KÜRESELLEŞME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÜRESELLEŞME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2026 Pazar

Yerelleştirme

 

Aşırı merkeziyetçiliğin neden olduğu sorunlara “demokratik yerelleş(tir)me” çözümü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2026


Bugün “Dünya Yerelleş(tir)me Günü”. Bugün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl bu ay boyunca dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok kolektif girişimi tanıtmak için bir araya geliyor.

Yerelleştirme: çoklu çözüm!

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmıyor, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabiliyor. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak, işçi sınıfını güçlendirebiliyor.  

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin ve otoriter iktidarların insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabiliyor.

Aşırı merkeziyetçi sistemlerin bazı açmazları

Buna karşılık, yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere, birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz. İklim krizi, aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınlar, mahsul ve biyolojik çeşitlilik kayıplarına, altyapının hasar görmesine ve tahrip olmasına, konut ve insanların geçim kaynaklarının kaybına neden oluyor.

Gıda, su, elektrik, sanitasyon, ulaşım gibi neredeyse tüm hayati hizmetlerimiz, bu hızlanan iklim dalgalanmalarından kaynaklanan aksaklık veya arızalara karşı savunmasız olan son derece merkezi sistemler tarafından sağlanıyor. Örneğin, endüstriyel tarım, hızlanan iklim dalgalanmaları karşısında gıda stokları oluşturma konusunda yetersiz kalıyor.

Ulus ötesi tedarik zincirleri kesintiye uğradığında ve tek kültürlü ithalat ürünleri başarısız olduğunda, durum daha da kötüleşiyor. Yerel koşullara uyarlanmış çok kültürlü gıda üretim sistemlerinin oluşturulması gerekiyor.

Alternatif paradigmanın yeni bir ilkesi olmalı

Aşırı merkeziyetçiliğe karşı alternatifin temel ilkesi demokratik yerelleştirmedir. Çünkü yerelleştirme bazlı, topluluk ve dayanışma temelli ekonomiler daha güvenli, istikrarlı, üretken ve yenilikçidir. Emeği ve doğayı gözeten kolektif mülkiyete ait bir yerel işletme, hizmet ettiği toplumu daha iyi tanıdığı için, toplumun çıkarlarına çok daha iyi hizmet eder. Böyle bir paradigma altında, kapitalist özel mülkiyetin yerini müşterek/kolektif/komünal mülkiyet biçimleri alır. 

Müşterekler, tüm sonuçları ve faydalarıyla herkese ait olması gereken şeylerdir ve denizler, ormanlar, nehirler, göller, madenler gibi fiziki yapılarla sınırlandırılamazlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, alt yapı, ulaştırma, barınma, bakım işleri, bilim ve bilimsel bilgi, iletişim, internet gibi kamusal nitelikli hizmetler de müşterekler kapsamında değerlendirilmelidir. Müştereklerin mülkiyeti daima kolektiftir.

Demokratik yerelleştirme, kapitalist küreselleşmenin panzehri olabilir

Yerelleştirme, aynı zamanda, kapitalist küreselleşme ve neo-liberalizme tepki olarak, ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Kapitalizmin yol açtığı kişiliksizleştirmeye ve diğer zararlara karşı mücadele eder ve uygun teknoloji, döngüsel ekonomi, yerel para birimi, karşılıklı yardımlaşma, yerel gıda, halk meclisleri vb. yoluyla özgüven ve kendi kendine yeterliliği teşvik eder. Yerel ekolojiye dayanan yerelleştirme, yerel kaynakların kullanımını teşvik eder, daha az enerji gerektirir.


Ekonomiyi eve getirmek”

Ekonomik faaliyeti daha yerel bir düzeye indirgemek, daha az sermaye gerektirir ve hem insanların hem de gezegenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde çalışır. Bu, “ekonomiyi eve getirme” sürecidir.

Ayrıca, yerelleştirme “izolasyon veya milliyetçilik” anlamına gelmez. Aksine uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere, her düzeyde bilgi paylaşımını ve iş birliğini gerektirir.

Yani demokratik yerelleştirme, topluluklar ve halklar arasındaki bölgesel ve küresel bağların sonu, parçalanma ve izolasyon demek değildir. Aksine, küresel sermayenin hegemonyasına ve ona hizmet eden ulus devletin gücünü kısıtlamaktır.

Yerelleştirme “yerinden demokrasi” demektir

Yerel ekonomiler aracılığıyla; küresel pazarlara olan bağımlılık büyük ölçüde azaltılabilir. Su, gıda, enerji, barınma, sanitasyon ve takas gibi hayati konularda ekonomik özerklik sağlanabilir. Yerel meclislerin (kırsal veya kentsel) karar alma sürecine aktif katılımı sağlanarak, yerinden demokrasi hayata geçirilebilir. Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması mümkün kılınabilir.

Demokratik bir yerelleştirme altında, insan ve doğanın ihtiyaçları, karar alma sürecinin merkezine konulur. Bu, örneğin, iklim krizine karşı hayati bir yanıt niteliğindedir. Zira ulaştırma mesafeleri ve fosil yakıt kullanımı önemli ölçüde azaltılır.

Yerelleştirme otoriterliğe karşı bir çözüm olabilir

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden/radikal demokrasi gibi uygulamalar olabilir. Bunun için, öncelikle, çoğulcu-katılımcı demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir. Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu, hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerlidir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter rejimlere karşı bir güç olarak işlev görebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir. Çünkü otoriter rejimler yerel yönetimleri kıskaç altına almak isterler.

Hodge: “Yerelleştirme maliyet etkin bir süreçtir”

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekir. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisidir.  40 yıldır bu konunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. (1)

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir. Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakılacağı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerini- kısacası temel gıda ihtiyaçlarını- elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz nakliye maliyetini azaltır”. (2)

Kısaca yerelleştirme, sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme biçimlerinden biri olarak (yeniden) “beledileştirme”

Dünyanın birçok bölgesinde; dayanışma, eşitlik, sürdürülebilirlik ve radikal demokrasiye dayanan kamu odaklı bir gelecek inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yeni kamu odaklı geleceğin merkezinde kentler ve kasabalar yer alıyor. 2000 ile 2019 yılları arasında, küresel olarak 1400'den fazla yeni “beledileştirme” veya “yeniden beledileştirme” vakası yaşandı. Bunlar; yerel yönetimler tarafından yönetilen yeni kamu işletmelerinin kurulması veya özelleştirilmiş hizmetlerin belediye tarafından geri alınması vakaları. Bu eğilim, 58 ülkedeki 2400 yerleşim yerinde görüldü. Bu “yeni belediyecilik”, kentlerle sınırlı kalmaksızın çeşitli ölçeklerde uygulanmaya çalışılan ekonomik demokrasi gündeminin geniş bir parçası olarak ortaya çıktı. (3)

“Yeniden beledileştirme”, daha önce özel olan veya özelleştirilmiş hizmetlerin yerel düzeyde kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınması sürecini, “beledileştirme” ise yeni kamu hizmetlerinin oluşturulmasını ifade eder.

Konu ile ilgili bir araştırma raporunun temel bulguları şöyle özetlenebilir: Yerelleştirme, demokratik bir kamu mülkiyetinin oluşturulmasında öncüdür. Su, konut, ucuz enerji, çocuklara günlük ücretsiz öğün temini ve atık yönetimi yapmaktadır. Halk sağlığı, genel sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, uyuşturucu ile mücadele hizmetleri sunmaktadır. İnsan hakları ve sosyal hakların korunup geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. İşçi hakları ve sendikaların geliştirilmesine katkı vermektedir. İstihdam yaratırken, güvencesiz istihdamı ortadan kaldırmaktadır. İklim değişikliklerine ve doğal felaketlere karşı mücadele alanlarından biridir. Feminist bir bakış açısıyla kamusal hizmetleri yeniden düzenlemekte ve toplumsal cinsiyete dayalı bütçelemeye izin vermektedir. (4)

(Yeniden) beledileştirme ve emek ile ilgili kazanımlar

Kamu hizmetleri sunan emekçiler kilit öneme sahiptir ve çalışma koşulları, kaçınılmaz olarak kaliteli hizmet sunma kabiliyetlerini yansıtır. İncelenen tüm (yeniden)belediyeye devretme süreçleri boyunca, genel istihdam koşulları korunduğu görülüyor. 158 vakada, özellikle savunmasız durumdaki çalışanlar söz konusu olduğunda, bu koşulların daha da iyileştirilmesi veya belirgin şekilde geliştirilmesi muhtemeldir.

Sendikaların katılımı ise bu sonuçların elde edilmesinde kritik öneme sahiptir. İşçi sendikaları çok sayıda özelleştirmenin geri alınması, güvenli istihdam sağlayarak ve yeni iş ve araştırma merkezlerini çekerek yerel ekonomiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.

İşçi hakları neden önemli?

İşçilerin haklarını koruyan, ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayan ve örgütlenme çabalarını destekleyen politikalar ve uygulamalar, sağlıklı, gelişen ve eşitlikçi topluluklar oluşturmanın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yerel yönetimler, işçi haklarını genişletme ve uygulama çabalarında hayati öneme sahip olan temel aktörlerdir. Bu aktörler, sakinlerine yakındır ve ortaya çıkan ihtiyaçlara yanıt verirken genellikle hızlı hareket ederler.

Son yıllarda dünyada yerel yönetimlerin işçiler adına attığı en dikkat çekici adımlardan bazıları şunlardır (5):

• İşçi haklarına ait yasalarını uygulayan özel yerel çalışma standartları ofisleri kurmak (kent yönetimi bünyesinde işçi sorunlarına odaklanan özel bir departman, ofis veya alt kurumun kurulması).

• Kalıcı işçi kurulları veya işçi meclisleri oluşturmak.

• Yerel işçi koruma yasalarını kabul etmek ve aktif olarak uygulamak.

• Asgari ücret, ücretli hastalık izni ve adil çalışma saatleri ile ilgili yönetmelikler; ihlal oranlarının yüksek olduğu veya özel bir kırılganlığa sahip sektörler (ev işçiliği, geçici iş, otelcilik, perakende, hazır gıda ve serbest meslek sektörleri gibi) için sektöre özgü korumalar; daha geniş kapsamlı ayrımcılıkla mücadele önlemleri ve Covid-19 pandemisine yönelik özel yasalar dahil olmak üzere, yerel işçi koruma yasalarını çıkarmak.

• Belediyelere iş yapan müteahhitler için iş kalitesi standartları belirlemek.

• Belediye izin veya ruhsatı başvurusunda bulunanların işgücü ihlallerine ilişkin hukuki sonuçlar belirlemek.

• Belediye çalışanlarına karşı dürüst ve adil istihdam ilkelerini uygulamak.

• Toplumu bilgilendirmek, raporlar yayınlamak ve işçilerin ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları vurgulamak için diğer “etkili platformlar” dahil olmak üzere diğer demokratik güçleri kullanmak.

Sonuç olarak

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden-doğrudan demokrasidir. Öncelikli olarak çoğulcu, yerinden demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir.

Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerli bir durumdur. Böyle bir yerelleştirme daha fazla otoriterleşmenin önünü kesebilecek ve barış ve demokrasiyi inşa edebilme gücüne sahip yapısal bir direnci örebilecek önemli bir araç olarak işlev görebilir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter eğilimlere karşı bir güç olarak hizmet edebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir.  

Nitekim yerel örgütlenmeler ve yerel güçler (büyük sermaye ile hemhal olan siyasal iktidar için ciddi bir risk oluşturduğundan), bugünlerde İktidar Bloku tarafından, muhalefetin kontrolündeki yerel yönetimler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu tür antidemokratik girişimleri boşa çıkarmak demokratikleşme ve barışın inşası açısından son derece önemlidir.

Dip notlar:

(1(1) Helena Norberg-Hodge,  “Localization: Essential steps to an economics of happiness”, www.localfutures.org, 2016. s. 28 (20 Haziran 20265).

(2(2) Agm, s. 50.

(3(3)  https://www.tni.org/files/publication-downloads/tni_7_steps_to_build_a_democratic_economy_online.pdf, 4-5 Aralık 2019, Amsterdam (20 Haziran 2026).

(4(4) Agr.

(5(5) Agr.

 

23 Ocak 2019 Çarşamba

BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ


BREXIT, KÜRESELLEŞME VE ROSA LUXEMBURG’UN ÖNGÖRÜSÜ

Mustafa Durmuş

18 Ocak 2019

İngiltere’de muhafazakâr May Hükümetinin Brexit ile ilgili, Avrupa Birliği (AB)   ile uzlaşarak parlamentoya getirdiği anlaşma ezici bir çoğunlukla reddedildi.
Bu oylamada iktidar partisinin milletvekillerinin yarıya yakın kısmı da muhalefet ile birlikte “hayır” oyu kullandı.

Bu gelişme bir politik krize neden olmadı, zira ardından yapılan güven oylamasında (çok dar bir çoğunlukla da) olsa May Hükümeti güvenoyu aldı. Ancak, Brexit konusu hala ülkenin çözüme kavuşturulamamış, ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlara yol açacak temel bir konusu olarak ortada duruyor.

Öyle ki Brexit gerçekleştiğinde, 1980’li yıllardan bu yana ülke ekonomisinin neredeyse tek sürükleyici gücü haline gelen finans sektörünün bundan nasıl etkileneceği ve finans kapitalin bu konuda nasıl bir tavır alacağı konusu belirsizliğini sürdürecek.

Diğer taraftan Avrupalıların ülkeden çıkmaları halinde hali hazırda yüksek düzeylerdeki (özellikle de Londra’daki) konut-emlak fiyatlarında nasıl bir çöküş yaşanacağı ya da örneğin İspanya’da yerleşik olarak iş yapan yüzbinlerce Britanyalının işlerini bırakıp ülkeye geri dönmeleri halinde bunun işsiz sayısını daha da artırması gibi endişeler de gündeme gelecek.

Brexit’in, Ankara Anlaşması ile bu ülkeye gelen Türkiyelilerin durumlarını nasıl etkileyeceği ise bir diğer belirsizlik konusu olmaya devam edecek.

BREXIT TESADÜF DEĞİL
Brexit sorunu tesadüfen gündeme gelmedi. Küresel kapitalizmdeki son gelişmeler sistemin kendi iç çatışmalarının sistemi ve bu sistemin aktörleri olan bazı ülkeleri bu tür gelişmelere sürüklediğini gösteriyor.

Örneğin 2016 yılında ABD’de Trump sürpriz bir şekilde başkan seçildi ve ardından bu ülkenin diğer emperyalist ülkelerle kur, faiz ve ticaret savaşları da başladı.

Öyle ki 2008 Finansal Krizinin ardından yaşanan Büyük Resesyon’dan 10 yıl sonra dahi tam anlamıyla çıkamamış olan küresel kapitalizm, bu yıldan itibaren yeniden bir resesyon (ekonomik durgunluk) tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Üstelik dünya ekonomisi bugün hiç olmadığı kadar borçlu. Öyle ki toplam borç stokları dünya hasılasının yüzde 318’ine kadar çıktı. Yani dünya bir borç geri ödeme krizinin tetikleyebileceği yeni bir küresel finansal kriz tehdidi ile karşı karşıya.

KAPİTALİST KÜRESELLEŞME BAŞARISIZ
Reel ekonomi cephesinde ise, başta İngiltere, Japonya, Avro Bölgesi ülkeleri ve Brezilya, Arjantin, Güney Afrika ve Türkiye gibi adına “Yükselen Ekonomiler” de denilen az gelişmiş ülkelerde ekonomik büyüme hızlarının hızla düşmesi ya da ekonomilerin bizzat küçülmesi biçiminde ciddi sorunlar yaşanıyor. Örneğin Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 2-3 oranında küçülmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor. Dünyada sadece ABD ekonomisinin göreli bir iyi halinden söz ediliyor.

Kısaca; son 40 yıldır, artan finansallaşma ve neo-liberal serbestleştirmenin ve özelleştirmelerin yanı sıra iyice hız kazanmış olan küreselleşme de kapitalizmin 1970’lerin ortalarından itibaren içine girdiği yapısal krizine çare olamadı. Böyle olunca da son birkaç yıldan bu yana küreselleşme hız kesti ve özellikle de büyük ekonomilerin içe dönme süreçleri başladı.

İÇE DÖNME, EKONOMİDE MİLLİYETÇİLİK DÖNEMİ
Küreselleşmedeki bu yavaşlama ve içe dönmenin pek çok ekonomik ve siyasal göstergesi mevcut. Sırasıyla: Dünya ticareti yavaşladı. Küresel ticaretin dünya hasılası içindeki payı 2007 yılında yüzde 28’den, 2017’de yüzde 21’e geriledi. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları aynı süreçte yüzde 39 azaldı. Artık az gelişmiş ülkelerden gelen, düşük maliyetle üretilen meta ihracatının payı da ciddi olarak düştü (1).

Bu da Türkiye gibi göreli olarak ucuz işgücüne dayalı üretim yapan ülkelerin ihracat yolu ile ekonomilerini büyütmelerinin iyice zorlaşacağını ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu gelişme cari açık sorunlarının daha da büyümesine neden olacaktır.

EŞİTSİZLİK VE OTORİTERLEŞME ARTIYOR
Yani ulusal ekonomiler (dolayısı ile sermaye), yeterince büyüyemediği gibi gelir ve servet bölüşümü adaletsizliği hem ülke içinde, hem de ülkeler arasında giderek artmış durumda.

Öyle ki, Oxfam’ın verilerine göre, bugün dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusu toplam dünya servetinin yüzde 50’sinden fazlasına sahip durumda. Türkiye’de ise en zengin yüzde1’in servetten aldığı pay yüzde 54’ü aşarken, en zengin yüzde10 ise yüzde 78’e el koyuyor. Bu da ülkenin nasıl bir bölüşüm adaletsizliği içine sürüklendiğini gösteriyor.

Bölgesel savaşlar ve iç savaşlar sürerken çok ciddi bir mülteci sorunu başta Ortadoğu, Türkiye ve Avrupa olmak üzere dünyayı yakıcı bir biçimde etkiliyor.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda aralarında ABD, İtalya, Brezilya, Macaristan ve Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede siyasal iktidarlar giderek daha da otoriterleşti veya iktidara aşırı sağcı – ırkçı yeni popülist partiler geldi.

Özcesi, kapitalist küreselleşme sınırlarına eriştiğinde, sömürgeleştirerek, metalaştırıp ticarileştirecek başka alanlar kalmadığında, egemen sınıflar sermaye ve servet birikimini, dolayısıyla da sömürüyü arttırabilmek için bu kez içeride kaynaklara zorla el koymaya, ekolojiyi tahrip edercesine gasp etmeye, işçileri güvencesiz ve yeni kölelik koşullarında çalışmaya zorlamaya ve  aşırı fiyatlama, yüksek banka faizleri ve komisyonları yoluyla sömürüyü daha da arttırmaya yöneldiler.

Ne Trump’u, ne Brexit’i, ne de yeni otoriter rejimleri ekonomideki ve siyasetteki bu küresel gelişmelerden ayrı ele almamak gerekiyor.

“YA BARBARLIK, YA SOSYALİZM”
Katledilişinin 100. Yılında Rosa Lüksemburg’un kapitalizmin geleceği ile ilgili olarak I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaptığı tespitin ete, kemiğe büründüğünü görmek ne acı.

Rosa 100 yıl önce gelinen yol ayrımını “ya barbarlık ya sosyalizm” biçiminde tanımlamıştı. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle kapitalizmin burjuva demokrasisi ile beraberliğinin bittiğini ve giderek savaşların, militarizmin ve otoriterliğin, kısaca  “barbarlığın” ön plana çıktığını görüyoruz.

Diğer yandan rotayı bu kötü gidişatı durdurabilecek bir yöne yani demokratikleşme ve kesintisiz bir biçimde sosyalizme çevirebilmek de mümkün. Çünkü barbarlık olsa olsa dünyanın sömürücü yüzde 1’inin bir tercihi olabilir, geri kalan asıl çoğunluk olan yüzde 99’unun ne tercihi, ne de kaderi olamaz.

DİP NOTLAR:

(1) Mc Kinsey Global Institute, Globalisation in transition: The future of trade and value chains, January 2019.

25 Kasım 2018 Pazar

KÜRESEL EKONOMİ Kriz, Eşitsizlikler ve Otoriterleşme

KÜRESEL EKONOMİ
Kriz, Eşitsizlikler ve Otoriterleşme
ÖZET
Türkiye derinleşen ekonomik ve politik krizinin paralelinde ‘yeni rejim’ yolculuğunu sürdürürken, bu yolculukta yalnız olmadığı anlaşılıyor. 2008 Büyük Resesyonunun ardından, özellikle de 2010 yılından bu yana, önce Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın bazı İslamcı rejimleri Arap Baharı yenilgisinin ardından hızla eskisinden daha fazla otoriterliğe yöneldiler. Aynı dönemde Avrupa’da uygulanmaya başlanan kemer sıkma politikaları, AB bünyesinde uygulanmaya başlanan “Mali Anlaşma” gibi anlaşmalar, 2018 yılında İtalya’da ikinci kez gündeme gelen teknokrat hükümetler, Troyka’nın ulusal bütçelere müdahale etmesi gibi olaylar aslında klasik burjuva demokrasilerinden mali oligarşilere doğru bir yönelimin yaşanmakta olduğunu gösterdi. Hatta mülteci sorununun tetiklemesiyle Macaristan gibi bazı ülkelerde ve popülist politikaların iflası ve artan yolsuzluk iddialarının ardından Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın yedinci büyük ekonomisine sahip ülkesi olan Brezilya’da ırkçı, homofobik, aşırı sağcı Bolsonaro başkanlığa seçildi. ABD’de Trump’ın seçilmesinin ardından yaşanan artan korumacılık, ticaret savaşları, artan küresel çaptaki eşitsizlikler, Brexit tartışmaları ve biriken devasa borç stoklarıyla birlikte dünya ekonomisinde 2017 yılında yaşanan toparlanma eğilimi tersine dönmeye başlarken yeni bir finansal kriz gündemde olabileceği konusundaki uluslararası örgütlerin uyarıları arttı....

Yazının tamamına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Küresel Ekonomi Kriz, Eşitsizlikler ve Otoriterleşme