Döviz krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Döviz krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2021 Salı

Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

 Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

Mustafa Durmuş

14 Aralık 2021


Bizimki gibi ülkelerde finansal krizler genelde döviz krizi ile başlar. Yani kur hızla yükselir, dolara ve avroya hücum artar.

Eskiden kurdaki bu yükseliş devalüasyonlarla yapılırdı, şimdi bu serbest piyasada gerçekleşiyor.

Dövizin kurundaki bu hızlı yükselişi tetikleyen şeyse, “göle yoğurt çalmaya” çalışan siyasal iktidarın faiz indirimlerini devam ettirmesi.

Muhtemelen bu Perşembe günü bir kez daha 100 baz puan faiz indirimi yapılacak. Üstelik bu indirim başta FED ve Avrupa Merkez Bankası olmak dünyanın ileri gelen merkez bankalarının, ülkelerinde giderek yükselen enflasyonu dizginlemek amacıyla, parasal sıkılaştırma ve önümüzdeki yıl faiz oranlarını kademeli olarak artırma stratejisini benimsedikleri bugünlerde yapılıyor.

Yani sadece içerdeki yüksek enflasyon ve yüksek dolarizasyon değil, aynı zamanda dış konjonktür de iktidarın “düşük faiz-yüksek kur” politikasının uygulanmasına uygun değil. Buna rağmen bu politikada ısrar ediliyor.

Kuşkusuz bu durum yoksul halkı daha da yoksullaştırırken, piyasa ekonomilerinin temelini oluşturan fiyat mekanizmasının işleyişini felç ediyor. Zira kurdaki bu istikrarsızlık yüzünden TL ile mal alan da satan da fiyat alıp-veremiyor.

Bu gidişat böyle devam ederse, mevcut döviz krizi borç krizine, o da sistemik bir bankacılık krizine neden olacak ve top yekûn bir finansal çöküşün gerçekleşmesi kaçınılmaz olacak.

Bugün Bloomberg’in aşağıda yer verdiğimiz tablosu bu riskin ne denli gerçek olduğunu gösteriyor.

Kuruluşun finansal analistine göre, Türkiye kendi kulvarındaki toplam 21 yükselen ekonomi ile kıyaslandığında finansal kırılganlığı (siz bunu finansal kriz çıkması riski olarak okuyun) Arjantin’den sonra en yüksek ülke konumunda. 


9 Ağustos 2020 Pazar

Servet eşitsizliği ve döviz kuru ilişkisi

 

Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurunu yükseltiyor!

Mustafa Durmuş

9 Ağustos 2020

1 ABD doları 1 hafta önce 6.85 TL iken dün 7.30’un üzerine çıktı.  Yani 45 kuruş değer kazandı. Bu; TL’nin dolar karşısında sadece 1 haftada yüzde 6,6 değer kaybettiği anlamına geliyor.

Dolar diğer paralar karşısında değer yitiriyor, TL hariç                

Üstelik dolar, başta avro olmak üzere diğer rezerv paralar karşısında değer kaybederken (1), TL dolar karşısında daha da zayıfladı.

Önce kısaca, doların neden diğer ulusal paralar karşısında değer yitirdiğine değinelim. Bu konuda en az 4 faktör sıralanabilir.

İlk olarak, ABD’de Korona salgını ile ilgili işler hiç iyiye gitmiyor. Günlük yeni vaka sayısı 50,000’e dayanırken, ülkede salgın yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı 160,000’e yaklaştı.

İkinci olarak, ülke ekonomisi ciddi bir resesyonda, yani tarihindeki en sert ekonomik küçülmelerden birini yaşıyor.

Üçüncü olarak, ülkede 1929 yılından bu yana en derin işsizlik yaşanıyor. Öyle ki Salgının başladığı Mart ayından bu yana işsizlik yardımı başvurusu yapanların sayısı 55,3 milyonu buldu. Bu sayı Salgın öncesinde 4,4 milyon ve 2008 Büyük Resesyonu sırasında ise 12,6 milyondu.(2)

Son olarak, Devlet Başkanı Trump’a ve onun yönetimine olan güvenin dibe vurmakta olduğu bir süreç yaşanıyor.

Bu gelişmeler, ABD gibi parası petrol ve altın alımında tek geçerli rezerv para olan dünyanın en büyük ekonomisine bile olan güveni azaltır ve yatırımcıların gözünde onun güvenli liman olma özelliğini zayıflatır. ABD dolarının son günlerde yaşadığı şey de bu.

Buna rağmen TL dolar karşısında değer kaybediyor. Üstelik ABD yönetimi üzerinde çalışılan yeni bir teşvik paketini henüz açıklamadı.(3) Bu pakette zor durumdaki şirketlere yüzlerce milyar dolarlık yeni mali desteklerin verilmesi öngörülüyor.

Bunun ilk etkisinin doları güçlendirmek ve ABD’yi sermaye hareketleri için güvenli liman yapmak olacağı açık. Bu paket, Fed’in faiz artırmasına, buradan hareketle de uluslararası sermayenin kendi güvenli limana geri dönmesine benzer bir etki yaratır. Bu da gerçekleştiğinde TL’nin dolar karşısındaki kan kaybı devam edecektir.

Sorun “yerli ve milli”: Ekonomi ve siyaset yönetimine olan güven iyice azaldı

Böylece TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesi Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin sorunlarıyla yakından ilgili. Yani “dış güçler” söylemleriyle başlayan ve artık hiçbir inandırıcılığı kalmayan komplo teorilerini bir kenara bırakıp içerdeki “yerli ve milli” sorunlara kulak vermek gerekiyor.

Dolardaki yükselişi açıklarken, ülkenin önde gelen ekonomistleri (haklı olarak) Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin yönetiminin derinleşmekte olan sorunlarına ve yetersizliklerine atıfta bulunuyorlar.

Yani sırasıyla; vadesi gelen büyük çaptaki özel sektör dış borç geri ödemeleri, cari açığın artması ve bunun da döviz ihtiyacını artırması, ülke risk puanını gösteren CDS’lerin 600’e doğru tırmanışa geçmesi, içerde uygulanan negatif reel faiz oranlarının yarattığı dolarizasyon baskısı, Merkez Bankasının son dönemde geniş çaplı olarak emisyona gitmesinin TL’yi daha da değersizleştirmesi, yabancıların TL cinsinden portföylerini boşaltarak çıkış yapmaları ve diğer yabancı sermaye çıkışlarındaki artışlar (buna karşılık yeni yabancı kaynağın gelmemesi), Merkez Bankası rezervlerinin ciddi biçimde erimesi (son 4 ayda 40 milyar dolar eridi (4), durumun döviz SWAP’larıyla kurtarılmaya çalışılması, 10 milyonun üzerine çıkan işsizlik, artan yoksulluk ve Salgın yönetiminde gösterilen zafiyet yüzünden salgın vakalarının tekrar artışa geçmesi…

Bu faktörleri inkâr edebilmek mümkün değil. Çünkü bunlar ülkenin ekonomisi ve siyaseti ile ilgili ciddi belirsizlikleri, riskleri sergiliyor ve güven sorununa dikkat çekiyor ki döviz kuru başta olmak üzere parasal tüm göstergeler bu güven yitiminden doğrudan etkileniyor.

IMF raporu: Türkiye ekonomisi şoklara çok duyarlı

Lafı daha fazla uzatmadan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) birkaç gün önce yayınlanan Dış Finansman Raporu’nda anlatılan Türkiye bölümünü özetleyelim.(5)

IMF, ülkenin dış yükümlülüklerinin bileşimi ve büyüklüğü; döviz rezervlerinin (2020 Mayıs ayı ortası itibariyle) 22 milyar dolar azalarak 26 milyar dolara gerilemiş olduğu (işin gerçeği bugün döviz SWAP’ları düşüldüğünde net rezervler ciddi miktarda eksiye gerilemiş durumda);  2020 yılının ilk çeyreğinde dışarı giden sermayenin 6 milyar doları bulduğu (Temmuz sonu itibariyle 10 milyar doları buldu); 2020-2021 döneminde yılda GSYH’sinin yüzde 23’ü oranında dış finansmana ihtiyaç olduğu gibi gerçekler dikkate alındığında; Türkiye ekonomisinin likidite şoklarına,  yerli ve yabancı yatırımcılardaki güven değişimlerine ve küresel faiz oranlarındaki artışa son derece duyarlı bir konuma geldiğinin altını çiziyor.

Göz ardı edilen diğer gerçekler

Ne ekonomistlerin, ne de uluslararası raporların sözünü ettiği diğer bazı gerçekler daha var: Sırasıyla; devlet eliyle yaratılan rant ile yüksek kur arasındaki ilişki ve gelir ve servet bölüşümü eşitsizliği ile kurdaki yükseliş arasındaki ilişki.

Öncelikle rantı ele alalım. Gerçi bazı iktisatçılar yazılarında son aylarda Merkez Bankası rezervlerinin kullanılarak kamu bankaları aracılığıyla (adeta arka kapıdan) bazı şirketler başta olmak üzere, piyasalara göreli olarak ucuz döviz sağlamasından defalarca söz ettiler. Nitekim bu yolla son 1 yılda piyasalara 100 milyar dolarlık dövizin piyasa fiyatının altında verildiği ileri sürülüyor. (6)

Böyle bir operasyon, kuru belli bir düzeyde tutmak gerekçesiyle savunulabilirse de, bunun en az iki sonucu oluyor: İlki Merkez Bankası rezervlerini eritmesi ve bunun bir süre sonra kuru fırlatması. İkincisi ise hemen bununla ilgili olarak, bu yolla bazı sektörler ve bu sektörlerde faaliyette bulunan şirketlere rant aktarılması.

Ucuz faiz gibi, ucuz döviz de bir rant aktarımı

Aslında ekonomiyi yakından takip edenler bu şirketlerin, iktidara yakın büyük sermaye gruplarına ait ağırlıklı olarak inşaat ve enerji şirketleri olduğunu biliyor.(7)

Bu şirketler öyle palazlandılar ki, aldıkları her türden devlet desteği sayesinde patronları ülkenin sayılı dolar milyarderleri arasına girdi, servetlerine servet kattı. Kendileri süper zenginler haline gelirken, geriye deyim yerindeyse “zombi şirketler”, yani ölü mü, canlı mı olduğu bilinmeyen, ucuz faiz ve ucuz döviz desteğiyle ayakta kalabilen dev sermaye şirketleri ve ağır koşullarda çalıştırılan yoksul işçiler bıraktılar.

Dövize dönük kamu bankalarınca yapılan operasyonlar (tıpkı faizde olduğu gibi) bunlar için yapılırken, kamu bankaları ciddi boyutlarda görev zararı vermeye başladı. Nihayetinde ülkenin döviz rezervleri tükendi. Böyle olunca da döviz kuru artık engellenemez bir tırmanışa geçti. Bu arada servetine servet katan patronlar daha da büyüdüler.

Kısaca döviz kurundaki hızlı yükselişi (bizce) bilinçli bir biçimde uygulanan ve belli sermaye gruplarını zengin etmekle, dolayısıyla da bir tür rant aktarmakla sonuçlanan, büyük sermayenin belli kesimlerini gözeten sınıf politikalarından ayrı düşünmemek gerekiyor.

Döviz:  Arzı kıt, talebi fazla

İkincisi ise bildik arz-talep yasası ile ilgili. Döviz arzı kısıtlı. Adı üstünde başka bir devlete ait rezerv paralardan söz ediyoruz. Bu paraları kendi banknot matbaamızda basıp arzı çoğaltma imkânımız yok. Üstelik turizm sektörünün sağladığı döviz gelirleri tarihin en düşük düzeyinde seyrediyor. İhracat ve ithalat malum: Cari açık tekrar artmaya başladı.

Dövize olan talep tarafında ise yazının girişinde sıraladığımız faktörlere ilaveten (yorumcuların atladığı bir diğer gerçek olan) gelir ve servet bölüşümü eşitsizliği önemli rol oynuyor.

Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurundaki yükselişin bir nedeni

Bunu açıklayabilmek için öncelikle bu eşitsizliğin hangi boyutlarda olduğunu özetle gösterelim.

Ülkede en zengin yüzde 1’lik nüfus milli gelirin yüzde 24’ünü elde ediyor. Aynı yüzde 1’lik grup servetin yaklaşık yüzde 54’üne sahip. En zengin yüzde 10’luk kesim ise toplam servetin yüzde 78’ine el koymuş durumda. (8) Bir de bu zenginlerimizin ülke dışındaki vergi cennetleri denilen yerlerde tuttukları döviz cinsinden servetleri var. (Sıkı durun) bu tutar, ülke milli gelirinin beşte birine yani 150-160 milyar dolara denk düşüyor.(9)

“Yerli ve milli” bu süper zenginlerimiz bu serveti içerde ve dışarda büyütmek istiyorlar. Zaman zaman dışardaki bu paralarını ülkeye getirerek de bunu yapıyorlar ama biz asıl olarak bunu ülkede nasıl yaptıklarına odaklanalım.

Parasal servetten söz ettiğimiz için Kanal İstanbul civarında alınan arsalardan ya da hızla imar geçirilerek bir anda değeri onlarca kat artan arazi, arsa yatırımlarını ya da altını dikkate almıyor, daha çok para piyasalarındaki servet biriktirme araçlarından söz ediyoruz. Yani kısaca;  banka mevduatlarını, Hazine bonosu ve tahvillerini ve borsayı masaya yatıracağız.

Parasal serveti büyütme araçları

Resmi verilere göre; Türkiye’de yerleşikler servetlerinin yüzde 66’sını mevduat,  yüzde 29’unu Hazine Bonosu ve devlet tahvili (DİBS) ve yüzde 5’ini borsada (BİST) tutuyor.

Türkiye’deki yerli ve yabancı tüm mevduat sahiplerinin (15 Mayıs 2020 itibarıyla) bankalarda toplam 3,1 trilyon TL’lik mevduatı var. Bu mevduatın yüzde 82’i yerleşiklere ait. (10) Böylece bu yerleşiklerin bankalarda tuttukları yaklaşık 2,6 trilyon TL’lik servetleri mevcut ve bu servetin dağılımı şöyle:

TL cinsinden mevduatta 1,335 trilyon TL; döviz cinsinden mevduatta 1,216 trilyon TL (15 Mayıs dolar kuru ile 178 milyar dolar/) olmak üzere toplam 2,560 trilyon TL’lik banka mevduatı söz konusu.

Bu mevduatın (servetin) yüzde 55’i 1 milyon TL’nin üzerinde. 1 milyonun üzerindeki mevduatı olanların sayısı (15 Mayıs itibariyle) 220,000. Korona Salgını döneminde milyoner sayısının 30 bin 470 kişi daha arttığı ileri sürülüyor. (11) Kısaca 1 milyon TL ve üzerinde mevduata sahip 250,000 kişinden fazla insan var Türkiye’de.

Kuşkusuz servet sadece mevduatlarla sınırlı değil. Hazine kâğıtları olarak da adlandırılan DİBS Tutarı (28 Mayıs 2020 itibariyle)  969 milyar TL. Bunun yüzde 94,7’si yurt içi yerleşiklere ait.

Son olarak, BİST İstanbul’un (27 Mayıs 2020 tarihindeki) değeri 135,9 milyar dolar yani o günkü kur ile 927 milyar TL. Bunun da yüzde 74’ü yerlilere ait.  Böylece kabaca TC’de yerleşiklerin 821 milyar TL değerinde borsa kâğıtları var.

Asgari ücretli kadar vergi ödemeyen servet sahipleri

Bu arada bankalardaki mevduatların faiz gelirlerinden asgari ücretliden alınan kadar dahi bir Gelir Vergisi alınmıyor. Hazine kâğıtlarından (yerli ve yabancı fark etmeksizin) sadece yüzde 0-10 arasında bir vergi alınıyor. Borsadaki servetten elde edilen gelirlerdense her hangi bir vergi alınmıyor.(12)

Özetle; dövize olan talebi sadece yukarıda sözü edilen yapısal faktörler değil, gelir ve servet eşitsizliği yüzünden iyice büyüyen, güçlenen büyük servet sahipleri de belirliyor. Ülkede olduğu gibi TL’nin getirisi enflasyonun altındaysa ve MB’nin kullanım biçiminden dolayı TL’nin satın alma gücü sürekli düşüyorsa, ülkede hem ekonomik, hem de politik belirsizlikler ve riskler artıyorsa, büyük servetlerin sahipleri ya servetlerini yurt dışına çıkartmak ya da böyle bir zamanda spekülatif kazançlar sağlamak için dolara, dövize (ve altına) yöneliyorlar. Böylece bu büyük oyuncular kurun sürekli olarak yukarı çıkmasını sağlıyorlar.

Sonuç olarak bir ülkede sadece üretim ilişkilerinin sürdürülebilirliği değil, bölüşüm ilişkilerinin son derece eşitsiz bir hal alması da (bunun sadece piyasalar eliyle değil, devlet tarafından da teşvik edilmesi neticesinde) ulusal paranın değer kaybıyla, dövizin sürekli yükselmesiyle, bu şekilde de yeni servetlerin yaratılmasıyla sonuçlanıyor. 

Ayrıca bu çaptaki bir gelir ve servet eşitsizliği sadece kurun anormal biçimde artmasının nedenlerinden biri değil, aynı zamanda sonuçlarından birini de oluşturuyor. Yani, döviz kuru arttıkça dolar ve avro zenginleri toplumun geri kalanlarıyla arayı daha da açıyor.

Sonuç: Sistemik sorunlar sistemik çözümler gerektiriyor

Böylece hem Korona sonrası çöken ekonominin ayağa kaldırılabilmesi, yeni istihdam ve gelir yaratılabilmesi, hem de döviz kuru artışlarının önlenebilmesi için, böyle bir finansal servet kaynaklı zenginleşmenin önlenmesi gerekiyor. Bunun için de acilen, adaletli bir artan oranlı servet vergisi ve kâr vergisini hayata geçirmek kaçınılmaz hale geliyor.

Merkez Bankası’nın kurdaki artışı yavaşlatabilmek için likidite imkânını azaltmak biçimindeki son müdahalesi ise başarısızlığa mahkûm. Gizli faiz artırımı olarak adlandırılsa da, bu tür operasyonlar ancak diğer şeylerin normal olduğu bir ekonomide para arzını kısarak dolaylı bir faiz artışı, bu da ulusal paranın güçlenmesi etkisini yaratabilir.

Politik ve jeopolitik risklerin hızla artmaya devam ettiği, ciddi bir ekonomik krizin ve bu krizi yönetmeme sorununun yaşandığı bir ülkede kâğıt üzerinde geçerli olan teoriler başarısız kalmaya mahkûm.

Sorunların birinci derecede sorumluluğuna sahip olsalar da, kişiler üzerinden siyasal iktidara yapılan eleştiriler yeterli olmaz.  Sistemik sorunlar sistemik, radikal çözümler ve tutumlar gerektirir.  

Dip notlar:

(1)     https://www.ig.com/en/commodities/markets-commodities/us-dollar-basket (7 Ağustos 2020).

(2)     Initial unemployment claims, https://anticap.wordpress.com (6 August 2020).

(3)     James Politi, Lauren Fedor, “ Republican divisions threaten new US stimulus proposal”, https://www.ft.com (23 July 2020).

(4)     Uğur Gürses, “Ankara’daki döviz vakumu”, https://ugurses.net (31 Temmuz 2020).

(5)     International Monetary Fund, 2020. External Sector Report: Global Imbalances and the COVID-19 Crisis, Washington, DC,( August 2020), s. 91.

(6)     “Reuters: Türk Lirası'nı desteklemek için piyasaya geçen yıldan beri 100 milyar dolar döviz sürüldü”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye (16 Temmuz 2020).

(7)     Bu konu ile ilgili detaylar için Bahadır Özgür’ün Gazete Duvar’daki ve Çiğdem Toker’in Sözcü Gazetesi’ndeki araştırmacı-gazetecilik yazılarına bakılabilir.

(8)     Mustafa Durmuş, Büyük Değişim: Popülist Otoriterleşme, İMGE Kitabevi,  2019, s. 45.

(9)       Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, “Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality”  (27 December 2017), s. 28.

(10)  TCMB, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve BDDK verileri.

(11) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/salgin-doneminde-milyoner-sayisi-30-bin-470-kisi-artti (6 Haziran 2020).

(12) 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu,  Geçici 67. Madde, https://www.gib.gov.tr (7 Ağustos 2020).

 

 

24 Mayıs 2018 Perşembe

“PİYASA TANRI” “DEVLET TANRIYA” KARŞI


 “PİYASA TANRI” “DEVLET TANRIYA” KARŞI

Mustafa Durmuş

23 Mayıs 2018

Dolar sonunda 4,80’i de aştı, 5’e doğru koşuyor. Sadece yılbaşından bu yana liranın dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 25’e yaklaştı.
“Neler oluyor?” diye soranlar için yanıt açık: Aslında yeni bir şey olmuyor. Bir süredir başta döviz, işsizlik, enflasyon, borç stokları ve cari açık olmak üzere ekonominin temel göstergeleri freni patlamış bir araç gibi yolundakileri ezip geçiyor. Alınan baskın seçim kararı ise, tıpkı 2001 yılında alınan erken seçim kararı gibi, bu süreci hızlandıran ve aracı duvara toslatan bir karar olarak tarihe geçecek.

DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR YA DA LİRA NEDEN BU DENLİ DEĞER KAYBEDİYOR?
Bu sorunun birçok yanıtı var ama sadece belli başlılarına değinmekle yetinelim.
Küresel çapta sırasıyla; Trump’ın uyguladığı korumacı politikalar, koyduğu ithalat vergileri ve ithalat kısıtlamaları, FED’in ard arda faiz oranlarını artırıyor olması ama en önemlisi petrol fiyatlarının sürekli artması doları fırlatıyor.

PETROL FİYATLARI ARTIYOR
Örnek olarak petrolün varili 80 doları buldu. 40 dolarlardan bu düzeye geldi. Petrolü sadece elinizdeki dolar ile alabiliyorsunuz. Dolayısıyla da Türkiye gibi petrol ithalatı yüksek bir ülke iseniz dolara olan ihtiyacınız çok daha fazla oluyor. Böylece petrolün fiyatı arttıkça cebinizde daha çok dolar bulundurmak zorundasınız. Bu da sizin hesapsız-kitapsız büyüme politikalarınızı gözden geçirmenizi gerekli kılıyor.

İTHALATA OLAN AĞIR BAĞIMLILIK
Türkiye ekonomisi hem üretim ve tüketim, hem de ihracat açısından ithalata bağımlı. Yani sermayedarlar kâr elde edebilmek için üretim yaptıklarında bunun hammaddesini, makine ve ekipmanını, teknolojisini, ara malını çok büyük ölçüde dışarıdan sağlamak zorundalar. Bu bağımlılık yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Ayrıca saman, et, buğday, şeker, hatta tereyağı dahi gıda maddeleri de artık ithalatla geliyor. Soframızda olan neredeyse hiçbir şey ne yerli ne de milli artık.
Bu durum son 16 yıldır izlenen sanayisizleştirici olduğu kadar tarımsızlaştırıcı neo liberal ithalat politikalarının ve inşaata dayalı kâr ve sermaye biriktirme stratejisinin bir sonucu. Tarımsal arazilerin üzerine AVM’ler, plazalar, TOKİ binaları dikerseniz, buralardaki dükkân ve mağazalarınız da ağırlıkla ithal malı ürünler satarsa siz üretimde de tüketim de ithalata bağımlısınız demektir. Bu nedenle de bunları ithal etmek için dolarınızın, avronuzun olması gerekiyor.

ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORCU PATLADI
Ülkenin dış borç stoku 453 milyar dolar. Bunlar geri ödenecek. Tek başına özel sektörün bu yıl sonuna kadar ödemesi gereken dış borç faiziyle birlikte yaklaşık 94 milyar. Döviz pozisyon açığı ise bunun üç katı. Bu da borçlu firmaların, ekonomiye ve iktidara olan güveni azaldığında bu borçları ödeyebilmek için bugünden, yani dolar daha da yükselmeden dolar satın alarak biriktirmesine neden oluyor. Bu da kuru yükseltiyor.

ENFLASYON VE BELİRSİZLİKLER ARTTI
Son olarak enflasyon bu denli yüksek, gelecek bu denli belirsiz ve ekonomik ve politik risklerle dolu olduğunda elinde Türk lirası olanlar paralarının değerinin erimesini önlemek için ya dolar (ya da avro) veya altın almaya başlıyorlar. Dolar ile birlikte altının da zirve yapmasının nedeni bu.
Aklınıza şu öneri gelebilir: Hükümet dolar bassın! Doların başkasının parası olduğunu, yani bunu basma yetkisine sahip tek ülkenin ABD olduğunu hatırlatalım. Geçmişte bunu Saddam yasa dışı olarak yaptı ama başına neler geldiğini gördük. Yani bu da çözüm değil.

YA SONUÇLARI?
İflaslar artacak. Kitlesel işçi çıkarımları gündemde:
Kuşkusuz bunun en çarpıcı sonucu, döviz cinsinden borçlu bazı firmaların, artık borçlarını dahi çevirebilmek için yeni borç alamamaları nedeniyle batmaları, iflas etmeleri olacak. Bunun işaretleri de yok değil. Doğuş Grubu dâhil birçok büyük firma mallarını satarak bu sıkıntıyı aşmaya çalışıyor. Ama bu batış ve iflaslar asıl olarak, o işletmelerde çalışanları, işçileri, emekçileri vuracak. Çünkü bu durum onları işsiz bırakacak, yoksulluğa ve açlığa itecek.
Vergi gelirleri azalacak:
Batışlar, iflaslar olduğunda hem doğrudan kurumlar vergisi ve gelir vergisi tahsilatları azalacak, hem de azalan ithalat ya da iç ticaretten dolayı KDV ve ÖTV gelirleri düşecek. Bu devletin yeni kemer sıkma politikalarına başvurmasına neden olacak ve halkın yoksulluğunu artıracak.
Hayat daha da pahalanacak:
Döviz artınca, petrolden başlayarak, iğneye, ipliğe zam geldiğini artık yaşayarak biliyoruz. Yani fiyatlar, enflasyon artacak. Gelirlerini kaybeden ya da ücretleri enflasyon nispetinde artmayanlar bu fiyat artışları karşısında daha da yoksullaşacaklar.

MERKEZ BANKASI MÜDAHALE EDECEK Mİ?
Ana akım burjuva iktisat teorileri ekonomideki her şeyi Arz-Talep Kanunu ile açıklamaya çalışsalar da genelde yetersiz kalırlar. Bunun nedeni petrol, emlak, borsa ve döviz piyasaları gibi çok önemli piyasalarda genellikle bu kanunun çalışmamasıdır.
Örneğin bu kanuna göre, bir malın fiyatı arttığında o mala olan talep düşer. Şimdi soralım: O halde neden dövizin fiyatı yükselirken dövize olan talep azalmıyor, tersine artıyor?

DOĞRU DOZU AYARLAMAK İMKÂNSIZ
Bu nedenle de para arzı ile para talebinin kesiştiği nokta olarak açıklanan denge faizi gibi kavramların da gerçekte karşılığı olduğunu ileri sürmek zor. Yani döviz kurunu dengede tutabilmek için gerekli olan denge faiz oranını grafik üzerinde hesaplamak, çizmek kolay ama gerçekte bu hesap tutmuyor. Arz-Talep Kanunu işlemediğinde bunun zorunlu parçası olan denge fiyatı da anlamını yitiriyor.
Buradan hareketle Merkez Bankası faiz oranını 300-500 puan artırsa dahi, bu artışla sağlanan faiz oranı denge faiz oranı olmayacak ve kısa bir süre düşen kur tekrar yükselecek. Yani ilacın dozunu tam olarak belirlemek mümkün olmadığı gibi, ilaç hastalığın kendini ortadan kaldırmayan, sadece kısa süreliğine ağrı kesici etkisi yaratan bir ilaç. Kaldı ki faiz artırımı konusunda çok da geç kalındı.

DOLARIN GERÇEK DEĞERİ NE?
Eğer dövizin fiyatını Arz-Talep Kanunu belirlemiyorsa ne belirliyor? Bizce bu konuda hala başvurabileceğimiz bir ekonomi politik kanunu var: Emeğin Değer Kanunu. Ancak bu kanunun 19.yüzyıldakine göre biraz genişletilmiş bir versiyonuna başvurmak gerekiyor. Zira son 150 yılda dünya çok değişti.
Bu kanuna göre bir malın değerini (fiyatın değerden sapması daha farklı bir şey) belirleyen şey onun için harcanmış olan toplumsal emek miktarıdır. Günümüzde baskın emperyalist finans kapital olgusu ve FED gibi kurumların varlığı bu değeri doğrudan etkileyen faktörler. Bu nedenle de normalde basımı 1 doları geçmeyen bir 100 dolarlık banknotun değeri ancak onu elde edebilmenin maliyetinin yüksekliğiyle açıklanabilir.

DOLARA ERİŞİM MALİYETİ
Bu noktada az gelişmiş ülkelerin dolara erişim güçlükleri, içeride çok yüksek faiz oranları uygulamak zorunda kalmaları, FED’in faiz politikaları ve LİBOR gibi piyasalar belirleyici oluyor. Böylece doları bir az gelişmiş ülke ne kadar zor elde ediyorsa, doların değeri o ülkenin parası karşısında o denli yüksek oluyor (bu yaklaşım çerçevesinde arz-talep sadece sonuca etki yapan etkenlerden biri olarak görülmeli).

TANRILAR SAVAŞIYOR!
Kapitalist sistem içinde mecazi olarak iki tanrıdan söz edilebilir: Piyasa Tanrı ve Devlet Tanrı. Bunlar genelde birbiriyle uyum içindedirler, birbirlerinin işine pek karışmazlar. Böyle bir durum hatta kapitalizm öncesinde de mevcuttur. Öyle ki Hz. İsa’nın “Tanrının hakkı Tanrıya, Kralın hakkını Krala” diye özetlenen ünlü sözünde, köylüden toplanan vergi gelirlerinin Kral ve Kilise arasındaki (tithe) paylaşımını meşrulaştırdığı ileri sürülür.
Ama zaman zaman bu tanrılar da birbirlerine ters düşerler. Özellikle de derin ekonomik ve politik krizler söz konusu olduğunda bu çatışma görülür. Hele Devlet Tanrı kendi iktidarı, gücüyle ilgili sıkıntılarından dolayı piyasaları karşısına aldığında ya da almış gibi göründüğünde, Piyasa Tanrının kendine olan güvenini kaybeder. Böyle bir durumda hegemonya savaşları da başlar. Devlet Tanrı elindeki devlet erkini kullanarak Piyasa Tanrıyı cezalandırmak, Piyasa Tanrı da faiz, kur, enflasyon gibi araçlarıyla onu cezalandırmak ister. Şu an Türkiye’deki durum aslında bu benzetmeye uygun bir durum olarak görülebilir.

HZ. MUSA'NIN ASASI KİMİN ELİNDEYSE SONUCU O BELİRLER?
Tekrar aynı soruya dönelim. Merkez Bankası faiz silahını çekerek bu gidişi durdurabilir mi?
Bu, öncelikle asanın (faiz) Devlet Tanrının mı yoksa Piyasa Tanrının mı elinde olmasına bağlı olarak değişir. Asa Devlet Tanrının elindeyse, inşaat, emlak, konut sektöründeki taahhütleri ve dini söylemleri de dikkate alındığında faizin ciddi oranda yükseltilmesini beklemek zor. Piyasa Tanrının elindeyse faiz yükseltilebilir ama bu yeterli olmaz. Zira piyasalar siyasal iktidarın ekonomi yönetimine güvenlerini giderek yitiriyorlar. Artık bu kesimler açısından da gelecek iyice belirsizleşmiş durumda. Yani ciddi bir güven sorunu oluştu. Böyle olduğunda faiz gibi araçlar yetersiz kalıyor.
Kaldı ki piyasaların böyle bir gücü olduğuna, yani faiz asasını kullanacağına inananlar, Hz. Musa’nın kavmini kurtarabilmek için asasıyla denizi ortadan yarıp, bir geçiş yolu ortaya çıkardığına inananlar, böyle bir gücü vardıysa neden işin başında kavmine yapılan saldırıyı önlemedi, sorusunu kendilerine sormalılar.


Formun Üstü

Formun Altı


19 Kasım 2016 Cumartesi

DOLAR YÜKSELİRKEN, EKONOMİK SORUNLAR DERİNLEŞİYOR



DOLAR YÜKSELİRKEN, EKONOMİK SORUNLAR DERİNLEŞİYOR

Mustafa Durmuş

İster “dışa bağımlılıktan kaynaklı yapısal sorunların açığa çıkmasından”, ister “izlenen birikim stratejisinin tıkanma noktasına gelmesi ve krize yatkınlığından”, ister “izlenen ekonomi politikalarının yanlışlığından”, isterse de “dış konjonktürün aleyhe dönmesinden” (Suriye ve Irak’tan kaynaklı olarak artan jeo politik riskler, Trump’ın seçilmesi, Brexit sonrası küreselleşmenin karşılaştığı zorluklar, Fed’in faiz artırma eğiliminin iyice belirginleşmesi, uluslar arası sermaye hareketlerinin yarattığı şoklar) olsun, hangi faktörlerle açıklanırsa açıklansın, sonuçta ABD dolarının lira karşısındaki hızlı yükselişi durmuyor.

Sadece son yedi haftada, dolar lira karşısında % 12’den fazla değer kazandı ve bugün 3.38 oldu. Ve bu yükseliş, eğer müdahale gelmezse, devam edecek.

Hükümet ve Merkez Bankası bu gelişmeler karşısında sessiz kaldılar ve şu ana kadar her hangi bir müdahalede bulunmadılar. Belli ki doların bu yükselişini (ya da liranın hızla değer kaybını) geçici görmüyorlar.

Kaldı ki müdahalede bulunabilmesi için yeterli düzeyde net döviz stoku da mevcut değil (Ekim sonu itibariyle net döviz rezervleri 35 milyar dolar ama bunun 14 milyar doları altın biçiminde). Her ne kadar Başbakan bugün toplanacak olan Ekonomik Koordinasyon Kurulu toplantısında bu konuda gerekli önlemleri alacaklarını açıklamış olsa da, rezervleri kullanmak dışında geriye kalan araç olan politika faizlerinin yükseltilmesi (başka ciddi ekonomik ve politik sorunlara neden olabileceği için) pek mümkün gözükmüyor.

Dolardaki bu şok yükselişin “bizim değil, ABD’nin derdi olması gerektiği” gibi ciddi (!) değerlendirmelere verilebilecek en iyi yanıt ise 1973 yılında Bretton Woods Para Sistemi çöktüğünde dönemin ABD’li Hazine Bakanın söylediği söz: “ Dolar bizim paramız ama sizin probleminiz!”

Dolarizasyon artınca, kontrol elden gidiyor!

Böyle gayri ciddi değerlendirmelerin (bilerek ya da bilmeyerek) üstünü örtmeye çalıştığı önemli bir gerçek ABD dolarının Türkiye ekonomisi için ne denli önemli bir para birimi olduğu gerçeğidir. Bu “dolarizasyon” adı verilen yani doların giderek lira yerine daha fazla kullanılması ya da söz sahibi olması durumudur.

Bunun önemini iyi kavramak gerekiyor zira ulusal paranın yerini emperyal bir gücün parası aldığında sadece ekonominin değil, siyasetin kontrolü de bu gücün eline geçiyor.

Bu nedenle de çok eski çağlarda, sömürgecilik dönemlerinden bu yana Britanya ve Fransa gibi sömürgeci devletler sömürgeleştirdiği ülkelerde kendi para birimlerinin tek para birimi olarak kullanılmasını zorunlu kıldılar. Böylece hem sömürge ülke işçilerinin ücretlerini düşük tutarak, hem onları ağır vergilendirerek, hem de bu ücretleri Frank ya da Şiling olarak ödeyerek işçileri sürekli çalışmaya zorladılar. Aynı zamanda da kendi mallarını satın almaya zorlayıp pazarlarını genişlettiler. Böyle bir monetizasyon ayrıca sömürgeci ülkenin parasının güçlenmesini de sürekli kıldı.

Bugün adına “azgelişmiş” ya da “yükselen” ne denirse densin, böyle ülkelerde dolar ya da avro zorla kullandırılmıyor, işçilerin ücretleri de bu paralarla ödenmiyor. Ama üretim, kredi, dış ticaret yoluyla bu paraların kullanımı kaçınılmaz hale getiriliyor. IMF, Dünya Bankası ya da DTÖ gibi uluslar arası örgütler de bunun ideolojik ve denetçi aygıtları olarak işlev görüyorlar. İşçiler maaşlarını dolar ile almasalar da, çalıştıkları şirketlerin dolar borçları yüzünden şirketlerin batması durumunda işsiz kalıyorlar.

Dolarizasyon düzeyini doların yükselişinin ilk elden etkileyeceği kesim olan ve dolar cinsinden yaklaşık 320 milyar doların üstünde borcu bulunan özel sektörün döviz açık pozisyonu rakamları ortaya koyuyor.

İktisatçı - gazeteci A. Yıldırım'ın dünkü yazısına göre (http://www.haberturk.com/…/1324901-kur-artisi-kaliciysa-kar…) , son yedi haftada dolardaki artış, döviz açık pozisyonunu 25 milyar dolar (yaklaşık 80 milyar lira artırdı).

Finans dışı reel sektörün yıllık kârının 45 milyar lira olduğu dikkate alındığında kur artışının bu kârın tamamını götürdüğü ortaya çıkıyor. Bu da üretim sektörünün merkezinde yer alan bu şirketlerin bir kısmının zarar etmesi, iflas etmesi- kapanmasının gündeme gelebileceğini gösteriyor. Yazıda ayrıca, son 12 yılda varlıkları 3,5 kat büyürken borcu 10 kata yakın büyüyen ve net döviz pozisyonu açığı 18 milyardan 211 milyara kadar yükselen bu şirketlerin nasıl borca dayalı olarak büyüdükleri ve sonunda bu modelin sürdürülemezliği gerçeği de sergileniyor.

Doların yükselişinin etkileri:

Doların yükselişinin ekonomide bir süredir ertelenen krizin tetikleyicisi olmasının yanı sıra, başta işsizler, düşük gelirliler, işçiler olmak üzere toplumun önemli bir kesimini vurması gibi kaçınılmaz etkileri olacaktır. Sırasıyla;

►Maliyet yönlü olarak enflasyonist baskılar artacağından hali hazırda % 8 civarında olan enflasyondaki yükseliş devam edecektir. Böylece bir yandan “durgunluk” ve “işsizliğin” yanı sıra “enflasyon” da devreye girdiğinde ekonomide “stagflasyon” adını verdiğimiz bir kriz durumu kendini gösterecektir.
►Yatırımların birçok ana girdisi, hammadde (petrol ve doğal gaz gibi) ve teknoloji ithal edildiğinden yatırım maliyetleri artacak, bu da yatırımların iyice azalmasına neden olacaktır. Bu ise ekonomik büyümeyi net küçülmeye dönüştürebileceği gibi (K. Boratav 3. çeyrek için sadece % 1.5 olarak öngörüyor: “Sermaye Hareketlerinde Kargaşa”, BirGün, 18 Kasım 2016) yeni istihdam yaratılmasını olanaksız kılacaktır.
►Ülkenin risk primi arttığından dolayı bunun sigortalama bedeli (CDS) yükselmesini sürdürürken, bu da kaçınılmaz olarak devlet borçlanmasının giderek daha yüksek faiz oranlarından yapılmasına neden olacaktır. Ödenen faizlerdeki bu artışın ise hem halka dönük az sayıda da olsa sosyal harcamalardan kısıntı yapılması, hem de vergilerin artırılması gibi kaçınılmaz bir sonucu olacaktır. Bu da halkın bütçeden kaynaklı bir ağır bedel daha ödemesine neden olacaktır.
Aslında devlet tahvillerinin faizleri bir süredir (dolayısıyla da getirileri) giderek artıyor. Öyle ki Ekim ayında devlet tahvili getirilerinin en fazla arttığı ülkeler sıralamasında 17 ülke içinde Rusya 54 baz puan ile ilk sırada Türkiye 33 baz puan ile ikinci sırada yer aldı (When Prophecy Fails, http://seekingalpha.com).

Bunun nedeni Türkiye’nin sıcak para girişlerini artırabilmek ve sermaye çıkışlarını yavaşlatabilmek için tahvil faizlerini artırmak durumunda kalması. Nitekim Boratav’ın vurguladığı üzere Türkiye’ye gelen yabancı sermaye miktarı Ocak-Eylül 2016’da (- ) 3,4 milyar dolar azalmış. Bu % 11’ lik bir azalma anlamına geliyor. Ekim ayındaki sermaye hareketi ise (–) 1,3 milyar dolar. Yani net çıkışlar söz konusu ve bu giderek ivme kazanıyor (When Prophecy Fails, http://seekingalpha.com).

► Doların bu yükselişi ve beraberinde ortaya çıkacak olan krizin döviz cinsinden yüksek borçları olan özel şirketlerin borç ödeme güçlüğüne düşmelerine, borçlarını çevirebilmek için daha yüksek faiz oranından yeni borç bulmalarına, hatta iflas edip kapanmalarına ve bu durumun borcu kullandıkları aracı bankaların ciddi olarak sıkıntıya girmesine neden olacağı açıktır. Fed’in bu Aralık ayında faiz oranları yükseltmesi durumunda bu risk daha da artacaktır.

► Bu gelişmenin halk açısından önemi ise artan enflasyon nedeniyle hayatın onlar için daha da pahalı hale gelmesi, yığınsal olarak işsiz kalacakları için, daha da yoksullaşmaları, böyle ortamlarda reel ücret artışları da söz konusu olamayacağı için iyice zor durum düşmeleridir.

►Doların yükselmeye devam etmesi, hali hazırda resmi olarak % 11,3 (3,5 milyon) ama geniş anlamda tanımla % 20’yakın (6,5 milyon) işsizliğin olduğu bir ortamda işsizliği daha da artıracaktır.
Bundan etkilenen kesimlerin başında en çok işsiz kalan kadınlar ve gençler geliyor. Genç işsizliği resmi olarak bile % 20 hesaplanıyor.

Ülkede bir süredir özellikle üniversite mezunu gençler için nitelikli ve eğitimlerine uygun, güvenceli işler yok denecek kadar az olduğu gibi, bu gelişmeler gençlerde başka tahribatlara da neden oluyor.
Stratejist Cenk Sidar bu durumu “seküler bir hicret” olarak tanımlıyor. Yani ülkenin aydın, özgürlükçü, çağdaş ve demokrat gençleri çözümü dışarıda arıyorlar (http://www.diken.com.tr/sidar-sekuler-hicret-yasaniy…/…/2016).

Böyle bir seçimin hem dışarıdaki imkânlar sanıldığı kadar mümkün ve iyi olmadığı, hem de etik olmadığı için doğru bulmadığımızın altını çizelim. Bu çaptaki bir toplumsal sorunla bireysel çözümlerle değil, toplumsal çözümlerle baş edebiliriz.

Sonuç olarak, ekonominin içinde bulunduğu durum, “kriz öncesi son aşama olarak” adlandırılabileceği gibi, “ülkenin hali hazırda bir ekonomik kriz yaşamakta ya da kriz sürecinden geçmekte olduğu” biçiminde de tanımlanabilir. Ekonomik krizler denizde çok uzaklardan geçen büyük gemilerin neden olduğu dalgaların kıyıya günler sonra ulaşması gibi hissedilir.