popülizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
popülizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2019 Perşembe

DEFOLU KUMAŞTAN BİR ÜRETİM DAHA: BORİS JOHNSON


DEFOLU KUMAŞTAN BİR ÜRETİM DAHA: BORİS JOHNSON

Mustafa Durmuş

29 Temmuz 2019

Modi, Trump ve Bolsonaro gibi isimlerin ardından iktidardaki milliyetçi-otoriter popülist liderler kervanına Boris Johnson da katıldı, T. May ’in istifasıyla boşalan İngiltere’deki başbakanlık koltuğuna oturdu.

SAĞCI, IRKÇI, CİNSİYETÇİ VE SERMAYE AŞIĞI

Yukarıda adları verilen ama aslında sayıları dünyada çok daha fazla olan bu liderlerin belirgin bazı özellikleri var:  İkiyüzlülükle, seçkinlere karşı sıradan insanların, halkın çıkarlarını savunduklarını ileri sürerler; insanların korkularını ve duygularını manipüle ederler, onlara yalan söylerler (1).  

Bu liderlerin bir diğer özelliği, iktidar olduklarında mevcut devlet aygıtını ele geçirerek, onu hem kendilerini, hem de çevrelerini zenginleştirmek için kullanmak, yani bir tür “ahbap-çavuş kapitalizmini” yaygınlaştırmak (2).

Ayrıca kişisel özelliklerinde de ortak yönler fazlasıyla mevcut. Trump ve Bolsonaro ırkçı, yalancı, mülteci düşmanı, cinsiyetçi ve homofobik söylemleriyle akıllara kazınmıştı. Johnson ise “kendini kontrol edemeyen, derbeder bir yaşam tarzına sahip, kronik yalancılığı ve uygunsuz davranışları yüzünden daha önceki işlerinden kovulmuş biri” olarak tanımlanıyor (3).

Ayrıca başbakan olmadan çok kısa bir süre önce, bir gece yarısı kız arkadaşı C. Symonds ile ciddi bir münakaşaya girmesi sonucunda bu durumdan rahatsız olan komşuların şikâyetiyle Symond’un evine polisin gelmesiyle bir skandala adı karışan bir politikacı (4). Bu kişisel özellikleriyle Johnson’un diğerlerinden farklı olmadığı ortaya çıkıyor.

İNGİLTERE’DE ENDİŞE İLE KARŞILANDI

Johnson’un başbakan olması, beklendiği gibi, İngiltere’deki emekçileri,  ilericileri, solcuları, demokratları ve aralarında Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının da bulunduğu göçmenleri endişelendirdi.

TRUMP VE JHNSON’UN ÇANKIRI’LI HEMŞEHRİLERİ MEMNUN

Ülke dışında Johnson’un başbakanlığına sevinenlerin başında ise ABD Devlet başkanı Trump geliyor. Trump, Johnson’un kararlı, zeki iyi bir politikacı, aynı zamanda da kendisinin İngiltere versiyonu olduğunu söyledi (5). Yani 1980’lerin başında Reagan ve Thatcher ile somutlaşan neo-liberal neo-otoriter Anglo-Sakson İttifakı bugünlerde Trump ve Johnson ile sürdürülüyor.

Johnson’un başbakanlığı Türkiye’de sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından değil, Çankırı’nın bir köyünde yaşayan Johnson’un dedesinin köylüleri tarafından da memnuniyetle karşılandı (6).

Yurdum insanı Johnson’un başbakan olmadan önce Brexit karşıtı açıklamaları sırasında Brexit’i (aralarında Türklerin de bulunduğu göçmenleri İngiltere’den kovmak için istediğini belirten sözlerini duymadıklarından olsa gerek) sırf Osmanlı bir dedeye sahip olduğu için Johnson’u sahiplendiler.

COCKBURN: YUMUŞAK DARBE!

Britanyalı gazeteci - yazar P. Cockburn İngiltere’deki bu gelişmeyi (Trump’ın seçilmesine ilave olarak) 1920 ve 1930’ların demagog milliyetçi popülist liderlerin yükselişine ve başbakan olma biçiminden hareketle bunu bir tür yumuşak darbeye benzetiyor (7).

MONBİOT: ULTRA ZENGİN YERLİ OLİGARKLARIN DÖNEMİ

Tarihsel olarak adı burjuva demokrasisi ile anılan ülkelerin başlarında gelen Britanya’da böyle birinin (Muhafazakâr Tory Partisi’nden dahi olsa) nasıl başbakan seçildiğini, yine Britanyalı bir araştırmacı gazeteci-yazar G. Monbiot sermaye sınıfının değişmekte olan karakteriyle açıklıyor.

Monbiot’a göre (8), Johnson’un seçilmesinin asıl nedeni ülkedeki ultra zenginler. Çünkü bu zenginler paralarını ve medya güçlerini böyle politikacıları iş başına getirmek için kullanıyorlar.

Bir zamanlar orta düzey yöneticileri, teknokratları tercih ederken bugün büyük sermayenin “soytarıları” neden tercih ettiğini ise yazar, kapitalizmin değişmekte olan karakteri ile açıklıyor.

Ona göre, 1990’lerde ve 2000’lerde sermayenin baskın kanadı kârı sürekli kılmak ve sınıfsal çıkarlarını güvence altına alabilmek için teknokrat türden politikacıları ve hükümetleri kullanmayı tercih ediyordu.  Bugünse büyük servetler girişimcilikle değil, miras ile, tekelcilikle, rant-kollayıcı faaliyetlerle, arazi, emlak, entellektüel mülkiyet hakları gelirleriyle, software, sosyal medya platformları, montaj hizmetleri gibi normalin çok üstünde kâr marjı ve rant sunan faaliyetlerle gerçekleştiriliyor. Ayrıca bu durum Rusya’daki oligarklarla sınırlı değil, küresel bir olgu haline geldi. Öyle ki sermayenin gücü artık oligarşinin gücüne dönüşüyor ve / veya sermaye gücünü oligarşiden alıyor (9).

Bu oligarklar istikrarlı bir devlet ya da kapitalizm değil, parçalanmış ve yeniden yapılandırılmış kaos içinde bir düzene ve yapıya sahip bir “Felaket Kapitalizmi” istiyorlar. Çünkü kaos böyle bir kapitalizmin çoğaltanı olarak işlev görürken,  servet artık bunun üzerinden birikerek çoğalıyor.

AKIL DIŞI TEŞHİRCİLER

Burjuva demokrasisinin kurumlarının, kurallarının ve işleyişinin bozulmasıyla yeşeren ‘Felaket Kapitalizmi’nden asıl olarak ultra zenginler yararlanıyor. Giderek dinamizmini yitiren, donuklaşan politik alan artık Trump, Johnson, Putin ve diğerleri gibi akıldışı teşhirciler tarafından işgal ediliyor. Dünyanın birçok Batılı ülkesinde insanların bir zamanlar ciddiye almayıp, gülüp geçtikleri karakterler işbaşına getiriliyorlar.

CHANDRASEKHAR: SEÇKİNLERİN SALDIRILARI BAŞKA BİR GÖRÜNÜMDE DEVAM EDİYOR

Bir başka anlatımla, neo- liberal politikalar piyasa köktenciliğini göklere çıkartan, ancak aynı zamanda da devleti, gelir ve serveti finans kapital ve büyük sermaye lehine yeniden bölüştürmede kullanan politikalar.  Ancak bu politikalar bugün küresel çapta büyük ölçüde meşruiyetini kaybetti. Sadece yüzde 1’i zenginleştirirken, toplumun geri kalanını düşük büyüme ve resesyonla ezen bu politikaların seçenek olmadığı anlaşıldı. Bu Brexit ve Trump’ın iş başına gelmesiyle iyice açığa çıktı.

Diğer yandan bu gelişmeler neo- liberal seçkinleri durdurmaya yetmedi, tam tersine daha da azdırdı. İktidarın emekçiler tarafından alınabileceği korkusuyla, büyük sermaye grupları ekonomide karar alma mekanizmalarını ele geçiren hamlelerle neo- liberal projelerin çöküşünü önlemeye çalışıyorlar (10).

STANDİNG: RANTÇI EKONOMİ RANTÇI DEVLETE YOL AÇIYOR

Standing’in anlatımıyla (11), artık rant ekonomisine dönüşen “Çürümüş Kapitalizm” ve onun çıkarlarına hizmet eden “Rantçı Devletlerden” söz etmek gerekiyor.

Böyle bir kapitalizmin özünde; özel sermaye gruplarının devletle kurduğu özel-sıcak ilişkiler, bağlantılar, kendilerine sunulan seçici sübvansiyonlar ve seçilmiş sermayedarlara kamuya ait malların-varlıkların devredilmesi, satılması, özelleştirmeler gibi uygulamalar var. Toprak ve su kaynakları, madenler çok uluslu enerji ve maden ve gıda şirketlerine uygun fiyatlardan satılıyor, devrediliyor. Böyle olunca da kâr –rant için bu doğa tahrip edilirken, yüzlerce yıldır halkın müşterek kullanımında olan bu alanlar yeni çitlemelerle halka kapatılıyor ya da fiyatlama yoluyla bu alanlar metalaştırılıyor.

En yaygın gelir biçimleri ise; topraktan, mülkten, sudan, madenlerden ve finansal yatırımlardan sağlanan rant gelirleri olsa da, borç faizi gelirleri, entelektüel mülkiyet hakları, yatırımlardan sağlanan sermaye kazançları, tekel kârları, devletçe verilen sübvansiyonlar, finansal ve diğer alanlardaki aracılık ve komisyonculuk gelirleri de rant gelirleri olarak ön plana çıkıyor. Böylece gelirlerinin büyük kısmını ranta dayalı faaliyetlerden sağlayan “rant ekonomisi” rantiyeye hizmet eden “rantçı devlete” dönüşüyor.

(Ankara Garı'ndan sonra Atatürk Orman Çiftliği’nin imar planı kapsamındaki kamu arazisinden de 555 bin metrekarelik bir alanın bir Cemaate yakın olduğu bilinen Medipol adlı bir şirketler grubuna verilmesi rant ekonomisi- rant-devleti uygulamalarının yaygınlığını göstermiyor mu?) 

Bu tespitler ışığında, Johnson’un başbakanlığı kapitalizmde yaşanan değişikliklerle olduğu kadar, egemen sermaye yapısındaki değişimle de uygun düşüyor.

KÜRKÇÜ: LÜMPEN BURJUVAZİNİN SURETİNDE BİR DÜNYA

E. Kürkçü Johnson’un başbakanlığını “lümpen burjuvazinin suretinde bir dünya” olarak niteliyor:  

"Saman sarısı saçları, portakala çalan ciltleriyle dünyanın geri kalanına ilk bakışta ne kadar yabancı görünseler de tarzı siyasetleri, söylemleri, antientelektülel ve özgürlük karşıtı zihniyetleriyle çok tanıdık” (12). 

Ancak Johnson’u sadece rantiye sermaye gruplarının, İngiliz oligarklarının ya da lümpen burjuvazinin bir temsili olarak görmek önemli bir gerçeğin gözden kaçırılması gibi bir riski içeriyor. Bu ülkenin Thatcher yıllarında yaşadığı en keskin neo-liberalizm uygulamalarına geri dönülüyor olduğu gerçeği. Bu dönüş çabasının izlerini Johnson’un yeni kabinesinin bileşiminden görebilmek mümkün.

ANDREWS: SERBEST PİYASACILIĞA GERİ DÖNÜŞ YAŞANACAK

Piyasacı bir düşüncü kuruluşu olan Institute of Economic Affairs’in  (IEA) yöneticilerinden K. Andrews’e göre (13),  Johnson yeni kabineyi en sert piyasacı kişiliklerden oluşturarak çok önemli bir iş yaptı (Thatcher’den bu yana bir ilk).
Böylece yeni kabinenin üyelerinin en az 14’ünün tam bir bireycilikten yana olan ve serbest girişim fikrinin şampiyonluğunu yapan Serbest Girişim Grubu gibi ultra liberal düşünce gruplarından oluşması piyasa sevicilerini mutlu ediyor.

Bunlar sadece anlaşmasız bir biçimde AB’den çıkmaktan yana değiller (Brexit), ayrıca devlet müdahalelerinin sona ermesinin, sermayeye verilen vergi indirimlerinin yaygınlaştırılmasının, özel sektöre daha fazla destek verilmesinin gerekliliğini savunuyorlar.

 SEÇMEN-HALK DESTEĞİ: NEDEN?  

Diğer taraftan gerek Trump, gerekse Johnson’un ve diğer milliyetçi -otoriter popülist liderlerin azımsanamayacak bir halk desteğine sahip oldukları da bir gerçek. Yani olay sadece büyük sermayenin, büyük medya gruplarının halkı manipüle etmesi olgusuyla açıklanamaz.

Bu konuyu bilimsel bir araştırma konusu haline getiren iki Britanyalı akademisyenin geçen yıl yayınladıkları bir kitap yol gösterici olabilir (14). Yazarlar Batı ülkelerinde geniş yığınların milliyetçi, otoriter, popülist lider ve partilere yönelmelerini uzun dönemli sosyal değişiklikler yaratma etkisine sahip aşağıda özetlenen dört faktörle açıklıyorlar.

EATWELL & GOODWİN: MİLLİYETÇİ, OTORİTER POPÜLER YÖNETİMLERE YOL AÇAN DÖRT FAKTÖR

İlk olarak, Batı ülkelerindeki liberal demokrasi seçkinci ve bu halkta politikacılara ve demokrasinin kurumlarına olan güveni sarstı.  Öyle ki yığınlar artık parlamento ya da hükümetlerde (hatta AB’de)  kendi seslerinin duyulmadığına, kendi ihtiyaçlarının dillendirilmediğine inanıyorlar. Yani ciddi bir sisteme ve onun aktörlerine güven yitimi sorunu yaşanıyor.

İkinci olarak,  (özellikle de yaşlı seçmenlerde olmak üzere) ülkeye olan göçler, mülteci akınları ve toplumdaki hızlı etnik değişimler tarihsel ulusal kimliklerinden kopartıldıkları ve alışıla gelmiş yaşam biçimlerinin ciddi bir tehdit altında olduğu algısına neden oluyor.

Üçüncü olarak, neo-liberal küreselleşme sonucunda gelir ve servet dağılımı adaletsizlikleri, eşitsizlikleri ve ekonomik sorunlar iyice arttı. Kitleler giderek daha fazla yoksullaştıklarına, yoksun bırakıldıklarına ve dışlandıklarına inanıyorlar. Bu da hem kendileri, hem de çocuklarının gelecekle ilgili olarak endişeye kapılmalarına yol açıyor.

Bu belirleme oldukça önemli çünkü iktidardaki merkez partiler neo-liberal küreselleşmeyi benimsediler ve buna uygun ekonomi politikaları uygulayarak, ekonomik sorunların ve eşitsizliklerin artmasına, halkların yoksullaşmasına neden oldular. Bu durum bu partilerin taban kaybetmeleri ile sonuçlanırken, hızla değişen dünya koşullarında kapitalizmin geleceğine ait belirsizlikler nedeniyle korkuya kapılan halk, bu korkularını çok iyi kullanan aşırı sağcı partiler ve hareketlerin eline düşmeye başladı (15).

Dördüncü olarak, sıradan insanların geleneksel ana akım siyasal partilerle olan bağları iyice zayıfladı. Bu partilere ve içinde yaşanılan sisteme olan yabancılaşma giderek artıyor.  Bu nedenle de liberal demokrasinin “istikrarlı siyaset”, “güçlü ana akım partiler” ve “sadık seçmen” gibi temel özellikleri erozyona uğramış durumda. Artık insanlar ana akımın değil, giderek marjinallerin peşine düşüyorlar. Bu boşluğu şu ana kadar dolduran en becerikli kesim ise böyle sağcı milliyetçi popülist liderler ve partiler oldu (16).

Nitekim yıllardır İngiltere’de muhalefetteki İşçi Partisi işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaya dönük öneriler geliştiremedi, küreselleşmenin yol açtığı sorunları doğru analiz edemedi ve emekten yana çözümlerle kitleleri yanına alamadı. Bu nedenle de bu halkın bir kesiminin sağcı parti ve politikacıların eline düşmesini önleyemedi (17).

 ‘EKONOMİK GÜÇLÜKLER TEZİ’ TEK BAŞINA AÇIKLAYICI DEĞİL

Yazarların bu kitapta özellikle vurguladıkları bir diğer konu,  genelde Sol tarafından ortaya atılan ekonomik eşitsizliklerin ve işsizliğin böyle bir sağ popülizmi yükselttiği iddiası. Yazarlar milliyetçi-popülist otoriter partilere yönelenlerin sadece işsizler, işsizlik yardımı alanlar ve Beyazlar olmadığını,  her kesimden ve kimlikten, etnisiteden (farklı ölçülerde de olsa) kesimlerin bu sağcı hareketleri ya da liderleri desteklediklerini ileri sürüyorlar.

Bu bağlamda sadece kitlelerin ekonomik durumlarının iyileştirilmesinin (örneğin Keynesyen yeniden bölüştürücü ve istihdam yaratma politikalarıyla) milliyetçi-otoriter popülizmi ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini vurguluyorlar.

Kısaca politik alanda temsil edilmediklerini düşünenler, artan göçler ve mülteci akımları nedeniyle tarihsel etnik kimliklerinin bozulmasından ve yaşam kalitelerinin kötüleşmesinden korkanlar; burjuva demokrasisi altında neo-liberalizmin kendilerini yoksullaştırdığını, aynı zamanda yoksunlaştırıp geride bıraktığını görenler, bu yüzden de mevcut politikacılarla her hangi bir özdeşim kurmak istemeyenler sağcı milliyetçi-otoriter popülizmin havuzunda buluşuyorlar.

SONUÇ: HER ALANDA KARŞI MÜCADELEYİ ÖRMEK ÖNEMLİ

Böylece sadece ne ekonomik, ne kültürel faktörler, ne işsizlik, ne göçmen-mülteci akımları, ne milliyetçilik, ne de kemer sıkma politikaları tek başına milliyetçi- otoriter popülizmin yükselişini açıklamaya yetmiyor.  Böyle bir yönelimin 2008 Büyük Resesyonu’ndan önce başlamış olması bu yönelimin sadece kriz gibi ekonomik faktörlerle açıklanamayacağının bir kanıtı.  

Trump, Johnson, Putin, Modi ve diğer otoriter, milliyetçi dinci popülist liderlerle ve partilerle cisimleşen bu gelişimin en tehlikeli yanı ise kısa vadeli, ya da gelip geçici olmaması.

Ekonomik faktörlerin dışında toplumun sosyal dokusuyla ilişkili faktörlerden besleniyor olması bu olguyla mücadelenin de çok yönlü olmasını gerekli kılıyor. Bu da ekonomik-demokratik ve ideolojik alanda güçlü ve örgütlü bir mücadelenin örülmesi ihtiyacını önümüze koyuyor.

DİP NOTLAR:

(1)  Bu konuda bkz: Mustafa Durmuş, Büyük Değişim-Popülist Otoriterleşme, İMGE Kitabevi, 2019, s. 46-54: Luigi Guiso, Helios Herrera, Massimo Morelli, Tommaso Sonno, “The spread of populism in Western countries”, https://voxeu.org/article/spread-populism-western-countries (14 October 2017).
(2)  John Feffer, “Why Is the Radical Right Still Winning?” www. commondreams.org (11 October 2018).
(3)  Jeffry D. Sachs, “The Crisis of Anglo-American Democracy”, https://www.project-syndicate.org (25 July 2019).
(4)  https://www.theguardian.com/police-called-to-loud-altercation-at-boris-johnsons-home (21 June 2019).
(5)  https://www.thetimes.co.uk/article/boris-johnson-is-the-british-version-of-me-says-president-trump (24 July 2019).
(6)  https://www.sozcu18.com/boris-johnsonin-koyluleri-kalfatlilar-sevindi (24 Temmuz 2019).
(7)  Patrick Cockburn, “Why Boris Johnson is Even More Dangerous Than Trump”, https://www.counterpunch.org (23 July 2019).
(8)  George Monbiot, “from Trump to Johnson, nationalists are on the rise – backed by billionaire oligarchs”, https://www.theguardian.com (26 July 2019).
(9)  Agm.
(10)               C.P. Chandrasekhar,  “The Indiscreet Aggression of the Bourgeoisie”, http://www.macroscan.org ( Jul 4th 2018.
(11)               Guy Standing, The Corruption Capitalism- Why Rentiers Thrive and Work Does Not Pay, Biteback Publishing, 2017, s. 3-5; 241-243.
(12)               https://qoshe.com/yeni-yasam/ertugrul-kurkcu/lumpen-burjuvazinin-suretinde-bir-dunya-ertu (25 Temmuz 2019).
(13)               Kate Andrews, “It’s the cabinet of the libertarian comeback kids”, https://www.thetimes.co.uk (26 July 2019).
(14)               Roger Eatwell and Matthew Goodwin, National Populism-The Revolt Against Liberal Democracy, A Pelican Book, 2018.
(15)               Mustafa Durmuş, “Brezilya: Popülist pragmatizmin çöküşü ve faşizmin yükselişi (1)”, www. Sendika63.org (20 Ekim 2018.
(16)               Eatwell ve Goodwin, agk.
(17)               Sachs, agm.


23 Ocak 2019 Çarşamba

BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ


BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ

Mustafa Durmuş

18 Ocak 2019

İngiltere’de muhafazakâr May Hükümetinin Brexit ile ilgili, Avrupa Birliği (AB)   ile uzlaşarak parlamentoya getirdiği anlaşma ezici bir çoğunlukla reddedildi.
Bu oylamada iktidar partisinin milletvekillerinin yarıya yakın kısmı da muhalefet ile birlikte “hayır” oyu kullandı.

Bu gelişme bir politik krize neden olmadı, zira ardından yapılan güven oylamasında (çok dar bir çoğunlukla da) olsa May Hükümeti güvenoyu aldı. Ancak, Brexit konusu hala ülkenin çözüme kavuşturulamamış, ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlara yol açacak temel bir konusu olarak ortada duruyor.

Öyle ki Brexit gerçekleştiğinde, 1980’li yıllardan bu yana ülke ekonomisinin neredeyse tek sürükleyici gücü haline gelen finans sektörünün bundan nasıl etkileneceği ve finans kapitalin bu konuda nasıl bir tavır alacağı konusu belirsizliğini sürdürecek.

Diğer taraftan Avrupalıların ülkeden çıkmaları halinde hali hazırda yüksek düzeylerdeki (özellikle de Londra’daki) konut-emlak fiyatlarında nasıl bir çöküş yaşanacağı ya da örneğin İspanya’da yerleşik olarak iş yapan yüzbinlerce Britanyalının işlerini bırakıp ülkeye geri dönmeleri halinde bunun işsiz sayısını daha da artırması gibi endişeler de gündeme gelecek.

Brexit’in, Ankara Anlaşması ile bu ülkeye gelen Türkiyelilerin durumlarını nasıl etkileyeceği ise bir diğer belirsizlik konusu olmaya devam edecek.

BREXIT TESADÜF DEĞİL
Brexit sorunu tesadüfen gündeme gelmedi. Küresel kapitalizmdeki son gelişmeler sistemin kendi iç çatışmalarının sistemi ve bu sistemin aktörleri olan bazı ülkeleri bu tür gelişmelere sürüklediğini gösteriyor.

Örneğin 2016 yılında ABD’de Trump sürpriz bir şekilde başkan seçildi ve ardından bu ülkenin diğer emperyalist ülkelerle kur, faiz ve ticaret savaşları da başladı.

Öyle ki 2008 Finansal Krizinin ardından yaşanan Büyük Resesyon’dan 10 yıl sonra dahi tam anlamıyla çıkamamış olan küresel kapitalizm, bu yıldan itibaren yeniden bir resesyon (ekonomik durgunluk) tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Üstelik dünya ekonomisi bugün hiç olmadığı kadar borçlu. Öyle ki toplam borç stokları dünya hasılasının yüzde 318’ine kadar çıktı. Yani dünya bir borç geri ödeme krizinin tetikleyebileceği yeni bir küresel finansal kriz tehdidi ile karşı karşıya.

KAPİTALİST KÜRESELLEŞME BAŞARISIZ
Reel ekonomi cephesinde ise, başta İngiltere, Japonya, Avro Bölgesi ülkeleri ve Brezilya, Arjantin, Güney Afrika ve Türkiye gibi adına “Yükselen Ekonomiler” de denilen az gelişmiş ülkelerde ekonomik büyüme hızlarının hızla düşmesi ya da ekonomilerin bizzat küçülmesi biçiminde ciddi sorunlar yaşanıyor. Örneğin Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 2-3 oranında küçülmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor. Dünyada sadece ABD ekonomisinin göreli bir iyi halinden söz ediliyor.

Kısaca; son 40 yıldır, artan finansallaşma ve neo-liberal serbestleştirmenin ve özelleştirmelerin yanı sıra iyice hız kazanmış olan küreselleşme de kapitalizmin 1970’lerin ortalarından itibaren içine girdiği yapısal krizine çare olamadı. Böyle olunca da son birkaç yıldan bu yana küreselleşme hız kesti ve özellikle de büyük ekonomilerin içe dönme süreçleri başladı.

İÇE DÖNME, EKONOMİDE MİLLİYETÇİLİK DÖNEMİ
Küreselleşmedeki bu yavaşlama ve içe dönmenin pek çok ekonomik ve siyasal göstergesi mevcut. Sırasıyla: Dünya ticareti yavaşladı. Küresel ticaretin dünya hasılası içindeki payı 2007 yılında yüzde 28’den, 2017’de yüzde 21’e geriledi. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları aynı süreçte yüzde 39 azaldı. Artık az gelişmiş ülkelerden gelen, düşük maliyetle üretilen meta ihracatının payı da ciddi olarak düştü (1).

Bu da Türkiye gibi göreli olarak ucuz işgücüne dayalı üretim yapan ülkelerin ihracat yolu ile ekonomilerini büyütmelerinin iyice zorlaşacağını ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu gelişme cari açık sorunlarının daha da büyümesine neden olacaktır.

EŞİTSİZLİK VE OTORİTERLEŞME ARTIYOR
Yani ulusal ekonomiler (dolayısı ile sermaye), yeterince büyüyemediği gibi gelir ve servet bölüşümü adaletsizliği hem ülke içinde, hem de ülkeler arasında giderek artmış durumda.

Öyle ki, Oxfam’ın verilerine göre, bugün dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusu toplam dünya servetinin yüzde 50’sinden fazlasına sahip durumda. Türkiye’de ise en zengin yüzde1’in servetten aldığı pay yüzde 54’ü aşarken, en zengin yüzde10 ise yüzde 78’e el koyuyor. Bu da ülkenin nasıl bir bölüşüm adaletsizliği içine sürüklendiğini gösteriyor.

Bölgesel savaşlar ve iç savaşlar sürerken çok ciddi bir mülteci sorunu başta Ortadoğu, Türkiye ve Avrupa olmak üzere dünyayı yakıcı bir biçimde etkiliyor.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda aralarında ABD, İtalya, Brezilya, Macaristan ve Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede siyasal iktidarlar giderek daha da otoriterleşti veya iktidara aşırı sağcı – ırkçı yeni popülist partiler geldi.

Özcesi, kapitalist küreselleşme sınırlarına eriştiğinde, sömürgeleştirerek, metalaştırıp ticarileştirecek başka alanlar kalmadığında, egemen sınıflar sermaye ve servet birikimini, dolayısıyla da sömürüyü arttırabilmek için bu kez içeride kaynaklara zorla el koymaya, ekolojiyi tahrip edercesine gasp etmeye, işçileri güvencesiz ve yeni kölelik koşullarında çalışmaya zorlamaya ve  aşırı fiyatlama, yüksek banka faizleri ve komisyonları yoluyla sömürüyü daha da arttırmaya yöneldiler.

Ne Trump’u, ne Brexit’i, ne de yeni otoriter rejimleri ekonomideki ve siyasetteki bu küresel gelişmelerden ayrı ele almamak gerekiyor.

“YA BARBARLIK, YA SOSYALİZM”
Katledilişinin 100. Yılında Rosa Lüksemburg’un kapitalizmin geleceği ile ilgili olarak I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaptığı tespitin ete, kemiğe büründüğünü görmek ne acı.

Rosa 100 yıl önce gelinen yol ayrımını “ya barbarlık ya sosyalizm” biçiminde tanımlamıştı. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle kapitalizmin burjuva demokrasisi ile beraberliğinin bittiğini ve giderek savaşların, militarizmin ve otoriterliğin, kısaca  “barbarlığın” ön plana çıktığını görüyoruz.

Diğer yandan rotayı bu kötü gidişatı durdurabilecek bir yöne yani demokratikleşme ve kesintisiz bir biçimde sosyalizme çevirebilmek de mümkün. Çünkü barbarlık olsa olsa dünyanın sömürücü yüzde 1’inin bir tercihi olabilir, geri kalan asıl çoğunluk olan yüzde 99’unun ne tercihi, ne de kaderi olamaz.

DİP NOTLAR:

(1) Mc Kinsey Global Institute, Globalisation in transition: The future of trade and value chains, January 2019.

26 Haziran 2018 Salı

SEÇİM SONUÇLARINI ‘AŞAĞIDAN’ VE ‘YUKARIDAN’ OKUMAK


SEÇİM SONUÇLARINI ‘AŞAĞIDAN’ VE ‘YUKARIDAN’ OKUMAK

Mustafa Durmuş

26 Haziran 2018

Devletin resmi haber ajansından servis edilen verilerle TV’lerde seçim sonuçlarının değerlendirildiği gecenin birçoğumuz açısından şoklarla dolu bir gece olduğunu düşünüyorum.

HANİ EKONOMİ KÖTÜYDÜ?

Çünkü o güne kadar ekonomideki göstergeler hızla kötüleşmekteydi. Bu yüzden de iktidar bloku seçimi erkene almak zorunluluğu hissetmiş ve muhalefeti de hazırlıksız yakalamak istemişti. Enflasyon, hayat pahalılığı, döviz kuru, cari açık, işsizlik, gelir bölüşümü adaletsizliği ve yoksulluk gibi ekonomik göstergelerdeki kötüleşme 4 dönem tek başına iktidar olmuş bir partinin 16 yıllık döneminde zirveye çıkmıştı. Patates ve soğanın kilo fiyatı bile 6 lirayı bulmuştu.
Üstelik ülke OHAL ile yönetiliyordu ve buna paralel bir biçimde hak ve özgürlükler iyice kısıtlanmıştı. İnsanlar tepkiliydi, dolayısıyla da daha fazla demokrasi talep ediyorlardı.

MEYDANLARI DOLDURAN MİLYONLAR SANDIĞA NEDEN GELMEDİ?

Muhalefetin yürüttüğü seçim kampanyası ise son dönemlerin en coşkulu kampanyasıydı. İnce’nin mitinglerini milyonlar dolduruyordu. Aynı gözlemi iktidar blokunun kampanyası için söylemek mümkün değildi. MHP her hangi bir kampanya yürütmezken, AKP’nin kampanyasında, uzun süreli iktidarda kalmanın yıpranmışlığından olsa gerek, heyecan veren yeni bir söz ya da  yeni bir proje yoktu.
Buna rağmen resmi seçim sonuçlarına göre Cumhurbaşkanlığında iktidar bloku seçimi 2-2,5 puanlık bir farkla kazandı ve yeni rejimin inşasında belki de son dönemeç dönüldü.

Mecliste ise durum daha farklı oldu. HDP ve İYİ Parti barajı aştılar, AKP ise tek başına iktidar olamadı ama MHP ile birlikte Meclis çoğunluğunu sağladı. Ortasından yarılarak içinden İYİ Parti’yi çıkartmasına, neredeyse hiçbir seçim faaliyeti yürütmemesine ve ciddi bir düşüşte olmasına rağmen MHP’nin yüzde 11’in üstünde oy alarak Meclis’te kalması ise, nasıl olduğunu hiç kimsenin izah edemediği bir durum oldu. Bazılarına göre bu durum AKP iktidarına verdikleri kayıtsız şartsız desteğin bir mükâfatı olarak sistem tarafından kendilerine sunulmuştu.

Tüm bu analiz ve değerlendirmelere rağmen hala, 16 yıldır iktidardaki bir partinin koalisyonla da olsa, hükümet kurarak, üstelik gücü daha fazla konsolide eden yeni bir başkanlık rejimi altında yoluna devam edebilmesini açıklayabilmiş değiliz.
Komplo teorisyenlerinin değerlendirmelerine dün bütün gece boyunca tanık olduk. Dikkatli olmayı da seçerek, açıkçası bu teorilere dayanarak da sonuçları açıklamanın doğru olmadığını düşünenlerdenim.

AKP VE ERDOĞAN 16 YIL SONRA NASIL TEKRAR KAZANABİLDİ?

O halde ekonomik, politik, uluslararası ilişkiler gibi neredeyse tüm alanlarda koşullar iktidar açısından kötüye giderken, iktidar bloku her iki seçimi de nasıl tekrar kazanabildi?

Bu soru iki düzlemde yanıtlanmalı.

İlkinde, soruyu kapitalizmin işleyiş biçimi, parlamenter demokrasinin kapitalizmin ile yaşadığı gerilimler gibi büyük yapısal ilişkiler açısından ele aldığımızda,  tekrar Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın yaptığı kısa seçim konuşmasında sarf ettiği şu sözler ne demek istediğimizi yeterince açıklar nitelikte: “ Artık bürokratik oligarşiyi tamamen etkisiz hale getiriyoruz. Bundan böyle işler çok daha hızlı yürüyecek”(mealen).

DAHA HIZLI BİR KARAR ALMA MEKANİZMASI DEVREYE GİRİYOR

Aslında bu söz büyük sermaye grupları açısından son derece anlamlı, önemli. Zira onlar da bürokrasiden şikâyetçiler. Şu soruyu soralım kendimize, milyarlarca dolarlık yatırım kararlarının ya da milyarlarca liralık vergi indirimlerinin ya da teşviklerin tek bir ağızdan ve hızlıca çıkmasını mı, yoksa parlamenter süreçlerden geçerek, tartışılarak (reddedilme riskini de taşıyarak) geçmesini mi seçerler? Elbette (karar verici ile iyi geçinerek)  ilkini seçerler.

Nitekim örneğin TÜSİAD seçim sonrasında yaptığı açıklamasında, siyasal reformların da yanı sıra, ekonomik  “yapısal reformların” ivedilikle hayata geçirilmesini talep etti. Yapısal reform denilen şeyin ne olduğu ve ne tür sınıfsal sonuçlar yaratacağı konusunda daha önce yazdığım bir makaleye göz atılmasını öneririm[1].

SERMAYE BİR SOSYAL İLİŞKİ, POLİTİK BİR GÜÇ

Ayrıca seçim döneminde başta TOBB ve TESK gibi işveren örgütleri ve devletin seçilmemiş organları da yeni rejimden yana desteklerini açıkça belirtip, aynı fotoğraf karesi içinde yer almışlardı. “Bunun ne önemi var” dememek gerekiyor.

Çünkü sermaye sadece bir üretim faktörü değil, aslında bir sosyal ilişki, bir güç-iktidar ilişkisi ve göstergesi. Bu bağlamda milyarlarca dolarlık inşaat yatırımı yapmakta olan ünlü inşaat firmalarının, bir bölgede ticari-sınai faaliyette bulunan işletmelerin, çalıştırdıkları işçilerinin, onların ailelerinin ve bölge esnafının siyasal tercihlerini belirlemediklerini ya da etkilemediklerini ileri sürmek mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler sırasında bazı yerlerde devletin yerel yöneticilerinin açıktan koydukları tavrın bölge insanının seçimlerini etkilemediği söylenemez.

Kaldı ki sermaye ve devlet arasındaki simbiyotik ilişkinin (devlet bütçesinin hem harcamalar, hem de vergiler yönünden asıl kaymağını yiyenlerin bu kesimler olduğundan hareketle) son iki yılda nasıl kuvvetlendiğine gün be gün tanık olduk.

POPÜLİZM, NEO LİBERAL POPÜLİZM, POST POPÜLİZM

Sorunun yanıtını aradığımız ikinci düzlem ise ekonominin ötesinde siyaset alanıyla, yönetme anlayışıyla ve ideoloji ile ilgili bir alan. Yani yukarıdan bir okumayı içeriyor. Bu alana bakmaksızın “yeni rejim ve bunun 16 yıllık liderinin, emekçi kitleleri, yoksulları kendisine yıllardır verdikleri desteği sürdürmeye nasıl ikna edebildiğini” anlayabilmemiz çok zor.

Bu noktada başvuracağımız kavram “popülizm”, “neo liberal popülizm” ya da “post-popülizm” olarak adlandırılan bir kavram. Yalnız bunun için bu alanda dünyadaki gelişmelere kısaca göz atmak gerekiyor.

1980’lerde siyaset bilimi araştırmalarından çıkartıp atılan “popülizm” terimi, müthiş bir geri dönüşle, 1990’larda dünyadaki değişik siyasal olguları karakterize etmeye başladı.

Bu Batı Avrupa’da “radikal sağ popülizm”, Doğu Avrupa’da “milliyetçi popülizm” ve Latin Amerika’nın bir özelliği olarak da bu coğrafyada, neo liberal proje ile bütünleşik, post popülizm olarak da adlandırılan bir “içermeci popülizm” ortaya çıktı.

Aynı zamanda dünya aşırı liberal ekonomi politikalarını popülizm ile birlikte yürüten ve ülkelere göre çeşitlilik arz eden partilere ve liderlere tanık oldu. Bu liderlerin kafa karıştırıcı en temel özelliği ise emek karşıtı neo liberal politikaları uygularken bu politikalardan en çok zarar gören bu emekçi kesimlerin desteğini alabilmeleriydi[2].

KÜRESELLEŞME, KRİZ POPÜLİST YÜKSELİŞİN NEDENİ OLDU

2008 küresel ekonomik krizinin ardından popülizmin tekrar yükselişinin nedenleri; küreselleşmenin yol açtığı dış ticaret şokları, bu şokların sonucunda ağırlıklı olarak ithalata dayalı bölgelerdeki işçiler başta olmak üzere halkın işlerini,  gelirlerini kaybetmeye başlaması, artan göçler, mülteci akımları, ücret düzeylerinin düşüklüğü, gelir ve servet bölüşümü adaletsizliğinin ve yoksulluğun artması ve ekonomik krizler gibi nedenlerdi.

Çünkü daha öncesinde sahip oldukları güvenlik – koruma ağından mahrum kalan emekçiler  (özellikle de düşük eğitimliler),  düzen partilerinin ve kurumlarının ekonomik çıkarlarını artık koruyamayacağına kanaat getirdiler.[3] Bu da burjuva demokrasilerinin, İtalya’da olduğu gibi teknokrat hükümetlerle yönetilen yarı Bonapartist rejimlere ya da diğer bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi  popülist, aşırı sağcı (örneğin Macaristan) yönetim biçimlerine dönüşmesi sürecini hızlandırdı.
Türkiye gibi ülkelerde ise rejim; savaş, göç, bölüşüm eşitsizlikleri ve ekonomik krizin yanı sıra Kürt sorunu ve giderek derinleşen politik kriz gibi ülkeye özgü faktörler; ülkenin hızlı bir biçimde önce bir askeri darbe denemesi, ardından da  “yeni rejim” adı altında popülizm ile destekli siyasal İslamcı otoriter bir rejime yönelmesiyle sonuçlandı.

İÇERMECİ-DIŞLAYICI POPÜLİZM

Dani Filc[4] isimli bir akademisyen ise, Arjantin’ de 1990’lardaki Menem ve günümüzde İsrail’ de Netenyahu uygulamalarından hareketle popülizmi yeniden tanımlıyor. Ona göre, popülizm olgusu bazı genel ideolojik önermelere ve politik bir biçime sahip bir politik proje ve bir olgular bütünü olarak ele alınmalı.

Bu bağlamda iki tür popülizm mevcut: “İçermeci” (inclusive) popülist hareketler ve “dışlayıcı” (exclusionary) popülizm[5]. Her iki tür de halk sınıflarının içerilmesi /dışlanması ile ilgili çatışmaların temel olduğu toplumlarda ortaya çıkıyor.

Ancak iki tür arasında ciddi farklılıklar da var. “İçermeci popülizm” dışlanmış kesimlerin politik özne olarak politik sistemle entegre olmasına, böylece de kısmen de olsa demokrasinin sınırlarının genişletilmesine izin verirken, “dışlayıcı popülizm” halk kavramını organik bir biçimde ele alıyor ve onu etnik- kültürel bir toplam olarak görüyor. Onu oluşturan kitlelerin öznelliklerini ve kimliklerini reddediyor. Bu bağlamda örneğin etnik azınlıklar ve göçmen işçiler gibi zayıf grupları dışlıyor[6].

Türkiye’de AKP dönemindeki popülizmin (özellikle de 2013 sonrası dönemi) böyle bir dışlayıcı popülist liderliğe örnek oluşturduğu ileri sürülebilir. 

POPÜLİST PARTİ VE HAREKETLERİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Pratikteki deneyimlere bakılarak popülist partilerin ve hareketlerin en az üç önemli ortak özelliğinin olduğu ileri sürülebilir:

-Seçkinlere karşı sıradan insanların, halkın çıkarlarını savunduklarını ileri sürerler.

-İnsanların korkularını ve duygularını manipüle ederler.

-İnsanlara kısa dönemli koruma önerirler ama bunun uzun vadede ülkeye ne tür maliyetler getireceğini dikkate almazlar. Bu bağlamda uzun vadeli maliyetleri gündeme getirenleri, insanların seçkinlere olan kızgınlığını kullanarak, onları seçkinci davranmakla, seçkinlerin çıkarlarını savunmakla suçlayarak, itibarsızlaştırırlar. 

HALK POPÜLİST LİDERLERE NEDEN DESTEK VERİYOR?

Halkın, kendi çıkarlarına aykırı da olsa, neo liberal politikalar uygulayan popülist partilere ve post-popülist /otoriter politikacılara neden destek verdikleri gerçeği popülizm çalışmalarında kabaca beş sav ile açıklanıyor:

- Popülizm kitlelerin manipüle edilmesinin bir biçimidir.  Karizmatik bir popülist lider örgütsüz ve yeterince temsil edilmeyen kesimleri onların çıkarları aleyhine manipüle edebilir.

-Popülizm, neo liberalizm ve otoriterlik birlikteliği geniş halk yığınlarının irrasyonelliğinin ve eğitimsizliğinin bir sonucudur. Kitleler popülist liderleri mantıki olmayan, duygusal güdülerle desteklerler.

-Popülist liderler neo liberal politikaları toplumun en yoksul kesiminin ihtiyaçlarından hareketle bazı cazip sunumlarla bezeyerek kabul ettirirler. Böylece ekonominin neo liberal dönüşümü için yeterli desteği sağlarlar.

-Popülist neo liberal politikalar, toplumun en dışlanan kesimlerini tanımaya, onların sorunlarını ve varlıklarını kabullenmeye ve bu kesimleri kısmen de olsa içermeye dönük sembolik projeler sayesinde hayata geçirilir. Böylece de neo liberal politikalar onların çıkarlarına karşı olsalar da, tanınma ve kabul edilme karşılığında daha ağır bir bedel ödemeye razı olurlar.

- “Habitus”.  Filc post popülizme olan yoksul halk desteğini bu kavramla açıklar. Aslında Bourdieu’ya ait bir kavram olan habitus, “temsiliyet” ve “şeyleri yapma biçimleri”nden oluşan bir settir. Esnek olduğundan zamana göre biçim alabilir ama yok olmaz, dirençlidir. Gelecek kuşaklara aktarılabilir bir olgudur. 

POPÜLİST HABİTUS

Filc’e göre[7], bu kavramın temelinde “içermeci popülist” deneyimler yatar. Yani daha önce politik yaşamdan dışlanan, hatta toplumda görünür olmayan, sorunlarına ilgi duyulmayan toplumsal kesimlerin içerilmesi “Popülist Habitus”un oluşumunu sağlar.

Böyle bir habitus, popülist parti ve hareketlere verilen kalıcı desteğin nedenidir. Böylece de, böyle bir parti ya da hareket geleneğinden gelen ya da onun içinde doğan post popülist liderler ezilen halk sınıflarını neo liberal politikalara destek vermeye ikna ederler. Bu olgu içermeci popülizm geçmişine sahip ülkelerde gözükür. 

POST POPÜLİZM: YENİDEN BÖLÜŞTÜRÜCÜ AMAÇTAN UZAKLAŞMAK

Diğer yandan geleneksel yeniden bölüştürücü politikalara ters düştüğünden bu popülizmden bir kopuş anlamına da gelir. Bu yüzden Filc, bu olguyu “post-popülizm” olarak tanımlar ve bunun iki temel örneğinin Arjantin’de C. Menem (1990’lar) ve İsrail’de B. Netanyahu (2000’ler) olduğunu söyler. Erdoğan’ın da post popülist bir lider olduğu bu bağlamda ileri sürülebilir.

Post popülist liderler ve hareketler, neo liberal politikalarına halk yığınlarının desteğini sağlayabilmek için kendilerini bu “habitus” üzerine inşa ederler. Bu liderler popülist gelenekle olan devamlılıkları ve aynı zamanda da kırılmaları ya da kopmalarıyla vücut bulurlar. Kırılma ya da kopuşun nedeni neo liberal politikaların çalışan halk sınıflarını dışlamaları ya da marjinalize etme şeklindeki dışlayıcı karakteridir. 

MEDYA GÜCÜ

Devamlılığı sağlayan şey ise popülist söylem ve tarzın sürekli ve yaygın bir biçimde kullanılmasıdır. Ulusal ve yerel neredeyse tüm medya kurumlarının ele geçirilmesiyle tek merkezden aktarılan bu söylemler, kendilerini politik bir özne olarak oluşturan düşük gelirli, ezilen sınıfların kalıcı bir biçimde bağımlılığını ve itaatlerini sağlayabilmek için kullanılır.

Bu bağlamda popülist söylemini sürdürürken, aynı zamanda da neo liberal ekonomi ve sosyal politikalar uygulayan siyasal liderlere ezilen sınıfların verdiği desteğin nedeni bu kesimlerin akılsızlığı, ilkesizlikleri, etikten haberdar olmamaları ya da yozlaşmışlıkları nedeniyle kolayca benzer özelliklere sahip liderler tarafından manipüle edilmesinden ziyade, bu kesimlerin bir habitus olarak geçmişte uygulanmış olan ve kısmi içermeye dayanan popülizmin etkilerini hala hissetmeleri, buna karşılık muhalefet partilerinin ya da liderlerinin gerçek içermeci alternatifleri onlara sunmada yetersiz kalmalarıdır.

Türkiye’de yoksullar başta olmak üzere geniş halk kesimlerine yapılan ve özellikle de seçim dönemlerinde çok artan yardımların ve artık bir rutine dönüşen muhtarlarla bir araya gelişlerin, iktidarı sürdürebilmek anlamında ne kadar önemli olduğunu yukarıdaki tespitin çok iyi anlattığına şüphe yok.

Diğer yandan popülizmin ne 1970’lerdeki ne de günümüzdeki otoriterlikle güçlendirilmiş neo liberal popülist ya da post popülist biçiminin, kapitalizmin artık tamir edilemez düzeye gelen defolarını gidermeye yetmeyeceğini son 40 yıllık deneyimlerimizden biliyoruz.  

Popülizm doğası gereği sınıfsal çıkar çatışmasını hızlandırıyor. Nitekim BIS’in küresel toparlanma için yapısal reformların başlatılması çağrısı[8] ve bunun seçimden hemen sonra Türkiye’de sermaye örgütlerince yüksek sesten dillendirilmesi[9] bunu ortaya koyuyor.

Türkiye ise seçimle beraber, seçim öncesi ekonomik ve politik sorunlarını ortadan kaldırmadı, sadece zamana yaydı. Seçim sonrasında sağlandığı düşünülen siyasal istikrarın dahi yeterli olmadığı dolar kurunun tekrar yükselişiyle kendini gösterdi. Enflasyon, işsizlik, yoksulluk, cari açık, dış borç sorunu gibi her biri birer yapısal soruna işaret eden sorunlar çok daha net bir biçimde kendini dayatacaklar.
Bunun karşısında neo liberal popülizmin yeniden bölüştürücü politikalarından giderek daha çok vazgeçileceği, manipülatif ya da ikna etmeye dönük çabasından ziyade, otoriterlik yanının giderek daha fazla ön plana çıkacağı ve ekonomik hasarın faturasının her zaman olduğu gibi emekçiler tarafından karşılanacağı daha açık görülüyor.

















[1] Mustafa Durmuş, “24 Haziran sonrası: IMF’li ya da IMF’siz kemer sıkmaya hazır olun!”, http://sendika62.org/2018/06/24.
[2] Dani Filc, “Post-populism: Explaining neo-liberal populismt hrough the habitus”, Journal of Political Ideologies (2011), s. 223-224.
[3] Dalia Marin, “Germany’s Populism Amid Prosperity”, https://www.project-syndicate.org/onpoint/germany-s-populism-amid-prosperity-by-dalia-marin ( 1June 2018).
[4]Filc,  agm.
[5]Hanz Betz, “Exclusionary populism in Austria, Italy and Switzerland”, International Journal, 56 (2001),s. 393–420.
[6] Filc, agm.
[7] Filc, agm.
[8] Seize the day to secure sustained growth, BIS says, https://www.bis.org/press/p180624.htm.