23 Mayıs 2026 Cumartesi

Ekonomik yıkım

 

Bilerek ve isteyerek (2): oyunun ikinci perdesi

Mustafa Durmuş

22 Mayıs 2026


Dün Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) 38. Olağan Genel Kurultayını geçersiz sayarak, mevcut yönetimin uzaklaştırılmasına ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin getirilmesine karar verince, 14 ay sonra ekonomide ve siyasette yeniden bir deprem yaşandı.

Mutlak butlanın üç önemli yanı

“Mutlak Butlan” olarak da anılan bu kararın birçok yanı var ama asıl olarak aşağıdaki üç yanı çok önemli:

Öncelikle, bu karar, CHP ile ilgili gözükse de etkileri itibarıyla onun ötesine geçen bir karar: önümüzdeki seçimlerde iktidarı almaya yakın olan her türden muhalefet partisine karşı alınmış bir karar. Yani “demokrasi” butlana uğratıldı.

İkincisi, bu karar, bir süredir otoriter bir rejimle ülkeyi yönetenlerin açık bir diktatörlüğe geçiş için başvurdukları bir aşama: daha önce HDP’li belediyelere ve ardından CHP’li belediyelere yapılan yaygın kayyum atamaları, Türkiye çapında CHP’li belediyelere yönelik kolluk operasyonları, yaygın tutuklamalar ve mutlak butlan ile sürdürülüyor.

Üçüncü olarak, bu operasyon açık bir biçimde, 13 yıldır tek bir seçimi bile kazanamamış olan ve artık müesses nizam içindeki yeri giderek netleşmiş olan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi aracılığıyla yapılıyor.

Oyunun ikinci perdesi

Kısaca mutlak butlan, 19 Mart 2025 tarihinde sahnelenen ve İstanbul Büyükşehir Belediyesine (İBB) yapılan operasyonlarla sürdürülen bir oyunun ikinci perdesidir.

Günümüz faşizminde artık siyasal iktidarlar, muhalif siyasal partileri kapatmıyorlar ama soruşturmalarla, baskılarla ve mutlak butlan kararlarıyla etkisiz hale getiriyorlar. Böylece önümüzdeki iki yıl içinde yapılması beklenen bir genel seçime rakipsiz girmek ve sözde seçimlerle iktidarlarını korumak istiyorlar.

Bu ne nedenle de yazının başlığı (oyunun ikinci bölümü anlamında), “bilerek ve isteyerek (2)” oldu.

Ağır ekonomik fatura

Mutlak butlanın neden olduğu ve daha da olacağı ekonomik yıkım ise 19 Mart’takinden çok daha ağır olacak. Zira o tarihlerdeki ekonomik sorunların yanı sıra artık dibimizdeki savaşın beraberinde getirdiği ciddi ekonomik sorunlar da söz konusu.

Kısaca, mutlak butlan kararının açıklanmasının ardından TL varlıklar ağır bir satış dalgasına uğradı. BİST100 Endeksi, kararın ardından yüzde 6 düştü, bankacılık endeksinde bu düşüş yüzde 8,5’e yaklaştı ve devre kesici devreye sokuldu. Türkiye’nin 5 yıllık iflas risk primi (CDS), kararın hemen ardından 9 baz puan artışla 253 baz puana yükseldi. (Bu prim puanı normal bir ekonomide 50-80 baz puan arasında değişiyor).

Mutlak butlan kararı, ekonominin bütününe; artan mali ve finansal riskler, bütçe açıkları ve cari açık, sermaye çıkışı, kur artışı, daha yüksek faiz, rezervlerin erimesi, daha düşük ekonomik büyüme, daha yüksek işsizlik ve daha yüksek enflasyon (stagflasyon koşulları) ve daha fazla yoksulluk olarak geri dönecektir.

Nitekim, Bloomberg’in haberine göre, kuru tutabilmek için, TCMB dün 6 milyar dolar sattı. Bazılarına göre bu rakam 10 milyar doları buluyor. Kısaca dün swap hariç net rezervler 37 milyar dolar seviyelerine geriledi. (Tam rakamlar birkaç güne belli olur). Yani artık kurdaki artışı yavaşlatacak tamponlar da iyice zayıfladı.

Asıl bedeli emekçiler ödeyecek

Asıl bedel ise bir kez daha halka ödettirilecek. Hali hazırda artmakta olan enflasyon yüzünden perişan durumdaki, başta asgari ücretliler ve emekliler olmak üzere tüm emekçiler, mutlak butlan kararıyla daha da kötüleşecek fiyat artışları karşısında daha da yoksullaşacaklar. Öyle ki bu yıl yapılan toplu iş sözleşmeleriyle yüzde 30-40 arasında ücret zammı alabilmiş olan işçi sınıfının bu sınırlı kazanımı da bu kararla ellerinden alınacak.

Ama ne gam!

Diğer yandan, ülkeyi yönetenler açısından mesele, ülke ekonomisinin ve emekçilerin perişan halde olması değil. Aksine bu kesimlerin sınıfsal ve siyasal çıkarlarının korunması. Öyle olmasaydı, Butlan kararından bir gün önce “Varlık Barışı” adı altında bir yasayı apar topar geçirerek, kara paracıları, finans sektöründeki büyük spekülatörleri ve manipülatörleri memnun ederler miydi?

Bu, artık açık bir sınıf savaşıdır. İktidar Bloku bu savaşı bir süredir emekçi halkları iyice güçsüzleştirerek yürütmek istiyor. Mutlak butlan kararı da buna hizmet ediyor. (Burada nasıl bir mekanizma işlediğini anlayabilmek için lütfen 19 Mart operasyonlarının hemen ardından yazdığım yazıyı okuyun: https://t24.com.tr/yazarlar/mustafa-durmus/ekonomik-yikim-bilerek-ve-isteyerek-mi)


 

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Savaş ve kriz

 

Savaşın ve krizin faturası emekçilere kesiliyor!

Mustafa Durmuş

9 Mayıs 2026


Siyasal iktidarın son yıllarda arkasına sığınabildiği (ama toplumun büyük bir kısmı için herhangi bir anlamı olmayan) tek gösterge olan ekonomik büyüme tahmini ile başlayalım.

OECD 2026 yılında Türkiye ekonomisinin ancak yüzde 3,3 büyüyebileceğini öngörüyor. (1) Ancak bu tahmin yapıldığında ABD/İsrail-İran savaşı henüz başlamıştı. Dolayısıyla, bu savaşın yaygınlaşarak sürmesi halinde bu rakamın daha da düşmesi kaçınılmaz olacak. İçerde ise izlenen düşük gelir ve ücret politikaları nedeniyle iç pazara dayalı yüksek bir büyüme sağlayabilmek zor. Yatırımlar cephesinde ise uzunca bir süredir yaprak kımıldamıyor. Hatta tekstil firmaları tesislerini söküp Mısır gibi ülkeler gittiler.

Özetle, Türkiye ekonomisi yıllardır alışkın olduğu yüzde 4-5 aralığındaki ekonomik büyümesinden çok farklı bir görünüm sergiliyor. Yeni normal artık yüzde 2-3 aralığında sürünen bir büyüme.

Enerji kullanımının GSYH içindeki payı

Türkiye’de petrol ürünleri ve doğal gaz tüketiminin milli gelir içindeki payı yüzde 3. Bu tüketim, ortalama tüketici sepetinin yüzde 7’sini oluşturuyor. Ancak yoksullar ve zenginler açısından önemli bir fark söz konusu: En düşük gelirli yüzde 20’lik nüfusun enerji malları tüketiminin toplam tüketim sepeti içindeki payı yüzde 7,5 iken; en zengin yüzde 20’nin payı bunun yarısı kadar: yüzde 3,5. (2)

Yani savaş nedeniyle artan enerji faturası toplumu eşit ölçüde etkilemiyor. Zenginler bu fiyat artışlarından çok daha az etkilenirken, yoksullar çok daha fazla etkileniyor. Yani gıda yoksulluğunu artık enerji yoksulluğu da izliyor.

Bu nedenle de acilen yoksul ailelere ve düşük gelirli gruplara, enerji sübvansiyonu desteği verilmeli ve/veya enerji fiyatlarına bir üst sınır getirilmelidir.

Cari açık ve dış ticaret açığı:

Türkiye ekonomisinin en yumuşak iki karnından biri cari açık, diğeri ise bütçe açığı. ABD/İsrail-İran savaşının da etkisiyle dış ticaret açığı ve cari açık daha da arttı. Örneğin şubat ayı itibarıyla yıllık olarak dış ticaret açığı 73,2 milyar dolara, cari açık ise 35,4 milyar dolara yükseldi. Aylık olarak 2025 yılı şubat ayında 5,2 milyar dolar olan cari açık bu yılın şubat ayında 2,3 milyar dolar artarak 7,5 milyar dolara çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı bu yılın mart ayında yüzde 66,1’e geriledi. Geçen yıl aynı ayda bu oran yüzde 76,5 idi. (3)

Yani bir süredir iç talebi baskılayarak ihracata yönelmeye çalışan Türkiye kapitalizmi savaş öncesinde de ihracatta sorunlar yaşıyor ve artışı önlenemeyen ithalat yüzünden dış ticaret açığı ve cari açık veriyordu. Bu durum savaş ile birlikte daha da kötüleşiyor. Zira ülkenin en büyük pazarı olan Avrupa ekonomisi, savaşın da etkisiyle büyük ölçüde durgunluğa girdi.

Rezervler

Açığın finansmanı ve döviz kurunun baskılanması için şubat ayında toplamda 24,2 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervi kullanıldı. Yani rezervler 24,2 milyar dolar azaldı. Savaş döviz rezervlerindeki azalmayı daha da artırdı. Döviz rezervleri 10 Nisan 2026’da 56,3 milyar dolar iken, iki haftada (24 Nisan) 3 milyar dolara yakın azalarak 53,2 milyar dolara geriledi. Takas hariç net döviz rezervleri 30 milyar dolara kadar geriledi. (4) Yani ağır toplumsal faturalar ödenerek biriktirilen rezervler, savaşın sürmesi halinde daha da azalacak ve bu da ülkeyi bir döviz krizi riski ile karşı karşıya bırakabilecektir.

Bütçe gerçekleşmeleri

Bütçe açığı artmaya devam ediyor. Faiz ödemeleri ise bütçe açığının iki katından fazla. Öyle ki bu yılın mart ayında merkezi Yönetim Bütçesi açığı 230 milyar TL, üç aylık (Ocak-Mart) açık ise 420 milyar TL oldu. Bu üç ayda ödenen faizin 876 milyar TL olması, yani faiz ödemelerinin açığın iki katından fazla olması (5) başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerinin asıl olarak tefeci sermaye için kullanıldığını ortaya koyuyor. Savaşın sürmesi halinde faiz oranlarının daha da yükseleceği gerçeği, savaşın tefeci sermayeye hizmet ettiğini gösteriyor.

Diğer yandan siyasal iktidar mali disiplini sağlama gerekçesiyle, vergilere yükleniyor. Öyle ki bu yılın ilk üç ayında vergi gelirlerinde yüzde 24,3’lük bir artış sağlandı. Oysa bu ilk üç aydaki resmi enflasyon toplam yüzde 10,3. Yani siyasal iktidar, vergi gelirlerini enflasyonun 2,5 katına yakın artırarak, halktan gereğinden fazla vergi alıyor.

Finans sermayesi için vergi cennetine dönüşen ülke

Halkın vergi yükünü artırırken, Meclis’e gelen bir kanun teklifi ile iktidar İstanbul Finans Merkezi’nde (İFM) faaliyet gösteren şirketlere 20 yıllık vergi muafiyeti getiriyor.


5 Mayıs 2026 tarihinde TBMM gündemine giren ve Komisyon’da kabul edilen “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi,” ihracattan varlık barışına, İFM teşviklerinden vergi borcu yapılandırmasına uzanan geniş bir yelpazede köklü değişiklikler öneriyor (6):

Yeni bir “varlık barışı” geliyor. Yani yurt içinde ya da yurt dışında kayıt dışı kalan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının ekonomiye kazandırılması amacıyla yeni bir varlık barışı düzenlemesi planlanıyor. Burada, vergide temel oran yüzde 5 olarak kabul edilmekle birlikte, devlet iç borçlanma senetleri veya kira sertifikalarında tutulacak varlıklar için bulundurma süresine göre indirimli oranlar uygulanacak. Herhangi bir taahhüt yoksa yüzde 5, en az 5 yıl taahhüt varsa hiç vergi alınmayacak. Aradaki süreler için vergi oranları yüzde 1 ila yüzde 4 arasında değişiyor.

▪Kurumlar vergisi oranı bazı sektörler için indiriliyor: Sanayi sicil belgesini haiz ve fiilen üretim faaliyetiyle iştigal eden kurumların münhasıran üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar ile zirai üretim faaliyetiyle iştigal eden kurumların münhasıran bu üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlarına kurumlar vergisi oranının yüzde 12,5 olarak uygulanması öngörüldü.

▪Türkiye'ye yerleşenler için gelir vergisi istisnası getiriliyor: Son üç takvim yılında Türkiye'de yerleşik sayılmayan ve vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler, Türkiye'ye taşındıktan sonra yurt dışında elde ettikleri kazanç ve iratlar için 20 yıl boyunca gelir vergisinden muaf tutulacak. Bu istisnadan yararlananlar için söz konusu süre içinde gerçekleşen veraset yoluyla mal intikal vergisi oranı ise yüzde 1 olarak uygulanacak.

İstanbul Finans Merkezi'nde (İFM) faaliyet gösteren kurumlara yönelik transit ticaret ve yurt dışı mal alım satımı teşvikleri güçlü biçimde artırılıyor bu kanunla vergi indirimi oranları artıyor: İFM içindeki kuruluşlar- transit ticaret kazancında yüzde 50 olan vergi indirimi yüzde 100’e; İFM dışındaki kuruluşlar- transit ticaret kazancında yüzde 0 olan vergi indirimi yüzde 95’e yükseltiliyor. Ayrıca, transit ticaret ile nitelikli hizmet merkezi kazançları ve İFM kapsamındaki finansal hizmet ihracatı kazançları artık asgari kurumlar vergisi matrahından da indirilebilecek. Bu düzenleme, ilgili kuruluşlar açısından kurumlar vergisi yükünü sıfıra yaklaştırabilecek.

▪İFM' de finansal hizmet ihracatı yapan kurumlara uygulanan yüzde 100 kurumlar vergisi indirimi, 2031'de sona erecekken, bu süre 2047 yılına kadar uzatılıyor. Katılımcı finansal kuruluşların finansal faaliyet harçlarından muafiyet süresi ise 5 yıldan 20 yıla çıkarılıyor.

▪İstanbul Finans Merkezi Kanunu kapsamında, halihazırda yalnızca finansal kuruluşlara tanınan ve yurt dışı tecrübeye bağlı olarak (nitelikli personele sağlanan); yüzde 60 ve yüzde 80 oranında uygulanan gelir vergisi istisnasının kapsamı genişletiliyor ve söz konusu teşvikten İFM’ de faaliyet gösteren tüm katılımcıların yararlanabilmesi amaçlanıyor.

▪Vergi borçlarında taksit süresi ve limiti genişliyor ve azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor.

Dip notlar:

(1)     OECD, Economic Outlook, Interim Report, March 2026.

(2)      Agr.

(3)      TÜİK ve TCMB verileri.

(4)      TCMB Ödemeler Dengesi Verileri.

(5)      Hazine ve Maliye Bakanlığı, Bütçe Gerçekleşmesi Raporu, Mart.

(6)      05 0.5.2026 tarih ve 111 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; Tax & International Advisory, Taxademy (7 Mayıs 2026).

5 Mayıs 2026 Salı

Enflasyon

 

Enflasyon kaçınılmaz da halkı korumak tercihe mi bağlı?

Mustafa Durmuş

5 Mayıs 2026


Nisan ayı enflasyonu bir önceki aya göre yüzde 4,18, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 14,64, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 32,37 artış olarak gerçekleşti. (1)

Bunlar TÜİK’in (tartışmaya açık) resmi verileri. ENAG (aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi), Nisan ayı enflasyonunu yüzde 5,07 ve yıllık enflasyonu 55,38 olarak; İTO ise Nisan aylık enflasyonunu yüzde 3,74 ve yıllık enflasyonu 36,83 olarak hesaplıyor.

Enflasyonla mücadele politikası başarısız!

Buradan çıkartılacak ilk sonuç, siyasal iktidarın bir süredir uygulamakta olduğu dezenflasyon politikasının işlemediği; enflasyonun (bırakınız bu yıl sonu resmi hedefi olan yüzde 16’da kalmasını), yüzde 25-30 bandında olacağıdır.

Özetle, siyasal iktidar, Türkiye toplumuna çok ağır bir yoksullaşma bedeli ödettirmesine rağmen, enflasyonla mücadele de başarısız oldu.

Yoksulluk daha da artacak!

İkinci sonuç, başta ücretli emekçiler olmak üzere, sabit ve düşük gelirli yurttaşların yoksulluğunun daha da artacağıdır. Bu nedenle de temmuz ayında hem asgari ücret yükseltilmeli hem de emeklilerin ücret ve maaşları, reel olarak (enflasyondan arındırılmış olarak) artırılmalıdır.

Çünkü aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi ocak ayında; 28,075 TL olan asgari ücret 24,533 TL’ye; en düşük emekli aylığı 20,000 TL’den 17,477 TL’ye geriledi. Böylece ilk 4 ayda, asgari ücretlinin toplam ücretinin 3,543 TL’si; emeklilerin ise 2,523 TL’si enflasyonla ceplerinden alındı.

Suçlu enflasyon mu?

Her ne kadar suçlu enflasyon (özellikle de Orta Doğu savaşı ile birlikte artan) gösterilse de asıl suçlu; yıllardır izlediği ekonomi politikaları sonucunda enflasyonu azdıran ve böylece zaten bozuk olan gelir dağılımını daha da bozan, bir avuç süper zengini daha da zengin ederken, toplumun yüzde 80’ini yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya zorlayan siyasal iktidar. Enflasyon ve yoksulluk, bu düzenin ve onun direksiyonunda olan siyasal iktidarın sınıfsal tercihlerinin ve dünyadaki gelişmeleri doğru değerlendirememesinin bir sonucu.

Savaşın belirgin iki etkisi: petrol ve gübre fiyatlarındaki hızlı artış

Kuşkusuz enflasyondaki bu yükselişte ABD/İsrail-İran savaşının da etkisi var. Çünkü son birkaç hafta içinde petrol fiyatları büyük dalgalanmalar yaşadı: hem düşüşler hem de yükselişler oldu ancak genel olarak şubat ayı sonunda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasından bu yana petrol fiyatları artmaya devam ediyor. Öyle ki petrolün varili 110 doların üzerine çıktı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, ülkede benzin ve motorin fiyatları da fırladı.

Ancak petrol şoku hikâyenin sadece bir kısmını yansıtıyor. Türkiye’nin ve Avrupa’nın henüz tam olarak yüzleşmediği bir başka şok daha söz konusu: Hürmüz'den geçen trafiğin sürekli olarak kesintiye uğraması, sadece bir enerji krizi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda bir gübre arzı şoku (fiyatların dramatik bir şekilde artması ve arzın düşmesi) ve dolayısıyla küresel gıda güvenliğine doğrudan bir risk anlamına da geliyor. Gübre, mahsullerin günümüzün küresel nüfusunun ihtiyaç duyduğu verimi elde etmesini sağlayan çok önemli bir hammadde, öyle ki endüstriyel tarımın geçerli olduğu günümüzde gübre olmazsa buğday, mısır ve pirinç hasadı önemli ölçüde düşer.

Gübre şoku

Küresel olarak ticareti yapılan ve gübrenin ana girdisi olan üre miktarının yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Bu yüzden de 20. Yüzyıl, hükümetlere petrol ambargolarından korkmayı öğrettiyse, 21. yüzyıl gübre şokundan korkmayı öğretmelidir.

Çünkü enerji piyasaları, rezervler ve ikame yoluyla şokları soğurabilir. Ancak küresel gıda sistemi çok daha zayıf tamponlara sahip. Hürmüz'de uzun süreli bir kesinti, sadece ham petrolün fiyatını değiştirmez; modern uygarlığın dayandığı endüstriyel azot döngüsünün dayanıklılığını da test eder. Petrol arabaları çalıştırır, azot ise bitkileri besler. Hürmüz Boğazındaki kriz devam ederse, en önemli bedel ham petrol değil, dünyayı beslemenin maliyeti olabilir. (2)

Türkiye tarımının üç veçhesi bizim durumumuzun hassasiyetini de ortaya koyuyor: Gıda güvenliğinden yoksunluk, gıda bağımsızlığının olmaması ve ithalat üzerinden pahalı gıda temini. Tarımda son 24 yıldır uygulanan neo-liberal politikalar ve özelleştirmeler ülkeyi bu hale getirdi. Kısa vadede bu soruna bir çözüm de ortada görünmüyor. Dolayısıyla hem petrol hem de gübre şokları önümüzdeki aylarda enflasyonu patlatacaktır.

Akaryakıt fiyatlarını düşürmek için hükümet gerçekte ne yapabilirdi?

Siyasal iktidar akaryakıttan aldığı ÖTV’yi sıfırlamak dışında herhangi bir şey yapmadı. Bu seçenek de savaşın daha ilk haftalarında tükendi. Oysa bir seçenek olarak, siyasal iktidar benzin ve motorine fiyat tavanı getirerek sürücülerden bir litre yakıt için alınabilecek ücreti yasal olarak sınırlayabilirdi. Yani indirimden doğan tüm yükü tedarikçinin üstlenmesi şartı getirilebilirdi ama sermayenin kârını azaltan bir girişimde bulunmak iktidarın gündeminde hiç olmadı ve bundan sonra da olmayacak.

Kısa vadede benzin ve dizele olan talep devam edecektir. Çünkü tüm işe gidip gelmeler ve seyahatler iptal edilemez ya da ertelenemez. İnsanların işe, çocukların okula gitmesi gerekiyor. Alternatif olarak, insanların kamucu toplu taşımaya yönelmesi önerilebilir ama siyasal iktidar kamucu olan her alternatifi reddediyor. Yetmiyor bu işi üstlenen muhalefet partilerine ait belediyeleri etkisiz hale getiriyor.

Orta ve uzun vadede, hanelerin gelecekteki fosil yakıt tüketimine olan bağımlılıklarını azaltacak şekilde politikalar hayata geçirilmesi ise asıl çözüm olabilir. Bunun için de kâr elde amacından vazgeçmek gerekiyor. Kısaca böyle bir paradigma değişikliği bu iktidarın yapabileceği bir iş değil.

Diğer ülkeler ne tür tedbirler aldılar?

Bu büyük enerji şokunun haneler ve işletmeler üzerindeki ekonomik etkilerini hafifletmek amacıyla, birçok Avrupa hükümeti çeşitli mali önlemler almaya başladı.

Toplamda, Avrupa hükümetleri bugüne kadar ABD-İran savaşının enerji faturaları üzerindeki etkilerini hafifletmek amacıyla, yaklaşık 10,46 milyar avroluk bir mali önlem paketini taahhüt etti. (ABD’nin savaşta harcadığı minimum miktar olan 25 milyar doların karşısında oldukça halkçı bir destek).

Mutlak rakamlarla bakıldığında, İspanya ve Almanya açık ara en yüksek taahhütleri verdiler .Toplam tutarın neredeyse yarısı tek başına İspanya’ya ait, bu da İspanya’daki sol hükümet ile uyumlu bir davranış. Göreceli olarak (GSYH’ye oranla) ise İspanya, Bulgaristan, Yunanistan ve İrlanda başı çekiyor. (3)


Uygulamada, hükümetlerin kaynaklarının büyük bir kısmı ÖTV ve/veya KDV’nin düşürülmesine ayrıldı. Bazı ülkeler ayrıca sektörel önlemler (örneğin, akaryakıt indirimleri) uygulamaya koyarken, yalnızca dört ülke haneleri özel olarak hedefleyen önlemler aldı.


Sonuç

Özellikle bugün yaşanan gelişmelerden sonra, Orta Doğu’daki savaşın süreceği anlaşılıyor. Bu durum başta petrol ve gıda fiyatları üzerindeki etkileri bağlamında hem enerji hem de gıda krizine neden olacaktır. Bu da yıllardır yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, adaletsiz vergiler ve adaletsiz gelir bölüşümü nedeniyle ciddi biçimde yoksullaşan Türkiye toplumunun mevcut sorunlarını daha da artıracaktır.


Ülkeyi 24 yıldır yönetenler ise her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmayı temel amaç olarak gördüklerinden, giderek kötüleşen jeopolitik koşullar karşısında dahi toplumun çıkarlarını korumaktan ziyade, temsil ettikleri sınıf ve kesimlerin çıkarlarını korumaya devam edecektir. Sorunu yaratanların çözüm adresi olamayacağı gerçeği bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Dip notlar:

(1)    TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Nisan 2026, https://veriportali.tuik.gov.tr (4 Nisan 2026).

(2)    https://theconversation.com/how-the-iran-war-could-create-a-fertiliser-shock-an-often-ignored-global-risk-to-food-prices-and-farming (5 Mart 2026).

(3)    https://www.bruegel.org/dataset/2026-european-energy-crisis-fiscal-response-tracker (28 Nisan 2026).