Faiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2021 Salı

Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

 Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

Mustafa Durmuş

14 Aralık 2021


Bizimki gibi ülkelerde finansal krizler genelde döviz krizi ile başlar. Yani kur hızla yükselir, dolara ve avroya hücum artar.

Eskiden kurdaki bu yükseliş devalüasyonlarla yapılırdı, şimdi bu serbest piyasada gerçekleşiyor.

Dövizin kurundaki bu hızlı yükselişi tetikleyen şeyse, “göle yoğurt çalmaya” çalışan siyasal iktidarın faiz indirimlerini devam ettirmesi.

Muhtemelen bu Perşembe günü bir kez daha 100 baz puan faiz indirimi yapılacak. Üstelik bu indirim başta FED ve Avrupa Merkez Bankası olmak dünyanın ileri gelen merkez bankalarının, ülkelerinde giderek yükselen enflasyonu dizginlemek amacıyla, parasal sıkılaştırma ve önümüzdeki yıl faiz oranlarını kademeli olarak artırma stratejisini benimsedikleri bugünlerde yapılıyor.

Yani sadece içerdeki yüksek enflasyon ve yüksek dolarizasyon değil, aynı zamanda dış konjonktür de iktidarın “düşük faiz-yüksek kur” politikasının uygulanmasına uygun değil. Buna rağmen bu politikada ısrar ediliyor.

Kuşkusuz bu durum yoksul halkı daha da yoksullaştırırken, piyasa ekonomilerinin temelini oluşturan fiyat mekanizmasının işleyişini felç ediyor. Zira kurdaki bu istikrarsızlık yüzünden TL ile mal alan da satan da fiyat alıp-veremiyor.

Bu gidişat böyle devam ederse, mevcut döviz krizi borç krizine, o da sistemik bir bankacılık krizine neden olacak ve top yekûn bir finansal çöküşün gerçekleşmesi kaçınılmaz olacak.

Bugün Bloomberg’in aşağıda yer verdiğimiz tablosu bu riskin ne denli gerçek olduğunu gösteriyor.

Kuruluşun finansal analistine göre, Türkiye kendi kulvarındaki toplam 21 yükselen ekonomi ile kıyaslandığında finansal kırılganlığı (siz bunu finansal kriz çıkması riski olarak okuyun) Arjantin’den sonra en yüksek ülke konumunda. 


29 Ocak 2020 Çarşamba

NEO-LİBERALİZMİN SİYASAL İSLAM İLE STRATEJİK İTTİFAKI- “FAİZ CAİZDİR” DEDİ VAİZ (2)


NEO-LİBERALİZMİN SİYASAL İSLAM İLE STRATEJİK İTTİFAKI-  “FAİZ CAİZDİR” DEDİ VAİZ (2) 

Mustafa Durmuş

28 Ocak 2020


Tarihe baktığımızda toplumsal gelişmelerin monolitik bir biçimde gerçekleşmediğini görürüz.  Öyle ki dini kurumlar ile siyasal iktidarların açık ya da gizli ittifaklarına tanık olunduğu gibi, az da olsa (Latin Amerika ülkelerinin bazılarında geçmişte görüldüğü gibi, özellikle de halkın içinden gelen) dini önderlerin siyasal iktidarlarla çatıştığı ya da yönetenlere karşı çıktığı dönemleri yaşadık.

“İKİ PAPA”(*)
Güncel bir örnek olarak bir önceki Papa son derece tutucu ve gerici biri iken  (hatta Nazi yanlısı olduğu ileri sürüldü), mevcut Papa Francis’in farklı bir çizgide olduğu söylenebilir. Bunun Vatikan’ın giderek gözden düştüğü gerçeğine karşı, bu gidişatı önlemek için izlenen bir taktik olduğu ileri sürülebilir kuşkusuz.

Ancak Papa Francis’in kapitalizmin neden olduğu temel sorunlar konusundaki eleştirel tutumu da küçümsenmemeli, hatta sahiplenilmeli. Bu bağlamda bizde neden dini resmi olarak temsil eden Diyanet ve gayrı resmi dini akım ya da cemaatlerin neden iktidarların doğa, emek, özgürlükler ve barış karşıtı politikalarına eleştirel bir tutum takınmadıkları sorgulanabilir.

Papa Francis,  iklim değişikliği konusunda acil eylem çağrısında bulunuyor, daha insancıl bir toplum yaratmak için mücadele edenlere teşekkür ediyor, doğayı korumak için karbon emisyonunun azaltılması ve gelecek kuşaklara daha yaşanılabilir bir doğayı miras bırakmak için mücadele eden gençlere kulak verilmesini istiyor, mültecilere karşı duvar örenlere karşı çıkıyor, barışı savunuyor.  Yoksulluk, eşitsizlik, açlık gibi, özellikle de çocukların açlıktan, susuzluktan ve gerekli bakıma sahip olmamalarından dolayı ölümlerine kayıtsız kalınmasını eleştiriyor. Kâr arayışı içindeki piyasa ekonomisinin bu şekilde işleyişi, zenginlerin aç gözlülüğü ve giderek artan gelir eşitsizlikleri sürdükçe açlık ve yetersiz beslenme sorununun ortadan kaldırılamayacağını ileri sürüyor. (1)

OSMANLI TOPLUMU İTTİFAKIN BARİZ BİR ÖRNEĞİ

Osmanlı toplumu (yaygın bilinenin aksine), sınıflı bir toplumdu ve başta Öşür (Aşar) olmak üzere alınan çok sayıda şer-i ve örfi vergi geliri saray (padişah/sultan), askeri-sivil bürokrasi ve din ulemasından oluşan yöneten sınıfın hazinesinde toplanıp bu yöneten sınıfın bileşenleri arasında paylaştırılıyordu (aslan payı kuşkusuz padişaha aitti).

Ulema sınıfı içinde yer alan Şeyhülislam, din görevlileri, şeyh ve dervişlere, yaptıkları hizmetleri ödüllendirmek için ayrıca sürekli olarak toprak dağıtılırdı. Bu ödüllendirme toprak rantının kurulan zaviyelere terki şeklinde olurdu. Padişaha ait olan bu miri arazinin, toprak, zaviye ve köy olarak tarikat şeyhlerine geçirilişi çoklukla ikta-istiğlal yoluyla yapılırdı ve karşımıza, bazen hayri, bazen de aile vakıfları olarak çıkardı. (2)

OSMANLI’DA FAİZ VE FAİZİN VERGİSİ

Osmanlı’da geniş çaplı para ile faizcilik yapan “ribahorlar” vergi dışında bırakıldılar.  Nakit para sahipleri, resmi sözleşmelere dayalı olarak faizcilik yapsalar da, hiç vergi ödemiyorlardı. Ayrıca tekke şeyhleri (düaguyan), vazife ve cihet sahipleri (müderris, imam, müezzin ve diğerleri)  ve Peygamber evladından olduklarına dair berat almış bulunanlar, Sadat, Sipahi Oğulları, Mürtezika / vakıflardan ulufesi olan dul kadın, yetim vs.ler vergilerden muaf tutulmuşlardı. (3)

Tanzimat sonrasında da dini vakıflar, müftüler, vücuh, hatipler ve imamlar öteden beri olan ayrıcalıklı durumlarını sürdürdüler ve vergi ödemediler. Peygamber soyundan olduğu gibi, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin soyundan gelenler de (isterlerse) aşar ve ağnam gibi vergi ve resimlerden muaf kalabiliyorlardı. (4)

BÜYÜK RESİM: ÜRETİM VE BÖLÜŞÜM BİÇİMİ DİNİ KURUMLARIN TUTUMUNU BELİRLİYOR

Kısaca Diyanet’in TOKİ faizinin caiz olduğuna dair fetvasını izlenmekte olan kapitalist sermaye ve servet birikim stratejisi temelinde yükselen siyasal iktidar (devlet)- din kurumu işbirliği üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Çünkü kapitalist toplum sınıflı bir toplum ve böyle bir toplumda bu sınıflar arasındaki tüm ekonomik ilişkiler ve çelişkiler üst yapı kurumlarının tutumlarını da etkiliyor.
Nasıl ki bir bütün olarak devlet, mahkemeler, kolluk güçleri ve merkez bankası böyle bir sınıfsal ayrışma ve çatışmanın dışında kalamıyorsa, din kurumu da bu sınıfsal çelişkilerin neden olduğu ekonomik ilişkilerin ve çatışmaların dışında kalamıyor. Tam tersine, din ve dini kurumlar toplumsal sınıflar, gruplar arasındaki çatışmalarda büyük ölçüde egemenden, yönetenden yana olmak üzere taraf oluyor. 

Böyle olunca inşaata dayalı birikim stratejisi faizli konut alımını gerektiriyorsa, en temel kural deliniyor ve bu kredilerin faizleri caiz kabul ediliyor. Böylece inşaat, konut-emlak ve bankacılık sektörü rahatlatılıyor.

Aslında Diyanet hep devletin yanında tavır aldı (15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasındaki açık desteği hatırlayalım),  örneğin Kurum yakın geçmişte yaşanan Bitcoin tartışmaları sırasında Hükümetin yanında yer alarak (Merkez Bankası’nın tutumuna karşı çıkarak), yayınladığı bir fetvada: “Bitcoin dahil tüm dijital kripto paraların kullanımının caiz olmadığını ileri sürmüştü. (5)

İşçi haklarının gasp edilmesi, işçi ölümleri, KHK’larla toplu işten çıkartmalar, kadın cinayetleri ve son asgari ücret tartışmasında olduğu gibi işçileri ilgilendiren temel konularda sessiz kalmayı tercih eden Kurum’un, dün dünya işlerinden biri olan mevcut ulusal para birimlerini dinen caiz görüp, Bitcoin gibi alternatif para birimlerine karşı çıkarken bugün faizi caiz görmesi, kuşkusuz bu kurumun siyasal iktidarla kurduğu simbiyotik ilişkinin bir gereği.

Özetle bugün artık dinin “ezilenlerin ahı”  ya da “mazlumların sığındığı bir alan” olmaktan çıktığını görmek gerekiyor. İnsanlar artık dine dayalı politikaları egemen ideolojiden kaçmak için değil,  tam tersine onun içinde bir anlam bulmak ve anlam dikte etmek için benimsiyorlar. (6)

NEO-LİBERALİZM SİYASAL İSLAM İTTİFAKI

Kapitalizm son 40 yıldır neo-liberalizm dönemini yaşıyor. Bu dönemin çok sayıda özelliği arasında ideolojik anlamda neo-liberalizmin dinlerle ve neo-muhafazakârlıkla yaptığı açık ittifak ise göze çarpıyor.

Neo-liberalizm açgözlülüğün moral ve entelektüel yönden haklı gösterilmesidir. Yığınları yoksullaştırarak servet biriktiren bir azınlığın kendilerini haklı gösterme ve emeklerini sömürdükleri yığınları uysallaştırma ve uyumlu hale getirmenin ideolojisi ve pratikteki uygulamasıdır. Diğer taraftan böyle bir amaç yüzyıllar boyunca dinler tarafından yerine getirildi. Yoksulların kendi hatalarından dolayı, zenginlerin ise Tanrı’nın takdirinden dolayı zengin oldukları fikri yoksul kitlelere empoze edildi. (7)

Bu ittifak sonucunda neo-liberal ideoloji adeta yeni bir din gibi hiçbir şeklide tartışılamayan, kesin biat edilen bir ideolojiye dönüşürken,  yeni muhafazakârlık ve din kurumu da hem maddi olarak payına düşeni alıyor, hem de toplum üzerindeki etkisini giderek perçinliyor.

Tarık Ali’ye göre neo-liberal ideoloji tarafından öngörülen kamunun rolünün minimuma indirilmesi kitleler arasında boşluğa ve ümitsiz bir politik söyleme yol açtı. Bu boşluksa radikal dinci akımlar tarafından dolduruldu. Bu durum soğuk savaş sonraki baskıcı dönemle birlikte birkaç on yıl boyunca laik politik aktivizmin yerini dünya çapında dinci aktivizmin alması sürecini açıklar nitelikte. (8) 

Bu yeni durum emekçiler başta olmak üzere tüm toplumun neo- liberal politikalara ve yoğun emek sömürüsüne karşı yükselebilecek mücadelesini bastırmada bir kültürel hegemonya olarak işlev görüyor.

TÜRKİYE: İTTİFAKIN LABORATUVARI

Türkiye (özellikle 2003 yılından itibaren) bu işbirliğinin açık bir biçimde hayata geçirildiği bir ülke oldu. İslam, “Radikal İslam’dan” “Ilımlı İslam’a” ya da Piyasa İslam’ı adı verilen bir biçime dönüşürken, siyasal iktidarlar özelleştirmeler, serbestleştirmeler, de-regülasyon ve ilkel sermaye birikimi yöntemleri gibi yöntemleri esas alan neo-liberal birikim stratejisini adım adım uyguladılar.

Bu yapılırken işbirliğinin tarafları da paylarını aldılar. Siyasal iktidar çevresinde yeni sermaye ve rant zenginleri oluşup, her taraf büyük AVM’ler, duble yollar, plazalar, rezidanslar, hava limanları ve HES’ler gibi emlak ve alt yapı yatırımları ile dolarken, Diyanet’e bütçeden ayrılan paylar giderek arttı.

Öyle ki çok sayıda bakanlığın ya da üniversitenin payından daha fazla kamusal kaynak Diyanet’e bırakıldı. Bu arada ülkenin her yanında sadece çok büyük ve görkemli Şehir Hastaneleri değil, aynı zamanda çok büyük ve görkemli camiler de yapıldı.

Ülke ekonomisinin 2015 yılından itibaren önce durgunluğa, ardından da krize girmesi; siyasetin giderek otoriterleşmesi,  parlamenter düzenin etkisiz kılınması ve bunlara paralel biçimde Diyanet’in toplum ve siyaset üzerindeki rolünün daha da artmasıyla sonuçlandı. Öyle ki gelinen nokta itibariyle bu işbirliği Siyasal İslam-Neo-liberal - otoriter rejim işbirliğine dönüştü.

“Sabır, Sınav, Şükür, Tevekkül, Kader” gibi dini referansları kullanan ve bunu yaparken Diyanet’in büyük desteğini alan kültürel hegemonya toplumdaki eşitsizliklerin emekçiler tarafından normal görülüp kabul edilmesini, itaat edilmesini sağlamaya yetmeyince otoriterlik ve militarizm ön plana çıkartıldı. Kurumun bu paradigmaya da destek verdiğini ve vermeye devam edeceğini söylemeye gerek yok.

Sonuç olarak, tarih boyunca kapitalizm artı -değer sömürüsünü ve sermaye birikimini destekleyen kurum ve ideolojileri geliştirdi. Yani yapı/sistem kendine uygun özneleri yarattı ya da özneleri kendine uygun hale getirdi. Ülkede son 17 yıla damgasını vuran da finansallaşma adı verilen ve en önemli ayağı bankalar ve inşaat sektörü olan bir borca dayalı birikim stratejisi oldu. Gelinen nokta itibariyle yapılan inşaatların, konut ya da işyerlerinin satılabilmesi için uzun süreli konut kredisine ihtiyaç var. Bu da faizle işliyor. Bu nedenle de konut kredisi veren kamu bankalarının bu kredilere uyguladıkları faizin dindar tabanda meşru görülmesi gerekiyor. Bunu sağlama görevlerinden biri de son dönemde siyasal iktidarla tam bir uyum içinde hareket eden Diyanet’e düşüyor.

DİP NOTLAR:

Çizgi: Ercan Akyol

(*) The Two Popes adlı filmi izlemenizi öneririz.

(1)  https://www.vaticannews.va/en/pope/news/2019-10/pope-message-world-food-day-wasting-bread-poor.html: https://globalnews.ca/news/pope-francis-greed-of-a-few-poverty(17 November 2019); https://globalnews.ca/news/pope-francis-border-walls (1 April 2019).
(2)  Mustafa Durmuş, “‘Hangi Osmanlı’nın torunlarıyız tartışmasına bölüşüm ilişkilerinden yaklaşmak”, http://siyasihaber4.org (5 Şubat 2017).
(3)  Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi Cilt 2  (1453-1559), Cem Yayınevi, 1974, s. 286-288; 291.
(4)  Abdüllatif . Şener,  Tanzimat Dönemi Osmanlı Vergi Sistemi, İşaret Yayınları, 1990, s. 180-184.
(5)  Diyanet'ten Bitcoin fetvası, https://www.cnnturk.com (1 Ocak 2018).
(6)  Nathan Schneider,  “Neoliberal Political Economy and the Religious Revival” (March 2007), http://citeseerx.ist.psu.edu (24 Ocak 2020).
(7)  What is neoliberalism?, http://thestandard.org.nz (24 Ocak 2020).
(8)    Schneider agm.


26 Ocak 2020 Pazar

“FAİZ CAİZDİR” DEDİ VAİZ (1)


“FAİZ CAİZDİR” DEDİ VAİZ (1)

Mustafa Durmuş

26 Ocak 2020

Diyanet’in kamu bankalarından alınan TOKİ kredileri üzerine uygulanan faizin dinen caiz olduğu yönündeki açıklaması bu haftaya damgasını vurdu. Diyanet’in faiz açıklaması şöyle:(1)

TOKİ aracılığıyla uygulanan sosyal konut projesinde, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmadaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır. Bu itibarla, “devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkânı tanımadığından, belirtilen niyet ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir”.

Böylece Diyanet, tarihinde ilk defa faizli işleme onay vermiş oldu. Karar oy çokluğuyla kabul edildi.(2)

Bu aslında (kamu yararı gerekçe olarak gösterilerek), Diyanet’in faizi Müslüman halkın gözünde meşrulaştırma çabası. Nitekim Karar Gazetesi’nden M. Öztürk bu durumu Yahudilikteki faiz anlayışıyla benzeştirerek şöyle açıkladı: (3)

 “Talimata mebni olarak operasyonel şekilde ve fakat kerhen tanzim edilmiş olması muhtemel görünen bu fetva metni Yahudilerin faiz anlayışlarını  anımsatır tarzdadır.  Zira Yahudiler, faizli işlemleri kendi aralarında haram sayarken Yahudi olmayanlardan faiz almanın cevazına, hatta lüzumuna hükmetmişlerdir. ... İlginçtir, Diyanet de bir devlet kurumu olarak faizli işlemi resmi/sosyal TOKİ projesiyle ilgili bir lüzuma mebni olarak caiz sayarken, sivil vatandaşın kendi ihtiyacını karşılamak için kredi kullanmasını “lâ yecûz” saymıştır”.

GERÇEKTE BİR FAİZ KARŞITLIĞI SÖZ KONUSU DEĞİL

Neo-liberal - otoriter siyasal İslamcı iktidarların faizle imtihanı çok çelişkili bir özelliğe sahip. Çünkü faize karşı söylemlerle (özellikle de muhafazakar Müslüman) seçmen konsolide edilmeye çalışılırken, faizciye bütçeden aktarılan kamu kaynakları sürekli bir artış gösteriyor.

Bu durum son 17 yıldır uygulanmakta olan borçlanmaya dayalı inşaat ve emlak rantı üzerinden servet biriktirme stratejisinin doğal bir sonucu. Sadece ülkenin yarım trilyon dolara yaklaşan dış borcu değil, 1,4 trilyon liraya yaklaşan brüt kamu borç stokunun varlığı da (4) neden bu denli yüksek bir faiz ödemesi yapıldığını açıklıyor. Kural belli: “Borç yiyen kesesinden yer”.

Durumun ciddiyetini daha iyi anlayabilmek için son yıllarda devlet bütçesinden ödenen faizlerdeki artışa bakmak yeterli. Faiz ödemeleri sırasıyla: 2017’de 57 Milyar lira iken, 2018’de 74 Milyar lira ve 2019’yılında 99,9 Milyar lira olmuş (3 yılda yüzde 75 artış) . İktidar 2020 yılında bu rakamın 139 Milyar lira olmasını öngörüyor. (5)

Bir çalışmaya göre ise AKP iktidarının 17 yıllık dönemi boyunca 932 milyar lira faiz ödemesi yapıldı.  Geçen yıl; ayda ortalama 8,3 milyar lira, günde 247 milyon lira ve saatte 11 milyon lira faiz ödendi. Aynı yıl iktidar geri ödemesini yaptığı her 100 liralık borca karşılık (anapara ve faiz) 132,4 lira iç borçlanmaya gitti. (6)

FAİZDEN VERGİ DE ALINMIYOR

Faiz konusunun diğer bir boyutu bunun nasıl vergilendirildiği.  Gelir Vergisi Kanunu’nun Geçici 67. Maddesi gereğince, faizden asgari ücretliden alınan kadar dahi vergi alınmıyor. Üstelik geçen yıl Eylül başında yapılan bir değişiklikle lira cinsinden vadeli mevduatlardaki gelir vergisi (stopaj) oranları daha da düşürüldü.
Kısaca, lira cinsinden tutulan vadeli banka mevduatlarından elde edilen faiz gelirinden alınan gelir vergisi 6 aya kadar vadeli mevduatlarda yüzde 15’ten yüzde 5’e; 6 ay-1 yıl vadeli olanlarda yüzde 12’den yüzde 3’e ve 1 yıldan uzun vadeli olanlardan yüzde 10’dan yüzde 0’a düşürüldü . (7)
Bu bağlamda neredeyse 800 milyar lirayı bulan çeşitli vadelere bağlanmış vadeli TL mevduatından elde edilen faiz gelirinden alınan vergi azaltıldı, hatta bir kısmında sıfırlandı.
Benzer bir biçimde, aynı maddeye göre; devlet tahvili ve hazine bonosu faiz geliri elde edenlerden alınan vergi oranı (yerli ve yabancı yatırımcı ayırımı yapılmaksızın) yüzde 0 (duruma göre yüzde 10 ile sınırlı). Borsadan elde edilen gelirler ise hiç vergilendirilmiyor. Yani rant geliri elde eden zenginlerimiz bir asgari ücretli kadar dahi vergi vermiyor.

 TARİHSEL OLARAK UHREVİ VE DÜNYEVİ İKTİDARLARIN İŞBİRLİĞİ

Diyanet’in dünyevi siyasal iktidara olan desteğini anlayabilmek için, örneğin ona 2020 bütçesinden ayrılan 11,5 milyar liralık bütçeyi (ya da Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün milyarlarca lirayı bulan bütçesinin de dini eğitim amaçlı olarak kullanılmasını) dikkate almak yeterli olur. Ancak uhrevi ve dünyevi iktidarların işbirliği çok eskiye dayanıyor.

Dinsel kurumlar tarihte siyasal iktidarlarla (hükümdarlarla) zaman zaman çelişkiye ve çatışmaya girmiş olsalar da genelde uzlaştılar. Bu işbirliğini ilk olarak İncil’de yaradılış (genesis) bölümünde “ürünün beşte birinin firavunlara (Pharaoh)  verilmesi” önerisinde (8) ve  “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını ise Sezar’a vermek gerekir” (9) ifadesinde bulabiliriz.

Bu ifadede kast edilen Tithe ve Poll Tax adı verilen iki temel vergiden sağlanan gelirler. Tithe “Tanrı’ya “sosyal düzeni desteklemesi karşılığında” köylünün mahsulünden ödenen ve onda bir anlamına gelen vergi iken, Poll Tax “dünyevi siyasal iktidara kamusal düzenin desteklemesi için” ödenmektedir. Yani İncil Sezar’ın hakkının (Poll tax) Sezar’a verilmesi ve Tanrının hakkının da (Tithe) Tanrıya verilmesi gerektiğini emrediyor.

CALVİN VE  LUTHER’DEN LORDLARA DESTEK

Dini kurumların hükümdarlara desteği tarih boyunca sürdü. Örneğin 16.Yüzyıl Hristiyan reformistlerden biri olan Calvin’e göre, yönetenler ve yönetilenlerden oluşan bir sosyal düzenin varlığı “Tanrı tarafından takdir edilmişti” ve “insanlık ilk günahın etkisi altında olduğu için bu düzen zorunlu olarak bir baskı düzeniydi, cezalandırıcıydı” (10) (dolayısıyla meşru kabul edilmeliydi) .

Nitekim 1524 tarihinde tarihin en kanlı köylü isyanları olarak da bilinen feodal Avrupa’nın en önemli ayaklanmasında (Almanya’da) on binlerce köylüden oluşan geçici ordu; serfliğin kaldırılması ve Lordlara ödenen vergilerin artık alınmaması talepleriyle manastırlara ve şatolara yöneldiler. Lordlar ve piskoposlar, kentleri ele geçiren köylüler ve halk karşısında işbirliği yaptılar ve prenslikleri yardıma çağırdılar. Bu ayaklanmalar sırasında bir diğer reformist Luther, lordlarla işbirliği yaptı, “cinayet işleyen, hırsızlık yapan köylü sürülerine” karşı risale yazdı ve bu risalede isyancı köylülerin çok ağır biçimde cezalandırılmalarının dinen caiz olduğunu ileri sürdü. (11)

VATİKAN: “MUSSOLİNİ TANRI’NIN LÜTFU”

Tarihte, faşizmin kurucusu olarak bilinen Mussolini ile Vatikan’ın işbirliği de son derece çarpıcı bir örnek. Mussolini bir yandan İtalya tarihindeki kahramanları günün koşullarında yeni efsaneler haline getirip, propaganda malzemesi olarak kullanırken, diğer yandan da Hıristiyanlığa ve Vatikan’a önem veren bir tutum takınarak efsanelerine dini figürleri ve ideolojiyi de ekledi. (12)

Öyle ki daha önce Kilisenin mal varlığına el koyma sözü veren Mussolini iktidara gelince din adamlarına ve Kiliseye yeni imtiyazlar tanıdı. 50 yıl önce okullardan kaldırılmış olan dini tedrisat yeniden uygulanmaya başladı. (13)

Ayrıca 1929 yılında Papalık ile Mussolini arasında “Lateran Anlaşması” imzalandı. Böylece Papa Mussolini’nin yanında yer aldı. Anlaşma Papalığa özerklik sağladı. Katolik dini resmi olarak tüm ulusun dini olarak kabul edildi. Papaya 90 milyon dolarlık bir zarar tazminatı ödemesi yapıldı.

Böylece, Mussolini bu anlaşma ile Papalık ile İtalya Krallığı arasındaki sorunları çözerek Hıristiyanların faşist rejime olan desteğini sağlamlaştırdı. Papa, Mussolini’yi “Tanrının lütfu” olarak tanımladığından Mussolini’nin içeride ve dışarıdaki itibarı da arttı. Yani Mussolini İtalyan toplumunu konsolide etmeyi başardı. (14)

…devam edecek

DİP NOTLAR:

(*) Çizgi: Ercan Akyol (https://www.facebook.com/Ercan-Akyol).
(3)  Mustafa Öztürk, “Diyanet, TOKİ, faiz”, https://www.karar.com (18 Ocak 2020).
(4)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  https://www.hmb.gov.tr/duyuru/31-aralik-2019-tarihi-itibariyla-merkezi-yonetim-brut-borc-stoku (24 Ocak 2020).
(5)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  Aylık Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu, (Aralık 2019) https://www.hmb.gov.tr; 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.
(8)  https://onlinebusiness.northeastern.edu/blog/a-brief-history-of-taxation (24 Ocak 2020).
(9)  http://amprpress.com/income_tax.htm (24 Ocak 2020).
(10)               Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Yordam Kitap, 2009, s. 186-193.
(11)               Agk.
(12)               Italia;n fascism: path towards seizure of power, http://eu.eot.su/2015/10/22/italian-fascism-path-towards-seizure-of-power (24 Ocak 2020).
(13)               Clara Zetkin, Fighting Fascism, How to struggle and how to win, (Edited by John Riddell and Mike Taber), Haymarket Books, 2017.
(14)               “Pareto, Liberismo, Free Trade and Conservative Fascism”, https://beastrabban.wordpress.com/tag/the-seizure-of-power/ , 11 April  2014 (24 Ocak 2020).



24 Mayıs 2018 Perşembe

“PİYASA TANRI” “DEVLET TANRIYA” KARŞI


 “PİYASA TANRI” “DEVLET TANRIYA” KARŞI

Mustafa Durmuş

23 Mayıs 2018

Dolar sonunda 4,80’i de aştı, 5’e doğru koşuyor. Sadece yılbaşından bu yana liranın dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 25’e yaklaştı.
“Neler oluyor?” diye soranlar için yanıt açık: Aslında yeni bir şey olmuyor. Bir süredir başta döviz, işsizlik, enflasyon, borç stokları ve cari açık olmak üzere ekonominin temel göstergeleri freni patlamış bir araç gibi yolundakileri ezip geçiyor. Alınan baskın seçim kararı ise, tıpkı 2001 yılında alınan erken seçim kararı gibi, bu süreci hızlandıran ve aracı duvara toslatan bir karar olarak tarihe geçecek.

DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR YA DA LİRA NEDEN BU DENLİ DEĞER KAYBEDİYOR?
Bu sorunun birçok yanıtı var ama sadece belli başlılarına değinmekle yetinelim.
Küresel çapta sırasıyla; Trump’ın uyguladığı korumacı politikalar, koyduğu ithalat vergileri ve ithalat kısıtlamaları, FED’in ard arda faiz oranlarını artırıyor olması ama en önemlisi petrol fiyatlarının sürekli artması doları fırlatıyor.

PETROL FİYATLARI ARTIYOR
Örnek olarak petrolün varili 80 doları buldu. 40 dolarlardan bu düzeye geldi. Petrolü sadece elinizdeki dolar ile alabiliyorsunuz. Dolayısıyla da Türkiye gibi petrol ithalatı yüksek bir ülke iseniz dolara olan ihtiyacınız çok daha fazla oluyor. Böylece petrolün fiyatı arttıkça cebinizde daha çok dolar bulundurmak zorundasınız. Bu da sizin hesapsız-kitapsız büyüme politikalarınızı gözden geçirmenizi gerekli kılıyor.

İTHALATA OLAN AĞIR BAĞIMLILIK
Türkiye ekonomisi hem üretim ve tüketim, hem de ihracat açısından ithalata bağımlı. Yani sermayedarlar kâr elde edebilmek için üretim yaptıklarında bunun hammaddesini, makine ve ekipmanını, teknolojisini, ara malını çok büyük ölçüde dışarıdan sağlamak zorundalar. Bu bağımlılık yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Ayrıca saman, et, buğday, şeker, hatta tereyağı dahi gıda maddeleri de artık ithalatla geliyor. Soframızda olan neredeyse hiçbir şey ne yerli ne de milli artık.
Bu durum son 16 yıldır izlenen sanayisizleştirici olduğu kadar tarımsızlaştırıcı neo liberal ithalat politikalarının ve inşaata dayalı kâr ve sermaye biriktirme stratejisinin bir sonucu. Tarımsal arazilerin üzerine AVM’ler, plazalar, TOKİ binaları dikerseniz, buralardaki dükkân ve mağazalarınız da ağırlıkla ithal malı ürünler satarsa siz üretimde de tüketim de ithalata bağımlısınız demektir. Bu nedenle de bunları ithal etmek için dolarınızın, avronuzun olması gerekiyor.

ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORCU PATLADI
Ülkenin dış borç stoku 453 milyar dolar. Bunlar geri ödenecek. Tek başına özel sektörün bu yıl sonuna kadar ödemesi gereken dış borç faiziyle birlikte yaklaşık 94 milyar. Döviz pozisyon açığı ise bunun üç katı. Bu da borçlu firmaların, ekonomiye ve iktidara olan güveni azaldığında bu borçları ödeyebilmek için bugünden, yani dolar daha da yükselmeden dolar satın alarak biriktirmesine neden oluyor. Bu da kuru yükseltiyor.

ENFLASYON VE BELİRSİZLİKLER ARTTI
Son olarak enflasyon bu denli yüksek, gelecek bu denli belirsiz ve ekonomik ve politik risklerle dolu olduğunda elinde Türk lirası olanlar paralarının değerinin erimesini önlemek için ya dolar (ya da avro) veya altın almaya başlıyorlar. Dolar ile birlikte altının da zirve yapmasının nedeni bu.
Aklınıza şu öneri gelebilir: Hükümet dolar bassın! Doların başkasının parası olduğunu, yani bunu basma yetkisine sahip tek ülkenin ABD olduğunu hatırlatalım. Geçmişte bunu Saddam yasa dışı olarak yaptı ama başına neler geldiğini gördük. Yani bu da çözüm değil.

YA SONUÇLARI?
İflaslar artacak. Kitlesel işçi çıkarımları gündemde:
Kuşkusuz bunun en çarpıcı sonucu, döviz cinsinden borçlu bazı firmaların, artık borçlarını dahi çevirebilmek için yeni borç alamamaları nedeniyle batmaları, iflas etmeleri olacak. Bunun işaretleri de yok değil. Doğuş Grubu dâhil birçok büyük firma mallarını satarak bu sıkıntıyı aşmaya çalışıyor. Ama bu batış ve iflaslar asıl olarak, o işletmelerde çalışanları, işçileri, emekçileri vuracak. Çünkü bu durum onları işsiz bırakacak, yoksulluğa ve açlığa itecek.
Vergi gelirleri azalacak:
Batışlar, iflaslar olduğunda hem doğrudan kurumlar vergisi ve gelir vergisi tahsilatları azalacak, hem de azalan ithalat ya da iç ticaretten dolayı KDV ve ÖTV gelirleri düşecek. Bu devletin yeni kemer sıkma politikalarına başvurmasına neden olacak ve halkın yoksulluğunu artıracak.
Hayat daha da pahalanacak:
Döviz artınca, petrolden başlayarak, iğneye, ipliğe zam geldiğini artık yaşayarak biliyoruz. Yani fiyatlar, enflasyon artacak. Gelirlerini kaybeden ya da ücretleri enflasyon nispetinde artmayanlar bu fiyat artışları karşısında daha da yoksullaşacaklar.

MERKEZ BANKASI MÜDAHALE EDECEK Mİ?
Ana akım burjuva iktisat teorileri ekonomideki her şeyi Arz-Talep Kanunu ile açıklamaya çalışsalar da genelde yetersiz kalırlar. Bunun nedeni petrol, emlak, borsa ve döviz piyasaları gibi çok önemli piyasalarda genellikle bu kanunun çalışmamasıdır.
Örneğin bu kanuna göre, bir malın fiyatı arttığında o mala olan talep düşer. Şimdi soralım: O halde neden dövizin fiyatı yükselirken dövize olan talep azalmıyor, tersine artıyor?

DOĞRU DOZU AYARLAMAK İMKÂNSIZ
Bu nedenle de para arzı ile para talebinin kesiştiği nokta olarak açıklanan denge faizi gibi kavramların da gerçekte karşılığı olduğunu ileri sürmek zor. Yani döviz kurunu dengede tutabilmek için gerekli olan denge faiz oranını grafik üzerinde hesaplamak, çizmek kolay ama gerçekte bu hesap tutmuyor. Arz-Talep Kanunu işlemediğinde bunun zorunlu parçası olan denge fiyatı da anlamını yitiriyor.
Buradan hareketle Merkez Bankası faiz oranını 300-500 puan artırsa dahi, bu artışla sağlanan faiz oranı denge faiz oranı olmayacak ve kısa bir süre düşen kur tekrar yükselecek. Yani ilacın dozunu tam olarak belirlemek mümkün olmadığı gibi, ilaç hastalığın kendini ortadan kaldırmayan, sadece kısa süreliğine ağrı kesici etkisi yaratan bir ilaç. Kaldı ki faiz artırımı konusunda çok da geç kalındı.

DOLARIN GERÇEK DEĞERİ NE?
Eğer dövizin fiyatını Arz-Talep Kanunu belirlemiyorsa ne belirliyor? Bizce bu konuda hala başvurabileceğimiz bir ekonomi politik kanunu var: Emeğin Değer Kanunu. Ancak bu kanunun 19.yüzyıldakine göre biraz genişletilmiş bir versiyonuna başvurmak gerekiyor. Zira son 150 yılda dünya çok değişti.
Bu kanuna göre bir malın değerini (fiyatın değerden sapması daha farklı bir şey) belirleyen şey onun için harcanmış olan toplumsal emek miktarıdır. Günümüzde baskın emperyalist finans kapital olgusu ve FED gibi kurumların varlığı bu değeri doğrudan etkileyen faktörler. Bu nedenle de normalde basımı 1 doları geçmeyen bir 100 dolarlık banknotun değeri ancak onu elde edebilmenin maliyetinin yüksekliğiyle açıklanabilir.

DOLARA ERİŞİM MALİYETİ
Bu noktada az gelişmiş ülkelerin dolara erişim güçlükleri, içeride çok yüksek faiz oranları uygulamak zorunda kalmaları, FED’in faiz politikaları ve LİBOR gibi piyasalar belirleyici oluyor. Böylece doları bir az gelişmiş ülke ne kadar zor elde ediyorsa, doların değeri o ülkenin parası karşısında o denli yüksek oluyor (bu yaklaşım çerçevesinde arz-talep sadece sonuca etki yapan etkenlerden biri olarak görülmeli).

TANRILAR SAVAŞIYOR!
Kapitalist sistem içinde mecazi olarak iki tanrıdan söz edilebilir: Piyasa Tanrı ve Devlet Tanrı. Bunlar genelde birbiriyle uyum içindedirler, birbirlerinin işine pek karışmazlar. Böyle bir durum hatta kapitalizm öncesinde de mevcuttur. Öyle ki Hz. İsa’nın “Tanrının hakkı Tanrıya, Kralın hakkını Krala” diye özetlenen ünlü sözünde, köylüden toplanan vergi gelirlerinin Kral ve Kilise arasındaki (tithe) paylaşımını meşrulaştırdığı ileri sürülür.
Ama zaman zaman bu tanrılar da birbirlerine ters düşerler. Özellikle de derin ekonomik ve politik krizler söz konusu olduğunda bu çatışma görülür. Hele Devlet Tanrı kendi iktidarı, gücüyle ilgili sıkıntılarından dolayı piyasaları karşısına aldığında ya da almış gibi göründüğünde, Piyasa Tanrının kendine olan güvenini kaybeder. Böyle bir durumda hegemonya savaşları da başlar. Devlet Tanrı elindeki devlet erkini kullanarak Piyasa Tanrıyı cezalandırmak, Piyasa Tanrı da faiz, kur, enflasyon gibi araçlarıyla onu cezalandırmak ister. Şu an Türkiye’deki durum aslında bu benzetmeye uygun bir durum olarak görülebilir.

HZ. MUSA'NIN ASASI KİMİN ELİNDEYSE SONUCU O BELİRLER?
Tekrar aynı soruya dönelim. Merkez Bankası faiz silahını çekerek bu gidişi durdurabilir mi?
Bu, öncelikle asanın (faiz) Devlet Tanrının mı yoksa Piyasa Tanrının mı elinde olmasına bağlı olarak değişir. Asa Devlet Tanrının elindeyse, inşaat, emlak, konut sektöründeki taahhütleri ve dini söylemleri de dikkate alındığında faizin ciddi oranda yükseltilmesini beklemek zor. Piyasa Tanrının elindeyse faiz yükseltilebilir ama bu yeterli olmaz. Zira piyasalar siyasal iktidarın ekonomi yönetimine güvenlerini giderek yitiriyorlar. Artık bu kesimler açısından da gelecek iyice belirsizleşmiş durumda. Yani ciddi bir güven sorunu oluştu. Böyle olduğunda faiz gibi araçlar yetersiz kalıyor.
Kaldı ki piyasaların böyle bir gücü olduğuna, yani faiz asasını kullanacağına inananlar, Hz. Musa’nın kavmini kurtarabilmek için asasıyla denizi ortadan yarıp, bir geçiş yolu ortaya çıkardığına inananlar, böyle bir gücü vardıysa neden işin başında kavmine yapılan saldırıyı önlemedi, sorusunu kendilerine sormalılar.


Formun Üstü

Formun Altı