resesyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resesyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2019 Pazartesi

KAPİTALİZMİN KRİZLERİ: DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDA MIYIZ?


KAPİTALİZMİN KRİZLERİ: DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDA MIYIZ?

Mustafa Durmuş

30 Eylül 2019


2008 yılında patlak veren küresel finansal krizin üzerinden 10 yıl geçti. Kapitalizm (krizinden tam olarak çıkamamışken), dünya yeni bir küresel resesyonla karşı karşıya kaldı.

Gelişkin kapitalist ekonomilerde bir yandan durgunluk hali sürüyor, diğer yandan finansal piyasalarda yeni balonlar şişiriliyor. Bu gelişmeler yeni bir finansal krizin ayak sesleri olarak algılanırken, yeni bir borç krizinin patlamasının an meselesi olduğu ileri sürülüyor.

KAPİTALİST BÜYÜME YAVAŞLIYOR, KRİZ RİSKİ ARTIYOR
Uluslararası örgütler bu yıla ait ekonomik büyüme öngörülerini düşürmeye devam ediyorlar. Örneğin OECD 4 ay önce küresel büyümeyi yüzde 4 olarak öngörmüşken, bu ayki raporunda bu öngörüsünü yüzde 2,9’a düşürdü (1).

Negatif faizli devlet tahvili tutarı 19 trilyon doları buluyor (2). Yani ABD ekonomisinin büyüklüğünden daha fazla büyüklükte bir servetin faiz getirisi sıfırın altında. Bu servetin hangi kanallara akacağı ve bunun ne tür etkilere neden olabileceği belirsiz kalırken, bu durum uluslararası finans kapitalin kendi iç çatışmalarını da gün ışığına çıkartıyor.

Bu gelişmeler karşısında etkinliğini iyice yitiren küresel merkez bankaları düşük (hatta negatif) faiz politikalarını sürdürürken, yeni miktarsal kolaylaştırma politikaları aracılığıyla (3) milyarlarca doları piyasalara pompalayarak yaklaşan resesyonu önlemeye, ötelemeye çalışıyorlar.

Küresel borç stokları tüm zamanların en yükseğine çıkmış durumda. Yani küresel kapitalizm yeni krizine çok yüksek borç stokları ve bir önceki krizin altında kalmayı sürdüren düşük kâr oranları ve düşük yatırım düzeyleriyle yakalandı. Bu nedenle de yüksek borçlu firmaların bu krizden sağlam çıkmaları zor görünüyor (4).

DEVASA BOYUTLARDAKİ EŞİTSİZLİK, YOKSULLUK VE AÇLIK

Madalyonun diğer yüzünde devasa boyutlara erişen gelir ve servet eşitsizlikleri,  işsizlik, yoksulluk ve açlık var. Öyle ki dünyanın en zengin 26 kişisinin toplam serveti dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’sinin, yani yaklaşık 3,8 milyar insanın servetinin toplamına eşit (5).  Toplamda 4,3 milyar civarında insan (dünya nüfusunun yüzde 60’ından fazlası) yoksulluk sınırında yaşıyor. Bunların yarısının yeterli yiyeceği yok, yeterince beslenemiyorlar. FAO verilerine göre, dünyada en az 1,5- 2,5 milyar insan aç (6).
Kapitalizmin krizleri sadece ekonomik alanda değil, politik ve ekolojik alanlarda da yeni zirveler yapıyor. Kapitalizmin burjuva demokrasisi ile evliliği sona ermiş görünüyor, zira başta ABD olmak üzere, gelişkin ve az gelişmiş dünyanın önemli bir kısmında aşırı sağcı otoriter rejimler kuruldu.  Bu ülkeleri demokrasiye inanmayan liderler ve yönetimler yönetiyor.

KRİZDEKİ EKONOMİ İÇİN EN “YENİ EKONOMİ PROGRAMI” !

Türkiye ise çoklu krizleri en derin yaşayan ülkelerin başında geliyor. İşsizlik, enflasyon ve yoksulluk içindeki ekonomisi 9 aydır küçülmeyi sürdürürken, kurulan yeni otoriter rejim ciddi bir meşruiyet krizi yaşıyor. Bir süredir peş peşe seçimlere gitmek durumunda kalan ülkede yeni bir erken seçim olasılığı artıyor.

Bugün açıklanan (bir kez daha) “Yeni Ekonomi Programı” ile ülke ekonomisinin bu yıl en iyi ihtimalle binde 5 büyüyeceği ileri sürülürken, bunun sulama ve sera yatırımları ve Hal ve Perakende Yasası’nın çıkartılması (7) gibi önlemlerle sağlanacağı ileri sürülüyor. Ama ekonomideki bu sürünme halinin asıl olarak özel tüketim harcamalarındaki artışla sağlanmasının hedeflendiği anlaşılıyor.

HANE BORCUNA DAYALI BÜYÜME MODELİNE DÖNÜŞ

Böylece ekonomiyi büyütmek için bir kez daha halkın borçlanması üzerinden sağlanacak tüketim artışına güveniliyor. Faizlerin indirilme nedenlerinden biri daha böylece ortaya çıkmış oluyor.

Diğer yandan bu yolla sağlanan 2107 yılı büyümesinin ardından gelen hızlı çakılma unutuluyor. Böyle bir tüketime dayalı büyüme altında enflasyonun nasıl 3 yıllık sürede yüzde 5’in altına düşürüleceğini ise programı yazanlardan başka bilen yok.

İKLİM KRİZİ: EKO-SİSTEM YOK OLMA YOLUNDA

3 milyon yıldan beri ilk kez (18 Temmuz 2019’de) atmosferdeki karbondioksit miktarı 411,84 ppm olarak ölçüldü (8). Bu durum,  kritik eşiğin fazlasıyla aşıldığı anlamına geliyor. 2018 yılı 1800’lerin ortalarından bu yana görülen en sıcak 4. yıl oldu. 120.000 yıl önceki küresel sıcaklık derecesine ve deniz seviyesinin bugünkünden 6-9 metre yüksek olduğu dünyaya geri dönmüş olduk (9).

Ünlü sosyal bilimci Chomsky’e göre (10), 65 milyon yıl önce bir astroid dünyaya çarpıp dinozorlar çağını bitirmiş ve küçük memeli hayvanlar çağını başlatmıştı.  Küresel iklim değişikliği buna benzer etki yaratacak bir gelişme olacak.

IPCC ise son raporunda (11), bu yüzyılın yarısına kadar küresel çapta tüm emisyonları net olarak sıfıra düşüremezsek (ki fosil yakıta dayalı sanayilerin büyüme hızı bunu imkânsız kılıyor)  küresel ısınmayı 1,5 C’nin altında tutamayacağımızı ileri sürüyor.

MAHŞER GÜNÜ TABLOSU

Gezegen 3,7 - 4,0 derece arasında ısınırsa şunlar olacak (12): Gezegen 5 milyon yıldır görülmemiş ölçüde ısınacak. Devasa boyutta ve daha sık hortumlar görülecek. İtalya, İspanya, Yunanistan çöle dönüşecek. 2100 yılına kadar deniz seviyesi 1.24 metre yükselecek ve Amsterdam, New York (ve İstanbul) sular altında kalacak, Güney ülkelerinde kuraklık yaşanacak. Yağmur ormanları yok olacak, bitki ve hayvan canlı türlerinin yüzde 40’ı yok olacak. Tahıl üretimi üçte bir oranında azalacak, ciddi bir gıda ve açlık sorunu yaşanacak. 2030 yılına kadar iklim değişikliği yüzünden yılda 530,000 kişi hayatını kaybedecek. 4 derece ısınma söz konusu olduğunda ise, Grönland bütünüyle eriyecek ve bu deniz seviyesinin 6 metre kadar yükselmesiyle, bu da yüzlerce milyon insanın yerlerinden olmasıyla sonuçlanacak. Bu kitlesel göçlere ve uluslararası çatışmalara neden olacak.

Kısaca eğer bütünüyle yok olmazsak, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz besinler, günlük rutinimiz hemen her şey değişecek.

GENÇLİĞİN SİSTEMİN EGEMENLERİNE DİRENİŞİNİN SEMBOLÜ GRETA THUNBERG

 “Benim burada olmamam gerek, okyanusun ötesinde okulda olmam gerek. Sizler ne cesaretle bizden umut bekliyorsunuz. Boş sözlerinizle çocukluğumu ve hayallerimi çaldınız. Ben yine de şanslı çocuklardan biriyim. İnsanlar ölüyor, ekosistemimiz çöküyor, kitlesel yok oluşla karşı karşıyayız ama siz para ve sonsuz ekonomik büyüme masallarından bahsediyorsunuz. Bu ne cüret! Buraya gelip her şeyi yaptığınızı söylüyorsunuz. Gerçekten durumun ciddiyetini anlıyorsanız ve halen harekete geçmiyorsanız bu şeytan olduğunuzu gösterir ama buna inanmak istemiyorum… Bizi hayal kırıklığına uğratıyorsunuz ama gençler artık sizin ihanetinizin farkına vardı. Gelecek nesillerin gözü sizin üstünüzde olacak”(13).

Yukarıdaki, sistemin muktedirlerinin yüzüne tokat gibi inen sözler, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi’nde konuşan 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg’e ait.
MİLYONLAR SOKAKLARA ÇIKTI

Başta gençlik olmak üzere, insanların iklim değişikliği sorununu ne kadar ciddiye aldıklarını bu yıl üçüncüsü düzenlenen grev/protesto eylemlerine katılanların sayısından görebilmek mümkün.

20 Eylül tarihinden itibaren bir hafta boyunca 6 milyondan fazla insan 150’den fazla ülkede kitlesel grevlere ve protesto eylemlerine başvurdu (14) . Bu da kapitalizmin ve onun son sürümü olan neo-liberalizmin neden olduğu krizlere insanların sessiz kalmayacağını gösterdi.

Sistemin krizlerine karşı sistemin egemenlerinin bulabildiği çözümler (!) ise ekonomi politikaları anlamında, 90 yılı aşkın bir süredir uygulanmakta olan bildik ( krizin faturasını emekçi halklara kesen) para ve maliye politikalarından öteye gitmiyor.
İklim krizi anlamında ise karar alıp üstüne yatıp uyutmayı tercih ediyorlar. Öyle ki devletler yangına körükle gidercesine her yıl fosil yakıt üreticisi dev şirketlere 5,3 trilyon dolar teşvik veriyorlar (15). 

ÖZGÜRLEŞME İÇİN YENİ BİR FIRSAT YAKALADIK

Buna rağmen umutsuz olmamak gerekiyor. Çünkü gelinen nokta itibariyle, kapitalizmin krizinin ve neo-liberalizmin iflası, dünya işçi sınıfının ve emekçi halklarına sömürüden ve her türden baskıdan kurtarabilecek emek, doğa ve toplumsal cinsiyet eşitliğinden yana gerçek kurtuluş stratejilerini ve politikalarını topluma sunma ve bunları hayata geçirme fırsatı veriyor.

Yeterince hazır olmasa da, dünya işçi sınıfı belki de yüzyıldır ilk kez böyle önemli bir fırsatı yakaladı. Bu fırsat emek ve demokrasi güçleri tarafından toplumsal bir kurtuluşu gerçekleştirmek için kullanılmalı. Aksi takdirde bu gelişmeler yeni bir barbarlık döneminin önünü açacaktır.

Bu nedenle de emek, demokrasi ve özgürlük hareketleri, siyasal partiler, işçi sendikaları toplumun önüne kısa ve uzun vadeli programlarını koymalı ve öncelikle kapitalizm içinde devlet ve sermayeden alınabilecek tüm tavizleri alma mücadelesini vermelidirler.

Ancak bunun yetmeyeceğinin de bilincinde olarak kapitalizme meydan okumanın, onu yerinden etmenin gerekliliğini de,  potansiyel olarak değişime hazır kitlelere anlatmalıdırlar.

Programlarının ekonomik olarak verimli- etkin ve toplumsal olarak adil ve emek ve doğa dostu ve toplumsal cinsiyet eşitleyici olduğuna, böylece tüm emekçi sınıflar ve kimlikler için gerçek özgürleşmeyi sağlayacağına tüm toplumu ikna etmelidirler.

YANITI ARANMASI GEREKEN SORULAR

Bu bağlamda aşağıdaki soruların yanıtlarını hep birlikte aramamız ve tartışmamız gerekiyor (bu sorular bundan sonraki yazılarımın da konularını oluşturacak):
▪ Kapitalist ekonomik büyüme eko-sistemimiz ile uyumlu mudur? Üretim tarzımızı değiştirmeli miyiz?

▪İklim değişikliği krizi yapılacak bazı idari ve mali reformlarla ya da uygulanacak Karbon Vergisi gibi vergilerle önlenebilir mi?

▪Yeni teknolojik gelişmeler ve inovasyonlar ekonomileri hem büyütürken, hem de doğaya verilen zararı en azda tutabilir mi? Teknoloji bizi kurtarabilir mi?

▪İnsanlığı ve doğayı koruyabilmek için ekonomik büyümeden vazgeçmeli miyiz (sıfır büyüme)  ve/veya küçülmeli miyiz?

▪Hangi ülkelerde hangi sektörler ya da ekonomik faaliyetler azaltılmalıdır, hangileri genişletilmelidir?

▪ Küçülürsek, kalkınma hedeflerimiz ne olacak, istihdam, gelir nasıl yaratılacak, sosyal refah artışı nasıl sağlanacaktır?

▪Ekonomileri küçültürken, “Devlet Garantili İstihdam Programları”, “Herkese Temel Yurttaşlık Geliri”, “Ücretsiz Kamusal Hizmet Sunumunun Genişletilmesi” ve Yeşil Yeni Sözleşme gibi programlarla iklim değişikliği, gıda güvensizliği, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunlarımızı kalıcı olarak çözebilecek miyiz?

▪Özü kâr ve sermaye birikimi olan küresel kapitalist sistem böyle bir radikal değişime izin verecek midir, bu sorun nasıl aşılacaktır?

DİP NOTLAR:

(1)  Laurence Boone, “Growth is taking a dangerous downward turn”, https://oecdecoscope.blog (19 September 2019).
(3)  “The ECB cuts interest rates and restarts quantitative easing”,  https://www.economist.com (2 September 2019).
(4)  http://www.cadtm.org/The-mountain-of-corporate-debt-will-be-the-seed-of-the-next-financial-crisis (13 April 2019).
(5)  Oxfam, “Public Good or Private Wealth”, www.oxfam.org (January 2019).
(6)  Jason Hickel, The Divide,- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 2, 46.
(7)  “İşte ekonomide 3 yıllık hedefler”, https://www.dunya.com (30 Eylül 2019).
(8)  Joan Martinez Alier, Nick Meynen, “ Never-Ending Growth?”,  https://www.commondreams.org (29 July 2019).
(9)  C.J. Polychroniou, Noam Chomsky and Robert Pollin: “If We Want a Future, Green New Deal Is Key”, https://truthout.org (18 September 2019).
(10)               Agm.
(11)               The Intergovernmental Panel On Climate Change (IPCC), “Global Warming of 1.5 ºC, Special Report” (October 2018),  https://www.ipcc.ch/sr15/ , Summary for Policymakers, s. 4-5.
(12)               Hickel, agk., s. 248.
(13)               İklim aktivisti Greta Thunberg BM Zirvesi’nde hesap sordu: “Gençler ihanetinizin farkında, gözümüz üstünüzde olacak”, http://sendika63.org (24 Eylül 2019).
(14)               Eoin Higgins, “With Over 6 Million People Worldwide, Climate Strikes Largest Coordinated Global Uprising Since Iraq War Protests”, https://www.commondreams.org/news (27 September 2019).
(15)               Hickel, agk., s. 248.



15 Eylül 2019 Pazar

KÜRESEL LİKİDİTE BOLLUĞU TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? (1)- Su hep akar mı?


KÜRESEL LİKİDİTE BOLLUĞU TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? (1)- Su hep akar mı?

Mustafa Durmuş

15 Eylül 2019

Ekonominin gündemi bugünlerde son derece yoğun. Temmuz ayı cari hesap dengesi (+) 1,158 milyar dolar oldu (1). Yani ekonomi 1,2 milyar dolara yakın bir cari fazla verdi. Yıllıkta bu fazla 4,4 milyar dolara ulaştı. Bu gelişmede küçülen ekonominin ve bunun paralelinde iyice azalan ithalatın etkisi büyük.

Hükümet faizde bir adım daha attı ve politika faizini yüzde 3, 25 puan daha düşürdü (2). Böylece bir ayda toplamda faizde yüzde 7,50 puanlık bir indirim yapmış oldu. Bunun ardından TOKİ vadesinden önce borcunu kapatmak isteyen konut alıcılarına yüzde 22 oranında indirim yapacağını duyurdu (3). Doların kuru ise (iniş çıkışlara rağmen) 5,60 - 5,80 aralığında istikrarlı seyrediyor.

Son olarak Hükümet, 45 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Borçlanma Genel Müdürlüğü adı altında yeni bir genel müdürlük kurdu ve başına da piyasalardan (Hazine’den değil) birini genel müdür olarak oturttu.

Beklendiği gibi tüm bu gelişmeler Hazine ve Maliye Bakanı tarafından müjdeli haber tadında verildi. Bakan ayrıca enflasyonun tek haneye ineceğini de müjdeledi.

Ekim başında açıklanacak Eylül ayı enflasyon verisinin geçen yılın aynı ayına göre çok düşük çıkması bekleniyor. Bu da (baz etkisinden dolayı) yıllık enflasyonu yüzde 10’a kadar düşürebilir. Bu aynı zamanda döviz kurunun da neden yükselmediğini (hatta (10-20 kuruş bandında inip-çıktığını) kısmen açıklıyor. Enflasyon beklentisi düştüğünde dövize yönelim azalıyor. Bu da kuru düşürüyor.

BAZ ETKİSİYLE DÜŞEN ENFLASYON KURU BASKILIYOR YA SONRA?

Ancak burada da atlanmaması gereken iki husus var. İlk olarak baz etkisi Eylül’den sonra ortadan kalktığında, böylece enflasyon tekrar yükseldiğinde döviz kuru de yükselecektir. İkinci olarak döviz kurunu baskılayan asıl faktör ekonomideki küçülme, ithalat ihtiyacının azalması gibi ekonominin yapısal dışa bağımlılık hali. Ekonomi tekrar büyümeye başladığında mekanizma tersinden işleyecek ve kur da yükselecektir.

Keza bu yılın son çeyreğinde vadesi gelen dış borç ödemeleri de dövizi yükseltecektir.
Bu nedenle de Merkez Bankası 2019 yılsonu döviz kuru (ABD Doları/TL) beklentisi bir önceki anket döneminde 5,90 TL iken, bu anket döneminde 6,00 TL'ye yükseldi. 12 ay sonrası döviz kuru beklentisi ise aynı anket dönemlerinde sırasıyla 6,27 TL ve 6,35 TL olarak gerçekleşti (4). 

KÜRESEL FİNANSAL GENİŞLEME MÜJDESİ (!)

Bu gelişmelere paralel olarak, AKP’nin bir kez daha küresel finansal genişlemeden yaralanarak birkaç yıl daha idare edebileceği, en azından ekonomik krizin hafifleyebileceği ve krizden çıkışın hızlanabileceği yönünde yorumlar yapılmaya başladı.

Tüm bunlar ne anlama geliyor? 17 yıllık siyasal iktidar bir kez daha uluslararası ekonomik konjonktürdeki olumlu (!) gelişmeler sayesinde inişini durdurabilecek, kendinden kopmalara son vererek dağılmasını önleyebilecek mi? Umutlarını ekonomik krize bağlamış bazı çevrelerin hevesi bir kez daha kursağında mı kalacak? Bu ve benzeri sorular muhtemelen siyaset ve ekonomi ile ilgilenenlerin aklındaki sorular bugünlerde. Bu nedenle de yanıtlanmaları gerekiyor.

KRİZ TEK BAŞINA OLUMLU YÖNDE POLİTİK DEĞİŞİMİ SAĞLAMAYA YETMEZ

Öncelikle hiçbir ekonomik krizin, örgütlü, bilinçli bir toplumsal muhalefet ve bu muhalefetin güçlü bir işçi sınıfı hareketiyle desteklenmiş demokratik mücadelesi olmadığı sürece, tek başına bir siyasal iktidarı yerinden etmeye gücünün yetmeyeceğinin altını çizmek gerekiyor. Bu yüzden de değişimin tek başına ekonomik krize bel bağlanarak gerçekleşeceğini ileri sürmek tam anlamıyla politik bir körlüktür.

Diğer yandan uluslararası ekonomik konjonktürün mevcut iktidardan yana olduğunu söylemek (en hafif söylemle) için de çok erken. Buna rağmen bu yönde değerlendirmeler yapılıyor.

Bu değerlendirmeleri yapanlar  gerekçe olarak; dünyadaki faiz oranlarının çok düşük düzeyde olmasını, FED başta olmak üzere büyük ülke merkez bankalarının faiz oranlarını düşürmelerini ve trilyonlarca dolarlık negatif faizli devlet tahvillerinin varlığını öne sürüyorlar.

ÖNCE FED, ŞİMDİ ECB

Bu görüşlerin sahipleri küresel faiz oranları ile ilgili söylediklerinde haksız değiller. Dahası FED ’in ardından dün Avrupa Merkez Bankası’nın da (ECB)  faiz oranlarını düşüreceğini ve yeni bir ‘miktarsal kolaylaştırma’ programını hayata geçireceğini açıklaması paranın bollaşacağının işareti.

The Economist’in haberine göre (5), daha önce 2020 yılının ortasına kadar faizleri yükseltmeyeceğini açıklayan ECB, bu sefer faizleri düşürmenin yanı sıra, bankalara verilecek borcun koşullarının da iyileştirileceğini, vadeyi 2 yıldan 3 yıla çıkartacağını ve Kasım ayından itibaren piyasadan ayda 20 milyar avroluk tahvil satın alacağını (böylece piyasaya para sürüleceğini) açıkladı.

Kısaca görünen o ki, küresel çapta para bollaşacak. Beklenti ise bu bol paranın (Merkez Ekonomilerdeki faiz oranları çok düşük ya da negatif olduğundan) doğallıkla faiz oranlarının, dolayısıyla da paranın getirisinin daha yüksek olduğu ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelere akmaya başlaması. Çünkü bu ülkelerdeki faiz getirisi Merkez Ekonomilerdekindekiyle kıyaslanamayacak kadar yüksek (6).

Bu tarihsel bir gerçeklikle tam örtüşüyor: Emperyalist sömürünün tarihsel olarak en belirgin ve en acımasız biçimlerinden biri az gelişmiş ülkelere verdiği yüksek faizli borçlar.

Ancak bu parasal bollaşma nereye kadar sürer ve daha önemlisi sadece faiz getirisi yüksek olduğu için bu paranın en azından bir miktarı Türkiye’ye yönelir mi?
Bu ancak diğer koşullar sabitken ya da kötüleşmemişken (ceteris paribus) belki mümkün olabilir. Oysa diğer koşullar sabit olmadığı gibi, bir hayli kötüleştiler. Küresel finansal yatırımcı risk iştahı artıyor ama bu iştah yatırımcının ülke risklerini önemsemediği anlamına gelmez.

PARASAL BOLLAŞMANIN NEDENİ?

Bu soruya tekrar geleceğiz ama onun kadar önemli bir diğer soruyu öncelikli olarak ele alalım: Merkez Ekonomilerdeki faiz indirimleri bu ülkelerin ekonomilerinin ve genel olarak küresel ekonominin yeterince toparlandığı ve daha iyi bir durumda olduğu için mi yapılıyor?

Yani küresel Merkez Bankalarının yetkilileri ve bu kurumların ardındaki güç olan finans kapitalin sözcüleri bir araya gelip şöyle bir değerlendirme mi yaptılar:  “Ekonomilerimiz yeterince büyüyor, bizler de yeterince kazanıyoruz. Artık yüksek faizle azgelişmiş ülkeleri daha fazla bunaltmayalım, gelişmelerini önlemeyelim, yeni bir finansal krizi tetiklemekten kaçınalım”. Böyle bir vicdan muhasebesi nedeniyle mi faizleri düşürüyorlar ve parayı bollaştırıyorlar?

Bu soruya verilecek yanıtlar safça olmamalı. Çünkü kapitalist dünyanın yöneticilerinin böyle düşünmediklerini, düşünemeyeceklerini hem teoriden, hem de yaşayarak öğrendik. O halde bilimsel analizlerle ve teorilerle bunun nedenlerini açıklamak gerekiyor.
  
YENİ BİR RESESYON BEKLENİYOR

Hem ABD ve AB gibi Merkez Ekonomilerin, hem de dünyanın genel olarak yeni bir resesyon riskiyle karşı karşıya olduğunu, faizlerin indirilerek sağlanacak bir parasal genişlemeyle bu resesyondan kaçınılmaya çalışıldığını görebiliyoruz. Bir süredir bir çok iktisatçı gibi ben de bu resesyon olasılığı üzerine yazıyorum (7).

Yani tıpkı 2001 yılından itibaren ABD’de yaklaşan resesyonu öngörerek, onu ötelemek için faiz oranlarının üçte iki oranında düşürülmesi (hatta reel faizlerin 2002-2005 döneminde negatif olması), böylece finansal genişlemeye gidilmesi gibi bir durumla (8) karşı karşıyayız. Ama bu kez durum biraz daha ciddi olabilir zira hem ticaret savaşları sürüyor, hem artan gelir ve servet adaletsizliği nedeniyle belli merkezlerde öbeklenen ciddi bir tasarruf fazlası ver, hem de dünya hiç olmadığı kadar borçlu.

Reel ekonomide kârlılığını koruyamayan kapitalizm bunu finansallaşma yoluyla, yani finansal balonlar şişirerek yapıyor. ABD’de de bu yapıldı. Balon uzun vadeli konut kredisi sektöründe şişirildi. Ama hatırlayalım bu balon 2007 yazında patladı ve 1929 Büyük Depresyonunun ardından kapitalizmin gördüğü en derin kriz yaşandı ve bu Uzun Depresyon (9) yıllarca sürdü.

Düşük faizler, negatif faizli trilyonlarca dolarlık tahvil gibi olgular, kökleri 1980’lere (özellikle de 2000’li yıllara) kadar giden böyle bir finansallaşma olgusu ile bağlantılı.

YAPISAL FAKTÖRLER

Britanya Merkez Bankası’ndan iki iktisatçı (10)  faizlerdeki düşüşleri; demografik faktörlere, artan küresel çaptaki eşitsizliklere, yükselen ekonomilerdeki ihtiyatlı tasarruflardan kaynaklanan tasarruf fazlasına, yatırım harcamalarının ve kamusal harcamaların azalmasına bağlıyor ve bu yapısal faktörlerin büyük bir kısmının devam edeceğini ileri sürüyor.

L. Rachel ve L.Summers ise gelişmiş ekonomilerdeki düşük faizleri kalıcı durgunluğa bağlıyorlar. Mevcut düşük faiz oranlarının yüksek kamu borç düzeyini yansıttığını, aslında sadece özel sektör borcu söz konusu olsaydı bu oranların çok daha düşük olacağını ileri sürüyorlar (11).

Bank of International Settlements (BIS) ise (12), tarihsel olarak en düşük düzeydeki uzun vadeli faiz oranlarının bankaların kârlarını düşürdüğünü, böylece üretken bir ekonomi için gerekli olan sermaye birikiminin yavaşladığını ileri sürüyor. Finansal koşulların daha da gevşetilmesi kısa vadede büyümeyi hızlandırsa da bunun hassasiyetleri artıracağının, kaynak etkinliğini ve verimliliği olumsuz etkileyeceğinin ve nihayetinde artık para politikalarının sürdürülebilir bir büyümenin motoru olmaktan çıkacağının altını çiziyor.

Yani faiz oranlarındaki bu düşüklük, sadece Merkez Bankalarının küresel yavaş büyümeye verdiği tepkiden değil, temel başka faktörlerden dolayı da ortaya çıkıyor.  
Kârlılığın düştüğü, küresel borç stoklarının arttığı, dış ticaretin yavaşladığı, küresel eşitsizliklerin, işsizlik ve yoksulluğun arttığı, verimlilik artışının yavaşladığı bir dönemde tek başına parasal bollaşma küresel ekonomide bir iyileşme belirtisi olamaz. 

Olsa olsa bu sorunların neden olacağı bir küresel resesyonu öteleme çabasıdır.
Kısaca bu parasal bollaşma küresel kapitalizmin rahat bir döneme girmesinin değil, yeni bir daralma dönemine girmesinin bir sonucu. Sürdürülebilir bir şey değil. Yakın tarihte bunun örnekleri mevcut. Bu nedenle de bu bollaşma üzerinden az gelişmiş ekonomilerin yeni kaynak sağlama hayalleri suya düşebilir.

…devam edecek: Delikli kova dolar mı?

DİP NOTLAR:

(1)  TCMB, Ödemeler Dengesi Gelişmeleri, Temmuz 2019.
(2)  TCMB, Faiz Oranlarına İlişkin Basın Duyurusu (2019/36, 12 Eylül 2019).
(3)  “TOKİ'den ikinci indirim kampanyası”, http://www.hurriyet.com.tr (13 Eylül 2019).
(4)  TCMB, Beklenti Anketi İstatistikleri, Eylül 2019, s. 5 (14 Eylül 2019).
(5)  “The ECB cuts interest rates and restarts quantitative easing”,  https://www.economist.com (2 September 2019).
(6)  Wolf Richter, “Financial World Gone Nuts: $15 Trillion Negative Yielding Debt”, https://wolfstreet.com (6 August 2019). 
(7)  Mustafa Durmuş, “Dünya ekonomisi yeni bir resesyona giriyor”, http://sendika63.org (28 Ağustos 2019).
(8)  Mustafa Durmuş, Kapitalizmin Krizi, 4. Baskı, Gazi Kitabevi, 2013, s. 135.
(9)  Michael Roberts, The Long Depression, Haymarket Books, 2016, s.113-130.
(10)               Lukasz Rachel and Thomas D Smith, “Secular drivers of the global real interest rate”, Bank of England Staff Working Paper No. 571 (December 2015).
(11)               Łukasz Rachel and Lawrence H. Summers, “On Falling Neutral Real Rates, Fiscal Policy, and the Risk of Secular Stagnation”, BPEA Conference Drafts, March 7–8, 2019 , https://www.brookings.edu (14 Eylül 2019).
(12)               Augustin Carstens,  “Time to ignite all engines”, BIS, Press Release, https://www.bis.org/events (30 June 2019).

2 Eylül 2019 Pazartesi

EKONOMİK KÜÇÜLME DEVAM EDİYOR, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK ARTACAK


EKONOMİK KÜÇÜLME DEVAM EDİYOR, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK ARTACAK

Mustafa Durmuş
2 Eylül 2019


Bu yılın ikinci çeyreğine (Nisan-Haziran) ait ekonomik büyüme verileri bu sabah açıklandı.

TÜİK’in açıklamasına göre (1) Türkiye ekonomisi küçülmesini (daha düşük oranda olsa da) sürdürüyor. 2018 yılının son çeyreğinde yüzde -2,8 olan küçülme; 2019 yılının ilk çeyreğinde yüzde - 2,14 ve ikinci çeyreğinde yüzde -1,5 oldu.

Bu konuda söylenecek ilk şey, resmi tanımı anlamıyla Türkiye ekonomisinin resesyonda olduğu (bu tanıma göre iki çeyrek üst üste küçülen bir ekonomi resesyonda demek).

İkincisi küçülmenin giderek yavaşladığı. Zira yüzde -2,8 ile başlayan küçülme yüzde -1,5’e gerilemiş. Bunun (hala küçülme olmasına rağmen) iyi bir gelişme olduğu düşünülebilir,  ama şeytan ayrıntıda gizli.

ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİ

Bu küçülme yavaşlamasını yatırım harcamalarındaki gelişmelerle birlikte yorumlamak gerekiyor. Çünkü kapitalist bir ekonomide sürdürülebilir bir büyüme (niteliğini, doğa ve emekle uyumlu olup olmadığını tartışmaksızın) ancak yatırım harcamalarındaki düzenli artışlarla mümkün (sermaye birikimi).

Bu açıdan bakıldığında sabit sermaye yatırımlarının geçen yılın üçüncü çeyreğinden itibaren eksiye döndüğü ve bu küçülmenin giderek arttığı görülüyor. Öyle ki 2018’in son çeyreğinde yüzde -11,6; bu yılın ilk çeyreğinde yüzde - 12,4 ve ikinci çeyreğinde -yüzde 22,4 oldu.

YATIRIMLARDAKİ SERT DÜŞÜŞ KAYGI VERİCİ

İşte asıl kaygı veren nokta bu olmalı. Çünkü ülkede artık yatırım yok gibi bir şey. Hatırlanacağı gibi, 2016 yılında GSYH hesaplaması konusunda yapılan değişiklikle artık inşaat –emlak yatırımları da yatırım harcaması olarak kabul ediliyor.

İşte böyle geniş anlamda tanımlanan yatırımlar da ikinci çeyrekte yüzde - 12,7 azaldı. Bu aslında bir süredir bilinen bir durum: 15 yıl boyunca ekonomide sanal bir büyüme yaratan sektör artık krizde. Böylece inşaattan başlayan ve sanayiye (yüzde -2,7 azalma var) bir yatırım azalması var.  Bu çeyrekte ilk kez hizmetler sektöründe az da olsa (binde 3) oranında bir küçülmenin olması da, en fazla istihdam yaratan bu sektörün emekçileri açısından can sıkıcı bir durum olsa gerek.

Yani zurnanın zırt dediği yer yatırımlardaki sert düşüş. Yatırımlardaki bu sert düşüş sürdüğü sürece ekonomik küçülme sürecek, ancak daha önemlisi işsizlik ve yoksullaşma artacak.

Bu gelişme aynı zamanda hükümetin bu yılın son çeyreğinde pozitif büyümenin yaşanacağı biçimindeki öngörüsünü de temelsiz bırakan bir gelişme. 

FATURA YİNE HANE HALKINA

Yatırımlardaki bu denli büyük düşüşe rağmen ekonominin, önceki çeyreğe nazaran daha az küçülmesinin nedeni ise hane halkının tüketim harcamalarındaki azalmanın yavaşlaması.

Yani halk borçlandırılarak, kredilere yüklenerek tüketimini artırmış ve böylece küçülme yavaşlamış görünüyor. Bu yılın ilk çeyreğinde hane halkı harcamaları yüzde -4,8 azalmışken, ikinci çeyrekte bu azalma sadece yüzde -1,1 ‘de kalmış. Kısaca insanlar harcamaya başlamışlar.

Gerçekte, emekçilerin düşük ücret zamları ve yüksek enflasyon nedeniyle reel gelirleri artmadığına göre, bu nasıl olabilir? Bunun tek açıklaması krediler ya da yeni borçlanma. Yani halk bankalardan sağladığı ihtiyaç kredileriyle tüketimini ilk çeyreğe göre artırmış. Bu da iktidar tarafından faiz oranlarının düşürülmesinde neden bu denli ısrar edildiğini kısmen açıklıyor.

İhracat artışı ise ikinci çeyrekte yüzde 1 puandan fazla yavaşlayarak yüzde 8,1’de kalmış. Yani ileri sürüldüğü gibi ihracatımız TL’nin değerindeki bunca düşüşe rağmen beklenen biçimde artmamış (böylece ekonomik büyümeye yeterince katkı vermemiş. Üstelik TÜİK’in geçen ay yayımlanan dış ticaret hadleri verisinden de görüldüğü üzere, dış ticaret hadlerindeki kötüleşmenin sürmesi halkın ihracat yoluyla da yoksullaştığını ortaya koyuyor.

TÜM PARADİGMALARIN DEĞİŞMESİ GEREKİYOR

Bir önceki yazımızda (2) dünya ekonomisine ait verilerin yeni bir küresel resesyonun gelmekte olduğunu gösterdiğini yazmıştık. Normalde, resmin büyüğünde bir resesyonun yer aldığı bir anda bir ülkenin ekonomisinin canlanma dönemine girmesi beklenmemeli.

Krizler kapitalizme içkinler, dışsal değiller. Kapitalizm var oldukça ne ekonomik krizlerin, ne savaşların, ne de doğa tahribatının sonu olmayacak ve insanlık huzur bulamayacak. Kaldı ki Türkiye’de ekonomik krizin sadece ekonomik değil, ilave olarak politik nedenleri ve savaşla ilgili nedenleri var.

Dünyanın Merkez Ekonomilerinde ortaya çıkan bir kriz tüm dünyaya yayılabiliyor. 2008 ABD finansal krizinin sadece 3 haftada dünyaya yayıldığı unutulmamalı.
Yeni bir kriz ise artık sadece zaman meselesi. Ama bu kriz emekçiler, kadınlar ve doğa üzerinde önceki krizlerden çok daha tahrip edici etkilere sahip olacak. Son yıllarda HES ve maden projelerinde görüldüğü gibi, sanayi vs. üretimi ile yeterince kârlı büyümesini sağlamakta zorlanan sistem artık ortak varlıklarımıza yönelmeye, hak ve özgürlüklerimizi ortadan kaldırmaya başladı.

Bu yüzden de ekonomik, politik ve jeopolitik alandaki tüm paradigmaların değiştirilmesi ve yenilerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Sistemi aynen koruyarak bu yapılabilir mi, bu da yanıtlanması gereken ayrı bir soru.

DİP NOTLAR:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla, II. Çeyrek: Nisan - Haziran, 2019, www. tüik. gov.tr  (2 Eylül 2019).
(2) Mustafa Durmuş, “Dünya ekonomisi yeni bir resesyona giriyor”, http://sendika63.org (28 Ağustos 2019).
(

10 Ağustos 2019 Cumartesi

NEGATİF FAİZ GETİRİLİ 15 TRİLYON DOLARI NE YAPARDINIZ?


NEGATİF FAİZ GETİRİLİ 15 TRİLYON DOLARI NE YAPARDINIZ?

Mustafa Durmuş

10 Ağustos 2019

Dünya ekonomisine ilişkin yeni veriler yayınlandıkça durum giderek daha da netleşiyor.

Bloomberg (1) küresel çapta 15 trilyon dolardan fazla değere sahip bulunan 10 yıl ve daha uzun vadeli tahvillerin faiz getirilerinin negatif olduğunu (eksi faiz)  açıkladı.  
Bu çapta bir negatif faiz kapitalizm tarihinde ilk kez görülüyor. Öyle ki ABD ekonomisinin yıllık hasılasının neredeyse yüzde 85’ine ve 2017 yılındaki 184 trilyon dolarlık küresel borç stokunun yüzde 8’inden fazlasına eşit (2).

HEM DEVLET HEM DE ÖZEL SEKTÖR TAHVİLLERİNİN GETİRİLERİ ARTIK NEGATİF

Bu tahviller sadece devlet borçlanma senedi biçimindeki devlet tahvillerinden değil, aynı zamanda küresel şirketlerin tahvillerinden ve Avrupalı büyük şirketlerin ve finans kuruluşlarının avro cinsinden tahvillerden oluşuyor. Uzmanlara göre özellikle bu üçüncü grup tahvil,  uluslararası derecelendirme kuruluşlarınca “çer-çöp” düzeyinde değere sahip kâğıtlar olarak değerlendiriliyor.

Kısaca habere göre, 12 Merkez Ekonomisine ait tahvillerin faizlerinin artık pozitif bir faiz getirisi olmadığı gibi, bunlara sahip olmanın maliyeti var.  Bunlardan son zamanlarda sanayi üretimi iyice gerilemekte olan Almanya’nın 30 yıllık tahvillerinin getirisi (eksi) yüzde 0,33; İsviçre’nin 10 yıllıklarınki (eksi) yüzde 0,92 olarak dikkat çekiyor. Hali hazırda 10 yıllık devlet tahvillerine pozitif (artı) getiri sunan Merkez Ekonomiler sadece yüzde 1,04 ile Avustralya, yüzde 1,51 ile İtalya ve yüzde 1,73 ile ABD.

Bu ülkelerin 20’sinde faiz oranları (pozitif olmak üzere) yüzde 0,04 ile yüzde 2,01 arasında ve 7’sinde yüzde 2,02 ile yüzde 4,55 arasında yer alıyor. Uzun vadeli tahvil faizlerine (10 yıllıklar) en yüksek faizi veren ilk üç ülke ise (pozitif olmak üzere) şöyle sıralanıyor: Yüzde 31,25 ile ilk sırada Zambiya, yüzde 15,60 ile ikinci sırada Mısır ve yüzde 15,10 ile üçüncü sırada Türkiye yer alıyor (3).

Türkiye’nin aynı kulvarda yarıştığı ileri sürülen ve kendilerine Yükselen Ekonomiler adı da verilen Meksika’da bu oran (artı) yüzde 7,43; Güney Afrika’da (artı) yüzde 8,40; Rusya’da (artı) yüzde 7,1 ve krizdeki Arjantin’de (artı) yüzde 6,20.

Yükselen Ekonomiler arasında sayılmayan ve ekonomik gelişkinlik açısından Türkiye’nin gerisinde olduğu kabul edilen Pakistan’da bu oran (artı) yüzde 13,77.

Daha da çarpıcı olan ise son 10 yıldır krizle boğuşan ve son zamanlarda küçülerek krizden çıkabilen Yunanistan’da 10 yıllık tahvillerin faizinin  (artı) yüzde 2,02 olması.
Şimdi gelin bu verileri konuşturalım.

ALMA MAZLUMUN AHINI…

İlk olarak, negatif faiz oranları, parasal servetin küresel çapta Avrupa, Asya (Japonya) ve Kuzey Amerika gibi Kuzey ülkelerinde toplanırken (üçte iki oranında), dünya nüfusunun üçte ikisinin yaşadığı Güney ülkelerinin bu servetin sadece üçte birine sahip olabildiği devasa bir küresel servet bölüşümü adaletsizliğinin bir sonucu. Ayrıca ülkelerin kendi içinde de servet eşit ya da adil dağılmıyor, tersine çok büyük eşitsizlikler göze çarpıyor.

Bu eşitsizliği pekiştiren faktörlerden biri de Merkez ülkelerin yıllardır uyguladıkları miktarsal-parasal kolaylaştırma politikaları sonucunda finans kapitalin elinde devasa bir nakdin birikmesi.

Bir başka anlatımla gelir ve servet adaletsizliği o denli artmış ki dünyanın büyük çoğunluğu harcayacak para bulamazken, küçük bir azınlık para içinde yüzüyor. Somutlarsak;  2018 yılında, dünyada toplam 317 trilyon dolarlık bir servet vardı. Ama sadece 26 süper zengin bireyin servetlerinin toplamı dünya nüfusunun en yoksul yarısının (3,8 milyar insan) servetine eşitti. En zengin yüzde 10’luk nüfusun küresel servetten aldığı pay ise yüzde 85 idi (4).

BİRİLERİ İÇİN KITLIK DİĞERLERİ İÇİN BOLLUK DEMEK

Bu nedenle de emperyalist- kapitalist sömürü artıp, eşitsizlik ve adaletsizlikler daha da büyüdükçe,  para bollaşıyor; bunu soğuracak iktisadi faaliyetlerin sınırına gelindiğinde ise paranın getirisi (faiz) düştükçe düşüyor, hatta eksiye dönüyor. Son dönemde bu paranın doğayı katleden büyük projelere yönelmesi dahi onun getirisinin düşmesini önleyemedi. Yani bu durum bir tür, aynı anda bazıları için kıtlığın, diğerleri içinse bolluğun olması gibi kapitalizme özgü çelişkilerden birini yansıtıyor.

Hani bir söz vardır ya “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”, bu durum bize bu sözü anımsatıyor.  Bu kadar eşitsiz ve adaletsiz bir bölüşüm söz konusu olduğunda, sadece ekonomik krizler tetiklenmiyor, aynı zamanda bu parasal servetin getirisi de azalıyor, giderek yok oluyor. Bu da bir süre sonra kurgusal sermaye yitimiyle sonuçlanacak olan aşırı birikim krizini doğruyor.

FED’İN FAİZ ORANLARININ DÜŞÜRMESİNİN NEDENLERİ ORTAYA ÇIKIYOR

İkinci bir sonuç FED’in faiz oranlarını düşürmesiyle ilgili. Negatif faize sahip tahvillerin değerinin 15 trilyon dolar gibi devasa bir boyuta erişmesi ve bunun 12 Merkez Ekonomide yaşanıyor olması, ABD’nin (kısmen bu gelişmeden yola çıkarak) kendi finans kapitalinin uluslararası finansal dengesizliklerin yol açacağı sonuçlardan zarar görmemesi için faiz oranlarını düşürmesine neden oldu.
Bir diğeri nedeni (önceki yazılarımızda vurguladığımız gibi) hem ABD hem de küresel ekonomide yeni bir resesyon beklentisi.

Öncelikle J. P. Morgan Küresel PMI Hâsıla Endeksi’ne göre, dünyada ekonomilerin neredeyse yüzde 80’inde imalat sanayinde daralma yaşanıyor. Bu 2015-16 mini resesyonundan daha yoğun bir duruma işaret ediyor (5).

Bloomberg kaynaklı bir habere göre (6) uluslararası yatırımcıların başta ABD olmak üzere Merkez Ekonomilerin önümüzdeki 12 ay içinde resesyona gireceklerine ilişkin beklentileri (bu yılın Nisan ayına göre) arttı (ancak ABD’de hala resesyon beklentisi yüzde 50’nin altında).

Bunun ABD’ye ilişkin nedenleri sırasıyla; ABD 10 yıllık getiri eğrisinin terse dönmesinin devam etmesi, kârların payının göreli olarak azalması ve yatırımların düşmesi ve ABD-Çin ticaret savaşlarının yeniden alevlenmesi,

Nitekim ABD tahvil getiri eğrisi (10 yıllık ile 3 aylık arasındaki ikincisi lehine faiz farkı) terse döndü. Bu durum derinleşerek sürüyor zira aradaki fark Nisan 2007’den bu yana ilk kez 32 baz puana çıktı (7) (bilindiği gibi getiri eğrisinin terse –negatife dönmesi resesyon belirtisi olarak kabul ediliyor).

Keza bu yılın ikinci çeyreğine ilişkin ABD ekonomik büyümesi yavaşladı ve yüzde 2,1’de kaldı. Kârın milli hâsıla içindeki payı ise geçen yıl binde 4, son 4 yılda ise yüzde 3,2 oranında düştü (8).

CESUR MU, KONJONKTÜRE UYGUN BİR FAİZ İNDİRİMİ Mİ?

Üçüncü sonuç, Türkiye’nin faiz oranlarını düşürmesiyle ilgili. Faiz oranlarının bu denli düşük, hatta negatif olduğu bir dünyada içerde faiz oranlarının düşürülmesi çok da sürpriz olmasa gerek.

Nitekim aynı günlerde,  Yeni Zelanda gösterge faiz oranını yüzde 0, 50; Tayland yüzde 0.25 ve Hindistan yüzde 0.35 puan düşürdü (9).

Bizde sürpriz olan indirimin büyüklüğüydü (yüzde 4,25). Belki bu çapta bir indirim cesaretle ilişkilendirebilir ama bunun cesaret mi, yoksa çılgınlık mı olduğunu yaşayıp göreceğiz.

Türkiye’deki son faiz düşürümü ve bunun olası sonuçlarıyla, döviz kurundaki gevşemeyi (biraz teknik de olsa) çok iyi anlatan üç yazıyı okumanızı önemle öneriyorum (10)

İÇ BORÇ FAİZ ORANLARI DÜŞTÜ YA DIŞ BORÇLAR?

Ancak burada dikkat edilmesi gereken Türkiye’nin politika faizini (haftalık repo faizi) düşürmüş olması. Bu dış borçlanmalarda, özellikle de 10 yıllık gibi uzun vadeli borçlanmalarda,  faiz oranlarının da düştüğü ya da düşeceği anlamına gelmiyor. Nitekim yukarıdaki habere göre, Türkiye 51 ülke arasında (pozitif) yüzde 15,10’luk bir faiz oranı ile en yüksek faizi sunan üçüncü ülke durumunda.

Bir başka anlatımla, lehteki dış konjonktürden de yararlanarak politik bir kararla içerdeki faiz oranlarını düşürerek inşaat-emlak sektörünü kurtarmaya çalışmak ve yeni kredilerle ayakta kalmak durumundaki iş-ticaret kesimi, çiftçi ve küçük esnafı geçici olarak rahatlatmak mümkün olabilir.

Peki ya dış borçlar ve onların faizleri ne olacak? Onların faiz oranları farklı kurallara tabi. Daha önceki bir yazımızda da belirttiğimiz gibi, Türkiye kısa ve orta vadeli dış borçlar için aynı kulvarda yarıştığı ülkelerden ortalama 4 puan daha yüksek reel faiz ödemek zorunda kalıyor (kabaca yüzde 7’ye geliyor). Aksi halde ülkeye para-kredi gelmiyor. Devletin dış borcu niteliğindeki 10 yıllık tahvillerinde ise bunun iki katından fazlası, yani yüzde 15,1 oranında bir faiz  ödenmek durumunda (bu arada 2016 yılından bu yana cari açığın fonlanmasının ağırlıklı olarak devlet borçlanma senetleri (tahvilleri) aracılığıyla gerçekleştirildiğini hatırlatalım).

Böyle olunca da dış borçlar (milli hasılanın yüzde 60’ını aşıyor)  ve onların yüksek faizleri bir kâbus gibi varlığını sürdürüyor. Türkiye ekonomisi yıllardır dış kaynakla büyütülen bir ekonomiydi. Bunun bir parçası dış kredilerken, diğeri sıcak para niteliğindeki kısa vadeli kaynaklar ve devlet tahvilleri ve Hazine bonosu satışlarıydı. Ne dış kredilerin faizlerini, ne de tahvillerin faizlerini Merkez Bankası’na talimat verir gibi uluslararası kreditörler, bankalara ve finans piyasalarının diğer aktörlerine talimat vererek indirebilmek mümkün değil.

Ülkedeki politik gerilim, kutuplaşma, giderek artan otoriterleşme, büyük alt yapı projelerinden gelen kötü kokular ve doğa tahribatı üzerinden yükselen yüksek rant tartışması sürdükçe ve ülke olası bir savaş halinden çıkmadıkça, ülkenin emperyalist finans kapitalin gözcüsü konumundaki uluslararası derecelendirme kuruluşları nezdinde puanı düşmeye devam edecek,  kredi risk primleri yükselecek ve sonuçta genelde yabancı parayı kullanma maliyeti ve dış kredi-borç faizleri düşmeyecek, düşürülemeyecek.

TESTİYİ DOLDURABİLECEK MİYİZ?

Böyle bir tespit aklımızdaki önemli bir soruyu da yanıtlamamıza yardımcı olabilir: “Mademki Merkez Ekonomilerde negatif faiz uygulaması var. O halde para yön değiştirip yüksek faizden yararlanmak için bizim gibi ülkelere gelmez mi? Böylece finansal çöküşü bir müddet daha öteleyebilir miyiz?”

Türkiye ekonomisine yön verenlerin büyük bir kısmının bu beklenti içinde olması bir hayli muhtemel. Ancak bu beklentinin gerçekleşmesinin çok zor olduğunu (hadi bizim üzerimizden değil de) listenin başındaki Zambiya örneği üzerinden açıklamaya çalışalım.

Bu ülke yüzde 31,25 faiz oranı ile 10 yıllık devlet tahviline en yüksek faizi ödeyen ülke. Yani Merkez Ekonomilerden ortalama 30 kat daha yüksek faiz getirisi sunuyor.
Sizce ABD, AB ve Japonya kaynaklı finans kapital (gerçek dış borç rakamlarını bile manipüle ederek düşük gösteren), sürekli politik çalkantılar ve ekonomik kriz içinde olan, dolayısıyla da 10 yıl sonra bırakın faizini, anaparasını bile geri ödeyememe riski çok yüksek olan bir ülkenin tahvillerine, sadece faiz getirisi yüksek diye bu denli uzun süreliğine parasını getirir mi? Ya da bu ülke bu kadar yüksek faiz vermeyi nereye kadar sürdürebilir?

DİP NOTLAR:

(1)  Wolf Richter, “Financial World Gone Nuts: $15 Trillion Negative Yielding Debt”, https://wolfstreet.com (6 August  2019). 
(2)  Samba Mbaye and Marialuz Moreno Badia, “New Data on Global Debt”, https://blogs.imf.org (2 January 2019).
(3)  Richter, agm.
(4)  Oxfam, “Public Good or Private Wealth”, www.oxfam.org (January 2019).
(5)  J. P. Morgan’dan aktaran https://thenextrecession.wordpress.com/2019/05/26/global-slump-the-trade-and-technology-trigger.
(6)  Enda Curran  and Katia Dmitrieva, “World Economy Edges Closer to a Recession as Trade Dread Deepens”, https://www.bloomberg.com/news/articles (7 August 2019).
(7)  Bloomberg.
(8)  Dean Baker, “GDP Growth Slows to 2.1 Percent in Second Quarter Due to Investment Slump”, http://cepr.net (26 July 2019).
(9)  Curran  ve  Katia, agm.
(10)               Uğur Gürses, “Kendi kuyruğunu kovalayan politika”, https://ugurses.net (8 Ağustos 2019); Alaattin Aktaş, “Yüzde 0.99 faizli krediye bir de bu gözle bakalım”, https://www.dunya.com (9 Ağustos 2019). İbrahim Kahveci, “Garip bir döviz varlığı”, https://www.karar.com (29 Temmuz 2019).