5 Aralık 2020 Cumartesi

Ekonomi gerçekten büyüdü mü?

 

Ekonomi gerçekten büyüdü mü?

Mustafa Durmuş

5 Aralık 2020

Bu yılın Temmuz-Ağustos-Eylül aylarını kapsayan üçüncü çeyrekte ekonominin geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 6,7 oranında; bu yılın ikinci çeyreğine göre ise yüzde 15,6 oranında büyüdüğü ve yaklaşık 1,4 trilyon lira olarak gerçekleştiği açıklandı.(1) Bu durum havuz medyasınca Salgına rağmen elde edilen bir ekonomik başarı olarak sunuldu.(2)

Öncelikle TÜİK’in ekonomik büyümeyi hesaplama yöntemiyle ilgili bir saptama ile başlayalım. Bilindiği gibi TÜİK büyümeye ilişkin hesaplama yöntemini 2016 yılında değiştirdi. Bunun sonucunda da büyüme rakamları farklılaştı.

Tartışmalı büyüme tahmin yöntemi

Böylece, “GSYH zincirlenmiş hacim endeksi” adlı bir endeks kullanılarak yapılan yeni hesaplama ile ekonomik büyüme oranları (eski yönteme göre hesaplanandan bariz bir biçimde) yüksek çıkıyor. Öyle ki bu değişiklikle 2015 yılında bir anda kişi başı gelirimiz kâğıt üzerinde 2,000 dolar birden büyüdü.

Bu yöntem haklı olarak iktisatçılar tarafından eleştiriliyor. Özellikle de bu yöntemde baz yılı olarak 2009 yılı gibi yüzde (-) 4,7 olarak küçülmüş bir yılın alınmasının yanlış olduğu vurgulanıyor. Çünkü böyle en kötü performansa sahip bir yıl baz yıl olarak alındığında bu yıldan sonraki her oran çok daha iyi (yüksek) oluyor.

Ayrıca GSYH büyümesi bir önceki yılın aynı çeyreği ile kıyaslanarak ve o yılın ortalama fiyatları veri alınarak, yani yıldan yıla hesaplanıyor. Ancak böyle bir hesaplama bir yıl boyunca ekonomik büyümenin aşağı yukarı öngörülen bir yolakta (trendde)  hareket ettiği varsayımına dayanıyor.

Oysa (bu yıl Salgın nedeniyle yaşandığı ve daha da yaşanacağı gibi) çok sert iniş çıkışlar söz konusu olduğunda bu hesap yanıltıcıdır. Öyle ki GSYH’deki değişimlerin olduğundan daha küçük ya da daha yüksek gösterilmesiyle sonuçlanır.

GSYH büyümesi toplumsal refahın göstergesi olamaz

Kapitalist ekonomilerde iktisadi büyümenin ölçütü olan GSYH büyümesinin toplumsal refahın tek göstergesi olamayacağı yönünde ana akım iktisatçılar tarafından dahi giderek benimsenen bir yaklaşım söz konusu. (3)

Çünkü iktisadi büyümenin gerçek anlamda toplumsal refahı artırabilmesi için kapsayıcı olması, nitelikli istihdam yaratması, gelir bölüşümünde adaleti sağlayıcı olması, yoksulluğu azaltması, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yardımcı olması, farklı kimlikler arasındaki eşitsizlikleri azaltması ve son olarak da ekolojiyi tahrip etmemesi gerekiyor. Bu bağlamda iktisatçılarca ve bazı uluslararası örgütlerce farklı toplumsal refah ölçümü göstergeleri önerilmeye başlandı. (4)

Bir başka anlatımla, toplumsal ilerlemeyi ve iyi olma halini mutlak ve en yüksek ekonomik büyüme ile ilişkilendiren söylem bir burjuva propagandasıdır, kapitalist kültürel hegemonyanın bir yansımasıdır. Bu metalaştırma ve doğanın tahribatı gibi insan toplulukları ve ekoloji için yıkıcı etkilere sahip bir süreci içerir.  Oysa bizim sermayenin değil, insanın ve doğanın ihtiyaçlarını önceleyen bunun için örgütlenen bir ekonomik örgütlenme biçimine ihtiyacımız var.

Bu anlamda açıklanan büyüme rakamı doğru olarak kabul edilse (hatta çok daha yüksek oranlarda bir büyüme sağlanmış olsaydı bile) dahi, yukarıdaki ölçütlere uygun olmayan bir büyümenin başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere yoksullara, ezilen kimliklere, kadınlara ve doğaya bir hayrı yok. Tersine bunlara zarar veren bir büyüme olurdu.

Yanıtlanması gereken dört soru

Gelelim işin nicelik tarafına. Aşağıdaki soruların yanıtlarını arayarak başlayalım.

•Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte diğer ekonomilerden farklılaşarak çok daha hızlı mı büyüdü?

Hayır. Zira aynı çeyrekte (önceki çeyreğe göre) gelişkin ekonomilerde büyüme hızı, örneğin; İngiltere’de yüzde 15,5; İtalya’da yüzde 16,1; İspanya’da yüzde 16,7, Fransa’da yüzde 18,2 oldu.(5) Türkiye’de ise bu oran yüzde 15,6 olarak gerçekleşti. Yani Türkiye’de birçok gelişkin ekonomideki büyümenin altında bir büyüme gerçekleşti.

 •Bu bir ekonomik toparlanma işareti midir?

Hayır. Çünkü rakam doğru olarak kabul edilse dahi, açıklanan bu rakam ikinci çeyrek küçülmesinin neden olduğu kaybı telafi edip onun üzerine çıkabilecek bir düzeyde değil. (Nisan-Mayıs-Haziran) aylarını kapsayan ikinci çeyrekte ekonomi yüzde 9,9 oranında küçüldü. Kaldı ki üçüncü çeyrekte aynı oranda, yani yüzde 9,9 oranında bir büyüme sağlansaydı dahi bu kaybın tamamen kapatıldığı anlamına gelmeyecekti.

Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: 100 liralık bir milli gelirimiz olsun. Ekonomi yüzde 10 küçüldüğünde milli gelir 90 liraya düşer. Üç ay sonra bu kez ekonomi yüzde 10 büyüdüğünde tekrar 100 liraya çıkmaz,  99 lira olur. olur. Dolayısıyla ekonomi aynı oranda büyüse dahi hala 1 liralık bir kayıp söz konusudur.

•Bu yılın üçüncü çeyreğindeki bu yükseliş ekonominin gerçekte bir büyüme anında ve patikasında olduğunu gösterir mi?

Hayır. Çünkü bu rakam sadece (Temmuz-Ağustos--Eylül) ortalamasını gösterir. Önceki dönem olan (Nisan-Mayıs- Haziran) ortalaması çok düşük olduğundan baz etkisiyle ciddi bir sıçrama olduğunu anlatır, o kadar.

•Şu anda içinde olduğumuz dördüncü çeyrekte ve seneye de bu büyüme devam eder mi?  

Hayır. Zira bu büyüme Haziran ayında gerçekleştirilen erken açılma ile ekonominin kısmen normale dönmesiyle sağlandı. Bu arada şirketlerin, esnafın vergi vb borçları ertelendi, bazılarının bankalara olan kredi borçları da yapılandırıldı.

Kasım ayından itibaren ise artan salgın vakaları yüzünden işyerleri tekrar kapanmaya başladı, üretim ve ticaret yavaşladı, gelirler azaldı ve daha da azalacak. Üstelik bu ertelenen vergi ve kredi borçlarının da vadeleri geldi. Dolayısıyla (eğer aşı konusunda olumlu gelişmeler olmazsa) önümüzdeki yılın ortalarına kadar ekonominin toparlanması imkânsız gibi görünüyor. Kısaca dördüncü çeyrekte yeniden bir daralma kaçınılmaz olacak.

Ekonomiyi ne büyüttü?

Son bir soru: “Sürdürülemez de olsa, ekonomiyi büyüten nedir?” sorusu olabilir. Bu sorunun yanıtını TÜİK’in ilgili bülteninde bulmak mümkün. Bültende harcamalar yönünden ekonomik büyümeyi etkileyen faktörler şöyle sıralanıyor:

Sabit sermaye oluşumundaki (tahmin) yüzde 22,5’lik artış, ithalattaki yüzde 15,8’lik artış, hane halkı tüketimindeki yüzde 9,2’lik artış,  devletin tüketim harcamalarındaki yüzde 1,1’lik artış ve ihracattaki yüzde 22,4’lik azalma.

Sabit sermaye oluşumu verisi tahminden ibaret

Büyümeyi olumlu etkileyen faktörlerden sabit sermaye oluşumu rakamı kesinleşmiş bir veri değil, iş çevreleri ile yapılan anketlere dayalı olarak hesaba katılan bir veri, yani sadece bir tahmin. Dolayısıyla da geçerliliği oldukça tartışmalı. Kaldı ki bu kavramın içine hem doğaya zarar veren konut-inşaat yatırımları, hem HES’ler gibi enerji yatırımları, hem de silah sanayi yatırımları girdiğinden bu faktör üzerinden sağlanan bir ekonomik büyümeye çekince koymak gerekir.

Ekonominin dış ticaret üzerinden büyümediği ise çok açık çünkü ihracat neredeyse dörtte bir oranında küçülmüş.

284 milyar liralık kredi artışı

Geriye hane halkı tüketim harcamaları kalıyor ki büyümeyi büyük ölçüde açıklayan da bu faktör. Yani siyasal iktidar bu yılın Ekim ayına kadar banka kredileri ile tüketimi pompalamış. Ayrıca erken açılmayla birlikte kısmen elde edilen gelirlerle bu tüketimi artırmış, bu da sürdürülemez de olsa bir büyüme yaratmış.

Bu durumu Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan (BDDK) derlediğimiz son kredi verilerinden de görebilmek mümkün (6): Büyümenin gerçekleştiği Temmuz ayından - Ekim ayına toplam krediler yaklaşık 284 milyar lira artış göstererek yaklaşık 3,7 trilyon liraya ulaştı. Yani sadece 3 ayda piyasaya verilen krediler yüzde 8 oranında arttı.

Finans sektörüne 41 kere maşallah

TÜİK bülteninde yer alan bir başka veri de bu saptamayı doğruluyor. Öyle ki bu üç ayda en fazla büyüyen sektör yüzde 41,1 ile finans sektörü olmuş. Bu da artan kredilerle birlikte artan tüketim rakamlarıyla uyumlu.

Kısaca bu süreçte siyasal iktidar bir kez daha borçlandırmayla ekonomiyi büyütmek istedi, bankalar buna uyarak kredilerini artırdı, hem tüketiciler, hem de firmalar kredilere yüklenerek harcama yaptılar ve sonuçta böyle bir büyüme ortaya çıktı.

İşçinin payı 3 puan gerilerken patronun payı 5 puan arttı

Bu büyümenin işçilere, emekçilere bir şey getirmediği, aksine onlardan çok şey götürdüğü ise aynı bültenden net bir biçimde görülüyor:

“ İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içerisindeki payı geçen yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 32,9 iken bu oran 2020 yılında yüzde 29,9 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise yüzde 50,5'ten yüzde 55,3'e yükseldi”. (7)

Kısaca ekonomi büyürken emeğin ve emekçinin payı azaldı, sermayenin payı arttı.

Bankaların cirosu yüzde 49, kârı yüzde 28 arttı

BDDK verileri de bu büyümeden aslan payını bankaların aldığını ortaya koyuyor.

Öyle ki Temmuz’dan Ekim’e tüm bankacılık sektörünün ağırlıklı olarak faiz vb gelirleri biçiminde elde ettiği ciro yaklaşık 113 milyar lira artarak 345 milyar liraya yükseldi. Bu sadece 3 ayda cironun yüzde 49 arttığı anlamına geliyor. Sektörün vergi sonrası net kârı ise 11 milyar lira artarak 50 milyar liraya çıktı, yani kâr yüzde 28 oranında arttı. (8) Yani birkaç bankanın kârı artınca ekonomi de büyüdü. Bu da kapitalist büyümenin gerçekte bir toplumsal refah artışı değil, servetin ve sermayenin büyümesi olduğunu gösteriyor.

Bankaların efektif vergi yükü: yüzde 2,7

Bu süreçte bankaların ne kadar Kurumlar Vergisi ödeyeceği merak ediliyorsa bu sadece 3,1 milyar lira. Ödenecek bu vergiyi bu süreçte elde edilen ciroya böldüğümüzde efektif olarak vergi yükünü buluruz ki, bu sadece yüzde 2,7. Oysa Kurumlar Vergisi Kanunu’nda yazılı olan oran yüzde 22. Kısaca bankalar Kanunda yazan resmi-nominal oranın sadece onda biri kadar bir efektif vergi yükünü üstlenecekler.

Diğer taraftan OECD, Türkiye’deki bekâr bir işçiden alınan gelir vergisi, sosyal güvenlik primi kesintisi ve katma değer vergisi biçimindeki vergilerin işçinin ücretinin yüzde 43’ünü alıp götürdüğünü ileri sürüyor. (9) Buna bir de özel tüketim vergisi dâhil edilse işçilerin sırtındaki yükün ne kadar ağır olduğu ortaya çıkacaktır.

Sonuç: ekonomik büyüme zenginin servetini artırırken,   yoksulun  payını azalttı

Açıklanan ekonomik büyüme rakamı doğru olarak kabul edilse dahi, bu büyümenin toplumu, özellikle de emekçileri daha fazla borçlandırarak sağlandığı, buna karşılık finansal servetleri daha da büyüttüğü görülüyor.

Öte yandan böyle bir büyüme (insanları daha da borçlandırarak yoksullaştırdığı için etik olmaması bir yana), sürdürülebilir de değil.

Çünkü bu borçlar bir gün geri ödenmek zorunda. 10 milyon civarındaki işsiz, hızla batmakta olan küçük esnaf ve iyice mülksüzleşen çiftçiler ve yeniden atağa geçen Salgın göz önüne alındığında bu kredi borçlarının önemli bir kısmının batık olduğu açık.

Böyle giderse, bu geri ödenmeyen krediler bankaları vuracak ve bankacılık krizine yol açacak. Kim bilir belki de adalet böyle tecelli eder.

Dip notlar:

(1)     TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz - Eylül, 2020 (30 Kasım 2020).

(2)       https://www.trthaber.com/haber/ekonomi/turkiye-salgina-ragmen-3-ceyrekte-67-buyudu (30 Kasım 2020).

(3)       https://rwer.wordpress.com/2020/01/02/beyond-gdp;  David Pilling, The Growth Delusion: Wealth, Poverty, and the Well-Being of Nations, Bloomsbury Publ. 2018.

(4)       Jason Hickel, “Thought experiment: Radical abundance”, https://rwer.wordpress.com/2019/07/09; Thorvaldur  Gylfason, “Economic performance in two dimensions: How Europe beats the US”, http://voxeu.org/article/human-development-inequality-and-long-working-hours (22 August 2016).

(5)       “GDP and employment flash estimates for the third quarter of 2020”, https://ec.europa.eu/eurostat (13 November 2020).

(6)       BDDK, Temel bankacılık verileri-Ekim 2020, https://www.bddk.org.tr (3 Aralık 2020).

(7)       TÜİK, agb.

(8)       BDDK, agb.

(9)       OECD, Taxing Wages 2020, OECD Publishing, Paris, https://doi.org (May 2020).

 

 

1 Aralık 2020 Salı

Son yapılandırma kanunu devletin sosyal sınıflarla olan ilişkisine ayna tutuyor

 

Son yapılandırma kanunu devletin sosyal sınıflarla olan ilişkisine ayna tutuyor

Mustafa Durmuş

30 Kasım 2020

Torba yasa mantığı ile hazırlanan ve kamuoyunca “vergi ve prim affı” olarak da bilinen “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (1)” 17 Kasım tarihinden itibaren yürürlüğe girdi.

Özetle bu kanun ile sırasıyla:

İstihdamı teşvik etmek gerekçesiyle devlet, finansmanı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) karşılanmak üzere patronlar için maliyet unsuru sayılan sigorta primi gibi ödemeleri üstleniyor.

Ayrıca, (Madde 12- 4447 Sayılı Kanun Geçici Madde 27 (1.Fıkra/[b bendi ile)  Salgın sırasında ücretsiz izin adı altında gündeme getirilen günlük 39,24 liralık gelir desteği uygulaması uzatılıyor.

Çok sayıda vergi ve diğer kamu alacağının yeniden yapılandırılması ve bunların cezalarının ve gecikme faizlerinin iptali sağlanıyor.

Varlık Barışı adı altında sermayedarların kayıt dışı paralarını meşrulaştırarak kullanabilmesine imkân tanınıyor.

Bu yılın sonunda bitecek olan faiz gelirlerine tanınan Gelir Vergisi istisnası 2025 yılına kadar uzatılarak rantiyeye kaynak aktarımı sürdürülüyor.

Düzenlemeleri, gerekçelerini ve yol açacağı sonuçları sırasıyla ele alalım:

İstihdamı mı, sömürüyü mü teşvik?

(i) İstihdamı teşvik adı altında:

•İşveren prim desteği, prim teşviki, gelir vergisi stopaj teşviki ile damga vergisi desteğinin süresi 31 Aralık 2023' e ve ‘kısa çalışma ödeneği’nin süresi 30 Haziran 2021'e kadar uzatılıyor.

•Kayıt dışı işçi çalıştırmayı ödüllendirircesine (1 Ocak 2019-17 Nisan 2020) döneminde işten çıkarılanlar ile kayıt dışı çalışanları iş yerlerinde fiilen yeniden çalıştıran ve ilave istihdam sağlayan işverene ‘nakdi ücret desteği’ veriliyor.

•Ayrıca ( Madde 5- 4447 Sayılı Kanun Ek Madde 7 ile); “işsizlik ödeneğinden yararlandırılıp, işten ayrılmalarını takip eden 90 gün içerisinde özel sektör iş yerlerinde bu Kanun kapsamında işe giren ve işe girdiği tarihten itibaren hizmet akdine tabi olarak en az 12 ay süreyle kesintisiz çalışanlardan talepte bulunanların, 5510 sayılı Kanun md. 4/1-a uyarınca sigortalı sayılmak suretiyle, işe başladıkları tarihten önce yararlandıkları en son işsizlik ödeneği süresi için Kurumca Sosyal Güvenlik Kurumuna ödeme yapıldığı tarihte geçerli prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanacak uzun vadeli sigorta primi işveren ve sigortalı hisselerinin tamamı fondan karşılanır”.

Denilerek işsizlerin Salgın ve kriz  koşullarında bulabildikleri ve oldukça düşük ücretli olduğunu tahmin edebileceğimiz işlerde çalıştırılmaları teşvik ediliyor. Bu çerçevede patronların ödemesi gereken sigorta primlerinin tamamının da İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) karşılanması sağlanıyor.

İSF ilk kez zararda

İstihdamı teşvik gerekçesine sığınan bu düzenlemelerin patronlara önemli bir maddi destek niteliğinde olduğu açık. Üstelik bu destek genel vergi havuzundan da yapılmıyor. Bu destek işçilerin ödedikleri primlerden oluşan İSF’den verilecek.

Kısaca İSF’nin kaynakları patronlar için kullanılmaya ve buradan hareketle de patronların siyasal iktidara desteğinin sürdürülmesine devam edilecek. Yani bir tür “elin taşıyla elin kuşunu vurma” uyanıklığı sergileniyor.

Diğer yandan bu Fon’un varlığı ilk kez eksiye düşüyor, Fon ilk kez zarar ediyor. Bu durumu 2021 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’ndan görebilmek mümkün. Çünkü Rapor; İSF’nin gelir-gider fazlasının azalarak 2020 yılında açığa dönüştüğünü (milli gelirin binde 8’i oranında), bunun da kamu kesimi borçlanma gereğini artıracağını ifade ediyor. Bu da bu Fon’un aynı zamanda bütçe açıklarını kapatmak için kullanıldığını gösteriyor.

İşçiler ağır bir mali yük altında

Kuşkusuz bu gelişmeler bize işçiler üzerindeki mali yükün (vergi, prim vb kesintiler) gerçekten yüksek olup olmadığını sorgulatıyor. Bunun yanıtını OECD’nin bir raporunda bulabilmek mümkün. Çünkü OECD’nin bu raporu (2), Türkiye’de emek üzerinden alınan vergilerin emekçileri nasıl ezdiğini gözler önüne seriyor.

Buna göre, işçilerin ödediği Gelir Vergisi, Sosyal Güvenlik Katkı Payları ve Katma Değer Vergisi gibi üç temel vergi ve benzeri mali yük işçilerin belini büküyor.

Rapordan sadece bu üç verginin OECD genelinde bekâr bir işçinin brüt ücretinin yüzde 41,5’ini;  Türkiye’de ise yüzde 43’ünü götürdüğü görülüyor. İşçi evli ve iki çocuklu ise durum daha da kötüleşiyor çünkü bu yük OECD ortalamasında yüzde 26,4’e düşse de, Türkiye’de yüzde 37’inin üzerinde kalıyor. Yani Türkiyeli bir işçi OECD ortalamasından 11 puan daha fazla mali yük altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu da sermaye sınıfı gibi devletin de işçinin yarattığı artı değer üzerinde söz sahibi olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan bu hesaba sigara, petrol, alkollü içecek, beyaz eşya da dâhil geniş bir tüketim malı tabanından alınan Özel Tüketim Vergisinin getirdiği yük dâhil edilmiyor. Bu vergiler de eklendiğinde, Türkiye’nin patronlar için vergi cenneti olurken, işçiler ve emekçiler için nasıl bir vergi cehennemine dönüştüğü ortaya çıkıyor.

Kanun teklifinden esnek, kısa ve tazminatsız çalışma hükümlerini çıkarttırarak büyük bir başarı kazandığını düşünen işçi sendikalarının, asgari ücret görüşmelerinin başlayacağı Aralık ayında;  bu yasanın kesinleşen diğer maddelerinde patronlara hangi kaynakların aktarıldığını, bunun için İSF’nin nasıl zarar ettirildiğini, temsil ettikleri işçilerin üzerindeki mali yükün ne kadar ağır olduğunu hatırlamalarında büyük fayda var. Konuyu aylık 300-500 liralık bir ücret artışı talebi ile sınırlı tutmaksızın, bütüncül bir emek ve demokrasi mücadelesi vermeleri gerektiğini anlamaları gerekiyor.

Önce Kurumlar Vergisi indirimi, sonra Katar’a satış

•Kanun teklifinden her ne kadar Kurumlar Vergisi (KV) oranının 5 puan düşürülmesi maddesi geri çekilmiş olsa da,  “Borsa İstanbul Pay Piyasasında işlem görmek üzere en az yüzde 20 oranında ilk defa halka arz edilen kurumların paylarının, ilk defa halka arz edildiği hesap döneminden başlamak üzere beş hesap dönemine ait kazançlarına Kurumlar Vergisi oranı 2 puan indirimli olarak uygulanacak”. Yani borsa kazançlarında KV nominal olarak yüzde 22 yerine yüzde 20 oranında uygulanacak.(3)

Dünyanın, Kurumlar Vergisinde asgari bir oranın mutlaka belirlenmesi, bu oranın farklılaştırılarak büyük şirketlerin vergi oranının artırılması gerektiğini tartıştığı bir dönemde (4) bizimkiler yine bir uyanıklıkla önce oranı düşüren bir teklifle geldiler, sonra da bundan vazgeçtiler. Bu durumunda kamuoyunda, sarı sendikaların bir başarısı olarak sunulmasını sağladılar.

15 yıl öncesindeki Türk Telekom’un satışından ders alınmadı

Borsadaki arzlara ilişkin bu 2 puanlık indirimin ardından Borsa’nın yüzde 10’unun Katar sermayesine satışı gerçekleştirildi. Bu iki gelişme arasında bir ilişkinin olmadığını düşünmek naiflik olur. Çünkü bu satış bize Türk Telekom’un Lübnanlı Hariri ailesine 21 yıllığına satılması ve ardından yüzde 30 olan Kurumlar Vergisinin yüzde 20’ye düşürülerek bu şirkete havadan 200 milyar liralık vergi iadesi yapılmasını (5)  hatırlatıyor.

Kuşkusuz bu kanunda vergilerle ilgili sermayeye sunulan ilgili asıl “kolaylık” bu değil. Asıl vergi vb düzenlemesi; yine kamuoyunda yeni bir vergi affı olarak bilinecek olan ve vergi dâhil neredeyse her türden kamu alacağının 18 taksitle (36 ay) ödenebilmesini mümkün kılan bir yapılandırma.

Vergi ve diğer borçların yapılandırılması

500 milyar liralık bir kamu alacağının yapılandırılmasının amaçlandığı bu düzenlemenin kapsamında Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, Katma Değer Vergisi (KDV), Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi temel vergi borçları girdiği gibi,  tüm idari para cezaları ve diğer Hazine alacakları da yer alıyor. Ayrıca bu yapılandırmaya TOBB, TESK, Türkiye Barolar Birliği, TÜRMOB, ihracatçı birliklerinin aidat ödemeleri de dâhil edildi.

Böylece; vergi borçlarının dışında, 2020/Ağustos dönemi ve öncesindeki dönemlere ait kesinleşmiş olan:  Sigorta primleri, genel sağlık sigortası primleri, işsizlik sigortası primleri, idari para cezaları, iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda doğan rücu alacakları, yersiz ödenen gelir ve aylıklardan doğan alacaklar,  4/B sigortalılarının daha önce durdurulan hizmet sürelerinin ihyası halinde doğan alacaklar yapılandırılacak.

Bu kapsamda anapara borçları için gecikme cezası ve gecikme zammı ile faiz uygulanmayacak, borçlar yurt içi üretici fiyat endeksi ile güncellenecek. Peşin ödemelerde güncellenecek tutarın yüzde 90’ı, iki taksitli ödemede ise yüzde 50’si; vergi aslına bağlı olmayan usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezalarının yüzde 50’si affedilecek.

Çiftçi borçları yapılandırılmıyor

Yapılandırmaya dâhil edilmeyen en önemli borç kalemi ise çiftçilerin borçları. Bu da haklı olarak tepkilere neden oluyor. Zira devlete ve kendi kooperatiflerine kredi borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin başta traktörleri olmak üzere tüm üretim araçlarına haciz yoluyla el konulmaya başladı.

Bu durum aslında son 18 yıldır tarımda küçük üreticinin ve köylünün mülksüzleştirilmesi ve yoksullaştırılmasıyla, halkın da ucuz ve nitelikli gıdaya erişiminin imkânsız hale gelmesiyle sonuçlanan neo-liberal tarım politikalarının bir devamı.

Öyle ki bu politikaların bir sonucu olarak; 2021 yılı Merkezi Yönetim Bütçesinde tarım kesimine dönük tarımsal destekleme miktarı (yüksek enflasyona, kurdaki yükseliş nedeniyle sürekli artan girdi maliyetlerine rağmen), neredeyse sabit tutuldu (22 milyar lira), hatta mazot ve gübreye verilen desteklerde 787 milyon lira kesinti yapıldı. (6)

Patronlara sağlanan vergisel teşvikler bununla da sınırlı değil. Çünkü 1 Ocak 2021 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülen Konaklama Vergisinin yürürlük tarihi, 1 Ocak 2022 tarihine ertelendi. Belgeli turizm tesislerinin yatırımcıları ve işletmecilerinden aynı dönemde tahsil edilmesi gereken ecrimisillerin ödeme süreleri ise 6 ay ertelendi.

Yapılandırma esnafı iflastan kurtarır mı, kamu gelirlerini artırır mı?

Bu yapılandırmanın, Haziran’daki açılmayla birlikte işe geriş dönüş yapan özellikle de küçük ve orta ölçekli esnafı rahatlatmaktan ziyade, en azından bir kısmının batışını biraz daha ötelemeye yarayacağı açık.

Zira erken açılmadan bugüne kadar esnafın ancak yüzde 30 oranında toparlanabildiği,  bankalara, piyasaya olan eski borçlarının vadelerinin geldiği, ama bunları da ödeyemediği biliniyor. Üstelik yükseltilen faiz oranlarıyla bu borçların daha da artması kaçınılmaz olacak. Esnafa, kira ve çalıştırdığı işçilere gelir desteği yapılmaksızın üstelik de en az 6 aylık bir ödemesiz dönem imkânı sunmaksızın vergi, prim borçlarını 36 aya yaymanın faydası olmayacak (7) gibi görünüyor.

Diğer yandan devletin de bu yapılandırmadan gelir sağlama umudunun yüksek olmaması gerekiyor. Çünkü AKP Hükümetleri son 18 yılda dokuz kez yeniden yapılandırma kanunu çıkarttı. İki yılda bir çıkan af kanunları beklendiği gibi vergi ve prim gelirlerini artırmadığı gibi, mükelleflerin vergilerini ve prim borçlarını zamanında ödememe gibi bir refleks geliştirmeleriyle, vergisini zamanında ödeyenlerin ise aptal yerine konulmasıyla sonuçlandı.

Varlık affı yedinci kez sahnede

(iii) Kuşkusuz bu Kanunda dikkat çeken düzenleme getirilen Varlık Affı oldu. Çünkü Madde 21 ile (193 Sayılı GVK’ya eklenen geçici madde 93) ; T.C. vatandaşlarına ve kurumlarına ait olan fakat finansal sistemde yer almayan para, altın, dövizin yanı sıra,  menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları 30 Haziran 2021'e kadar Türkiye'deki banka veya aracı kuruma bildirilmesi halinde; bu gerçek ve tüzel kişilere bu serveti “nereden buldun” sorusu sorulmayacak, bu servetler üzerinden her hangi bir vergi alınmayacak ve her hangi adli bir soruşturma ya da geriye dönük vergi incelemesi de yapılmayacak.

Türkiye’de varlık afları ilk kez yapılmıyor. İlki 2008 krizi sırasında olmak üzere şu ana kadar altı kez yapıldı. “Varlık Barışı” gibi adlandırmalarla toplum nezdinde meşrulaştırılan böyle aflarla 2010 yılından bu yana finansal sisteme yaklaşık 150 milyar liralık kayıt dışı para sokuldu. Buna karşılık (daha önceki aflarda düşük oranda da olsa bu girişlerden vergi alındığı için) toplamda sadece 3,3 milyar liralık bir vergi geliri elde edilebildi. Bu şekilde sisteme giren kayıt dışı para 2010 ve 2013 yıllarında sırasıyla 47 milyar lira ve 69 milyar lira iken bu rakam 2018’de 16 milyar liraya 2019 yılında ise 17 milyar liraya kadar geriledi. (8) Yani AKP iktidarlarının son yıllarında kayıt dışı servet sahiplerinin bu aflara eskisi gibi rağbet etmediği görülüyor.

Servete servet katan vergi indirimleri ve kamu ihaleleri

Siyasal iktidarın büyük servet sahiplerine olan sevgisi varlık aflarıyla da sınırlı değil. Yine bütün dünyanın Salgınla mücadelede kaynak yaratabilmek için artan oranlı bir servet vergisinin gerekliliğini tartıştığı bir anda, bizde bırakın yüksek gelirlilerin vergisini artırmayı ya da servet vergisi koymayı, siyasal iktidar Eylül ayında sermaye kesimine 10 milyarlarca liralık vergi indirimi, istisnası ve muafiyeti sağladı.

Yani alınması gereken vergileri alınmadı. Bu yapılırken de bir kayırmacılığa daha imza atıldı ve (9 Ekim tarihli Resmi Gazetede açıklandığı gibi)  iktidara çok yakın olduğu bilinen bir şirketten 9,5 milyar liraya varan vergiyi almaktan vazgeçildi. Bu arada aynı inşaat şirketi Ağustos ayındaki bir 21/b ihalesiyle, yaklaşık 10 milyar liralık Bandırma-Bursa-Yenişehir-Osmaneli Yüksek Standartlı Demiryolu ihalesini aldı. (9)

(iv) Son değişiklik ise faiz gelirleriyle ilgili. Kanunun 19. Maddesi ile 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun Geçici 67. Maddesinde düzenlenen ve faiz dâhil finansal gelirlerin vergisini sıfıra kadar düşüren uygulama 2025 yılına kadar devam ettirilecek. Bu da siyasal iktidarın faiz lobisi söylemlerinin gölgesinde faizle olan imtihanının süreceğini gösteriyor.

Kanunda yapılan tüm bu düzenlemeleri, piyasaya güven ve itibar sözü veren yeni Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın 76,8 milyarlık yeni paket sözü ile tamamlayalım. Zira Bakan “ekonominin toparlanması için bütçeden 76,8 milyar lira ilave para harcayacaklarını, bütçe açığı ve cari açığın biraz daha artacağını, bunun da devlet  borçlanmasını daha da artıracağını” söyledi.(10)

Yani ne eski bakanın YEP’teki hesabı, ne de yeni bakanın bütçe hesabı tutmayacak. Bunda en büyük etken (iyi yönetilememe dışında)  Salgınla birlikte derinleşen ekonomik krizin artık kapitalizmin defolarını tamir edilemez bir noktaya getirmesi. Korona Salgını da fırsat bilinerek çıkartılan böyle torba yasalarla kaynaklar büyük sermaye ve patronlar için kullanılırken, bunun bedeli her zamanki gibi başta işçi sınıf olmak üzere tüm emekçi halklara ödettiriliyor.

Meseleyi bir kısım muhalefet partisi gibi sadece “liyakatsizlik, beceriksizlik, kötü yönetim” gibi konulara sıkıştırarak açıklamak ve bunun üzerinden muhalefet yapmak doğru bir yöntem değil. Düzenlemelerin neden ve nasıl yapıldığını anlayabilmek için sistemin en önemli aktörü konumundaki devletin sosyal sınıflarla kurmuş olduğu ilişki biçimine odaklanmak gerekiyor.

Devlet sosyal sınıflar ilişkisi

Bir başka anlatımla, son torba yasadaki düzenlemeler başta olmak üzere, bütçe ve diğer konuları bilimsel bir bakış açısıyla analiz ederek emekten yana politik önermeler geliştirebilmek için devletin sistem içindeki işlevini ve özellikli durumlardaki rolünü iyi kavramamız gerekiyor.

Bunun için de topluma benimsetilmiş olan ve ana akım burjuva ideolojisi ile beslenen devlet teorilerini sorgulamamız gerekiyor. Çünkü bu teoriler “devletin toplumsal işbölümünün gelişimi sırasında ortaya çıkan, dolayısıyla da sınıflar üstü, pasif bir organ olduğunu” ileri sürüyor. Böyle olunca da devlet müdahaleleri tüm toplumun lehine imiş gibi bir görüntü veriyor. Bu da bu müdahalelere emekten yana bir eleştirinin ya da karşı tavrın geliştirilmesini önlüyor.

Oysa devletin sosyal sınıflarla ilişkisi hiç de bizlere anlatıldığı gibi değil. Tarihsel sürece baktığımızda Marx ve Engels’in çalışmalarında açıkladıkları gibi devlet; ilk kez Asya toplumlarında gelişmeye başlıyor ve ilk işlevi de (sınıfların ortaya çıkmasının öncesinde) gruplaşan toplulukların ortak çıkarlarını korumak oluyor (ancak bu süreçte bu topluluklarda toprak üzerinde özel mülkiyet mevcut değil). Sonrasında sınıflı toplumların gelişimiyle devletin de yeni bir işlev üstlendiği görülüyor.

Yani önceleri grupların ortak çıkarlarını örgütlemek ve dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı onları korumak amacıyla oluşan devlet, sosyal sınıfların ortaya çıkmasıyla egemen, yöneten sınıfın yönetilen sınıfa karşı yaşam ve egemenlik koşullarını zorla sürdürme amacına hizmet etmeye başlıyor. (11)

Bir başka deyimle, ilksel toplumdan sınıflı topluma geçilince, başlangıçtaki ortak çıkarı koruma gereksinimi, çoğunluğun azınlık tarafından sömürüldüğü bir üretim biçimini koruma gereksinimine dönüşüyor, bu da bugünkü anlamda devleti var ediyor.

Uzlaşmaz sınıf çıkarlarının belirleyiciliği

Uzlaşmaz sınıf çıkarları ve devletin oluşumu fikri Engels’te oldukça nettir:  “Devletin rolü, uzlaşmaz çatışmayı frenleyip, kontrol etmek, bu çatışmanın düzeni bozmasına engel olmaktır.  Ancak bunu yaparken devletin, taraflı, sınıfsal niteliği de ortaya çıkar. Devlet sırasıyla, mevcut düzenin, yani statükonun koruyucusu olduğu (statüko sermayeden yana işler) için ve toplumsal zenginliklere sahip sermaye sınıfı devleti kontrol edebildiği için, sosyal sınıfların çıkarları karşısında tarafsız kalamaz. (12)

Sonuç olarak 

Çağdaş kapitalizmin işleyişi devletin rolüne bakılmadan analiz edilemez. Ayrıca devletin rolü sabit de değildir, kapitalist ekonomilerin içinde bulunduğu duruma ve sermaye birikim sürecinin karşı karşıya olduğu sorunlara göre farklılaşır. Devlet hem üretim ve bölüşümde hakemlik yapar, hem de kriz dönemlerinde kapitalist birikimi istikrara kavuşturmaya çalışır. Tüketim sübvansiyonları, işsizlik yardımları, vergi imtiyazları, kamu ihaleleri, doğrudan yatırımlar gibi efektif talep yaratma amacı olan müdahalelerde bulunur. Bu yolla devlet kriz zamanlarında sınıf mücadelesinden kaynaklanan çelişkileri, çatışmaları yumuşatma konusunda merkezi bir rol oynar. (13)

Ayrıca işgücünün kıt olduğu dönemlerde (tam istihdama yakın bir durum) ücretlere bir üst sınır getirerek ve ücret düzeyini verimliliklerle ilişkilendirerek kapitalist sınıfın çıkarlarını korur. Buna karşılık işgücünün bol olduğu dönemlerde istihdamı teşvik etmek gerekçesine sığınarak işgücü piyasasını esnekleştirir, emekçiyi koruyan yasaları da, onların kazanımlarını da ortadan kaldırmaya çalışır. Bu şekilde devlet sadece bölüşüm ilişkilerindeki çatışmaları hafifletmekle kalmaz, aynı zamanda politikalarını “istihdam artışına yardımcı olan politikalar” olarak sunarak toplum nezdinde meşrulaştırır.

Kanunlaşan son torba kanundaki istihdam teşviki altında patronlara sağlanan imkânlar ve sınıftan gelen tepkiler üzerinde kanundan çıkartılan iki maddeyi bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Keza kapitalist devlet gelir bölüşümünde de çok önemli bir rolü var. Hem asgari ücretle ilgili müdahalelerinde ve vergi politikalarıyla olduğu gibi yaratılan toplam değerin kapitalist sınıf ve işçi sınıfı arasındaki bölüşümünde; hem de faiz politikaları gibi para politikalarıyla, artı değerin kâr, faiz ve rant biçiminde bölüştürülmesinde etkili olur. İki sınıf arasındaki ilişkilerini yönetirken yasalar koyar, geliştirir, yasaları değiştirir, böylece sınıf çatışmasını kontrol altına alır.

Torba kanun ile çıkartılan vergi, prim afları ve özellikle de varlık affı devletin bölüşüm ilişkilerine sermaye sınıfı lehine yapmış olduğu müdahalenin en somut göstergesidir.

Dip notlar:

(1)  17 Kasım 2020 tarihli ve 31307 sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7256 Sayılı Kanun.

(2)    OECD, Taxing Wages 2020, OECD Publishing, Paris, https://doi.org (May 2020).

(3)  17 Kasım 2020 tarihli agk.

(4)      Eva Joly, “Tax havens: patience is running out”, https://www.socialeurope.eu (20 November 2020).

(5)  https://ozgurdenizli.com/rabbim-cleveland-dedi-yerseniz-mustafa-durmus (9 Eylül 2018).

(6)  https://www.dunya.com/kose-yazisi/mazot-gubre-hayvancilik-destegi-787-milyon-tl-azalacak (28 Ekim 2020).

(7)    “Palandöken: “Yapılandırma Kanununda değişiklik yapılmalı”, https://www.medya-24.com (24 Kasım 2020).

(8)    Taxia & Taxademy- Tax & International Advisory, 2020/131 sayılı ve 13 Kasım 2020 tarihli bülten.

(9)    https://twitter.com/cigdemtoker/status/1314479073310191617.

(10)                      https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/76-8-milyarlik-paket-aciliyor (18 Kasım 2020).

(11)                     F. Engels, Anti-Dühring, Herr Eugen Dühring's Revolution in Science, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1877/anti-duhring/index.htm ve F. Engels, The Origin of the Family, Private Property and the State, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1884/origin-family/index.htm.

(12)                    Neil Faulkner, “Introduction to Lenin’s State and Revolution”, www.counterfire.org (30 December 2012).

(13)                      Paramjit Singh and Balwinder Singh Tiwana, “The state and accumulation under contemporary capitalism”, https://mronline.org (20 February 2019):

 

 

22 Kasım 2020 Pazar

Türkiye’de zombileşen kapitalizme karşı toplumsal canlanma

 

Türkiye’de zombileşen kapitalizme karşı toplumsal canlanma

Mustafa Durmuş

22 Kasım 2020

Bir önceki yazımızda dünyada kapitalizmin içine girdiği zombileşme eğilimine değinmiştik, bu yazımızda Türkiye kapitalizminin zombileşmesini  ele alacağız. 

Türkiye’de (yeterli ve şeffaf verinin olmaması nedeniyle) şirketlerin zombileşmesi olgusu çok görünür olmasa da, buna neden olan faktörler aktif bir biçimde varlığını sürdürüyor.

Yazının ilk bölümünde belirtildiği gibi, faiz oranlarının yüzde 24’ten yüzde 8,25’e kadar indirilip, ardından bir kaç gün önce yapıldığı gibi, politika faizinin yüzde 475 baz puan artırılarak yüzde 15 seviyesine çıkartılması, piyasadaki kredi faizlerininse ise yüzde 20’yi aşması zombileşmenin bir nedeni.

Çünkü uzunca bir süredir gerçek değerinin ve enflasyonun çok altında tutulan faiz oranları, şirketlerin kredi biçiminde borçlanmasını (bir kısmının da döviz cinsinden) teşvik etti. Korona Salgını sırasında iyice açılan kredi musluğu şirketlerin bu borçluluk durumunu iyice artırdı.

Ancak Salgınla derinleşen krizde kârları iyice azalan, borçlarının faizini dahi ödeyemeyerek iflas etme durumuyla yüz yüze gelen  şirketler ancak aldıkları “yeni borçlarla ayakta durabilen” zombi şirketlere dönüşmeye başladılar.

Bol ve ucuz kredi zombileşmeyi teşvik etti

Kredilerden başlayalım: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verilerine göre geçen yılın sonu ile kıyaslandığında bu yılın Eylül ayında bankacılık sisteminden kaynaklanan kredilerin miktarı yüzde 34 oranında arttı ve 3,6 trilyon liraya yaklaştı.(1)  10 Temmuz haftasında son 3 aylık TL cinsinden kredi artışı ise yüzde 43’lük bir büyüme hızıyla 324 milyar TL ile zirveye çıktı. (2)

Bu süreçte hem BDDK’nın ticari bankalar için aktif rasyosunun yüzde 100’ün altında olamayacağı, aksine davrananların para cezasıyla cezalandırılacağı yönündeki kararı, hem de siyasal iktidarın doğrudan kontrolü altında hareket eden kamu bankaları bol kredi dağıtımında belirleyici rol oynadılar.

Öyle ki kamu bankalarının bu yılın ilk sekiz ayında verdikleri yeni kredi miktarı 406 milyar TL oldu. (3) Diğer yandan Haziran başından bu yana kamu bankaları aracılığıyla piyasaya sürülen 600 milyar TL’lik ucuz kredinin 465 milyar TL’si dövize ve altına yatırıldı.(4) Bu da kurun yükselmesinin bir diğer nedeni oldu.

Zombileşmeyi körükleyen böyle bol ve göreli olarak ucuz kredi hacmindeki artışın ardındaki faktörlerin başında Kredi Garanti Fonu (KGF) ve onun aracılığıyla verilen krediler geliyor.

Öyle ki KGF kredilerinin toplam krediler içindeki payı 2019 yılı sonunda yüzde 6 iken 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 10’a çıktı. Mart-Ağustos 2020 arasında ise ekonomideki tüm kredi artışının yüzde 44’ünden KGF sorumluydu. Benzer biçimde hem tüketici kredilerinde, hem de ipotekli konut kredilerinde ciddi bir artış oldu. (5) Bu süreç Eylül ayından itibaren yavaşlayarak tersine dönmeye başladı. Bu iniş çıkışlar zombileşme sürecini hızlandırdı.

Yüksek kur zombileşme nedeni

Düşük faizle birlikte sürekli artan döviz kuru Türkiye’deki zombileşmenin ikinci nedeni (ekonomi politikalarındaki yanlışlıkları veri kabul ederek). Yani Türkiye’deki şirketler sadece faiz değil, yüksek kur baskısının da neden olduğu bir zombileşme süreci yaşıyor.

Öyle ki bu yılın başına göre dolar kuru Ekim ayında 8.50’yi aştığında TL’nin döviz karşısındaki değer kaybı yüzde 43’e yaklaşmıştı. Bu da sadece, artık giderek daha fazla dolar cinsinden iç borçlanma yapan Hazine’yi değil, aynı zamanda (ve çok daha fazla bir biçimde) döviz cinsinden ciddi miktarda borçları olan, döviz açık pozisyonu giderek büyüyen şirketleri ve dolayısıyla da bankaları zora soktu.

Artan kur nedeniyle döviz cinsinden borçlarının TL karşılığı sürekli artan, buna karşılık kriz yüzünden kârları azalan şirketler borç servisi yapmakta zorlandıkları gibi, ülkenin bir ara 500’ün üzerine çıkan CDS puanı nedeniyle uluslararası piyasalardan yeni kredi almakta da zorlanıyorlar.

Dövizli borcun TL karşılığı hızla arttı

Döviz borçlusu şirketlerin bu durumunu şöyle bir küçük hesaplama ile açıklayalım: Bu yılın başındaki dolar kurundan 1 milyon dolar borcu olan bir şirketin, bu borcunun o günkü kurdan TL karşılığı 5 milyon 950 bin TL idi. Doların bugün itibariyle 7,60 olduğu bir anda bu borcun TL karşılığı 7 milyon 600 bine çıkıyor. Yani 11 ayda şirketin borcu yüzde 28 oranındaki kur artışından ötürü 1 milyon 650 bin TL artıyor. Özellikle de Salgın nedeniyle kârlarının iyice düştüğü, büyük zararların ortaya çıktığı bir dönemde bu durumdaki  bir şirketin ayakta kalabilmesi çok zor.

Nitekim özel sektörden gelen tepkiler de bu tespitleri doğruluyor. İzmir Ticaret Odası’nın  (İZTO) Başkanı Mahmut Özgener, hem kurun, hem faizlerin yükselmesinin reel sektörün işini iki kat zorlaştırdığının altını çiziyor. (6)

Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşunun toplam dış borcunun 50 milyar dolar (ve bunun da toplam kredilerin yüzde 73,6’sına denk düştüğü) (7) dikkate alındığında, kurlardaki hızlı yükselişin en büyük şirketleri de zombileştirebileceğini, aynı zamanda da olası bir bankacılık krizini tetikleyebileceğini öngörebiliriz.

Döviz pozisyonu açığı büyüyor, zombilerin sayısı artıyor

Finans sektörü dışında faaliyet gösteren “şirketlerin döviz cinsinden ve dövize endeksli borçları ile döviz cinsinden veya dövize endeksli alacakları arasındaki fark” demek olan döviz açık pozisyonunun gelişimi (döviz kurundaki artışla bağlantılı olarak) zombileşmeyi anlatabilmek açısından bir diğer önemli gösterge. Çünkü yüksek düzeyde döviz açık pozisyonuna sahip şirketlerin döviz borçlarını ödeyebilmek için yeni dış borç bulmaları zorlaşıyor, bu da kuru daha da sıçratıyor.

2007’nin başında GSYH’nin yüzde 5’i kadar olan bu açık pozisyon sürekli arttı ve 2018 döviz krizi öncesinde GSYH’nin yüzde 25’ine yükseldi.  Bu tarihten sonra açık pozisyonu (dış borç bulmak zorlaştığı ve döviz geliri olmayanların döviz cinsinden borçlanmaları 2018 başında alınan bir kararla zorlaştırıldığı için) yüzde 22,3’e gerilese de bu hala çok yüksek bir oran. (8)

Kısaca, Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının bilançolarında kur farkı kaynaklı yükler giderek artıyor, bu da döviz cinsinden borçlanmış olan şirketlerin bilançolarını olumsuz etkiliyor.  Yüksek kur, bankacılık krizlerinin de nedenlerinden biri olan şirket bilançolarının tahrip edilmesiyle sonuçlanırken, zombileşmeyi de artırıyor.

Konkordato sistemi ve batık kredi tanımında yapılan değişiklikler zombileşmeyi  teşvik ediyor

Zombileşmeyi teşvik eden diğer faktörler arasında; zor durumdaki işletmelerin, borçlarını zamana yayarak ödemelerini öngören konkordato sisteminin şirketler tarafından suiistimal edilmesi ve batık kredilerle ilgili olarak yapılan resmi düzenlemeler ön plana çıkıyor.

Türkiye’deki kamu bankaları başta olmak üzere ticari bankaların büyük bir kısmı batık kredilerinden dolayı ciddi riskler altındalar. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) ise batık kredi tanımında yaptığı değişiklikle, bu sorunu ötelemeye ve banka bilançolarını rahatlatmaya çalışıyor.

Yeni tanımlamaya göre; birinci ve ikinci grupta izlemeye alınan ve “donuk kredi” olarak adlandırılan krediler eskiden 90 gün geri ödenmediğinde batık sayılırken, bu yılın sonuna kadar geçerli olmak üzere bu süre iki katına çıkartılarak 180 gün oldu. (9) Yani 6 aya kadar geri ödemesi yapılmayan bir kredi artık batık kredi sayılmıyor. Böyle olunca da banka bilançolarındaki batık kredi oranı azaltılmış oluyor.

Buna rağmen bu tür geri dönüşü riskli kredilerde yeniden bir yükseliş trendi başladı. BDDK verilerine göre; 9 Ekim itibariyle bankacılık sektöründe ticari ve diğer kredilerde takibe düşen alacak miktarı 132 milyar 207 milyon liraya çıktı. Bir önceki hafta 131 milyar 322 milyon lira seviyesindeydi. Bir haftada 885 milyon liralık artış yaşandı. Bankaların sahiplik yapısına göre incelendiğinde ise bunun; yerli özel bankalarda 9 Ekim'de 49 milyar 77 milyon lira olduğu, yabancı bankalarda 44 milyar 669 milyon liraya, kamu bankalarında ise 38 milyar 461 milyon liraya ulaştığı görülüyor. (10)

Tahsili zor kredilerin yüzde 89’unun KOBİ, ticari ve kurumsal nitelikte olması (11) ise sektörün ve dolayısıyla da bankaların nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor.

Borsa zombileşiyor

Zombileşme sadece şirketlerle sınırlı değil. Borsa da giderek zombileşiyor. Döviz kurunun çok hızlı yükseldiği Ekim ayının sonlarında BİSTUM endeksinde alınıp satılan şirketlerin hisselerinin değerinin ciddi oranda gerilemesi bunun bir göstergesi.

Öyle ki Borsanın neredeyse yarısına yakın bir rakam olan 193 şirketin hisse fiyatı 1 doların, 212 şirketinki ise 1 avronun altında işlem gördü.  Bu şirketler arasında TSKB, Yapı Kredi Bankası, Vakıf Bank, Halk Bankası ve T. İş Bankası’nın da bulunması (12) zombileşmeşmenin adım adım bankalara doğru sirayet edebileceğinin bir göstergesi.

Nitekim 2 Kasım tarihli bir haber Borsadaki batık şirketlere ilişkin sayının giderek artabileceğine işaret ediyor.

Buna göre, Borsa İstanbul, Egeli & Co'ya ait 3 şirketin “faaliyetini devam ettiremeyecek seviyede finansal durumunun bozulmuş olması nedeniyle” borsa kotundan çıkartılmasına karar verdi. Oysa bu şirketlerden piyasa değeri 50 milyon lira olan Egeli Yatırım'ın hisse senedi son 1 yılda yüzde 1,170 yükseldi. Şirketin borsadan çıkarıldığı gün de hisseleri yüzde 9,49 zıplayarak tavan oldu. Şirketin, bu yılın ilk 9 ayında 8,4 milyon lira kâr etmesine rağmen, 42 milyon liralık birikmiş zararı var. Yılın ilk 9 ayında 306 milyon lira zararı olan ikinci şirket Egeli Enerji hisseleri de 1 yılda yüzde 537 arttı. Üçüncü şirket Egeli Tarım'ın ise 19 milyon liralık aktifine rağmen 12 milyon lira geçmiş yıl zararı bulunuyor. Şirket sadece yılın ilk 9 ayında 1,5 milyon lira zarar etti. (13)

Vergi ve borç yapılandırması zombileşmeyi artıracak

17 Kasım tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla (14) büyüklüğü 500 milyar lirayı bulan; vergi, para cezaları, faizler, gecikme cezaları, SGK prim borçları ve bunların cezaları gibi ödenmemiş borçların yeniden yapılandırması özel sektörün sorunlarını ötelemenin dışında,  bazı zombi şirketlerin ölümünü geciktirirken, başka şirketlerin de zombileşmesinin önünü açacak.

Ayrıca bu yılın sonuna kadar gerçekleştirilmesi öngörülen şirketlerin borç yapılandırmasına ilişkin düzenleme de zombileşmeyi artıracak. Çünkü şirketlerin Salgın ile ağırlaşan finansal koşulları hükümetin ve bankaların devreye aldığı yeniden yapılandırma ve kredi erteleme ile çözülmeye çalışılmıştı. Bu çerçevede Nisan’dan bu yana birçok şirketin kredi borcu ertelenmişti ancak bu ertelemelerin sonuna gelindi. Yapılan borç erteleme ve yapılandırmaya rağmen birçok şirket borçlarını geri ödemede zorluk yaşadığı görülüyor.

Bu yönde ilk sinyal Diriteks Tekstil’in KAP’a yaptığı ‘ödeyemiyorum’ açıklamasıyla geldi. Uzmanlar bu tarz açıklamaların artacağına dikkat çekiyor. (15) Diğer yandan bu şirketin hisseleri Borsa İstanbul’da yakın izleme pazarında alınıp satılıyor. Şirketten gelen kredi borcunun ödenemediği açıklamasına rağmen şirketin hisseleri artmaya devam etti. Öyle ki hisselerinin değeri bu yıl yüzde 246 arttı. Sadece Ekim ayındaki yükselişi ise yüzde 20 seviyesinde. (16)

Bu durum bir yandan, ekonomi krizdeyken borsadaki yükselişin altının boş ve daha ziyade spekülatif olduğunu gösterirken, diğer yandan borsanın da zombileşmeye başladığına işaret ediyor.

Bu durum aslında gelişkin ekonomilerde de yaşanıyor. Örnek olarak ABD’de Mart- Haziran 2020 tarihleri arasında devletin piyasalara verdiği devasa finansal desteğinin sonucunda S&P 500 Endeksi kurgusal olarak yüzde 40 değer kazandı. Üstelik bu yükseliş devasa biçimde artan işsizliğe rağmen gerçekleşti. Bu nedenle de, daha önce de vurgulandığı gibi, ABD’de borsaya kote her 5 şirketten 1’i zombileşmiş durumda.

Emek sömürüsü daha da artacak

Diğer yandan hem dünyada, hem de Türkiye’de borsalardaki böyle spekülatif yükselişlerin nesnel sınırları var. Çünkü ucuz kredilerin borsaya akıtılmasıyla şişirilmiş olan bu kurgusal sermayenin kendi reel bir değer yaratmıyor.  Gerçekte, kapitalist bir ekonomide borsadaki hisseler dâhil tüm finansal varlıklar işçi sınıfının emeğinin sömüründen elde edilecek gelecekteki değerler üzerindeki iddialardan ibaret.

Yani borsanın her yükselişi gelecekte emeğin çok daha fazla sömürülmesini, bu sömürünün inanılmaz ölçülerde yoğunlaştırılmasını gerekli kılıyor.  Siyasetteki giderek artan tekçiliğin ve otoriterleşmenin arkasındaki ekonomik motiflerden biri de bu.

Paralel bir biçimde, ölmesine izin verilen ya da devletçe kurtarılan zombi şirketler ve bankaların, bu batış ve kurtarmaların neden olduğu ve devletçe üstlenilen maliyetler işçi sınıfının daha çok çalıştırılarak, daha fazla artı değer üretmesiyle, daha fazla sömürülmesiyle ve daha fazla vergi vermesiyle telafi edilecek.

Döviz krizi, bankacılık krizi ve devlet mali krizi

Sorun bununla da sınırlı değil. Şirketler ve piyasalar düzeyinde gözlemlenen bu zombileşme makro düzeyde bir büyük tehlikeye de işaret ediyor. Bu “ödemeler bilançosu krizi” ya da “döviz krizi” riskinin giderek artması ve bunun neden olacağı büyük çaptaki ekonomik ve sosyal zararı anlatıyor.

Bu tür krizler, kısa vadeli dış borcun ciddi bir büyüklüğe erişmesine paralel bir biçimde (önümüzdeki 1 yıllık bir sürede Türkiye’nin döviz açığı 211 milyar dolar civarında, buna karşılık MB’nin net rezervleri eksi 40 milyar doların üzerinde seyrediyor), cari açığı finanse etmek için gerekli olan sermaye girişleri aniden durduğunda doğuyor.

Böyle bir ani duruşun nedeni yabancı kreditörlerin ülkenin borçlarını zamanında ve eksiksiz ödeyebilecekleri konusunda endişeye düşmeleri. Bu endişeler henüz küçük olduğunda bu durum sadece ülkenin risk primine yansıyor ve bu prim artıyor.  Akut bir hal aldığında ise risk primi füze hızında yükseliyor ve sonuç olarak finansman akışı duruyor. Türkiye’de 5 yıllık CDS’lerin 400- 500’ler civarında olması bu açıdan son derece önemli.

Ani duruştan daha da tehlikelisi ise artan sermaye çıkışları. Güven yitimi söz konusu olduğunda ülkeye gelen yabancı sermaye (ya da yerli sermaye)  aniden ülkeden kaçmaya başlıyor. Bunun sonucunda hem ekonomik kriz derinleşiyor, hem de özel şirketlerin ve devletin döviz cinsinden borçlarının servisinin yapılamaması yüzünden, sistemik bir bankacılık krizinin önü açılıyor. (17)

Bu bağlamda borçların ağırlıklı olarak döviz cinsinden olması çok riskli. Zira bankalara bir hücum söz konusu olduğunda, rezervleri erimiş Merkez Bankası’nın bu çapta bir döviz talebini karşılayabilmesi ve bankalara likidite sağlayabilmesi mümkün değil.

Sistemik bir bankacılık krizi ise devlet borçlarını artırarak devlet mali krizine neden oluyor. Devlet borcundaki artışın ise doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki nedeni var. Sırasıyla:

(i) Doğrudan maliyetler biçiminde; yani devlete ait mali kaynaklar zor durumdaki finansal kuruluşların sermaye yapısını güçlendirmek ve yeniden yapılandırmak için kullanılıyor.

(ii) Dolaylı maliyetler biçiminde; yani ekonomik faaliyetlerdeki düşüş bütçe açığını artırıyor, ekonomiyi istikrara kavuşturmak için anti döngüsel maliye politikaları uygulanmak durumunda kalınıyor ki, bu da borçlanma gereğini artırıyor. (18)

Özcesi

Türkiye’de bir süredir çoklu krizler mekaniğinin devrede olduğuna kuşku yok. Bunun tam bir çöküşe gidişini önleyebilmek için olsa gerek, siyasal iktidar son bir çaba olarak eldeki iki önemli ekonomi politikasından sorumlu konumundaki MB Başkanını ve Hazine ve Maliye Bakanını değiştirdi, faiz artırımına gitti, yerli ve yabancı sermayeye güven tazelemek için hukukta ve ekonomide reformlar yapma sözü verdi. 18 yıllık uygulamalarına ve özellikle de son yıllarına bakarak siyasal iktidarın demokrasi sevdalısı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. 

Verilen sözler ağır Salgın koşullarında tekrar kapanmaya başlayan ekonomideki çöküşü (beraberinde siyasetteki) önleyebilecek mi, toparlanmaya yardımcı olacak mı, şimdiden kestirmek zor.   

Ancak asıl sorulması gereken soru şu olmalı:  Devasa boyutlara erişen işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığında, demokratik hak ve özgürlüklerin iyice kısıtlandığı bir ortamda ekonomik, demokratik ve politik mücadeleyi nasıl örgütleyeceğiz, giderek zombileşen insanımızın  üzerindeki gri kıyafetleri  çıkartıp, sorumlu ve bilinçli yurttaşlar olarak siyaset sahnesine çıkmasını nasıl sağlayacağız?

Dip notlar:

(1)     https://www.bddk.org.tr/BultenAylik (3 Kasım 2020).

(2)       Uğur Gürses , “Yangına körükle koşan itfaiyeci”, https://ugurses.net (22 Ekim 2020).

(3)       https://www.dunya.com/kose-yazisi/hazine-neden-fazla-borclaniyor (3 Kasım 2020).

(4)       https://ahvalnews.com/tr/ekonomi/kamu-bankalarindan-ucuz-kredileri-kapanlar-465-milyari-doviz-ve-altina-yatirdi (25 Eylül 2020).

(5)       https://www.fitchratings.com/research/banks/coronavirus-will-weaken-turkish-banks-asset-quality (9 September2020).

(6)       https://www.dunya.com/finans/haberler/kurdaki-dalgalanma-reel-sektoru-zorluyor-haberi (30 Ekim 2020).

(7)       Vahap Munyar, “‘500 Büyük’te 50 milyar dolar dış borç var”, https://www.dunya.com (17 Temmuz 2020).

(8)       Fatih Özatay, “Yüksek açık pozisyon varsa...”, https://www.dunya.com (27 Ekim 2020).

(9)       8948 Sayılı 17 Mart 2020 tarihli  Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Kararı.

(10)   https://www.dunya.com/finans/haberler/yapilandirilan-kredilerin-geri-odemelerinde-sikinti-haberi (20 Ekim 2020).

(11)   https://www.dunya.com/finans/haberler/sorunlu-kredilerin-yuzde-89u-ticari-haberi (2 Kasım 2020).

(12)   https://www.dunya.com/finans/haberler/193-hissenin-fiyati-1-dolarin-altinda-haberi (28 Ekim 2020).

(13)   https://t24.com.tr/haber/yilda-yuzde-bin-yukselen-cuma-gunu-tavan-olan-hisse-borsadan-cikarildi (2 kasım 2020).

(14)                     Bazı alacakların yeniden yapılandırılması ve bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun, Kanun No. 7256 (11 Kasım 2020).

(15)   https://www.dunya.com/finans/haberler/yapilandirilan-kredilerin-geri-odemelerinde-sikinti-haberi (20 Ekim 2020).

(16)   Adm.

(17)   Stephen Cecchetti, Kim Schoenholtz ,”Sudden stops: A primer on balance-of-payments crises”, https://voxeu.org (9 July 2018).

(18)   Claudio Borio, Juan Contreras and Fabrizio Zampolli, “Assessing the fiscal implications of banking crises”, https://www.bis.org/publ/work893.htm (22 October 2020).