29 Aralık 2021 Çarşamba

Sahi faiz neden düşürülmüştü?

 

Sahi faiz neden düşürülmüştü?

Mustafa Durmuş

29 Aralık 2021

Son haftalarda ülke ekonomisinde olup bitenlerin, özellikle de bir akşamüstü yapılan bir resmi konuşmanın sonuçlarının 2021 yılına damgasını vurduğunu söylesek yeridir.

Malum Eylül ayından bu yana Merkez Bankası politika faizi aşamalı olarak yüzde 19’dan yüzde 14’e düşürülünce dolar 18 liranın üzerine çıkmıştı. Sonra bir Pazartesi akşamı Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşma yaptı ve sonrasında doların kuru bir iki gün içinde adeta çakılarak 12 liranın altına kadar düştü.

Bu gelişmeyi yandaş medya; “doları düşürse düşürse Erdoğan düşürür” algısını yaymada kullanırken, Anadolu’da bazı yurttaşlar dolardaki bu düşüş karşısında halaya durdular.

Kurdaki çıkış da, iniş de politik hamlelerin sonucu

Kurdaki yüzde 35’i aşan bu düşüşün, öncesindeki hızlı çıkışlar kadar politik hamleler sonucu gerçekleştiği çok açık. Yani kurdaki bu hızlı çıkış ve inişler piyasaya yapılan politik müdahalelerle gerçekleşti. Üst üste düşürülen faiz oranlarıyla önce kurda bir köpük oluşturuldu, ardından yapılan karşı hamle ile köpük ortadan kaldırıldı. Kuşkusuz ekonomiye yapılan her politik müdahalenin olduğu gibi, bunun da bir dizi sonucu oldu ve başka sonuçları da olacak.

Piyasaya rezervlerden sunulan devasa döviz

Öncelikle, dolardaki bu düşüşün Merkez Bankası (MB) dolar rezervlerinin arka kapıdan satılmasıyla gerçekleştiği konusunda neredeyse tüm iktisatçılar hem fikir.

Yani dövizi fırlatacağı bilinmesine rağmen, iktidarca üst üste alınan Merkez Bankası politika faizini düşürme kararlarının sonucunda döviz kurunun hızla yükseltildiği ve ardından MB’nin 9 milyar doları bulan bir döviz rezervini örtülü bir müdahale ile piyasaya sunduğu iddia ediliyor. (1) Bu gelişmelerin ardından kurdaki bu hızlı düşüş yaşandı.

Bu düşüşü etkileyen bir başka faktör kuşkusuz, 1970’li yıllarda Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) uygulaması olarak da gündeme getirilen ve büyük çapta kamu zararıyla sonuçlanan TL mevduata verilen kur farkı garantisi oldu.

Özetlersek, bu müdahalelerin sonucunda sırasıyla; döviz kuru yüzde 35’ten fazla düştü. Merkez Bankası rezervleri bir kez daha erimeye başladı. Kamu bankaları piyasaya ucuz döviz sattılar. Bu operasyondan bir şekilde haberdar olan bazı zenginler dövizlerini en yüksekten satıp, üç-dört gün sonra en düşükten alarak milyonlarca liralık ilave servet elde ettiler. Dövizi yüksek kurdan satın alan başta küçük yatırımcılar ise ciddi ölçüde zarara uğradı.

Bundan sonra olacaklarsa şöyle öngörülebilir:

Öncelikle, bütçe açığı daha da artacaktır zira Hazine ortaya çıkacak olan kur farkını ödeme konusunda garanti verdi. Üstelik bu kur farkı (örtülü faiz) gelirinden gelir vergisi stopajı yapılmayacak.

Para sahiplerine sunulan çift kaymaklı ekmek kadayıfı

Öyle ki, 21 Aralık 2021 tarihinden itibaren açılan kur korumalı vadeli mevduat hesapları ile döviz tevdiat hesaplarından (ve katılım fonu hesaplarından) dönüşüm kuru üzerinden Türk lirasına çevrilen mevduat hesaplarına ödenen faizler üzerinden yapılacak tevkifat oranı yüzde 0 olacak. (2)

Bu durum büyük paraların sahiplerinin daha da zenginleşmesiyle, paranın üretimden ziyade finansal yatırımlara akması nedeniyle reel yatırımların (dolayısıyla da ihracatın) caydırılmasıyla ve kamu bütçesinin daha fazla açık vermesiyle sonuçlanacak.

Bu bütçe açığı (kamu harcamalarının azaltılması seçeneği dışında) üç yolla kapatılabilecek: Hazine ya borçlanacak, ya yeni kamu-vergi geliri sağlayacak ya da yasaklanmış olmasına rağmen MB’den karşılıksız para basmasını isteyecek.

Hazine eğer daha da borçlanırsa, zaten yüksek olan borçlanma faizleri daha da yükselecek. Yoksullaşma öyle boyutlara ulaştı ki halkın artık daha fazla vergi ödeyecek gücünün olmadığı ortada. Yani ağırlıklı olarak halkın ödemekte olduğu dolaylı vergilerde neredeyse üst sınıra gelindi. Ayrıca eğer KDV ya da ÖTV oranları yükseltilirse bu vergi kaçakçılığının ve kayıt dışılığın artmasıyla sonuçlanacak.

Sermayeye cömert, emeğe cimri bir vergi siyaseti

Zenginler, sermayedarlar biraz daha vergilendirilemezler mi? Bir siyasal ve sınıfsal tercih olarak siyasal iktidarın sermayeyi vergilendirmek istemediği, hatta sürekli olarak bu kesimin vergisini düşürdüğü çok açık.

Nitekim 22 Aralık 2021 tarihli 31697 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 4936 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Gelir Vergisi Kanunu’nun 94’üncü maddesinde, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 15’inci ve 30’uncu maddelerinde yer alan kâr dağıtımına ilişkin bazı vergi kesintisi oranları yüzde15’ten yüzde10’a düşürüldü.

Kısaca, sermayeye son derece cömert davranan iktidar emekçiler söz konusu olduğunda son derece cimrileşiyor. Öyle ki yapılan asgari ücret zammı ve asgari ücretin vergi dışı bırakılmasının karşılığı olarak tüm ücretlilerin (asgari ücretten daha yüksek ücret alanlar da dâhil) faydalandıkları Asgari Geçim İndirimi uygulamasına son verildi. Böyle olunca da işçiler yeni yıldan itibaren 300 TL ile 600 TL arasında bir gelir kaybına uğrayacaklar. Diğer yandan bu düzenleme ile Hazine asgari ücretin vergi dışı bırakılması sonucunda uğrayacağı yaklaşık 60 milyar liralık vergi geliri kaybını 36,7 milyar liraya indirmiş olacak. (3)

Emisyon enflasyonu daha da körükler

Eğer bütçe açığı yeni borçlanma ya da yeni vergilerle kapatılmazsa Hazine, Merkez Bankası kaynaklarına başvurmak (emisyon)  zorunda kalacak. Bu yılı 30 milyar lira zararla kapatan (MB geçen yıl 10 milyar lira ile en fazla kurumlar vergisi ödeyen kurumdu) MB (4) ise bu talebi ancak para basarak karşılayabilecek. Sonuç kaçınılmaz olarak enflasyonun daha da artması olacak.

“Merkez Bankası karşılıksız para basamaz, bu 2001’den bu yana yasaklandı” diye düşünebilirsiniz ama uygulamada bunun yapıldığı biliniyor. Kaldı ki 5018 Sayılı Yasa ile harcamacı kuruluşların merkezi yönetim bütçesinden ödenek üstü harcama yapmaları da, yedek ödeneklerin genel bütçe ödeneğinin yüzde 2’sinden fazla olacak biçimde kullanılması da yasaklanmış bulunuyor ama iktidar yasak dinlemiyor ve her ikisini de yıllardır yapıyor. Bunları görebilmek için Sayıştay raporlarına bakmak yeterli.

Bu arada MB, kur garantili TL mevduatına geçişi teşvik etmek için bu konuda yetersiz kalan bankaları da cezalandıracak.  Çünkü MB, bir yandan döviz cinsinden tutulan mevduattan TL mevduata dönüşen tutarlara ilişkin zorunlu karşılık yolu ile uyguladığı teşviki genişletirken, diğer yandan döviz mevduata uyguladığı komisyonu TL'ye dönüşü belirli bir oranın altında kalan bankalar için artırdı (5) .

Yoksulluk ve gelir adaletsizliği artacak

Kısaca her üç araç da enflasyonu,  yoksulluğu ve gelir dağılımını adaletsizliğini daha da artıracak. TÜRK-İŞ’in en son Aralık ayı Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması (6), dört kişilik bir ailenin gıda için yapması gereken asgari harcama tutarının bir önceki aya göre yüzde 25,75 ile rekor oranda artarak 4 bin liranın üzerine çıktığını, gıda enflasyonundaki yıllık oranınsa yüzde 54,96 olduğunu ortaya koydu.

Ödenen bunca toplumsal bedele karşılık faizler düşmedi, arttı

Peki, ortaya çıkan ve daha da çıkacak olan bunca ağır toplumsal zarara karşılık iktidar ekonomide istediği sonuçları alabildi mi ya da alabilecek mi?

Öncelikle MB’nin 2 yıllık tahvil faizleri yüzde 22’nin, 5 yıllık tahvil faizleri yüzde 25’in üzerinde seyrediyor. Yani devletin borçlanma faizleri inmediği gibi daha da yükseliyor.

Piyasa faizlerinde de benzer bir durum söz konusu. Örnek olarak ihtiyaç kredisi faizleri yıllık yüzde 19 ile yüzde 28 arasında, konut kredisi faizleri yüzde 15 ile yüzde 27 arasında, taşıt kredisi faizleri yüzde 18 ile yüzde 28 arasında ve KOBİ kredi faizleri yüzde 19 ile yüzde 30 arasında değişiyor. (7) Yani politika faizi ile piyasa faizleri arasındaki fark en az 5 puan.

Bu süreçte ticari bankalar mevduat yarışında geride kalmamak ve yılsonu bilançolarını makyajlayabilmek için mevduata verdikleri faizleri yükselttiler. Öyle ki bir hafta önce yüzde 17-18 civarında olan mevduat faizleri yüzde 20’nin üzerine çıkarken, artan fonlama maliyetleri KOBİ kredi oranlarını da yüzde 30’un üzerine çıkardı. (8)

Döviz tevdiat hesaplarında çözülme yok, dolarizasyon sürüyor

Döviz tevdiat hesaplarında çözülme var mı ya da bireysel yatırımcılar iktidarın istediği gibi dövizli hesaplardan (DTH)  kaçıp TL cinsinden hesaplara yöneliyorlar mı?

Erdoğan’ın konuşmasını yaptığı Pazartesi günü önce azalan DTH’lar Salı’dan itibaren tekrar artmaya başladı. Öyle ki BDDK verilerine göre, Salı günü TL mevduat (TP) miktarı 139,1 milyar dolar, dövizli mevduat (YP)  261,0 milyar dolar oldu. 22 Aralık Çarşamba günü ise her ikisinde de artış görülüyor:  TP 148,0 milyar dolara ve YP 261,6 milyar dolara çıktı. Yani DTH’larda 600 milyon dolarlık bir artış yaşandı. (9)

Kısaca TL cinsinden mevduat ile birlikte döviz cinsinden mevduatlar da (DTH) artıyor. Bunun nedenleri yastık altı servetin (döviz ve altın) bankacılık sistemine girmesi ya da yüksek kurdan döviz bozduranların bir kısmının kur düşünce tekrar dövize yönelmeleri olabilir. BDDK günlük yeni verileri açıkladıkça bu konudaki net eğilimi daha iyi görebileceğiz.



Ülkenin risk priminin göstergesi olarak değerlendirilen CDS düştü mü? Hayır. 5 yıllık CDS'ler halen zirveye yakın bir yerde,  600 baz puan civarında seyrediyor. Bu da son bir yılın zirvesine yakın bir düzey. (10)

En çok merak edilen şeyse mal ve hizmet fiyatlarında ne kadarlık bir düşüş olacağıydı. Ancak başta un, ekmek, ayçiçek yağı, et, süt ve yumurta olmak üzere temel gıda maddelerinin fiyatlarında her hangi bir düşüş görülmüyor.

Akaryakıt fiyatlarındaki sembolik düşüş enflasyonu düşürmeye yetmez!

Akaryakıt fiyatlarının hem ekonomik, hem de sosyal hayatı temelden etkilediği ve enflasyonun temel nedenlerinden biri olduğu biliniyor. Ancak kurdaki bu hızlı düşüş akaryakıtta pompa fiyatlarına pek yansımadı. Bu yüzden de enflasyonda düşüş beklemek şimdilik hayal gibi.

Öyle ki 25 Aralık’ta petrolün rafineri fiyatındaki indirim sonrasında motorinin pompa fiyatında sadece 5 kuruş, LPG’de 72 kuruş indirim sağlanırken, benzinde her hangi bir indirim olmadı. (11) Çünkü kurdaki düşüşün neden olduğu indirim devlet tarafından bir süredir vazgeçilen ÖTV biçiminde tekrar geri alınıyor. (12)

Bu indirimler, deyim yerindeyse, devede kulak misali çok düşük. Çünkü Ekim ayında, yani faiz indirimlerinin ikinci ayında, kurşunsuz benzinin litre satış fiyatı 7,7 lira iken, 18 Aralık’ta bu 11,60 liraya fırladı (yüzde 51) artış. Motorinde benzer bir durum yaşandı ve Ekim ayında litresi yaklaşık 7,3 lira olan motorinin fiyatı 18 Aralık’ta 11,46 lira oldu (yüzde 57). Keza LPG fiyatı Ekim ayında 5,2 lira iken 18 Aralık’ta 9,0 liranın üzerine çıktı (yüzde 73 artış).

Kısaca üst üste yapılan yanlış faiz indirimleri yüzünden hızla yükselen döviz kuru nedeniyle Ekim-Aralık arasında yüzde 51-73 arasında artan akaryakıt fiyatları iğneden ipliğe her şeyin fiyatını artırdı ve hiperenflasyona doğru gidişin de önünü açtı.

Bu süreçte artan enflasyon yüzünden hem halk daha da fakirleşti, hem de devlet çok ciddi vergi geliri kaybına uğradı. Enflasyon yüzünden sadece topladığı vergilerin değeri düşmedi, aynı zamanda düzenli tahsil ettiği bir kısım vergi gelirinden de oldu.

Öyle ki bu yılın başında bir litre kurşunsuz benzinin pompa fiyatının yarısını ÖTV ve KDV oluşturuyordu. Kur çok yükselmeye başlayınca devlet, fiyatlar daha fazla artmasın diye, eşel- mobil sistemi ile aşamalı bir biçimde ÖTV gelirlerinden vazgeçti ve Eylül’den itibaren ÖTV gelirleri sıfırlandı. KDV’nin matrahını bu vergi oluşturduğundan KDV gelirleri de düştü. Son Kamu Maliyesi Raporuna göre, bu yıl eşel-mobil sistemi uygulaması yüzünden ortaya çıkan ÖTV ve KDV geliri kaybı 46 milyar lirayı buluyor. (13)

Şimdi devlet vazgeçtiği ÖTV’yi geri almaya çalışıyor, bu yüzden de eğer petrolün rafineri fiyatındaki indirim ÖTV miktarını aşıyorsa aşan kısmı pompa fiyatına yansıtıyor, aşmıyorsa bu indirim pompaya yansımıyor.

Yani bundan böyle rafineri fiyatlarında benzinde (litre başına) 2,49 lirayı motorinde 2 lirayı ve LPG’de 53 kuruşu aşan indirimler pompa fiyatına indirim olarak yansıyacak. Kış aylarında dünyada petrol talebinin daha fazla olduğu dikkate alınırsa, kurdaki düşüşün rafineri fiyatlarını düşürme yönünde çok da fazla etkilemesi zor gibi görünüyor. Kaldı ki bu indirimlerin pompaya yansıması için ÖTV miktarından yüksek olması da gerekiyor.

“Çözüm hala biziz” algısı

Piyasadaki faizler, enflasyon, risk primi, akaryakıt fiyatları düşmese de, yoksulluk ve gelir eşitsizlikleri artsa da, siyasal iktidar özellikle de kafası karışmış ve giderek desteğini kesmekte olan kendi seçmenine en kötüyü göstererek “bu durumdan kurtuluşun hala kendi ellerinde olduğu” algısını yaratmak istiyor olabilir mi?  

Baskın ya da erken ama 2023’ten önce yapılacak gibi görünen bir seçim sürecinde iktidar böyle bir stratejiyi hayata geçirmek istiyor olabilir. Çünkü 2015 Haziran-Kasım arasında benzer bir stratejiyle kendinden kopan ya da istikrar isteyen seçmenin oylarını alarak iktidar olmayı becerebilmişti.

Bu arada kuşkusuz dolarını, avrosunu en yüksekten bozdurup sonra en düşükten tekrar yerine koyan da, milyonlarca liralık TL cinsinden mevduatlarına vergisiz hem kur farkı (siz buna örtülü faiz diyebilirsiniz) alarak zenginleşenler de her zamanki gibi dört ayaklarının üzerine düştüler.

Dip notlar:

(1)    https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/uzmanlar-dolari-dusuren-3-faktoru-siraladi (25 Aralık 2021).

(2)    24 Aralık 2021 Tarih ve 4970 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararı.

(3)    https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/nedim-turkmen/asgari-gecim-indirimi-kaldirildi (27 Aralık 2021).

(4)    https://t24.com.tr/yazarlar/ugur-gurses/128-milyar-dolarin-faturasi-merkez-bankasi-zararda (9 Aralık 2021).

(5)    https://www.dunya.com (28 Aralık 2021).

(6)    https://www.turkis.org.tr/aralik-2021-aclik-ve-yoksulluk-siniri (27 Aralık 2021).

(7)    https://www.bloomberght.com/tahvil/faiz;    https://www.hesapkurdu.com/kredi-hesaplama (26 Aralık 2021).

(8)    https://tr.euronews.com/reuters-turk-bankalar-mevduat-faizlerini-yuzde-20-nin-uzerine-c-kardı (25 Aralık 2021).

(9)    https://www.bddk.org.tr/BultenGunluk (27 Aralık 2021).

(10) https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye (26 Aralık 2021).

(11)  https://twitter.com/trepgis/status (24 Aralık 2021).

(12)  21 Aralık 2021 Tarih ve 4938 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararının eki iki karar.

(13)  https://hmb.gov.tr/kamu-maliyesi-raporlari (9 Aralık 2021).

 

 

24 Aralık 2021 Cuma

Nass, Fed derken ‘örtülü’ faiz artırımı geldi!

 

Nass, Fed derken ‘örtülü’ faiz artırımı geldi!

Mustafa Durmuş

22 Aralık 2021


Bu yazının asıl konusu iktidarın “faiz sebep-enflasyon sonuç” yaklaşımının arka planının irdelenmesiydi. Zira Pazartesi akşamına kadar faiz indirimleri Nass’a dayandırılıyordu. Bizim savımız ise bu politikanın dini bir referanstan ziyade dünyevi bir gerçeklikten kaynaklanıyor olmasıydı. Yani bu politikanın ABD merkez bankası Fed’in St.Louis  Şubesine hakim olan bir iktisadi görüşten esinlendiği idi.

Pazartesi sendromu

Bu yazıda bunu anlatacağız. Ancak Pazartesi akşamı Cumhurbaşkanının canlı yayında açıkladığı kararla başlamak durumundayız zira bu karar bütün gündemi değiştirdi. Öyle ki o ana kadar 18 TL’nin de üzerini gören doların kuru saatler içinde 5-6 puan kadar geriledi. Bu yazının yazıldığı saatlerde kur 13 TL civarındaydı (benzer bir gerileme avroda da yaşandı).

Kararın o gün alınmadığı, bundan haftalar öncesinde böyle bir müdahalenin hazırlandığı ertesi günkü haberlerden ve milyarlarca doları bulan ani döviz satışlarından, hatta bir kamu bankasının daha önce servis ettiği reklam filminden anlaşılıyor.

Bu kararla, dövizlerini bozdursunlar ve TL’ye geçiş yapsınlar diye müthiş bir teşvikle ödüllendirilen büyük para sahibi zenginlerin önemli bir kısmı bu fırsatı kaçırmadılar ve dövizden çıkış yaptılar. Bu da dövizdeki bu sert düşüşü sağladı. Kuşkusuz daha bu karar açıklanırken, dövizi en tepeden satan büyük oyuncular ciddi vurgunlar yapıp yeni servetler elde ettiler.

Kur korumalı mevduat

“Kur korumalı mevduat uygulaması” diye de adlandırılan bu uygulama ile TL’ye geçiş yapan DTH sahibi bireyler sadece (bugün itibarıyla) yüzde 14 faiz geliri sağlamayacak, aynı zamanda vade sonunda eğer kurun getirisi faizinkinden daha yüksekse aradaki farkı (kur farkı olarak) Merkez Bankası karşılayacak. (1)

Merkez Bankası, bankalardan haftalık swapla aldığı mevduatın yerine doğrudan kişilerden döviz almaya başlayacak ve bunun karşılığında para basacak. TL mevduatı olan gerçek kişilere de, döviz kurundaki artış ile mevduat faizi arasında fark söz konusu olduğunda, Hazine bu farkı bütçeden ödeyecek.

Öncelikle bu uygulama yeni değil. 1970’lerde, yurt dışında yaşayan işçilerimizin dövizlerini ülkeye getirmeleri için başlatılan, ancak ticari bankalarda toplanan bu dövizlerin anapara ve faiz geri ödemelerinin yapılamaması ve 1981 yılında bu borçların Hazine’ye devredilmesiyle sonuçlanan Dövize Çevrilebilir Mevduat Hesabı uygulamasının (DÇM) bir benzeri. Umarız bu uygulama da böyle sonuçlanmaz.

‘Örtülü’ faiz artırımıyla rantiyeye yeni kaynak transferi

Böyle bir uygulamanın özetle ‘örtülü’ bir faiz artırımı olduğu açık. Zira kur farkı ödemesi adı konmamış bir faiz ödemesi demek. Gelinen nokta itibarıyla siyasal iktidar bir kez daha karar değiştirdi ve son dört aydır sürdürdüğü faiz indirimi politikasını terk etti.

Bu uygulamanın asalak-faizci- rantiye adı verilen ve siyasal iktidarın sözde hedeflerinden biri olarak gösterilen kesimin daha da zenginleşmesiyle sonuçlanacağı çok açık. Üstelik bunlar elde ettikleri kur farkı ‘neması’ üzerinden her hangi bir gelir vergisi de ödemeyecekler.

Dolarizasyon, enflasyon, yoksullaşma ve bütçe açığı artacak!

Keza bu karar başta para politikası açısından olmak üzere ekonominin bir bütün olarak artık dolara endekslendiğinin bir itirafı gibi. Dolar artık bu ülkedeki ulusal paranın kendini bağladığı bir çıpa olma yolunda hızla ilerliyor. Bu da ülkedeki dolarizasyonu artıracak.

Ayrıca ortaya çıkacak kur farkları Merkez Bankası ve Hazine tarafından karşılanacağı için bu emisyona, bu da enflasyonun daha da artması ve TL’nin daha da değersizleşmesiyle, halkın da daha fazla yoksullaşmasıyla ve elbette bütçe açığının artmasıyla sonuçlanacak.

Bu politikanın ömrü konusunda ise tahminde bulunmak güç. Bunun ilk sonuçları Mart ayının sonunda (kur farklarının ödeneceği ilk tarih) alınacak. Ama bu politikanın uzun ömürlü olmayacağını buradan ifade edebiliriz.

Faiz indirimlerinin arka planında ne var?

Şimdi gelelim asıl konumuz olan faiz indirimlerinin arka planına. Bilindiği gibi Türkiye, özellikle Eylül ayından bu yana, sürekli olarak düşürülen Merkez Bankası (MB) politika faizi oranlarının neden olduğu döviz kuru ve enflasyon artışlarıyla boğuşuyor. Üstelik bu faiz indirimleri dünyada genel olarak faiz oranlarının yükseltildiği ve parasal sıkılaştırmanın hızlandırıldığı bir dönemde yapılıyor.

İşin ironik yanı ise, bu geçen süre içinde MB faiz oranlarının yüzde 19’dan yüzde 14’e düşürülmüş olmasına rağmen,  piyasadaki kredi faizlerinin oranlarında ya da devletin borçlanma faizi oranlarında her hangi bir düşüşün yaşanmaması. Tersine her ikisinde de artışlar sürüyor.

MB faizi indi, ya piyasa faizleri?

Örneğin, vadesine göre farklılaşmak üzere; ihtiyaç kredilerinin yıllık faiz oranları Aralık ayında yüzde 21 ile yüzde 30 arasında değişirken, ticari krediler yüzde 27, taşıt kredisi yüzde 24 civarında seyrediyor.  Hazine ise bu ay en son 1,8 yıl vadeli borçlanma için yüzde 20,5 ve 9,5 yıllık borçlanma için yüzde 21,2 faiz oranından borçlanabildi. (2)

Böyle dönemlerde temel ekonomik kararlar çok dar bir grup tarafından alındığında, bu tür kararlar genelde toplumun büyük bir kısmının çıkarlarına ters düştüğünden,  faturayı da başta emekçi sınıflar olmak üzere toplumun neredeyse tamamı ödemek durumunda kalıyor. Bu kararları alan siyasal iktidar ve onların hemhal olduğu sermaye çevreleri ise bunlardan fayda sağlıyor, en azından zarar görmüyor.

Burjuva iktisadı enflasyon olgusunu yeterince açıklayamıyor

Baştan söylemekte yarar var: Dünyada merkez bankalarının ve ana akım iktisatçıların enflasyonun gerçekte neden kaynaklandığını tam olarak bilmedikleri artık bir gerçek.

Bir başka deyimle burjuva iktisadın hem Monetarist, hem de Keynesyen kanadının ortaya attığı enflasyon teorileri gerçek dünyadaki enflasyonun nedenlerini açıklama konusunda yeterli değil. Bu yüzden bu teorileri esas alan enflasyon hedefleri de tutturulamıyor.

Artık bu konuda da bir teorik yenilenmeye ihtiyaç olduğu açık. Belki de enflasyon olgusunu tam olarak anlayabilmek için Marksist Emek Değer Teorisi’ne başvurmanın zamanı geldi. Yani enflasyon olgusunu Marksist yaklaşım çerçevesinde ele almaya ihtiyacımız var.

Marksist teori enflasyonu anlamamıza yardımcı olabilir

Çünkü Marx çalışmalarında burjuva iktisadını eleştirirken günümüzde Monetarist teorinin esas aldığı Paranın Miktar Teorisini; kapitalist ekonomilerde paranın içsel olduğu, yani devlet tarafından değil, bankalar tarafından yaratıldığı ve daha da önemlisi genel olarak paranın meta üretiminde değeri temsil ettiği, yani ondan bağımsız olamayacağı tespitlerinden hareketle reddetti.

Marx aynı zamanda “maliyet itme teorisi” olarak da bilinen günümüzdeki Keynesyen enflasyon teorisinin de özünü oluşturan “işçi ücretlerindeki artışların fiyat artışlarına neden olduğu” yaklaşımını da eleştirdi. Ona göre, ücret oranındaki genel bir artış, meta fiyatlarını etkilemez (yani enflasyona neden olmaz), sadece ortalama kâr oranında bir düşüşe yol açabilir. Bu aslında ücret-kâr karşıtlığı biçimindeki Marksist kabulün de doğal bir çıkarımıdır.

Diğer yandan Marx kapsamlı bir enflasyon teorisi geliştirmedi. Ancak ondan 160 yıl sonra onun geliştirdiği değer teorisine dayanan bir teori geliştirme çabası hız kazandı. İtalyan Marksist iktisatçı G. Carchedi kısa bir süre içinde yayınlanması beklenen kitabında böyle bir teori geliştiriyor. (3)

Şimdi gelelim bizimkilerin savunduğu “faiz sebep- enflasyon sonuç”  yaklaşımının esinlendiği teorik zemine. Bir başka anlatımla Fisheryan Yaklaşımın yeni yorumuna (Neo-Fisherism).

Geleneksel Fisheryan Yaklaşım

Öncelikle, geleneksel Fisherci denkleme göre; nominal faiz oranı hedefinin yükseltilmesi daha düşük enflasyonla, tersine nominal faiz oranının düşürülmesi daha yüksek enflasyonla sonuçlanır. Kısaca buradaki ilişkinin yönü enflasyondan faize doğrudur: Yüksek enflasyon yüksek faize neden olur. Eğer enflasyon düşürülmek isteniyorsa, faiz oranlarını düşürmek değil, yükseltmek gerekir.

Siyasal iktidarın bunu savunmadığı çok açık, tam tersini savunuyor. Neredeyse resmi görüş haline gelen bu görüşe göre faiz neden, enflasyon sonuçtur. Yani yüksek faiz oranı yüksek enflasyona neden olur.

Yeni Fisheryan Yaklaşım

Siyasal iktidarın benimsediği bu faiz-enflasyon görüşünün kendini temellendirdiği yorum Fisheryan Yaklaşımın yeni yorumu.  Buna Yeni Fisheryan Yaklaşım ya da “Fisher Paradoksu” da deniliyor. Bu yeni yaklaşımı ilk kez ele alan çalışmalarsa Bullard (4), Cochrane (5) ve Williamson’ın (6) öncü çalışmaları. Bu çalışmaları daha sonra ülke uygulamalarını ele alan diğer ampirik çalışmalar izledi.

Yeni Fisheryan Yaklaşım, asıl olarak tüm makroekonomik modellerin önemli bir bileşenini tartışmaya açıyor: Merkez Bankasının hedeflediği nominal faiz oranı ile enflasyon arasındaki doğrusal ilişki.  Bu ilişki Geleneksel Fisheryan Yaklaşımda enflasyondan nominal faiz oranına doğru bir nedensellik içerirken, Yeni Fisheryan Yaklaşım bunu nominal faiz oranından enflasyona doğru akan bir nedensellik olarak kurguluyor. Bunu da pragmatik bir biçimde, 2007-2009 Büyük Resesyonu sonrasında ABD ekonomisinde çok ciddi sorun haline gelen çok düşük enflasyondan çıkışın bir yolu olarak öneriyor.

Bu çerçevede Yeni Fisheryan Yaklaşım 2008 krizi döneminde düşük enflasyon ve düşük faiz oranlarını deneyimleyen Japonya, AB ve ABD gibi ülkelerin hedeflenen enflasyon oranına ulaşmak ya da bir miktar enflasyon yaratmak için merkez bankalarının faiz düşürmek yerine faiz artırmalarını önerdi.

Sermaye enflasyon sever mi?  

Bilindiği gibi sermaye kesimi kârları azalacağından ve bu yüzden de üretime son vermek durumunda kalabilecekleri korkusuyla fiyatların düşmesini genelde istemez. Bu nedenle de asıl olarak bu sınıfın çıkarlarının hizmetinde olan burjuva iktisadı ‘ılımlı’ bir enflasyonu, hem hiper-enflasyonu, hem de deflasyonu önlemek için savunur.

Böylece Yeni Fisherian Yaklaşımı benimseyen iktisatçılar; reel faiz oranlarının uzun dönemde para politikasından bağımsız reel faktörler tarafından belirlendiğini ileri sürerler.  Buradan hareketle de, kısa dönemde faiz oranlarındaki artışın harcamaları ve çıktıyı, bunun sonucunda da enflasyonu düşüreceğini, buna karşılık uzun dönemde nominal faiz oranlarındaki kalıcı bir artışın enflasyonda aynı oranda artışa neden olacağını savunurlar.

Bir başka anlatımla, bu iktisatçılara göre, ekonomideki enflasyon beklentileri otomatik bir biçimde yeni yüksek nominal faiz oranları ile birlikte yukarı doğru hareket eder. Çünkü firmalar yeni yüksek nominal faizlere bakıp bu faiz oranlarını daha yüksek enflasyon ile bağdaştırıp buna göre fiyatlarını yükseltirler.

Faiz oranları Nass’ın bir gereği olarak mı düşürülüyor?

Siyasal iktidar tarafından her ne kadar faiz oranlarının düşürülmesi Nass’ın bir gereği gibi topluma sunulsa da (7), bunun özünde yukarıda özetlediğimiz bir ana akım iktisat teorisinin özünün çarpıtılması yatıyor.

Yani siyasal iktidarın kendi siyasal ve sınıfsal tercihlerinin bir gereği olarak zorladığı faiz indirimi politikasını Yeni Fisheryan Yaklaşımın özünden saptırılarak yerli ve milli hale getirilmiş bir versiyonu olarak tanımlamak mümkün. Nitekim bu resmi bir hal alan faiz-enflasyon teorisini 2018 yılında Türkiye’de ilk tanıtanlarından birisi Cumhurbaşkanı’nın ekonomi danışmanlarından C. Ertem oldu. (8)

Teorinin nasıl çarpıtıldığını kısaca açıklayalım: ABD gibi sağlam bir ekonomik ve finansal istikrarın, kredibilitesi yüksek merkez bankasının olduğu dünyanın en güçlü rezerv parasına sahip bir ülkede belki bu teorinin faiz-enflasyon ilişkisini açıklama konusunda haklı gerekçeleri olabilir.

Ancak enflasyonun yüzde 50’yi aştığı, dolarizasyonun yüzde 63’e yaklaştığı, yani ulusal paranın istikrarını yitirdiği,  ekonominin hızla bir finansal krize doğru sürüklendiği, Merkez Bankası’nın da, Hazine’sinin de ciddi bir güven yitimine uğradığı bir ülkede nominal faizleri düşürerek enflasyonun uzun vadede düşürülebilmesi mümkün değil.

Pragmatik siyasal ve sınıfsal çıkarlar yine ön planda

Diğer taraftan böyle bir politikanın yöneten sınıfa sağladığı faydayı da görmezden gelemeyiz. Nitekim böyle özünden saptırılmış bir yaklaşım esas alınarak MB faiz oranlarında üst üste yapılan indirimlerin sonucunda ortaya çıkan enflasyon patlamasıyla, nominal olarak yüzde 50 artırılan asgari ücret bir iki ay içinde eriyip gidecektir.

Bu durum patronların kârlarının artmasıyla sonuçlanırken, işçi sınıfı başta olmak üzere tüm emekçi halklar daha da yoksullaşacaktır. Bu da halkın daha fazla borçlanmaya ve yoksulluk yardımlarına mahkûm edilmesiyle neticelenecek ve halk geçim derdiyle uğraşmayı sürdüreceği için de yeterince direngen muhalif bir duruş sergileyemeyecektir. En azından egemenlerin beklentisi bu yöndedir.

Sonuç olarak, Merkez Bankası’nın politika faiz oranları düşürülerek yaratılacak bir kredi bollaşmasının yaratabileceği ekonomik canlanmanın (!) ya da kur korumalı mevduat uygulamasının kısa süreliğine de olsa döviz kurunu belli bir yerde tutmasının yaratabileceği güven tazelemesinin sağlayabileceği moral ile belki baskın ya da erken bir seçim hedefleniyor olabilir.

Ancak, yukarıda da vurgulandığı gibi, MB faizlerinin düşürülmesi piyasalarda kredinin ucuzlamasıyla sonuçlanmıyor. Talimatla kamu bankalarının kredi faizlerinin düşürülmesiyle yaratılan kredi bollaşmasının ise bu bankaların bilançolarını süratle bozması kaçınılmaz. Kur korumalı mevduat ise (sürdürülebilirliği bir yana) ekonomiyi ve siyasal iktidarı daha büyük krizlere sokabilecek dinamiklere sahip.

Dip notlar:

(1) TCMB, Döviz Tevdiat Hesaplarından Türk Lirası Vadeli Mevduata Dönüşümün Desteklenmesine İlişkin Basın Duyurusu, 21 Aralık 2021, Sayı: 2021-62, https://www.tcmb.gov.tr.

(2) https://www.hangikredi.com/kredi/ihtiyac-kredisi; https://www.isbank.com.tr/is-ticari/ticari-krediler-faiz-oranlari; https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Piyasa+Verileri/ihale+Yontemi+ile+Satilan+Hazine+Bonolari+ve+Devlet+Tahvilleri (20 Aralık 2021).

(3) Marksist enflasyon teorisinin tanıtımı için bak: M. Roberts, “A Marxist theory of inflation”, https://thenextrecession.wordpress.com (21 August 2020).

(4) J.  Bullard,  Seven Faces of “The Peril”, Federal Reserve Bank of St. Louis, Review, September 2010, s.339-352.

(5) J.  Cochrane, “Do Higher Interest Rates Raise or Lower Inflation?”, Hoover Institution, https://bfi.uchicago.edu/wp-content/uploads/fisher, 2016, pdf .

(6)  Stephen D. Williamson, “Neo-Fisherism: A Radical Idea, or the Most Obvious Solution to the Low-Inflation Problem?”,   https://www.stlouisfed.org (5 July 2016).

(7) https://www.birgun.net/haber/erdogan-bir-musluman-olarak-nas-ne-gerektiriyorsa-onu-yapmaya-devam-edecegim (19 Aralık 2021).

(8) Cemil Ertem,  “A theoretical overview of Erdoğan's remarks: The issue of interest-inflation”, Daily Sabah (18 May 2018).

 

 



14 Aralık 2021 Salı

Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

 Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

Mustafa Durmuş

14 Aralık 2021


Bizimki gibi ülkelerde finansal krizler genelde döviz krizi ile başlar. Yani kur hızla yükselir, dolara ve avroya hücum artar.

Eskiden kurdaki bu yükseliş devalüasyonlarla yapılırdı, şimdi bu serbest piyasada gerçekleşiyor.

Dövizin kurundaki bu hızlı yükselişi tetikleyen şeyse, “göle yoğurt çalmaya” çalışan siyasal iktidarın faiz indirimlerini devam ettirmesi.

Muhtemelen bu Perşembe günü bir kez daha 100 baz puan faiz indirimi yapılacak. Üstelik bu indirim başta FED ve Avrupa Merkez Bankası olmak dünyanın ileri gelen merkez bankalarının, ülkelerinde giderek yükselen enflasyonu dizginlemek amacıyla, parasal sıkılaştırma ve önümüzdeki yıl faiz oranlarını kademeli olarak artırma stratejisini benimsedikleri bugünlerde yapılıyor.

Yani sadece içerdeki yüksek enflasyon ve yüksek dolarizasyon değil, aynı zamanda dış konjonktür de iktidarın “düşük faiz-yüksek kur” politikasının uygulanmasına uygun değil. Buna rağmen bu politikada ısrar ediliyor.

Kuşkusuz bu durum yoksul halkı daha da yoksullaştırırken, piyasa ekonomilerinin temelini oluşturan fiyat mekanizmasının işleyişini felç ediyor. Zira kurdaki bu istikrarsızlık yüzünden TL ile mal alan da satan da fiyat alıp-veremiyor.

Bu gidişat böyle devam ederse, mevcut döviz krizi borç krizine, o da sistemik bir bankacılık krizine neden olacak ve top yekûn bir finansal çöküşün gerçekleşmesi kaçınılmaz olacak.

Bugün Bloomberg’in aşağıda yer verdiğimiz tablosu bu riskin ne denli gerçek olduğunu gösteriyor.

Kuruluşun finansal analistine göre, Türkiye kendi kulvarındaki toplam 21 yükselen ekonomi ile kıyaslandığında finansal kırılganlığı (siz bunu finansal kriz çıkması riski olarak okuyun) Arjantin’den sonra en yüksek ülke konumunda. 


3 Aralık 2021 Cuma

“Hoş olmayan iktidar aritmetiği”: Halk enflasyon ve kur altında ezilirken ekonomiyi büyütmek

 “Hoş olmayan iktidar aritmetiği”: Halk enflasyon ve kur altında ezilirken ekonomiyi büyütmek

Mustafa Durmuş

3 Aralık 2021


TÜİK tarafından açıklanan büyüme verilerine göre, Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte (Temmuz-Ağustos-Eylül 2021) bir yıl önceki aynı çeyreğine göre yüzde 7,4 oranında daha fazla büyüdü.

Büyüme verisinin açıklanmasının hemen ardından, devletin en tepesinden “ekonomideki büyüme hızının beklentileri aşmasının aç kurtlar gibi bekleyenleri şaşırttığı, ancak büyümeyi istikrarsız hale getirmek isteyenlere de izin verilmeyeceği” açıklaması yapıldı.

Yüksek büyümenin ardında ne var?

Kur ve enflasyonun spiral halinde hızla yükseldiği bir anda, ekonomik büyüme hızının yüksek çıkması iktidar için moral olsa da, ayrıntılar halka farklı şeyler söylüyor.

Öncelikle bu yılın ikinci çeyreği ile kıyaslandığında üçüncü çeyrekteki büyümenin hız kestiği görülüyor. Çünkü bir önceki çeyreğe göre (Nisan-Mayıs-Haziran 2021) büyüme oranı yüzde 2,7 olabildi. Bu da Kovid-19 salgınının neden olduğu ekonomik çakılmayla ilgili olarak ortaya çıkan baz etkisinin giderek önemini yitirmekte olduğunu gösteriyor.

Yüksek büyüme devam etmeyecek

Asıl merak edilen konu ise 2022 yılında da ekonominin böyle yüksek bir hızda büyüyüp büyüyemeyeceği. Bunun yanıtını OECD’nin dünya ekonomisindeki büyümeye ilişkin bu yıl ve gelecek iki yıla ait tahminlerini içeren ve dün yayınlanan raporunda bulabilmek mümkün.

Bu rapora göre (1), Kovid-19 salgınının 2020 yılında dünya ekonomisinde neden olduğu ciddi boyuttaki küçülme, hükümetlerce verilen devasa mali teşvikler sayesinde bu yıl yerini pozitif büyümeye bıraktı.  Öyle ki örneğin bu yıl küresel ekonomi yüzde 5,6 oranında büyüyecek. Ancak 2022 yılından itibaren bu hız yavaşlayacak ve 2022'de yüzde 4,5’e ve 2023’te yüzde 3,2’ye düşecek.

Enflasyon artışı endişesi

Bu rapor virüsün yeni varyantının ekonomik toparlanma ve büyüme üzerindeki olası negatif etkilerini dikkate almamış olsa da bir başka sorundan söz ediyor: Enflasyon artışı.

Raporda artan enflasyonun endişe kaynağı olduğu, çünkü beklentilerin istikrarsızlaşacağı ve bu bağlamda da ulusal merkez bankalarının verebileceği tepkiler konusunda çok fazla belirsizlik olduğunun vurgusu yapılıyor. Enflasyonun 2021 sonu- 2022'nin başlarında zirve yapması, buna karşılık 2023 yılına kadar kademeli biçimde yaklaşık yüzde 3'e kadar düşmesi (OECD’nin ortalaması olarak) bekleniyor.

Yüksek enflasyon iktidarın umurunda değil

Bu noktada bizi endişelendirmesi gereken şey Türkiye’deki enflasyonun yüksekliği olmalı. Çünkü resmi yüzde 20, gerçekte yüzde 40’ın üzerindeki enflasyonun 2022 yılında da OECD ortalamasının kat be kat üstünde olacağı çok açık.

Üstelik siyasal iktidar, izlemekte olduğu “düşük- faiz ve yüksek kur” politikasından da açıkça belli olduğu gibi,  enflasyonda bir süredir yaşanmakta olan bu hızlı yükselişi pek dert etmiş gibi görünmüyor. Bir yandan enflasyonun ezdiği kitlelere sabırlı olmalarını telkin ederken, diğer yandan “asgari ücrete şu ana kadar yapılanın fevkinde bir zam yapacağı”, öğretmen ve doktorların ücretlerinde iyileştirme sağlayacağı sözlerini veriyor.

Ancak bu zamların enflasyonu daha da artıracağını, bunun da yapılan bu ücret zamlarını kısa sürede eriteceğini bilmesine rağmen yapıyor. Başka yolu da yok zira halkın hayat pahalılığı karşısında dayanma gücünün kalmadığı, bunun da kitlesel tepkilere neden olduğunun farkında.

OECD verileri farklı şeyler söylüyor

OECD’deki büyüme oranlarını gösteren aşağıdaki tablo ise TÜİK’in açıkladığı büyüme verilerini (2) bir başka gözle değerlendirmemize imkân sağlıyor.


Öncelikle OECD Türkiye ekonomisinin, bu yılın sonu itibarıyla, toplamda yüzde 9 büyümesini bekliyor. Bu beklenti iktidarın beklentisiyle de uyumlu, hatta iktidar çift haneli bir büyümenin dahi olabileceğine inanıyor. 

Peki, yüzde 9’luk bir büyüme yüksek bir büyüme midir?  Kesinlikle öyledir. Özellikle de Türkiye ekonomisinin gerçek büyüme potansiyelinin yüzde 5 civarında olduğu dikkate alındığında bu oran oldukça yüksek bir oran.

Yüksek büyüme Kovid-19 salgını sonrasıyla ilgili bir durum

Bu yüksek oranın istisnai bir şey olduğunu ve daha çok da Kovid-19 sonrası ile ilişkilendirilmesi gerektiğini dünyanın diğer ekonomilerindeki büyüme oranlarıyla kıyaslayarak görebilmek mümkün.

Çünkü dünyanın başka ekonomilerinde de yüksek oranlı büyüme yaşanıyor. Bu büyük ölçüde salgın sonrası ile ilgili. Öyle ki rapora göre normalde yüzde 2-4 arasında büyüyen Merkez Ekonomilerin bazıları da, yükselen ekonomilerin bir kısmı da, bu yıl istisnai görülen yüksek hızlarda büyüyecekler.

Örnek olarak, Avro Bölgesi yüzde 5,2; Britanya yüzde 6,9; Fransa yüzde 6,8; İtalya yüzde 6,3 ve ABD yüzde 5,6 büyüyecek. Türkiye’nin de içinde yer aldığı G20’nin bazı yükselen ekonomilerinin beklenen büyüme hızlarının ise şöyle olması bekleniyor: Hindistan yüzde 9,4; Türkiye yüzde 9,0; Çin yüzde 8,1 ve Arjantin yüzde 8,0.

Büyüme hızı gelecek yıl üçte iki oranında azalacak

Yani dünya ekonomisi Kovid-19 sonrasında rebound etkisiyle hızlı büyüyor. Bu nedenle de Türkiye ekonomisinin yüzde 9 büyümesini, diğer ekonomileri geride bırakan, onlardan ayrışan bir büyüme olarak değerlendirmemek lazım.

Asıl odaklanmamız gereken şey ise 2022 yılının büyüme oranları olmalı. Çünkü dünya ekonomisinin yüzde 4,7 büyümesinin beklendiği 2022 yılında, OECD’ye göre, Türkiye ekonomisi ancak yüzde 3,3 büyüyebilecek. Yani ekonomimiz seneye bu yılki büyüme hızının ancak üçte biri oranında büyüyebilecek. Bu da içinde bulunduğumuz 2021 yılı büyümesinin istisnai bir büyüme olduğunu gösteriyor.

Ekonomik büyüme tek başına toplumsal refahın göstergesi olamaz

Şu ana kadar ekonomik büyümenin sadece nicel yönünü ele aldık. Öte yandan dünyada ekonomik büyüme ve onun bir ifadesi olan “kişi başı milli gelir artışı” artık tek başına bir ülkenin insanının ve toplumunun refahının artışının göstergesi olarak kabul edilmiyor.

Çünkü böyle bir kapitalist büyüme bir yandan doğayı tahrip ediyor,  diğer yandan yeterli istihdam (özellikle de nitelikli-güvenceli olan) yaratmıyor. Emekçilerin sefaletini, kadın ezilmişliğini,  farklı ırk, etnisite, kimlik ve inançların ötekileştirilmesi olgusunu ortadan kaldırmadığı gibi, ülkedeki mevcut eşitsizlikleri daha da artırıyor.

Bunların başında da kuşkusuz gelir eşitsizliği geliyor. Bu çok somut biçimde Türkiye’de yaşanan son ekonomik büyüme sırasında yaşandı. Öyle ki yüzde 7,4’lük son yüksek büyüme başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilere, toplumun çok büyük bir kısmına fayda sağlamadığı, işsizliği azaltmadığı, yeni istihdam yaratmadığı gibi, yoksulluğu daha da artırarak gelir bölüşümünü daha da adaletsiz bir hale getirdi. İşçilerin milli gelirden aldığı pay  (ekonomi bu kadar büyürken) yüzde 30,1’den yüzde 29,8’e geriledi. (3)

Bir de buna yüksek yüksek kurla beslenen yüksek enflasyonu ilave ettiğimizde halkın sefaleti açıkça ortaya çıkıyor. Bu yüzden de yüksek ekonomik büyüme rakamının arkasına sığınarak ekonominin, daha da önemlisi emeğiyle geçinmek durumundaki halkın ekonomik durumunun iyi olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.

Büyümenin motoru ucuz emek sömürüsüne dayalı ihracat artışı

Kaldı ki bu yüksek büyümenin ana sürükleyicisinin ihracat artışları olması da ayrı bir sorun. Öyle ki bu çeyrekte ihracat yüzde 26’ya yakın arttı. Ancak Türkiye ihracatının artışı beceri yoğun ya da teknoloji yoğun ürün ihracatı artışından ziyade ucuz emeğe dayalı üretim artışından kaynaklanıyor. Böyle olunca da işçi sınıfının bu ihracat artışından aldığı pay yok denecek kadar az oldu.

Bir başka anlatımla, ihracat artışının gerisinde TL’nin aşırı değersizleşmesi ve çok ciddi bir ucuz emek sömürüsü var. Çünkü asgari ücret 210 dolara kadar geriletilmiş durumda. İhracatta yoğun olarak kullanılan sığınmacı emeğinin ücret olarak karşılığı ise bunun ancak yarısı kadar. Böyle bir büyüme, sınırlı sayıda ihracatçı ve benzeri sermayedarın daha da zenginleşirken, toplumu bir bütün olarak yoksullaştıran bir büyüme olabilir ancak.

Reel efektif döviz kuru endeksindeki sert düşüş

Yüksek kur-ucuz emek sömürüsü ilişkisini görebilmek için Merkez Bankası’nın açıkladığı reel efektif döviz kuru endeksindeki (REK) müthiş gerilemeye bakmak yeterli olur. Zira Ekim ayında TÜFE bazlı REK 60,37’ye; Birim İşgücü Bazlı REK (2020 yılı sonunda) 57,16’ya kadar geriledi. (4)

Hatırlatalım, REK ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet gelişimi hakkında bilgi içeriyor, dolayısıyla ekonomilerin rekabet güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan anahtar makroekonomik göstergelerden biri olarak kabul ediliyor.

Böylece bir ülkenin reel efektif döviz kuru endeksi 100’ün üzerine çıkıyorsa, o ülkenin ulusal parası diğer paralar karşısında değer kazanmaya, 100’ün altına düşüyorsa değer kaybetmeye başlıyor. Ya da ilkinde aşırı değerli, ikincisinde değersiz ulusal paradan söz ediliyor.

Kısaca endeks çok düştüğünde, bu ülkede üretilen ürünlerin çok ucuz fiyattan dışarıya satıldığı anlamına geliyor. Yani hem ülke ekonomisi ciddi bir kan kaybına uğruyor, hem emek daha fazla sömürülüyor, hem de doğa daha fazla tahrip ediliyor.

Emperyalist sömürüyü artırırken ekonomide kurtuluş savaşı verilebilir mi?

Böylece yüksek kurlar aracılığıyla bir emperyalist sömürü ortaya çıkıyor. Küresel kapitalist sistemin işleyişine uygun olarak azgelişmiş ülkelerin emekçileri çok büyük bir sömürüye ve dolayısıyla da değer kaybına uğruyor. Emperyalist ülkelerin sermayedarları ise,  hem diğer ülkelerin işçilerinin emeğini, hem de doğal kaynaklarını gerçek değerinin çok altında fiyatlarla elde ediyorlar.

Böyle bir “eşitsiz değişim” altında azgelişmiş ülkeler (daha ucuz emek ve toprak, daha fazla mali teşvik, düşük vergileme sunmak anlamında) birbirleriyle yarıştırılıyorlar. Böylece değerinin çok altında fiyatlarla yaptıkları ihracat yüzünden bu ülkelerin halkları daha da yoksullaşırken, ekonomileri daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyor.

Verimlilikler 1990’ların gerisinde kaldığında ekonomi nasıl büyür?

Ayrıca birçok iktisatçı Türkiye ekonomisinin bol ve ucuz işgücüyle değil, ancak özellikle de küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki işgücü verimliliğinin artmasıyla, büyüyebileceği konusunda hemfikirler. (5)

Buna karşılık ülkedeki toplam faktör verimliliği 1990’lardaki düzeyin dahi gerisine düşmüş durumda. Bu da iktidarın benimsemiş göründüğü yeni bir büyüme stratejisi olarak,  işçilerimizin emeğini daha da ucuzlatma yoluyla ihracat üzerinden ekonomik büyümeyi sağlamasının uzun vadeli olarak sürdürülebilmesinin mümkün olamayacağını gösteriyor.

Kaldı ki,  yabancı sermayeyi çekmek ve ihracatı artırmak gerekçesiyle işçilerimizi dünyada en ucuz fiyattan pazarlanabilir bir meta haline getirmenin insanımıza karşı işlenmiş en büyük suçlardan birini oluşturacağı çok açık.

Yeni yatırım yoksa büyüme olur mu?

Son olarak,  büyüme verilerinde göze çarpan bir diğer husus sabit sermaye oluşumunun son üç ayda yüzde 2,4 oranında azalması. Bu durum yatırımcıların yeni yatırım yapmadığının bir göstergesi. Bunda da hem artan döviz kurunun yatırım malı ithalatını pahalı hale getirerek azaltması, hem de yatırımcının kâr beklentilerini düşüren ciddi belirsizlikler çok etkili oldu. Böyle bir ortamda sürdürülebilir bir ekonomik büyümenin sağlanabilmesi mümkün olamaz.

Özcesi, 1980’lerde iki Nobel ödüllü iktisatçı (Sargent ve Wallace) ekonomi literatürüne “hoş olmayan monetarist aritmetik” adıyla bir tez kazandırmıştı. Bu tezlerinde iktisatçılar ağır bir mali baskınlık altında para politikalarının işlevsiz kalacağını ileri sürmüşlerdi.  Bugün Türkiye’de halk ağır bir enflasyon ve yüksek kurun neden olduğu yoksullukla mücadele ederken ekonomi sanal olarak büyütülmeye çalışılıyor. Bu adil bir durum olmadığı gibi sürdürülebilir de olmayacaktır.

Dip notlar:

(1)  OECD Economic Outlook 110-Preliminary version (December 2021), https://doi.org/10.1787/66c5ac2c-en.

(2)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz - Eylül, 2021, https://www.tuik.gov.tr (2 Aralık 2021).

(3)  Agr.

(4)  TCMB, Ödemeler Dengesi Müdürlüğü, https://www.tcmb.gov.tr (20 Kasım 2021).

(5)  https://www.project-syndicate.org/commentary/new-growth-policies-for-developing-countries-by-dani-rodrik (11 October 2021).