12 Aralık 2020 Cumartesi

Varlık affı: vergi politikaları büyük servet sahiplerinin hizmetinde

Varlık affı: vergi politikaları büyük servet sahiplerinin hizmetinde

Mustafa Durmuş

12 Aralık 2020

Covid-19 Salgını tüm dünyada başta sağlık olmak üzere, gelir ve istihdam programlarını desteklemek için gerekli olan kamu harcamalarında ciddi artışlara yol açtı. Salgının tetiklediği ekonomik kriz yüzünden vergi gelirleri belirgin bir biçimde azaldı, devlet borçları ise adeta patlama yaptı.

Bu durum yeni kamu finansmanı kaynakları bulmayı gerektiriyor. Diğer yandan Türkiye’de olduğu gibi, dolaylı vergilerin ağırlığından ötürü, vergilerin asıl yükü emekçilerin üzerinde. Bu kesimlerden daha fazla vergi alınması hem ekonomik olarak anlamlı değil, hem de son derece adaletsiz.

Servet vergisi gündemde

Bu yüzden de dünya artık şu ana kadar vergilendirilmemiş bir kaynağı, servetin vergilendirilmesini konuşmaya başladı. Tek seferlik ya da 5-10 yıllık artan oranlı servet vergileri üzerinde çalışılıyor.

Bu vergiyi pratiğe geçirmeye hazırlanan bir ülke var: Arjantin Covid-19 Salgınının neden olduğu sağlıkla ve ekonomi ile ilgili sorunlarla mücadelede kullanılmak üzere tek seferlik bir servet vergisi alacak. Bu vergi yaklaşık 2,5 milyon dolar ve üzerinde servet sahibi olan yaklaşık 12,000 zenginden alınacak. (1)

Serveti Arjantin’de olanlar servetlerinin yüzde 3,5’ini, yurt dışında olanlarsa yüzde 5,25’ini vergi olarak ödeyecekler (Arjantin kökenli şirket ve bireyler ülke milli gelirinin yüzde 38’ine denk düşen bir serveti vergi cennetlerinde tutuyor). Toplanan verginin beşte biri sağlık ekipmanı alımı, beşte biri KOBİ’lere destek, beşte biri öğrenci bursları için kullanılacak.

Aynı soruna birbirinin zıddı iki yaklaşım  

Bizde ise, bırakın çok zenginlerden servet vergisi alınması için her hangi bir çaba gösterilmesini, çıkartılan son torba Kanun ile bazı zenginlerin kayıt dışı servetleri meşrulaştırılıyor. Yani Arjantin en azından Covid-19 bahanesiyle zenginini vergilendiriyor, biz ise vergisini ödememiş zenginleri affediyoruz.

Bilindiği gibi, son torba Kanun (2) ile yeni bir varlık affı getirildi. Öyle ki ülke vatandaşlarına ve kurumlarına ait, yurt içinde ya da yurt dışında tutulan ancak Türkiye’de finansal sisteme sokulmamış bulunan (kayıt dışı)  para, altın, döviz,  menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının 30 Haziran 2021'e kadar Türkiye'deki banka veya aracı kuruma bildirilmesi halinde; bu gerçek ve tüzel kişilere, bu serveti “nereden buldun” sorusu sorulmayacak, bu servetler üzerinden her hangi bir vergi alınmayacak ve her hangi adli bir soruşturma ya da geriye dönük vergi incelemesi de yapılmayacak.

Bu düzenleme, maalesef bu ülkede hem kriz dönemlerinin büyük servetlerin, sahipleri için nasıl bir fırsata dönüştürüldüğünün bir kanıtı, hem de 2004 yılında “nereden buldun” uygulamasına son veren siyaset anlayışının geldiği son nokta.

Bu yedinci servet affı

Türkiye’de varlık affı ilk kez yapılmıyor. Son 12 yılda altı kez yapıldı ve finansal sisteme yaklaşık 150 milyar liralık kayıt dışı para sokularak meşrulaştırıldı. Daha önceki aflarda cüzi bir miktar vergi ödeme şartı olduğundan şu ana kadar toplamda 3,3 milyar liralık bir vergi geliri elde edilebildi.(3)  

Kara para aklama

Bu af bir kısım kara paranın aklanmasıyla sonuçlanacak. Böylece vergi cennetlerinde tutulan rüşvet, uyuşturucu satışı ve silah ticareti gibi faaliyetlerden ve her türlü vergiden kaçırılan büyük kârlardan elde edilen servetler de dâhil olmak üzere, normalde ceza kanunu gereği suç teşkil eden faaliyetlerden elde edilen servetler aklanmış olacak.

Böyle afların meşrulaştırdığı servetler borsa ve portföy yatırımlarıyla yasal olarak daha da büyütülecek. Ancak bunlar ülkenin karşı karşıya kaldığı finansal ve ekonomik sıkıntıları ortadan kaldırmaktan ve spekülatif atakları önlemekten ziyade, yüksek kâr ve politik rant içeren iş ve projelerde (sonuçta daha fazla servet biriktirmek için) kullanılacak. Bu arada mevcut ekonomik adaletsizlikler artarken, ülke finansal krize bir adım daha da yaklaşacak.

Bu durum  (siyasal iktidarın faiz lobisi iddiasının aksine) sadece faiz politikalarının değil, vergi politikalarının da finans kapitalin kontrolüne girdiğinin, kriz fırsatçılığının devrede olduğunun açık bir ispatı.

Dünyada servet zenginleri

“Bu kadar servet neden var, nasıl birikir ve neden bir kısmı kayıt dışında, vergi cennetleri denilen yerlerde tutulur?” sorusu,  çağdaş kapitalizmde artık en uç noktalara kadar erişmiş olan emek sömürüsü ve doğa talanı gerçeğini görmeden yanıtlanamaz. Çünkü böyle servetler yoğun bir emek sömürüsü ve doğa talanından elde ediliyor.

Kapitalizmin eşitsizlikler üzerinden temellendiği ve bu eşitsizlikleri sürekli olarak yeniden ve daha büyük çapta ürettiği bilimsel bir saptama. Bu eşitsizliklerin başında da (emek-sermaye, kadın-erkek eşitsizliği, kimlikler ve inançlar arasındaki eşitsizliklerin yanı sıra) gelir ve servet eşitsizlikleri geliyor.

Gelir dağılımı: Yüzde 5 yüzde 46’ya el koyuyor

Bir araştırmaya göre, dünyadaki en zengin yüzde 1’lik nüfus her yıl toplam küresel gelirden 19 trilyon dolar pay alıyor (küresel hasılanın beşte birinden fazla). Bu; aralarında Norveç, İsviçre, Arjantin, tüm Orta Doğu ülkeleri ve tüm Afrika Kıtası ülkelerinin bulunduğu toplam 169 ülkenin elde ettiği gelirden daha fazla. Geriye kalan (69 trilyon dolarlık) küresel gelir de eşit dağıtılmıyor. Öyle ki yıllık gelirleri 100,000 doların üzerinde olan en zengin yüzde 5’lik azınlık küresel gelirin yüzde 46’sına el koyuyor (40,4 trilyon dolar). (4) Küresel ekonomik büyüme de zenginlere yarıyor çünkü ekonomik büyüme arttığında bu seçkinlerin gelirleri de artıyor.

Servet dağılımı: Yüzde 1 yüzde 43’ün sahibi

Servette de benzer, hatta daha kötü bir tablo söz konusu. Küresel servet dağılımı konusunda raporlarıyla da bilinen bir finans kuruluşu olan Credit Swiss’e göre, küresel servet 2019 yılı sonu itibariyle 399 trilyon doları aşıyor. Bu servetin dağılımı ise şöyle: Dünyanın en zengin yüzde 1’lik yetişkin nüfusu servetin yüzde 43,4’ünü elinde tutarken (173 trilyon dolar), en yoksul yüzde 54’lük yetişkin nüfusun payına düşen sadece yüzde 1,4 (5,4 trilyon dolar). (5)

Dünyadaki en fazla dolar milyarderine sahip bulunan ülke olan ABD’de en zengin 50 milyarderin servetinin toplamı (yaklaşık 2 trilyon dolar)  ülke nüfusunun yarısını oluşturan en yoksul 165 milyon insanının servetinin toplamına (2,08 trilyon dolar) eşit. (6)

Avrupa Birliği ülkelerinde en zengin yüzde 1’lik nüfus servetin yüzde 22,5’ine, en zengin binde 1 ise yüzde 10’una sahip.  (7)  Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yaklaşık yüzde 54’üne ve en zengin yüzde 10’luk nüfus yüzde 78’ine el koymuş durumda. (8)

Covid-19 eşitsizliği daha da artırdı

Kısaca servet hem dünya da, hem de Türkiye’de son derece adaletsiz bir biçimde dağılıyor. Covid-19 Salgını ise dünyanın en zenginlerinin servetini azaltmadığı gibi daha da artırdı.

Öyle ki dünyanın en zengin 2,189 milyarderinin toplam serveti bu yılın Haziran ayı sonu itibarıyla 10,2 trilyon dolara çıktı. Bu son üç yılda 1,3 trilyon dolarlık artış anlamına geliyor. (9) ABD’de milyarderlerin toplam servetinde Salgının başladığı Mart ayından Kasım başına kadar 1 trilyon dolardan fazla artış oldu (yüzde 34 oranında). (10)

Finans ve teknoloji zenginleri liste başı

Dünyanın bu dolar milyarderlerinin servetlerini elde ettikleri ilk beş iktisadi faaliyet alanı büyüklük sırasına göre şöyle: Finans, teknoloji, moda ve perakende, emlak-konut, gıda-içecek sektörleri. Sanayi sektörü bunlardan sonra geliyor.

Bu kadar büyük servetler kuşkusuz sadece fabrika ya da alt yapı yatırımı gibi sermaye yatırımları biçiminde tutulmuyor. Başta mevduat olmak üzere, borsadaki paylar, hazine bonoları ve devlet tahvilleri, çeşitli fonlar, türev araçlar gibi menkul kıymetler ve altın biçiminde tutuluyor.

Vergi cennetleri

Dolar milyarderleri servetlerini ağırlıklı olarak kendi ülkelerinde tutarken, bir kısmını da vergi ve diğer kaygılardan ötürü “vergi cennetleri” olarak bilinen, vergisiz ve servet sahipleri hakkında hiçbir bilgi verilmeyen “güvenli” bölgelerde tutuyorlar.

Bu güvenli bölgeler sadece British Virgin Islands, Panama, Bahama, Seychelles gibi adalarda ya da küçük ülkelerde değil, Londra (İngiltere), New York (ABD), İsviçre, İngiltere ve Hong Kong gibi ülkelerde ya da kentlerde de işlevsel durumdalar.

Bu merkezler büyük servetleri çekebilmek için, tam gizlilik dâhil pek çok özel avantaj sunuyorlar,  aynı zamanda birçok ülkenin büyük hırsızlarının,  diktatörlerinin servetlerine de kalkan vazifesi görüyorlar.

Finans seçkinlerinin cenneti çoğunluk için cehennem etkisi yaratıyor

Bu servetlerin çıkarıldığı ülkelerin ekonomileri tasarruf/ sermaye yetersizliği nedeniyle yabancı sermayeye daha fazla bağımlı hale gelirken, devletleri de kaçan bu servetlerden vergi alamadığı için, sağlık ve eğitim gibi birçok temel kamusal mal ve hizmet yeterince yerine getirilemiyor.

Sermaye ve serveti yeterince vergilendirmeyen ya da vergilendiremeyen devletlerse (genelde piyasa faizlerinin çok üstünde faiz oranlarından) dış borç almaya yöneliyorlar.

Böylece, zengin bireyler ve büyük şirketler ülkede emek sömürüsü ve doğa talanı üzerinden sağladıkları servetlerini bu cennetlerde daha da büyütürken, giderek artan devlet borcunun yükü halkın üzerinde yıkılıyor. Bu da azgelişmiş ülkelerin (servet zenginleri ve onların desteklediği siyasal iktidarlar dışında) yoksul emekçilerini, halklarını daha da yoksullaştırıyor.

Özetle, devlet borçlarındaki artışın nedenlerinden biri de büyük şirketlerin ve çok büyük servetlerin sahiplerinin kolayca vergi ödemekten kaçınabilmeleri ya da vergi kaçırabilmeleri.  Serveti ve kârları vergilemeye dönük çabalarsa sonuçta neo-liberalizmle birlikte önündeki bütün engellerin kaldırıldığı sermayenin, servetin vergi cennetlerine transfer edilmesiyle sonuçlanıyor. Bugün neredeyse hiçbir ülke çok uluslu şirketlerin bu talanından kurtulabilmiş değil.

Ulus devletler ve G7 ve OECD gibi uluslararası örgütlenmeler sözde vergi cennetlerine karşı çıkıp, bunların denetlenmesi gerektiğini söylerken, gerçekte somut adımlar atmıyorlar. Çünkü en başta G7 ülkeleri vergi kaçıran çok uluslu şirketlere ev sahipliği yapıyor. (11) Bu da ulus devletlerin desteği olmaksızın böyle bir servet (dolayısıyla da vergi) kaçırmanın mümkün olamayacağını gösteriyor.

Vergi cennetlerindeki servetler dünya hasılasının yüzde 10’unu oluşturuyor

Bir uluslararası araştırma (2017), dünya hasılasının ortalama yüzde 10’unun (8 trilyon dolar civarında) vergi cennetlerinde tutulduğunu, ancak bu oranın İskandinav Ülkelerinde milli gelirin yüzde 3-5’inde ve Avrupa’da yüzde 15’inde kalırken, bazı Körfez ülkeleri, Rusya ve bazı Latin Amerika ülkelerinde neredeyse yüzde 60’a kadar çıktığını ortaya koyuyor. (12)

Türkiye yüzde 18-19.

Aynı araştırmada, T.C. vatandaşı bireylerin ve Türkiye’de yerleşik şirketlerin yurt dışında tuttukları servetlerin tutarının ülke milli gelirinin beşte biri büyüklüğüne eriştiği bilgisi de mevcut (150-170 milyar dolar). (13)  Türkiye kaynaklı bazı açıklamalarsa bu rakamın en az 200 milyar dolar olduğunu ileri sürüyor. (14)

Sadece vergileme yüzünden değil

Her ne kadar servetlerin bu merkezlere kaçmasında; dünya ticaretinin yarıdan fazlasının fiilen bu merkezler üzerinden yapılıyor olması, kârı gizlemek için kâr kaydırması yapılması (dolayısıyla da vergi ödenmemesi), diktatörlerin, yolsuzluğa bulaşmış politikacıların ve bürokratların rüşvet yoluyla elde ettikleri servetlerini yurt dışına kaçırmaları,  servetlerin bir kısmının uyuşturucu ve silah kaçakçılığı başta olmak üzere yasa dışı yollarla elde ediliyor olması gibi genel nedenler ileri sürülebilirse de, nedenler ülkelere göre farklılaşabiliyor.

Örnek olarak; ABD hala çok uluslu şirketlerin kârlarının vergilendirilmesinde (örneğin İngiltere ile kıyaslandığında) göreli olarak katı bir vergileme rejimine sahip bir ülke. Bu nedenle de ABD kaynaklı çok uluslu şirketlerin yurt dışında elde ettikleri kârların yüzde 45’i vergi cennetlerine kaydırılıyor,  vergiden kaçırdıkları kârın tutarı ise 2,4 trilyon doları buluyor. (15) Beş büyük ABD’li çok uluslu şirketin böyle merkezlerde tuttukları kârları ise (2016’da) şöyle:  Apple: 216 milyar dolar, Microsoft: 111 milyar dolar, Cisco: 60 milyar dolar, Oracle Corp: 51 milyar dolar ve Alphabet Inc: 48 milyar dolar. (16) Böylece vergi cennetlerindeki operasyonları sayesinde, bu şirketler toplam faaliyetleri üzerinden ödemeleri gereken kurumlar vergisinin efektif oranını yüzde 21’den ortalama yüzde 14’e kadar (üçte bir oranında) indirebiliyorlar. (17)

Hatta bazı çok uluslu şirketler için bu oran yüzde 5’in altına düşüyor. Örneğin dünyanın da en büyük çok uluslu şirketlerinden olan General Electric’in (GE) ABD’ deki kârları üzerinde ödediği efektif verginin oranı sadece yüzde 3,4. (18)

Küresel çapta yılda 427 milyar dolarlık vergi geliri kaybı

Kuşkusuz vergi cennetleri çok ciddi bir vergi geliri kaybına neden oluyor. Öyle ki ABD ve AB ülkeleri bu operasyonlar yüzünden yıllık kurumlar vergisi gelirlerinin yüzde 20’sinden (kabaca 60 milyar avro)  mahrum kalıyorlar. (19)

Bir IMF araştırmalarına göre ise, kârların böyle bölgelere kaydırılmasının OECD dışında kalan ülkelere neden olduğu yıllık vergi geliri kaybı 200 milyar doları (milli gelirlerinin ortalama yüzde 1,3’ü) buluyor. (20)

Vergi cennetleri ve diğer vergiden kaçınma / kaçırma uygulamaları yüzünden ülkelerin uğradığı vergi gelir kaybı ile ilgili son çalışma (21) bu kaybın çok daha büyük olduğunun, yıllık 427 milyar dolar olduğunun altını çiziyor. (22)

Türkiye: yılda 2,7 milyar dolarlık vergi geliri kaybı

Türkiye’ninse her yıl böyle küresel vergi usulsüzlükleri ve vergi cennetlerinde tutulan vergilendirilmemiş servetler yüzünden 2,69 milyar dolar vergi geliri kaybına uğradığı ileri sürülüyor. Bu miktarın dörtte üçü vergi ödemeyen / kaçıran şirketler, kalanı ise zengin bireyler yüzünden ortaya çıkıyor. Bu rakam ülkenin toplam vergi gelirlerinin yüzde 1,8’ine ve kişi başına yaklaşık 33 dolara denk düşüyor. (23)

Kayıp vergi ile Türkiye’de 250 bin hemşire daha istihdam edilebiliyor

Böyle vergi geliri kayıpları küresel olarak sağlık harcaması bütçesinin yüzde 9,2’sine ve 34 milyon hemşirenin toplam ücretine denk düşen bir büyüklüğü oluşturuyor.

Bu durum azgelişmiş ülkelerde çok daha vahim zira bu kayıplar bu ülkelerin sağlık harcamalarının ortalama yüzde 52,4’ü büyüklüğünde. Yani bu vergi kayıpları önemli ölçüde azaltılabilse, özellikle de Covid-19 Salgını ile mücadelenin bu denli önemli olduğu bugünlerde, bu gelirlerle milyonlarca yeni sağlık personeli istihdam edilebilir.

Türkiye’nin uğradığı vergi geliri kaybı ise Sağlık Bakanlığı’nın gelecek yılki bütçesinin yüzde 27’sine denk düşüyor (yaklaşık 21 milyar lira). Bu vergiler tahsil edilebilse 250.000 civarında hemşire daha istihdam edilebilir ve böylece 140.000 olduğu ileri sürülen hemşire açığı fazlasıyla kapatılabilir. 

7.000’i hemşire, 1.700’ü ebe ve 2.864’ü sağlık teknikeri/teknisyeni olmak üzere 14 branşta 12 bin sağlık personelinin alınacağının açıklandığı (24) bugünlerde böyle bir gelirin ne kadar önemli olduğu çok açık.

Asıl neden servet sahiplerinin kimliğinin gizli tutulması

Vergi cennetleri olgusunun sadece yüksek vergilerle ya da servet sahiplerinin endişelenmesine yol açan bazı politik gelişmelerle açıklanabilmesi zor. Çünkü en yüksek vergi oranlarına sahip Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde normalde bu cennetlere yönelimin en fazla olması beklenirken, yukarıda da açıklandığı gibi, yüzde 3-5 ile en düşük yönelim bu ülkelerde gerçekleşiyor. Buna karşılık demokrasinin göreli olarak daha iyi işlediği Arjantin’de (yüzde 38) bu oran Türkiye’nin de üzerine çıkıyor. Suudi Arabistan ise en yüksek yönelimi gösteriyor (yüzde 57).

Kısaca Türkiye’nin zenginlerinin vergi cennetlerine yöneliminin nedeni onların çok ağır vergilendirilmesi değil. Çünkü servetleri üzerinden vergi ödemiyorlar. Asıl olarak, bu merkezlerin söz konusu servetlerin sahipleri ve servetlerin tutarları hakkında son derece ketum davranmaları, bu konuda hiç bilgi vermemeleri ve biraz da, çeşitli gerekçelerle servetlerine el konulabileceği korkusu ya da  bu servetlerle ilgili olarak ülke halkının bir gün hesap sorabileceği endişesi bu kararlarında etkili oluyor.

Bir başka deyişle, Türkiye kökenli servetlerin bu cennetlere yöneliminde vergi ikinci planda kalıyor çünkü Türkiye servetin hiç vergilendirilmediği, aynı zamanda da uluslararası yatırımlar da dâhil olmak üzere sermaye vergilemesi açısından dünyanın en liberal vergi sistemine sahip ülkelerden biri.

Burjuva iktisat teorisi ve burjuva siyaseti de böyle bir konumun, “rakiplerine kıyasla uluslararası yatırım pastasından daha fazla pay alabilmek,  daha fazla uluslararası yatırım çekebilmek için gerekli olduğunu” ileri sürüyor.

Uluslararası vergi rekabeti endeksi

Bu bağlamda, dünyadaki vergi sistemlerini uluslararası vergi rekabeti açısından sıralayan ve düzenli olarak her yıl hazırlanan bir endeks var: Uluslararası Vergi Rekabeti Endeksi. Bu endeksin üst sıralarında yer alan ülkeler en liberal vergi rejimine, en alt sıralarda yer alanlarsa en katı vergi rejimine sahip ülkeler olarak tanımlanıyorlar.

Türkiye 11. ABD 32. sırada: OECD ülkeleri Türkiye’nin gerisinde kalıyor

Bu yıl yayınlanan endekse göre (25) Türkiye’nin genel endeks sıralamasındaki yeri 11. Böylece Türkiye sermaye üzerinden aldığı vergilerin oranlarını en fazla indiren ve mevzuatını/uygulamasını en fazla liberalleştiren, ekonomisini uluslararası vergi rekabetine en fazla açan ülkeler arasında yer alıyor. Üstelik ülkenin 2018 yılında 14. Sırada iken 2020’de 11. Sıraya yükseldiği görülüyor. Oysa geçen yıldan bu yana birçok gelişkin ülke farklı bir tutum izleyerek vergi sistemlerini daha katılaştırdı.

Yani Merkez Ekonomiler vergi rekabetini eskisi kadar önemsemiyorlar. Buna rağmen Türkiye bu konuda ısrarcı davranıyor çünkü hem ekonomisi yabancı sermayeye yapısal olarak bağımlı, hem de ülkeyi yönetenler neo-liberalizme sonuna kadar sadıklar.

Genel sıralamada ilk sırayı İngiltere (en liberal) alıyor. En son sırada ise 36. Sıra ile Şili (en katı) ülke konumunda olurken, geriye doğru bunu 34. Sıra ile İsrail, 33. sıra ile Güney Kore, 32. Sıra ile ABD,  31. Sıra ile Slovakya,  30. Sıra ile İzlanda, 29. Sıra ile Japonya,  28. Sıra ile Danimarka, 27. Sıra ile Polonya, 26. Sıra ile Portekiz, 25. Sıra ile Avustralya,  24. Sıra ile Yunanistan, 22. Sıra ile Finlandiya, 21. Sıra ile İtalya, 20. Sıra ile Yeni Zelanda, 19. Sıra ile Belçika, 17. Sıra ile İrlanda 17 ve 15. Sıra ile İspanya takip ediyor.

Endeks çeşitli vergiler ve vergileme biçimlerine göre de değerler taşıyor. Buna göre; Türkiye kurumlar vergisinde 15. Sırada, gelir vergisi, sermaye kazançlarının ve kâr paylarını vergilendirilmesi konusunda 6. Sırada, emlak vergisinde 7. Sırada ve servet transferi üzerinden alınan vergilerde 10. Sırada yer alırken, tüketim vergilerinde 20. Sırada bulunuyor. Dolaylı vergilerin karmaşıklığı ölçütüne göre ise 28. Sırada (en karmaşıklardan biri) konumunda. Kısaca Türkiye kâr ve faiz gibi sermaye gelirlerini çok az vergilendirirken, asıl ağırlığı halkın ödediği dolaylı vergilere bindiriyor.

Endekste Türk vergi sistemi şöyle tanımlanıyor (26): “ Türkiye genel olarak 11. Sırada yer alıyor yani oldukça liberal bir vergileme sistemine sahip. Uluslararası yatırımlardan elde edilen kârlar vergilendirilmiyor çünkü ülke muafiyet endeksinde 1. Sırada yer alıyor. Kâr payları üzerinden sadece yüzde 20 oranında nominal vergi alıyor. Bu OECD ortalaması olan yüzde 23,9’un yaklaşık 4 puan altında. Türk vergi sistemi yatırım teşvikleri konusunda oldukça cömert”.

Sonuç: vergi politikaları servet sahiplerine hizmet ediyor

Türkiye’de siyasal iktidar son torba Kanun ile daha önce altı kez yaptığını bir kez daha yaptı. Çıkardığı varlık affı ile yurt dışındaki vergi cennetleri olarak da tabir edilen merkezlerde yıllardır tutulan ve yaklaşık olarak 150-200 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilen kayıt dışı servetlerin Türkiye’ye getirilip sisteme sokulmasını amaçlıyor.

Bunun ülkenin yapısal cari açığını ve tasarruf açığını kapatmak, acil döviz ihtiyacını gidermek ve reel yatırımları artırmak için kullanılacağı ileri sürülse de, bu gerekçe tatmin edici değil.

Çünkü öncelikle bu operasyon ciddi düzeyde bir kara para aklama ile sonuçlanacak. İkinci olarak bu servetlerden hiçbir vergi alınmayacak ya da her hangi bir vergi incelemesi yapılmayacak. Böyle olunca da ciddi bir vergi gelir kaybı yaşanırken, ülkenin kendisi büyük servet sahipleri için vergi cennetine dönüşecek. Üçüncü olarak bu servetin reel yatırımlara dönüşüp, istihdam yaratması ihtimali çok düşük zira (Türkiye’deki daha önceki örneklerinden görüldüğü gibi), bu servetler finansal sistem içinde; borsada, hazine bonosu ve tahvil piyasasında, banka mevduatlarında, faiz geliri ve diğer spekülatif kazançlarla kendini büyütmek için ya da rantı çok yüksek ancak toplum ve ekoloji için zararlı projelerde kullanılıyor. Son olarak böyle servetler, kendilerini meşrulaştıran siyasal iktidarların ömrünü uzatmada mali bir kaynak/güç olarak işlev görüyor.

Özetle varlık affını, borsa ve hazine bonosu gelirlerinden hiç vergi alınmaması, mevduat faizlerinden alınan verginin asgari ücretlinin ödediği faizden daha az olması, gelecek yıl sermayeden alınmayacak olan yaklaşık 231 milyar liralık vergi, pırlanta ve külçe altından alınmayan KDV ve ÖTV, Milli Piyango şans oyunlarından alınmayan KDV; buna karşılık ekmekten, etten, çocuk mamasından, gazeteden, elektrik ve doğal gazdan yüzde 18’e kadar alınan KDV ve gübre, petrol ve sigara ve alkollü içeceklerden alınan çok yüksek ÖTV ve son günlerde gündeme getirilen ve bazı büyükşehir belediyelerinin eski yöneticilerine ilişkin milyarlarca liralık yolsuzluk dosyalarıyla birlikte ele almak gerekiyor.

Bunu yaptığımızda şans oyunları denilen kumardan elde edilen milyarlarca liranın ve vergi cennetlerine kaçırılan onlarca milyar dolarlık servetin neden vergilendirilmediğini ve aklandığını daha kolay anlayabiliriz.

 

Dip notlar:

(1)     “Covid: Argentina passes tax on wealthy to pay for virus measures”, https://www.bbc.com/news/world-latin-america (5 December 2020).

(2)       17 Kasım 2020 tarihli ve 31307 sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7256 Sayılı Kanun Madde 21 ile 193 Sayılı GVK’ya eklenen geçici madde 93.

(3)       Taxia & Taxademy- Tax & International Advisory, 2020/131 sayılı ve 13 Kasım 2020 tarihli bülten.

(4)       Jason Hickel, “We can’t have billionaires and stop climate change”, https://thecorrespondent.com (9 October 2020).

(5)       Credit Swiss Research Institute, Global wealth report 2020 (October 2020), https://www.credit-suisse.com (5 December 2020), s. 29.

(6)       https://www.bloomberg.com/news/articles/2020-10-08/top-50-richest-people-in-the-us-are-worth-as-much-as-poorest-165-million (8 October 2020).

(7)       Camille Landais, Emmanuel Saez, Gabriel Zucman, “ A progressive European wealth tax to fund the European COVID response”, https://voxeu.org/article/progressive-european-wealth-tax-fund-european-covid-response (3 April 2020).

(8)     Mustafa Durmuş, Büyük Değişim: Popülist Otoriterleşme, İMGE Kitabevi,  2019, s. 45.

(9)       UBS, PwC, Riding the storm, Billionaires insights 2020, (November 2020), s. 6.

(10)                     Chuck Collins, “U.S. Billionaire Wealth Surges Past $1 Trillion Since Beginning of Pandemic”, https://ips-dc.org (25 November 2020).

(11)                     Eva Joly, “Tax havens: patience is running out”, https://www.socialeurope.eu (20 November 2020).

(12)                     Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, “Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality” (27 December 2017), s. 13.

(13)                     Agm., s. 28.

(14)                     https://www.dunya.com/kose-yazisi/1-milyar-dolariniz-olsa-su-anda-turkiyeye-yatirim-yapar-misiniz (10 Aralık 2020).

(15)                     Thomas Tørsløv, Ludvig Wier, Gabriel Zucman, “e600 Billion and Counting: Why High-Tax Countries Let Tax Havens Flourish”,  https://gabriel-zucman.eu (November 2017).

(16)                     https://thenextrecession.wordpress.com/2016/11/22/a-trump-boom.

(17)                     Tørsløv et al.

(18)                     Richard Wolff, “ We Don't Need to Pay No Stinkin' Taxes”,www.brechtforum (22 February 2011).

(19)                     Agm.

(20)                     Christine Lagarde, Corporate Taxation in the Global Economy, https://blogs.imf.org (25 March 2019).

(21)                     Eva Joly, “Tax havens: patience is running out”, https://www.socialeurope.eu (20 November 2020).

(22)                     R. Murphy bu rakamın efektif vergi oranları ve getiri oranlarının hesaplamasındaki hatalar yüzünden olması gerekenin altında çıktığını, gerçek kaybın çok daha büyük olduğunu ifade ediyor: https://www.taxresearch.org.uk/Blog/2020/11/23/tjns-new-estimates-of-tax-lost-to-tax-abuse-look-to-be-quite-seriously-understated.

(23)                     Illicit financial flows vulnerability tracker, Turkey, https://iff.taxjustice.net/#/profile/TUR (bugünkü kurdan hesaplandığında bu kayıp yüzde 2,3 ‘ü buluyor).

(24)                     https://www.cnnturk.com/video/turkiye/12-bin-saglik-personeli-alimi (24 Kasım 2020).

(25)                     International Tax Competitiveness Index 2020.

(26)                     Age., s. 29 – 46.

 

 


5 Aralık 2020 Cumartesi

Ekonomi gerçekten büyüdü mü?

 

Ekonomi gerçekten büyüdü mü?

Mustafa Durmuş

5 Aralık 2020

Bu yılın Temmuz-Ağustos-Eylül aylarını kapsayan üçüncü çeyrekte ekonominin geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 6,7 oranında; bu yılın ikinci çeyreğine göre ise yüzde 15,6 oranında büyüdüğü ve yaklaşık 1,4 trilyon lira olarak gerçekleştiği açıklandı.(1) Bu durum havuz medyasınca Salgına rağmen elde edilen bir ekonomik başarı olarak sunuldu.(2)

Öncelikle TÜİK’in ekonomik büyümeyi hesaplama yöntemiyle ilgili bir saptama ile başlayalım. Bilindiği gibi TÜİK büyümeye ilişkin hesaplama yöntemini 2016 yılında değiştirdi. Bunun sonucunda da büyüme rakamları farklılaştı.

Tartışmalı büyüme tahmin yöntemi

Böylece, “GSYH zincirlenmiş hacim endeksi” adlı bir endeks kullanılarak yapılan yeni hesaplama ile ekonomik büyüme oranları (eski yönteme göre hesaplanandan bariz bir biçimde) yüksek çıkıyor. Öyle ki bu değişiklikle 2015 yılında bir anda kişi başı gelirimiz kâğıt üzerinde 2,000 dolar birden büyüdü.

Bu yöntem haklı olarak iktisatçılar tarafından eleştiriliyor. Özellikle de bu yöntemde baz yılı olarak 2009 yılı gibi yüzde (-) 4,7 olarak küçülmüş bir yılın alınmasının yanlış olduğu vurgulanıyor. Çünkü böyle en kötü performansa sahip bir yıl baz yıl olarak alındığında bu yıldan sonraki her oran çok daha iyi (yüksek) oluyor.

Ayrıca GSYH büyümesi bir önceki yılın aynı çeyreği ile kıyaslanarak ve o yılın ortalama fiyatları veri alınarak, yani yıldan yıla hesaplanıyor. Ancak böyle bir hesaplama bir yıl boyunca ekonomik büyümenin aşağı yukarı öngörülen bir yolakta (trendde)  hareket ettiği varsayımına dayanıyor.

Oysa (bu yıl Salgın nedeniyle yaşandığı ve daha da yaşanacağı gibi) çok sert iniş çıkışlar söz konusu olduğunda bu hesap yanıltıcıdır. Öyle ki GSYH’deki değişimlerin olduğundan daha küçük ya da daha yüksek gösterilmesiyle sonuçlanır.

GSYH büyümesi toplumsal refahın göstergesi olamaz

Kapitalist ekonomilerde iktisadi büyümenin ölçütü olan GSYH büyümesinin toplumsal refahın tek göstergesi olamayacağı yönünde ana akım iktisatçılar tarafından dahi giderek benimsenen bir yaklaşım söz konusu. (3)

Çünkü iktisadi büyümenin gerçek anlamda toplumsal refahı artırabilmesi için kapsayıcı olması, nitelikli istihdam yaratması, gelir bölüşümünde adaleti sağlayıcı olması, yoksulluğu azaltması, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yardımcı olması, farklı kimlikler arasındaki eşitsizlikleri azaltması ve son olarak da ekolojiyi tahrip etmemesi gerekiyor. Bu bağlamda iktisatçılarca ve bazı uluslararası örgütlerce farklı toplumsal refah ölçümü göstergeleri önerilmeye başlandı. (4)

Bir başka anlatımla, toplumsal ilerlemeyi ve iyi olma halini mutlak ve en yüksek ekonomik büyüme ile ilişkilendiren söylem bir burjuva propagandasıdır, kapitalist kültürel hegemonyanın bir yansımasıdır. Bu metalaştırma ve doğanın tahribatı gibi insan toplulukları ve ekoloji için yıkıcı etkilere sahip bir süreci içerir.  Oysa bizim sermayenin değil, insanın ve doğanın ihtiyaçlarını önceleyen bunun için örgütlenen bir ekonomik örgütlenme biçimine ihtiyacımız var.

Bu anlamda açıklanan büyüme rakamı doğru olarak kabul edilse (hatta çok daha yüksek oranlarda bir büyüme sağlanmış olsaydı bile) dahi, yukarıdaki ölçütlere uygun olmayan bir büyümenin başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere yoksullara, ezilen kimliklere, kadınlara ve doğaya bir hayrı yok. Tersine bunlara zarar veren bir büyüme olurdu.

Yanıtlanması gereken dört soru

Gelelim işin nicelik tarafına. Aşağıdaki soruların yanıtlarını arayarak başlayalım.

•Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte diğer ekonomilerden farklılaşarak çok daha hızlı mı büyüdü?

Hayır. Zira aynı çeyrekte (önceki çeyreğe göre) gelişkin ekonomilerde büyüme hızı, örneğin; İngiltere’de yüzde 15,5; İtalya’da yüzde 16,1; İspanya’da yüzde 16,7, Fransa’da yüzde 18,2 oldu.(5) Türkiye’de ise bu oran yüzde 15,6 olarak gerçekleşti. Yani Türkiye’de birçok gelişkin ekonomideki büyümenin altında bir büyüme gerçekleşti.

 •Bu bir ekonomik toparlanma işareti midir?

Hayır. Çünkü rakam doğru olarak kabul edilse dahi, açıklanan bu rakam ikinci çeyrek küçülmesinin neden olduğu kaybı telafi edip onun üzerine çıkabilecek bir düzeyde değil. (Nisan-Mayıs-Haziran) aylarını kapsayan ikinci çeyrekte ekonomi yüzde 9,9 oranında küçüldü. Kaldı ki üçüncü çeyrekte aynı oranda, yani yüzde 9,9 oranında bir büyüme sağlansaydı dahi bu kaybın tamamen kapatıldığı anlamına gelmeyecekti.

Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: 100 liralık bir milli gelirimiz olsun. Ekonomi yüzde 10 küçüldüğünde milli gelir 90 liraya düşer. Üç ay sonra bu kez ekonomi yüzde 10 büyüdüğünde tekrar 100 liraya çıkmaz,  99 lira olur. olur. Dolayısıyla ekonomi aynı oranda büyüse dahi hala 1 liralık bir kayıp söz konusudur.

•Bu yılın üçüncü çeyreğindeki bu yükseliş ekonominin gerçekte bir büyüme anında ve patikasında olduğunu gösterir mi?

Hayır. Çünkü bu rakam sadece (Temmuz-Ağustos--Eylül) ortalamasını gösterir. Önceki dönem olan (Nisan-Mayıs- Haziran) ortalaması çok düşük olduğundan baz etkisiyle ciddi bir sıçrama olduğunu anlatır, o kadar.

•Şu anda içinde olduğumuz dördüncü çeyrekte ve seneye de bu büyüme devam eder mi?  

Hayır. Zira bu büyüme Haziran ayında gerçekleştirilen erken açılma ile ekonominin kısmen normale dönmesiyle sağlandı. Bu arada şirketlerin, esnafın vergi vb borçları ertelendi, bazılarının bankalara olan kredi borçları da yapılandırıldı.

Kasım ayından itibaren ise artan salgın vakaları yüzünden işyerleri tekrar kapanmaya başladı, üretim ve ticaret yavaşladı, gelirler azaldı ve daha da azalacak. Üstelik bu ertelenen vergi ve kredi borçlarının da vadeleri geldi. Dolayısıyla (eğer aşı konusunda olumlu gelişmeler olmazsa) önümüzdeki yılın ortalarına kadar ekonominin toparlanması imkânsız gibi görünüyor. Kısaca dördüncü çeyrekte yeniden bir daralma kaçınılmaz olacak.

Ekonomiyi ne büyüttü?

Son bir soru: “Sürdürülemez de olsa, ekonomiyi büyüten nedir?” sorusu olabilir. Bu sorunun yanıtını TÜİK’in ilgili bülteninde bulmak mümkün. Bültende harcamalar yönünden ekonomik büyümeyi etkileyen faktörler şöyle sıralanıyor:

Sabit sermaye oluşumundaki (tahmin) yüzde 22,5’lik artış, ithalattaki yüzde 15,8’lik artış, hane halkı tüketimindeki yüzde 9,2’lik artış,  devletin tüketim harcamalarındaki yüzde 1,1’lik artış ve ihracattaki yüzde 22,4’lik azalma.

Sabit sermaye oluşumu verisi tahminden ibaret

Büyümeyi olumlu etkileyen faktörlerden sabit sermaye oluşumu rakamı kesinleşmiş bir veri değil, iş çevreleri ile yapılan anketlere dayalı olarak hesaba katılan bir veri, yani sadece bir tahmin. Dolayısıyla da geçerliliği oldukça tartışmalı. Kaldı ki bu kavramın içine hem doğaya zarar veren konut-inşaat yatırımları, hem HES’ler gibi enerji yatırımları, hem de silah sanayi yatırımları girdiğinden bu faktör üzerinden sağlanan bir ekonomik büyümeye çekince koymak gerekir.

Ekonominin dış ticaret üzerinden büyümediği ise çok açık çünkü ihracat neredeyse dörtte bir oranında küçülmüş.

284 milyar liralık kredi artışı

Geriye hane halkı tüketim harcamaları kalıyor ki büyümeyi büyük ölçüde açıklayan da bu faktör. Yani siyasal iktidar bu yılın Ekim ayına kadar banka kredileri ile tüketimi pompalamış. Ayrıca erken açılmayla birlikte kısmen elde edilen gelirlerle bu tüketimi artırmış, bu da sürdürülemez de olsa bir büyüme yaratmış.

Bu durumu Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan (BDDK) derlediğimiz son kredi verilerinden de görebilmek mümkün (6): Büyümenin gerçekleştiği Temmuz ayından - Ekim ayına toplam krediler yaklaşık 284 milyar lira artış göstererek yaklaşık 3,7 trilyon liraya ulaştı. Yani sadece 3 ayda piyasaya verilen krediler yüzde 8 oranında arttı.

Finans sektörüne 41 kere maşallah

TÜİK bülteninde yer alan bir başka veri de bu saptamayı doğruluyor. Öyle ki bu üç ayda en fazla büyüyen sektör yüzde 41,1 ile finans sektörü olmuş. Bu da artan kredilerle birlikte artan tüketim rakamlarıyla uyumlu.

Kısaca bu süreçte siyasal iktidar bir kez daha borçlandırmayla ekonomiyi büyütmek istedi, bankalar buna uyarak kredilerini artırdı, hem tüketiciler, hem de firmalar kredilere yüklenerek harcama yaptılar ve sonuçta böyle bir büyüme ortaya çıktı.

İşçinin payı 3 puan gerilerken patronun payı 5 puan arttı

Bu büyümenin işçilere, emekçilere bir şey getirmediği, aksine onlardan çok şey götürdüğü ise aynı bültenden net bir biçimde görülüyor:

“ İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içerisindeki payı geçen yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 32,9 iken bu oran 2020 yılında yüzde 29,9 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise yüzde 50,5'ten yüzde 55,3'e yükseldi”. (7)

Kısaca ekonomi büyürken emeğin ve emekçinin payı azaldı, sermayenin payı arttı.

Bankaların cirosu yüzde 49, kârı yüzde 28 arttı

BDDK verileri de bu büyümeden aslan payını bankaların aldığını ortaya koyuyor.

Öyle ki Temmuz’dan Ekim’e tüm bankacılık sektörünün ağırlıklı olarak faiz vb gelirleri biçiminde elde ettiği ciro yaklaşık 113 milyar lira artarak 345 milyar liraya yükseldi. Bu sadece 3 ayda cironun yüzde 49 arttığı anlamına geliyor. Sektörün vergi sonrası net kârı ise 11 milyar lira artarak 50 milyar liraya çıktı, yani kâr yüzde 28 oranında arttı. (8) Yani birkaç bankanın kârı artınca ekonomi de büyüdü. Bu da kapitalist büyümenin gerçekte bir toplumsal refah artışı değil, servetin ve sermayenin büyümesi olduğunu gösteriyor.

Bankaların efektif vergi yükü: yüzde 2,7

Bu süreçte bankaların ne kadar Kurumlar Vergisi ödeyeceği merak ediliyorsa bu sadece 3,1 milyar lira. Ödenecek bu vergiyi bu süreçte elde edilen ciroya böldüğümüzde efektif olarak vergi yükünü buluruz ki, bu sadece yüzde 2,7. Oysa Kurumlar Vergisi Kanunu’nda yazılı olan oran yüzde 22. Kısaca bankalar Kanunda yazan resmi-nominal oranın sadece onda biri kadar bir efektif vergi yükünü üstlenecekler.

Diğer taraftan OECD, Türkiye’deki bekâr bir işçiden alınan gelir vergisi, sosyal güvenlik primi kesintisi ve katma değer vergisi biçimindeki vergilerin işçinin ücretinin yüzde 43’ünü alıp götürdüğünü ileri sürüyor. (9) Buna bir de özel tüketim vergisi dâhil edilse işçilerin sırtındaki yükün ne kadar ağır olduğu ortaya çıkacaktır.

Sonuç: ekonomik büyüme zenginin servetini artırırken,   yoksulun  payını azalttı

Açıklanan ekonomik büyüme rakamı doğru olarak kabul edilse dahi, bu büyümenin toplumu, özellikle de emekçileri daha fazla borçlandırarak sağlandığı, buna karşılık finansal servetleri daha da büyüttüğü görülüyor.

Öte yandan böyle bir büyüme (insanları daha da borçlandırarak yoksullaştırdığı için etik olmaması bir yana), sürdürülebilir de değil.

Çünkü bu borçlar bir gün geri ödenmek zorunda. 10 milyon civarındaki işsiz, hızla batmakta olan küçük esnaf ve iyice mülksüzleşen çiftçiler ve yeniden atağa geçen Salgın göz önüne alındığında bu kredi borçlarının önemli bir kısmının batık olduğu açık.

Böyle giderse, bu geri ödenmeyen krediler bankaları vuracak ve bankacılık krizine yol açacak. Kim bilir belki de adalet böyle tecelli eder.

Dip notlar:

(1)     TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz - Eylül, 2020 (30 Kasım 2020).

(2)       https://www.trthaber.com/haber/ekonomi/turkiye-salgina-ragmen-3-ceyrekte-67-buyudu (30 Kasım 2020).

(3)       https://rwer.wordpress.com/2020/01/02/beyond-gdp;  David Pilling, The Growth Delusion: Wealth, Poverty, and the Well-Being of Nations, Bloomsbury Publ. 2018.

(4)       Jason Hickel, “Thought experiment: Radical abundance”, https://rwer.wordpress.com/2019/07/09; Thorvaldur  Gylfason, “Economic performance in two dimensions: How Europe beats the US”, http://voxeu.org/article/human-development-inequality-and-long-working-hours (22 August 2016).

(5)       “GDP and employment flash estimates for the third quarter of 2020”, https://ec.europa.eu/eurostat (13 November 2020).

(6)       BDDK, Temel bankacılık verileri-Ekim 2020, https://www.bddk.org.tr (3 Aralık 2020).

(7)       TÜİK, agb.

(8)       BDDK, agb.

(9)       OECD, Taxing Wages 2020, OECD Publishing, Paris, https://doi.org (May 2020).

 

 

1 Aralık 2020 Salı

Son yapılandırma kanunu devletin sosyal sınıflarla olan ilişkisine ayna tutuyor

 

Son yapılandırma kanunu devletin sosyal sınıflarla olan ilişkisine ayna tutuyor

Mustafa Durmuş

30 Kasım 2020

Torba yasa mantığı ile hazırlanan ve kamuoyunca “vergi ve prim affı” olarak da bilinen “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (1)” 17 Kasım tarihinden itibaren yürürlüğe girdi.

Özetle bu kanun ile sırasıyla:

• İstihdamı teşvik etmek gerekçesiyle devlet, finansmanı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) karşılanmak üzere patronlar için maliyet unsuru sayılan sigorta primi gibi ödemeleri üstleniyor.

Ayrıca, (Madde 12- 4447 Sayılı Kanun Geçici Madde 27 (1.Fıkra/[b bendi ile)  Salgın sırasında ücretsiz izin adı altında gündeme getirilen günlük 39,24 liralık gelir desteği uygulaması uzatılıyor.

• Çok sayıda vergi ve diğer kamu alacağının yeniden yapılandırılması ve bunların cezalarının ve gecikme faizlerinin iptali sağlanıyor.

•Varlık Barışı adı altında sermayedarların kayıt dışı paralarını meşrulaştırarak kullanabilmesine imkân tanınıyor.

• Bu yılın sonunda bitecek olan faiz gelirlerine tanınan Gelir Vergisi istisnası 2025 yılına kadar uzatılarak rantiyeye kaynak aktarımı sürdürülüyor.

Düzenlemeleri, gerekçelerini ve yol açacağı sonuçları sırasıyla ele alalım:

İstihdamı mı, sömürüyü mü teşvik?

(i) İstihdamı teşvik adı altında:

•İşveren prim desteği, prim teşviki, gelir vergisi stopaj teşviki ile damga vergisi desteğinin süresi 31 Aralık 2023' e ve ‘kısa çalışma ödeneği’nin süresi 30 Haziran 2021'e kadar uzatılıyor.

•Kayıt dışı işçi çalıştırmayı ödüllendirircesine (1 Ocak 2019-17 Nisan 2020) döneminde işten çıkarılanlar ile kayıt dışı çalışanları iş yerlerinde fiilen yeniden çalıştıran ve ilave istihdam sağlayan işverene ‘nakdi ücret desteği’ veriliyor.

•Ayrıca ( Madde 5- 4447 Sayılı Kanun Ek Madde 7 ile); “işsizlik ödeneğinden yararlandırılıp, işten ayrılmalarını takip eden 90 gün içerisinde özel sektör iş yerlerinde bu Kanun kapsamında işe giren ve işe girdiği tarihten itibaren hizmet akdine tabi olarak en az 12 ay süreyle kesintisiz çalışanlardan talepte bulunanların, 5510 sayılı Kanun md. 4/1-a uyarınca sigortalı sayılmak suretiyle, işe başladıkları tarihten önce yararlandıkları en son işsizlik ödeneği süresi için Kurumca Sosyal Güvenlik Kurumuna ödeme yapıldığı tarihte geçerli prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanacak uzun vadeli sigorta primi işveren ve sigortalı hisselerinin tamamı fondan karşılanır”.

Denilerek işsizlerin Salgın ve kriz  koşullarında bulabildikleri ve oldukça düşük ücretli olduğunu tahmin edebileceğimiz işlerde çalıştırılmaları teşvik ediliyor. Bu çerçevede patronların ödemesi gereken sigorta primlerinin tamamının da İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) karşılanması sağlanıyor.

İSF ilk kez zararda

İstihdamı teşvik gerekçesine sığınan bu düzenlemelerin patronlara önemli bir maddi destek niteliğinde olduğu açık. Üstelik bu destek genel vergi havuzundan da yapılmıyor. Bu destek işçilerin ödedikleri primlerden oluşan İSF’den verilecek.

Kısaca İSF’nin kaynakları patronlar için kullanılmaya ve buradan hareketle de patronların siyasal iktidara desteğinin sürdürülmesine devam edilecek. Yani bir tür “elin taşıyla elin kuşunu vurma” uyanıklığı sergileniyor.

Diğer yandan bu Fon’un varlığı ilk kez eksiye düşüyor, Fon ilk kez zarar ediyor. Bu durumu 2021 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’ndan görebilmek mümkün. Çünkü Rapor; İSF’nin gelir-gider fazlasının azalarak 2020 yılında açığa dönüştüğünü (milli gelirin binde 8’i oranında), bunun da kamu kesimi borçlanma gereğini artıracağını ifade ediyor. Bu da bu Fon’un aynı zamanda bütçe açıklarını kapatmak için kullanıldığını gösteriyor.

İşçiler ağır bir mali yük altında

Kuşkusuz bu gelişmeler bize işçiler üzerindeki mali yükün (vergi, prim vb kesintiler) gerçekten yüksek olup olmadığını sorgulatıyor. Bunun yanıtını OECD’nin bir raporunda bulabilmek mümkün. Çünkü OECD’nin bu raporu (2), Türkiye’de emek üzerinden alınan vergilerin emekçileri nasıl ezdiğini gözler önüne seriyor.

Buna göre, işçilerin ödediği Gelir Vergisi, Sosyal Güvenlik Katkı Payları ve Katma Değer Vergisi gibi üç temel vergi ve benzeri mali yük işçilerin belini büküyor.

Rapordan sadece bu üç verginin OECD genelinde bekâr bir işçinin brüt ücretinin yüzde 41,5’ini;  Türkiye’de ise yüzde 43’ünü götürdüğü görülüyor. İşçi evli ve iki çocuklu ise durum daha da kötüleşiyor çünkü bu yük OECD ortalamasında yüzde 26,4’e düşse de, Türkiye’de yüzde 37’inin üzerinde kalıyor. Yani Türkiyeli bir işçi OECD ortalamasından 11 puan daha fazla mali yük altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu da sermaye sınıfı gibi devletin de işçinin yarattığı artı değer üzerinde söz sahibi olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan bu hesaba sigara, petrol, alkollü içecek, beyaz eşya da dâhil geniş bir tüketim malı tabanından alınan Özel Tüketim Vergisinin getirdiği yük dâhil edilmiyor. Bu vergiler de eklendiğinde, Türkiye’nin patronlar için vergi cenneti olurken, işçiler ve emekçiler için nasıl bir vergi cehennemine dönüştüğü ortaya çıkıyor.

Kanun teklifinden esnek, kısa ve tazminatsız çalışma hükümlerini çıkarttırarak büyük bir başarı kazandığını düşünen işçi sendikalarının, asgari ücret görüşmelerinin başlayacağı Aralık ayında;  bu yasanın kesinleşen diğer maddelerinde patronlara hangi kaynakların aktarıldığını, bunun için İSF’nin nasıl zarar ettirildiğini, temsil ettikleri işçilerin üzerindeki mali yükün ne kadar ağır olduğunu hatırlamalarında büyük fayda var. Konuyu aylık 300-500 liralık bir ücret artışı talebi ile sınırlı tutmaksızın, bütüncül bir emek ve demokrasi mücadelesi vermeleri gerektiğini anlamaları gerekiyor.

Önce Kurumlar Vergisi indirimi, sonra Katar’a satış

•Kanun teklifinden her ne kadar Kurumlar Vergisi (KV) oranının 5 puan düşürülmesi maddesi geri çekilmiş olsa da,  “Borsa İstanbul Pay Piyasasında işlem görmek üzere en az yüzde 20 oranında ilk defa halka arz edilen kurumların paylarının, ilk defa halka arz edildiği hesap döneminden başlamak üzere beş hesap dönemine ait kazançlarına Kurumlar Vergisi oranı 2 puan indirimli olarak uygulanacak”. Yani borsa kazançlarında KV nominal olarak yüzde 22 yerine yüzde 20 oranında uygulanacak.(3)

Dünyanın, Kurumlar Vergisinde asgari bir oranın mutlaka belirlenmesi, bu oranın farklılaştırılarak büyük şirketlerin vergi oranının artırılması gerektiğini tartıştığı bir dönemde (4) bizimkiler yine bir uyanıklıkla önce oranı düşüren bir teklifle geldiler, sonra da bundan vazgeçtiler. Bu durumunda kamuoyunda, sarı sendikaların bir başarısı olarak sunulmasını sağladılar.

15 yıl öncesindeki Türk Telekom’un satışından ders alınmadı

Borsadaki arzlara ilişkin bu 2 puanlık indirimin ardından Borsa’nın yüzde 10’unun Katar sermayesine satışı gerçekleştirildi. Bu iki gelişme arasında bir ilişkinin olmadığını düşünmek naiflik olur. Çünkü bu satış bize Türk Telekom’un Lübnanlı Hariri ailesine 21 yıllığına satılması ve ardından yüzde 30 olan Kurumlar Vergisinin yüzde 20’ye düşürülerek bu şirkete havadan 200 milyar liralık vergi iadesi yapılmasını (5)  hatırlatıyor.

Kuşkusuz bu kanunda vergilerle ilgili sermayeye sunulan ilgili asıl “kolaylık” bu değil. Asıl vergi vb düzenlemesi; yine kamuoyunda yeni bir vergi affı olarak bilinecek olan ve vergi dâhil neredeyse her türden kamu alacağının 18 taksitle (36 ay) ödenebilmesini mümkün kılan bir yapılandırma.

Vergi ve diğer borçların yapılandırılması

500 milyar liralık bir kamu alacağının yapılandırılmasının amaçlandığı bu düzenlemenin kapsamında Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, Katma Değer Vergisi (KDV), Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi temel vergi borçları girdiği gibi,  tüm idari para cezaları ve diğer Hazine alacakları da yer alıyor. Ayrıca bu yapılandırmaya TOBB, TESK, Türkiye Barolar Birliği, TÜRMOB, ihracatçı birliklerinin aidat ödemeleri de dâhil edildi.

Böylece; vergi borçlarının dışında, 2020/Ağustos dönemi ve öncesindeki dönemlere ait kesinleşmiş olan:  Sigorta primleri, genel sağlık sigortası primleri, işsizlik sigortası primleri, idari para cezaları, iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda doğan rücu alacakları, yersiz ödenen gelir ve aylıklardan doğan alacaklar,  4/B sigortalılarının daha önce durdurulan hizmet sürelerinin ihyası halinde doğan alacaklar yapılandırılacak.

Bu kapsamda anapara borçları için gecikme cezası ve gecikme zammı ile faiz uygulanmayacak, borçlar yurt içi üretici fiyat endeksi ile güncellenecek. Peşin ödemelerde güncellenecek tutarın yüzde 90’ı, iki taksitli ödemede ise yüzde 50’si; vergi aslına bağlı olmayan usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezalarının yüzde 50’si affedilecek.

Çiftçi borçları yapılandırılmıyor

Yapılandırmaya dâhil edilmeyen en önemli borç kalemi ise çiftçilerin borçları. Bu da haklı olarak tepkilere neden oluyor. Zira devlete ve kendi kooperatiflerine kredi borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin başta traktörleri olmak üzere tüm üretim araçlarına haciz yoluyla el konulmaya başladı.

Bu durum aslında son 18 yıldır tarımda küçük üreticinin ve köylünün mülksüzleştirilmesi ve yoksullaştırılmasıyla, halkın da ucuz ve nitelikli gıdaya erişiminin imkânsız hale gelmesiyle sonuçlanan neo-liberal tarım politikalarının bir devamı.

Öyle ki bu politikaların bir sonucu olarak; 2021 yılı Merkezi Yönetim Bütçesinde tarım kesimine dönük tarımsal destekleme miktarı (yüksek enflasyona, kurdaki yükseliş nedeniyle sürekli artan girdi maliyetlerine rağmen), neredeyse sabit tutuldu (22 milyar lira), hatta mazot ve gübreye verilen desteklerde 787 milyon lira kesinti yapıldı. (6)

Patronlara sağlanan vergisel teşvikler bununla da sınırlı değil. Çünkü 1 Ocak 2021 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülen Konaklama Vergisinin yürürlük tarihi, 1 Ocak 2022 tarihine ertelendi. Belgeli turizm tesislerinin yatırımcıları ve işletmecilerinden aynı dönemde tahsil edilmesi gereken ecrimisillerin ödeme süreleri ise 6 ay ertelendi.

Yapılandırma esnafı iflastan kurtarır mı, kamu gelirlerini artırır mı?

Bu yapılandırmanın, Haziran’daki açılmayla birlikte işe geriş dönüş yapan özellikle de küçük ve orta ölçekli esnafı rahatlatmaktan ziyade, en azından bir kısmının batışını biraz daha ötelemeye yarayacağı açık.

Zira erken açılmadan bugüne kadar esnafın ancak yüzde 30 oranında toparlanabildiği,  bankalara, piyasaya olan eski borçlarının vadelerinin geldiği, ama bunları da ödeyemediği biliniyor. Üstelik yükseltilen faiz oranlarıyla bu borçların daha da artması kaçınılmaz olacak. Esnafa, kira ve çalıştırdığı işçilere gelir desteği yapılmaksızın üstelik de en az 6 aylık bir ödemesiz dönem imkânı sunmaksızın vergi, prim borçlarını 36 aya yaymanın faydası olmayacak (7) gibi görünüyor.

Diğer yandan devletin de bu yapılandırmadan gelir sağlama umudunun yüksek olmaması gerekiyor. Çünkü AKP Hükümetleri son 18 yılda dokuz kez yeniden yapılandırma kanunu çıkarttı. İki yılda bir çıkan af kanunları beklendiği gibi vergi ve prim gelirlerini artırmadığı gibi, mükelleflerin vergilerini ve prim borçlarını zamanında ödememe gibi bir refleks geliştirmeleriyle, vergisini zamanında ödeyenlerin ise aptal yerine konulmasıyla sonuçlandı.

Varlık affı yedinci kez sahnede

(iii) Kuşkusuz bu Kanunda dikkat çeken düzenleme getirilen Varlık Affı oldu. Çünkü Madde 21 ile (193 Sayılı GVK’ya eklenen geçici madde 93) ; T.C. vatandaşlarına ve kurumlarına ait olan fakat finansal sistemde yer almayan para, altın, dövizin yanı sıra,  menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları 30 Haziran 2021'e kadar Türkiye'deki banka veya aracı kuruma bildirilmesi halinde; bu gerçek ve tüzel kişilere bu serveti “nereden buldun” sorusu sorulmayacak, bu servetler üzerinden her hangi bir vergi alınmayacak ve her hangi adli bir soruşturma ya da geriye dönük vergi incelemesi de yapılmayacak.

Türkiye’de varlık afları ilk kez yapılmıyor. İlki 2008 krizi sırasında olmak üzere şu ana kadar altı kez yapıldı. “Varlık Barışı” gibi adlandırmalarla toplum nezdinde meşrulaştırılan böyle aflarla 2010 yılından bu yana finansal sisteme yaklaşık 150 milyar liralık kayıt dışı para sokuldu. Buna karşılık (daha önceki aflarda düşük oranda da olsa bu girişlerden vergi alındığı için) toplamda sadece 3,3 milyar liralık bir vergi geliri elde edilebildi. Bu şekilde sisteme giren kayıt dışı para 2010 ve 2013 yıllarında sırasıyla 47 milyar lira ve 69 milyar lira iken bu rakam 2018’de 16 milyar liraya 2019 yılında ise 17 milyar liraya kadar geriledi. (8) Yani AKP iktidarlarının son yıllarında kayıt dışı servet sahiplerinin bu aflara eskisi gibi rağbet etmediği görülüyor.

Servete servet katan vergi indirimleri ve kamu ihaleleri

Siyasal iktidarın büyük servet sahiplerine olan sevgisi varlık aflarıyla da sınırlı değil. Yine bütün dünyanın Salgınla mücadelede kaynak yaratabilmek için artan oranlı bir servet vergisinin gerekliliğini tartıştığı bir anda, bizde bırakın yüksek gelirlilerin vergisini artırmayı ya da servet vergisi koymayı, siyasal iktidar Eylül ayında sermaye kesimine 10 milyarlarca liralık vergi indirimi, istisnası ve muafiyeti sağladı.

Yani alınması gereken vergileri alınmadı. Bu yapılırken de bir kayırmacılığa daha imza atıldı ve (9 Ekim tarihli Resmi Gazetede açıklandığı gibi)  iktidara çok yakın olduğu bilinen bir şirketten 9,5 milyar liraya varan vergiyi almaktan vazgeçildi. Bu arada aynı inşaat şirketi Ağustos ayındaki bir 21/b ihalesiyle, yaklaşık 10 milyar liralık Bandırma-Bursa-Yenişehir-Osmaneli Yüksek Standartlı Demiryolu ihalesini aldı. (9)

(iv) Son değişiklik ise faiz gelirleriyle ilgili. Kanunun 19. Maddesi ile 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun Geçici 67. Maddesinde düzenlenen ve faiz dâhil finansal gelirlerin vergisini sıfıra kadar düşüren uygulama 2025 yılına kadar devam ettirilecek. Bu da siyasal iktidarın faiz lobisi söylemlerinin gölgesinde faizle olan imtihanının süreceğini gösteriyor.

Kanunda yapılan tüm bu düzenlemeleri, piyasaya güven ve itibar sözü veren yeni Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın 76,8 milyarlık yeni paket sözü ile tamamlayalım. Zira Bakan “ekonominin toparlanması için bütçeden 76,8 milyar lira ilave para harcayacaklarını, bütçe açığı ve cari açığın biraz daha artacağını, bunun da devlet  borçlanmasını daha da artıracağını” söyledi.(10)

Yani ne eski bakanın YEP’teki hesabı, ne de yeni bakanın bütçe hesabı tutmayacak. Bunda en büyük etken (iyi yönetilememe dışında)  Salgınla birlikte derinleşen ekonomik krizin artık kapitalizmin defolarını tamir edilemez bir noktaya getirmesi. Korona Salgını da fırsat bilinerek çıkartılan böyle torba yasalarla kaynaklar büyük sermaye ve patronlar için kullanılırken, bunun bedeli her zamanki gibi başta işçi sınıf olmak üzere tüm emekçi halklara ödettiriliyor.

Meseleyi bir kısım muhalefet partisi gibi sadece “liyakatsizlik, beceriksizlik, kötü yönetim” gibi konulara sıkıştırarak açıklamak ve bunun üzerinden muhalefet yapmak doğru bir yöntem değil. Düzenlemelerin neden ve nasıl yapıldığını anlayabilmek için sistemin en önemli aktörü konumundaki devletin sosyal sınıflarla kurmuş olduğu ilişki biçimine odaklanmak gerekiyor.

Devlet sosyal sınıflar ilişkisi

Bir başka anlatımla, son torba yasadaki düzenlemeler başta olmak üzere, bütçe ve diğer konuları bilimsel bir bakış açısıyla analiz ederek emekten yana politik önermeler geliştirebilmek için devletin sistem içindeki işlevini ve özellikli durumlardaki rolünü iyi kavramamız gerekiyor.

Bunun için de topluma benimsetilmiş olan ve ana akım burjuva ideolojisi ile beslenen devlet teorilerini sorgulamamız gerekiyor. Çünkü bu teoriler “devletin toplumsal işbölümünün gelişimi sırasında ortaya çıkan, dolayısıyla da sınıflar üstü, pasif bir organ olduğunu” ileri sürüyor. Böyle olunca da devlet müdahaleleri tüm toplumun lehine imiş gibi bir görüntü veriyor. Bu da bu müdahalelere emekten yana bir eleştirinin ya da karşı tavrın geliştirilmesini önlüyor.

Oysa devletin sosyal sınıflarla ilişkisi hiç de bizlere anlatıldığı gibi değil. Tarihsel sürece baktığımızda Marx ve Engels’in çalışmalarında açıkladıkları gibi devlet; ilk kez Asya toplumlarında gelişmeye başlıyor ve ilk işlevi de (sınıfların ortaya çıkmasının öncesinde) gruplaşan toplulukların ortak çıkarlarını korumak oluyor (ancak bu süreçte bu topluluklarda toprak üzerinde özel mülkiyet mevcut değil). Sonrasında sınıflı toplumların gelişimiyle devletin de yeni bir işlev üstlendiği görülüyor.

Yani önceleri grupların ortak çıkarlarını örgütlemek ve dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı onları korumak amacıyla oluşan devlet, sosyal sınıfların ortaya çıkmasıyla egemen, yöneten sınıfın yönetilen sınıfa karşı yaşam ve egemenlik koşullarını zorla sürdürme amacına hizmet etmeye başlıyor. (11)

Bir başka deyimle, ilksel toplumdan sınıflı topluma geçilince, başlangıçtaki ortak çıkarı koruma gereksinimi, çoğunluğun azınlık tarafından sömürüldüğü bir üretim biçimini koruma gereksinimine dönüşüyor, bu da bugünkü anlamda devleti var ediyor.

Uzlaşmaz sınıf çıkarlarının belirleyiciliği

Uzlaşmaz sınıf çıkarları ve devletin oluşumu fikri Engels’te oldukça nettir:  “Devletin rolü, uzlaşmaz çatışmayı frenleyip, kontrol etmek, bu çatışmanın düzeni bozmasına engel olmaktır.  Ancak bunu yaparken devletin, taraflı, sınıfsal niteliği de ortaya çıkar. Devlet sırasıyla, mevcut düzenin, yani statükonun koruyucusu olduğu (statüko sermayeden yana işler) için ve toplumsal zenginliklere sahip sermaye sınıfı devleti kontrol edebildiği için, sosyal sınıfların çıkarları karşısında tarafsız kalamaz. (12)

Sonuç olarak 

Çağdaş kapitalizmin işleyişi devletin rolüne bakılmadan analiz edilemez. Ayrıca devletin rolü sabit de değildir, kapitalist ekonomilerin içinde bulunduğu duruma ve sermaye birikim sürecinin karşı karşıya olduğu sorunlara göre farklılaşır. Devlet hem üretim ve bölüşümde hakemlik yapar, hem de kriz dönemlerinde kapitalist birikimi istikrara kavuşturmaya çalışır. Tüketim sübvansiyonları, işsizlik yardımları, vergi imtiyazları, kamu ihaleleri, doğrudan yatırımlar gibi efektif talep yaratma amacı olan müdahalelerde bulunur. Bu yolla devlet kriz zamanlarında sınıf mücadelesinden kaynaklanan çelişkileri, çatışmaları yumuşatma konusunda merkezi bir rol oynar. (13)

Ayrıca işgücünün kıt olduğu dönemlerde (tam istihdama yakın bir durum) ücretlere bir üst sınır getirerek ve ücret düzeyini verimliliklerle ilişkilendirerek kapitalist sınıfın çıkarlarını korur. Buna karşılık işgücünün bol olduğu dönemlerde istihdamı teşvik etmek gerekçesine sığınarak işgücü piyasasını esnekleştirir, emekçiyi koruyan yasaları da, onların kazanımlarını da ortadan kaldırmaya çalışır. Bu şekilde devlet sadece bölüşüm ilişkilerindeki çatışmaları hafifletmekle kalmaz, aynı zamanda politikalarını “istihdam artışına yardımcı olan politikalar” olarak sunarak toplum nezdinde meşrulaştırır.

Kanunlaşan son torba kanundaki istihdam teşviki altında patronlara sağlanan imkânlar ve sınıftan gelen tepkiler üzerinde kanundan çıkartılan iki maddeyi bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Keza kapitalist devlet gelir bölüşümünde de çok önemli bir rolü var. Hem asgari ücretle ilgili müdahalelerinde ve vergi politikalarıyla olduğu gibi yaratılan toplam değerin kapitalist sınıf ve işçi sınıfı arasındaki bölüşümünde; hem de faiz politikaları gibi para politikalarıyla, artı değerin kâr, faiz ve rant biçiminde bölüştürülmesinde etkili olur. İki sınıf arasındaki ilişkilerini yönetirken yasalar koyar, geliştirir, yasaları değiştirir, böylece sınıf çatışmasını kontrol altına alır.

Torba kanun ile çıkartılan vergi, prim afları ve özellikle de varlık affı devletin bölüşüm ilişkilerine sermaye sınıfı lehine yapmış olduğu müdahalenin en somut göstergesidir.

Dip notlar:

(1)  17 Kasım 2020 tarihli ve 31307 sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7256 Sayılı Kanun.

(2)    OECD, Taxing Wages 2020, OECD Publishing, Paris, https://doi.org (May 2020).

(3)  17 Kasım 2020 tarihli agk.

(4)      Eva Joly, “Tax havens: patience is running out”, https://www.socialeurope.eu (20 November 2020).

(5)  https://ozgurdenizli.com/rabbim-cleveland-dedi-yerseniz-mustafa-durmus (9 Eylül 2018).

(6)  https://www.dunya.com/kose-yazisi/mazot-gubre-hayvancilik-destegi-787-milyon-tl-azalacak (28 Ekim 2020).

(7)    “Palandöken: “Yapılandırma Kanununda değişiklik yapılmalı”, https://www.medya-24.com (24 Kasım 2020).

(8)    Taxia & Taxademy- Tax & International Advisory, 2020/131 sayılı ve 13 Kasım 2020 tarihli bülten.

(9)    https://twitter.com/cigdemtoker/status/1314479073310191617.

(10)                      https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/76-8-milyarlik-paket-aciliyor (18 Kasım 2020).

(11)                     F. Engels, Anti-Dühring, Herr Eugen Dühring's Revolution in Science, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1877/anti-duhring/index.htm ve F. Engels, The Origin of the Family, Private Property and the State, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1884/origin-family/index.htm.

(12)                    Neil Faulkner, “Introduction to Lenin’s State and Revolution”, www.counterfire.org (30 December 2012).

(13)                      Paramjit Singh and Balwinder Singh Tiwana, “The state and accumulation under contemporary capitalism”, https://mronline.org (20 February 2019):