15 Şubat 2021 Pazartesi

Serveti neden ve nasıl vergilendirmeliyiz (10) –Kamu finansmanında yeni perspektif ihtiyacı ve servet vergisi

 

Serveti neden ve nasıl vergilendirmeliyiz (10) –Kamu finansmanında yeni perspektif ihtiyacı ve servet vergisi

Mustafa Durmuş

14 Şubat 2021

Nihayet yazı dizisinin son bölümüne geldik. Bu bölümde doğal olarak Türkiye’ye ilişkin bir servet vergisi önerisinin tartışılması gerekiyor. Böyle bir verginin vergileme tekniği ile ilişkisinin kurularak yasa teklifi haline getirilmesi genel olarak vergi hukukçularının işi. Bizim burada yapabileceklerimiz (böyle bir vergiye olan ihtiyacı önceki yazılarımızda ortaya koymuştuk), verginin tasarlanmasına ilişkin çerçeve ilkeleri ortaya koymakla sınırlı kalacak.

Öncelikle, “eski ölüyor, ancak yeni henüz doğabilmiş değil”. Bu tespit kamu finansmanı açısından da doğru.  Covid-19 Salgını deneyiminden faydalanarak kapitalizme özgü geleneksel vergileme, kamu borçlanması, emisyon ya da kamu fiyatlaması gibi kamu finansmanı biçimlerini masaya yatırmak zorundayız.

Yeni bir kolektif finansman perspektifi

Yani yeni bir kamu finansmanı ya da kolektif (sosyal) finansman perspektifine ihtiyacımız var. Böyle bir ihtiyaç belirlemesinin ilk çıkarımı bir bütün olarak vergi sisteminde ve vergi politikalarında radikal değişiklikler yapılmaksızın, tek başına bir servet vergisi uygulamasıyla (niyet ne kadar iyi olursa olsun)  insanlığın ve doğanın karşı karşıya bulunduğu sorunları çözebilmenin mümkün olamayacağıdır. Kaldı ki ne kadar etkin olursa olsun, en radikal vergi reformu dahi sistemik sorunları çözme konusunda yeterli olmayacaktır.

Kısaca sırasıyla; vergileme konusunda yeni bir perspektife ihtiyacımızın var. Ayrıca ülkeyi çevreleyen küresel bir ekonomi var ve bu ekonomi uluslararası finans kapitalin emrine girmiş durumda, bu da bizleri yeni ekonomik krizler, eşitsizlikler ve sosyal çöküşlerle karşı karşıya bırakabilir. Bu gidişatı durdurabilmenin (son tahlilde) kapitalizme son vermekle mümkün olabileceğinin bilincinde olmalıyız.

Diğer yandan bugünden, sistem içi radikal reform önerilerini gündeme getirmemiz ve bunların gerçekleşmesi için mücadele vermemiz de gerekiyor. Bu reformlar öncelikle finansman modelleri ile ilgili olmalı. Yani köklü bir biçimde yeni bir kolektif (sosyal) finansman perspektifi oluşturmalı,  buna uygun para ve kredilendirme modelleri ve vergi sistemleri tasarlamalı ve servet vergisi gibi vergileri böyle daha büyük bir çerçeve içinde tasarlamalıyız.  

Neo-liberalizmin, neden olduğu ekonomik, toplumsal, siyasal felaketlerin sonucunda giderek gözden düşmesinin, konjonktür olarak, bize yeni para, finans ve vergi sistemlerinin hayata geçirilmesi, böylece ekonominin ve ekosistemin demokratikleştirilmesi ve sürdürülebilir kılınabilmesi için önemli imkanlar sunduğunun da bilincinde olmak gerekiyor.

Maliye politikaları insan ve doğa haklarına hizmet etmeli

Bu bağlamda, öncelikle, kolektif finansman ve maliye politikaları ile insan ve doğa hakları arasında bağ kurmak durumundayız. Hem kamu parası, hem kredi/finans, hem de de vergileri içeren mali sistemleri ve politikaları tasarlarken, uygularken, izlerken ve değerlendirirken bir çatı olarak temel insan hakları ilkelerini ve doğanın korunmasını esas almalıyız.

Yani para, finans ve vergi sistemleri temel hakların gerekliliklerine göre yeniden tasarlamalı ve uygulanmalı. Oysa bugün bunun tersi yapılıyor. Bu sistemler ve politikalar böyle hakların hayata geçirilebilmesi amacının birer aracı olarak kurgulanmalı, uluslararası insan hakları beyannamesinin ilke ve yükümlülüklerine tabi tutulmalı. Devlet bütçeleri de, temel hak ve özgürlüklerin önlenmesi ya da sınırlandırılması için değil, bunların hayata geçirilmesi ve daha da genişletilmesi ve güçlendirilmesi için kullanılabilecek araçlar olarak görülmeli.(1)

Toplumsal ihtiyaçları, istikrarı, barışı, insan ve doğa haklarını gözeten bir vergileme

Bu bağlamda, örnek vermek gerekirse, maliye politikalarının üç işlevinden sırasıyla; “yeniden bölüşüm işlevine” uygun olarak, vergiler mükelleflerinin gerçek anlamda ödeme gücüne göre alınmalı. Vergi sistemi yeterli kaynağı sosyal ihtiyaçlar için harekete geçirirken, eşitsizlikleri azaltmaya yardımcı olmalı. Kamu harcamaları herkes için gerekli olan ‘yaşamın temel ekonomisini’ ve bunun araçlarını sunmalı.

“Tahsis işlevi” açısından kamu kaynaklarının nereye tahsis edileceği konusunda insan ve doğa haklarının garanti edilmesi belirleyici olmalı. “İstikrar sağlama işlevi” ile ilgili olaraksa maliye politikası, insan ve doğa üzerinde olumsuz etki yaratan iktisadi döngüleri yumuşatabilmeli, iktisadi krizleri önleyebilmeli. İnsan ve doğa hakları perspektifinden, istikrar işlevi aynı zamanda toplumsal istikrar ve barışın sağlanması olarak da anlaşılmalı. Devletler doğayı gözeten yeşil yatırımlar ve eğitim ve sağlık alt yapısını güçlendiren yatırımlarla istihdam yaratmalı, güçlü sosyal koruma programlarını fonlayarak insanları kriz ve döngülere karşı korumalı.

Kerela kooperatif bankacılığı: yeni kolektif finansmanın başarılı örneği

Kolektif finansman modelini bir örnekle kısaca açıklayalım. Hindistan merkezi devleti “Hindutva Faşizmi” olarak da adlandırılan bir otoriter devlet biçimi örneği sergilese de, ülkenin federatif yapısı altında Kerela gibi (2) bazı yerel yönetimlerde kooperatif bankacılığı biçimindeki kolektif finansmanın ve üretim örgütlenmesinin en çarpıcı örneklerine rastlayabilmek mümkün.

‘Kerala Yerel Yönetim Bölgesi’nin 11 binden fazla kooperatifi mevcut. Bu kooperatiflerdeki çalışan işçilerin sendikalaşma oranı oldukça yüksek ve kolektif finansman ve yerel yönetimler desteğiyle bu kooperatifler son derece başarılı bir biçimde faaliyetlerini sürdürüyorlar. Örneğin Kerela’da son 20 yıldan bu yana ‘Aile Refahı Programı’ (Kudumbashree) başarılı bir biçimde uygulanıyor. Bu programın sayıları 4,3 milyonu bulan yoksul kadın katılımcısı var ve bu kadınlar 275 bin komşu kolektifte örgütlenmiş durumdalar. Bu şekilde tarım sektöründe yaklaşık 320 bin kadının hayatını kazandığı ileri sürülüyor.

Uygulamada, bu kadınlar küçük gruplar halinde kendilerine en yakın kooperatiflere ait arazileri seçiyorlar ve bu arazilerde pirinç, meyve ve sebze yetiştiriyorlar. Makine, tohum ve teknik eğitim desteğinin yanı sıra, gübre ve toprak kiralamasında kullanılmak üzere sayıları 980’i bulan ve 1 milyar doları aşkın mevduata sahip bulunan kooperatif banka şubesinden çok düşük faizli kredi kullanabiliyorlar. Kendi geçimleri için üretim yaptıkları gibi, üretimlerinin fazlasını pazarlarda satıp para kazanıyorlar.

Böyle bir ‘dayanışma ekonomisi’nin ardında önemli politik bir irade mevcut: Bölgedeki sol partilerin ve toplumsal hareketlerin koalisyonu konumundaki Sol Demokratik Cephe. Şu anda yerel devleti yöneten bu güç, merkezi Modi Hükümeti’nin koymuş olduğu mali kısıtları aşabilmek, Kerala’nın mevcut kooperatif bankalarını daha da güçlendirebilmek ve 1,647 adet Ziraat Kooperatifi Kredi Topluluğu’na hizmet verebilmek için çok daha büyük bir kooperatif bankası kurmayı hedefliyor. Bu banka ayrıca çok daha yoksullara temel, yaratıcı ve karşılanabilir bankacılık hizmetleri de sunmayı planlıyor. (3)

Şu ana kadar Bölgedeki sol partiler, işçi sendikaları ve toplumsal hareketler,  başarılı bir biçimde kooperatiflerin, sosyal koruma programlarının ve işçi haklarının korunarak devamını sağlayabildiler.

Neo-liberalizmin bütün tehditlerine rağmen işçi kooperatifleri başarılı oluyorlar. Birçok kooperatif, finansman ağı, yerel yönetimler, üretici piyasaları aracılığıyla birbiriyle bağlantılı durumda. Dayanışma ekonomisini geliştirmek için bir hareket altında birleştiler. Kurdukları Uralungal Emek Sözleşme Kooperatif Topluluğu (ULCSS) Asya’nın en büyük yapı kooperatifi ve 3 bin işçi ortağı var. Elde edilen kâr işçiler arasında dağıtılıyor ve işçi ücretlerinin dışarıya göre yüzde 30 daha yüksek olduğu ileri sürülüyor. Yerel yönetimden alınan işler toplam işlerin yarısından fazlasını oluştururken, yerel yönetimler ayrıca makine alımı için düşük faizli kredi sunuyor. ULCSS toplumsal sorumluluk da üstleniyor. Örneğin 2018 yılında yaşanan sel felaketinde 300 gönüllüyü mobilize ederek sadece dört günde bin ev yaptırarak, Kudumbashreli kadınlar 100 bin evi temizleyerek ve 1 milyon dolar bağışta bulunarak çok büyük bir dayanışma gösterdiler (bu bağış Bill ve Melinda Gates Vakfı’ndan yapılan bağışların iki katı düzeyinde). (4)

Kolektif finansman modeli olarak  “sosyal varlık fonu” /  “yurttaş varlık fonu”

Finansman alanında böyle orta ve uzun vadeli dönüşümler hedeflenirken, aynı zamanda, bugünden dayanışma fonu biçiminde bir ‘sosyal varlık fonu’ kurulabilir ve ihtiyaç duyulan temel kamusal hizmetler bu fon tarafından finanse edilebilir. Bu fonun finansman kaynağını Covid-19 ile birlikte ortaya çıkan kazançların vergilendirilmesi anlamına da gelecek olan ve bir tür servet vergisi öncülü niteliğindeki bir ‘dayanışma vergisi’ oluşturabilir.

Böyle bir vergi sosyalist bir politika aracı olmadığı gibi, emek sömürüsünü de tamamıyla ortadan kaldırabilecek bir araç değildir. Sadece Covid-19 ile birlikte ülke ekonomisinde ortaya çıkan devasa finansal deliği kapatma konusunda geçici bir çözüm olabilir. (5)

Daha ileri ve kalıcı bir seçenek olarak, yurttaşların ortak mülkiyetine ait bir ‘yurttaş varlık fonu’ kurulabilir. Bu fon yatırımlarını, oranı yükseltilmiş kurumlar vergisi ve servet vergisinden sağlayacağı vergi gelirleriyle finanse edebilir. Böyle bir fon aracılığıyla, gelir eşitliğini sağlayacak ve gelecek kuşakları gözetebilecek sosyal harcamalar finanse edilebilir.  

Artan oranlı bir vergileme ile finanse edilmiş bir ‘yurttaş varlık fonu’, kalıcı bir yatırım fonu olarak,  kamusal, bireysel ve kurumsal varlıklardan daha fazla toplumsal değer yaratmanın ilerici ve kapsayıcı bir yoludur. Devletten özerk bir biçimde doğrudan yurttaşlar tarafından ve şeffaf bir biçimde açıkça belirtilmiş hedefler doğrultusunda yönetilebilir. (6)

Topluluk mülkiyeti, kooperatifler ve dayanışma ekonomileri

Bu ve benzeri sosyal fonlar kooperatif ve dayanışma ekonomileri için bir temel oluşturabilirler. Böylece işçi, çiftçi, konut, tüketici, gıda gibi her türden kooperatif ve komün ile yerel ekonomiler ayağa kaldırılabilir, kooperatif bankalar kurulabilir, iklim yıkımına karşı yeşil projeler hayata geçirilebilir.

Kısaca, piyasacı kâr maksimizasyonu ve merkezi devlet koordinasyonuna dayanan eski işletme modelleri miadını dolduruyor. Egemen sınıfların Covid-19 Salgını, ekonomik kriz ve iklim yıkımı karşısında şu ana kadar sunduğu seçenekler ise çıkmaza girmiş durumda. Yani iklim krizi ve Covid-19’un neden olduğu sorunlarla egemen sınıflar artık baş edemiyor, ulus devletlerse faturayı emekçilere keserken, giderek daha da otoriterleşiyorlar.

Bu nedenle, solun, emek, demokrasi ve özgürlük güçlerinin, kadın hareketlerinin, doğa dostu hareketlerin süratle, radikal alternatif ekonomik modelleri ve bunları hayata geçirebilecek yeni kolektif finansman ve üretim-dağıtım stratejilerini geliştirmesi ve bunları tüm toplumla buluşturması gerekiyor.

Merkezi otoriteden özerk topluluklar doğrudan demokrasiyi deneyimledikçe çok daha iyi yönetilebilirler. Böyle bir demokrasi aynı zamanda çalışma hayatında ve işyerlerinde de uygulanmak zorundadır. Eğer sorunu emekçiler kendi perspektiflerinden çözmezlerse her şeyin patronların istediği biçimlerde sonuçlanması kaçınılmazdır. (7)

Bu bağlamda topluluk-işçi mülkiyetine dayalı yerel demokrasiyi merkezine alan yeni düşüncelerin ve pratiklerin incelenmesi son derece yararlı olabilir. Bunlardan biri topluluk mülkiyetine dayalı sistemlerin hem ideologlarından, hem de ABD’deki uygulayıcılarından olan Gar Alperovitz’in topluluk mülkiyeti ile ilgili çalışmaları ve önerileri.

Alperovitz’e göre, günümüzde bir topluluğun sadece yüzde 55 - 60’ı artık ücretli işçi konumunda çalışırken, kalanı kadınlar, ücretsiz bakım işçileri, gençler, yaşlılar, hasta ve engellilerden oluşturuyor. Bu bağlamda, bugünün işçi, çiftçi, tüketici kooperatifleri, semt şirketleri, toprak-arazi vakıfları, belediyelerin enerji ve geniş band sistemleri gibi topluluk ve işçi mülkiyeti karması niteliğindeki uygulamaları, İsrail Kibutzları, Komün-ism, Rus tarımsal örgütlenmeleri (kolektif komünal yapılar) ve Paris Komünü gibi tarihteki alternatif topluluk yapılanmalarının bugünkü karşılığıdır. (8)

İspanya’dan, Çin, Vietnam, ABD ve Birleşik Krallık’a alternatif topluluk yapılanmaları

Topluluk mülkiyetini esas alan dayanışma ekonomilerinin başka örnekleri de mevcut. Örneğin, İspanya’da 1959 yılında Caja Laboral Popular adlı bir işçi bankası kuruldu. Bu banka Mondragon kentindeki kooperatiflerin gelişimini finansal olarak destekledi ve sonrasında bu model tüm Bask ülkesine kadar yayıldı. Çin’deki müthiş gelişmenin ardındaki faktör sanıldığı gibi doğrudan yabancı sermaye yatırımları değil, 1980’lerden bu yana kır ve kentlerde kurulmuş olan kredi kooperatifleri. Çünkü bunlar yerel yönetimlere ait kasaba ve köylerdeki girişimlere büyük miktarda kredi verdiler. Vietnam da Çin modelini izledi ve 2017 yılında binden fazla Halk Kredi Fonu’nu kurdu. Bu şekilde 2,8 milyon insan sisteme katılırken, 63 kent ve diğer yönetim biriminin 56’sı bu ağa dâhil oldu.  Bu fonlar Vietnam’daki kırsal sanayileşme ve KOBİ gelişiminin temelini oluşturdular. (9)

Cleveland Kooperatifi (ABD) ise ticari bir işçi kooperatifi niteliğindeki; hastane çamaşırhanesi olan, güneş enerjisi panelleri kurulumu ve diğer ekolojik projelere sahip bir kolektif zenginlik kooperatifi. Güvenli istihdam, ortaklaşma ve işçiler arasında kâr paylaşımı sağlıyor. Keza Birleşik Krallık’taki Preston kooperatifi (bugün zor durumda olsa da), 2013 yılından bu yana 138 milyon dolarlık gelir ve 4 bin kişiye yaşam ücretli istihdam sağladı, yerel hastaneler ve eğitim kurumları işletti. Böyle kooperatif örgütlenmelerinin ortak noktası toplum için faydalı mal ve hizmetler üretmeleri. (10)

Vergi sisteminde radikal değişikliklere ihtiyaç var!

Kuşkusuz para, finans/kredi sistemine ilişkin olarak yukarıdaki alternatifi tamamlar nitelikte bir radikal bir vergi sistemi değişikliği ve buna uygun politikalar da gerekiyor.

Bu bağlamda, Türkiye’de, öncelikle Gelir Vergisi tarifesinin dik artan oranlı bir biçimde düzenlenerek, yani hem gelir dilimlerinin sayısının artırılması (örneğin 6-7 basamak), hem de bunlara denk düşen oranların giderek büyüyen bir biçimde yükseltilmesi (yüzde 60’a kadar), tarifenin ilk dilimine denk düşen oranın düşürülmesi ve yaşanılabilir bir ücret düzeyinin vergi dışı tutulması gerekiyor.

Tarife böyle belirlenirken, sermaye geliri elde edenlere sağlanan cömert muafiyet, istisna ve indirimlere de son verilmeli. Bu yolla hem faiz, kâr payı ve yüksek düzeyde kira geliri elde edenlerin daha yüksek oranda vergilendirilerek yeni kaynak yaratılması, hem de işçilerin, emekçilerin üzerindeki dolaysız vergilerin yükünün azaltılması mümkün olabilir.

Benzer bir biçimde Kurumlar Vergisi oranı yüzde 35’e yükseltilmeli, gerekirse büyük ve küçük işletmeler için iki farklı vergi oranı uygulanmalı, ancak bu verginin kapsamındaki muafiyet ve istisnalar, indirimler asgaride tutularak vergi kayıpları önlenmeli. Vergi cennetlerine kaçışı önleyecek önlemler alınmalı.

Bu noktada kuşkusuz uluslararası bir düzenlemeye de ihtiyaç var. Azgelişmiş ülkelerin aşağıya doğru vergi yarışı anlamında, yıkıcı vergi rekabetine zorlanmamaları ve bu vergiden yeterince gelir sağlayabilmeleri için uluslararası düzeyde bir asgari kurumlar vergisi uygulaması gerekiyor. (11)

Artan oranlı ve kalıcı bir servet vergisi

Son olarak, artan oranlı, kalıcı bir servet vergisi,  hem Covid-19’un neden olduğu (başta aşı üretimi olmak üzere) sağlık ve eğitimle ilgili olarak ortaya çıkan ek hizmetlerin gerektirdiği finansmanı sağlayabilecek, hem derin yoksulluğa karşı halkı korumak için gerekli olan “Temel Gelir Güvencesi” gibi bir programı finanse edebilecek, hem de gelir ve servet dağılımı eşitsizliklerini azaltmaya yardımcı olabilecek bir içerikte tasarlanmalı.

Çünkü servet vergisi vergilemede adaletini sağlama konusunda en doğrudan etkiye sahip bir vergi. Bu vergi ile ciddi düzeyde vergi geliri sağlanabildiği gibi,  servet dağılımını eşitleyici bir etki de yaratmak mümkün. Teknik olarak uygulanmasının önünde her hangi bir engel yok, böyle bir verginin uygulanması sadece ekonomi politik bir tercih konusu. (12)

Bir başka deyimle, böyle bir vergi; hem, özellikle de Covid-19 ile iyice artan, toplumsal ihtiyaçlar için gerçek bir kamusal finansman kaynağı oluşturacak, hem de yeniden bölüşüm aracı olarak kullanılarak yoksulluk ve gelir adaletsizliğinin azaltılmasına hizmet edebilecek türden bir vergi. Aynı zamanda servetin belli ellerde yığılmasını önleyerek demokrasideki aşınmayı önleyebilecek özelliklere sahip bir vergi.

Servet vergisinin konusunun ve matrahının belirlenmesi

Artan oranlı servet vergisi (genel olarak) hem finansal, hem de finansal olmayan servetleri kapsayacak bir biçimde, belli bir miktardaki net servet muafiyet eşiğinin üzerindeki finansal servetlerden başlamak üzere, yüzde 1’den başlayan ve giderek yüzde 10’a kadar çıkan oranlarda tasarlanarak uygulanabilir.

Verginin konusunu oluşturan servet; piyasa fiyatlarıyla, borçlar düşüldükten sonraki net finansal ve finansal olmayan servettir. Banka mevduatları, devlet bono ve tahvilleri, borsadaki paylar, özel emeklilik fonlarının getirileri, sermaye şirketlerindeki hisseler, kâr payları, adi ortaklıklardaki paylar, patentler gibi entelektüel mülkiyet haklarının getirileri, emlak, gayrimenkul, bina, rezidans, arazi-arsa, makine, ekipman,  gibi fiziki servet unsurları da servetin konusuna dahil edilebilir.

Gelecekte elde edilmesi beklenen ücret gelirleri, emeklilik ödemeleri ya da devlet yardımları bu verginin konusunun dışında bırakılırken, vakıflar gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlara ait maddi varlıklar da servetin konusuna dâhil edilmeli. Bu vakıflara ait varlıklar şeffaf bir biçimde ortaya konulabilmeli, resmi kurumlar arası bilgi paylaşımı ve üçüncü taraflara raporlama sağlanabilmeli.

Net servetin bulunabilmesi için düşülmesi gereken borçlar ise uzun vadeli konut kredilerine ait borçlar, ticari kredilerden ve tüketici kredilerinden doğan borçlar (otomobil kredisi, kredi kartı borcu gibi) ve öğrencilerin öğrenim kredisi borçları gibi borçlardır.

Böyle bir verginin matrahı net finansal ve finansal olmayan servetlerden borçların düşülmesinden sonraki kalan kısımdır. Yani bireyin ya da ailenin servetidir ve belli bir muafiyet eşiğinden sonra hesaplanır. Ancak borçlar düşülürken muafiyet sınırına dikkat edilmeli. Vergi matrahı servetin piyasa değerleriyle uyumlu olmalı, yani varlığın gerçek piyasa değerini yansıtmalı ve artan oranlı olarak düzenlenmeli.

Sadece en zenginler ödemeli

Vergi tasarlanırken; eğer hali hazırda ülkede geniş tabanlı bir gelir vergisi uygulaması mevcutsa, muafiyet eşiği yüksek tutularak yalnızca en zenginler (verginin oranı da sermaye kaçışlarına neden olmayacak biçimde belirlenerek) vergilendirilmeli. Geniş tabanlı gelir vergisi yoksa muafiyet sınırı düşük tutulabilir. Eğer tüm vergi sistemi progresif hale getirilmek isteniyorsa ve net servet vergisi geniş tabanlı gelir vergisi ve /veya servet transferi üzerinden alınan vergilere tamamlayıcı olarak alınıyorsa, vergi artan oranlı olarak tasarlanmalı. (13)

(Böyle bir verginin uygulanmasında esas alınacak servetler ve buradan sağlanabilecek kamu geliriyle ilgili olarak, Türkiye’deki servetin büyüklüğü ve dağılımını anlatan bir önceki yazımız yol gösterici olabilir).

Ancak, servet vergileri yapıları gereği politik zorluklara ve engellemelere çok açık vergiler olduğundan, bu müdahaleleri asgaride tutabilmek için muafiyet eşiği yeterince yüksek tutulmalı, likidite sorunu yaşayanlar için vergi taksitli olarak ödenebilmeli.

Buna karşılık matrahı erozyona uğratacak işlemlere izin verilmemeli, vergi kaçırmaya karşı sert önlemler alınmalı, özellikle de sermaye hareketlerini kontrol altına alacak, böylece vergi sonrasında servetlerin yurt dışına çıkartılmasını önleyecek yasal düzenlemeler mutlaka yapılmalı.

Servet vergisi topluma iyi anlatılmalı

Son olarak, böyle bir vergi topluma sunulurken, toplumun servete bakışı dikkate alınmalı. Bu bağlamda, amaç en tepedeki zenginleri vergilendirmek olmasına rağmen,  verginin mükellefi olamayacak düzeyde düşük servet sahiplerinin ya da sıradan insanların tepkilerini yumuşatacak önlemler alınmalı. Verginin tasarlanmasının öncesinde kamuoyu araştırması yapılmalı.

Bu konuda (2019 Aralık-2020 Haziran tarihleri arasında) Birleşik Krallık’ta bir grup akademisyenin sahada yürüttükleri bir çalışmanın bulguları son derece yol gösterici ve uyarıcı olabilir. Buna göre (14):

Halk, vergi sisteminin işleyişini tam olarak kavrayamasa da,  vergiden kaçınma ve vergi kaçırmadan nefret ediyor. Bu nedenle de servet vergisi savunulurken zenginlerin bu tutumları ön plana çıkartılmalı.

•İnsanlar kemer sıkmadan bıkmış durumda. Ayrıca Covid-19 Salgınının kamusal hizmetlere olan ihtiyacı artırdığına inanıyorlar. Bu bağlamda kamu parasının harcanma şekli ile ilgili endişeleri olsa da, halk topluma dönük iyi nitelikli kamusal hizmet sunulabilmesi için daha yüksek oranda vergi alınmasını destekliyor.

•Halk zenginlerin daha fazla vergi vermesini yüzde 74 oranında doğru buluyor. Muhafazakâr Parti seçmenleri dahi, yüzde 46 gibi azımsanamayacak bir oranda, Covid-19’dan sonra daha yüksek vergi alınması gerektiğine inanıyor.

Fransa’da halkın yüzde 76’sı, Kanada’da yüzde 79’u, ABD’de yüzde 64’ü servetin vergilendirilmesi gerektiğine inanıyor. Kanadalı muhafazakârların yüzde 64’ünün ve ABD’li muhafazakârların yüzde 54’ünün servet vergisi alınmasını destekliyor olması böyle bir verginin hayata geçirilebilmesini güçlendiriyor.(15)

Gelecek kaygısı servet sahibi olmayı meşru kılıyor

Diğer yandan Birleşik Krallık’taki çalışmanın uyarıcı nitelikte başka bulguları da söz konusu. Servet vergisi tasarlanırken bunlara özellikle dikkat edilmesi gerekiyor.

Örnek olarak, insanlar büyük çoğunlukla, bir yandan topluma katkıda bulunmayan, servetlerini vergi cennetlerinde tutan zenginlere tepki gösterirken, diğer yandan servet sahibi olmayı etik olarak doğru buluyorlar. Çünkü kendi çocuklarının gelecekte sıkıntı çekmesini istemiyorlar. Ayrıca, özellikle hiç serveti olmayanlara, servetten kalıtsal olarak kötü bir şeymiş gibi söz etmemek gerekiyor zira bu insanlar zenginlere imreniyorlar.

Bu nedenle de servet vergisinden sağlanacak gelirlerin gelecekte hiç kimsenin sıkıntı çekmeyeceği, herkesin sosyal güvenliğinin tam olarak sağlanabileceği bir sistemin kurulmasında kullanılacağı, bu bağlamda kamu harcamaları ve vergilerin insani gelişimi ve toplumsal ihtiyaçların karşılanmasını önceleyen bir toplum yaratmada ne denli önemli olduğu vurgusu yapılmalı.

Yani insanların kendilerini tam güvende hissedebilecekleri bir toplum ve buna uygun sosyal güvenlik sisteminin kurulmasında hem kamu harcamalarının, hem de servet vergileri gibi vergilerin çok önemli bir rol oynayacağı, bu yüzden de servet biriktirme ihtiyacının azalacağı bir toplumsal dönüşümün mümkün olabileceği ısrarla anlatılmalı.

Sonuç olarak

Servet vergisi ile ilgili her şeyi halkın anlayabileceği basitlikte, yalın bir dille açıklamak gerekiyor. İnsanların vergiler konusundaki bilgileri kısıtlı olsa da, uygun bir dil kullanıldığında ve uygun metaforlar seçildiğinde, servetin vergilendirilmesinin haklı gerekçeleri rahatlıkla izah edilebilir.

Tarihte büyük savaşların ve krizlerin sosyal refah sistemlerinin önünü de açabildiklerini hatırlamak gerekiyor. Covid-19 Salgını da mevcut sistemin defolarını su yüzüne çıkardı, statükonun bozulmasına ve değişimin başlamasına neden oldu. Bugün “evrensel temel gelirin” dünyanın birçok ülkesinde yüksek sesle dillendiriliyor olması ve bunu da finanse etmeye dönük temel araçlardan biri olarak servet vergilerinin gündeme getirilmesi tesadüf değil. Yani Salgın sonrasında bizleri neyin beklediği asıl olarak bizlerin sürece müdahil olup onu yönlendirmemize, örgütlü bir mücadele yürütmemize bağlı.

Özetle, bugün artık daha cesur ve radikal olmak gerekiyor. Radikal olmak ise insanları umutsuzluğa inandırmaktan değil, umudu mümkün kılmaktan geçiyor. (16) Mevcut düzenin adaletsizliklerini, kötülüklerini teşhir etmek yetmiyor, ona karşı halkın önüne yeni, ayağı yere basan seçeneklerle çıkmak ve bu seçenekleri de umutlu bir dil ile topluma sunmak gerekiyor. Kolektif bir kamu finansmanının bir aracı olarak servet vergisi bu radikal seçeneklerden yalnızca biri.

Dip notlar:

(1)     Grazielle David, Pedro Rossi, Sergio Chaparro, “Human rights and fiscal policy: a necessary link”, https://www.worldeconomicsassociation.org (8 September 2020).

(2)       Benny Kuruvilla, “Kerela’a web of cooperatives: Advancing teh solidarity economy”, Public Finance for the Future We Want, Amsterdam: Transnational Institute et al, (June 2019), s. 78-92, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).

(3)     Agm.

(4)       Agm.

(5)       https://morningstaronline.co.uk/article/f/one-trillion-reasons-windfall-tax (28 December 2020).

(6)       Lansley, S. and McCann, D., ‘Citizens’ Wealth Funds: A powerful new economic and social instrument’, in Public Finance, agk, s. 47-61, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).

(7)       Antony McMullen, “ The pandemic we have to have”, https://probonoaustralia.com.au (2 June 2020).

(8)       Michaela Collord, "The old ideas are collapsing": an interview with Gar Alperovitz, https://www.opendemocracy.net (5 June 2020).

(9)       Milford Bateman, “Towards community-owned and controlled finance for local economic development”,  in Public Finance, agk,  s. 62-78, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).

(10)   McMullen, agm.

(11)                     Séverine Picard, “Fair corporate taxation: why and how international tax rules need to be changed”, European Economic, Employment and Social Policy (ETUI) Policy Brief No.14/2020.

(12)   Emmanuel Saez, Gabriel Zucman, “Progressive Wealth Taxation”, BPEA Conference Drafts, September 5–6, 2019),  s. 49.

(13)   OECD Tax Policy Studies, The Role and Design of Net Wealth Taxes in the OECD, No. 26, https://www.oecd.org (12 April 2018).

(14)   Tax Justice UK,  Talking tax: How to win support  for taxing wealth, https://www.taxjustice.uk (September 2020).

(15) https://wid.world/news-article/newsletter-february-2021 (12 Şubat 2021). 

(16) Raymond Williams, Resources of Hope, Culture, Democracy, Socialism, Verso Books, 1989, s.118.

 

 

7 Şubat 2021 Pazar

Serveti neden ve nasıl vergilendirmeliyiz (9) –Türkiye’de servet nasıl dağılıyor?

 

Serveti neden ve nasıl vergilendirmeliyiz (9) –Türkiye’de servet nasıl dağılıyor?

Mustafa Durmuş

7 Şubat 2021

Bir ülkede servet vergisi gibi “fincancı katırlarını ürkütecek” bir vergiyi uygulayabilmek için ülkenin böyle bir vergi gelirine acil ihtiyacının olması yeterli değil.

Ayrıca bunu mümkün kılacak, yani verginin matrahını oluşturacak bir servet birikiminin olması ve bu servetin de adaletsiz dağılması gerekiyor. Keza bu vergiyi hayata geçirecek bir siyasal iradenin var olup olmadığı da son derece önemli.

İktidardan muhalefetine servet vergisi konusunda ses çıkmıyor

Böyle bir verginin mevcut siyasal iktidar tarafından gündeme getirilmeyeceği aşağı yukarı kesin gibi. Çünkü ülkeyi yönetenler, dayandığı sosyal sınıflar ve benimsedikleri ideolojilerinin gereği, Covid-19 Salgını gibi sağlam bir gerekçe olmasına rağmen, büyük servetleri vergilendirmeyi düşünmüyorlar.

İhtiyaç duydukları geliri ise artırdıkları Özel İletişim Vergisi’nden, yeni çıkardıkları Değerli Konut Vergisi’nden ve iki yeni vergi düzenlemesinden sağlamayı amaçlıyorlar.

Bu yeni iki düzenleme sırasıyla (1); işletmelerin kullandığı yabancı kaynağın öz sermayeyi aşan kısmına ilişkin yapılan masrafların (faiz gibi) yüzde 10’unun gider olarak kabul edilmeyeceği ve birden fazla yıla yaygın inşaat işlerine ilişkin hakediş ödemelerindeki kesilen peşin vergi oranının yüzde 3’ten yüzde 5’e yükseltilmesi biçiminde. Kısaca ancak pansuman niteliğinde önlemler alınıyor.

Ülkedeki muhalefet partilerinden de servet vergisi konusunda ses çıkmıyor. Belli ki büyük servet sahiplerini, sermayedarları karşılarına almak istemiyorlar. Çünkü bu partilerin çok büyük bir kısmı eşitsizlikler, adaletsizlikler üreten, sömürüye dayalı düzeni değiştirmekten yana değil, sadece kapitalizmin mevcut ekonomik ve politik krizleri ile ilgili olarak kendilerinin mevcut iktidardan çok daha iyi çözümler üretebileceklerini, daha iyi yönetebileceklerini iddia ediyorlar.

Yeni bir paradigmaya ve radikal reformlara ihtiyaç var

Oysa bu ülkenin insanları, emekçileri, kadınları, gençleri, ekonomisi, kamu maliyesi ve demokrasisi için paradigma değişikliğine ve buna uygun radikal reformlara ihtiyaç var.

Bu bağlamda, öncelikle yeniden bölüştürücü vergi politikalarını hayata geçirmek, bunun için de büyük sermaye ve servet sahiplerini gerçek anlamda vergilendirilmek gerekiyor.

Çünkü ülkedeki gelir ve servet dağılımı adaletsizliği her geçen gün daha da kötüleşirken, yoksulluk giderek yaygınlaşıyor, derinleşiyor, kitleselleşiyor. Buna karşılık, ülkede hatırı sayılır miktarda dolar milyoneri ve milyarderi ve gayrimenkul, arazi zengini mevcut.

Bu da zenginin gelirlerinin yeterince vergilendirilmediği, verginin yükünün halkın sırtına bindirildiği bir ortamda, servet vergisi alınabilmesi için yeterli vergi tabanının varlığı demek oluyor. Ayrıca aşağıda özetlediğimiz eşitsizlikler dikkate alındığında böyle bir verginin adil bir vergi olduğu da ortaya çıkıyor.

Gelir ve servet dağılımı hiç olmadığı kadar kötü

Gelir dağılımından başlayalım. Özellikle de Covid-19 Salgını ile birlikte Türkiye’de gelir dağılımı çok daha kötüleşti. Bunu Salgın sonrasında yapılan bir akademik çalışmanın bulgularından görebilmek mümkün.

Bu çalışmada (2) iki değişik senaryo altında Covid-19’un etkileri tahmin ediliyor. Milli gelirden yüzde 6,5 oranında pay alan en alttaki (en yoksul) yüzde 20’lik grubun gelir kaybı her iki senaryoya göre yüzde -13,8’i buluyor. Buna karşılık milli gelirden yüzde 47,5 pay alan en üstteki (en zengin) yüzde 20’nin payı ilk senaryoya göre yüzde 1,1 ve ikincisine göre yüzde 1,5 artıyor. Bunun sonucunda da en üst yüzde 20 ile en alt yüzde 20 arasındaki gelir farkı (her iki senaryo altında da) 7,3 kattan 8,6 kata çıkıyor (yüzde 17,8’lik bir artış). Böylece Gini Katsayısı her iki senaryo altında da 0.40’tan 0.42’ye yükseliyor.(3)

Servet dağılımı çok daha adaletsiz

Credit Suisse adlı bir uluslararası kurum her yıl dünyadaki servet dağılımını gösteren bir araştırma raporu yayınlıyor. Kurumun Salgın öncesini içeren 2019 yılı raporunda, aynı yıl itibarıyla Türkiye’deki servetin büyüklüğü ve bunun dağılımına ilişkin çarpıcı veriler yer alıyor.

Buna göre (4); Türkiye’nin 2019 yılındaki toplam finansal serveti 1,355 trilyon dolar. Bu haliyle ülkenin küresel servet içindeki payı binde 4. Bu durum (2002 yılı sonunda da bu payın binde 4 olduğundan hareketle), geçen 17 yıl boyunca ülkenin toplam finansal zenginliğinin gerçek anlamda artmadığını gösteriyor.

Rapora göre; ortalama kişi başı brüt servet (55,5 milyon yetişkine ait) 24,398 dolar. Ancak eşit bir dağılım söz konusu olmadığından, medyan servet sadece 6,568 dolardan ibaret. Kişi başı borç ise 1,740 dolar.

Yetişkinlerin yüzde 62,3’ünün (34,6 milyon)  10,000 dolar ve altında bir servete sahip olduğu dikkate alındığında, finansal servetin asıl olarak çok küçük bir azınlığın elinde toplandığı görülüyor. Nitekim raporda Türkiye’nin Servet Gini Katsayısı 0.794 olarak belirlenmiş.

En zengin yüzde 10 servetin yüzde 70’inden fazlasının sahibi

Aşağıda Tablo 1 servetin yetişkin nüfusun onluk yüzdelerine göre dağılımını gösteriyor. (5) Buradan da anlaşılabileceği gibi, yetişkin nüfusun en zengin yüzde 1’i toplam finansal servetin yüzde 42,5’ine; en zengin yüzde 5’i yüzde 60,6’sına ve en zengin yüzde 10’u yüzde 70,3’üne sahip.

1

2

3

4

5

6

7

8

9

En üst % 10

En üst % 5

En üst % 1

0.0

0.3

0.8

1.4

2.2

3.2

4.5

6.6

10.9

70.3

60.6

42.5

Tablo 2 ise dolar milyoner ve milyarderlerinin sayısını gösteriyor (6). Buradan da görülebileceği gibi; ülkede 1-5 milyon dolarlık serveti olan 80,944 zengin, 5-10 milyon dolarlık serveti olan 7,453 zengin, 10-50 milyon dolarlık serveti olan 4,779 zengin, 50-100 milyon dolarlık serveti olan 440 zengin, 100-500 milyon dolarlık serveti olan 282 süper zengin ve 500 milyon dolar ve üzerinde serveti olan 45 ultra süper zengin var.

1-5 milyon $ arası serveti olan yetişkin sayısı

5-10 milyon $ arası serveti olan yetişkin sayısı

10-50 milyon $ arası serveti olan yetişkin sayısı

50-100 milyon $ arası serveti olan yetişkin sayısı

100-500 milyon $ arası serveti olan yetişkin sayısı

500 milyon $ ve üzeri serveti olan yetişkin sayısı

80,944

7,453

4,779

440

282

45

Bu servetlerin sadece finansal serveti gösterdiğinin altını bir kez daha çizelim. Zira rapor Türkiye’yi finansal olmayan servetler konusunda bilgi edinemediği 25 ülke arasında sayıyor.

Diğer yandan raporda (7); Türkiye’deki (2019 yılı ortası itibarıyla) finansal servetin toplam servetin sadece yüzde 21’ini oluşturduğu, yüzde 79’unun ise finans dışı (emlak-gayrimenkul, fiziki sermaye gibi) servetlerden oluştuğu belirtiliyor. Finansal servetler içindeki likit varlıkların payının (2018 yılı verisi) yüzde 76,4; borsadan edinilen servetlerin payının yüzde 10,3 ve diğer finansal varlıkların payının yüzde 13,3 olduğu vurgulanıyor.

Bankalarda yerleşiklerin 3,2 trilyon liralık nakitleri var

Türkiye’deki finansal servete ilişkin resmi veriler ise şöyle: 1 Şubat 2021 itibarıyla Türkiye’de yerleşiklerin toplam finansal servetlerinin yüzde 52’si banka mevduatlarından, yüzde 16’sı hazine bonosu ve devlet tahvillerinden (DİBS) ve yüzde 32’si borsadaki (BİST) pay senetlerinden oluşuyor. .

Sırasıyla: Türkiye’de (Kasım 2020 itibarıyla) yerleşiklere ait bankalarda toplam 3,26 trilyon TL’lik mevduat var. Bu parasal servetin 1,484 trilyon TL’lik kısmı TL cinsinden mevduat hesaplarında (yüzde 45,4), 1,498 trilyon liralık kısmı ise (bugünkü kur ile 211 milyar dolar)  döviz tevdiat hesaplarında (yüzde 46,7)  ve kalan kısmı kıymetli maden depo hesaplarında tutuluyor. (8)

TL mevduat hesaplarında, resmi kurumlar dışındaki kişi ve kurumların 1 milyon TL ve üstü mevduatlarının, resmi kurumlar dışındaki yerleşiklerin toplam mevduatlarının içindeki payı yüzde 49,4. Aynı pay döviz tevdiat hesaplarında yüzde 66,8. (9)

Zenginler nakitlerini ağırlıklı olarak dövizde tutuyor

Yani TL cinsi hesaplarda mevduatların yaklaşık yarısı 1 milyon TL’nin üzerindeki, döviz cinsi hesaplarda ise yaklaşık yüzde 67’si bir milyon TL’nin üzerindeki hesaplardan oluşuyor.

Kuşkusuz bu rakamlar brüt rakamlar. Bunlardan gerçek kişi ve kurumların borçlarının (servet vergisinin matrahını hesaplayabilmek açısından) düşülmesi gerekiyor. Ancak bu haliyle bile bankalarda mevduat biçiminde tutulan servetin ortalama yüzde 58’inin 1 milyon TL ve üzerinde olduğu anlaşılıyor.

Bir habere göre ise yurt içinde ve dışında yerleşik Türkiyeli milyonerlerin toplam sayısı geçen yıl Ağustos ayının sonu itibarıyla (son 8 ayda 69 bin 13 kişi artarak) 294 bin 454 oldu. (10)

3 trilyon lira tutarında DİBS ve borsa

Kuşkusuz servet sadece mevduatlarla sınırlı değil. Hazine kâğıtları olarak da adlandırılan DİBS stok tutarı (22 Ocak 2021 itibariyle)  1 trilyon TL’nin (145 milyar dolar) biraz üzerinde.(11)

Son olarak, Borsa İstanbul’da (BİST) işlem gören şirketlerin toplam piyasa değeri (28 Ocak 2021 itibarıyla) yaklaşık 1, 98 trilyon TL (279 milyar dolar) olarak hesaplanıyor. (12)

Servet dağılımının adaletsizliğine ilişkin veriler ortada iken, ülkede finansal servetleri vergilendirecek bir servet vergisi önerisi konuşulmadığı gibi, bu servetlerin daha da büyütülmesini sağlamaya yarayan bir uygulamanın, Gelir Vergisi Kanunu Geçici 67. Maddesinde yer alan vergisel kolaylıkların, 2025 yılına kadar devam ettirilmesine karar verildi. Buna karşılık, Özel İletişim Vergisi oranı üçte bir oranında yükseltilerek, halkın üzerindeki verginin yükü daha da ağırlaştırıldı.

“Değerli Konut Vergisi” gerçek bir servet vergisi değil

Bu arada, yasası geçen yıl çıkartılan Değerli Konutlar Vergisi’nin Uygulama Genel Tebliği 15 Ocak 2021 tarihinde yayınlandı. (13) Bir tür servet vergisi gibi de tanıtılan bu vergi, matrah büyüklüğü ortalama 6,5 milyon TL olan toplam 25 bin konutu ilgilendiriyor ve bu vergiden bu yıl 350 milyon TL, 2022’de 389 milyon TL ve 2023 yılında 423 milyon TL gelir bekleniyor.

Verginin konusunu Türkiye sınırları içinde bulunan ve bina vergi değeri 2021 yılı için 5.250.000 TL’yi aşan mesken nitelikli taşınmazlar oluşturuyor. Mesken niteliğinde tek taşınmazı bulunanlar, taşınmazın değeri her ne olursa olsun bu vergiden muaf tutuluyor. Ayrıca asıl faaliyet konusu bina inşası olanlar, ilk satışa, devir ve temlike konu edemedikleri konutları için vergiden muaf tutuluyor (ancak bu konutların kiralanması veya sair suretle kullanılması halinde verginin mükellefi oluyorlar).

Verginin matrahının belediyelerce tespit edilen emlak vergisine tabi değer olduğu bu vergi, üç basamaklı olmak üzere artan oranlı olarak uygulanacak. Buna göre vergi (2021 yılı için);

5.250.000 TL ile 7.875.000 TL arasında olan konutlarda (bu tutar dâhil), 5.250.000 TL’yi aşan kısmı için (binde 3);  10.500.000 TL’ye kadar olanlarda (bu tutar dâhil) bunun 7.875.000 TL’si için 7.875 TL, fazlası için (binde 6) ve 10.500.000 TL’den fazla olan konutlarda bunun 10.500.000 TL’si için 23.625 TL, fazlası için (binde 10) olarak uygulanacak.

Bu vergi ihtiyaç duyulan vergi gelirini yaratma konusunda yetersiz bir vergi olduğu gibi, inşaat-emlak rantından elde edilen servetin vergilendirilmesini de hedeflemiyor.

Çünkü örneğin bir zengin müteahhidin ya da inşaat şirketinin 100 adet ve 5.250.000 TL’nin altında değeri olan emlaki varsa bunlardan vergi alınmayacak. Böylece sanki “emlak rantı üzerinden alınan bir vergi” imiş gibi bir algı yaratılsa da, bu düzenleme ile mevcut birikim rejiminin kazananlarından biri konumundaki büyük inşaatçılar, emlak zenginleri korunmuş oluyorlar.

Ayrıca bu verginin gelirlerinden yerel yönetimlere her hangi bir pay verilmeyecek olması da, bu verginin yerel yönetimleri güçlendiren değil, daha da zayıflatan, merkezileşmeyi artırmaya hizmet edecek bir vergi olduğunu gösteriyor.

devam edecek: Vergilemede yeni bir perspektife ihtiyaç var!

Dip notlar:

(1)   3 Şubat 2021 Tarihli 3490 ve 3491 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararları, https://www.resmigazete.gov.tr (6 Şubat 2021).

(2)     Ayşe Aylin Bayar, Öner Günçavdı, Haluk Levent, Covid-19 Salgınının Türkiye’de Gelir Dağılımına Etkisi ve Mevcut Politika Seçenekleri, İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (İstanpol) Politika Raporu (Nisan 2020-007).,

(3)     Bu katsayı 0 ile 1 arasında değişir. Sayı 0’dan uzaklaşıp 1’e yaklaştıkça eşitsizliklerin arttığı, 0’a doğru yaklaştığında ise eşitsizliklerin azaldığı varsayılır.

(4)   Credit Suisse, Research Institute, Global Wealth Databook 2019 (October 2019), s. 110.

(5)   Agr, s.168.

(6)    Agr, s. 128.

(7)   Agr, s.110,155.

(8)   BDDK,  Mevduat- türler itibarıyla, dönem 2020/11  https://www.bddk.org.tr/BultenAylik (1 Şubat 2021).

(9)    Agb.

(10)                    https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2020/10/04/turkiyede-milyoner-sayisinda-buyuk-artis (4 Ekim 2020).

(11)                     T.C. Merkez Bankası, Menkul Kıymet İstatistikleri, https://www.tcmb.gov.tr (1 Şubat 2021).

(12)                     https://www.ekonomist.com.tr/borsa/borsa-sirketlerinin-piyasa-degeri (28 Ocak 2021)

(13)                     Hazine ve Maliye Bakanlığı, Değerli Konutlar Vergisi Uygulama Genel Tebliği, Resmi Gazete 15 Ocak 2021, Sayı 31365.

 

 

 


4 Şubat 2021 Perşembe

Halk vergi yükü altında eziliyor, vergi rekortmenleri isimlerini gizliyor!- Servet vergisi neden ve nasıl alınmalı (8)

 

Halk vergi yükü altında eziliyor, vergi rekortmenleri isimlerini gizliyor!- Servet vergisi neden ve nasıl alınmalı (8)

Mustafa Durmuş

4 Şubat 2021

Bu ayın vergileme ile ilgili olarak önemli bir haftası var: “Vergi Haftası”. Ayın son haftası olarak belirlenmiş ve yıllardır Maliye Bakanlığı’nca kutlanıyor. Bu yıl 32’incisi kutlanacak olan Vergi Haftası, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın sitesinde şu açıklama ile tanıtılıyor:

“1990 yılından bu yana her yıl Şubat ayının son haftasında kutlanmakta olan Vergi Haftası kapsamında vergi bilincinin çocuklarda ve genç nesillerde oluşturulması, toplumun tüm kesimlerine benimsetilmesi, mükelleflerin vergiye gönüllü uyumunun sağlanması ve kayıt dışı ekonomi ile mücadele bilincinin oluşturulması amaçlarıyla Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından çeşitli tanıtım ve bilgilendirme faaliyetleri yürütülmektedir”. (1)

Bu hedefleri ne kadar tutturduğu tartışması bir yana, bu yılki “Vergi Haftası” Covid-19 Salgınının hız kesmediği, virüsün mutasyona uğradığı bir döneme denk düştü.

Öyle ki Salgın nedeniyle dünyanın hemen her yerinde, ortaya çıkan sağlık ve eğitim alanı ile ilgili gibi sorunların yanı sıra, Salgının derinleştirdiği ekonomik kriz ve işsizlik ile mücadele konusunda da öncelikli olarak vergilere başvuruluyor. Bu bağlamda, büyük çapta nakit desteği içeren mali paketler art arda açıklanırken, vergiler erteleniyor ya da indiriliyor.

Salgın vergilemeyi ön plana çıkarttı

Diğer yandan Covid-19 sonrasında, sadece sağlık ve eğitim hizmetlerine olan ihtiyaç artışını karşılamak için değil, derinleşen yoksulluğu azaltabilmek ve giderek kötüleşen gelir ve servet dağılımını da iyileştirebilmek için radikal yeniden bölüştürücü politikalara ihtiyaç var.

Yani bir yandan işsizliği azaltmak için yeni ve güvenceli kamusal istihdam yaratma politikalarını ve bunu finanse edebilecek kamu geliri politikalarını gündeme getirmek, diğer yandan da halka dönük kamusal hizmetleri ve sosyal transfer harcamalarını niceliksel ve niteliksel olarak artırmak gerekiyor.

Arjantin servet vergisi almaya başlayacak

Bu bağlamda dünyanın birçok ülkesinde; “üst gelir gruplarının gelir vergisi oranlarını ve sermaye şirketlerinin kurumlar vergisi oranlarını yükseltmek, ayrıca servet vergisi almak” gibi vergisel önlemler tartışılıyor.

Nitekim Arjantin Parlamentosu bir seferliğine olmak üzere toplamda 3,3 milyar dolarlık bir gelir sağlaması hedeflenen servet vergisini yasalaştırdı.  Buna göre, 2,5 milyon dolardan fazla serveti olan 12,000 Arjantin vatandaşı ülke içindeki servetlerinin yüzde 3,5’ini, ülke dışındaki servetlerinin ise yüzde 5,25’ini vergi olarak devlete ödeyecek. Bu verginin yüzde 20’si Salgın ile mücadelede gerekli olan sağlık malzemesinin temininde, yüzde 20’si KOBİ’lere destek, yüzde 20’si öğrencilere burs vermek, yüzde 15’i sosyal kalkınma projeleri ve yüzde 25’i doğal gaz girişimi için kullanılacak. (2)

Herkes gider Mersin’e…

Kısaca bu tür sosyal programların finansmanının vergilerle karşılanması kaçınılmaz, ancak bizim mevcut vergi sistemimiz ve uygulanan vergi politikalarıyla bunu yapılabilmek çok zor.

Tam tersine bizdeki vergi sistemi ve vergi politikaları zengini daha da zengin yaparken, halkın yoksulluğunu artırıyor. Sistemin hayata geçirilmesinden sorumlu politik iradenin ise vergileri sosyal amaçlı olarak kullanmak gibi bir niyeti yok.

Öyle ki birkaç gün önce, mevcut dolaylı vergilerin ağırlığını daha da artıran bir düzenlemeyle, Özel İletişim Vergisinin (ÖİV) yüzde 7,5 olan oranı yüzde 10’a yükseltildi. (3)

Özel İletişim Vergisi artışı eğitimdeki eşitsizlikleri daha da artıracak

Bu verginin oranının yükseltilmesinin nedeni Covid-19 sonrasında internet kullanımı başta olmak üzere dijital iletişim hizmetlerinin görülmemiş ölçüde artıyor olması. İnternet hizmeti bu verginin konusunu ve matrahını oluşturan önemli bir hizmet olduğundan (4) siyasal iktidar bu büyüyen matrahı daha yüksek oranda vergilendirerek gelir sağlama yolunu seçti.

Ancak iletişim hizmetlerinden yüzde 18 KDV ve yeni oran artışı ile yüzde 10 ÖİV alındığında bu verginin yükü yüzde 28’e çıkıyor. Bu, özellikle de Salgın nedeniyle uzaktan erişimle eğitim görmeye çalışan milyonlarca emekçi çocuğunun bu hizmete erişime zorlanmasıyla sonuçlanacak, bu durum eğitimdeki eşitsizlikleri ve halkın üzerindeki vergi yükünü daha da artıracak.

Diğer taraftan, halk üçte ikisi KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşan vergi sisteminin altında iyice ezilirken, bu yıl olduğu gibi, sermaye kesiminden alınması gereken vergilerin beşte biri büyüklüğünde (230,1 milyar lira)  bir vergi gelirinden “vergi harcamaları” adı altında vazgeçiliyor.

Yüksek dolaylı vergiler altında halk daha da eziliyor!

Bilindiği gibi, KDV ve ÖTV gibi vergiler yaptığımız harcamalar üzerinden alınıyor. Örneğin ekmekten ete, otomobil ve elektrikten doğal gaza, eğitimden sağlığa kadar yüzde 18’e varan oranlarda KDV alınıyor. Akaryakıt örneğinde olduğu gibi, köylünün mazota ödediği vergi, mazotun litre fiyatının yüzde 70’ine yaklaşıyor. Kısaca en ağır dolaylı vergilerle vergilendiriliyoruz.

Bu vergilerin neden olduğu yük ise en çok en düşük gelirliler, yoksullar tarafından hissediliyor. Çünkü (herkes aynı miktar ya da oranda vergiye tabi tutulsa da), bir asgari ücretlinin ödediği verginin yükü on binlerce lira aylık geliri olan birine göre katmerli bir biçimde artıyor.

Bu vergilerin çok büyük bir kısmı mal ve hizmetin fiyatı üzerinden alındığı için, bugünkü gibi yüksek enflasyon zamanlarında üzerimizdeki yük her fiyat artışında daha da artıyor. Sadece fiyat değil, artan vergi de belimizi iyice büküyor.

Dolaysız vergilerin yükü de emekçilerin üzerinde

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın resmi verilerine göre (5); 2020 yılında 158,8 milyar liralık gelir vergisi (GV) ve 105,0 milyar liralık kurumlar vergisi (KV) tahakkuk ettirildi.  Böylece vergilerin kalan üçte birini oluşturan dolaysız vergilerin içinde gelir vergisi en büyük paya sahip (yüzde 19) olurken, kurumlar vergisi ise ikincil planda kaldı (yüzde 12,6). Bu iki verginin toplam vergi gelirleri içindeki payı ancak yüzde 31,6’yı bulabiliyor. Veraset ve intikal vergisi (VİV)  ve motorlu taşıtlar vergisi (MTV) gibi servet unsurları üzerinden alınan vergilerle birlikte kabaca dolaysız vergilerin payı üçte biri ancak bulabiliyor.

Bu noktada “gelir vergisini kimlerin ödediği” sorusu önem kazanıyor. Bu vergi ücretlilerden, işyeri kirası ve faiz geliri elde edenlerden tevkifat yoluyla; şirket kârlarının dağıtılması sonucu kâr payı elde edenlerden (yüzde 15’lik tevkifat yapılmasının ardından ve istisna tutarı indirildikten sonra) beyanname yoluyla alınıyor.

Ücretliler bu verginin yaklaşık yüzde 65’ini ödüyor. Ayrıca 800 binin üzerinde çok küçük esnaf “Basit Usul” olarak tabir edilen bir usulle vergilendiriliyor. Ancak bunlar için geçen yıl tahakkuk eden vergi sadece 228 milyon lira oldu. Yani bu kesim 2020 yılında tahakkuk eden toplam 833,0 milyar liralık vergi gelirinin sadece on binde 3’ünü ödemeyi taahhüt ettiler.

Servet unsurlarından alınan vergilerin payı yüzde 4’ü bulmuyor

Dolaysız vergiler içinde sayılan ve daha çok zenginlerin ödediği veraset ve intikal vergisinde tahakkuk eden miktar ise sadece 1,3 milyar lira. Yani toplam vergi gelirlerinin sadece binde 15,5’ine denk düşen bir miktarda vergi miras ve intikaller üzerinden alınıyor.

Zenginlerden alınan servet vergisi kapsamında değerlendirilen aslında tam olarak bu anlama gelmeyen iki diğer vergi ise motorlu taşıtlar vergisi ve emlak vergisi.

Bu vergilerle gerçek servetler vergilendirilmediğinden bunları servet vergisi olarak nitelendirmek doğru değil.  Öyle ki sadece servet sahibi zenginler değil, örneğin MTV’de olduğu gibi mütevazı bir otomobili olan biri de, traktörü olan bir çiftçi de bu vergiyi öderken,  bazı lüks yatlardan ve kotralardan böyle bir vergi alınmıyor.

Geçen yıl MTV olarak yaklaşık 17 milyar lira tahakkuk etmiş ki bu toplam vergi gelirlerinin sadece yüzde 2’sine denk düşüyor. Bunlara emlak vergisi de katılabilir ama bu vergi belediyeler tarafından tahsil ediliyor ve emlakin gerçek değeri üzerinden değil de tapu değeri üzerinden tahsil edildiği için servetin gerçek değerini yansıtmıyor.

Sözün kısası, kapitalizmin tipik sonucu olarak, ülkede artan gelir eşitsizliği ve yoksulluğun asıl nedenleri; 10 milyon işçiyi ve ailelerini doğrudan ilgilendiren asgari ücreti açlık sınırında tutan adaletsiz gelir-ücret politikaları, kârları yeterince vergilendirmeyen adaletsiz vergi sistemi ve vergi politikaları ve kötü ekonomi yönetiminin azdırdığı yüksek enflasyon olgusu.

Türkiye’nin vergi rekortmenleri

Sermaye ve servet zenginlerinin, “sahip olduğu şirketleri üzerinden kurumlar vergisi ve bu şirketlerin kârları dağıtıldığında gelir vergisi de ödedikleri” hatırlatılarak, bu kesimlerin “servet vergisi ödemeseler de ağır bir şekilde vergilendirildikleri” ileri sürülebilirse de, bu ne kadar ikna edici olabilir?

Yani bu zenginler hem sahibi oldukları kurumları üzerinden, hem de bireysel olarak ne kadar vergi ödüyorlar? Bunu anlamamıza yardımcı olacak bazı veriler Gelir İdaresi Başkanlığı’nca yıllık olarak açıklanan “Türkiye genelinde en fazla vergi beyan eden ilk 100 mükellef listelerinde” mevcut. Vergi Haftası’nın içinde yer aldığı bu aya denk düştüğü için bu listelerde yer alan bilgilerin yorumlanması önemli.

En fazla kurumlar vergisi ödeyenler bankalar oldu

Listelerin ait olduğu yıl olan 2019 yılında toplam 673,9 milyar lira vergi toplandı. Türkiye genelinde, 825,139 mükellef kurumlar vergisi beyannamesi verdi ve bunlara 98,3 milyar lira kurumlar vergisi tahakkuk ettirildi. Ancak bu miktarın sadece yüzde 80’i toplanabildi, yani 78,8 milyar liralık bir vergi tahsilatı yapıldı. Bu miktar da toplam vergi gelirlerinin sadece yüzde 11,6’sını oluşturuyor. 

En fazla kurumlar vergisi ödeyen 100 kuruma (6) bakıldığında ise çarpıcı bilgiler var. Öncelikle ilk sıranın sahibi, kendine tahakkuk ettirilen 11, 5 milyar lira vergiyle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası oldu. Bunu Ziraat Bankası, Garanti Bankası, Akbank, Türkiye İş Bankası, Türkiye Vakıflar Bankası, Yapı ve Kredi Bankası izledi. Listenin 8. ve 10. sırasındakiler isminin açıklanmasını istemezken, 9. sırada İskenderun Demir ve Çelik A.Ş yer aldı.

Finansallaşma artarken istihdam azaldı

Bu tablo bize öncelikle, Türkiye ekonomisinin giderek üretimden kopuşunu ve artan finansallaşmasını gösterdiği kadar, neden yeterince istihdam yaratılmadığını da (kısmen de olsa) anlatıyor.

Çünkü listede, hizmetlerini büyük ölçüde dijitalleştirerek emek gücü tasarrufu yapan (!)  ve Salgın döneminde kârlarını katlayan bankalar önemli bir yer tutuyor. Bunların yüksek faizlerle Hazine’nin açıklarını fonlayarak ve yüksek komisyonlarla, bireylere ve işletmelere adeta tefeci faizleriyle verdiği kredilerle bu kârlarını artırmış olduklarını tahmin edebilmek hiç zor değil.

“Beşi bir yerde” listede yok gibi

İkinci olarak, son 18 yıldır uygulanmakta olan sermaye ve servet birikimi stratejisinin en çok kazananı olan, böylece dünya çapında büyüklüğe erişen, “beşi bir yerde” olarak da anılan dev inşaat şirketlerinin bu listede neredeyse hiç yer almamaları da şaşırtıcı değil, ama ibret verici.

Bu şirketlerden Cengiz İnşaat ödediği 102 milyon lira ile 81.sırada; Kalyon İnşaat ise ödediği yaklaşık 92 milyon lira ile 92.sırada yer alıyor (geçen yıl tek başına Kalyon İnşaata 10 milyar liralık bir vergi teşviki sağlandığını hatırlayalım).

Kısaca, eğer ismi açıklanmak istenmeyen şirketlerden biri değillerse, diğer üç şirket ve sektörün diğer büyük  şirketlerinin adları en fazla kurumlar vergisi ödeyen 100 şirket listesinde yok.

Zenginler toplamda sadece 8 milyar lira gelir vergisi ödediler!

Gelir vergisine gelince; 2019 yılında toplam 162,7 milyar lira gelir vergisi tahsilatı yapıldı. Bunun yüzde 93’ü yani 151,8 milyar liralık kısmı tevkifat yoluyla ve yaklaşık yüzde 5’i, yani 8 milyar lirası beyana dayalı gelir vergisi olarak tahsil edildi (aslında beyana dayalı gelir vergisi tahakkuku 27,8 milyar liraya yakındı ama bu kadarı tahsil edildi). Basit usulde alınan gelir vergisi ise sadece 201 milyon lirada kaldı (on binde 3).

Bir başka anlatımla, faaliyetlerinden elde ettiği gelirleri üzerinden beyanname vererek vergisini ödeyen 3,5 milyona yakın gelir vergisi mükellefi var. Bunlar kâr payı, faiz ve kira gelirleri gibi sermaye gelirleri üzerinden vergi ödüyorlar. Yani hiçbir emek sarf etmeden gelir elde ediyorlar ve bu gelirleri de servetlerinin en önemli kaynağını oluşturuyor.

Zengin asgari ücretli kadar vergi ödemedi!

Bu zenginlerin 2019 yılında ödedikleri gelir vergisinin toplam gelir vergisi içindeki payı yüzde 4,9 ve toplam vergi gelirleri içindeki payı sadece yüzde 1,2. Öyle ki sermaye geliri sahibi bu zenginler için mükellef başına yılda ortalama sadece 7,800 lira vergi tahakkuk ettirilmiş ve bunun da sadece 2,291 lirası tahsil edilebilmiş. Kısaca bir asgari ücretli kadar dahi vergi ödememişler.

Kuşkusuz bu rakam ortalama rakam. En yüksek gelir vergisi ödeyen ilk 100 listesine bakıldığında (7) çarpıcı bazı bilgiler ortaya çıkıyor.

Yeni zenginler: Borsa ve inşaat baronları

İlk sırada yer alan zenginin ismi belirtilmediği gibi, ödediği vergi de açıklanmıyor. İkinci sırada 70,5 milyon liranın biraz üzerinde bir vergi ile yer alan M. Sinan Tara’nın menkul kıymet yatırım ortaklığı biçiminde finans piyasasında yer alması ve listenin alt sıralarında çok sayıda aynı tür faaliyette bulunan zenginin olması, ülkedeki birikim stratejisinin finans ayağındaki bir yansıma olarak kurumlar vergisindeki tabloyu tamamlıyor.

Ünlü sanayici M. Rahmi Koç ise ödediği 70, 4 milyon lira vergiyle listenin üçüncü sırasında yer alıyor. 43,4 milyon lira ile listede kendine beşinci sırada yer bulan Erman Ilıcak ise yine son 18 yılda yıldızı parlayan Rönesans İnşaat’ın patronu.

100 zenginden 67’si ismini gizledi!

Ancak izahat gerektiren bir önemli durum var bu listede. Bu 100 kişiden 67’si isminin açıklanmasını istememiş. Bu kolay anlaşılabilecek bir durum değil. Üstelik isminin açıklanmasını istemeyenlerin sayısı yıllar itibarıyla giderek artıyor.

Bir zamanlar bu listelerin başlarında yer almak övünülecek bir durum iken, bugün bu zenginlerin büyük bir çoğunlukla adlarının görünmesini istememelerinin nedenleri ne olabilir?

Burada ilk akla gelen şey bu listede yer alan ve siyasal iktidara çok yakın olan iş insanlarının bu durumu kamuoyundan saklamak istemeleridir. Ya da ülkenin bu kadar yoksullaştığı, gelir dağılımı adaletsizliğinin bu denli bozulduğu böyle bir dönemde böyle bir zenginliği açıklayamama korkusu, endişesi olabilir.

Özetle Vergi Haftasının içinde yer aldığı bir ay vesilesiyle sunduğumuz bu veriler, Türkiye’deki gelir ve servet bölüşümü eşitsizliğinin, adaletsizliğinin ana nedenlerinden biri olan vergilemedeki adaletsizliğin boyutlarını yansıtıyor.

Bu adaletsizliğe karşı neler yapılabileceği ise bir sonraki yazımızın konusunu oluşturuyor.

…devam edecek

 Dip notlar:

(1)  https://www.alomaliye.com/2020/02/24/31-vergi-haftasi-kutlamalari-basladi.

(2)     “Covid: Argentina passes tax on wealthy to pay for virus measures”, https://www.bbc.com/news (5 December 2020).

(3)     https://www.bloomberght.com/ozel-iletisim-vergisi-yuzde-10-a-yukseltildi (30 Ocak 2021).

(4)     Gelir İdaresi Başkanlığı,  6802 Sayılı Gider Vergisi Kanunu, Madde 39,  https://www.gib.gov.tr/gibmevzuat (2 Şubat 2021).

(5)     “Aralık 2020 Bütçe Gerçekleşmeleri (Gelir)”, https://www.hmb.gov.tr/bumko-aylik-butce-uygulama-sonuclari (2 Şubat 2021).

(6)     https://gib.gov.tr/sites/default/files/fileadmin/user_upload/VI/2019_KurumlarVergisi.htm (2 Şubat 2021).

(7)   https://gib.gov.tr/sites/default/files/fileadmin/user_upload/VI/2019_GelirVergisi.htm (2 Şubat 2021).