finansal kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
finansal kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2024 Cumartesi

Carry trade

 

Biz bu filmi daha önce görmemiş miydik?

Mustafa Durmuş

1 Haziran 2024


Yerel seçimlerin ardından, sadece döviz kuru (adeta) sabitlenmekle kalmadı, aynı zamanda özellikle de son haftalarda, Merkez Bankası’nın net dış varlıkları giderek artmaya başladı. Bunun sonucunda, yerel seçim öncesinde eksi 70 milyar dolar civarına kadar düşmüş olan net dış varlıklar 29 Mayıs tarihi itibarıyla pozitife döndü.

Yabancı geliyor, yerli zenginler TL’ye dönüyor

Kısaca, Mehmet Şimşek’in bir süredir uygulamakta olduğu para politikası ve finansal sıkılaştırma önlemleri meyvesini vermeye başladı. Türkiye’deki finans piyasalarına (DİBS, borsa, fon, mevduat gibi), özellikle de kısa vadeli olmak üzere, yabancı kaynak akmaya başladı. Bu arada ülkede yerleşik para sahipleri de dövizden çıkıp TL’ye yönelmeye başladılar.  

Örneğin, Borsa İstanbul verilerine göre hissede yabancı payı 26 Mayıs 2023 itibariyle yüzde 27,6 iken, 27 Mayıs 2024 itibariyle bu oran yüzde 39,4’e çıktı. 26 Mayıs 2023 haftasında yabancının toplam tahvil stokundaki payı yüzde 0,64 iken 17 Mayıs itibariyle yüzde 5,63’e yükseldi. Özellikle son iki haftadır çok daha güçlü girişler yaşanıyor. Ayrıca Mayıs 2023 seçimleri döneminde Türkiye’nin 5 yıllık iflas risk primi (CDS) ilk tur sonrasında (21 Mayıs itibariyle) 702 baz puana kadar yükselmişti. 27 Mayıs 2024 itibariyle bu rakam 263.25 baz puana kadar düştü. (1)

Net rezervler 50 milyar dolar, “carry trade” 13,6 milyar dolar oldu

Kısaca, bu gelişmeler sonrasında 1 Nisan’dan 16 Mayıs’ta kadar Merkez Bankası’nın swap ve Hazine mevduatı hariç net rezervi 50 milyar dolar arttı. 10 Mayıs’a kadar ise “carry trade” kanalından giriş 13,6 milyar dolar oldu. (2) Carry trade girişlerinin bu yılın ilk yarısı itibarıyla (Ocak-Haziran)  16 milyar doları bulması öngörülüyor. (3)


“Yüksek faiz, yüksek getiri, sabit kur, düşük enflasyon” sözü

Bu gelişmenin ardındaki temel nedenlerin sırasıyla; Merkez Bankası politika faizinin özellikle de yüksek getiri peşinde olan yabancılar açısından son derece cazip bir hale gelmesi olduğu, söylenebilir. Öyle ki bu getiri ABD doları cinsinden yıllık yüzde 7,5’i buluyor. Bu da ülkeyi dünyada dövizli borçlanmaya en yüksek getiriyi sağlayan ikinci ülke konumuna getiriyor. (4)

Bir diğer önemli etken de, TL cinsinden mevduat faizinin (yüzde 60’ın üzerinde), buna karşılık mevduatın vadesi boyunca beklenen enflasyonun (yüzde 38) oldukça üzerinde seyrediyor olması. Bu durum pozitif faizin süreceğine işaret ediyor.

Bu arada Merkez Bankası şu ana kadar yaptığı 50 milyar doları bulan döviz alımı ile dövizi neredeyse sabit tutmayı başardı (1 $ = 32,2 TL). Döviz mevduatının faiz getirisi ise hala çok düşük. Bu durum da TL’ye yönelimin artarak TL’nin değerlenmesiyle sonuçlanıyor ve ülkedeki döviz mevduatı sahiplerinin giderek artan bir biçimde dövizden çıkıp TL mevduata dönmesine neden oluyor.

“Dövizle borç al, yüksek faizli TL’ye yatır” dönemi

Böylece, büyük para sahipleri ve şirketler giderek dövizle borçlanıp TL cinsinden yatırım yapıyorlar. Öyle ki şirketlerin döviz kredileri sadece geçen hafta 4,7 milyar dolar ve yılbaşından bu yana 20 milyar doları aştı. (5) Yani kur bir tür sabit tutularak yüksek faiz koşullarında dövizle borçlanma cazip hale getiriliyor ancak finansal olmayan özel sektör bilanço kur riskini de yüklenmek durumunda kalıyor. Yani dövizle hammadde/girdi alıp TL cinsinden satış yapanların karşılaştığı türden bir kur riski reel sektörü bekliyor.

Sürekli alım yapılarak sabit tutulan döviz kuru, değerlenen TL, artan reel faiz ve düşecek olan enflasyon, işler böyle gittiğinde, “carry trade’nin en az bu yılsonuna kadar artarak devam edeceğini gösteriyor.

Diğer yandan, bu durum “dışlama etkisi” ve “dış ticaret etkisi” ne neden olacağı gibi, ülkede yoksuldan zengine doğru yeni bir servet transferinin de yolunu açtığından (tıpkı KKM gibi), “gelir ve servet dağılımının daha da adaletsiz” bir hal gelmesiyle sonuçlanacaktır.

Dışlama etkisi/ Dış ticaret açığı

Öncelikle, mevduat/kredi faiz oranlarındaki artışlar, özel sektörün reel yatırımlarını daha da maliyetli bir hale getirerek dışlanmasına, bu da başta istihdam ve gelir olmak üzere önemli kayıplara ve emekçilerin zarar görmesine neden olacaktır. Keza değerlenen TL, ithalatı göreli olarak ucuzlatıp daha da özendirirken, ihracatın zora girmesine, bu da dış ticaret açığının artmasına neden olacaktır.

Taşıma para ticareti (carry trade) ve finansal kriz riski

Ancak bu kontrolsüz sıcak para girişleri, asıl olarak, ülkenin kırılgan yabancı kaynağa bağımlı ekonomisini daha da kırılgan bir hale getirerek ülkeyi yeni finansal krizlere gebe bırakıyor. Bu bağlamda, carry trade’nin bir ülkenin ekonomisine nasıl zarar verdiğine ilişkin en çarpıcı örneklerin başında İzlanda geliyor. Öyle ki ülke ekonomisi geçmişte nerdeyse batmanın eşiğine gelmişti.

İzlanda Krizi

İzlanda 2006-2007 yıllarında büyük ölçüde 'carry trade' lerle beslenen bir sıcak para krizi yaşadı. Çünkü 2005-2006 döneminde ABD ve Japonya'daki düşük faiz oranları, dünyadaki bir kısım kısa vadeli sıcak paranın İzlanda'nın yüksek getirili devlet tahvillerine yönelmesine neden oldu.

Kriz mekanizması şöyle işledi: Spekülatörler ABD ve Japonya'da çok düşük faiz oranlarından dolar ve yen borçlanıp bu fonları İzlanda'ya yatırdılar. Bunun sonucunda İzlanda ekonomisi hızla büyüdü ama aşırı ısınmaya başladı. Bu durum (nihayetinde) gelen sıcak paranın ülkeden hızlıca kaçarak, ülke parası kronun hızla değer kaybetmesiyle ve ardından da ülkede faiz oranlarının hızla yükselmesiyle sonuçlandı. Öyle ki, Kasım 2007'den Mayıs 2008'e kadar, euro ve diğer para birimlerine kıyasla değer kaybetmekte olan dolar karşısında kron yüzde 27 oranında değer kaybetti.

Aşağıdaki grafik sıcak para çıkışını ve bunun yurtiçi faiz oranları üzerindeki etkilerini gösteriyor. Böylece sıcak paranın ani çıkışıyla yurtiçi faiz oranları i0'dan i1'e keskin bir şekilde yükseliyor. Bu durum 1995'in sonlarındaki çıkışın ardından Meksika'da ve 1997-1998'de Güneydoğu Asya'da ve 2000-2001 krizinde Türkiye’de yaşandı.


Özetle, sıcak para çıkışlarının ardından yurtiçi faiz oranlarındaki keskin yükseliş, borçlanma maliyetlerini yükseltip fiilen yatırım yapmayı zora sokunca, ülke bu kez ekonomik durgunluğa giriyor. Ayrıca, yatırımcılar spekülatif yatırımlarını elden çıkarma yarışında yerli varlıkları “terk ettikçe” yerli para çöküyor. Para birimi giderek zayıfladıkça ithalat çok daha pahalı hale geliyor, bu da enflasyonda (özellikle gıda ve enerji fiyatlarında) artışa yol açıyor ve çöküş tırmanmaya devam ettikçe ekonomiye ve siyasete olan güveni zayıflatıyor.

Ya açığa satarlarsa?

Dahası, yerli ve küresel yatırımcılar yerli para biriminin gelecekte daha da düşeceğini beklerlerse, arbitraj fırsatından yararlanmak için yerli para birimini “açığa” satarlar.

Bir finansal varlığı “açığa satmak”, varlığın gelecekte fiyatının düşme olasılığının çok yüksek olduğu bilgisinin sunduğu arbitraj fırsatından yararlanmaktır. Çok basit olarak, 1 birim yerli para bugün 10 birim “yabancı” para biriminden işlem görüyorsa, ancak 30 gün sonra günde sadece 6 birim “yabancı” para biriminden işlem görmesi bekleniyorsa, yatırımcılar bugün para birimini “açığa” satacaktır. Bugün 1 birim yerli para birimi ile 10 birim “yabancı” para birimi satın alacaklar ve 30’uncu günde 6 ya1 oranında yerli para birimine “geri dönecekler” ve böylece yüzde 67 kâr elde edeceklerdir Ancak giderek daha fazla yatırımcı “bugün” yerli para satmaya başladıkça, bu durum yerli para birimindeki düşüşü şiddetlendirecek ve böylece devalüasyonu hızlandıracaktır. (6)

Ulusal para biriminin değerinin daha da düşmemesi için (hem spekülatif sıcak para/sermaye girişlerine hem de çıkışlarına ket vurabilmek amacıyla) uygulanabilecek bir önlem olan Tobin Vergisi (ya da diğer sermaye kontrolleri) neo-liberalizm altında uygulanamadığından devalüasyonlar kaçınılmaz hale gelecektir.

“Çıkan para mağarasına geri döner”

Yüksek faiz oranları ve uzun vadeli makroekonomik görünüme ek olarak, küresel sermaye akışlarının bir başka belirleyicisi daha vardır. Büyük ve ciddi küresel kriz dönemlerinde sermaye genellikle güvenli liman ülkelerine park edilir. Bu ülkeler istikrarlı hükümetler ve nispeten sağlam mali ve parasal politikalarla karakterize edilen ekonomilerdir. Bunlar aynı zamanda küresel çalkantılardan nispeten bağışık olan ve diğer ülkelerin çoğunu sarsabilecek dışsal şoklara karşı dirençli ülkelerdir.

Büyük makroekonomik/politik çalkantıların yaşandığı dönemlerde, yatırımcıların (uluslar, bireyler, kurumlar) anaparanın korunmasını belirsiz getirilere tercih ettiği zamanlar olur. İşte böyle zamanlarda “mağara” teorisi devreye girer. (7)

Bu teorinin doğruluğu defalarca kanıtlanmıştır. Geçmişte Afrika'da haydut bir rejimin iktidarı ele geçirmesi, İzlanda'da bir volkanın patlaması, Yunanistan’ın temerrüde düşme tehdidinde bulunması ya da Ukrayna-Rusya savaşı ile temel gıda ve petrol arzının kesintiye uğraması, Türkiye’nin Irak ve Suriye’de yürüttüğü askeri operasyonların etkileri, İsrail’in Filistin topraklarını işgalini sürdürmesi ve bu sürece İran’ın da dâhil edilmesi gibi jeopolitik gelişmelerde sermaye ABD’ye ve bir ölçüde de diğer güvenli liman ülkesi olan İsviçre gibi ülkelere akın edebilir.

2000-2001 Krizi

Türkiye’de ve diğer azgelişmiş ülkelerde spekülatif sıcak paranın neden olabileceği likidite krizi başta olmak üzere finansal krizi anlamak önümüzdeki tehlikeleri görebilmek için son derece önemlidir. Zira 2001 krizi öncesinde IMF’nin desteğini de arkasına alan Türkiye’ye sıcak para girişleri çoğalmış, Türkiye’nin orta vadeli risk algısında iyileşmeler görülmüştü.

Ancak programın temel hedefi olan enflasyondaki düşüş beklendiği kadar hızlı olmadı. İthalatın hızla artması sonucunda dış açık kaygı verici boyutlarda büyüdü. Bu gelişmeler aktiflerinin önemli bir bölümü Hazine kâğıtlarından oluşan bankaların likidite talebini arttırınca Kasım 2000 sonunda likidite sıkışıklığı had safhaya ulaştı. “Likidite krizi” olarak da adlandırılan bu durum sonunda, Ekim'de yüzde 39 olan gecelik faizin Kasım ayında yüzde 95'e, Aralık ayında ise yüzde 183'e kadar çıkmasıyla sonuçlandı.

21 Şubat 2001 tarihli MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Sezer'in Başbakan Ecevit'e anayasa kitapçığı fırlatması olayından sonra Ecevit’in “devlet yönetiminde kriz var” açıklamasıyla birlikte mali piyasalarda panik başladı. Sonuçta bir gün önce 670 bin TL olan 1 doların değeri 1 milyon TL'yi aştı. Yabancı yatırımcının borsadan panikle kaçışı ve yabancı bankaların vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlamasıyla 21 Şubat'ta bankalar arası para piyasasında gecelik faiz yüzde 6200’e kadar çıktı.

Sonuç olarak

İşte bu yüzden, ülkedeki hâkim sınıflar ve devleti yöneten İktidar Bloku sıcak para girişine dayalı bir ekonomik modelini uygulayıp bunun faturasını halka ödettirirken, halkın muhalefetini önleyecek her türden tedbiri alıyor.

Diğer yandan da “normalleşme” adı altında iktidarda bir politik krizin çıkmasını önlemeye ve ana muhalefet partisini de bu işe entegre etmeye çalışıyor. Çünkü hızlı sermaye çıkışlarının ülke ekonomisini (dolayısıyla da siyasal iktidarı) nasıl vurabileceğini en iyi onlar biliyorlar.

Kuşkusuz, işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimler de ülkede yeni bir kriz çıksın istemezler. Ancak normal zamanlarda elde edilen yüksek kârların patronların cebinde kalırken, sözde “tasarruf” adı altında uygulanan kemer sıkma dönemlerinde zararın emekçilere nasıl ödettirildiğinin de farkında olmaları gerekir.

Muhalefetin yanıtlaması gereken soru tam da şudur: “22 yıldır bu ülkeyi tek başına yönetip de, ülke ekonomisini 2001 krizinden daha derin bir kriz durumu ile karşı karşıya getirenlere karşı daha köklü, daha sonuç alıcı politikalar uygulamak gerekmiyor mu?”

Dip notlar:

(1)    https://www.ekonomim.com/ekonomi/secim-sonrasi-1-yilda-hisse-ve-tahvile-114-milyar-geldi-haberi (28 Mayıs 2024).

(2)    https://www.ekonomim.com/ekonomi/secimden-sonra-136-milyar-dolar-carry-trade-girisi-haberi (21 Mayıs 2024).

(3)    Selva Baziki @SelvaBaziki @TheTerminal (28 Mayıs 2024).

(4)    Agt.

(5)    https://x.com/BloombergHT/status (30 Mayıs 2024).

(6)    Farrokh K. Langdana, Macroeconomic Policy, Demystifying Monetary and Fiscal Policy, Third Edition, Springer, 2016, s. 42-44.

(7)    Agk.

 

 

14 Temmuz 2022 Perşembe

İlk 20’ye tekrar girdik (!)

 

İlk 20’ye tekrar girdik (!)

Mustafa Durmuş

14 Temmuz 2022

“Nihayet eski sıramıza, yani küresel ekonomiler sıralamasındaki eski yerimize geri döndük ve ilk 20 ülke arasında yerimizi bu yıl itibarıyla geri aldık” demeyi çok isterdim.


Ama diyemiyorum. Çünkü “Dünyanın En Büyük 20 Ekonomisi” sıralamasından söz etmiyorum. Hatırlayalım, o sıralamada sadece birkaç yıl öncesine kadar 17’nci sıradaydık ama önce G-20’den teknik olarak çıktık (zira 21’e geriledik), ardından da bu yıl 23’ncü sıraya kadar düştük.

Bunun nedenleri malum ama en büyük nedeni izlenen yanlış ekonomi politikaları yüzünden TL’nin ABD doları karşısında yaşadığı inanılmaz değer kaybı. Öyle ki dolar cinsinden GSYH’miz 692 milyar dolara kadar düştü. 

Bu arada ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un bu yılki harcama bütçesinin 839 milyar dolar olduğunu biliyor muydunuz? Yani bizim bir yıllık milli gelirimizin beşte birinden daha fazla bir bütçesi var bu dünyanın en büyük savaş bakanlığının. Gerisini siz düşünün. Eeee, NATO’nun yeni genişlemesi ve Çin Seddine kadar dayanma hayalleri nasıl gerçekleştirilecek sanıyorsunuz?

Hangi sıralamada 20’nciyiz?

Gelelim bizi üzen habere. “Borç temerrüdüne düşme olasılığı en yüksek olan” 25 ülke arasında 20’nci sıradayız. Bloomberg’in verilerini kullanarak bu sıralamanın gösterildiği aşağıdaki görseli hazırlayan kurum ise Visual Capitalist adlı bir kurum https://www.visualcapitalist.com/countries-with-the-highest-default-risk-in-2022, 13 Temmuz 2022).

Sıralamayı yaparken Bloomberg 4 ölçüt kullanmış: (i) Devlet tahvili getirisi (faizi), (ii) 5 yıllık CDS,  (iii) Faiz/GSYH oranı ve (iv) Kamu borcu/GSYH oranı.

Ancak bu tabloda yer alan iki veride güncelleme ya da düzeltme yapmakta yarar var. Şöyle ki Türkiye’nin 5 yıllık CDS’ si şu anda 839 değil, 859. Kamu borcu/GSYH oranı ise yüzde 43,7 değil, yüzde 50-60 arası olmalı.

Zira Bloomberg’in tabloya yansıyan bu hesabında Kamu Özel İşbirliği Projelerinin (KÖİ) neden olduğu krediler ya da borçlar yer almıyor. Bizim Hazinemiz bu oran yüksek çıkmasın diye bunu özellikle yapıyor. Oysa bu projeler başarısız olduğunda bu kredilerin, daha doğrusu bu borçların kamu borcu haline dönüşeceğini biliyoruz.

Listeye dikkat!

Listede yer alan ülkelerin çok büyük çoğunluğunun sağcı popülist otoriter yönetimlerce yönetiliyor olmaları bir tesadüf olmasa gerek.

Çünkü demokrasinin olmadığı ya da çok kısıtlandığı ülkelerde, iç ve dış kaynakların (dış borçlar dâhil) ülkenin sosyal ve ekonomik yönden kalkınmasını sağlamaya dönük ve toplumun bütününün refahını artırmaktan ziyade, ülkeyi yöneten oligarşilerin servetlerini büyütmek için kullanıldığı bilimsel araştırmalarla da ispatlanmış bir gerçek. Nitekim böyle ülkelerde küçük bir azınlık ultra lüks bir hayat sürerken, çok büyük çoğunluk hızla yoksullaşıyor.

Kaynakların böyle kötü kullanılması bir süre sonra ülkeleri borçlarını ödeyemez duruma düşürüyor. Bunun en son örneği Başkanının ülkesini terk ederek Maldivlere kaçtığı Sri Lanka.

Kısaca listenin hikâyesi bu.


14 Aralık 2021 Salı

Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

 Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

Mustafa Durmuş

14 Aralık 2021


Bizimki gibi ülkelerde finansal krizler genelde döviz krizi ile başlar. Yani kur hızla yükselir, dolara ve avroya hücum artar.

Eskiden kurdaki bu yükseliş devalüasyonlarla yapılırdı, şimdi bu serbest piyasada gerçekleşiyor.

Dövizin kurundaki bu hızlı yükselişi tetikleyen şeyse, “göle yoğurt çalmaya” çalışan siyasal iktidarın faiz indirimlerini devam ettirmesi.

Muhtemelen bu Perşembe günü bir kez daha 100 baz puan faiz indirimi yapılacak. Üstelik bu indirim başta FED ve Avrupa Merkez Bankası olmak dünyanın ileri gelen merkez bankalarının, ülkelerinde giderek yükselen enflasyonu dizginlemek amacıyla, parasal sıkılaştırma ve önümüzdeki yıl faiz oranlarını kademeli olarak artırma stratejisini benimsedikleri bugünlerde yapılıyor.

Yani sadece içerdeki yüksek enflasyon ve yüksek dolarizasyon değil, aynı zamanda dış konjonktür de iktidarın “düşük faiz-yüksek kur” politikasının uygulanmasına uygun değil. Buna rağmen bu politikada ısrar ediliyor.

Kuşkusuz bu durum yoksul halkı daha da yoksullaştırırken, piyasa ekonomilerinin temelini oluşturan fiyat mekanizmasının işleyişini felç ediyor. Zira kurdaki bu istikrarsızlık yüzünden TL ile mal alan da satan da fiyat alıp-veremiyor.

Bu gidişat böyle devam ederse, mevcut döviz krizi borç krizine, o da sistemik bir bankacılık krizine neden olacak ve top yekûn bir finansal çöküşün gerçekleşmesi kaçınılmaz olacak.

Bugün Bloomberg’in aşağıda yer verdiğimiz tablosu bu riskin ne denli gerçek olduğunu gösteriyor.

Kuruluşun finansal analistine göre, Türkiye kendi kulvarındaki toplam 21 yükselen ekonomi ile kıyaslandığında finansal kırılganlığı (siz bunu finansal kriz çıkması riski olarak okuyun) Arjantin’den sonra en yüksek ülke konumunda. 


21 Nisan 2020 Salı

KORONA GÜNLERİNDE IMF KİMLER İÇİN ÇARE OLABİLİR?




KORONA GÜNLERİNDE IMF KİMLER İÇİN ÇARE OLABİLİR?

Mustafa Durmuş

19 Nisan 2020

Koronavirüs salgını neo-liberalizmin iflasını sergilerken, kapitalist sistemin kriz dinamiklerini ve çelişkilerini de açığa çıkartarak dünyayı derin bir ekonomik ve finansal krize doğru sürüklüyor.
Bir yandan bazı devletler gümrüklerinde birbirlerinin maskelerine, solunum cihazlarına ve tıbbi malzemelerine el koyuyor, diğer yandan da yaygın bir biçimde böyle bir küresel salgınla ancak küresel çapta alınabilecek önlemlerle ve uluslar arası kuruluşların koordinasyonu ile baş edilebileceği ileri sürülüyor.
Bu söylemde kast edilen Dünya Sağlık Örgütü gibi örgütler değil. Çünkü bu örgüte yapılan eleştirilerin ve ABD’nin bu örgüte yaptığı yardımı kesmesinin ardından salgınla mücadelenin adeta “benden sonrası tufan” mantığıyla yürütülmekte olduğu anlaşılıyor.
Nitekim sınırlarını diğer ülkelerin insanlarına kapatan her ülke kendi önlemlerini almaya çalışıyor. Uluslar arası dayanışma örnekleri ise Küba’nın bazı ülkelere gönderdiği sağlık personeli ve sağlık hizmeti desteği ya da sembolik maske vs sunumuyla sınırlı kalıyor. Bireyciliğin ve piyasacılığın bilinçli bir biçimde bu denli yaygınlaştırıldığı, toplum olma fikrinin bu denli aşağılandığı bir dünyada bu sonuçlar sürpriz olmamalı. Ektiğimizi biçiyoruz.

IMF tekrar devrede
Kapitalistlerin aklı, önce insan ya da halk sağlığı korunmalı ve bu yönde uluslararası bir dayanışma yapılmalı şeklinde düşünmüyor. Tersine, öncelikle üretimin, ticaretin, kârların, sermayenin, servetin korunması hedefleniyor.
Bunun için de Mayıs ortalarından itibaren başta Avrupa olmak üzere dünyada Korona karantinası ya da kapanmaları gevşetilecek, aşamalı bir biçimde üretime, ticarete ve sermaye birikimine kaldığı yerden devam edilecek. Üstelik bunun ikinci bir salgın dalgasını tetiklemesi bir hayli muhtemel olsa da bu yapılacak.
Ancak, ülkelerin bir başına bu çapta bir ekonomik kriz ile baş edebilmeleri mümkün değil. Çünkü kapitalist küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak her ekonomi artık birbirine 100 yıl öncesinden çok daha fazla bağımlı. Birinde olan diğerlerini de etkiliyor. 1929 Büyük Depresyonunun ancak üç yılda tüm dünyaya yayılırken, 2008 finansal krizinin yayılmasının sadece üç hafta aldığını unutmamak gerekiyor.

Bu kriz daha derin, daha hızlı
Yani bu kez ekonomik kriz çok daha hızlı ve çok daha derin ilerliyor, yayılıyor. Belki de kapitalizmin tarihinde ilk kez hem talep, hem de arz, her ikisi de deyim yerindeyse çöktü. Üstelik dünya böyle bir krize devletlerin, ama asıl olarak da özel şirketlerin çok yüksek borçlarıyla yakalandı. Yani küresel bir finansal kriz de sırasını bekliyor.
Türkiye başta olmak üzere “Yükselen Ekonomiler” diye adlandırılarak gönülleri alınan geri bıraktırılmış ülkeler ise bu krizi yüksek işsizlik ve yoksulluğun yanı sıra, ülkelerinden yüksek sermaye çıkışları, hızla yükselen döviz kurları, yüksek dış borç stoklarıyla ve daha da artmış olan gelir eşitsizlikleriyle ve devasa işsizlikle karşılamak zorundalar.

Fed ABD finans kapitali için çalışıyor
Finansal bir çöküş tehlikesini önlemek gerekçesiyle ABD merkez bankası FED, yaptığı devasa miktarsal kolaylaştırma ve faiz indiriminin yanı sıra, swap ve repo hatlarını açtı. Ancak aralarında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın da bulunduğu bazı merkez bankalarına kullandırılan ulusal para / döviz swap ya da reposu ile sağlanan böyle bir döviz likiditesi beklendiği gibi kullanan ülkelerin derdine deva olmadı.
Çünkü öncelikle bu operasyon Amerikan ekonomisinin ve finans kapitalinin çıkarlarını korumaya dönük olarak işletiliyor. (1) İkinci olarak bu imkândan yararlanabilmek için ülkelerin elinde teminat olarak gösterebileceği ABD devlet tahvilinin olması gerekiyor. Bu nedenle de örneğin Türkiye elindeki ABD devlet tahvili kadar, yani en fazla 2,8 -3 milyar dolar civarında bir döviz likiditesi sağlayabiliyor. (2)
Oysa ülkede, çok kısa vadede kapanması gereken onlarca milyar dolarlık bir döviz açığı var. Buna karşılık turizm ve ihracat gibi döviz sağlayan sektörler krizde. Üstelik de Merkez Bankası’nın net gerçek rezervleri 1 milyar doların altına inmiş. Böyle olunca 2-3 milyar dolarlık bir kredi ihtiyacın onda birini bile karşılamaya yetmiyor.

IMF imaj yeniliyor
Tam da bu ihtiyaçtan dolayı, IMF bugünlerde, tekrardan yıldızı parlayan, en son başvurulacak bir kurum ya da merci haline gelmeye başladı. Bir süredir, küresel çaptaki gelir bölüşümü adaletsizliğini, kayıtdışı istihdam ve kötü çalışma koşullarını ve kadınlara karşı ayrımcılığı eleştiren kadın başkanıyla imajı da tazelenince, sağdan sola ana akım politikacılar IMF’ye yardım için başvurmanın haklı gerekçelerini oluşturmaya ve bu konuda toplumu ikna etme çabalarına girişmeye başladılar.
Örgütün yayınladığı raporlar da IMF’ye başvurmanın kaçınılmaz hale geldiği fikrini güçlendirmeye yarıyor. Öyle ki son raporu sermayedarların ve politikacıların gelecek ile ilgili endişelenmeleri için yeterli. Böyle bir endişe ve korku da hükümetleri (yerli sermaye gruplarının da teşvikleri ve baskılarıyla) örgüte başvurmaya yöneltiyor.

Raporlar IMF’ye yönelimi güçlendiriyor
Bu raporlardan birine göre (3); 2020 yılında dünya ekonomisi yüzde -3 oranında daralacak (diğer taraftan örgüt 2021 yılında yüzde 5,8’lik bir pozitif bir büyüme bekliyor). Merkez Ekonomiler adı da verilen gelişkin ekonomilerde bu daralma yüzde - 6,1 olacak. Örgüt aynı zamanda karantina süresinin uzaması ya da ikinci bir salgın dalgasının ortaya çıkması halinde 2020 daralmasının daha da şiddetli olabileceğini de öngörüyor.
Örgüt ayrıca 2020 yılında görülecek olan resesyonun 1929 Büyük Depresyonundan bu yana görülen en derin (2008 Büyük Resesyonundan daha şiddetli) olacağını ve küresel ekonomideki toplam kaybın 9 trilyon doları bulacağını (mevcudun yaklaşık onda biri, Japonya ve Almanya’nın milli gelirlerinin toplamı) öngörüyor.

ABD’de ekonomik genişlemenin sonu
Böylece dünya ekonomisinin en önemli sürükleyicilerinden biri olan ve bu yıl yüzde – 5,9 küçülmesi beklenen ABD ekonomisindeki uzunca bir süredir yaşanmakta olan genişlemenin sonuna gelindiği de anlaşılıyor. Sadece 4 haftada işsizlik başvurusunda bulunanların sayısının 22 milyonu bulduğu bu ülkede (4) İkinci Dünya Savaşından bu yana en büyük daralmanın yaşanması öngörülüyor. (5)
IMF, salgının olumsuz ekonomik etkilerinin Yükselen Ekonomilerde çok daha fazla olacağını ve bu ekonomilerin bazılarında (örneğin Meksika’da ) küçülmenin yüzde - 7’ye yaklaşacağını ileri sürüyor. Türkiye ekonomisinin ise 2020 yılında yüzde - 5 küçülmesini bekliyor.
Dünya ekonomisinin diğer büyük sürücüsü konumundaki Çin ise bu yılın ilk çeyreğinde yüzde - 6,8 küçüldü ve böylece 1992 yılından bu yana ilk ekonomik küçülmesini yaşadı. (6) IMF raporuna göre Çin ekonomisi bu yıl sadece yüzde 1,2 büyüyebilecek.

1 trilyon dolarlık yardım paketi
IMF Korona salgının ardından, öncelikli olarak uluslar arası bir işbirliği altında para politikası ve regülasyonların yanı sıra, koordineli ve senkronize olmuş küresel mali teşviklerin ve önlemlerin hayata geçirilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Ardından bu yönde alınacak mali önlemlerin uygulanabilmesi için de üye ülkeler tarafından kullanılmak üzere 1 trilyon dolarlık bir kredi programı hazırladı. Bu paranın 50 milyar dolarının Yükselen Ekonomilere ve 10 milyar dolarının çok düşük gelirli ülkelere; çok düşük faiz ve uygun ödeme koşullarına sahip krediler biçiminde verileceğini açıkladı. (7)
Ayrıca IMF’nin böyle zamanlarda devreye sokabileceği Hızlı Finansman Enstrümanı (RFI) adlı bir aracı da var. Bu aracı Korona salgınının yarattığı sorunları çözmek için biraz daha genişletmiş bir şekilde kullandırması bekleniyor.
Bu program altında üye ülkeler normal zamanlardan daha fazla miktarda kredi kullanabiliyorlar. Bu kredilerin koşullarının; hem ön ödemesiz dönemin ve geri ödeme vadelerinin uzunluğu, hem de IMF standby şartlarına uymayı gerektirmemesi nedeniyle, daha uygun bir finansman imkânı olduğu ileri sürülüyor.
IMF pratikte bu imkândan yararlanma limitini ülke kotasının yüzde 150’siyle sınırlamış bulunuyor. Bu anlamda Türkiye’nin 4.659 milyon SDR’lik kotasının 1,5 katı kadar yani 6.346 milyar SDR ( yaklaşık 9,5 milyar dolar) kullanabileceği ve bunun için başvurması öneriliyor. (8)

Özel Çekme Hakları (SDR)
Son olarak, IMF’nin finansal kaynakları 790 milyar dolar ile sınırlı olsa da, üye ülkelerin döviz rezervlerini artırabilecek Özel Çekme Hakları Hakları (SDR) gibi önemli bir aracı var. Bir tür IMF parası olan ve beş büyük ülke ulusal para birimlerinden oluşan bir sepete göre değer biçilen bu paranın büyük çapta artırılarak üye ülkelere kullandırılması söz konusu.
Bu yönde, önümüzdeki Mayıs ayı başında toplanacak olan G20 ülkelerinin liderlerinin, IMF’nin üye ülkelere 500 milyar SDR’lik (yaklaşık 683 milyar dolarlık) bir tahsis yapmasını sağlaması için öneride bulunması bekleniyor. Bu operasyondan bekleneninse üye ülkelerin yetersiz döviz rezervlerinin güçlendirilmesi ve ülke yönetimlerinin kendilerine olan güveninin artırılması olduğu ileri sürülüyor. (9)

IMF’ye biçilen “yeni” rol
Hintli iktisatçı Jayati Ghosh pandemi sonrası derinleşen ekonomik ve finansal krize karşı IMF’ye önemli görevler düştüğünü ileri sürüyor. Ona göre IMF kaynaklarının da kullanılarak onun koordinasyonu altında üç şey acilen hayata geçirilmeli (10):
(i) IMF üyelerine 1-2 trilyon SDR’lik (1,4 - 2,7 trilyon dolarlık) bir SDR tahsisatı yapmalı. Bu tahsisat her hangi bir şarta bağlanmamalı, ülkeler kotalarının büyüklüğüne göre bu döviz likiditesinden yararlanabilmeli (Ghosh bu çaptaki bir likiditenin küresel bir enflasyona yol açmayacağını, tersine küresel arz darboğazını genişleteceğini düşünüyor.
(ii) Dış borçlar yeniden yapılandırılmalı ve bazı azgelişmiş ülkelerin borçları silinmeli.
(iii) Hükümetlerin daha sıkı sermaye kontrolleri yapabilmesine izin verilerek yükselen ekonomilerde bir finansal krizin çıkması önlenmeli.
Böyle bir imkânın rezervleri erimekte olan Türkiye ekonomisi ve Türkiye sermayesi açısından ne denli önemli olduğunu tahmin edebiliriz. Nitekim liberal iktisatçılar kadar, özel sektöre nakit akışı sağlanmasını ve desteklerin hayata geçmesini isteyen iş insanları da, giderek artan bir biçimde (kontrollü para basılmasının yanı sıra), IMF’den kredi kullanılmasının gerektiğini savunmaya başladılar.(11)

Türkiye IMF’ye gidecek kadar zorda mı?
Bir yandan kısa vadeli borç stoklarının yüksekliği, diğer yandan bu yıl için öngörülen 10 milyar dolar civarındaki cari açık; bir yandan ihracat, turizm ve yurt dışı müteahhitlik hizmetleri sektörleri gibi döviz yaratan sektörlerin ciddi krizde olması, diğer yandan özellikle de KOİ projeleri yüzünden büyük boyutlara ulaşan döviz cinsinden dış borçlar ve Hazine üstlenimlerinin varlığı; bir yandan yılbaşından 10 Nisan’a kadarki yaklaşık 3,5 aylık bir sürede ülkeden yabancıların portföy satışları biçiminde 7,5 milyar doların çıkmış olması, diğer yandan erime noktasına gelmiş olan Merkez Bankası’ndaki döviz rezervleri gibi gerçekler ülkeyi yönetenlerin ve finans kapitalin ve döviz cinsinden borcu olan irili ufaklı özel şirketlerin kabusunu oluşturuyor ve onların perspektifinden neden IMF’ye gidilmesi gerektiğinin yanıtını oluşturuyor.
Dış borç geri ödemelerinin hızlanacağı Mayıs ayı gelmeden dahi döviz kurundaki bu yükseliş de bu gerçekliği yansıtıyor.

170 milyar dolar dış borç ödenecek
Resmi veriler bu durumu net olarak gösteriyor: Merkez Bankası’nın (2020 Şubat sonu itibarıyla) kısa vadeli borç verilerine göre; 2020-2021 yılını kapsayan dönemde Türkiye’nin ödemesi gereken dış borç miktarı 168,5 milyarı doları aşıyor. Bunun yüzde 61’i yani 102,8 milyar dolarlık kısmı kısa vadeli borç niteliğinde. Toplam borçların yüzde 73,9’unun özel sektöre ait (12) olması dış borçlu şirketlerin ve bankaların karşı karşıya bulunduğu tehlikeye işaret ediyor.

30 milyar dolarlık döviz açığı
Net gerçek döviz rezervleri ise (net döviz rezervlerinden TL/döviz swapları düşüldükten sonra geriye kalan kısım) erimiş durumda. Öyle ki Şubat sonu itibariyle Merkez Bankası’nın net döviz rezervleri 38,7 milyar dolar, buna karşılık TL/döviz swapları 25,8 milyar dolar. Buna 1,1 milyar dolarlık TL/altın swapları da dâhil edildiğinde bu rakamdan indirilmesi gereken tutar 26,9 milyar doları buluyor. 10 Nisan itibarıyla net rezervlerinin 27 milyar dolara kadar düştüğü (13) dikkate alındığında elde gerçek anlamda döviz rezervi kalmadığı anlaşılıyor. Somut olarak, ülkenin 2020-2021 yılı için (borcu borçla çevirme imkânı da kullanılarak) ortalama 30 milyar dolara yakın bir döviz açığı olduğu görülüyor. (14)
Bu nedenlerle, Türkiye’de bugünlerde IMF’nin neredeyse sosyal demokrat bir örgüte dönüştüğünü ileri sürebilen ve buradan hareketle krizden kurtulabilmek için IMF’den yardım almaktan başka çare olmadığını ileri süren bazı liberal iktisatçılar ve siyasetçiler tekrar boy göstermeye başladılar.
Bu sadece Türkiye ile sınırlı değil. Örneğin yukarıda sözü edilen Ghosh da (15) IMF’nin “1945 yılındaki kuruluş amacına uygun işlevleri yerine getirmekte başarısız kaldığını, oysa bugün Covid-19 salgınına karşı yürütülecek uluslar arası koordineli bir mücadele programına ciddi katkı verebileceğini, böylece de bir kefaret ödeme şansının doğduğunu ileri sürüyor. Bunun için örgütün gereksiz kemer sıkma, sermaye akımlarının serbestleştirilmesi ve bazı ülkelere karşı taraflı tutum alınması gibi eski kötü fikirlerinden ve alışkanlıklarından vazgeçmesi gerektiğini” ileri sürüyor.

Venezüella’ya IMF engeli
Ghosh’un kast ettiği taraflı tutum örgütün Venezüella’ya karşı takındığı tutum. Zira geçen yıl örgüt Venezüella hükümetinin 400 milyon dolara denk düşen SDR kullanım hakkını engellemişti. (16)
IMF bu yıl da Venezüella Hükümetinin yardım talebini geri çevirdi. Ülkenin Korona pandemisi sırasında IMF’den 5 milyar dolarlık kredi almak için yaptığı başvuruyu (bu hükümeti meşru görmediği gerekçesiyle) (17) reddetti. Üstelik bu ülke binde 78’lik bir kotaya sahip IMF üyesi bir ülke (18) olmasına rağmen bunu yaptı.
Venezüella, tarihte Küba’dan sonra ABD’nin en ağır ekonomik ve politik yasaklamalarına uğrayan ikinci ülke konumunda. Ülkenin yurt dışındaki bankalardaki yaklaşık 7 milyar dolarlık bir dövizi uzunca bir süredir, ABD’nin koydurduğu blokaj nedeniyle kullanılamıyor. Ülke yıllardır gıda ve ilaç başta olmak üzere birçok temel malla ilgili olarak (bu ülkeye ihracatın yasaklanması nedeniyle) kıtlığa ve açlığa mahkûm edilmiş durumda.
Bu iki gerçek bir arada düşünüldüğünde IMF’nin uluslararası finansal istikrarı sağlamak görüntüsü altında sağladığı yardımların bazı ülkeleri hizaya sokmak ya da cezalandırmak için kullanıldığı görülüyor. Bu durum ortada iken IMF’nin değişmekte olduğunu ileri sürerek, ona hiçbir zaman sahip olmadığı ya da olamayacağı misyonlar yüklemek (iyi niyeti de olsa) dünya halklarını kandırmaya hizmet eder.
Ya da “IMF’nin Hızlı Finansman Aracı kapsamında bedavaya, hiçbir koşula bağlanmaksızın alınabilecek 6 milyar dolar anlamına geldiği için çok aptalca gözüküyor” (19) biçimindeki üstenci sözler emperyalist ikiyüzlülüğü yansıtıyor.

Koronavirüs ekonomik krizin nedeni değil
Burada öncelikli olarak açığa çıkartılması gereken şöyle bir gerçek var: Türkiye Korona salgını öncesinde hali hazırda çok ciddi bir dış borç krizi ve buradan hareketle artan döviz kurları yüzünden ciddi bir finansal kriz ile karşı karşıya idi.
17 yıldır izlenen neo-liberal birikim stratejisi ve buna uygun politikalar emperyalizme bağımlı Türkiye ekonomisinin kırılganlıklarını iyice ortaya çıkartmıştı. Son dönemlerde döviz kurunun daha fazla yükselmesi ise, hem uluslar arası TL/döviz swap piyasalarından kullanımlar, hem de Merkez Bankası’nın kamu bankaları ile arka kapıdan yaptığı döviz alış ve satışları ile önlenmeye çalışılıyor, bu da Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin erimesiyle sonuçlanıyordu.
Kısaca bugünkü ekonomik ve finansal krizin nedeni Koronavirüs değil. Bu gerçekle yüzleşmeden, ekonomik ve sosyal krizin gerçek sorumluları sorgulanmadan, sonuçlar üzerinden “IMF’ye gitmekten başka çarenin olmadığını” ileri sürmek ciddi bir yanlış.

IMF kimleri kurtaracak?
İkinci olarak IMF’ye giderek kimler kurtarılacak? IMF’den sağlanacak olan likidite ile kimlerin milyarlarca dolarlık dış borçları, hangi uluslararası bankalara ödenecek? Kurtarılacak olan ekonomide açlık sınırının altında ücretlerle işçiler işbaşı yapacaksa, bu işçiler kurtarılmış mı olacak? Kurtarılacak sektörler ya da şirketlerde açlık sınırının altında, ağır bir sömürüye tabi tutularak çalıştırılacak işçilere üzerinden yaratılacak kârlar ekonomiyi büyüttüğünde tüm toplumun refahı artmış mı olacak?
Bu soruları sormak sınıfsal bir perspektifi gerektiriyor. Bu perspektife sahip bulunmayanlar ve toptancı bir bakış altında “hepimizin aynı gemide olduğu” masalına inananlar; büyük çapta bir döviz likiditesi imkânından yararlanarak kendilerini kurtarırken, bunun bedelini emekçilere ödetmek isteyen büyük sermaye gruplarının sözcülüğünü yapmış olurlar.
20 inci kez IMF kapısına gidilir (2001 krizi sonrasında olduğu gibi) ve alınan yardımla bir kez daha krizden çıkılır ve yeni bir kriz patlayana kadar çark dönmeye devam eder. Sonra bir kriz daha çıkar, makara başa sarılır. Bu arada örgütsüz emekçiler, halklar, gençler, kadınlar, kısaca toplumun çok büyük bir kısmı bir kez daha bedel öder.
İstediğimiz bu mudur, yoksa krizsiz, sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi ve adaletli bir ülke midir?

Dip notlar:
(1) Jayati Ghosh, “COVID-19 is the IMF’s Chance for Redemption”, https://www.project-syndicate.org/…/how-imf-can-lead-global… (9 April 2020).
(2) Hilal Sarı, “Swap, repo, o da olmadı IMF şart”, 
https://www.dunya.com (9 Nisan 2020).
(3) IMF, World Economic Outlook, The Great Lockdown (April 2020), 
https://www.imf.org/…/…/WEO/Issues/2020/04/14/weo-april-2020.
(4) “U.S. now has 22 million unemployed, wiping out a decade of job gains”, 
https://www.washingtonpost.com (17 April 2020).
(5) Bu konuda hem dünya ekonomisinde, hem de ABD ekonomisinde beklenen küçülme ile ilgili olarak ayrıntılı bir analiz için bak: Michael Roberts, “The post-pandemic slump”, 
https://thenextrecession.wordpress.com (13 April 2020).
(6) 
https://www.wsj.com/…/china-set-to-report-plunge-in-first-q… (17 April 2020).
(7) Kristalina Georgieva, “Policy Action for a Healthy Global Economy”, 
https://blogs.imf.org (16 March 2020).
(8) “Covid - 19, Para Basımı ve IMF'nin Yeni İmkânı”, 
mahfiegilmez.com/…/covid-19-para-basm-ve-imfnin-yeni-imkan.….
(9) Christopher G. Collins and Edwin M. Truman, “IMF's special drawing rights to the rescue”, 
https://www.piie.com/…/r…/imfs-special-drawing-rights-rescue (10 April 2020).
(10) Ghosh, agm.
(11) https://www .
dunya.com) / Haberler (https://www .dunya.com/ IMF alerjimizden vazgeçelim (10 Nisan 2020); https://www.dunya.com/…/mf-kaynag-ve-para-basma-seceneg-deg… (15 Nisan 2020).
(12) 
https://www.tcmb.gov .tr/wps/wcm (18 Nisan 2020).
(13) Alaattin Aktaş, ““IMF’ye ihtiyaç var mı?”, 
https://www.dunya.com (17 Nisan 2020).
(14) Agm.
(15) Ghosh, agm.
(16) 
https://www.bloomberg.com/…/imf-freezes-venezuela-funds-as-… (10 April 2019).
(17) Paul Dobson, “Venezuela announces 6-month rent suspension, guarantees workers’ wages, bans lay-offs”, 
https://www.globalresearch.ca (24 March 2020).
(18) IMF, “IMF Members' Quotas and Voting Power, and IMF Board of Governors”, 
https://www.imf.org (15 April 2020).
(19) 
https://ahvalnews.com/…/unlu-ingiliz-ekonomistten-albayraka… (18 Nisan 2020).


25 Mart 2020 Çarşamba

KORONA VİRÜSÜ (COVID-19) DOSYASI (4)- Kurtarma paketleri: Faiz indirimleri ve parasal bollaştırma virüsü durdurur mu, ekonomik krizi önler mi?



KORONA VİRÜSÜ (COVID-19) DOSYASI (4)- Kurtarma paketleri: Faiz indirimleri ve parasal bollaştırma virüsü durdurur mu, ekonomik krizi önler mi?

Mustafa Durmuş

25 Mart 2020

Bir önceki yazımızda hükümetlerin Korona virüsü sonrasında ilk başvurduğu politikalardan birinin para politikaları olduğunu belirtmiştik.

Bu kapsamda merkez bankaları aracılığıyla sırasıyla; faiz oranları düşürülüyor, “miktarsal kolaylaştırma” adı altında piyasalardaki tahvil ve bonolar geri satın alınıyor ve böylece piyasaya nakit veriliyor. Ayrıca merkez bankası karşılık oranlarının düşürülmesi, gibi piyasalardaki likiditeyi artırmaya dönük operasyonlar yapılıyor.

Nitekim Korona ABD’de  de ortaya çıktığında Merkez Bankası (FED) acilen (normal zamanından iki hafta önce) toplanarak faiz oranlarını yüzde 0,50 puan düşürdü (1) (ardından ikinci kez  düşürerek, sonunda yüzde 0-  0,25 bandına kadar çekti). Bununla da kalmadı 1 ay içinde 5 trilyon dolara varan bir taze paranın finansal piyasalara verileceğini açıkladı ve hemen repo piyasaları üzerinden bankalara ve diğer finansal kuruluşlara 1,5 trilyon dolarlık ilk dilimi verdi. Ayrıca 750 milyar dolarlık miktarsal kolaylaştırma yapacağını da ilan etti. (2)

TRİLYON DOLARLIK PARASAL TEŞVİK

Benzer adımlar Avrupa Merkez Bankası (ECB), Çin Merkez Bankası, Japonya Merkez Bankası (BoJ), Britanya Merkez Bankası (BoE ), Avustralya ve Kanada merkez bankaları tarafından da atıldı.

ECB hali hazırda yürütmekte olduğu aylık 20 milyar avroluk miktarsal kolaylaştırmaya ek olarak bu yılın sonuna kadar 120 milyar avroluk daha kolaylaştırma yapacağını ilan etti. (3) BoJ yaklaşık 10 yıldır uygulamakta olduğu miktarsal kolaylaştırmayı iki katına çıkarttı ve 12 trilyon Yenlik bir program açıkladı. Ayrıca Mülkiyet Fonu hisselerini ve özel kurumların tahvillerini satın alma programını genişleterek sürdüreceğinin taahhüdünü de verdi. (4) BoE ise 11 Mart’ta faiz oranını yüzde 0,75’ten yüzde 0,25’e düşürdü. (5)

T.C.Merkez Bankası da piyasalarda likiditeyi artırmaya dönük önlemlerin yanı sıra, bir yandan zorunlu karşılıklara uygulanan faiz oranını yüzde 8'den yüzde 6’ya, politika faiz oranını da 1 puan indirerek yüzde 9,75’e çekti. (6)

FAİZLER NEDEN İNDİRİLDİ?

Halk sağlığından önce piyasaların sağlığını ön planda tutan burjuva iktidarların virüsün ortaya çıkışının hemen ardından bu politikalara başvurmalarının kendilerince haklı nedenleri var. Çünkü salgın ile birlikte şirketlerin gelecekteki kârlılıklarına ilişkin beklenti kötüleşmeye başlayınca, panik halinde hisse satışları başladı ve bu şirketlerin hisselerinin alınıp satıldığı küresel borsalar ciddi değer kaybettiler.

Ayrıca küresel borsalardaki ani ve bir türlü toparlanamayan büyük çaplı değer kayıpları finansal bir krizin de habercisidir. Çünkü finansal krizin asıl belirleyicisi olan aşırı yüksek borç stoklarının yanı sıra, borsalar da finansal krizin bir etkeni.

Şöyle ki borç stokları krizin ön koşulunu yaratıyor, finansal varlıklardaki hızlı  çöküş ise krizi tetikliyor. Çünkü bu varlıkların değeri çok düştüğünde borçlu şirketlerin borç servisi yapabilmesi imkânsız hale geliyor. Bu da bankacılık sektörünü de içine alan bir finansal krize neden oluyor.

Bu ilişkiyi bir metaforla anlatmak gerekirse; aşırı kredi-borç (likidite) bir tür benzin ise, onu ateşleyerek yangına sebebiyet veren şey finansal varlıkların (borsaların)  çöküşüdür.

Yapılan faiz indirimleriyle borsalardan çıkılarak diğer yatırım araçlarına gidiş önlenmeye çalışılsa da, bu ara sıra sağlanan küçük toparlanmalar dışında gerçekleşmedi. Petrol fiyatlarındaki tarihi düşüşle birlikte (bu petrole bağlı türev araç piyasalarını da düşürüyor) servet zenginlerinin trilyonlarca doları bulan servet kayıpları ortaya çıktı.

Yani dünyanın efendisi konumundaki servet zenginleri servetlerinin bir kısmını kaybederken, daha büyük bir finansal kriz de tetiklenmiş oldu.
Bu yüzden ne finans kapital, ne de onun güdümündeki hükümetler buna izin veremezlerdi, nitekim vermediler. En etkili olduğuna inandıkları silahı, yani faiz ve miktarsal-parasal kolaylaştırma silahını kullandılar.

FIRSATÇI FİNANS KAPİTAL

Finans kapital bu yöndeki taleplerini hemen açıkladı.  Öyle ki ABD’deki bir bankacı lobi grubu olan Bank Policy Institute, FED’in sadece faiz indirimine gitmesiyle yetinmemesini, ayrıca bankalar üzerindeki denetimlerini gevşetmesini de istedi. (7)
Kuruluş hem rezerv tutma oranının düşürülmesini, hem de stres testinin yumuşatılmasını talep ediyor. Bunu da bankaların virüs nedeniyle zora düşen şirketlere verdiği kredileri sürdürebilmesinin bir ön koşulu olarak gündeme getiriyor.

SAHİBİNİN SESİ BÜYÜK MEDYA

Büyük sermayenin kontrolündeki medya ise (insan sağlığından ziyade) küresel borsalardaki hızlı düşüşleri ve buna karşı FED gibi merkez bankalarının faiz indirimi haberlerini ön plana çıkarttı. 

Çünkü finans kapitalin sözcüleri (faiz indirimlerinin borsayı yükselteceği beklentisiyle)   “faiz oranlarındaki indirimlerin çözemeyeceği hiçbir sorunun olmadığı düşüncesini” büyük medya aracılığıyla tüm topluma benimsetmeye çalışıyorlar.
Kısaca bu kesimler böyle felaketleri toplum ya da insan üzerindeki etkileri açısından değil, piyasalar ve servetleri üzerindeki etkileri bağlamında ele alıyorlar. Yani bir tür “milyonlarca insan virüsten ölebilir, yeter ki borsalar yükselsin ve bizim servetlerimiz azalmasın, daha da artsın” ruh hali içindeler.

KAZ GELECEK YERDEN TAVUK ESİRGENMEZ!

Büyük servetlerin sahiplerinin bazıları ise bu açgözlülüklerini gizleyebilmek ve siyasal iktidarları kendi istedikleri önlemleri alma konusunda ikna edebilmek için, hastaneler gibi sağlık kuruluşlarına yaptıkları bağışlarla, bir kez daha ne kadar hayırsever olduklarını kanıtlamak istediler.

Örnek olarak, İtalya’da aralarında moda tasarım devi Giorgio Armani’nin de bulunduğu 18 milyarder toplam 28 milyon doları Korona ile mücadele için bağışladıklarını açıkladılar (tek başına Armani’nin Milan ve Roma’daki iki hastaneye yaptığı bağış 1,4 milyon dolar civarında). (8)

Dünya e- ticaret devlerinden Ali Baba Grubunun toplam 39 milyar dolarlık servete sahip yakın zamana kadar ki ceo’su Jack Ma da yardımseverler arasına katıldı.  ABD’ye 1 milyon maske ve 500,000 test kiti hediye etti. Ma ayrıca bugünlerde Türkçeye de çevrilmiş olan ve Çin’deki sağlık personelinin Korona ile mücadelesini anlatan bir elektronik kitabın da önsözünü yazdı ve tanıtımını yaptı. (9)

Keza ABD’nin en büyük bankalarından olan Wells Fargo’nun da 175 milyon dolarlık bir bağışta bulunacağı açıklandı. Aralarında medya devi Michael Bloomberg, medikal ekipman firması sahibi Stryker ve Hedge fonu kurucusu K. Griffin’in bulunduğu bir ABD’li vakıf 75 milyon dolar bağışta bulundu. (10)

BEKLENEN OLMUYOR, BORSALAR CANLANMIYOR, NEDEN?

Ancak bekledikleri gibi olmuyor. Öyle ki 20 Mart’ta Dow Jones yüzde  4,55,  S&P 500 yüzde 4,34 ve Nasdaq Composite  yüzde  3,79 düştü. 16 Mart’ta Dow Jones’un değerinin yüzde 13 oranında düşüşü, 1987 yılından bu yana 1 günde yaşanan ikinci en sert düşüş olarak tarihe geçti. 19 Şubat tarihinden bu yana Korona virüsü S&P 500 endeksindeki servetin yüzde 32’sini (kabaca 9 trilyon dolar) sildi, süpürdü. (11)
Dünyanın iki dev yolcu uçağı üreticisinden bir olan Boeing’in hisseleri ise sadece son beş haftada yüzde 72 değer kaybetti. Şirketin gerçekten bir varoluş krizi yaşadığı ileri sürülüyor. (12)

Sadece borsaların değil, devlet tahvili ve hazine bonosu piyasalarının, kurumsal kredilerin ve konut kredisi destekli menkul kıymetler piyasasının da ciddi bir çöküş yaşayabileceği ileri sürülüyor. Öyle ki 23 Mart’ta 10 yıllık ABD devlet tahvilinin getirisi 25 baz puan daha düşerek binde 7’nin altına kadar geriledi.(13)

“HAYATINIZIN EN KELEPİR ALIMLARINI YAPMAYA HAZIR OLUN!”

Diğer taraftan borsa çöküşlerinin kazananları da var. Küresel borsalardaki çakılma Korona’dan bu yana yüzde 30’u aşınca, “akbaba fonlar” da denilen hedge fonları ve diğer spekülatörler (yukarıda sözü edilen “hayırseverlerin” sahibi oldukları fonlar) dibe vuran büyük şirketlerin hisselerini satın alarak, süper servetler yapmaya hazırlanıyorlar.
Bloomberg’in bir haberine göre,  Aralarında dünyanın en zenginlerinden olan Warren Buffet’in de bulunduğu bu fonların sahipleri  1 milyar dolardan fazla nakit harcayarak bu hisseleri toplamaya başladılar.

Bu fonların kurucularından birinin tweeti ise aç gözlü fırsatçılığı çok güzel özetliyor: “Eğer Hükümet Korona krizini iyi yönetebilirse, borsalar tekrar sıçrama yapar ve bizler de hayatımızdaki en kelepir hisse alımlarını yapmış oluruz”. (14)

BANKALAR DA RİSK POTASINA GİRDİ

Bu gelişmelerin başta gölge bankacılığı ile uğraşan büyük yatırım bankalarını ve çok ciddi risklere sahip diğer ticari bankaları etkileyeceği de çok açık.

Nitekim İtalyan bankacılık sisteminin çok ciddi bir risk altında olduğu ileri sürülüyor. Korona virüsü nedeniyle adeta kapatılan ülkede perakende, restoranlar, publar, eğlence mekânları, oteller, diğer turistik tesisler ve zorunlu olmayan hizmet sektörleri neredeyse iflasın eşiğindeler. Bu alanlarda faaliyet gösteren firmalar daha ziyade kobiler ve ağırlıklı olarak da İtalyan bankalarının verdiği zombileşmiş kredilerle ayakta kalıyorlar. Bunlardaki batık krediler çok fazla, buna karşılık ülkedeki yasalar bu kredilerin kolayca tahsiline izin vermeyecek ölçüde katı.(15)

İtalyan bankaları diğer Avrupalı bankalar için büyük risk oluşturuyor zira bu bankaları en fazla aralarında Fransız, Hollanda, Almanya ve İspanya’nın da bulunduğu ülkelerin bankaları fonluyor.

Bu bankaların hisselerinin değeri ise 17 Şubat’ta İtalya’da patlama yapan Korona vakalarının ardından hızla rekor bir biçimde (yüzde 45 oranında) düştü. (16)

POWELL: KORONAYI DURDURAMASA DA FAİZLERİ İNDİRİYORUZ…

Faiz indirimlerinin (ya da daha sonra ele alınacak olan vergi indirimlerinin) salgının yayılma hızını düşürmeye ve insanların hayatlarını kurtarmaya yetmeyeceği çok açık.
Nitekim FED de faiz indirimine giderken açıklamasında “birey ve yatırımcı güvenini restore etmek” gerekçesini kullanmıştı. Ama bu açıklamayı yapan Powell şunu da vurgulamıştı: “ Faiz indirimi bulaşma hızını azaltmaz, parçalanmış olan küresel tedarik zincirini tamir edemez”. (17)

Bu bilinmesine rağmen, neden o halde acilen faizler indirildi? Çünkü faiz indirimleri ve diğer parasal kolaylaştırmalar insanı ve toplumu ölümcül bir virüsün etkilerinden korumak amacıyla gündeme getirilmedi. Yukarıda açıklandığı gibi; virüsün ortaya çıkışından sonraki birkaç hafta içinde küresel borsalarda yüzlerce milyar dolarlık hisse değeri kaybı, yani servet kaybı yaşandı.

Daha fazla zararı önlemek amacıyla faiz oranları düşürüldü. Bu önlemlerle; kuşkusuz borsadaki zenginler, repo piyasasının katılımcıları, bankalar, DİBS piyasası yatırımcıları kurtarılmaya çalışıldı.

LİKİDİTE TUZAĞI

Diğer taraftan bu indirimlerin finans piyasalarındaki ciddi çalkantıları durdurmaya yetmediği de ortada.  Çünkü faiz oranlarının sıfır civarında olduğu (şirketlerin borçlanma maliyetlerinin en düşük olduğu)  bir dönemde para-kredinin maliyetini düşürdüğüne inanılan faiz indirimleri de, aynı gerekçe ile bol para sunumu anlamına gelen miktarsal kolaylaştırma da işe yaramıyor. (18)

Bir başka anlatımla ‘likidite tuzağı’nda olan bir ekonomide faiz indirimlerinin ekonomiyi toparlamaya her hangi bir faydası olmadığı gibi, bu indirimler ciddi israf anlamına geliyor. (19)

Özetle, faiz indirimi virüsü öldürmeye yetmediği gibi piyasaları da sakinleştiremiyor. Finans kapitalin “gümüş mermisi” de etkisiz kalıyor. Büyük şirketler ciddi stres altındalar,  tüketicilerse fiilen evden çıkamıyorlar. Yüzde 70’inin tüketimden gelen destekle büyüdüğü bir ekonomide bu durum bitiş anlamına geliyor ve faiz indirimleri ya da bol para bunu çözmeye yetmiyor.

Bu da hükümetlerin ellerindeki son araç olan maliye politikalarının, yani vergi indirimleri ve kamu harcaması yoluyla ekonominin canlandırılmasını son çare olarak gündeme getiriyor.

Nitekim hükümetler bu yönde çok ciddi boyutlara varan mali programlar açıkladılar. Bu programlara destek niteliğinde olmak üzere IMF de trilyon doları aşan bir mali destek sözü verdi. Peki, bu mali programlar çözüm olabilecek mi, küresel bir resesyonu (ekonomik daralma) önleyebilecek mi?

devam edecek: Kurtarma paketleri: Vergi indirimleri ve diğer mali teşvikler işe yarar mı?

DİP NOTLAR:

(2)  Costas Milas, “Coronavirus: five essential measures to bolster the global central bank ‘bazooka’, https://theconversation.com/coronavirus-five-essential-measures-to-bolster-the-global-central-bank-bazooka (17 March 2020).
(4)  Milas, agm.
(6)  https://www.tcmb.gov.tr (17 Mart 2020).
(7)  Jessica Corbett, “You'll Never Guess How Big BanksWant the Fed to Handle the Coronavirus: More Wall Street Deregulation”, https://www.commondreams.org(3 March 2020).
(8)  https://www.forbes.com/sites/giacomotognini/2020/03/19/giorgio-armani-and-17-other-italian-billionaires-donate-more-than-28-million-to-fight-coronavirus-in-italy.
(10)                https://www.wealthx.com/intelligence-centre/daily-news/2020/wells-fargo-to-donate-175-million-for-coronavirus-relief (23 March 2020); https://www.wealthx.com/intelligence-centre/daily-news/2020/michael-bloomberg-jon-stryker-donate-to-75-million-covid-19-fund-for-new-york-city-nonprofits (22 March 2020); New York’un geçen dönem belediye başkanı da olan Michael Bloomberg’in,  belediye başkanlığı seçiminde, seçim çalışmaları için sadece 3 ayda 936 milyon doları aşkın parayı harcadığı ortaya çıktı. Bak:  https://www.nbcnews.com/politics/2020-election/bloomberg-spent-nearly-1-billion-his-three-month-presidential-campaign (21 March 2020).
(11)                https://www.reuters.com/article/us-usa-stocks/wall-street-notches-worst-weekly-decline-since-2008 ( 21 March 2020); FED son açıklamasında her hangi bir fiyatı olan yani “çerçöp” düzeyinde ratinge sahip tüm kâğıtları satın alacağını açıklayınca Pazartesi günü ABD borsalarında yukarıya doğru bir hafif kıpırdanma yaşandı. Salı günü de üç büyük ABD borsası yükselişini sürdürdü. Yani FED son bazukasını da kullandı (bak:https://www.federalreserve.gov/…/pres…/monetary; https://www.reuters.com/article/us-usa-stocks/dow-soars-over-11-in-strongest-one-day-performance-since-1933 (24 March 2020).
(12)                https://wolfstreet.com/2020/03/21/its-just-day-22-of-coronacrash-and-its-already-such-a-mess.
(14)                Anders Melin and Benjamin Stupples, “World’s Richest Spend $1 Billion on ‘Bargains of a Lifetime’, https://www.bloomberg.com (19 March 2020).
(16)                Nick Corbishley, “ European Banks Face Financial Crisis 2, Shares Hit 1988 Lows”, https://wolfstreet.com/2020/03/18.
(17)                Howard Gleckman, “ Tax Cuts Won’t Treat the Coronavirus or Rebuild Broken Supply Chains”, https://www.taxpolicycenter.org (3 March 2020).
(18)                Christopher MartinCostas Milas,  Quantitative easing: a sceptical survey, Oxford Review of Economic Policy, Volume 28, Issue 4, Winter 2012,s. 750–764, https://doi.org 10 December 2012).
(19)                [1]Michael Roberts, “Let’s get fiscal”, https://thenextrecession.wordpress.com (9 March 2020).