23 Ocak 2019 Çarşamba

BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ


BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ

Mustafa Durmuş

18 Ocak 2019

İngiltere’de muhafazakâr May Hükümetinin Brexit ile ilgili, Avrupa Birliği (AB)   ile uzlaşarak parlamentoya getirdiği anlaşma ezici bir çoğunlukla reddedildi.
Bu oylamada iktidar partisinin milletvekillerinin yarıya yakın kısmı da muhalefet ile birlikte “hayır” oyu kullandı.

Bu gelişme bir politik krize neden olmadı, zira ardından yapılan güven oylamasında (çok dar bir çoğunlukla da) olsa May Hükümeti güvenoyu aldı. Ancak, Brexit konusu hala ülkenin çözüme kavuşturulamamış, ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlara yol açacak temel bir konusu olarak ortada duruyor.

Öyle ki Brexit gerçekleştiğinde, 1980’li yıllardan bu yana ülke ekonomisinin neredeyse tek sürükleyici gücü haline gelen finans sektörünün bundan nasıl etkileneceği ve finans kapitalin bu konuda nasıl bir tavır alacağı konusu belirsizliğini sürdürecek.

Diğer taraftan Avrupalıların ülkeden çıkmaları halinde hali hazırda yüksek düzeylerdeki (özellikle de Londra’daki) konut-emlak fiyatlarında nasıl bir çöküş yaşanacağı ya da örneğin İspanya’da yerleşik olarak iş yapan yüzbinlerce Britanyalının işlerini bırakıp ülkeye geri dönmeleri halinde bunun işsiz sayısını daha da artırması gibi endişeler de gündeme gelecek.

Brexit’in, Ankara Anlaşması ile bu ülkeye gelen Türkiyelilerin durumlarını nasıl etkileyeceği ise bir diğer belirsizlik konusu olmaya devam edecek.

BREXIT TESADÜF DEĞİL
Brexit sorunu tesadüfen gündeme gelmedi. Küresel kapitalizmdeki son gelişmeler sistemin kendi iç çatışmalarının sistemi ve bu sistemin aktörleri olan bazı ülkeleri bu tür gelişmelere sürüklediğini gösteriyor.

Örneğin 2016 yılında ABD’de Trump sürpriz bir şekilde başkan seçildi ve ardından bu ülkenin diğer emperyalist ülkelerle kur, faiz ve ticaret savaşları da başladı.

Öyle ki 2008 Finansal Krizinin ardından yaşanan Büyük Resesyon’dan 10 yıl sonra dahi tam anlamıyla çıkamamış olan küresel kapitalizm, bu yıldan itibaren yeniden bir resesyon (ekonomik durgunluk) tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Üstelik dünya ekonomisi bugün hiç olmadığı kadar borçlu. Öyle ki toplam borç stokları dünya hasılasının yüzde 318’ine kadar çıktı. Yani dünya bir borç geri ödeme krizinin tetikleyebileceği yeni bir küresel finansal kriz tehdidi ile karşı karşıya.

KAPİTALİST KÜRESELLEŞME BAŞARISIZ
Reel ekonomi cephesinde ise, başta İngiltere, Japonya, Avro Bölgesi ülkeleri ve Brezilya, Arjantin, Güney Afrika ve Türkiye gibi adına “Yükselen Ekonomiler” de denilen az gelişmiş ülkelerde ekonomik büyüme hızlarının hızla düşmesi ya da ekonomilerin bizzat küçülmesi biçiminde ciddi sorunlar yaşanıyor. Örneğin Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 2-3 oranında küçülmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor. Dünyada sadece ABD ekonomisinin göreli bir iyi halinden söz ediliyor.

Kısaca; son 40 yıldır, artan finansallaşma ve neo-liberal serbestleştirmenin ve özelleştirmelerin yanı sıra iyice hız kazanmış olan küreselleşme de kapitalizmin 1970’lerin ortalarından itibaren içine girdiği yapısal krizine çare olamadı. Böyle olunca da son birkaç yıldan bu yana küreselleşme hız kesti ve özellikle de büyük ekonomilerin içe dönme süreçleri başladı.

İÇE DÖNME, EKONOMİDE MİLLİYETÇİLİK DÖNEMİ
Küreselleşmedeki bu yavaşlama ve içe dönmenin pek çok ekonomik ve siyasal göstergesi mevcut. Sırasıyla: Dünya ticareti yavaşladı. Küresel ticaretin dünya hasılası içindeki payı 2007 yılında yüzde 28’den, 2017’de yüzde 21’e geriledi. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları aynı süreçte yüzde 39 azaldı. Artık az gelişmiş ülkelerden gelen, düşük maliyetle üretilen meta ihracatının payı da ciddi olarak düştü (1).

Bu da Türkiye gibi göreli olarak ucuz işgücüne dayalı üretim yapan ülkelerin ihracat yolu ile ekonomilerini büyütmelerinin iyice zorlaşacağını ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu gelişme cari açık sorunlarının daha da büyümesine neden olacaktır.

EŞİTSİZLİK VE OTORİTERLEŞME ARTIYOR
Yani ulusal ekonomiler (dolayısı ile sermaye), yeterince büyüyemediği gibi gelir ve servet bölüşümü adaletsizliği hem ülke içinde, hem de ülkeler arasında giderek artmış durumda.

Öyle ki, Oxfam’ın verilerine göre, bugün dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusu toplam dünya servetinin yüzde 50’sinden fazlasına sahip durumda. Türkiye’de ise en zengin yüzde1’in servetten aldığı pay yüzde 54’ü aşarken, en zengin yüzde10 ise yüzde 78’e el koyuyor. Bu da ülkenin nasıl bir bölüşüm adaletsizliği içine sürüklendiğini gösteriyor.

Bölgesel savaşlar ve iç savaşlar sürerken çok ciddi bir mülteci sorunu başta Ortadoğu, Türkiye ve Avrupa olmak üzere dünyayı yakıcı bir biçimde etkiliyor.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda aralarında ABD, İtalya, Brezilya, Macaristan ve Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede siyasal iktidarlar giderek daha da otoriterleşti veya iktidara aşırı sağcı – ırkçı yeni popülist partiler geldi.

Özcesi, kapitalist küreselleşme sınırlarına eriştiğinde, sömürgeleştirerek, metalaştırıp ticarileştirecek başka alanlar kalmadığında, egemen sınıflar sermaye ve servet birikimini, dolayısıyla da sömürüyü arttırabilmek için bu kez içeride kaynaklara zorla el koymaya, ekolojiyi tahrip edercesine gasp etmeye, işçileri güvencesiz ve yeni kölelik koşullarında çalışmaya zorlamaya ve  aşırı fiyatlama, yüksek banka faizleri ve komisyonları yoluyla sömürüyü daha da arttırmaya yöneldiler.

Ne Trump’u, ne Brexit’i, ne de yeni otoriter rejimleri ekonomideki ve siyasetteki bu küresel gelişmelerden ayrı ele almamak gerekiyor.

“YA BARBARLIK, YA SOSYALİZM”
Katledilişinin 100. Yılında Rosa Lüksemburg’un kapitalizmin geleceği ile ilgili olarak I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaptığı tespitin ete, kemiğe büründüğünü görmek ne acı.

Rosa 100 yıl önce gelinen yol ayrımını “ya barbarlık ya sosyalizm” biçiminde tanımlamıştı. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle kapitalizmin burjuva demokrasisi ile beraberliğinin bittiğini ve giderek savaşların, militarizmin ve otoriterliğin, kısaca  “barbarlığın” ön plana çıktığını görüyoruz.

Diğer yandan rotayı bu kötü gidişatı durdurabilecek bir yöne yani demokratikleşme ve kesintisiz bir biçimde sosyalizme çevirebilmek de mümkün. Çünkü barbarlık olsa olsa dünyanın sömürücü yüzde 1’inin bir tercihi olabilir, geri kalan asıl çoğunluk olan yüzde 99’unun ne tercihi, ne de kaderi olamaz.

DİP NOTLAR:

(1) Mc Kinsey Global Institute, Globalisation in transition: The future of trade and value chains, January 2019.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder