Büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2019 Pazartesi

EKONOMİK KÜÇÜLME DEVAM EDİYOR, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK ARTACAK


EKONOMİK KÜÇÜLME DEVAM EDİYOR, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK ARTACAK

Mustafa Durmuş
2 Eylül 2019


Bu yılın ikinci çeyreğine (Nisan-Haziran) ait ekonomik büyüme verileri bu sabah açıklandı.

TÜİK’in açıklamasına göre (1) Türkiye ekonomisi küçülmesini (daha düşük oranda olsa da) sürdürüyor. 2018 yılının son çeyreğinde yüzde -2,8 olan küçülme; 2019 yılının ilk çeyreğinde yüzde - 2,14 ve ikinci çeyreğinde yüzde -1,5 oldu.

Bu konuda söylenecek ilk şey, resmi tanımı anlamıyla Türkiye ekonomisinin resesyonda olduğu (bu tanıma göre iki çeyrek üst üste küçülen bir ekonomi resesyonda demek).

İkincisi küçülmenin giderek yavaşladığı. Zira yüzde -2,8 ile başlayan küçülme yüzde -1,5’e gerilemiş. Bunun (hala küçülme olmasına rağmen) iyi bir gelişme olduğu düşünülebilir,  ama şeytan ayrıntıda gizli.

ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİ

Bu küçülme yavaşlamasını yatırım harcamalarındaki gelişmelerle birlikte yorumlamak gerekiyor. Çünkü kapitalist bir ekonomide sürdürülebilir bir büyüme (niteliğini, doğa ve emekle uyumlu olup olmadığını tartışmaksızın) ancak yatırım harcamalarındaki düzenli artışlarla mümkün (sermaye birikimi).

Bu açıdan bakıldığında sabit sermaye yatırımlarının geçen yılın üçüncü çeyreğinden itibaren eksiye döndüğü ve bu küçülmenin giderek arttığı görülüyor. Öyle ki 2018’in son çeyreğinde yüzde -11,6; bu yılın ilk çeyreğinde yüzde - 12,4 ve ikinci çeyreğinde -yüzde 22,4 oldu.

YATIRIMLARDAKİ SERT DÜŞÜŞ KAYGI VERİCİ

İşte asıl kaygı veren nokta bu olmalı. Çünkü ülkede artık yatırım yok gibi bir şey. Hatırlanacağı gibi, 2016 yılında GSYH hesaplaması konusunda yapılan değişiklikle artık inşaat –emlak yatırımları da yatırım harcaması olarak kabul ediliyor.

İşte böyle geniş anlamda tanımlanan yatırımlar da ikinci çeyrekte yüzde - 12,7 azaldı. Bu aslında bir süredir bilinen bir durum: 15 yıl boyunca ekonomide sanal bir büyüme yaratan sektör artık krizde. Böylece inşaattan başlayan ve sanayiye (yüzde -2,7 azalma var) bir yatırım azalması var.  Bu çeyrekte ilk kez hizmetler sektöründe az da olsa (binde 3) oranında bir küçülmenin olması da, en fazla istihdam yaratan bu sektörün emekçileri açısından can sıkıcı bir durum olsa gerek.

Yani zurnanın zırt dediği yer yatırımlardaki sert düşüş. Yatırımlardaki bu sert düşüş sürdüğü sürece ekonomik küçülme sürecek, ancak daha önemlisi işsizlik ve yoksullaşma artacak.

Bu gelişme aynı zamanda hükümetin bu yılın son çeyreğinde pozitif büyümenin yaşanacağı biçimindeki öngörüsünü de temelsiz bırakan bir gelişme. 

FATURA YİNE HANE HALKINA

Yatırımlardaki bu denli büyük düşüşe rağmen ekonominin, önceki çeyreğe nazaran daha az küçülmesinin nedeni ise hane halkının tüketim harcamalarındaki azalmanın yavaşlaması.

Yani halk borçlandırılarak, kredilere yüklenerek tüketimini artırmış ve böylece küçülme yavaşlamış görünüyor. Bu yılın ilk çeyreğinde hane halkı harcamaları yüzde -4,8 azalmışken, ikinci çeyrekte bu azalma sadece yüzde -1,1 ‘de kalmış. Kısaca insanlar harcamaya başlamışlar.

Gerçekte, emekçilerin düşük ücret zamları ve yüksek enflasyon nedeniyle reel gelirleri artmadığına göre, bu nasıl olabilir? Bunun tek açıklaması krediler ya da yeni borçlanma. Yani halk bankalardan sağladığı ihtiyaç kredileriyle tüketimini ilk çeyreğe göre artırmış. Bu da iktidar tarafından faiz oranlarının düşürülmesinde neden bu denli ısrar edildiğini kısmen açıklıyor.

İhracat artışı ise ikinci çeyrekte yüzde 1 puandan fazla yavaşlayarak yüzde 8,1’de kalmış. Yani ileri sürüldüğü gibi ihracatımız TL’nin değerindeki bunca düşüşe rağmen beklenen biçimde artmamış (böylece ekonomik büyümeye yeterince katkı vermemiş. Üstelik TÜİK’in geçen ay yayımlanan dış ticaret hadleri verisinden de görüldüğü üzere, dış ticaret hadlerindeki kötüleşmenin sürmesi halkın ihracat yoluyla da yoksullaştığını ortaya koyuyor.

TÜM PARADİGMALARIN DEĞİŞMESİ GEREKİYOR

Bir önceki yazımızda (2) dünya ekonomisine ait verilerin yeni bir küresel resesyonun gelmekte olduğunu gösterdiğini yazmıştık. Normalde, resmin büyüğünde bir resesyonun yer aldığı bir anda bir ülkenin ekonomisinin canlanma dönemine girmesi beklenmemeli.

Krizler kapitalizme içkinler, dışsal değiller. Kapitalizm var oldukça ne ekonomik krizlerin, ne savaşların, ne de doğa tahribatının sonu olmayacak ve insanlık huzur bulamayacak. Kaldı ki Türkiye’de ekonomik krizin sadece ekonomik değil, ilave olarak politik nedenleri ve savaşla ilgili nedenleri var.

Dünyanın Merkez Ekonomilerinde ortaya çıkan bir kriz tüm dünyaya yayılabiliyor. 2008 ABD finansal krizinin sadece 3 haftada dünyaya yayıldığı unutulmamalı.
Yeni bir kriz ise artık sadece zaman meselesi. Ama bu kriz emekçiler, kadınlar ve doğa üzerinde önceki krizlerden çok daha tahrip edici etkilere sahip olacak. Son yıllarda HES ve maden projelerinde görüldüğü gibi, sanayi vs. üretimi ile yeterince kârlı büyümesini sağlamakta zorlanan sistem artık ortak varlıklarımıza yönelmeye, hak ve özgürlüklerimizi ortadan kaldırmaya başladı.

Bu yüzden de ekonomik, politik ve jeopolitik alandaki tüm paradigmaların değiştirilmesi ve yenilerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Sistemi aynen koruyarak bu yapılabilir mi, bu da yanıtlanması gereken ayrı bir soru.

DİP NOTLAR:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla, II. Çeyrek: Nisan - Haziran, 2019, www. tüik. gov.tr  (2 Eylül 2019).
(2) Mustafa Durmuş, “Dünya ekonomisi yeni bir resesyona giriyor”, http://sendika63.org (28 Ağustos 2019).
(

12 Eylül 2018 Çarşamba

SERİ SONU SATIŞLARIN SONU, KAPATIYORUZ!


SERİ SONU SATIŞLARIN SONU, KAPATIYORUZ!

Mustafa Durmuş

12 Eylül 2018

Büyüme verileri açıklandı. Veriler 2017 yılından bu yana süren bir dönemin kapandığını, yeni bir dönemin başladığı gösteriyor.
TÜİK’e göre (1), ekonomi bu yılın (Nisan-Mayıs-Haziran) aylarını kapsayan ikinci çeyreğinde yüzde 5,2 oranında büyüdü. Ne hoş değil mi, her şeye rağmen yüksek oranda büyümeye devam ediyoruz.
Nitekim 12 Eylül Darbesi’nin hatırlattığı bir tanımlamayla “beşi bir yerde havuz medyası” bu gelişmeyi “yine hâlâ dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisine sahibiz ” diye sundu.
Diğer yandan bu gelişmeye Hazine ve Maliye Bakanı temkinli bir biçimde yaklaştı ve (mealen) ekonomik büyümede yavaşlamanın söz konusu olacağı bir “dengelenme sürecinin başladığını” (2) söyledi.

BAYRAM GELMİŞ NEYİME?
Büyüme verisi (beklendiği gibi) halkımız arasında coşkuyla karşılanmadı. Bayram havası yaratmadı. Nasıl yaratsın ki? Döviz uçmaya, enflasyon yükselmeye, hayat pahalılığı artmaya devam ediyor. Tarım dışı işsizlikte bırakın azalmayı artma sürüyor, gençler arasında işsizlik oranı neredeyse yüzde 50 olmuş. Her gün şirket batışları ve toplu işçi çıkarımı haberleri peş peşe geliyor.
Öyle ki Merkez Bankası’nın yılsonu enflasyon beklenti anketinde beklenen enflasyon yüzde 19,1 çıkarken (3) ve Morgan Stanley’in öngörüsü yüzde 20,7 civarında (4). ÜFE’deki yüksek artış yılsonuna doğru enflasyonun yüzde 22-25 olacağının işaretlerini veriyor.
Enflasyon yüksek döviz ile birlikte sabit gelirlinin daha da yoksullaşması, işsizlerin açlığa iyiden iyiye mahkûm edilmesi demek.
Bu büyüme sırasında emeğin milli gelirden aldığı payın azalmış ve bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 38,2’den ikinci çeyrekte yüzde 36’ya gerilemiş olması da (5) bu büyümenin asıl olarak bir servet zenginleşmesi olduğunu gösteriyor.
Yani ekonomi büyümüş ama emekçinin aldığı pay yüzde 2 puandan fazla azalmış. Kapitalist büyümenin sınıfsal karakterini bundan daha iyi anlatabilecek başka bir somut veri olabilir mi?

KÜÇÜLME BAŞLADI
Büyüme verisinin ayrıntıları çok daha büyük tehlikelerin önümüzde olduğunu gösteriyor. Bunu TÜİK verisindeki gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı sunuyor aslında bize. Şöyle ki ekonomi geçen yılın ikinci çeyrek dönemine göre yüzde 5,2 büyümüş ama bu yılın ilk çeyreğine göre büyüme sadece binde 9 olabilmiş. Ayrıca bu yılın ilk çeyreği geçen yılın son çeyreğine göre yüzde 1,5 büyüyebilmiş.
Kısaca, geçen yıl yüksek cari açık vermek pahasına (yüzde 6) içerde bol KGF kredileriyle hormonlu bir şekilde yüzde 7,4 büyütülen ekonomi bu yılın ilk çeyreğinden itibaren yavaşlamaya başlamış, bu büyüme hızı bir önceki çeyreğe göre önce yüzde 1,5’e ve ardından da binde 9’a kadar düşmüş.
Daha da kötüsü bu yılın ikinci yarısından itibaren (şu an üçüncü çeyrek içindeyiz) bu büyüme eksiye döndü. Yani bu yılın ikinci yarısında ekonomi büyümeyecek, tersine küçülecek (negatif büyüme). Bu küçülmenin yüzde -2 ila yüzde – 4 arasında olması bekleniyor (6).
Ekonominin bu yılın ikinci yarısından itibaren küçülmeye başladığının göstergesi büyümenin dinamiklerindeki gelişmelerinden de anlaşılıyor.
Yüzde 5,2’lik büyümeyi sağlayan dört faktör söz konusu. Sırasıyla; yüzde 7,2’lik artışla devletin yapmış olduğu tüketim harcamaları, yüzde 6,3’lük artış ile hanelerin yapmış olduğu tüketim harcamaları, yüzde 4,5’lik artışla mal ve hizmet ihracatı ve yüzde 3,9’luk artış ile sabit sermaye yatırımlarındaki artış. Buradan anlaşılıyor ki büyüme yine, yeni yatırımlarla değil, tüketim artışıyla sağlanmış.
Diğer yandan bu faktörlerin önceki değerleri dikkate alındığında “Şeytanın ayrıntıda gizli olduğu” anlaşılıyor. Çünkü bu yılın ilk çeyreğinde hane halkı tüketim harcaması yüzde 9,3 artmışken, ikinci çeyrekte bu sadece yüzde 6,3 olmuş (üçte bir oranında azalmış). Tüketiciler frene basmaya başlamışlar.
Yatırımlardaki düşüş ise çok daha belirgin. İlk çeyrekte yüzde 7,9’dan, ikinci çeyrekte yüzde 3,9’a gerilemiş. Yani yatırımlar yarı yarıya azalmış. Buna paralel bir biçimde sanayi üretimi bu Mayıs’ta yüzde 6,5 artmışken, Haziran’da bu artış yüzde 3,2’de kalmış. Bu dönemde asıl artan devletin nihai tüketim harcamaları olmuş. Yüzde 4,9’dan yüzde 7,2’ye yükselmiş. Benzer biçimde ihracat da binde 7’lik bir artıştan yüzde 4,5’luk bir artışa yükselmiş.
Özcesi, artık ekonomi özel tüketim ve yatırım harcaması ile büyütülemiyor. Hormonlu büyümeyi devletin tüketim harcamaları sağlayabiliyor (birazda kur etkisiyle ihracat). Enflasyonun bu denli hızla arttığı bir dönemde devletin bu harcamaları sürdürebilmesi ise hiç kolay değil. IMF ile olası bir anlaşmanın kaçınılmaz şartı devlet harcamalarının kısılması olacağından, ekonominin önümüzdeki yıl ya da yıllarda küçüleceği görülüyor.
13 Eylül’de Merkez Bankası’nın faiz artırımına gitmesi olasılığının bir hayli yüksek olması (500-1000 puan beklentisi var) ekonomideki küçülmenin daha da artacağının bir göstergesi. Yani döviz ve enflasyonu baskılamak için yapılacak ciddi bir faiz artışı ekonomiyi belirgin bir biçimde küçültecek.

DENİZ BİTTİ
Uzun sözün kısası deniz bitmiş, gemi karaya oturmuş. Bu yılın ikinci yarısından itibaren ekonomi küçülmeye başlamış ve bu durum en az bir yıl devam edecek gibi görünüyor. İşte size adına “resesyon” da denilen “derin ekonomik durgunluk” ya da reel sektör krizi hali.
Hatırlayalım bu durum, döviz kurunun fırlamasıyla (ödemeler dengesi krizi) , özel sektör dış borç krizinin patlama noktasına gelmesi ve bunun bankacılık krizine dönüşmesi potansiyeliyle, yani bir finansal krizle başlamıştı. İşin finansal boyutunda bu gelişmeler hız kesmeden devam ederken, şimdi de ekonomi resesyona girmiş bulunuyor. Yani buna politik krizi, ekolojik krizi de eklersek Türkiye çoklu bir kriz sarmalına girmiş durumda.

MAHŞER GÜNÜ
Bu aslında irili-ufaklı özel sektör firmaları için bir “mahşer günü” tarifidir. Çünkü hem döviz kuru yüksek, hem başta döviz cinsinden olmak üzere borç stoklarınız çok yüksek, hem kısa vadeli borçlarınızın oranı çok yüksek, CDS’ler zirve yapmış, ülkenizin kredi notu sürekli düşürülüyor, dışarıda faizler yükselmeye başlamış, isteseniz dahi borcu çevirecek yeni borç alamıyorsunuz. Tüm bunlar yeterince sorun iken bir de ekonomi resesyona girmiş. Kime ne satıp da borçlarınızı çevireceksiniz? Sizin için deniz bitmemiş midir? 

KRİZ ÖNCE REDDEDİLDİ, ŞİMDİ KABUL EDİLİYOR
“Dış güçlerin durdurmaya çalıştığı şaha kalkan ekonomi” noktasından “hepimiz aynı gemideyiz” noktasına hızlıca geçiverdik. Bu süreç çok uzun sürmedi. Artık “krizdeyiz, ama hepimiz aynı gemideyiz” söylemleri yaygınlaşmaya başladı. Bu galiba krizin varlığını alıştıra alıştıra söylemenin bir yolu.
Bu söylemi son olarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) Ticaret ve Sanayi Odaları Konseyi Başkanı Necdet Takva yapmış ve “şirketlerin borcu, 81 milyon Türkiye vatandaşının borcu haline geldi” demişti (7). Bu hepimiz aynı gemideyiz söylemimizin bir adım daha geliştirilmişi.
Yani “fedakârlık yapacağız”, kemer kısacağız, yoksullaşacağız ama ses çıkarmayacağız, zira gemi batarsa hepimiz batarız. Ne güzel değil mi, kârlarınız sizin, zararınız ise tüm toplumun olsun! İşte kapitalist sömürüyü anlatan ikinci en güzel tarif.
Aynı gemideyiz söylemi devletin tüm kurumlarınca da benimsendi, daha da benimsenecektir. Hatta “zor durumlarda ülkeye sahip çıkmak” adına kapitalizmi ve onun sürdürücüsü siyasal iktidarları kurtarmaktan çekinmeyen ana muhalefet partimiz de bu aynı gemideyiz sözlerine canı gönülden katılıyor? Öyle ya, “bu hale nasıl geldik, kimler getirdi” sorgulaması yapmaksızın, “ülkeyi ekonomik krizden çıkarabilmek için üzerimize düşeni yapmaya hazırız” demiyorlar mı?
Gerçekten aynı gemide miyiz? Çok uzağa gitmeye lüzum yok. Ankara’da Eskişehir Yolu’na doğru bir gezintiye çıkın anlarsınız. TOBB’un dev ikiz kuleleri ile devlet bütçesinden birçok bakanlığın toplamından çok daha fazla ödenek kullanabilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görkemli binası yolun iki tarafına konuşlanmıştır. Bu yola (ya da arka taraflarına) Ankara’nın Mamak İlçesinde yaşayanların evlerini ya da gecekondularını resmedebilirseniz “aynı gemideyiz diyebilirsiniz.
…………

(1)TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, II. Çeyrek: Nisan - Haziran, 2018, Bülten Sayı: 27827 (10 Eylül 2018).
(2) 
https://www.ntv.com.tr/…/bakan-albayraktan-buyume-aciklamasi (10 Eylül 2018).
(3)
https://www.bloomberght.com/…/2153758-tcmb-anketi-2018-sonu…(10 Eylül 2018).
(4) 
http://www.paraanaliz.com/…/morgan-stanley-tcmb-faizi-425-b… (11 Eylül 2018).
(5) TÜİK, agb.
(6) Capital Economics/Turkey, “GDP (Q2 2018): Robust growth in Q2, but economy now in recession” (10 September 2018).
(7) 
http://www.diken.com.tr/tobba-gore-sirketlerin-borcu-81-mi…/ (31 Ağustos 2018).




23 Aralık 2017 Cumartesi

2017’ Yİ UĞURLARKEN...

2017’ Yİ UĞURLARKEN...

Mustafa Durmuş

23 Aralık 2017

Yeni yıla sayılı günler kalırken, son bir haftayı oldukça yoğun geçirdim. Üniversitede final sınavları öncesi son iki haftanın yol açtığı yoğunluğa ilave olarak, önemli bulduğum iki panel ve bir konferansta konuşmacı olarak yer aldım.

İlki TMMOB’ye bağlı Elektrik Mühendisleri Odası’nın (EMO) Adana’da düzenlediği “Enerjinin Geleceği” adlı sempozyumdu. Bu sempozyumda alanında uzman çok sayıda mühendis, fen bilimci ve iktisatçı sunumlar yaptılar ve enerjinin geleceğini tartıştılar. Benim konuşmamın özeti şöyleydi:

“ Doğasında hep en fazla kâr elde etmek ve kesintisiz, sınırsız bir sermaye / servet biriktirmek olan kapitalizmin emeği olduğu kadar doğayı da tahrip etmesi, yani iş cinayetleri kadar doğa cinayetleri de işlemesi kaçınılmaz. Zira daha fazla kâr ve birikim, ancak daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmekle mümkün oluyor. Daha fazla üretmek ve tüketmek ise emeğin ve doğanın tahribatıyla sonuçlanıyor”.
“Bu bağlamda ‘sürdürülebilir büyüme’ ya da ‘sürdürülebilir enerji politikaları' gibi kavramlar ya da tanımlamalar mevcut tahribatı meşrulaştırmaktan öteye gitmez. Büyük sermaye çevrelerinin de bu kavramları benimsemesi bu bağlamda tesadüf değil. İzlenmesi gereken ekonomik ve sosyal gelişim stratejisi emek ile doğa ile farklı kimlik ve inançların bir arada yaşayabilmesi hedefi ile uyumlu olmalı. Bunun için de gerçek anlamda demokratik ve sosyal bir cumhuriyetin kurulması gerekiyor. Bu da kapitalizme karşı olmayı gerektiriyor.”

...
İkinci panel kendi fakültemde bölümümüzün öğrenci topluluğunun düzenlediği “Güncel Mali Konular Üzerine Tartışma” başlıklı bir paneldi. Bu panelde özetle şunları anlattım:

“ Mevcut haliyle ‘ekonomik büyüme’ kavramı adeta her türlü sorunu altına süpürebileceğimiz büyük bir halıya dönüştü. Öyle ki yüksek büyüme oranları, ülkemizde işçilerin haftada 50 saatin üzerinde çalıştırıldığı, asgari ücretin açlık sınırının altında olduğu, en zengin yüzde 1’lik bir kesimin gelirin toplam yüzde 24’üne el koyduğu ve hanelerin yüzde 60’ının ayda ortalama 843 lira ile yaşamak zorunda olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye yarıyor”.
“Keza böyle büyüme sadece mal ve hizmetlerin parasal işlem değerleriyle ölçülüyor. Piyasaya çıkmayan, ama kullanım değeri çok yüksek olan faydalı pek çok mal ve hizmet büyüme hesabında yer almazken, insani olarak pek çok zararlı faaliyet yer alabiliyor. Örneğin silah üretimi ve silahlanma GSYH’yi artırırken, bu ülkenin en çok ihtiyacı olan barış çabaları bu hesaba dâhil edilmiyor. Ya da örneğin yılbaşında sahneye çıkan Serdar Ortaç’a yüz binlerce lira ödendiğinde bu büyümeyi artırıyor, ama bir akademisyenin burada olduğu gibi yaptığı bir konuşma ya da yazdığı bir makale GSYH hesabında dikkate alınmadığı için büyümeyi artırmıyor, bu nedenle de değerli bulunmuyor.” 

...
Son olarak TMMOB, Makine Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nde dün akşam verdiğim konferansta büyüme verilerinin değerlendirilmesine ilave olarak, özgün olarak ‘Bütçe Hakkı’ kavramına yer verdim ve özetle şunları söyledim:

“ Özellikle son bir yıldır yürürlükte olan OHAL nedeniyle halkın, parlamenter sistem altında hem bütçenin hazırlanması, hem uygulanması, hem de Meclis aracılığıyla (örneğin Sayıştay üzerinden) denetlenmesi anlamına gelen ve toplanacak vergiler ve yapılacak harcamalar konusundan iktidardan hesap sorması anlamına gelen Bütçe Hakkı ciddi anlamda zedelendi”.
“ Sayıştay biçimsel uygunluk denetimini dahi tam olarak yapamazken, yedek ödeneklerin kullanımı yasaya aykırı bir biçimde geçen yıl üç kat arttı, ödenek üstü harcamalar her hangi bir seferberlik ya da savaş veya doğal afet söz konusu olmamasına rağmen yasal olmayan biçimde yüzde 3,4 arttı. Bütçenin başlangıç ödenekleri ile fiili kullanımları arasında devasa bir sapma ortaya çıktı. Birçok gelirin toplanması ve harcamanın yapılması bütçenin dışına (Fon uygulamaları sayesinde) çıkartılarak denetimden uzak tutuluyor. Gerek ‘şehir hastaneleri’ gerekse de büyük alt yapı projelerinin Kamu Özel İşbirliği modeli ile yapılması ile kamunun sırtına yüklenen ‘doğrudan’ ve ‘koşullu yükümlülükler’ ortaya çıktı, bunlar bütçe dışında tutularak Meclis’in denetiminden uzak tutuluyor. Ama sonrasında gelecek yıl için, bunlarla ilgili olarak 2018 bütçesine 6,2 milyar lira ödenek konuldu”.
“Son Torba Yasa ile borçlanma limiti yasaya aykırı olarak 37 milyar lira artırıldı. T. Varlık Fonu’nun kurulmasıyla her türlü demokratik denetimden uzak (Bakanlıkların teftiş elemanları ya da Meclis denetimi de dâhil) bir biçimde, 200 milyar dolarlık, yani neredeyse 2018 bütçesi büyüklüğünde bir kaynak denetimden uzak bırakıldı. Son referandumda yapılan değişikliklerle bütçenin artık Hükümet yerine Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılacak olması ‘Bütçe Hakkı’nın bütünüyle ortadan kalkması anlamına geliyor.”



Formun Üstü

13 Aralık 2017 Çarşamba

VELEV Kİ BÜYÜME GERÇEK

VELEV Kİ BÜYÜME GERÇEK

Mustafa Durmuş

13 Aralık 2017

TÜİK’in açıkladığı iktisadi büyüme oranı çok tartışma yarattı. Çünkü diğer bütün göstergeler son derece olumsuz olmasına rağmen, ekonominin bu yılın 3. çeyreğinde (geçen yılın aynı dönemine göre) yüzde 11,1’lik rekor bir büyüme gerçekleştirdiği açıklandı.
Bu konuda iki gündür çok şey yazıldı. Ekonomistler bir yandan büyümenin yapay /hormonlu olduğuna vurgu yaparken, bu büyümenin nedenleri olarak; milli geliri hesaplama yönteminin değiştirilmesini, baz etkisini, 219 milyar lirayı bulan KGF kredilerini, artan sıcak para girişlerini, bütçe açığını iki katına çıkartan sermaye teşviklerini gösteriyorlar.
İşin nicel boyutuyla ilgili olarak bunlar çok değerli ve yerinde tespitler. Bunlara ekleyeceğimiz yeni bir şey yok. Ancak asıl sorunun da sorulmadığı kanısındayız. Soru şöyle olmalıydı:
“Velev ki bu büyüme oranı bütünüyle doğru. Türkiye ekonomisi bu denli yüksek bir hızda büyüdüyse bu durum, toplumun bütünü için, emekçiler için, yoksullar için, farklı kimlikler için, işsizler için, kadınlar ve çocuklar için, gençler için , engelliler için ve son olarak ekoloji için ne anlama geliyor?”
  
GSYH artışı ölçütü iyi bir ölçüt değil !

Ekonomistler, iktisadi büyümeyi “bir ülkedeki belli bir dönemde (genellikle 1 yıl) üretilen mal ve hizmetlerin parasal ifadesi olan gayri safi yurt içi hasılada (GSYH) görülen artış” olarak tanımlıyor. Büyüme GSYH’deki (milli gelir) yüzdesel artışla ölçülüyor. Bu o ülkenin nüfusu ile ilişkilendiriliyor, böylece büyümenin kişi başına düşen gelirin artması, refah düzeyinin yükselmesi, mutlak yoksulluğun azalması anlamına geldiği ileri sürülüyor.
Temel bir itirazla başlayalım. İktisadi büyümenin ölçütü olarak gösterilen, burjuva iktisadının önümüze attığı kavram olan GSYH artışı, toplumun bir bütün olarak refahının artıp artmadığını anlatmaya yeterli bir gösterge değil.
Kaldı ki, TÜİK verilerine göre, 2015 yılında çalışma çağındaki nüfusun kişi başına geliri 14 bin 898 dolar iken, bu gelir bu yılın üçüncü çeyreğinde 14 bin 068 dolara gerilemiş (1) . Yani kişi başına düşen gelir son 2 yılda düşmüş.

Büyüme hesabında "barış" yok, "savaş" için üretim var !

Diğer taraftan böyle bir tanım nitelik olarak da sorunlu. Zira her ne kadar GSYH verilerinin üretilen ürünü ölçtüğü ileri sürülse de, gerçekte bu veriler sadece piyasalarda gerçekleşen işlemlerin sonuçlarını ölçüyor.
Yani GSYH büyümesi insana, emeğe ait maliyetleri ve faydaları, emek ve emekçilerin çalışma koşullarını göz ardı ederken, ticari işlem değerleri üzerinde yoğunlaşıyor. Sadece belirli piyasa işlemlerinin değerini ölçüyor. Üretimi ya da örneğin özgün bir biçimde faydalı ya da zararlı mal üretimini göstermiyor.
Öyle ki, örneğin bugün ülkede “barışın tesisi çabaları” silah üretmekten çok daha değerli olmasına rağmen, bunlar ticari işlemler arasında, dolayısıyla da GSYH büyüme hesabının içinde yer almıyor. Aynı şey demokrasi açısından da söylenebilir. Diğer taraftan Türkiye’de 2016 yılında yapılan hesaplama değişikliği ile artık silah üretimi, dolayısıyla savaşa dönük üretim büyüme hesabında yer alıyor.

Büyüme büyük bir halı gibi !

Günümüzde kapitalist büyüme aslında bir yanılsama. Yani toplumdaki sömürü ilişkilerini ve ekonomideki büyümenin ve zenginliklerin ne pahasına ve kimler tarafından yaratıldığını gizlemeye hizmet ediyor.
Siyasal iktidarlar açısından toplumun önüne bir başarı göstergesi olarak konulurken, aynı zamanda işçi sınıfının yarattığı ama sahip çıkamadığı ‘artı değer’ milli gelir hesaplanırken ‘katma değer’ olarak gösterildiğinden, acımasız bir kapitalist sömürü olgusu gizleniyor. Yani büyüme her türlü toplumsal sorunun, sıkıntının altına süpürüldüğü büyük bir halı işlevi görüyor.

Büyüme, kalkınma sorununu gizlemeye yarıyor!

Büyüme sorunu daha ziyade Merkez kapitalist ülkelerin bir sorunu. Özellikle 2008 krizine kadarki 30- 40 yıllık süreç gözlemlendiğinde, bu ülkelerdeki büyüme hızlarının ortalama yüzde 2’lerde seyrettiği, yani bu ülkelerin az gelişmiş ülkelerden daha yavaş büyüdükleri görülür.
Bunun nedenlerinin başında bu ülkelerdeki aşırı sermaye birikimi ve kâr oranlarının düşme eğilimine girmesiyle yeni yatırımların azalması, çok yüksek borç stokları, spekülatif finansal faaliyetlerin ön plana çıkması gibi artık yaşlanan kapitalizmin iyice açığa çıkan temel çatışmaları geliyor.
Diğer taraftan azgelişmişler için büyümeden daha önemli bir sorun kalkınma ve sanayileşme. Çünkü bu ülkeler genelde gelişmişlerden daha hızlı büyüseler de (örneğin Türkiye) kapitalist bir üretim tarzı içinde ekonomik ve sosyal olarak kalkınamıyor ya da (bırakın doğa ile uyumlu olmasını) kapitalist anlamda da sanayileşemiyor.
Bu nedenle de salt büyüme odaklı bir strateji, ekonomiyi büyütürken, ülkenin kalkınma ya da sanayileşmesine her hangi bir katkı vermiyor, hatta bu çabaları önlerken, bu sorunların üzerinin örtülmesine de yardımcı oluyor.
Nitekim son yıllara kadar yılda ortalama yüzde 5’lerde büyümüş olmasına rağmen Türkiye’nin kalkınmakta ve sanayileşmekte olduğunu ileri sürebilmek mümkün değil.
Ülkenin her tarafı TOKİ inşaatları, AVM’ ler, gökdelenler, plazalar ve büyük camilerle ya da duble yollarla, büyük köprülerle, tünellerle ve yüzlerce enerji santrali (HES ve RES’ler) ile kuşatılırken, dişe dokunur, gözle görünür yeni bir fabrikanın yapıldığına tanık olunmadı.
Bu haliyle Türkiye, daha ziyade emperyalizme bağımlı bir yarı sömürge, yarı-sanayileşmiş ülke ve ekonomi konumunu sürdürüyor. Demokratik hak ve özgürlükler, insan hakları, eğitim, ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi sosyal kalkınma göstergeleri açısından ise son yıllarda iyice geriye gittiğimiz bir gerçek.
Kısaca siyasal iktidarların hızlı büyüme oranlarının arkasına sığınarak ileri sürdüğü ekonomik ve sosyal “gelişme” ya da “refah artışı” iddiaları gerçekçi değil.
  
Büyüme güvenceli ve iyi ücretli, nitelikli istihdam yaratmıyor!

Günümüzde iktisadi büyüme yeterli düzeyde ve güvenceli istihdam yaratmıyor. Kapitalizm, sadece kriz dönemlerinde değil, krizde olmadığı dönemlerde de yeterince iş ya da istihdam yaratan bir sistem olmadığını ortaya koydu artık.
Bu yıl görüldüğü gibi ülkede yarattığı istihdam; 1 milyon 300 bin çırak, stajyer ve kursiyer biçiminde (2) , yani geçici, düşük ücretli, yarı zamanlı ve güvencesiz istihdam.
Bu anlamda kapitalizm bir yandan vahşi bir emek sömürüsü sürdürürken, diğer yandan milyonlarca insanı işsiz bırakıyor, ciddi bir emek gücü potansiyelini atıl bırakarak israf ediyor ve iş kazaları adı altında binlerce işçinin ölümüne neden oluyor.
Tek başına geçen yıl 2 bin civarında işçi iş kazalarında hayatını kaybetti (3). Bu durum kapitalizmin emek üzerinde yarattığı tahribatın en yakıcı, en çarpıcı örneği.

Büyüme eşitsizlikleri azaltmıyor, daha da artırıyor!

İktisadi büyüme kavramı pratikte toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri açıklayamadığı gibi bu tür eşitsizlikleri gizlemek, perdelemek için kullanılıyor. Örneğin birkaç banka, holding ya da büyük inşaat şirketi kâr ettiğinde ortalama, kişi başına düşen gelir de büyüyor, iktisadi büyüme de hızlanıyor.
Bu anlamda İktisadi büyüme gerçekte, sermayenin, servetin büyümesidir. Öyle ki iktisadi büyümenin hızlandığı yıllarda servet ve sermaye sahiplerinin varlık stoklarının da çok hızlı büyürken, ücretlilerin ya da küçük üretici, esnaf ve köylünün gelirlerinin yerinde saydığı ya da çok az arttığı görülüyor (bu sonuca neden olan faktörlerden bazıları da kuşkusuz emek karşıtı ücret, gelir ve vergi ve bütçe politikaları).
Örneğin bu yılın ilk 9 ayında borsada işlem gören 73 büyük şirket kârlarını ortalama yüzde 55 ve 9 banka hariç tutulduğunda ise yüzde 93 artırdı (4). Bu yılın ilk 3 ayında bankaların kâr artışı ise yüzde 65 oldu.
Bir başka anlatımla, iktisadi büyüme sonucunda gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlik düzelmiyor, daha da artıyor, servet hem ülke içinde, hem de uluslararası boyutta olmak üzere az sayıda zenginin elinde toplanırken toplumun kalan kısım giderek yoksullaşıyor, mülksüzleşiyor,
Küresel olarak milyarlarca insan yoksulluk içindeyken, az sayıda insan dünyadaki zenginliklerin çok büyük bir kısmına el koyabiliyor. Kapitalist ekonomiler büyürken ve servet zenginliği hızla artarken, bu refah ve zenginliklerin dağılımı hem servet, hem de gelir dağılımı bağlamında son derece adaletsiz gerçekleşiyor. Emekçi sınıflar ile sermaye sınıfı arasındaki uçurum ise giderek daha da büyüyor.
Keza bu eşitsizlik bir kerelik olarak kalmıyor, piyasalar ve kapitalist devlet bu eşitsizlikleri hem yeniden üretiyor, hem daha da derinleştiriyor. İktisadi krizler bu eşitsizlik ve adaletsizliği daha da artırıyor.
Diğer taraftan tarih, bize, sosyal devletin sona ermesinde görüldüğü gibi, kapitalizmi reforme etme çabasının sadece kısa bir süre için işe yarayabildiğini gösteriyor. Çünkü bu çaba sistemin egemenlerince yok ediliyor.
Nitekim Credit Swiss’in son raporunda belirtildiği üzere dünyanın en zengin yüzde 1’lik bir azınlığı dünya servetinin yüzde 50,1’ini elinde tutarken, kalan yüzde 99’luk nüfus yoksulluk içinde kıvranıyor (5) . Türkiye’de ise en zengin yüzde 10’luk nüfus toplam servetin yüzde 78’ine el koyabiliyor. Keza (TÜİK verilerine göre) en yoksul yüzde 60’lık hane halkının evine ayda ortalama sadece 843 lira girebiliyor. Ve 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1567 lira iken, asgari ücret net sadece 1404 lira olabiliyor.
Bu veriler ülkede yaklaşık 25-30 milyon yoksulun neden yoksulluk yardımlarıyla, borçlanarak, kayıt dışı işlerden sağlayabildiği gelirlerle geçimini sürdürmeye çalıştığını ve yoksulluğun giderek arttığı ülkede yüksek ekonomik büyümenin aslında bir servet büyümesinden başka bir şey olmadığını ortaya koyuyor.

Büyüme doğayı tahrip ediyor!

Son olarak, kapitalist büyüme, daha fazla üretim ve tüketim doğayı tahrip ediyor. Zira kapitalist üretimin doğrudan amacı insan ihtiyaçlarının ya da toplumsal ihtiyaçların karşılanması değil, kâr, daha fazla kâr ve en fazla kâr elde etmek.
Daha fazla kâr için daha fazla üretim ve tüketim yapılıyor. Bunun sonucunda ekonomi büyüyor ancak böyle bir büyüme sırasında hem emek, hem de çevre daha fazla sömürülüyor, daha fazla tahrip ediliyor.
Türkiye’de inşa edilen nükleer santrallere ilave olarak, hali hazırda, Trabzon’da 135, Rize’de 84, Artvin’de 21 ve Bingöl’de 26 adet HES yapılması planlanmış durumda ve bunların bazılarının inşaatı yöre halkının muhalefetine ve aleyhteki mahkeme kararlarına rağmen sürdürülüyor. Kalkınma Bakanlığı’nın verilerine göre ülkede proje değeri toplam olarak 135 milyar doları bulan 217 büyük çaplı alt yapı projesi sürdürülüyor.
Son döneme damgasını vuran ve bir kentsel talana dönüşen emlak-konut ve AVM inşaatları ise bir yandan rant üzerinden servet birikimini hızlandırırken, diğer yandan da kent ve çevre felaketlerine neden oluyor.
Kâr amacı diğer amaçların üstüne çıktığında çevre üzerindeki olumsuz etkiler de kaçınılmaz hale geliyor. Su, hava, toprak kirliliği kâr amaçlı bir üretim sisteminin yan ürünleri.
Diğer yandan kapitalist üretim ve değişim tarzı altında, sermayeyi, çevre üzerindeki olumsuz etkilerini minimize edecek yöntemleri bulup kullanmaya teşvik eden kalıtsal mekanizmalar mevcut değil.
Örneğin sanayide kullanılmak üzere üretilen yeni kimyasallar, insan ya da doğa üzerinde ne tür etkileri olacağı konusunda hiçbir araştırma yapılmaksızın takdim ediliyor. Aşırı kalabalık ve sağlıksız koşullarda beslenen hayvanların yemine katılan antibiyotikler de rutin olarak kullanılıyor ve bütün bunlar antibiyotiğe karşı dirençle ortaya çıkan hastalıkların gelişip yaygınlaşmasına neden oluyor. Otomotiv sektörünün neden olduğu devasa çevresel felaketler ise ortada.
Yani iktisadi büyüme fetişizmi başta iklim değişiklikleri ve bunun neden olduğu, Türkiye’de son yıllarda görülmekte olan sel felaketleri gibi, ciddi ekolojik, ekonomik ve sosyal sorunlara neden oluyor.
Buna karşılık egemenlerin bugüne kadar üretebildikleri çözümler büyük çaplı sosyal maliyetlere neden olan bu faaliyetleri sadece meşrulaştırıyor, insanları bu felaketin sorumlusu olarak gösteriyor, gerçek sorumlular olan kapitalizmin çevre ile uyuşmayan yapısını ve kar sürümlü sonsuz, sınırsız sermaye birikimini olgusunu gizlemeye hizmet ediyor.
Kısaca büyüme tartışılırken, miktarı, yüksekliği, gerçekliği, sürdürülebilirliği kadar, ne için, kimler için, ne pahasına ve nasıl yapıldığı da tartışılmalı.
....................
(1) İbrahim Kahveci, “Büyüme formülü: Baz 6,1+Para 5,0= %11,1”,
http://www.karar.com, 12 Aralık 2017.
(2) DİSK-AR İşsizlik ve İstihdam Raporu-Ekim 2017.
(3) 
http://tr.euronews.com/…/isci-olumleri-turkiyede-rekora-gid….
(4) Abdurrahman Yıldırım, “Şirketlerin kâr artışı enflasyonu 5’e katladı”, ayildirim@htgazete.com.tr, 10 Kasım 2017.
(5) Credit Swiss, Global Wealth Report 2017: Where Are We Ten Years After The Crisis?, 14 Kasım 2017.


29 Kasım 2017 Çarşamba

BİZ GERÇEKTEN BÜYÜYOR MUYUZ? YA DA BÜYÜME NE DEMEK?

BİZ GERÇEKTEN BÜYÜYOR MUYUZ? YA DA BÜYÜME NE DEMEK?

Mustafa Durmuş

29 Kasım 2017
OECD’nin dün yayımlanan “Ekonomik Görünüm 2017” Raporu’nun (1) içinde yer alan Türkiye’ye ait bölüm (2) ana akım medyada epeyce yankı bulsa da, Kılıçdaroğlu’nun aynı gün açıkladığı bazı belgelerin gölgesinde kalmaktan kurtulamadı.
OECD bu raporunda Türkiye’de bu yıl daha önce yüzde 3,7 olarak gerçekleşeceğini öngördüğü ekonomik büyüme hızını (güçlü mali teşviklerle sağlanan tüketim artışı ve ihracat artışından hareketle) yüzde 6’ya yükseltti ve Türkiye’nin bu yıl Hindistan ve Çin’den sonra en hızlı büyüyen 3. ülke konumunda olacağını açıkladı. Rapora göre, bu büyümenin 2018’de yüzde 4,5 ve 2019’da ise yüzde 5 olması bekleniyor. Aynı raporda dış finansman ihtiyacındaki artışın yanı sıra enflasyonun ciddi bir sorun olmaya devam edeceği vurgulanıyor.
Revizyonlar sıklaştı
Gerek OECD gerekse de IMF ve Dünya Bankası son yıllarda sıklıkla önceki büyüme hedeflerini revize ediyorlar. Geçmişte daha çok “düşürme” biçiminde gerçekleşen bu revizyonun küresel ekonomik gelişmeler ışığında son dönemde “yükseltme” biçiminde olduğu görülüyor.
Dünyanın en itibarlı ekonomi okullarından mezun iktisatçıları yüksek ücretlerle çalıştıran böyle uluslararası kuruluşların daha önceki tespitlerinde sıklıkla yanılmaları ayrıca değerlendirilecek bir durum olsa da, Türkiye’deki gelişmelerin onları şaşırttığı bir gerçek.
Diğer yandan bir süredir Hükümet yetkilileri de yüksek büyüme hızlarından söz ediyor ve örneğin bu yılın 3. Çeyreğinde yüzde 10’un üzerinde bir büyümenin gerçekleşebileceğinin altını çiziyor.
Yüksek işsizlik, enflasyon, döviz kuru, cari açık, döviz pozisyon açığı, borç stokları gibi diğer iktisadi göstergeler açısından durum giderek kötüleşirken böyle yüksek ekonomik büyüme hızlarına nasıl ulaşılabildiğinin yanıtı aslında 2016 yılında GSYH büyüme hesaplarıma yönteminde yapılan önemli bir değişiklikle ilgili.
Hesaplama yöntemi değiştirildi
ESA 2010 adı verilen ve AB ülkelerinin de benimsediği yeni yönteme göre, Türkiye eski hesaba nazaran çok daha yüksek büyüyor. Örneğin tek başına 2015 yılında eski hesaba göre milli gelir 142 milyar dolar daha yüksek çıkıyor. Ya da baz yılı olarak seçilen 2009 yılından bu yana eski hesapla kıyaslandığında Türkiye ekonomisi her yıl ortalama yüzde 2 puan, toplamda 8 yılda yüzde 16 daha fazla büyümüş. Böylece ülke, eski hesaba göre “sıradan / ortalama bir yükselen ekonomi” iken bir anda “öncü/lider bir yükselen ekonomi” haline geliyor.
Daha önce de yazmıştık. Bu yeni hesaplama ile GSYH deflatörünün doğası değiştirildi, yüksek kayıt dışılık hesaplamaya dahil edildi (nasıl hesaplandığı tam olarak bilinemese de). Keza AR-GE ve silah üretimi için yapılan harcamalar yatırım harcaması olarak ele alındı. Ama daha da önemlisi emlak-konut yapımı biçimindeki aslında tüketim harcaması sayılması gereken harcamalar artık yatırım harcaması olarak kabul ediliyor.
Ne kadar konut o kadar büyüme
Böyle olunca da örneğin yatırımların GSYH içindeki payı eski hesaplamada yaklaşık yüzde 18 olarak belirlenmişken bu yöntem değişikliği ile bir anda yüzde 28’in üzerine çıkıveriyor. Böylece ne kadar çok konut vb. yapılırsa ekonomi o denli büyümüş oluyor. Nitekim üretime katkı veren sektörler sıralamasında ilk sırada açık ara farkla emlak-finans sektörü geliyor. Yani büyümenin amiral gemisinin kayıt dışılığın en yaygın olduğu inşaat sektörü olduğu anlaşılıyor.
O halde şu soruların yanıtlarının bilinmesi gerekiyor: Milli gelirin hesaplanmasındaki yöntem değişikliği sonuca yüzde 20 gibi oldukça yüksek bir oranda etki yapabilir mi, bu farklılık örneğin AB ülkelerinde ne düzeyde ve biz 2016 yılına kadar ekonomideki kararlarımızı böyle bir yanlış ya da eksik hesaplamaya göre mi yaptık?
AB’de etki +/- binde 1
AB’deki duruma bakmak yeterli olur. 28 AB ülkesinde 1997-2013 döneminde yeni hesaplamaya göre ortaya çıkan farklılık (+/-) olmak üzere yılda ortalama sadece binde 1. Yani Türkiye’de elde edilen yılda ortalama + yüzde 2 İle kıyaslanamayacak kadar düşük. Yani yeni hesaplama yöntemi bu ülkelerdeki ekonomik büyümeye ilişkin sonuçlarda fazla bir şey değiştirmemiş. Bizdeki durum, her ne kadar hesaplamaya hangi yöntem ya da verilerle dahil edilebildiği bilinmeyen yüksek kayıt dışılık olgusu ya da AR_GE ve silah üretimi ile açıklansa da tatmin edici değil.
Goldman Sachs’dan farklı bir sonuç
Çünkü Goldman Sachs’ın ekonomistleri de başta Türkiye ekonomisindeki gelişmeleri yakından izleyen Erik Meyersson olmak üzere bu soruya kafa yormuşlar ve bir rapor hazırlamışlar (3).
Meyerson ve arkadaşları AR-GE ve silah üretimine yapılan yatırımların toplam yatırımlar içindeki payının yüzde 1,7 gibi küçük bir payının olduğunu belirledikten sonra kendi hesaplamalarını yapıyorlar.
Cari Faaliyet Göstergeleri (CAI) adını verdikleri ve aralarında; demir ve çimento üretimi, elektrik tüketimi, ticaret ve imalat sanayi endeksindeki, reel sektörün kullandığı banka kredilerindeki, turist sayısındaki, sanayici ve tüketici güven endeksindeki, nüfus artışından arındırılmış istihdamdaki ve istihdama uyarlanmış gelirlerdeki yüzdesel değişimi dikkate alıyorlar.
3 kat abartılı büyüme?
Adeta bir dedektif titizliği ile bu denli yüksek büyümenin ortaya çıkması halinde, işin doğası gereği olay yerindeki kanıtları inceliyorlar. Bu kanıtların olayı yeterince açıklayıp açıklamadığına bakıyorlar. Ve şu sonuca ulaşıyorlar: TÜİK’in yeni hesaplama yöntemiyle elde ettiği büyüme oranları olması gerekenin yılda ortalama yüzde 4,5 puan üstünde.
Bir başka deyimle Goldman Sachs’a göre büyüme verileri aşırı abartılı. Bu çerçevede 2017 büyümesinin; yüzde 6,0 eksi yüzde 4,5 yani en fazla yüzde 1,5 olması gerekiyor. 2018 ve 2019’da ise büyüme hızı yüzde yarımın (binde 5) altına düşecek. Hatta geçmiş bazı yıllarda büyüme değil, küçülme söz konusu.
TÜİK’in hesaplama yöntemiyle ilgili olarak daha önce başta Korkut Boratav ve Tuncer Bulutay gibi bu işin uzmanı hocalar da kaygılarını belirtip TÜİK’ten açıklama istemişlerdi.
İşçi sınıfının refahı yüksek büyümeyle uyumlu değil 
Bu tartışmanın bitmeyeceği açık. Bu nedenle de başa dönerek biz OECD’ nin aynı tarihte yayımladığı bir başka rapora Türkiye’deki istihdam durumu raporuna (4) bakmakla yetineceğiz.
Çünkü ekonomi gerçekten yüksek hızla büyümekte ise, bu gelişmeyi sağlayan başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin refahında da bir artış olması beklenmez mi? Buna uygun olarak ücret, çalışma koşulları, iş güvenliği, işçi sağlığı, kadın-erkek işçilerde ücret eşitliği gibi konularda olumlu gelişme olmaz mı? Eğer bu olumlu gelişmeler yoksa, hatta durum daha da kötüleşmiş ise, böyle bir büyümenin (bırakın nasıl sağlandığını) asıl olarak niteliğini, yani işçi sınıfına getirip, götürdüklerini tartışmak gerekmez mi?
Maalesef OECD’nin Türkiye istihdam raporu büyüme öngörülerinden farklı bir tablo sunuyor bize. Öyle ki Türkiye, güvenli, iyi ücretli, sağlıklı ve eşitlikçi iş-istihdam koşullarına erişim açısından OECD ortalamasının en az yüzde 30 altında bir yerde duruyor. Bu da reel olarak bir ekonomik büyüme olsa da bu büyümenin, bunu sağlayan sınıfa bir refah artışı getirmediğini, tam tersine ondan giderek daha fazla şeyler götürdüğünü gösteriyor.
……………………..
(1) OECD, Economic Outlook, November 2017.
(2) http://www.oecd.org/tu…/turkey-economic-forecast-summary.htm, s. 238 - 240.
(3) Goldman Sachs Economic Research, “GDP revision rewrites Turkish economic history, confounding Fundamentals”, 3 November 2017.
(4) OECD, “How does TURKEY compare? Employment Outlook 2017”, July 2017.