektörü geliyor. Yani büyümenin amiral gemisinin kayıt dışılığın en yaygın olduğu inşaat sektörü olduğu anlaşılıyor.
O halde şu soruların yanıtlarının bilinmesi gerekiyor: Milli gelirin hesaplanmasındaki yöntem değişikliği sonuca yüzde 20 gibi oldukça yüksek bir oranda etki yapabilir mi, bu farklılık örneğin AB ülkelerinde ne düzeyde ve biz 2016 yılına kadar ekonomideki kararlarımızı böyle bir yanlış ya da eksik hesaplamaya göre mi yaptık?
AB’de etki +/- binde 1
AB’deki duruma bakmak yeterli olur. 28 AB ülkesinde 1997-2013 döneminde yeni hesaplamaya göre ortaya çıkan farklılık (+/-) olmak üzere yılda ortalama sadece binde 1. Yani Türkiye’de elde edilen yılda ortalama + yüzde 2 İle kıyaslanamayacak kadar düşük. Yani yeni hesaplama yöntemi bu ülkelerdeki ekonomik büyümeye ilişkin sonuçlarda fazla bir şey değiştirmemiş. Bizdeki durum, her ne kadar hesaplamaya hangi yöntem ya da verilerle dahil edilebildiği bilinmeyen yüksek kayıt dışılık olgusu ya da AR_GE ve silah üretimi ile açıklansa da tatmin edici değil.
Goldman Sachs’dan farklı bir sonuç
Çünkü Goldman Sachs’ın ekonomistleri de başta Türkiye ekonomisindeki gelişmeleri yakından izleyen Erik Meyersson olmak üzere bu soruya kafa yormuşlar ve bir rapor hazırlamışlar (3).
Meyerson ve arkadaşları AR-GE ve silah üretimine yapılan yatırımların toplam yatırımlar içindeki payının yüzde 1,7 gibi küçük bir payının olduğunu belirledikten sonra kendi hesaplamalarını yapıyorlar.
Cari Faaliyet Göstergeleri (CAI) adını verdikleri ve aralarında; demir ve çimento üretimi, elektrik tüketimi, ticaret ve imalat sanayi endeksindeki, reel sektörün kullandığı banka kredilerindeki, turist sayısındaki, sanayici ve tüketici güven endeksindeki, nüfus artışından arındırılmış istihdamdaki ve istihdama uyarlanmış gelirlerdeki yüzdesel değişimi dikkate alıyorlar.
3 kat abartılı büyüme?
Adeta bir dedektif titizliği ile bu denli yüksek büyümenin ortaya çıkması halinde, işin doğası gereği olay yerindeki kanıtları inceliyorlar. Bu kanıtların olayı yeterince açıklayıp açıklamadığına bakıyorlar. Ve şu sonuca ulaşıyorlar: TÜİK’in yeni hesaplama yöntemiyle elde ettiği büyüme oranları olması gerekenin yılda ortalama yüzde 4,5 puan üstünde.
Bir başka deyimle Goldman Sachs’a göre büyüme verileri aşırı abartılı. Bu çerçevede 2017 büyümesinin; yüzde 6,0 eksi yüzde 4,5 yani en fazla yüzde 1,5 olması gerekiyor. 2018 ve 2019’da ise büyüme hızı yüzde yarımın (binde 5) altına düşecek. Hatta geçmiş bazı yıllarda büyüme değil, küçülme söz konusu.
TÜİK’in hesaplama yöntemiyle ilgili olarak daha önce başta Korkut Boratav ve Tuncer Bulutay gibi bu işin uzmanı hocalar da kaygılarını belirtip TÜİK’ten açıklama istemişlerdi.
İşçi sınıfının refahı yüksek büyümeyle uyumlu değil 
Bu tartışmanın bitmeyeceği açık. Bu nedenle de başa dönerek biz OECD’ nin aynı tarihte yayımladığı bir başka rapora Türkiye’deki istihdam durumu raporuna (4) bakmakla yetineceğiz.
Çünkü ekonomi gerçekten yüksek hızla büyümekte ise, bu gelişmeyi sağlayan başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin refahında da bir artış olması beklenmez mi? Buna uygun olarak ücret, çalışma koşulları, iş güvenliği, işçi sağlığı, kadın-erkek işçilerde ücret eşitliği gibi konularda olumlu gelişme olmaz mı? Eğer bu olumlu gelişmeler yoksa, hatta durum daha da kötüleşmiş ise, böyle bir büyümenin (bırakın nasıl sağlandığını) asıl olarak niteliğini, yani işçi sınıfına getirip, götürdüklerini tartışmak gerekmez mi?
Maalesef OECD’nin Türkiye istihdam raporu büyüme öngörülerinden farklı bir tablo sunuyor bize. Öyle ki Türkiye, güvenli, iyi ücretli, sağlıklı ve eşitlikçi iş-istihdam koşullarına erişim açısından OECD ortalamasının en az yüzde 30 altında bir yerde duruyor. Bu da reel olarak bir ekonomik büyüme olsa da bu büyümenin, bunu sağlayan sınıfa bir refah artışı getirmediğini, tam tersine ondan giderek daha fazla şeyler götürdüğünü gösteriyor.
……………………..
(1) OECD, Economic Outlook, November 2017.
(2) http://www.oecd.org/tu…/turkey-economic-forecast-summary.htm, s. 238 - 240.
(3) Goldman Sachs Economic Research, “GDP revision rewrites Turkish economic history, confounding Fundamentals”, 3 November 2017.
(4) OECD, “How does TURKEY compare? Employment Outlook 2017”, July 2017.


23 Kasım 2017 Perşembe

BUGÜN GÜNLERDEN YİNE DOLAR!

BUGÜN GÜNLERDEN YİNE DOLAR!

Mustafa Durmuş

21.11.2017

Cari açığımızın oranı, içinde yer aldığımız “Yükselen Ekonomiler” ortalamasının (yüzde 0,5) neredeyse 10 katı (yüzde 4,5 - 5).

Enflasyon oranımız 2 katı ( yüzde 12).

Faiz oranlarında Gana (yüzde 22,50) ve Nijerya’dan ( yüzde 14,00) sonra en yüksek faiz oranına sahip ülkeyiz: Yüzde 11,99.

Kısa vadede dış finansmanına en fazla ihtiyaç duyan ülkeler açısından ilk sıradayız: 210 milyar dolar (GSYH’nin yüzde 29’u).

Dış ticaret açığı ve döviz pozisyon açığı göstergeleri açısından Tunus, Mısır, Kazakistan, Ürdün ile birlikte en kırılgan 5’liyi oluşturuyoruz (1).

Ve liranın dolar karşısındaki kaybında ilk sıradayız.

Buna karşılık bu yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 10’luk bir büyüme bekliyoruz. Böylece bu açıdan rakiplerimizinkinin ortalama 2 kat üzerinde bir büyüme oranına sahip olacağız.

Kafam karıştı. “Bu nasıl mümkün olabilir” dedim, teoriye sığındım.

Bir zamanlar Keynesyen iktisatçıların da sığındıkları çok önemli bir liman vardı: “Phillips Eğrisi”. 1958 yılında Yeni Zelanda orijinli bir Britanyalı iktisatçı Prof. Phillips yapmış olduğu araştırmalar sonucunda ekonomik büyüme-enflasyon ve istihdam arasında doğrusal bağın olduğunu ortaya koymuştu.

Bu teze göre ekonomik büyümenin ve istihdam artışının bedeli yüksek enflasyondu. Yani kapitalist ekonomiler ancak enflasyona göz yumarak büyüyebiliyorlardı (enflasyonlu büyüme).

Her ne kadar 1980’li yıllarda bir başka Anglo Saxson iktisatçı Lucas bu ilişkinin sadece gelişmiş piyasa ekonomileri için geçerli olduğunu savunmuş olsa da, geçen yıldan bu yana  ABD ve AB’de ekonomilerinde görülen büyümeye karşılık enflasyonun yerinden kıpırdamaması bu teorinin de sorgulanmasına neden oldu.
Bize gelince; eyvallah oldukça yüksek bir enflasyon var, ama aynı zamanda döviz kuru da rekor düzeyde yüksek ve bugün Merkez Bankası’nın müdahalesi ile 4’ün altından dönse de, yükselmeye devam ediyor ve be yazının kaleme alındığı dakikalarda 3.97’ye yaklaşmıştı.

Acaba “yüksek ekonomik büyüme ancak yüksek döviz kurları ile sağlanabilir” biçiminde özetlenebilecek yeni bir iktisat teorisine mi ev sahipliği mi yapıyoruz?  Çünkü hem ekonomimiz olağanın üstünde büyüyoruz (yüzde 10), hem de döviz durdurulamıyor (son aylarda yüzde 20 değer kazandı).

Cari açığımız bu kadar yüksek olmasaydı, ihracatımız; enerji, sermaye malı, ara malı, hammadde, teknoloji açılarından ithalata bu kadar bağımlı olmasaydı belki bu teori tutardı. Böylece ucuz lira daha fazla ihracatı, o da ekonomik büyümeyi sağlar ve model de kanıtlanmış olurdu belki.

Ama biliyoruz ki yüksek döviz kurları bizde ihracattan daha ziyade ithalatta etkili oluyor. Bu da üretimi, hayatı daha pahalı hale getiriyor, enflasyonu azdırıyor.
Nasıl büyümekte olduğumuza ilişkin görüşlerimi daha önceki yazılarımda açıklamıştım (2) . Dövizin son günlerdeki yükselişi ise, büyük bir ihtimalle iktidar cephesince, “kötü niyetli spekülatif ataklar” biçimde açıklanacaktır Olabilir. Zira artık ekonomimiz bu tür spekülatif ataklar ve bunun üzerinden kazanç sağlamak isteyenler için giderek daha uygun ( daha kırılgan ve daha spekülatif) bir hale dönüşüyor.

Son olarak, Merkez Bankası’nın bugünkü hamlesi çözüm olabilir mi? Bunu da Mahfi Eğilmez yapmış  okumanızı öneririm (3).
……………….
(1)  EMEA EM Economic Outlook: Turkey, June 2017.
(2)  Mustafa Durmuş, “Artık cari açığın fonlanması da Büyümenin Sürdürülmesi de devletin derdi”, 5.11.2017; “Borsaya değil, organize sanayi bölgelerine bakmak gerek”, 10.11.2017.

19 Kasım 2017 Pazar

BES’ LE KARGAYI…


BES’ LE KARGAYI…

Mustafa Durmuş

19 Kasım 2017

Yeni yıldan itibaren Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ile ilgili iki yeni düzenlemenin uygulamaya geçmesi bekleniyor.

Bunlardan biri, cayma süresinin uzatılması ve devlet katkı payının artırılmasının yanı sıra, asıl olarak 45 yaş üzeri ve 18 yaş altı çalışanların isteğe bağlı değil, zorunlu olarak sisteme dâhil edilmesi (böylece sistemin gönüllü katılımdan zorunlu katılıma dönüştürülmesi), diğeri ise ‘varlık / portföy yöneticiliği’ yapan şirketlerin aldığı ücretlerin (komisyon)  düşürülmesi.

Kısaca BES’i hatırlayalım. 27 Ekim 2003 tarihinde çıkartılan bir yasa ile Türkiye’de, diğer ülkelerde olduğu gibi, özel ya da bireysel emeklilik şirketlerinin faaliyete geçmelerine izin verildi. O tarihten itibaren de aralarında Anadolu Hayat Emeklilik, Aviva/SA, Axa Hayat, Allianz, Vakıf emeklilik ve Ziraat Emeklilik gibi hem yerli-yabancı özel firmalar, hem de kamu bankaları bu alanda faaliyet gösteriyor.

Sektörün beklendiği gibi büyüyememesi nedeniyle bu yılın başından itibaren belli ölçekteki işyerlerini kapsayan “otomatik katılım” sisteme dahil edilirken, kamu oyunda “zorunlu BES”  olarak da bilinen bir uygulamayla 1 Ocak 2013 tarihinden itibaren ödenen katkılara Devletin yüzde 25 oranında prim katkısı yapması kararlaştırıldı.
Bu sistem sunulurken “çifte emeklilik” , “ikinci emeklilik” ya da “güvenli emeklilik” olarak sunulsa da, bu bildik anlamda bir emeklilik sistemi değil. Daha ziyade bireysel risk ve kazanç kararına dayalı bir fon biriktirme yöntemi ve içinde önemli riskleri barındırıyor.

Sistemde katılımcıların birikimleri (katkıları) ve bu birikimlerden elde edilen (varsa) gelirler bir fonda toplanıyor, piyasa araçları (borsa, faiz, mevduat) üzerinden değerlendiriliyor ve sonrasında fonda birikenler üzerinden yasal ücretler (yönetim ücreti / management fee) düşüldükten sonra katılımcılara ödeme yapılıyor.

Tasarruf artışı-Yeni rant alanı- Devletin sırtından yük atma

Aslında bu sistem üçlü bir amaç için kuruldu. Sırasıyla yüzde 14’e kadar gerileyen toplam yerli tasarrufların artırılması (böylece sermaye birikiminin sürdürülmesi), özel sektör için yeni bir rant elde etme alanının oluşturulması ve kamusal emeklilik sisteminin adım adım tasfiye edilerek devletin sosyal sorumluluklarından kurtarılması.
Bir bütün olarak özel emeklilik sektöründe baktığımızda, sektörün GSYH’nin yüzde 2’sinin biraz üzerinde bir büyüklüğe sahip olabildiğini görüyoruz.

Detaylandırırsak, gönüllü olarak bireysel emeklilik sisteminde olan 6,8 milyon katılımcının 70 milyar liralık birikimi mevcut. Otomatik katılımda ise 2,5 milyon katılımcının, sekiz ay içerisinde 775 milyon liralık birikimi olmuş (1).
Yani 2017 yılı itibariyle Özel Emeklilik Fonlarının varlıklarının toplamı 70 milyar lirayı aşmış ve son 11 yılda sektör 10 kattan fazla büyümüş (2).

Ancak hem diğer ülkelerle kıyaslandığında bu pay son derece cılız, hem de sistemden çıkışlar rekor düzeye fırlamış.

Öyle ki 6,3 milyon çalışanın dâhil olduğu Otomatik BES’te 2,5 milyon kişi kalmış durumda. Otomatik BES’ten çıkış oranı ortalamada yüzde 60′ a yaklaşırken, özel sektörde sistemden çıkış oranı yüzde 62, kamuda ise yüzde 49 oranında (3). Yani model tutmamış.

Sistem Emeklilik fonlarına yararken, emekçileri zarara sokmuş

Özel emeklilik fonlarının varlıkları 10 kattan fazla artarken, katılımcılara sunmakla yükümlü oldukları getiri ise tam bir hayal kırıklığı. Öyle ki Emeklilik Gözetim Merkezi’nin verilerine göre bu fonlar 2012- 2016 dönemini kapsayan 5 yılda ortalama sadece binde yarım ( yüzde 0,5) oranında bir getiri sağlamışlar. Bu haliyle 27 OECD ülkesinde özel emeklilik fonları en düşük getiri sağlayan ikinci ülke konumundayız (4). Enflasyonun ikili rakamlarda olduğu bir ekonomide böyle bir getirinin gerçek anlamda bir zarar olduğunu söylemeye gerek yok.

Varlıklarını (ya da servetleri) 10 kattan fazla artırırken, bu varlığı onlara sağlayan emekçilerin katkı paylarına sadece binde yarım bir nominal getiri sağlanması nasıl mümkün olabilir?

Yanıt açık ve net: Yüksek düzeydeki yönetim ücretleri (management fee).  Yani bu şirketler bizlerden ve bizim adımıza devletten alınan primlerle finans piyasalarından sağladıkları kârların çok önemli bir kısmına kendi içlerinde “fon yönetim ücreti” adıyla el koymuşlar ve geriye de sadece bu komik oran kalmış. Bu o şirketler için başarılı bir kâr stratejisi olsa da, bizim açımızdan bu gerçek bir soygun.


Ücretler düşürülse de getiri artmayacak

Getirilerin çok düşük olduğunu, sistemden çıkışların arttığını gören siyasal iktidar çözüm olarak hem BES’i zorunlu hale getirmek, hem de varlık yöneticiliği yapan 50 civarındaki aracı kuruluşun “ücret” adı altında aldıkları komisyonları kısmak istiyor.
Ancak sektörde faaliyet gösteren bu portföy ya da varlık yönetim şirketlerinin büyük bir kısmı aslında özel emeklilik şirketleri ile aynı sermaye grubunda yer alıyor. Dolayısıyla da yönetim ücretleri ya da komisyonların yüzde 90’ına yukarıda adı geçen özel emeklilik fonları ya da şirketleri el koyarken, yaklaşık yüzde 10’u portföy yöneticilerinde kalıyor (5).   

Böylece gelirin asıl kısmına dokunmaksızın sadece aracı varlık yöneticiliği (portföy yönetimi) yapan şirketlerin komisyonlarının düşürülmesi gerçekte işe yaramayacak. Dahası fonlar arasındaki rekabeti kızıştırıp tekelleşmenin artmasıyla, bunun da katılımcılara düşen getiri payının ileriki yıllarda daha da düşmesiyle sonuçlanacak.

Vergiler rant için mi kullanılmalı?

Sonuç olarak, BES ne yerli tasarruf düzeyini beklenildiği kadar artırabilir (zira bu uygulama nedeniyle alınması gereken vergiler alınmadığından kamusal tasarruflar düşüyor), ne de milyonlarca emekliye güvenli bir emeklilik geleceği sağlayabilir. Mevcut haliyle kamu bütçesinden sisteme yapılan aktarmalarla bütçe açıklarının daha da artmasıyla sonuçlanır. Bu da vergilerimizin devlet eliyle, gerçek bir getiri sağlamayan, hatta reel olarak zarar ettiren bir ranta fonlama kaynağı olarak aktarılması anlamına gelir.

Çünkü bu fonlar, istikrarsız, yönetim ücretlerinin çok yüksek olduğu, spekülasyona dayalı finans piyasalarında değerlendiriliyorlar. Bir finansal kriz durumunda (tıpkı 2008 krizi sonrasında ABD ve Avrupa’da olduğu gibi)  ödediğimiz primlerle alınan finansal kâğıtların değeri düştüğünde ya da sıfırlandığında bırakınız reel getiri sağlamayı,  o ana kadar ki birikimlerimiz de kaybolacaktır. Yani geleceğimizin finansal piyasaların insafına ve riskli işleyişine bırakılmaması gerekir.

Mevcut emeklilik sistemi adaletsiz

Diğer yandan mevcut sistem de çözüm değil. Zira bizden kesilen vergilere ilave olarak doğrudan ödediğimiz ve yine bize yansıtılarak bizim adımıza işveren tarafından ödenen sosyal güvenlik katkı payları açısından OECD ülke ortalamasının çok üstünde bir yük taşıyoruz.

Öyle ki iki çocuklu bir işçi açısından bu yük; OECD’de ortalama olarak  yüzde 26.6 iken Türkiye’de  yüzde 36,4.  Yani bizlerden bir ABD’li ya da Avrupalı emekçiden kesilenin neredeyse yüzde 40’ından fazla kesinti yapılıyor.

Dahası Türkiye’de iki çocuklu bir işçinin ortalama /efektif vergi yükü (gelir vergisi ve SGK primi) yüzde 25,3 (OECD’de ikinci en yüksek ülke). OECD ortalaması ise yüzde 14,3 (bu farkın nedeni Türkiye’de aile yardımlarının olmaması) (6).

Bunca yüke rağmen ödenen emekli maaşlarının düzeyi ve aldığımız sağlık hizmetlerinin kalitesi ortada. Üstelik sosyal güvenlik kurumuna her yıl bütçeden açıklarının kapatılabilmesi için onlarca milyar liralık bir kaynak transfer ediliyor.

Mevcut emeklilik sistemi de sürdürülemez

Türkiye’de işgücüne katılım oranının yüzde 53 gibi oldukça düşük bir düzeyde olması ve işsizler içinde genç işsizliği oranının gerçekte yüzde 27’ye ulaşmış olması mevcut sosyal güvenlik sisteminin de sürdürülemez olduğunu ortaya koyuyor.

Çünkü iş gücüne katılamayan ya da katılmayanların sayısı arttıkça devletin sosyal güvenlik, sosyal yardım biçimindeki ödemeleri de artıyor. Emeklilik yaşının uzatılması da oy kaybına neden olabileceği kaygısıyla söz konusu olmayınca, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için yapılan transferleri de içeren ve bütçede “cari transferler” adı verilen aktarmalar toplam bütçe harcamaları arasında ilk sıraya oturuyor. 2018 yılı bütçesine sadece sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için 90 milyar lira ( MEB ödeneği kadar) ödenek konuldu.

Çözüm, öncelikle güvenli bir geleceğe erişimin bir insanlık ve vatandaşlık hakkı olarak görülerek, bu hizmetin metalaştırılmasından, ticarileştirilmesinden ve finans piyasalarının bir aracı haline getirilmesinden vazgeçilmesidir. Hem mevcut sosyal güvenlik sistemi, hem de piyasacı özel emeklilik sisteminin reddedilerek, yerine bu “hizmeti hak olarak gören” bir sosyal adaletçi bakış açısıyla, etkin ve adil bir kamucu sosyal güvenlik sisteminin kurulması pekala mümkündür.

……………….
(1) “Bireysel emeklilik zorunlu hale mi geliyor?”, http://www.kariyer.net, 21.08.2017.
(2) Tugce Ozsoy, Ercan Ersoy, Asli Kandemir, “There's A Big Shake Up Coming to Turkey's Pension Industry”, https://www.bloomberg.com, 16 Kasım 2017.
(3) http://www.kariyer.net.
(4) Tugce Ozsoy vd.
(5) Agm.
(6) OECD, Taxing Wages, 2017.



BU YIL TAMAM, SENEYE ALLAH KERİM

BU YIL TAMAM, SENEYE ALLAH KERİM
Mustafa Durmuş
17 Kasım 2017
Bu yıla ait resmi ekonomik büyüme oranları açıkçası dudak ısırtıyor. Çünkü ikinci çeyrekte yüzde 5 büyüyen ekonominin üçüncü çeyrekte yüzde10' un üzerinde büyümesi bekleniyor. Bu yılın bütününde ise OVP' de öngörülenin yüzde 0.5 puan aşılarak, yüzde 6 olmasının beklendiği resmi ağızlardan açıklandı.
GSYH büyümesi ya da ekonomik büyümenin tek başına, bırakın bir toplumsal ekonomik iyileşme ya da toplumsal refah artışı halini göstermesini, bunun manipülatif ve yanıltıcı bir gösterge olduğunu burada defalarca yazdık, anlattık.
Yani ekonomi ikinci çeyrekteki gibi yüzde 5 yerine, üçüncü çeyrekte iki kat, yani yüzde 10 büyüdüğünde ne işsizlerin kolayca iş bulabilmesinin, ne bulunan işlerin güvenceli ve iyi ücretli, kalıcı işler olmasının, ne gelir ve servet bölüşümü adaletsizliğinin, ne de yoksulluğun azalmasının garantisi var.
Zira sağlanan bu büyüme sonuçta bir avuç bankanın, büyük holdingin ve büyük inşaat firmasının kârlarının yüzde 50' nin üzerinde artmasından kaynaklanıyor. Böylece bu büyüme büyük çaptaki teşvikler, aşırı borçlanma ve kredi pompalaması ile, ağırlıklı olarak da tüketim, inşaat-emlak ve ucuz ihracat üzerinden sağlanan bir büyüme. Bunun da toplumun büyük bir kısmının ekonomik durumunun iyileşmesiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı açık.
Elde kalan tek gösterge
Buna rağmen yönetenlerin elinde kalan tek olumlu (!) gösterge bu olduğundan buna yükleniliyor ve 2019' a giden yolda ekonomide işlerin iyi olduğu mesajı verilmeye çalışılıyor.
Diğer yandan böyle bir büyümenin sürdürülebilir de olmadığını bir çok kez yazdık. Nitekim sadece ekonomistler değil, büyük fonlar, S&P gibi rating kuruluşları da 2018 yılı büyüme hızının en fazla yüzde 3,5 - 4 olabileceğinin altını çiziyorlar (1).
Çünkü hükümetin bir süredir yüklendiği kamu maliyesi alanı (sermaye için vergi indirimleri, Hazine garantili KGF kredileri vb) giderek daralıyor, bankaların ve şirketlerin bilançoları büyüyor (kredi borçları aşırı bir biçimde arttığından), enflasyon ve faiz oranları yükseliyor, kısa vadeli sermaye girişlerine (portföy yatırımları) olan bağımlılık giderek artarken, gelecek yılda FED' in faiz oranlarını yükselteceği korkusuyla yabancı kaynak girişinin azalacağı ve çıkışların artacağı endişesi artıyor.
Bu arada potansiyel yatırımcı ve iş aleminin genel olarak ekonominin ve siyasetin gidişatına ilişkin endişeleri ve güvensizlik sorunu ise tam olarak giderilebilmiş değil. Nitekim Japon kredi derecelendirme kuruluşunun (JCR) Türkiye'ye ilişkin iç karartıcı açıklamaları bunun somut bir göstergesi (2).
2018' den itibaren büyüme hızı düşecek, çünkü
Kısacası bu yıldan ziyade gelecek yıllara bakmak gerekiyor. Çünkü şu faktörler nedeniyle 2018'den itibaren ekonomik büyüme hızı keskin keskin bir biçimde azalabilir:
(i) Bu yılki büyümenin asıl sürükleyicisi olan KGF kredileri yaklaşık 220 milyar liraya, yani milli hasılanın yaklaşık yüzde 8' inin üzerine çıktı. Bu borçların ödenmemesi halinde ortaya çıkacak risk ve kamu zararının büyüklüğünü tahmin edebilmek zor değil.
Buna bir de Hazine garantileri, Hazinenin üstlendiği doğrudan yükümlülükler ve koşullu yükümlülükler de eklendiğinde kamunun potansiyel zararı çok daha büyüyor (3). Bu risk ve zarar normal koşullarda kolayca üstlenilebilecek bir şey değil.
(ii) Devlet harcamaları yönünden, özellikle savaşa dönük harcamalardaki ciddi artışlar dikkat çekiyor. Öyle ki asıl olarak savaş sanayine dönük üretim yapan Aselsan şirketi şuan Türkiye'nin en parlak şirketlerinin başında geliyor (4). Bu yıl iç ve dış güvenlik bütçelerine ayrılan pay geçtiğimiz yıllara göre rekor artış gösteriyor.
Gelirler tarafında ise bu yılsonuna kadar indirilen beyaz eşya, mobilya ve konut inşaatındaki ÖTV ve KDV oranları, çok sayıda vergi teşviki, işverenlere verilen 773 liralık istihdam teşviki gibi teşvikler sonucunda kamu maliyesi alanı iyice sıkışmış durumda.
Buna bir de toplanmayan ve tutarı 337 milyar lirayı bulan vergiler, cezalar, prim alacakları (5) ve çok sık çıkartılan vergi ve prim aflarıyla giderek erozyona uğrayan vergi ödeme bilincini eklediğimizde bu teşviklerin ya da sermayeden vergi almama biçimindeki anlayışın da 2018' de normal koşullar altında sürdürülememesi gerekiyor.
Siyasal ihtiyaçlar ön planda
Ancak siyaset alanında durumlar ve yönetenlerin ihtiyaçları farklı gibi görünüyor. Ekonomiye ilişkin bu tespitlerimizi önemsiz kılabilecek başka öncelikler söz konusu. Yani siyaset 2019' a kilitlenmiş durumda. Bu nedenle de her türlü ekonomik riske rağmen, ekonominin ihtiyacından ziyade siyasetin ihtiyacından yola çıkılarak, tüm bu riskler göze alınarak yukarıdaki bu teşvik vs. uygulamaları sürdürülebilir.
Yani yeni yılda da KGF kredilerine, sermaye teşviklerine ve devlet harcamalarına devam edilebilir, böylece başkanlık ve yerel yönetim seçimlerine yüksek bir büyüme ortamında girilmesi sağlanabilir.
Finansal kriz riski var
(iii) 2018 ve sonrasında ekonominin aşağıya doğru gidişine neden olabilecek başka gelişmeler de mevcut. Bunlar sırasıyla; yüksek enflasyon, yüksek döviz kuru, yüksek faiz oranları, yüksek dış borç stoku, yüksek cari açık ve kısa vadeli yüksek düzeyde dış borç geri ödeme ihtiyacı (toplamda 12 ay için yaklaşık 200 milyar dolar) gibi özellikle de finans sektöründe ciddi bir krizi tetikleyerek bunu ekonominin ve toplumun genel krizi haline getirebilecek olan dinamikler.
Örnek olarak yüksek enflasyon liradan kaçışı, dolarizasyonu (avroya yönelim de dahil) hızlandırıyor. Belirsizlikler sağlam paraya (döviz) ve altına yönelimi artırıyor. Bu da şirketlerin yüksek dış borç stokları ve kısa vadede yüksek borç geri ödeme yükleri nedeniyle döviz kurunu daha da yükseltiyor. Öyle ki dün dolar 3.90' ı test ederken, avro 4.50' yi aştı. Yüksek kur ise beklendiği gibi yüksek enflasyonun nedeni oluyor. Yani içinden çıkılamaz bir kısır döngü oluşmuş durumda.
FED faiz oranlarını yükselttiğinde ise ülkeden dışarıya sermaye çıkışları artarken, içeriye doğru olan girişler azalıyor. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları zaten durağan, banka kredileri ise bankaların aşırı borçlanması yüzünden yatay seyrettiğinden, cari açık son 7 aydır olduğu gibi sıcak para ile fonlanıyor (portföy yatırımları, Hazine bonosu ve tahvil satışı gibi). Sıcak para yüksek faiz sevdiğinden onu elde tutabilmek için zaten yüksek olan faizler daha da yükseliyor ve daha da yükselecek.
Hem dolarizasyon, hem de cari açık (yüzde 4,5) ülke ekonomisinin büyümesinin ne denli kırılgan, zayıf, dışa bağımlı ve riskli olduğunu da ortaya koyuyor.
Kısaca, sadece daralan mali alan; artan bütçe açığı ve artan kamu borçlanması değil, yüksek enflasyon, cari açık, faiz oranları, kur gibi parasal göstergelerin mevcut düzeyi ve gidişatı da 2018' de normal koşullarda ekonominin ciddi olarak yavaşlayacağını gösteriyor.
Ancak siyaset mekanizmasının, ülkeyi yönetenlerin ihtiyacı, en azından (diğerleri ile ilgili bir şey yapılamasa da), ekonomiyi krize sokmadan, hormonlu da, riskli de, borçla pompalanmış olsa da yüksek büyüme hızlarıyla 2019' a kadar gidebilmek.
Kuşkusuz geriye şu soruları yanıtlamak kalıyor; halk, seçmen 2017'nin ekonomik performansından, ekonominin yüksek büyümesinden ne fayda sağladı, bu durumdan ne kadar memnun?
Kamuoyu yoklamaları iktidar partisinin oylarında artışa mı, yoksa düşüşe mi işaret ediyor?
Böylece 2017' deki yüksek büyümenin bir benzeri büyüme hızı 2018'de de elde edilirse (bu büyüme istihdam artışı, toplumsal refah artışı, adaletli bölüşüm yaratmadığı sürece) halk düşüncesini değiştirir mi, mevcut desteğini sürdürür mü, yoksa artık büyüme oranlarındaki sanal yükseklik artık onları tatmin etmez mi?
Ekonomideki sıkıntılar sanal büyüme halısının altına süpürülürken, Atatürkçülüğün keşfedilmesi, ulusalcılara göz kırpış ve milliyetçiliğin tırmandırılması yeterli olur mu?
Yaşayıp göreceğiz...
........................
(1) S & P Global Ratings, "Turkey Foreign and Local Currency Ratings Affirmed: Outlook Remains Negative, 3 November 2017, s. 4.
(2) "Japon kredi derecelendirme kuruluşu: Türkiye'de seri iflaslar yaşanabilir", 
www.cumhuriyet.com.tr., 12 Kasım 2017.
(3) Mustafa Durmuş, "2018 Bütçesi Üzerine Ekonomi Politik Bir Değerlendirme", www. kesk.org.tr, 13 Kasım 2017.
(4) "Türkiye'nin en değerli şirketi Aselsan oldu", 
https://m.sabah.com.tr.
(5) Hakan Özyıldız, "Naif bir bütçe denkliği hayali", www. 
hakanozyildiz.com, 26 Ekim 2017.


10 Kasım 2017 Cuma

BORSAYA DEĞİL, ORGANİZE SANAYİ BÖLGELERİNE BAKMAK GEREK!

BORSAYA DEĞİL, ORGANİZE SANAYİ BÖLGELERİNE BAKMAK GEREK!
(Erken doğmuş bir yazı)
Mustafa Durmuş
10. 11.2017
Aslında bu yazının daha geniş kapsamlısı birkaç gün sonra yayımlanacaktı. Ancak bugün A. Yıldırım’ın şirket kârlarındaki görülmemiş artışı anlatan yazısı (1) yayımlanınca bir erken doğum yazısı yazmak durumunda kaldık.
Yıldırım, Türkiye’de ilk 9 ay itibariyle borsada işlem gören 73 büyük şirketin kârlarını ortalama yüzde 55 ve 9 banka hariç tutulduğunda ise yüzde 93 artırdıklarını açıkladı.
Bu müthiş artışın nedeninin aşırıya kaçan teşvikler olduğunu, ancak bu kârların normal olmadığı gibi sürdürülebilir olmadığını da yazdı. İlave olarak Ekonomi Bakanı’nın daha önce açıkladığı gibi, 3.çeyrek büyümesinin yüzde 10’un üzerinde ve bu yılın toplam büyümesinin ise resmi öngörü olan yüzde 5,5’in üzerinde çıkmasının hayli muhtemel olduğunu belirtti.
Yıldırım’ın yazısında yaptığı standart bir ana akım ekonomist gazeteci çözümlemesinin ötesinde bir şey değil. Bu nedenle de bu bakış açısının ötesine geçmek gerekiyor.
Sınıfsal bir sonuç
(i) Büyük bazı şirketlerin kârlarındaki bu patlama OHAL uygulamaları ile doğrudan ilgili. OHAL altında uygulamaya sokulan; Hazine tarafından garantilenmiş Kredi Garanti Fonu’ndan sağlanan 215 milyar liralık kredi, beyaz eşya ve inşaat sektörü ürünlerinden alınan ÖTV ve KDV’lerde yapılan ciddi indirimler, Kurumlar Vergisi indirimi, işverene prim desteği, bankalara ciddi kârlar sağlayan döviz-lira arbitrajı imkânları ve OHAL altında her türlü işçi hareketi ve grevin yasaklanması gibi uygulamalar bu kârlardaki patlamanın asıl nedeni. Yani bu sonuçlar OHAL’in sınıfsal etkilerinin bir kısmını gösteriyor.
Kâr sürümlü büyüme
(ii) Bu gelişme “kapitalist büyümenin gerçekte bir sermaye, servet büyümesi olduğunu” bize bir kez daha gösteriyor. Yani bazı büyük şirketlerin ve bankaların kârları arttığında ekonomi büyüyor ama bu emekçilerin, halkın ya da toplumun bütününün refahının da büyüdüğü, arttığı anlamına gelmiyor.
Nitekim ekonomide büyümeyi sağlayan ana etmenler; vergi indirimleri gibi mali, bol ve garanti edilmiş krediler, borç erteleme gibi parasal olmak üzere büyük sermayeye verilen devasa düzeye erişmiş bulunan teşvikleri olmuş.
Yani aşırı borçlanma, sınırsız devlet desteği ve teşviklerle sağlanmış bir kâr sürümlü büyümeden söz ediyoruz.
Bunun alternatifi ise ücret gelirlerinin hem reel olarak, hem de milli gelir içindeki payının artmasıyla elde edilen büyümedir.
İstihdam edilenlerin yüzde 70’inden fazlasının ücretli olarak çalıştıkları bir ekonomide elde edilen bir reel büyüme emekçilerin refahını artıran ücret sürümlü bir büyüme olabilir.
Oysa düşük ücret zammı, yüksek enflasyon ve yüksek döviz kuru nedeniyle son 9 ayda işçilerin ne reel ücretleri artmış (tersine azalma var) ne de toplam ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı artmış. Tam tersine TÜİK’in verilerine göre, ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı azalmaya devam ediyor ve bu pay yüzde 36 civarında seyrediyor (2). Yani bu yılki büyüme de ücret sürümlü bir ekonomik büyüme değil.
Adaletsizlikler ve riskler artacak
Şu ana kadar sağlanan ve sağlanacak olan kâr sürümlü büyümenin gelir başta olmak üzere her türlü bölüşüm adaletsizliğini daha da derinleştireceği, enflasyonu ve işsizliği daha da azdıracağı, ekonomik istikrarsızlığa neden olacağı gibi, kamu tarafında bütçe açığını, kamu borçlanmasını ve kamu borç stokunu artıracağı da açık.
Anlaşılan o ki siyasal iktidar bir süredir kamu borç stokunun göreli olarak düşük olmasından hareketle (diğer yükselen ekonomilerle kıyaslandığında), özel sektör riskinin kamuya devredilmesi politikasını (artırılan kamu borçlanması yoluyla) hayata geçiriyor.
Derin ihtiyaçlar politikalara yön mü veriyor?
Ancak böyle bir yönelim deyim yerindeyse “bütün gemilerin yakılması” demek. Şöyle ki, ülke içinden fon temininin kısıtlı olması (mevduatların, iç tasarrufların çok düşük olması gibi nedenlerle) dış borçlanmanın (son dönemde kamusal borçlanma yoluyla) devreye sokulmasını zorunlu kılıyor.
Diğer yandan dış borçlanma arttıkça lira değer kaybetmeye ve paralelinde borç servisinin (faiz ödemeleri) maliyeti artmaya devam edecek.
Bir başka anlatımla, Hükümet bol kredi ile yatırımları artırmak istiyor ama bankalarda bunu sağlayacak yeterli para-kredi yok. Bu yüzden devlet elinden dış borçlanmaya (tahvil ihracı biçiminde sıcak para temini yoluyla) yükleniyor.
Uzun dönemli risk alarak kısa dönemde kazanmak mı?
Böyle bir manevra ile Türkiye zorunlu olarak uzun dönemli bir finansal riski üstlenerek kısa dönemli bir ekonomik canlanmayı fonluyor. Eğer lira değer kaybetmeyi sürdürürse, ülkenin alacağı her yeni dolar ya da avro cinsinden kredinin geri ödemesi ilerde çok daha maliyetli olacak.
Böyle bir risk göze alınır mı? İhtiyacın derinliğine bağlı olarak alınabilir. Görünen o ki ülkeyi yönetenler 2019’a kadar bu riski göze almış durumda (3).
Merkez Bankası’nın faiz oranlarını yükseltip, böylece enflasyonu düşürüp, kuru kontrol altına alıp, dış borç servisinin maliyetini azaltması teorik olarak mümkün olsa da siyasi irade buna taraftar değil. Zira yüksek faiz, daha az kredi demek, ekonomik durgunluk demek ve tüm bunlar da halk/seçmen desteğinin giderek azalması demek.
Tekelleşme artıyor
(iii) Büyük şirketlerin kârlarındaki büyük artış ülkede tekelleşmenin arttığının da bir göstergesi. Kârları artan bu şirketlerin borsada işlem gören büyük sermaye şirketleri olduğuna dikkat edelim.
Oysa Türkiye’de sanayi üretiminin yüzde 80’inden fazlasını KOBİ’ler yapıyor. Bu şirketlerin kârlarının patladığını, dolayısıyla da durumlarından çok memnun olduklarını ileri sürebilmek çok zor.
Bunu anlayabilmek için borsaya bakmak değil (zira onlar borsada işlem göremeyecek kadar küçükler) organize sanayi bölgelerine bir ziyarette bulunmak yeterli:
Yüksek kârlar bir yana, satışlar, gelirler düşmüş, borç stokları artmış, vergi ve prim ödemeleri gecikerek birikmiş, yüksek faizler nedeniyle yeni yatırım yapmak imkânsız hale gelmiş.
Zaten üretimin yüzde 80’ini yapan bu şirketlerin, küçük üretici ve esnafın durumu bu kadar iyi olsaydı, 2011’den bu yana 3 kez vergi ve prim affı çıkartılıp, yenisinin hazırlıkları yapılır mıydı? Maliye’nin KDV tahsilatları yüzde 35’e kadar düşer miydi ya da bu kesimlerden alınacak olan vergilerin bu yıl 102 milyar lirasından, gelecek yıl 132 milyar lirasından vazgeçilir miydi?
Özcesi borsada işlem gören az sayıda büyük şirketin yüksek kâr açıklaması; aslında kısa vadeli yüksek oranlı bir büyüme hedefine odaklanıldığını, buna uygun OHAL uygulamalarıyla, maliye ve para politikalarıyla kârların artırıldığını ve tekelleşmenin giderek hızlandığını ortaya koyuyor.
………..
(1) Abdurrahman Yıldırım, “Şirketlerin kâr artışı enflasyonu 5’e katladı”, ayildirim@htgazete.com.tr, 10 Kasım 2017.
(2) TÜİK, Dönemsel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, II. Çeyrek: Nisan - Haziran, 2017, 11 Eylül 2017.
(3) http://www.mauldineconomics.com/…/turkey-a-case-study-in-th…#, 6 November 2017.


KÜÇÜK BİR AZINLIK İÇİN CENNET, ÇOĞUNLUK İÇİN CEHENNEM

KÜÇÜK BİR AZINLIK İÇİN CENNET, ÇOĞUNLUK İÇİN CEHENNEM

Mustafa Durmuş

9 Kasım 2017

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ISIJ) “Paradise (Cennet) Belgeleri” olarak basına sızdırdığı belgeler içinde yaşamakta olduğumuz düzenin çürümüşlüğünün, ahlaksızlığının ve adaletsizliğinin boyutlarını gözler önüne seriyor.

Aksi taktirde dünyada yüzlerce milyon insan, kaynak olmadığı gerekçesiyle açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmişken, yüzlerce milyon insan işsizken, 1,5 milyardan fazla işçi “çalışan yoksul” olarak tarihe geçmişken, halklar kemer sıkmaya zorlanırken, dünyanın seçkinlerinin, sermaye şirketlerinin, dış ticaret şirketlerinin, bankalarının, yatırım fonlarının, politikacılarının servetlerini “vergi cennetleri” adı verilen bu her türlü düzenleme ve denetim dışındaki bölgelerde tutmaları nasıl açıklanabilir?

Öyle ki ABD’de Fortune 500 adı altında sıralanan en büyük 500 Amerikan kökenli şirketin yüzde 73’ünün (366 şirket) bu cennetlerde çok sayıda şube, ofis ya da başka isimlerle şirket kurarak (9,755 adet) vergi kaçırdıkları ortaya çıktı (bu ülkede yaklaşık 50 milyon insan yetersiz gelirleri yüzünden özel sağlık sigortasına sahip olamadıkları için sağlık hizmetinden yararlanamıyor). Bu şirketlerin arasında Apple, Citigroup ve Nike gibi ünlü firmalar var (1).

Bu işin suç ortakları ise PWC, Deloitte, EY, KMPG gibi dünyanın önde gelen denetim, auditing firmaları, bankalar, muhasebe ve danışmanlık firmaları ve Appleby gibi hukuk firmaları.

Yani her şey kitabına uydurulmuş ve dünyanın efendileri konumundaki bireyler ve sermaye şirketleri, önlemlerini alarak hem servetlerini gizliyorlar hem de servet biriktirmeye devam ediyorlar.

Açıklanamayacak servetler ve vergi kaçırmak

Kuşkusuz buralarda konuşlanmalarının iki temel nedeni var: Servetlerini gizlemek istemeleri (servetlerinin nasıl elde edildiğini açıklayamamaları) ve vergi ödemek istememeleri. Zira açıklanamayacak kadar büyük servetlerden söz ediyoruz.  Bunların bir kısmı ise politikacıların, yakınlarının ve bürokratların rüşvet, usulsüzlük gibi yollarla edinilmiş servetlerinden oluşuyor.

Rakamlar ne demek istediğimiz açıklar nitelikte. Araştırmalara göre bu cennetlerde gizlenen servetin tutarı 7,6 trilyon ABD doları ile 32 trilyon ABD doları arasında bir miktarı buluyor (2).

Yani neredeyse bir yılda dünyada üretilen toplam gelirin yüzde 45’i civarında ya da dünyadaki servet stokunun yüzde 13’ü civarında bir servet büyüklüğünden söz ediyoruz.

Bu bölgelerin dünyanın efendileri için yeryüzü cenneti olduğu çok açık. Diğer yandan dünyanın yoksul halkları, işçileri, emekçileri, çocukları için tam bir cehennem.

Çünkü buralarda konuşlananlar ödemeleri gereken vergiyi ödemiyorlar. Öyle ki bunlar, IMF’ye göre yılda 600 milyar dolar, Tax Justice’e göre 650 milyar dolar değerinde bir vergiyi kaçırıyorlar.

Kaçırılan bu vergiler halkın kamusal hizmetlerden mahrum edilmesi demek. Yani bu operasyonlar nedeniyle ortaya çıkan vergi kaybı yüzünden kamusal sağlık, eğitim vb. zorunlu hizmetlere kaynak ayrılamıyor, yoksulluk artıyor ve ülkeler gelir kaybına uğruyorlar. IMF’ye göre (2015) bu kayıp OECD ülkelerinin milli gelirlerinin yüzde 1’ine, azgelişmişlerinkinin yüzde 1,3’üne denk düşüyor.

Açlık, yoksulluk sürüyor

Éric Toussaint’a göre (3), açlık nedeniyle günümüzde onlarca milyon insan ölüyor. Her beş saniyede 10 yaşın altında 1 çocuk ölüyor, her gün 37,000 insan açlıktan ölüyor ve 7 milyarlık dünya nüfusunun 1 milyarı kalıcı kötü ya da dengesiz beslenme (malnutrition) ile deforme olmuş durumda. Bir FAO Raporu, küresel tarımın 12 milyar insana yetecek kadar gıda (kişi başına günde 2200 kalori) üretme kapasitesine sahip olduğunu söylüyor. Bu sayı mevcut nüfusumuzun neredeyse iki katı. Yani milenyumda açlık tehlikesi ya da her hangi bir nesnel yetersizlik söz konusu değil. “Eğer bir çocuk açlıktan ölüyorsa suikaste kurban gitmiş demektir”. Açlığın nedeni yeterince besinin olmaması değil, bu besinlere herkesin erişebilmesini sağlayan herkesin gelirinin olmaması.

Diğer yandan, yapılan bir diğer çalışmaya göre (4), dünyada eğitim, sağlık, temiz içme suyu ve sanitasyon gibi temel hizmetlerin yeterli bir biçimde sunularak yoksulların bu anlamda yaşam koşullarının iyileştirilmesi için yılda 80 milyar dolar olmak üzere 10 yıllık bir program altında toplamda 800 milyar dolar harcamak yeterli.

Yani neredeyse bu cennetlerde servetlerine servet katanların bir yılda kaçırdıkları vergi ile dünyanın çok önemli sorunları tamamen ortadan kaldırılamasa da önemli ölçüde hafifletilebiliyor.

Ancak dünya nüfusu içindeki payları yüzde 1’i zor bulurken, dünya nüfusunun yüzde 99’ununkine eşit bir servete sahip olan bu birkaç 10 milyon servet sahibi ve onların kontrolündeki uluslararası kapitalist düzen ve devletler buna izin vermiyorlar.

…………

(1) U.S. PIRG and ITEP, Offshore Shell Games 2017.
(2) Zucman,2013 ve Henry, Tax Justice Network, 2012.
(3) Jean Zieglerinterviewed by Éric Toussaint , Geopolitics of Hunger, http://brechtforum.org/economywatch/geopolitics-hunger, 16.02.2012.
(4) Damien Millet, Daniel Munevar & Éric Toussaint CADTM - Committee for the Abolition of Third World Debt, 2012.


5 Kasım 2017 Pazar

ARTIK CARİ AÇIĞIN FONLANMASI DA BÜYÜMENİN SÜRDÜRÜLMESİ DE DEVLETİN DERDİ

ARTIK CARİ AÇIĞIN FONLANMASI DA BÜYÜMENİN SÜRDÜRÜLMESİ DE DEVLETİN DERDİ
Kapitalizmin kanunu işliyor: Devlet kurtarıcı olarak devrede
MUSTAFA DURMUŞ
5 Kasım 2017
Önceki yazımda (1) açıklanan yüksek ekonomik büyüme hızlarını ele almış ve bunların üç ana kaynağının olduğunu belirtmiştim: Alt yapı ve üst yapı biçimindeki büyük inşaat projeleri (bunlarla ilgili kamusal riskleri daha sonra yazacağım), Kredi Garanti Fonu’nun garantisi ile sağlanan 200 milyar lirayı aşkın kredi ve ihracat artışı. Bunlardan ilk ikisini kısaca değerlendirmiştim.
Bugün, ihracat (2. çeyrekte yüzde 10,5 artış gösterdi) ile ilgili olarak, tartışmalarda göz ardı edilen bir gerçeği, cari açığı ve asıl olarak da bu açığın değişmekte olan finansman şeklini ve bunun bütçe ve kamu borçlanması üzerindeki olası sonuçlarını ele alacağım.
Cari açık: Yapısal olarak dışa bağımlı bir ekonominin temel sorunu
Türkiye ekonomisinin dışa bağımlılığının tipik göstergelerinden biri verdiği yüksek düzeydeki cari açık. 2009 yılındaki daralma dışında, cari açık son 15 yıldır GSYH’nin ortalama yüzde 5’i civarında seyrediyor.
Dış açığın (kabaca ithalatın ihracattan fazla olması, turizm gelirleri gibi gelirlerin de bu açığı kapatmaya yetmemesi durumu) olarak tanımlanan cari açık Türkiye ekonomisinin büyümesinin ana kaynağı, motoru konumunda. Öyle ki veriler Türkiye ekonomisinin ancak bu açık arttıkça büyüyebildiğini ortaya koyuyor.
Cari açığın finansman biçimi değişiyor, sıcak paranın belirleyiciliği artıyor
2016 yılından bu yana (özellikle de son 9 aydır) bu açığın kapatılma (finansman) biçiminde önemli değişiklikler gözlemleniyor. Yani artık sadece yüksek cari açığı nasıl sürdüreceğimiz değil, asıl olarak bu açığın fonlanma-finansman biçimindeki kötüleşme giderek endişe kaynağı oluyor.
Kısaca cari açık veren ülkeler bu açıklarını normalde üç yolla yolla kapatıyorlar. Bunların ilk ikisi uzun vadeli, diğeri ise kısa vadeli döviz girişleri anlamına geliyor: Doğrudan yabancı sermaye yatırımları (DYSY), dış krediler ve “sıcak para” olarak da bilinen portföy yatırımları.
Türkiye’de buna ilave olarak kayıt dışı döviz girişleri (net hata ve noksan) önemli bir fonlama biçimi oldu. Öyle ki geçen yıl bu açık 33 milyar dolardı ve bunun üçte biri kayıt dışı döviz girişiyle kapatılmış ve bunun Körfez parası olduğu ileri sürülmüştü.
Türkiye’ye bu yılbaşından beri sıcak para biçiminde gelen yabancI sermaye girişlerinde rekor bir artış yaşanıyor
Merkez Bankası verilerine göre, ilk 9 ayda cari açığın yüzde 70’i portföy yatırımları ile finanse edildi. Oysa önceki 5 yılın ortalamasında bu oran sadece yüzde 28 civarındaydı. Portföy yatırımları içindeki büyük çoğunluğu ise Hazine bonosu ve tahvillerine gelen sıcak para oluşturuyor (2). Bu gelişme devletin dış borçlarındaki (yabancılara olan) artışın hızlandığını ortaya koyuyor.
Parasal sıkılaştırma döneminin başlaması nedeniyle dışarıda faiz oranlarının yükseleceği, ilave olarak içerdeki bazı ekonomik ve politik sorunlar nedeniyle özel sektörün (hem şirketler hem de bankaların) borçlanmasını daha da yavaşlatacağı dikkate alındığında, bundan böyle büyümenin ana motoru olan cari açığı devletin fonlayacağı (yabancılara tahvil ve bono satışlarıyla), böylece ekonomik büyümeyi asıl olarak devletin sürükleyeceği, ancak bunun da kaçınılmaz olarak bir süredir bozulmakta olan kamu sektörü mali dengelerini daha da bozacağı anlaşılıyor.
Ya turizm? Turizm gelirleri cari açığın azaltılmasında önemli, ama resmi verilerle uluslararası veriler birbirini tutmuyor
Turizm gelirleri cari açığın finansmanı açısından son derece önemli. Uzunca bir süredir turizm sektörü cari açığımızın kapatılmasında baş rolü oynadı.
Geçen yıl Rusya ile yaşanan uçak krizi ve artan terör saldırıları yüzünden ülkeye gelen turist sayısında ciddi bir azalma olmuştu. Yapılan son resmi açıklamalar ise ülkeye gelen, özellikle de Arap ve Rus turist sayısında belirgin bir artış olduğu ve rezervasyonların arttığı yönünde (Ancak CHP’li bir vekil 27 Ekim’de, turist sayısından ziyade, bu turistlerin ülkeye bıraktıkları döviz gelirine bakılması gerektiğini, gelirlerin artmadığını ileri sürdü).
Diğer taraftan Almanya ile yaşanan son kriz turizmi de etkileyecek gibi görünüyor. Zira Almanya Türkiye’ye gelen turistlerin en az yüzde 15’ini sağlıyor. Alman turistler Alman Hükümeti’nce Türkiye’ye gitmeme konusunda uyarılıyorlar. 2016 yılında ülkeye gelen Alman turist sayısı 3,9 milyon iken bu yıl bu sayının 1,5 milyonun altına düşeceği ileri sürülüyor (3).
Keza Türkiye’nin aldığı dış kredilerinin azımsanamayacak bir kısmını sağlayan Alman bankalarının da Türkiye’de en fazla endişelendiği sektörlerin başında turizm sektörü geliyor
Önce doğrudan yabancı sermaye yatırımları kurumaya başladı
2008 krizine kadar Türkiye’de yabancı fonlar, büyük ölçüde şirketler tarafından doğrudan yabancı yatırımlar biçiminde kullanıldı. Yani doğrudan yabancı sermaye yatırımları (DYSY) çok güçlüydü. Ancak bu durum krizden sonra değişmeye başladı. Şirketlerin doğrudan dış kaynak kullanımı yani DYSY gerilemeye başladı.
Bu arada ülkeye gelen doğrudan yabancı yatırımlarının hangi sektörlere geldiği konusu oldukça önemli. Bir çalışmaya göre (4), 2016 yılının ilk 10 ayında ülkeye gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının toplam tutarı 8,1 milyar dolar olurken, bunun 3,5 milyar dolarlık kısmı (yüzde 43) gayrimenkul alımına yönelik net yatırımlardan kaynaklanmış.
2003-2015 arasını içeren dönemde ise ülkeye gelen toplam 165,6 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımının 33,4 milyar dolarlık kısmı gayrimenkul alımına yönelik olmuş. Yani kabaca 12 yıllık dönem boyunca gayrimenkul alımı yüzde 20’lik bir paya sahip olmuş.
Bu durum ülkede izlenen inşaata dayalı birikim modeline uygun olarak, siyasal iktidarın ve emlak-konut sektörünün Araplara olan ilgisinin nedenini de ortaya koyuyor.
Ülkeye gelen (uzun vadeli) doğrudan yabancı yatırımlarındaki gerilemenin bir nedeni yabancıların konut - emlak sektörüne olan ilgilerinin doyma noktasına gelmesi olsa da, kuşkusuz asıl neden ülkenin karşı karşıya olduğu politik ve jeopolitik risklerin yüksekliği. Ayrıca yatırımların getirisinin, yani kârlılığın azalıyor olması da bunda etkili.
Dış krediler doğrudan yatırımların yerini aldı ancak…
Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarındaki bu gerilemenin neden olduğu açıklık bir süre ticari bankaların yurt dışından kredi borçlanması biçiminde telafi edildi ve bu durum 2015 yılına kadar sürdü. Ülkeye bu kredileri de asıl olarak Avrupalı bankalar sağlıyorlardı.
Ancak 2015 yılına gelindiğinde bu krediler de hızla azalmaya başladı ve 2009 yılından bu yana en düşük düzeye geriledi. Bunun bir nedeni borç stokları iyice artan, buna karşılık yaşanan ekonomik durgunluk nedeniyle gelirleri azalan ve temerrüt riskleri artan şirketlerin dövize olan taleplerinin azalması, bu kredilere aracılık yapan yerli bankaların bilançolarının çok büyümesi ve yabancı bankaların Türkiye’ye kredi verme konusundaki iştahlarının azalması.
Yani hem bankaların bilançoları artık çok büyüdü, hem de dışarıda faiz oranlarının (spread) yükselmesi, hem de içerde dolara ödenen mevduat faizi oranının (diğer ülkelere kıyasla) giderek artması artık yeni borçlanmayı çok zorlaştırdı.
ABD ve Avrupa ile ilişkilerin bozulması cari açığın dış krediler yoluyla finansmanını zorlaştırıyor
Türkiye’nin aldığı dış kredilerinin yüzde 11 ‘ini Alman bankaları sağlıyor. Bu bankalar ülkeye verilen krediler açısından ikinci sırada yer alıyorlar. Türkiye’nin Almanya (ve ABD) ile ilişkilerinin gerilmesi, Avrupa’nın gerçek patronu Almanya’nın telkinleriyle başta Alman bankaları olmak üzere Avrupalı bankaların Türkiye’ye verdikleri kredileri azaltmaları ya da spreadleri yükseltmek vb. biçimlerde zorlaştırmalarıyla sonuçlanacak gibi görünüyor.
Türkiye’nin Batı ile ilişkileri gerildikçe ülkeye yönelik ekonomik baskılar ve yasaklar da artıyor. Alman Hükümeti bunu uluslararası yatırım kuruluşları üzerindeki etkisini kullanarak yapıyor. Bunlar arasında KfW, EIB ve EBRD gibi ana yatırım finansörleri olduğu gibi, ticari Alman bankaları da var. Bu bankalar Türkiye’deki kredilerini, riskleri gözden geçirmeye başladılar. Henüz krediler dondurulmadı ama prosedür oldukça sıkılaştırıldı. Baskılar özellikle de Türk Hükümeti’ne yakın firmalara yönelik olarak gündeme getiriliyor.
Örneğin Alman Hükümeti’nin telkinleri sonucunda Avrupa Yatırım Bankası (EIB) Türkiye’deki gelişmelerin endişe verici olduğunu açıkladı, Türkiye projelerini askıya aldı. KFW kredi prosedürünü uzattı, sıkılaştırdı. Commerzbank ise Türk bankaları ile ilişkilerini gözden geçiriyor (5).
Bu gelişmeler rakamlara da yansıdı. Öyle ki EIB ve AB bankalarından ülkeye geçen yıl 2,23 milyar avroluk kredi sağlanmışken, bu yıl bu rakam sadece 507 milyon avro olabildi. Benzer gelişmeler EBRD için de geçerli. Almanya bu kurumun Türkiye’ye olan kredilerini veto etme hakkına sahip. Bu kurumun şu anda, bankalar, enerji, sanayi ve alt yapı projeleri olmak üzere Türkiye’de 8,5 milyar dolarlık bir portföyü bulunuyor. Banka sadece geçen yıl Türkiye’ye 2,3 milyar dolar kredi verdi. Bu bankanın sözcüsü “durumu dikkatle izlediklerini” söyledi (6).
Diğer taraftan ülkenin 12 ay içinde 170-180 milyar dolarlık borcu çevirmesi ve 2018’de beklenen 35-40 milyar dolarlık cari açığı kapatması için döviz cinsinden kaynağa ihtiyacı var. Bu durum lirayı daha da değersizleştirecek. Ayrıca yüksek kredi maliyetleri yüzünden yeni yatırımlar azalacak, iflaslar artacak ve kapanan işyerleri yüzünden işsizlik daha da artacak. Resmi olarak yüzde 12’yi bulan enflasyon ve artan hayat pahalılığı neticesinde yoksullaşma artacak.
Kısaca bankalar da dış açığın fonlanmasında geriye düşünce geriye son kurtarıcı olarak devlet kalıyor.
Bu gelişmeler ile son torba yasada devlet borçlanma limitinin 37 milyar lira artırılmasını, yüzde 12 civarında bir faiz oranından piyasalardan borçlanmasını, bütçe açığının bir yılda yaklaşık iki kata yakın bir oranda artmasını, faiz dışı dengenin son 14 yıldır ilk kez eksiye geçmesini bir arada düşünmek gerekiyor.
Yani devlet, hem içerideki açığı, hem de dış açığı fonlamada artık tükenmeye yüz tutan özel kesimin yerini aldığında kamu maliyesi dengeleri de alt üst olmaya başlıyor.
Faizleri indirebilmek ya da sıcak parayı vergileyebilmek mümkün değil
Bu gelişmeler aynı zamanda, faiz indirmeleri yönünde bankalara telkin yapılırken, Hazine’nin piyasalardan gerekenin çok üstünde bir borçlanma yaparak neden faiz oranını daha da yükselttiğini açıklıyor (7).
Çünkü yüksek faiz cari açığın fonlanmasını sağlayan sıcak paranın ülkeye gelmesi için temel koşul. Bu da faiz karşıtlığının söylemle sınırlı kalmasına neden oluyor.
Bu gerçek aynı zamanda, asgari ücretliden yüzde 15 vergi alınırken, Hazine bonosu ve tahvil gelirlerinin neden vergilendirilmediğini de ortaya koyuyor (çünkü bu kağıtların gelirlerinden yüzde 0-10 arasında bir vergi alınıyor).
Kısaca emperyalizm denilen şey sadece uluslararası düzlemde ya da siyasal düzlemde anlaşılabilecek ya da karşı çıkılabilecek bir olgu değil, asıl olarak iktisaden finans kapitale olan bağımlılığı anlatan bir gerçeklik. Yani antiemperyalist olmak için öncelikle antikapitalist olmak gerekiyor.
Kurtarıcı devlet bir kez daha devrede, kemerler daha da sıkılacak…
Bu göstergeler kamu finansmanının önümüzdeki yıllarda cari açığın kapatılmasında temel bir rol oynayacağını gösteriyor. Yani hem ekonomik büyüme, hem de cari açığın finansmanı işi artık büyük ölçüde devletin sırtına kalmış durumda.
Bu da gerçekte daha fazla bütçe açığı, daha çok devlet borçlanması, daha yüksek faiz, daha az yatırım, daha fazla vergi, daha yüksek enflasyon, daha fazla zam, daha fazla işsizlik, daha fazla ücret ve daha fazla sosyal harcama kesintisi biçiminde emekçilerin omuzlarımızdaki yükün daha da artacağını gösteriyor.
Kapitalizmin kanunu işlemeye devam ediyor: Devlet son kurtarıcı olarak devrede: İşler iyi iken kâr özel sektörde kalıyor, işler kötüleştiğinde ortaya çıkan zarar ise tüm toplumun zararı haline getiriliyor…
………………………..
(1) Keynes, Marx Siz Bittiniz (!), 29 Ekim 2017.
(2) CEEMEA, Turkey Economics, “Dollarisation and gold imports on the rise”, 12 October 2017.
(3) Nicholas Megaw, Laura Pitel, “Questionable’: Commerzbank sounds alarm over Turkish economic data”, Financial Times, 12.09.2017.
(4) Aslı G. Sezgin ve Ahmet Aşarkaya, Türkiye İş Bankası İktisadi Araştırmalar Bölümü, İnşaat Sektörü Raporu, Ocak 2017, s. 14.
(5) Birgit Jennen, Nikos Chrysoloras and Steven Arons, “Germany Tightens the Screws on International Funds to Turkey”, 
https://www.bloomberg.com, 25 Ekim 2017.
(6) Adm.
(7) İsmet Özkul, “Hazine sıcak parayı küstürmemek için mi aşırı borçlandı?”,
https://www.dunya.com, 31.10.2017.