Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (2):
Klasik ve Yeni Sömürgecilik
Mustafa Durmuş
16 Ocak 2026
Emperyalizm, egemenlik ya da siyasi güç anlamına gelen
Latince “imperium” kelimesinden gelir. Tarihsel olarak, imparatorluklar
genişlediğinde ortaya çıkan bir olgudur. Buna karşılık sömürgecilik, emperyalizmin
hayata geçirilme biçimidir.
Bir başka anlatımla emperyalizm, kendini büyütmek isteyen
bir devlet, doğal kaynak ve işgücü elde etmek amacıyla yabancı toprakları kaba
kuvvet yoluyla ele geçirdiğinde ortaya çıkar. Sömürgecilik ise emperyalistlerin
bu işi yapmaları için, örneğin buralara yerleşimciler göndermesi ve buralarda
kendilerine bağlı bir siyasal yapı oluşturmasıdır.
Klasik ve Yeni Sömürgecilik
Tarih boyunca imparatorluklar var oldu ancak hiçbiri
dünyayı Avrupa'nın yaptığı ölçüde kendi suretinde yeniden yaratamadı.
Avrupa'nın sömürgeci yayılması hızlı ve dramatik oldu: 1876'dan 1900'e kadar
sömürgeci güçlerin Afrika kıtasına hakimiyeti yüzde 10,8’den yüzde 90,4'e
yükseldi. Birinci Paylaşım Savaşının başladığı 1914 yılına gelindiğinde Avrupa,
yeni sömürgeleri ve eski sömürgeleri ile dünya nüfusunun çoğunu ve
topraklarının yüzde 85'ini kontrol ediyordu. (1)
Böylece klasik sömürgecilik; dünyadaki henüz ticarileştirilmemiş
bölgeleri askeri olarak ele geçirmelerle sisteme dahil etmeye, sistemi zora
dayalı olarak sömürge bölgelerinin doğrudan yönetimiyle sürdürmeye ve
periferideki işgücünden artı değer sağlamak için aşırı zorlama biçimlerini (kölelik
benzeri) uygulayan bir sömürgeciliktir.
Yeni sömürgeciliğin araçları: IMF, Dünya
Bankası, Dünya Ticaret Örgütü
1960’lar sonrasında, “yeni sömürgecilik” altında
doğrudan fiziki güç uygulamasının yerini, çevre bölgelerin resmi bağımsızlığı,
buna karşılık askeri “yardım” ve ekonomik “iş birliği” gibi yollarla fiilen
bağımlılıkları aldı. Neo-liberalizm çağında ise yeni sömürgecilik; IMF, Dünya
Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi ulus devletlerin egemenliğinin
üzerinde bir yere sahip olan ve piyasa mekanizmalarını kontrol eden kurumlarla
yürütüldü.
Bir başka anlatımla, sömürgeciliğin motifleri, “sömürge
sonrası” (daha doğrusu yeni emperyalist) dönemde de aynen devam ediyor:
Kuzey'de emek- sermaye çelişkisini yumuşatarak, buna karşılık Güney'de
mülksüzleştirme yoluyla birikimi mümkün kılarak küresel kapitalizmi
sürdürülüyor.
Araçlar, her ne kadar gelişmiş olsa da askeri yollarla
ve ticaret yoluyla eşitsiz değişim ve yaptırımların uygulanması gibi çok
çeşitli ekonomik savaş biçimlerinin birbiriyle yakından bağlantılı ve birbirini
pekiştiren bir kombinasyonu olmaya devam ediyor. DTÖ ve IMF gibi kurumların
ticaret ve finans rejimleri, kaynakların sömürülmesi ve pazar erişiminin
genişletilmesi konusunda eski sömürgeci kalıpları taklit ediliyor ve daha da
genişletiliyor. (2)
Yani emperyalistler ilhak etmedikleri ya da fiziki
olarak işgal etmedikleri toprakları, resmi olduğu kadar gayri resmi yollarla da
yönetirler. Bunun için yerel aracılar, yani halkın zararına kişisel ya da kendi
sınıfsal çıkarları için sömürgeciyle iş birliği yapan bir işbirlikçi-yönetici
sınıf gerekir.
Nitekim, Britanya İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu
dönemde dünya nüfusunun dörtte biri üzerindeki resmi yönetimi, yerel aracılar
ve mali hakimiyet yoluyla görüntüde “bağımsız” ülkeler üzerinde sahip olduğu
güçle desteklendi.
Sömürgeciliğin temel özellikleri
Sömürgecilik, ırkçılık, kölelik, doğanın ve insan
kaynaklarının yağmalanması, yabancı bir güç tarafından işgal, sözde uygarlık ve
demokrasi projesi için köylülerin veya yerli halkların atalarının
topraklarından kovulması, yasadışı ormansızlaştırma, kıymetli madenlere ve su
kaynaklarına el koyma, etnik profilleme ve ırk ayrımcılığıdır.
Sömürgecilik bir başka bağlamda, “insanlık
dışında görülen ve bu nedenle uluslararası veya ulusal hukuk, insan hakları
veya uluslararası antlaşmalarla korunmaya layık görülmeyen bir halka veya
sosyal gruba” yönelik ayrımcı muameledir. Bunun gerekçesi, “insan olmadıkları
için onlara insan gibi davranmak saçmadır” biçiminde oluşturulur.
Sömürgeci-emperyalizm kapitalizmin
ayrılmaz bir parçasıdır
Kapitalizm rekabeti, emperyalizmin (yani büyük sermaye
grupları ve ulus devletlerin dünya pazarlarını paylaşımı ve yeniden paylaşımı
için, üretir. Bu rekabet, en tepede en güçlülerin, onların altında orta halli
ya da alt-emperyal güçlerin ve en altta da ezilen ulusların yer aldığı dinamik
bir devletler hiyerarşisi yaratır.
Ancak hiçbir hiyerarşi kalıcı değildir. Kapitalizmin “eşitsiz
ve birleşik gelişme yasası”, canlanma ve çöküşleri (krizleri), sermaye grupları
arasındaki rekabet, devletlerarası çatışmalar ve sömürülen ve ezilenlerin
ayaklanmaları, devlet sistemini istikrarsızlaştırır ve yeniden yapılandırır.
Sömürgecilik sistemin doğasında var!
Böylece sömürgecilik, kapitalizmin kalıcı ve temel bir
bileşenidir, onun doğasında mevcuttur. Sömürgeci şiddet tarihsel olarak,
kapitalizmin ilk aşaması olan ilkel sermaye birikimi döneminde ortaya çıkmış
olsa da bu şiddet kalıcıdır ve onsuz kapitalizm var olamaz. Sömürgeciler bu
şiddeti ulus devletler aracılığıyla uygularlar.
Ancak sömürgecilik, eşitsiz ve birleşik bir küresel
proje olduğu için, sömürgeci şiddet dünyanın her yerinde aynı şekilde ortaya
çıkmayabilir. Gazze'nin İsrail ve ABD tarafından ‘Doğu Akdeniz'in
Rivierası'na dönüştürülmesi, Suriye topraklarına El Nusra ve diğer IŞİD kökenli
silahlı grupların yerleştirilerek ülkede iktidarın gasp edilmesi ve ardından
bugünlerde olduğu gibi; Alevilere, Dürzilere ve Kürtlere yönelik saldırılar
sömürgeci emperyalizmin günümüzde yaşayan örnekleridir.
“Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak
emperyalizm”
Lenin, “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” (1916)
adlı kitabında, emperyalizmi, kapitalizmin en ileri, en
gelişmiş aynı zamanda da en saldırgan biçimi olarak tanımlar. Ona göre,
emperyalizmin temel karakteristikleri; tekelci mülkiyet ve üretimin tekelci
kontrolü, finans kapitalin baskınlığı, aşırı sermaye birikiminden kaynaklı
sermaye ihracı, kartel ve tröstlerin yükselişi ve dünyanın en güçlü kapitalist
güçler arasında paylaşılmasıdır. (3)
Emperyalizmin artı değer aktarımına dayalı hiyerarşik
bir sistem olması onun ekonomik alt yapısını oluşturur. Bu alt yapı da
ideolojik, siyasi ve askeri üstyapı tarafından sürekli olarak yeniden üretilir.
Ulus devletlerin rolü
Emperyalizmin özü onun, öğeleri tek tek ulus devletler
olan ve ortak süreçleri paylaşan bir sistem olmasıdır. Ulus devlet ise mutlaka
kendi sınırları içinde kalmak zorunda değildir. Ancak var olan ekonomik
mekanizmalar sayesinde diğer ulus devletlere artı değerin aktarılmasına
aracılık ederler. Bu sistemdeki durumlar bu değer akışına göre bir hiyerarşi
oluşturur. Öyle ki, diğer devletlerce aktarılan artı değeri sahiplenen ve
kullanan devletler en üst sıralarda yer alırken, bu değerin üretilmesini
sağlayan ancak bundan yararlanmayan devletler kendilerini hiyerarşinin en
altında bulurlar. (4)
Sistemin bu ekonomik temeli, kapitalizm ve onun
birikim mantığıdır. Kapitalizmle ilgili olarak konuştuğumuzda, ulus devletler
çerçevesinde ve soyut ekonomik terimlerle konuşuruz. Oysa emperyalist sistem
pratikte kapitalizmin var olan (somut) biçimidir. Bu nedenle emperyalizme “küresel
kapitalizm” de denilebilir. Sistemin çeperinden merkezine değer akışı anlamında
emperyalizm kurumsallaşmış ve kurumları dönüşerek her döneme uyarlanmıştır.
“Neo- emperyalizm” ve mülksüzleştirme
Askeri harcamaların yanı sıra kapitalizm, diğer israfçı
(verimsiz) artı değer emilim biçimlerine de bağımlıdır. Bu bağlamda David
Harvey, sonsuz kentsel dönüşümü bir başka önemli unsur olarak tanımlar ve bunu
bir zamanlar “daha fazla bina inşa ederek ve bunları eşyalarla doldurarak
krizlerden çıkma alışkanlığı” olarak nitelendirir. (5)
Sonuçta ortaya çıkan büyük alışveriş merkezleri ve
tüketim saraylarının kentlerde ve banliyölerde yayılması topluma hiçbir katkı
sağlamazken, israfı artırır ve çevreyi tahrip eder. Örneğin Irak savaşları, bu
iki tamamen israfçı mekanizmayı birleştirdi: önce kâr için ölüm ve yıkım,
ülkeyi tamamen yerle bir etmek ve onu ABD'li şirketler grubunun toprak ve
kaynakları ele geçirip hizmetleri özelleştirerek “yeniden inşayı” devralması
için ideal bir konum haline getirmek. Bu “felaket kapitalizmi” ve “mülksüzleştirme”
yoluyla birikimin mükemmel bir örneğini oluşturur.
Daha da trajik bir durum şu anda Gazze'de, soykırımla
mümkün kılınan “Gazze Rivierası” olarak adlandırılan projede yaşanıyor. Harvey,
kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim yoluyla birikimi sürdürememesinin,
neo-emperyalizmin bir özelliği olan mülksüzleştirme yoluyla birikim yapma
girişimlerinin artmasıyla paralel olduğuna dikkat çeker.
Sırf sürekli büyüme uğruna daha fazla üretime yönelme
kapitalizmin can damarıdır. Bu, giderek artan sömürücü sermaye birikimi ve
israfçı fazla emilim döngüsünü gerektirir, bu da gezegeni ve insan hayatını
tahrip eder. Dünyanın dört bir yanındaki haydut rejimler ve teröristler
hakkındaki anlatılardan, Amerika'nın orta batısındaki ırkçı milis grupların
silahlara olan takıntısına ve Avrupa'nın gerçekte var olmayan bir düşmana karşı
“kendini savunma” gerekliliğine kadar, tüm bunlar savaşa ve boşa harcanan hayatlara
dayanan bir ekonominin yarattığı talebin tezahürleridir. (6)
Sömürgeci-kapitalist emperyalizm ve askeri
darbeler
1945'ten sonra, eski sömürgeci güçlerin elindeki Latin
Amerika ve Afrika’daki ülkelerin çoğu bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak bu
süreç, sömürgeciliğin sona erdiği yanılsamasının yaratılmasına da neden oldu.
Oysa “yeni sömürgecilik” sayesinde sömürgeci küresel düzen bozulmadan kaldı.
Kapitalist ekonomik sistemin çıkarları doğrultusunda çalışan IMF ve Dünya
Bankası gibi kurumlar “yapısal uyarlama politikaları” aracılığıyla, siyasi
bağımsızlığını yeni kazanan ülkeleri tekrar boyun eğmeye zorladılar.
Bu tür araçların başarısız olması durumunda ise CIA
gibi kurumlar sosyalist-kalkınmacı programların altını oymak için çalıştı,
askeri darbeler düzenledi ve sosyalist liderleri ve yönetimleri ortadan
kaldırdı.
Örnek olarak, radikal bir anti sömürgecilik vizyonuna
sahip olan Burkina Faso Devlet Başkanı Thomas Sankara ve Kongo Devlet Başkanı
Patrice Lumumba gibi isimler suikasta kurban gittiler. Bu arada, eski sömürgeci
güçler dış yardımı askerileştirdi ve yeni “bağımsız” ulusların zararına olacak
şekilde doğal kaynak çıkarımını teşvik etti. Örneğin Fransa, eski sömürgelerini
kontrol etmek için askeri karakollar kurdu ve para birimi manipülasyonunu
kullandı. (7)
1973-1985 tarihleri arasında başta Latin Amerika olmak
üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu coğrafyasında 15 civarında askeri darbe
gerçekleşti. Ardından askeri diktatörlükler iş başına geldiler.
Örneğin, 1970 sonrasındaki ilk darbe olan Şili’deki
askeri diktatörlük, ülkeyi neo-liberal uygulamalar için denek olarak kullandı.
Neo- liberal uygulamalar, asgari ücret yasasını çıkartan, ekmeğin fiyatını
düşüren, ücretsiz öğrenci yemeği veren, düşük gelirlilere konut imkânı sunan,
işçi sınıfının kamusal ulaştırmadan daha fazla yararlanmasına imkân veren,
bakır madenlerini kamulaştıran, köylülere yeniden toprak dağıtan, sömürgeci
Latifundia sistemine son veren Allende Hükümetine karşı CIA destekli General
Pinochet darbesi ve askeri diktatörlüğünün ardındaki ekonomik ve sosyal program
olarak hayata geçirildi. Darbecilere İngiliz yapımı savaş uçakları
da (Başkanlık sarayını bombalamak suretiyle) destek verdi. (8)
Türkiye’de ise böyle neo-liberal ekonomi politikaları
12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrasında iş başına gelen askeri
diktatörlükçe uygulanabildi.
Devam edecek…
Dip notlar:
(1) https://www.redpepper.org.uk/global-politics/africa/a-common-enemy-colonialism-and-imperialism
(20 Eylül 2023).
(2) https://mronline.org/capitalism-and-endless-war
(31
Ekim 2025).
(3) Vladimir
Ilyich Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, 1916, Lenin’s
Selected Works, Progress Publishers, 1963, Moscow, Volume 1, https://www.marxists.org/archive
(14 Ocak 2026).
(4) https://mronline.org/what-is-imperialism
(8
Ekim 2021).
(5) https://mronline.org/capitalism-and-endless-war
(31 Ekim 2025).
(6) Agm.
(7) https://www.redpepper.org.uk/global-politics/africa/a-common-enemy-colonialism-and-imperialism
(20 Eylül 2023).
(8) Jason Hickel, The Divide -A brief Guide to
Global Inequality and Its Solutions, 2017, s. 115-
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder