21 Haziran 2026 Pazar

Yerelleştirme

 

Aşırı merkeziyetçiliğin neden olduğu sorunlara “demokratik yerelleş(tir)me” çözümü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2026


Bugün “Dünya Yerelleş(tir)me Günü”. Bugün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl bu ay boyunca dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok kolektif girişimi tanıtmak için bir araya geliyor.

Yerelleştirme: çoklu çözüm!

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmıyor, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabiliyor. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak, işçi sınıfını güçlendirebiliyor.  

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin ve otoriter iktidarların insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabiliyor.

Aşırı merkeziyetçi sistemlerin bazı açmazları

Buna karşılık, yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere, birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz. İklim krizi, aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınlar, mahsul ve biyolojik çeşitlilik kayıplarına, altyapının hasar görmesine ve tahrip olmasına, konut ve insanların geçim kaynaklarının kaybına neden oluyor.

Gıda, su, elektrik, sanitasyon, ulaşım gibi neredeyse tüm hayati hizmetlerimiz, bu hızlanan iklim dalgalanmalarından kaynaklanan aksaklık veya arızalara karşı savunmasız olan son derece merkezi sistemler tarafından sağlanıyor. Örneğin, endüstriyel tarım, hızlanan iklim dalgalanmaları karşısında gıda stokları oluşturma konusunda yetersiz kalıyor.

Ulus ötesi tedarik zincirleri kesintiye uğradığında ve tek kültürlü ithalat ürünleri başarısız olduğunda, durum daha da kötüleşiyor. Yerel koşullara uyarlanmış çok kültürlü gıda üretim sistemlerinin oluşturulması gerekiyor.

Alternatif paradigmanın yeni bir ilkesi olmalı

Aşırı merkeziyetçiliğe karşı alternatifin temel ilkesi demokratik yerelleştirmedir. Çünkü yerelleştirme bazlı, topluluk ve dayanışma temelli ekonomiler daha güvenli, istikrarlı, üretken ve yenilikçidir. Emeği ve doğayı gözeten kolektif mülkiyete ait bir yerel işletme, hizmet ettiği toplumu daha iyi tanıdığı için, toplumun çıkarlarına çok daha iyi hizmet eder. Böyle bir paradigma altında, kapitalist özel mülkiyetin yerini müşterek/kolektif/komünal mülkiyet biçimleri alır. 

Müşterekler, tüm sonuçları ve faydalarıyla herkese ait olması gereken şeylerdir ve denizler, ormanlar, nehirler, göller, madenler gibi fiziki yapılarla sınırlandırılamazlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, alt yapı, ulaştırma, barınma, bakım işleri, bilim ve bilimsel bilgi, iletişim, internet gibi kamusal nitelikli hizmetler de müşterekler kapsamında değerlendirilmelidir. Müştereklerin mülkiyeti daima kolektiftir.

Demokratik yerelleştirme, kapitalist küreselleşmenin panzehri olabilir

Yerelleştirme, aynı zamanda, kapitalist küreselleşme ve neo-liberalizme tepki olarak, ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Kapitalizmin yol açtığı kişiliksizleştirmeye ve diğer zararlara karşı mücadele eder ve uygun teknoloji, döngüsel ekonomi, yerel para birimi, karşılıklı yardımlaşma, yerel gıda, halk meclisleri vb. yoluyla özgüven ve kendi kendine yeterliliği teşvik eder. Yerel ekolojiye dayanan yerelleştirme, yerel kaynakların kullanımını teşvik eder, daha az enerji gerektirir.


Ekonomiyi eve getirmek”

Ekonomik faaliyeti daha yerel bir düzeye indirgemek, daha az sermaye gerektirir ve hem insanların hem de gezegenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde çalışır. Bu, “ekonomiyi eve getirme” sürecidir.

Ayrıca, yerelleştirme “izolasyon veya milliyetçilik” anlamına gelmez. Aksine uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere, her düzeyde bilgi paylaşımını ve iş birliğini gerektirir.

Yani demokratik yerelleştirme, topluluklar ve halklar arasındaki bölgesel ve küresel bağların sonu, parçalanma ve izolasyon demek değildir. Aksine, küresel sermayenin hegemonyasına ve ona hizmet eden ulus devletin gücünü kısıtlamaktır.

Yerelleştirme “yerinden demokrasi” demektir

Yerel ekonomiler aracılığıyla; küresel pazarlara olan bağımlılık büyük ölçüde azaltılabilir. Su, gıda, enerji, barınma, sanitasyon ve takas gibi hayati konularda ekonomik özerklik sağlanabilir. Yerel meclislerin (kırsal veya kentsel) karar alma sürecine aktif katılımı sağlanarak, yerinden demokrasi hayata geçirilebilir. Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması mümkün kılınabilir.

Demokratik bir yerelleştirme altında, insan ve doğanın ihtiyaçları, karar alma sürecinin merkezine konulur. Bu, örneğin, iklim krizine karşı hayati bir yanıt niteliğindedir. Zira ulaştırma mesafeleri ve fosil yakıt kullanımı önemli ölçüde azaltılır.

Yerelleştirme otoriterliğe karşı bir çözüm olabilir

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden/radikal demokrasi gibi uygulamalar olabilir. Bunun için, öncelikle, çoğulcu-katılımcı demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir. Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu, hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerlidir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter rejimlere karşı bir güç olarak işlev görebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir. Çünkü otoriter rejimler yerel yönetimleri kıskaç altına almak isterler.

Hodge: “Yerelleştirme maliyet etkin bir süreçtir”

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekir. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisidir.  40 yıldır bu konunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. (1)

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir. Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakılacağı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerini- kısacası temel gıda ihtiyaçlarını- elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz nakliye maliyetini azaltır”. (2)

Kısaca yerelleştirme, sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme biçimlerinden biri olarak (yeniden) “beledileştirme”

Dünyanın birçok bölgesinde; dayanışma, eşitlik, sürdürülebilirlik ve radikal demokrasiye dayanan kamu odaklı bir gelecek inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yeni kamu odaklı geleceğin merkezinde kentler ve kasabalar yer alıyor. 2000 ile 2019 yılları arasında, küresel olarak 1400'den fazla yeni “beledileştirme” veya “yeniden beledileştirme” vakası yaşandı. Bunlar; yerel yönetimler tarafından yönetilen yeni kamu işletmelerinin kurulması veya özelleştirilmiş hizmetlerin belediye tarafından geri alınması vakaları. Bu eğilim, 58 ülkedeki 2400 yerleşim yerinde görüldü. Bu “yeni belediyecilik”, kentlerle sınırlı kalmaksızın çeşitli ölçeklerde uygulanmaya çalışılan ekonomik demokrasi gündeminin geniş bir parçası olarak ortaya çıktı. (3)

“Yeniden beledileştirme”, daha önce özel olan veya özelleştirilmiş hizmetlerin yerel düzeyde kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınması sürecini, “beledileştirme” ise yeni kamu hizmetlerinin oluşturulmasını ifade eder.

Konu ile ilgili bir araştırma raporunun temel bulguları şöyle özetlenebilir: Yerelleştirme, demokratik bir kamu mülkiyetinin oluşturulmasında öncüdür. Su, konut, ucuz enerji, çocuklara günlük ücretsiz öğün temini ve atık yönetimi yapmaktadır. Halk sağlığı, genel sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, uyuşturucu ile mücadele hizmetleri sunmaktadır. İnsan hakları ve sosyal hakların korunup geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. İşçi hakları ve sendikaların geliştirilmesine katkı vermektedir. İstihdam yaratırken, güvencesiz istihdamı ortadan kaldırmaktadır. İklim değişikliklerine ve doğal felaketlere karşı mücadele alanlarından biridir. Feminist bir bakış açısıyla kamusal hizmetleri yeniden düzenlemekte ve toplumsal cinsiyete dayalı bütçelemeye izin vermektedir. (4)

(Yeniden) beledileştirme ve emek ile ilgili kazanımlar

Kamu hizmetleri sunan emekçiler kilit öneme sahiptir ve çalışma koşulları, kaçınılmaz olarak kaliteli hizmet sunma kabiliyetlerini yansıtır. İncelenen tüm (yeniden)belediyeye devretme süreçleri boyunca, genel istihdam koşulları korunduğu görülüyor. 158 vakada, özellikle savunmasız durumdaki çalışanlar söz konusu olduğunda, bu koşulların daha da iyileştirilmesi veya belirgin şekilde geliştirilmesi muhtemeldir.

Sendikaların katılımı ise bu sonuçların elde edilmesinde kritik öneme sahiptir. İşçi sendikaları çok sayıda özelleştirmenin geri alınması, güvenli istihdam sağlayarak ve yeni iş ve araştırma merkezlerini çekerek yerel ekonomiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.

İşçi hakları neden önemli?

İşçilerin haklarını koruyan, ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayan ve örgütlenme çabalarını destekleyen politikalar ve uygulamalar, sağlıklı, gelişen ve eşitlikçi topluluklar oluşturmanın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yerel yönetimler, işçi haklarını genişletme ve uygulama çabalarında hayati öneme sahip olan temel aktörlerdir. Bu aktörler, sakinlerine yakındır ve ortaya çıkan ihtiyaçlara yanıt verirken genellikle hızlı hareket ederler.

Son yıllarda dünyada yerel yönetimlerin işçiler adına attığı en dikkat çekici adımlardan bazıları şunlardır (5):

• İşçi haklarına ait yasalarını uygulayan özel yerel çalışma standartları ofisleri kurmak (kent yönetimi bünyesinde işçi sorunlarına odaklanan özel bir departman, ofis veya alt kurumun kurulması).

• Kalıcı işçi kurulları veya işçi meclisleri oluşturmak.

• Yerel işçi koruma yasalarını kabul etmek ve aktif olarak uygulamak.

• Asgari ücret, ücretli hastalık izni ve adil çalışma saatleri ile ilgili yönetmelikler; ihlal oranlarının yüksek olduğu veya özel bir kırılganlığa sahip sektörler (ev işçiliği, geçici iş, otelcilik, perakende, hazır gıda ve serbest meslek sektörleri gibi) için sektöre özgü korumalar; daha geniş kapsamlı ayrımcılıkla mücadele önlemleri ve Covid-19 pandemisine yönelik özel yasalar dahil olmak üzere, yerel işçi koruma yasalarını çıkarmak.

• Belediyelere iş yapan müteahhitler için iş kalitesi standartları belirlemek.

• Belediye izin veya ruhsatı başvurusunda bulunanların işgücü ihlallerine ilişkin hukuki sonuçlar belirlemek.

• Belediye çalışanlarına karşı dürüst ve adil istihdam ilkelerini uygulamak.

• Toplumu bilgilendirmek, raporlar yayınlamak ve işçilerin ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları vurgulamak için diğer “etkili platformlar” dahil olmak üzere diğer demokratik güçleri kullanmak.

Sonuç olarak

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden-doğrudan demokrasidir. Öncelikli olarak çoğulcu, yerinden demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir.

Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerli bir durumdur. Böyle bir yerelleştirme daha fazla otoriterleşmenin önünü kesebilecek ve barış ve demokrasiyi inşa edebilme gücüne sahip yapısal bir direnci örebilecek önemli bir araç olarak işlev görebilir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter eğilimlere karşı bir güç olarak hizmet edebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir.  

Nitekim yerel örgütlenmeler ve yerel güçler (büyük sermaye ile hemhal olan siyasal iktidar için ciddi bir risk oluşturduğundan), bugünlerde İktidar Bloku tarafından, muhalefetin kontrolündeki yerel yönetimler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu tür antidemokratik girişimleri boşa çıkarmak demokratikleşme ve barışın inşası açısından son derece önemlidir.

Dip notlar:

(1(1) Helena Norberg-Hodge,  “Localization: Essential steps to an economics of happiness”, www.localfutures.org, 2016. s. 28 (20 Haziran 20265).

(2(2) Agm, s. 50.

(3(3)  https://www.tni.org/files/publication-downloads/tni_7_steps_to_build_a_democratic_economy_online.pdf, 4-5 Aralık 2019, Amsterdam (20 Haziran 2026).

(4(4) Agr.

(5(5) Agr.

 

9 Haziran 2026 Salı

Ekonomide yavaşlama

 

Ekonomide gerçekler ve büyüklere masallar

Mustafa Durmuş

9 Haziran 2026


Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, ekonomik büyüme yavaşlıyor, yoksulluk artıyor. Buna rağmen siyasal iktidar işlerin iyi gittiğini söylemeye devam ediyor.

TÜİK, bu yılın ilk çeyreğine (Ocak-Şubat-Mart) ait ekonomik büyüme (GSYH) verilerini açıkladı. Buna göre, Türkiye ekonomisi bir süredir düzenli bir ekonomik yavaşlama sürecine girdi. Öyle ki bu yılın ilk üç ayında GSYH ancak yüzde 2,5 oranında büyüyebildi. Oysa geçtiğimiz yılın ikinci çeyreğindeki büyüme hızı bunun neredeyse iki katı idi (yüzde 4,7).

Büyüme hızındaki gidişat son beş çeyrektir şöyle: 2025/I: %2,5; 2025/II: %4,7; 2025/III: %3,8; 2025/IV: %3,4; 2026/I: %2,5. Yani ekonomi beş çeyrek öncesindeki düşük büyüme hızına geri döndü. (1)

Ayrıntılar daha ciddi sorunlara işaret ediyor!

Dahası ekonomik büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketiminin yüzde 4,8 ve devletin tüketiminin yüzde 2,1 artmasıyla (toplam yüzde 6,9) sağlanmış görünüyor. Bu dönemde yatırımlardaki artış ise yüzde 3 ile sınırlı kaldı. Üretim yönünden ise sanayi üretimin yüzde 0,8 oranında azaldığını belirtmek gerekiyor ki bu durum sanayi istihdamı açısından önemli sorunlara işaret ediyor.

Bu süreçte ihracatın yüzde 12,7 ve ithalatın yüzde 2 oranında azalmış olması, ekonominin motoru olduğu ileri sürülen dış ticaret sektörünün de tökezlediğinin bir kanıtı.

Ekonomi ihracat yoluyla büyütülemeyince, geriye içerdeki tüketim harcamalarını artırarak ekonomiyi büyütme yolu kalıyor. Ancak onun önündeki en büyük engel; yüksek enflasyon, ağır vergiler, çok kötü bir gelir dağılımı ve yoksullaşmanın, toplumun büyük bir kesiminin satın alma gücünü ciddi oranda düşürmüş olması.

Yani reel ücretler çok düşük, faizler çok yüksek olduğunda ekonomiyi reel olarak büyütmek zorlaşıyor çünkü tüketiciler harcama yapamıyor ya da artan belirsizlikler ve yüksek bireysel borçlar yüzünden temkinli davranıyorlar. Böyle bir büyümeyi iktidar yanlısı iktisatçıların dahi savunabilmeleri zor.

Emekçiler daha da yoksullaştı

İşçi sınıfı ve diğer emekçilerin milli gelirden aldığı payın geçen yılın aynı çeyreğindeki gibi yüzde 42,7 ile sınırlı kalması, emekleriyle geçinen milyonlarca insanın refahının artmadığını, hatta yüksek vergiler ve yüksek enflasyon yüzünden bu kesimin daha da yoksullaştığını gösteriyor.

Nitekim bu yılın mayıs ayında TÜİK’in aylık enflasyon oranının yüzde 1,71 ve yıllık oranın yüzde 32,24 olarak açıklanması (2), sadece yoksullaşmanın artarak sürdüğünü değil, aynı zamanda enflasyonla mücadelenin de başarısız olduğunu gösteriyor.

Kaldı ki TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon verileri ile ilgili güvensizlik sürüyor. Nasıl sürmesin ki: TÜİK’in aylık enflasyonu yüzde 1,71 ve yıllık enflasyonu yüzde 32,61 olarak açıkladığı bir anda, bağımsız iktisatçılar kuruluşu ENAG bunları sırasıyla; yüzde 2,16 ve yüzde 53,13 olarak açıkladı. (3) Yani iki kuruluşun verileri arasındaki fark neredeyse iki kat.

Emekli ücreti ve asgari ücret erimeye devam ediyor!

Yüksek enflasyon sonucunda beş ayda en düşük ücretli bir işçi emeklisinin aylık ücretindeki azalma 2,822 TL oldu ve net 20,000 TL’den 17,178 TL’ye düştü.

Benzer bir durum asgari ücretliler için söz konusu. Bu beş aylık süredeki ücret erimesi 3,962 TL oldu ve net 28,075 TL’den 24,114 TL’ye düştü.

Dahası, sorun yoksullaşmanın artmasının da ötesine geçti. Artık potansiyel bir açlık ya da eksik beslenme sorunu var. Çünkü yoksul hanelerin gıda harcamalarına ayırdığı pay giderek azalıyor.

TÜİK’e göre 2024 yılı sonunda; hane halkının gıda ve alkolsüz içkiler için ayırdığı pay toplam harcamalarının yüzde 18,1’ini oluşturuyordu.  2025 yılı sonunda bu pay yüzde 17,3’e düştü.

Çünkü konut ve kira harcamalarının payı arttı. Öyle ki 2024 yılında konut ve kira harcamalarının payı yüzde 26 iken, bu pay 2025 yılı sonunda yüzde 29,3’e yükseldi. (4)

Özetle, halkımız artık evinin kirasını ödeyebilmek için boğazından kısmak zorunda kalıyor.

Bu gerçekler ortada iken, bizlere anlatılan her ekonomik başarı hikayesi büyüklere masallardan başka bir şey değil.

Dip notlar:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak-Mart 2026 (1 Haziran 2026).

(2) TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Mayıs 2026 (5 Haziran 2026).

(3) https://x.com/ENAGRUP/status/2062765105914245574 (8 Haziran 2026).

(4) TÜİK, Hane halkı Tüketim Harcaması, 2025 (2 Haziran 2026).