cari açık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cari açık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2019 Salı

UÇAK TÜRBÜLASTAN ÇIKTI MI YOKSA DÜŞÜŞ DEVAM MI EDİYOR?


UÇAK TÜRBÜLASTAN ÇIKTI MI YOKSA DÜŞÜŞ DEVAM MI EDİYOR?

Mustafa Durmuş

12 Ağustos 2019

Bir kaç gün önceki resmi müjdeli haber ekonominin türbülanstan çıktığı, kara bulutların da dağılmakta olduğu yönündeydi.
Buna dayanak olarak da cari açığın kapanmaya yüz tutması, hatta fazla vermeye başlaması gösterildi. Havuz medyası bu gelişmeyi bayram öncesinde (döviz kurundaki son haftalardaki düşüşle birlikte), adeta bol fıstıklı baklava tadında sundu.

HASTA KİLO KAYBETMEYE DEVAM EDİYOR
Oysa daha önceki bir yazımızda (1), bizim ekonomimizin cari fazla vermesi ile örneğin Çin ya da Almanya ekonomilerinin cari fazla vermesinin aynı anlama gelmediğini, kanserden dolayı ciddi kilo kaybetmekte olan hasta örneğiyle anlatmıştık. Buna tekrar dönmeyeceğim o yazı güncelliğini aynen koruyor. Hatta tabloda sunduğum ve ayrıca ayrıntılı açıklamasını yaptığım gibi, o günden bu yana durum (bence) sadece ciddiyetini korumuyor, hasta sağlıksız kilo vermeyi sürdürüyor.
Tabloya bakıldığında sağlıklı bir gelişme gibi sunulan cari açıktaki yaklaşık 10 katlık azalmanın aslında dış ticaret açığındaki büyük çaptaki azalmadan kaynaklandığı görülüyor.

EKONOMİ KÜÇÜLÜP İTHALAT AZALDIĞI İÇİN CARİ AÇIK KAPANDI
Bunun da iki boyutu var: İthalat çok büyük çapta azalırken, ihracatta küçük çapta bir artış olmuş. Bu gelişme dış ticaret açığını ve cari işlemler açığını azaltmış. İhracat tarafında açığın kapatılmasına etki eden asıl faktörün ise turizm gelirlerindeki artış olduğu verilerin detayından anlaşılıyor.
Özcesi cari açığın kapanmaya yüz tutması (Korkut Boratav Hoca’nın da dediği gibi) (2) krizin, ekonominin küçülmesinin, işsizliğin ve yoksulluğun artmasının resmi olarak tescil edilmesi anlamına geliyor. Yani cari açıktaki kapanma emekçilerin ve toplumun büyük bir kısmının ağır bedeller ödemesiyle gerçekleşti (kapitalist sistemde bunun başka bir yolu da yok).

YOKSULLAŞTIRAN BÜYÜMEDEN YOKSULLAŞTIRAN KÜÇÜLMEYE
Diğer taraftan ödemeler dengesi verilerinin yayınlandığı günlerde TÜİK tarafından yayınlanan Dış Ticaret Endekslerini de dikkat almamız gerekiyor, çünkü bize (resmi görüşün söylemediği) önemli bir şey daha söylüyorlar.
Buna göre, İhracat Birim Değer Endeksi geçen yılın Haziran ayına göre bu yılın Haziran ayında yüzde 4,8; İthalat Birim Değer Endeksi ise yüzde 3,7 azaldı (3). Bunun anlamı artık hem daha ucuza dışarıya satıyoruz, hem de daha ucuza dışarıdan satın alıyoruz. Ama bu ucuzlama ihracat ve ithalat tarafında aynı ölçüde gerçekleşmemiş. İkisi arasında ihracat lehine yüzde 1,1 puanlık bir fark var. Bu da dışarıya satarken aynı zamanda fakirleşiyoruz demek.
Nitekim bunu anlatan bir diğer veri yine aynı bültende yer alan Dış Ticaret Haddi Endeksi (DTH). Bu endeksin “100’ün üstünde olduğunda ülkenin göreli olarak dış ticarette iyi durumda olduğu” kabul edilir (çünkü bu ekonominin dış ticaretteki eşitsiz değişim sarmalı içinde olmadığı anlamına gelir).
DTH hala 100’ün üstünde ama geçen yıldan bu yana Endeks azalma eğiliminde. Öyle ki İhracat Birim Değer Endeksinin İthalat Birim Değer Endeksine bölünmesiyle hesaplanan ve 2018 yılı Haziran ayında 104,1 olarak elde edilmiş olan bu Endeks, 1,2 puan azalarak 2019 yılı Haziran ayında 102,9 oldu. Ayrıca 2019 yılı ikinci çeyreğinde (Nisan-Haziran) geçen yılın aynı dönemine göre 2,5 puan azalarak 101,5’e düştü.
Genellikle ekonomi büyürken DTH azgelişmiş ekonominin aleyhine döndüğünden buna iktisat literatüründe “yoksullaştıran büyüme” adı verilir. Türkiye de bunu yaşamıştı ama artık “yoksullaştıran küçülme” yoluna sapmış bulunuyoruz.

FİNANS HESABI NE SÖYLÜYOR?
Merkez Bankası’nın yayınladığı ödemeler dengesi verilerinden olan Finans Hesabı (4) bize özetle şunları söylüyor:
(i) Sermaye girişleri 8 kata yakın azaldı:
Geçen yılın ilk altı ayına (Ocak-Haziran) göre bu yılın aynı döneminde; ülkeye toplam sermaye girişleri yaklaşık 8 kat azalarak 13,7 milyar dolardan 1,8 milyar dolara geriledi (oysa yılın üç ayındaki azalma sadece 1/3 bir oranındaydı). Yani girişler 11,9 milyar dolar azaldı. Bu arada sadece Mart ve Nisan aylarında toplam 7,2 milyar dolar yurt dışına çıktı.
Sermaye biçimleri olarak baktığımızda; uzun vadeli yabancı kaynak olarak değerlendirilen doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında geçen yıl 2,024 milyar dolarlık bir çıkış varken, bu yıl bu miktarın 1,486 milyar dolara gerilediğini görüyoruz. Ancak ilk üç aya göre bu çıkışlar hızlandı.
(ii) Doğrudan yabancı sermaye gayrimenkul ve emlake geliyor:
Ülkeye gelen ve göreli olarak ekonomiye en fazla istihdam ve gelir katkısı yaptığı ileri sürülen doğrudan yabancı yatırım miktarı ise aynı dönemde 5,527 milyar dolardan 4,598 milyar dolara düştü. Yani bu dönemde ülkeye 929 milyon dolar daha az yabancı doğrudan yatırım geldi. Oysa yılın ilk üç ayında ülkeye gelen yatırım miktarında artış vardı.
Bu gelen yatırımların yeni fabrika yatırımları gibi reel yatırımlardan ziyade, ülkeden gayrimenkul alımı biçimindeki satın almalara yönelik olduğunun altını çizmek gerekiyor.
(iii) “Gelen” portföy yatırımları azalırken, “çıkanlar” artıyor:
Geçen yılın ilk altı ayında ülkeden yurt dışına olmak üzere, yurttaşlarımız 362 milyon dolarlık bir portföy yatırımı yapmışken, bu yıl bu 2,025 milyar dolara yükseldi. Bu 5,6 katlık bir artış demek. Oysa bu yılın ilk üç ayında portföy yatırımları tersine dönmüş ve ülkeye 433 milyon dolarlık bir portföy yatırımı girişi olmuştu.
Kısaca zenginlerimiz paralarını yurt dışındaki finansal piyasalarda değerlendirmeyi tercih etmişler.
Bu dönemde ülkeye yabancıların yaptığı (gelen) portföy yatırımlarında ise neredeyse 15 katlık bir portföy yatırımı artışı söz konusu olsa da (241 milyon dolardan 3,617 milyar dolara yükselmiş) bunu dikkatli yorumlamak gerekir.
Çünkü bu yılın ilk üç ayında ülkeye gelen portföy yatırımı 8,816 milyar dolar iken bu 6 ayın sonunda bu sadece 3,617 milyar dolar olabildi. Yani yaklaşık 2,5 katlık bir düşüş yaşandı.
Ayrıca böyle yatırımların sadece yüzde 23’ü borsaya-yani hisse senetlerine, kalan yüzde 77’sinin ise dünyanın en yüksek üçüncü faiz getirisini sunan Hazine bonosu ve Devlet tahvillerine gittiğini vurgulayalım.
Kısaca devlet geldiğimiz nokta itibariyle, cari açığın önemli bir kısmının finansmanını üstlenmek zorunda kaldı. Bunun sonucunda ortaya çıkan faiz oranı artışı ve bunun neden olduğu bütçedeki faiz harcamalarındaki artış ise krizin bedelinin toplumun bütününe ödettirileceğinin bir diğer göstergesi.
(iv)Ekonomi ve siyasete olan güven yitimi dövizin dışarıya kaçmasıyla sonuçlanıyor:
Bir de Finansman Hesabının “diğer yatırımlar” kalemine bakalım. Burada banka mevduatları ve banka kredileri gibi sermaye akımlarına yer veriliyor. Geçen yılın ilk üç ayında ülkedeki bankalara (ağırlığı mevduat biçiminde olan) 3,4 milyar dolar gelirken, bu yılın ilk üç ayında yurt dışındaki bankalara mevduat olarak 7,6 milyar dolar gitti.
Altı aylık süreçte (yani Ocak-Haziran döneminde) geçen yıl yerli bankalara net geliş olmadığı gibi 76 milyon dolarlık azalma söz konusu olmuş. Buna karşılık bu yılın altı ayında yurt dışındaki bankalara giden mevduatın miktarı yaklaşık 6 milyar dolar oldu.
Yani bu bir yıl içinde yurt dışındaki bankaların verdiği vadeli mevduat faizlerinin bizdekinin çok altında olmasına rağmen dövizin dışarıya kaçması, döviz sahibi yurt içi yatırımcıların ekonomiye ve siyasete ciddi bir güven sorunu yaşadığını gösteriyor.
(v) “Net Hata ve Noksan ” kaleminde normalleşme yaşanıyor:
“Kaynağı belli olmayan döviz olarak” da bilinen para geçen yılın ilk 6 ayında (artı) 9,6 milyar dolar iken bu yılın 6 ayında giderek erimiş ve eksiye dönerek (- )161 milyon dolar olmuş.
Kısaca bu tablo dikkatlice analiz edildiğinde, ileri sürüldüğü gibi türbülanstan çıkış olmadığı (en azından henüz), ekonominin irtifa kaybetmeyi sürdürdüğü görülüyor.
Kaldı ki ekonomik krizden çıkış stratejisinin yol açtığı ağır faturanın kimler tarafından ödendiği ya da ödeneceği de en az çıkışın kendi kadar önemli değil mi?
Tıkanan ücret zammı görüşmeleri, sendikaların grev aşamasına gelmiş olmaları, Hazine’nin şirketlere ortak olarak açık bir biçimde sermayeyi kurtarma girişimleri, iş kazası adı altındaki yaşanan iş cinayetleri ve yaygın bir biçimde sürdürülen doğa tahrip ve talanı krizin faturasının kimler tarafından ödendiğini göstermiyor mu?

DİP NOTLAR:
(1) Mustafa Durmuş, “Tespihe dizilmiş kriz paketleri”, http://sendika63.org(26 Mayıs 2019).
(2) 
http://haber.sol.org.tr/…/korkut-boratava-gore-damat-albayr… (9 Ağustos 2019).
(3) TÜİK, Dış Ticaret Endeksleri, Haziran 2019 (9 Ağustos 2019).
(4) T.C.M.B., Ödemeler Dengesi İstatistikleri, Haziran 2019,
https://www.tcmb.gov.tr (12 Ağustos 2019).

 Tablo: Ocak-Haziran Döneminde 2018 ve 2019 Yıllarında Ödemeler Dengesi Kıyaslaması (USD doları- Kaynak: Tarafımızca yeniden derlenen TCMB Ödemeler Dengesi Verileri –Ağustos 2019)

 USD
2018 Ocak- Haziran
2019 Ocak-Haziran
Açıklama
Cari İşlemler Hesabı
- 31,7 milyar dolar
-3,3 milyar dolar
Cari işlemler açığı 9,6 kat azaldı
Dış Ticaret Dengesi
-       33,7 milyar dolar
-       8,1 milyar dolar
Dış ticaret açığı 4,2 kat azaldı
Toplam Mal İhracatı
85,8 milyar dolar
89,1 milyar dolar
Mal ihracatı sadece 3,3 milyar dolar attı
Toplam Mal İthalatı
119,5 milyar dolar
97,2 milyar dolar
Mal ithalatı 22,3 milyar dolar azaldı
Finans Hesabı
- 13,7 milyar dolar
- 1,8 milyar dolar
Yabancı kaynak girişi 11,9 milyar azaldı (yaklaşık 8 kat düştü)
Yurt Dışına Yapılan Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı (Giden)
2, 0 milyar dolar
1,5 milyar dolar
İlk 3 aya göre yurt dışına çıkışlar hızlandı
Yurda Yapılan Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı (Gelen)
5,5 milyar dolar
4,6 milyar dolar
0,929 milyar dolar daha az doğrudan yatırım geldi
Yurt Dışına Yapılan Portföy Yatırımı  (Giden)
0.362 milyar dolar
2,025 milyar dolar
İlk 3 ayda giden paranın bir kısmı dönmüştü, ama yurt dışına giden fon 5,6 kat arttı
Yurda Yapılan Portföy Yatırımı (Gelen)
0.241 milyar dolar
3,617 milyar dolar
15 kat artış var ama yanıltıcı zira 3 aylık verilere göre giriş 2, 5 kat azaldı

20 Haziran 2018 Çarşamba

KIRK SATIR MI, KIRK KATIR MI?


KIRK SATIR MI, KIRK KATIR MI?

Mustafa Durmuş

19 Haziran 2018

Ekonomi literatüründe “trade off” olarak adlandırılan, “ödünleşim” olarak da dilimize çevrilen bir durumun halk dilinde en iyi karşılığı “kırk satır mı, kırk katır mı? olsa gerek.
Bir seçenekten vazgeçmenin ödülünün (aslında bedelinin) diğer seçenek olduğu gibi bir hali anlatıyor. Masalların sonunda dinleyenlere sorulan bir sorudur ve dinleyeni cezalandırmak için sorulur. Kırk satıra boynunu uzatmak istemeyen dinleyici, kırk katıra binip kurtulacağını zannederken aslında kırk katırın ardına bağlanarak cezasını çeker…
Yanlış anlaşılmasın “seçim sonrasında hangisi gelirse gelsin bizim durumumuz değişmez” demiyorum. Tam tersine durumumuz çok değişir. Umudu koruyarak, yurttaşlık görevimizi kararlılıkta yerine getirmek zorundayız bu Pazar.
Benim bu başlık altında anlatmak istediğim, seçim kampanyaları sırasında gerektiği kadar ele alınmayan iktisadi bir konu. Oysa bu konu büyüme, cari açık, döviz kurları ve istihdam gibi temel olayları doğrudan etkiliyor.
Ülkeye reel yatırımlar yapmak için (örneğin fabrika kurmak gibi) dışarıdan gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının (DYSY) durumundan söz ediyorum.

DOĞRUDAN YABANCI SERMAYE YATIRIMLARI ALARM VERİYOR
Her ne kadar Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermayeli yatırımların önemli sayılabilecek bir kısmının emlak/konut sektörü ve özelleştirmeler gibi ülke ekonomisi için çok da faydalı olmayan alanlarına geldiğine ilişkin bilgimiz (ve bu anlamda bu yatırımlara ilişkin soru işaretlerimiz olsa da), bu yatırımlar verili durumdaki ülke ekonomisi için çok önemli.
Öncelikle bir tespitte bulunalım. UNCTAD tarafından bu yılın Mayıs ayında yayımlanan uluslararası yatırımlara ilişkin bir rapora göre[1] doğrudan yabancı sermaye yatırımları açısından Türkiye ekonomisi alarm veriyor.

YÜZDE 39 AZALMA!
Çünkü özellikle 2015 yılından beri ülkeye gelen bu tür yatırımlarda ciddi bir düşüş var. Şöyle ki 2015 yılında ülkeye gelen yabancı sermaye yatırımı 17,8 milyar dolar iken, 2016’da 12,9 milyar dolara ve 2017 yılı sonu itibariyle de 10,9 milyar dolara gerilemiş.
Bu arada ülkeden doğrudan yabancı sermaye çıkışı sürüyor. Yani fabrikalarını, tesislerini kapatıp giden yabancı yatırımcılar var. Örnek olarak 2015 yılında çıkan sermaye 4,8 milyar dolar olmuş. Sonraki 2 yılda yaklaşık ortalama yılda 3 milyar dolar sermaye ülkeyi terk etmiş.
Bunlar cari akım olarak adlandırdığımız akımlar. Bir de stok olarak rakamlara bakmak lazım. Aynı rapora göre, ülkede 2010 yılında toplam 190 milyar dolarlık bir yabancı sermaye stoku (birikmiş yatırım) varken, 2017 yılında bu 186 milyar dolara gerilemiş.
Stok anlamda ülkeden çıkan sermaye stokundaki gelişme ise çok daha çarpıcı: 2010 yılında 22,5 milyar dolar iken 2017 yılında 41,4 milyar dolar olmuş. Yani 7 yılda ülkedeki doğrudan yabancı sermaye stoku yaklaşık 19 milyar dolar azalmış.

ÜLKE YATIRIM YAPILABİLİR OLMAKTAN UZAKLAŞTI
Kısaca ülkeye artık daha az doğrudan yatırımcı gelirken, ülkeden gidenler artmış. İlave olarak son birkaç yıldır başta İngiltere’ye gitmek üzere ülkeden çıkan yerli yatırımcıları (örneğin Ülker gibi) sadece hatırlatmakla yetinelim.
Bu durum ülkenin bugünkü durum itibariyle uzun vadeli yatırım yapılabilir bir ülke olmaktan hızla uzaklaştığını gösteriyor. Zaten fiyat istikrarsızlığına (hem döviz kuru, hem de mal ve hizmet fiyatları artışı, yani enflasyon anlamında) ek olarak; kamu kurumlarının niteliği, hukukun üstünlüğü, demokratik hak ve özgürlükler, temel insan hakları ve mülkiyet hakları gibi konularda ciddi bir aşınma yaşamakta olan, bu nedenle de yurt dışında da sürekli olarak eleştirilen bir ülkenin uzun vadeli yabancı yatırımcı ile dolup taşması beklenemez.
Kaldı ki son dönemde ABD’nin başını çektiği uluslararası ticaret savaşları ve Trump’ın uyguladığı yeni vergiler Türkiye gibi ekonomiler açısından doğrudan yabancı yatırım kaynaklarının iyice kuruyacağının bir göstergesi.

İDEOLOJİK OLARAK SAVUNULAMAZ AMA VERİLİ DURUM FARKLI
Kuşkusuz bu tür yatırımlar asıl olarak bol, örgütsüz ve ucuz emek sömürüsü, dolayısıyla da yüksek kâr için bizim gibi ülkelere geliyor.
Öyle ki böyle yatırımların Merkez ekonomilerdeki getiri oranı (kârlılık) yüzde 5,7 iken, az gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 8, hatta eski Sovyet Cumhuriyetleri olarak bilinen geçiş ekonomilerinde yüzde 12’ye kadar çıkabiliyor[2].
Ayrıca bu yatırımların ülkenin kalkınması bir yana, emperyalist kapitalist sisteme olan bağımlılığı artırdığından iyice sömürgeleştirilmesine neden olduğunu 100 yılı aşan tarihsel örneklerden biliyoruz.
Diğer yandan, halk içinde karşılığı olan alternatif reel ekonomik-politik bir programı sunmamızın verili durum itibariyle mümkün olmadığı gerçeği ile yüzleştiğimizde bu yatırımların Türkiye ekonomisi gibi kapitalist sisteme entegre olmuş bir az gelişmiş ekonomi açısından yaşamsal öneminin olduğunu kabul etmek durumundayız.
YATIRIM-TASARRUF AÇIĞINI KAPATIYOR
Öncelikle, bu yatırımlar ekonomik büyüme için gerekli olan yatırım-tasarruf açığını kapatıyor. Yani ülkedeki yerli tasarruf oranı yüzde 13-14, ama yapılan yatırımların oranı yüzde 21 dolayında. İşte aradaki farkın önemli bir kısmı bu tür yabancı yatırımlarla kapatılıyor.

CARİ AÇIĞI FİNANSE EDİYOR
İkinci olarak, bu yatırımlar ülkenin bir başka büyük sorunu olan cari açığın finansmanında da önemli rol oynuyor. Bu yatırımlar azaldığında yıllık 57 milyar doları bulan yıllık cari açığın kapatılması ya çok yüksek faize ve borsa getirisine gelen portföy yatırımları ya da yine yüksek ticari faize gelen banka kredileri ile sağlanabiliyor.
Yüksek cari açık ise Türkiye ekonomisinin yüksek büyümesini sağlayan asıl faktör.Nitekim bu yılın ilk çeyreğinde ekonomi yüzde 7,4 oranında büyürken, cari açık da aynı oranda büyüdü ve yüzde 7’ye çıktı.

VERİMLİLİK ARTIŞI SAĞLIYOR
Üçüncü olarak, bu tür yatırımların asıl önemi bunların inovasyon /yenilik içermesinden ve emek gücü verimliliğini artırmasından geliyor. Yani kapitalist ekonomilerde, özellikle de finansallaşmanın bu denli artarak baskın bir hale geldiği bir dönemde ekonomiyi büyütebilmenin asıl yolu emek gücünü verimli çalıştırmaktan geçiyor.
Bir başka anlatımla, yeni sermaye ve teknoloji yatırımları ve inovasyonlarla (yeniliklerle) üretkenliği artan emek gücünün verimliliği ekonomik büyümeyi sağlıyor.
Bu arada tek başına yeni fikirlerin, internetin, enformasyon teknolojilerinin ve elektronik sektörlerindeki teknolojik yeniliklerin verimlilik artışını sağlayamaya yetmediğinin de altını çizelim.

ASIL İTİCİ GÜÇ EMEK GÜCÜ VERİMLİLİĞİ
Bu gelişmelerin emek gücü verimliliğini artırması gerekiyor. Yani işçiler yine ön planda çünkü işçilerin becerisi, buradan hareketle de yarattığı değerin artması gerekiyor.
Bu mutlaka işçilerin artan verimlilikleri ile orantılı ücretlerinin de artacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, verimliliklerin artmasına rağmen reel ücretler ya sabit kalıyor ya da düşüyor. Ama üretim artıyor, kârlar artıyor, büyüme hızlanıyor. İşçilerin artan verimlilik artışından paylarını alabilmeleri ancak güçlü örgütlü mücadelelerinin varlığında mümkün oluyor.
İşte doğrudan yabancı yatırımların (teorik olarak en azından önemli bir kısmı) böyle yüksek teknoloji ve inovasyon ile donatılmış yatırımlar olduğundan, emek gücü verimliliğini, kârı (nispi artı değeri) artırıyor ve ekonomiyi büyütüyor.

TÜRKİYE EKONOMİSİ HORMONLU BÜYÜYOR
Böylece bu tür yatırımlar arttığında verimlilikler (ve reel kârlar) artarken, azaldığı zamanlarda verimlilik de azalıyor. Böyle bir durumda da ekonomiyi verimli, sürdürülebilir bir büyüme yoluna sokmak zorlaşıyor. Bu kez Türkiye’de olduğu gibi ekonomi KGF kredileri başta olmak üzere her türlü para ve maliye politikası teşvikleriyle hormonlu olarak büyütülüyor.
Ancak böyle hormonlu bir büyümeyi sürdürülebilir kılmak mümkün değil. Yani böyle büyümeler, kâğıt üzerinde ve kısa dönemler için sağlanabiliyor. Ardından da büyüme oranı sert bir biçimde düşüyor.
Nitekim tüm uluslararası kuruluşlar Türkiye’nin ilk çeyrek yüzde 7,4 büyümüş olduğuna itibar etmeksizin, bu yıl ve gelecek yılki büyüme oranı tahminlerini yüzde 4’e kadar düşürdüler[3]. Böylece kırk katır mı, kırk satır mı döngüsü sürüyor.

DIŞ GÜÇLER, KOMPLO TEORİLERİ
Meseleyi bu ayrıntıları ile bilmeyenler ya da hakim medya kanallarının tek yönlü propagandası altında olanlar, ekonominin yüzde 7 gibi büyürken, sonraki dönemlerde çakılmasını “faiz lobisi”, “döviz lobisi”, “dış güçlerin karanlık oyunları”, kısacası son dönemde pek tutulan komplo teorileri ile açıklıyorlar.
Böyle olunca da, bir tür terör olarak nitelendirilen böyle faaliyetleri de içeren geniş bir terörle mücadele söylemi, işsizliği de, yoksulluğu da, hayat pahalılığını gölgeleyebiliyor.
Sonuç olarak, asıl meselemiz, doğrudan yabancı sermaye yatırımları örneğinde olduğu gibi, neden ülkenin “kırk satır mı, kırk katır mı” kıskacına sokulduğunun, son 16 yıldır bu kıskaçtan kurtulmak için neden bir çaba gösterilmediğinin, bu işin asıl sorumlularının kimler olduğunun, olabildiğince en yalın biçimde halka anlatılması ve bu kıskaçtan kurtulmanın yollarının da gösterilmesi olmalı.
Özcesi, ülkenin komplo teorileri ile açıklanamayacak boyutlarda çok ciddi sorunları var. Bu ciddi sorunlara karşı reel politikada karşılık bulan ciddi çözümler üretmemiz gerekiyor.
Bu da yeterli olmayacaktır. Ayrıca bu sorunların devam etmesi halinde, bundan sadece bu sorunların gerçek nedenlerini bilenlerin değil, örneğin böyle komplo teorilerine inananların da zarar göreceğine insanımızı ikna etmemiz gerekiyor. 


Formun Üstü



[1] UNCTAD, World Investment Report 2018, Investment and New Industrial Policies (2018), s. 201-207.
[2] Agr.
[3] World Bank, Global Economic Prospects, The Turning Of The Tide? (June 2018), s. 123; Fitch 2019 için büyüme hızı tahminini yüzde 3,6’ye düşürdü. Bkz: http://www.bloomberght.com/…/2130658-fitch-turkiye-de-ic-ve….




16 Şubat 2018 Cuma

CARİ AÇIK: TÜRKİYE EKONOMİSİNİN AMOK KOŞUCUSU MU?


CARİ AÇIK: TÜRKİYE EKONOMİSİNİN AMOK KOŞUCUSU MU? *
Mustafa Durmuş
15 Şubat 2018

Derslerimde öğrencilerime sıklıkla hatırlattığım aşağıda yer alan bir denklem var. Bu denklem cari açıkla, bunun finansman biçimleri ve sonuç olarak kamu ve özel sektör açığını ilişkilendiren bir formül:

(X-M) = FDI + BL + PF = (S-I) – (G-T). Yani;
Cari açık ≡ (Doğrudan yabancı sermaye yatırımları + Banka kredileri + Portföy yatırımları) ≡ (Özel sektör yatırım-tasarruf açığı /borçları + Kamu sektörü açığı/borçları).

Bu denklem Türkiye ekonomisinde son iki yıldır olup biteni açıklamada giderek çok yararlı olmaya başladı. Çünkü Türkiye bir süredir (tartışmalı) yüksek ekonomik büyümesini büyük ölçüde yüksek cari açıkla gerçekleştiriyor. Yani ağırlıklı olarak yabancı kaynak kullanarak büyümesini sürdürebiliyor.

Cari açık yüzde 42 oranında arttı !
Bunun ilk çarpıcı göstergesi dün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklanan ödemeler dengesi verileri oldu (1).
Buna göre 2017 yılında yüzde 6-7 civarında büyümesi beklenen ekonomide cari açık uzun süreden sonra ilk kez 47 milyar doların üzerine çıktı ve GSYH’nin yüzde 5,5’ine kadar yükseldi (2016 yılında yüzde 3,8 idi).
Bu artışın nedeni ithalatın ihracattan çok daha fazla artmış olması (dış ticaret açığı).Böylece cari açık son Orta Vadeli Plan’daki öngörüye göre yüzde 8 civarında bir sapma gösteriyor. Bu durumda ya OVP’yi hazırlayanlar yanıldılar ya da işin başında cari açıktaki artışı düşük gösterdiler.

Açığı finanse etmek artık kamunun işi oldu
Denklemde yer alan cari açığın finansman biçimi önemli şeyler söylüyor. Sırasıyla;
Merkez Bankası rezervlerini kullanarak bu açığın yüzde 17’sinden fazlasını kapatmış (8 milyar dolar civarında). Yani bankanın giderek rezervleri eriyor.
Ekonomide daha kalıcı ve daha yararlı olduğuna inanılan doğrudan yabancı sermaye yatımları sadece yüzde 17’nin biraz üzerinde bir katkı sağlamış (8,1 milyar dolar).
Asıl katkıyı yüzde 52’ye yakın bir oran ile portföy yatırımları (borsaya ve devlet tahvillerine yapılan yabancı yatırımlar) sağlamış. Bunun yüzde 70’inin devlet tahviline gelen yatırımlar olduğunu hatırlatalım.
Ve en küçük katkıyı ( yüzde 14’ün altında- 6,5 milyar dolar) bankalara gelen yabancı para cinsinden mevduatlar ve yabancı krediler sunmuş.
Kısaca cari açık bir önceki yıla göre yüzde 42’den fazla büyürken, bu açığın finansman şekli de değişmiş ve neredeyse yüzde 80’i sıcak para biçiminde karşılanmış.
Sıcak paranın en önemli bölümünü ABD tahvillerinin sağladığı ortalama getirinin (faiz) dört-beş katı getiri sunan T.C. devlet tahvili satışları oluşturuyor.
Bankalara gelen döviz cinsinden mevduat ve yabancı kredilerin fonlamadaki payı en geride kalırken, fonlamada Merkez Bankasının rezervleri kullanılmış.

Bazı ekonomi - politik çıkarımlar
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Ekonominin ve buradan hareketle siyasetin dışa bağımlılığı uzun vadede daha da artmış.
Böylece yüksek faize gelen sıcak parayı getirebilmek ve içeride tutabilmek için faiz oranlarını yükseltmek gerekecek.
Nitekim ABD’de tüketici fiyatlarının bu yılın Ocak ayında beklenin çok üstünde bir biçimde (binde 5 oranında) artmış olması (yani enflasyonun artması)  FED’in bu yıl yapmayı planladığı faiz artışını, hem artırım sayısı, hem de artış oranı anlamında etkileyecektir (2). Böylece ABD’de faiz oranları arttığında Türkiye gibi ülkelerden sermaye çıkışı hızlanacaktır.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Yüksek büyüme pahasına göze alınan böyle bir yüksek cari açık riski siyasal iktidarın sıkıntılarının ve buradan hareketle ihtiyaçlarının ne denli derin ve çatışmalı olduğunu gösteriyor.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Bu gelişmeler ekonominin büyümesinin (gerçekte sermaye ve servetin) piyasalar ya da özel sektörden ziyade, artık devlet eliyle sürdürülebildiğini gösteriyor. Zira cari açık büyük ölçüde devlet tahvili satışı ve Merkez Bankasının döviz rezervleriyle karşılanıyor.
Bu durum dövize olan ihtiyacı sürekli olarak artıracağından döviz kurunun yükselmesi de kaçınılmaz olacak.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Bu gelişmeler devlet ve özel sermaye ilişkilerinde çok çarpıcı bir dönemin de başladığının bir işareti. Yani sermayenin büyütülmesinde devlet bu denli rol aldığında onun özel sermaye grupları üzerindeki etkisi ya da bu grupların devlete olan bağımlılığı daha da artıyor. Bu da ülkedeki siyasal gelişmeler konusunda sermaye gruplarının neden sessiz kaldığını da kısmen açıklar nitelikte.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Bankaların, hem çok borçlu olmalarından ve bilançoları çok büyüdüğünden, hem de ülke kredi puanının giderek düşmesi nedeniyle uluslararası piyasalardan borçlanmalarının giderek zorlaşmasından dolayı artık cari açığın ağırlıklı olarak banka kredileri aracılığıyla kapatılması dönemi bitiyor.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Küresel likiditenin bu denli bol olduğu bir dönemde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarındaki azalma ise yabancı reel yatırımcının ülkeyi uzun vadeli yatırım yapılabilir görmediğinin bir göstergesi.

Bütçe açığı arttıkça cari açık artacak
Cari açıktaki bu gelişmelerin asıl olarak dış ticaret açığından kaynaklandığını biliniyor. Çünkü geçen yıl ihracat sadece yüzde 10’un biraz üzerinde, buna karşılık ithalat yüzde 17’den fazla artmış.
Cari açığı etkileyen diğer bir faktör bütçe açığı. Bu açığın bu yıl iki katına çıkarak yüzde 2’yi aşması bekleniyor (bunun içinde koşullu ve doğrudan yükümlülüklerden gelecek olan riskler dâhil değil. Bunar dâhil edildiğinde gerçek açık daha da büyüyor).
Ama asıl bundan sonrası önemli. Çünkü siyasal geleceğini ve bu yöndeki rejim değişikliğini temel öncelik olarak kabul etmiş siyasal iktidar bütçe içi ve dışı bütün kaynakları ekonominin büyütülmesini sağlayabilmek için bir yandan sermayeye sunmaya devam ederken, diğer yandan savaşın getirdiği ve daha da getireceği mali yüklerden dolayı kaçınılmaz olarak bütçe açığını büyütüyor.
Bu da bir süre sonra bütçe açıklarının kapatılması için de yabancı kaynağa yüklenmek gereğini ortaya çıkartıyor.

Tarihsel olayların ekoları: Avro Bölgesi deneyimi
Bu gelişmeleri (savaş dışında) 2010 yılından bu yana avro bölgesi ülkeleri neredeyse bire bir yaşadı.
Hem 2008 krizinden çıkabilmek için teşvik adı altında büyük çapta uyguladıkları sermayeye destek politikaları (öyle ki Avrupa Merkez Bankası’nın bilançosu 3 trilyon dolardan fazla büyüdü), hem de Alman ekonomisinin gücü karşısında rekabet edemedikleri için, kendi büyümelerini Almanya ve Holanda gibi ülkelerden sağladıkları sıcak para ile destekledikleri inşaat-emlak, turizm gibi sektörlerdeki büyüme ile telafi etmeye çalışmaları sonucunda avro bölgesinin çeperdeki bazı ülkelerinde cari açıklar hızla büyüdü.
Bunun sonucunda hem özel sektör borçları, hem de kamu sektörü borçları devasa bir biçimde arttı. Bu durum başta Yunanistan olmak üzere, Portekiz, İrlanda, İspanyol ve İtalyan ekonomilerini vurdu. Bu ekonomiler uzun süredir uyguladıkları halka kemer sıktırma politikalarıyla bu borçlarını ödemeye ve toparlanmaya çalışıyorlar.
Kısaca tarih tekerrür etmese de, her ülkenin kendine özgü koşulları olsa da, tarihte, geçmişte ortaya çıkan olayların bugüne yankıları ya da yansımaları her zaman söz konusu olabiliyor. Benzer koşullar oluştuğunda benzer sonuçlar ortaya çıkıyor.
………..
(*) Stefan Zweig’in 1922 yılında yazdığı bir kitabın adı. Amok Koşucusu bugün dünyanın her yerinde cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılıyor.
(1) 
http://www.tcmb.gov.tr/…/Od…/Odemeler+Dengesi+Istatistikleri.


Formun Üstü