8 Ekim 2016 Cumartesi

İstihdam, ama nasıl?



İstihdam, ama nasıl? 

Mustafa Durmuş
Haziran 20, 2014 


 “Hukuksal ya da siyasal biçimler kendi kendilerine anlaşılamazlar, insan aklının genel bir gelişiminin bir ürünü olarak da oluşmazlar. Tam tersine hayatın maddi koşullarınca biçimlenirler.  Ekonomik alt yapı, devlet, hukuk ve ideoloji gibi üst yapıyı zorunlu olarak belirler. Üst yapıya ait her olgunun alt yapıya uygun bir nedeni olmalıdır”(Marx,  “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” Önsöz’).


Yukarıdaki sözü, ekonominin önceliğinin uzun dönem ve değişimin genel yönelimi için, devletin ekonomi üzerindeki etkisinin ve denetiminin ise çoğu kez kısa dönemdeki belirli değişim örnekleri için geçerli olduğu biçiminde anlamak gerekir. Yani bunu bir ekonomik gerekircilik olarak değil, siyasal ve iktisadi gelişim arasındaki asimetrik (bakışımsız) etkileşim olarak görmek daha doğrudur.
Bu bağlamda, iktisadi büyüme ya da durgunluk veya iktisadi krizler kadar istihdam, işsizlik, yeni istihdam biçimleri ve işçi sınıfı profilinde yaşanmakta olan değişim orta ve uzun vadede gelişmiş az gelişmiş tüm kapitalist ülkelerde belirleyici olacaktır. Bu nedenle de istihdama ilişkin verilerin bilimsel olarak değerlendirilmesi çok önemli.

TÜİK, büyüme verilerinin ardından, bu hafta başında istihdam verilerini de yayınladı. AB, OECD ve diğer uluslararası kuruluşların istihdam anketleri ile uyumlu hale getirdiğini ileri sürdüğü yeni düzenleme ile yaptığı “hane halkı işgücü anketleri” sonucunda; Mart 2104 itibariyle,  işsizlik oranının, yüzde 9,7 (erkeklerde yüzde 9,1, kadınlarda ise yüzde 11, 0), tarım dışında yüzde 11,6 ve 15-24 yaş grubundaki gençler arasında yüzde 16,7 olduğunu açıkladı[1]. Resmi verilere göre Türkiye’deki işsiz sayısı 2 milyon 747 bin oldu.

Aynı bültene göre istihdam oranı yüzde 45,1 düzeyinde (çalışan sayısı 25,6 milyon). Erkeklerde bu oran yüzde 64,2 iken, kadınlarda yüzde 26,5 olarak gerçekleşti. İstihdam edilenlerin yaklaşık yüzde 21’i tarımda, yüzde 21’i sanayide, yüzde 7’si inşaat sektöründe ve geriye kalan büyük çoğunluk olan yüzde 51’inden fazlası ise hizmetler sektöründe yer alıyor.

İşgücüne (emekgücü) katılma oranının yüzde 49,9 olarak gerçekleştiği (kadınlarda yüzde 29,8 ve erkeklerde yüzde 70,6) bu dönemde yine resmi verilere göre kayıt dışı çalışanların oranı yüzde 34,4 oldu.

Bir an için bu verilerin gerçeği tam olarak yansıttığını ve örneğin yeni hesaplama yönteminin ileri sürüldüğü gibi gerçek işsizliği ve istihdamı ortaya çıkardığını varsayalım ve şu soruyu soralım:

Bu veriler bize neyi anlatıyor, ya da anlatmıyor?

Öncelikle, bu veriler ana akım yazarlarca son bir yılda istihdam-işsizlik cephesinde önemli bir değişiklik olmadığı, tarım dışı istihdamın ve işsizliğin yatay seyrettiği, yönünde değerlendirilse de öyle değil.  Çünkü şeytan ayrıntıda gizli.

Yıllardır, resmi hesaplamayla dahi, yüzde 10’un üzerindeki bir işsizlik oranı[2], bugünün derin resesyonu içindeki bazı Avrupa ekonomilerindeki orana yakın olduğundan hareketle,  hiç de hafife alınacak bir oran değil. Burjuva iktisadına göre, ideal kapitalist bir ekonomideki ideal işsizlik oranının yüzde1-3 arasında olması gerektiğinden hareketle, bunun üç dört katı bir işsizlik oranına sahip bir ülkedeki hem sistemi hem de ekonomi yönetimini sorgulamak gerekir. Yıllardır Bu yükseklikteki ve kalıcı hale gelmiş bir işsizlik oranı, geleceğin emekçilerine işsizlikten ya da en iyisinden, çok niteliksiz ve güvencesiz, kısmi zamanlı istihdamdan başka bir imkân vadetmiyor.
Nitekim ayrıntıya girdiğimizde 2013 Mart’ına göre, bu yılın Mart ayında 15-64 yaş grubundan oluşan tarım dışı emekgücünün 1 milyon 390 bin (yüzde 6,5) arttığı görülüyor. Yani yılda 1,5 milyona yakın insan çalışabilecek konuma geldi. Buna karşılık bu dönemde yaratılmış olan istihdam imkânı ise 1 milyon 143 bin kişi (yüzde 6) oldu.

Yani tarım dışı kesimlerdeki işsiz sayısı bir yılda 247 bin artış gösterdi ve işsizler ordusu büyüdü.
İstihdam ve işsizlik alanındaki araştırmaları ile bilinen Betam’ın Kariyer.net verilerine göre yaptığı tahmine göre önümüzdeki dönemde işsizlik az da olsa artabilir[3].

Aynı bağlamda,  TEPAV İstihdam İzleme Bülteni’ne göre[4], Türkiye genelinde esnaf sayısı son bir yılda yüzde 3,4 oranında, 64 bin azalarak, 1 milyon 849 bine geriledi. Ekim 2012’den Ocak 2014’e kadar esnaf sayısındaki azalma 118 bin oldu.  81 ilin 48’inde bu azalma gerçekleşti.

İstihdam artışı hangi sektörlerde gerçekleşti?

Beklendiği gibi istihdamdaki artışın ana kaynağı hizmet sektörü oldu. Buna karşılık sanayide neredeyse yeni iş alanı yaratılamazken, inşaat sektöründeki istihdamda bir azalma görülüyor.
Öyle ki hizmetlerde istihdam Şubat 2014- Mart 2014 döneminde 102 bin kişi arttı. Son iki yıldır bu sektörde ortalama aylık artışın 45 bin kişi olduğu göz önüne alındığında bu sektörün giderek temel istihdam alanı haline geldiği görülüyor. Sanayide son iki dönemdir gözlemlenen kuvvetli artışların tersine, bu dönemde aylık istihdam sadece 6 bin kişi arttı. İnşaatta 38 binlik bir istihdam kaybı söz konusu iken tarımda istihdam 79 bin kişi arttı[5].

Bu veriler Türkiye’de toplam istihdam edilenlerin neredeyse üçte ikisini oluşturan işçi sınıfı profilinin yaşamakta olduğu değişimi sürdürdüğünü gösteriyor.   Yani Türkiye’de hızla, nispeten daha örgütlü ve yüksek ücretli sanayi istihdamının payı azalırken, daha düşük ücretli ve güvencesiz nitelikteki hizmetler sektörü istihdamının payı artıyor.

TÜİK’in işsizlik verileri gerçeği tam olarak yansıtıyor mu?

Yukarıda TÜİK’in yeni bir hesaplama yöntemine başvurduğunu belirtmiştik. Bu noktada Kurum bu yeni yöntem ile hem işsiz sayısını hem de işsizlik oranını düşük gösterebildi.

Öyle ki önceki uygulamada, referans dönemi içinde “son üç ay” içerisinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler işsiz olarak değerlendiriliyordu. Yeni uygulamada ise yalnızca “son dört hafta” içerisinde iş arama kanallarından en az birini kullanan ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler “işsiz” olarak ele alınıyor. Yani 1,5-2 ay önce iş başvurusu yapmış olan ve işe başlamaya hazır kişiler işsiz kategorisi dışına çıkartıldı. Bunun sonuçları doğrudan verilere yansıdı ve yaklaşık 300 bin kişi bu yöntem değişikliği ile artık işsiz sayılmıyor. Oysa bu insanlar Ocak 2014 verilerine göre işsiz sayılıyorlardı[6].

Keza başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle iş arama kanallarını kullanmayanlar, çaresizlik nedeniyle yeterli gelir sağlamayan işlerde çalışmak zorunda kalanlar,  niteliklerine uygun olarak iş bulamadıkları için başka işleri kabul etmeyenler (örneğin atama yapılmasını bekleyen on binlerce öğretmen) ve haftada iki saat bile olsa iş bulabilenler işsiz tanımı içinde yer almıyorlar.
Bu geniş kesim de gerçek işsizliğin içine dâhil edildiğinde işsizlik oranı yüzde 20’yi, işsiz sayısı ise 6 milyonu aşıyor[7].

Nitekim TÜİK bülteninde belirtildiği gibi emekgücüne katılım oranının yüzde 50’nin altında kalması gerçek işsizlik oranının açıklanandan çok daha fazla olması gerektiğini ortaya koyuyor. Yani Türkiye çalışabilir nüfusuna oranla, insanlarının çok düşük oranda emek gücü piyasasına girebildiği ya da iş aradığı bir ülke konumunda.

Keza, görünmeyen ve değersiz kılınan emekleriyle ev içi işlere mahkûm edilmiş kadınlar işsiz sayılmıyorlar.  Bu nedenlerden dolayı gerçekte işsizlik oranının resmi oranın çok daha üstünde olması beklenmelidir.

Daha önceki bir yazımızda,  ekonomik krizlerin, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliğinin, çevre tahribatının, iş cinayetlerinin ve işsizliğin kapitalist sisteme içkin konular olduğunun altını çizmiştik. Bu tespit aslında işsizlik sorunu ile ilgili olarak anti- kapitalist perspektifimize dayalı teşhisi de, çözümü de yansıtıyor.

Ancak öncelikle, şu sorunun yanıtını arayarak işe başlayalım. İşsizlik ya da istihdam sorunu, ana akım burjuva yazarların yaptıkları gibi, sadece verilere, istatistiklere, hesaplama yöntemlerine indirgenebilecek kadar basit bir konu mudur? Ya da bugün işsizlik oranı yüzde 1’e kadar çekilebilseydi, bu emekçilerin mutlu-mesut ve insan onuruna yakışır bir biçimde yaşayabilecekleri anlamına gelir miydi?

İstihdam, ama nasıl?

Bugün istihdam ya da işsizlik sorununun birçok temel boyutu var.

               İlk olarak, işsizlik azalsa dahi yeni gelen nüfusu karşılayabilecek ölçüde istihdam artışı yok. Bunun temel göstergeleri ise nüfusun ne kadarının istihdam edildiğini gösteren istihdam / nüfus rasyosu ve emekgücüne katılım oranı. Her ikisi de Türkiye’de yüzde 50’nin altında. Dünyada[8] birinci rasyo yüzde 61 ve ikincisi yüzde 65 dolayında.

Yani kapitalist ekonomiler insanlar için yeterli istihdam yaratmıyor, iş olanağı sunmuyorlar. Kriz bu koşulları emekçiler açısından daha da kötüleştiriyor. Kamu kesimini küçülten kemer sıkma önlemleri büyümeyi ve istihdamı olumsuz etkiliyor, yeni istihdam yaratılamazken, işsizlik oranları artıyor.
ILO’nun geçen yılki raporuna göre[9], küresel emek gücü piyasaları, özellikle de Avrupa’daki resesyon nedeniyle, tekrar kötüleşmeye başladı. Yeni istihdam yaratma oranları çok düşük kaldı. Özellikle kadınlar ve gençler giderek daha fazla işsiz kalıyorlar. Bu durum özel tüketimi azaltırken ve ekonomik büyümeyi yavaşlatıyor. Orta vadede bir toparlanma olsa da işsizlik oranları düşmeyecek. Emekgücüne katılım oranları düşmeye devam ediyor. Uzun dönemli işsizlik oranları yüksek ve giderek de artıyor, yapısal işsizlik giderek belirgin hale geliyor. Bu durum kalifiye iş imkânlarının azalması anlamına geliyor.

             İkinci olarak, mevcut istihdam ve yaratılan yeni istihdam ne tür istihdamdır ya da insan onuruna yakışır nitelikte bir istihdam mıdır?

Araştırmalar kadar yaşamın bizzat kendisi de iyi nitelikte (kalitede) istihdamın son otuz yıldan bu yana artık iş döngülerinden, krizlerden bağımsız olarak iyice zorlaştığını ortaya koyuyor.
Ana akım iktisatçılar buna neden olarak küreselleşme güçleri ve teknolojik değişiklikleri gösterse de, teknolojik değişmelerin önceki dönemlerden hızlı geliştiğini gösteren kanıtlar mevcut değil, keza bunlar alelade istihdamı etkileyecek çapta değil[10].

İşin iyiliği ya da kötülüğü aslında biraz işin doğası ile ilgili. İmalat sanayi işleri zamana ve yere bağlı olarak iyi işlerdir, zira sendikalaşma güçlüdür, tam istihdam politikası gerektirir ve işgücü piyasalarının düzenlenmesini içerir. Sendikaların gücüne göre hizmetler sektöründe ise işler iyi de olabilir, kötüde.

 Kapitalist sistemin en gelişmiş örneği olan ABD’de, Devlet İstatistik Bürosu’na (BLS) göre[11], “Büyük Resesyon” boyunca ABD’de kaybedilen işlerin yüzde 68’i orta ve üst düzey ücretli işlerdi. Sonrasında yaratılan yeni istihdamın beşte üçü ise kısmi zamanlı ve düşük ücretli işler oldu. Bu dönemde rasyonalizasyon hızla devam ederken, istihdam içinde aslan payına sahip olan perakende sektöründe çalışan işçi yaşı hızla gençleştirildi. Ortanca yaş 24 ve bu işçiler ortalama beş yıldır buralarda tam zamanlı ve uzun dönemli sözleşmelerle çalışıyorlar.

“İstihdam Kalite Endeksi” adı verilen bir endeks, istihdamın niteliğini (kalitesini) ölçmek amacıyla uluslararası düzeyde tutuluyor. Bu endeksin değeri 0 (niteliği en düşük) ile 1 (niteliği en yüksek) arasında değişiyor. Endeks; ücret düzeyi ve ücret dağılımı, standart dışı uygulamalar, çalışılan- evde geçen zaman, çalışma koşulları ve iş güvenliği, iş becerisi ve kariyeri geliştirebilme olanağı ve kolektif çıkarların temsil edilebilme olanağı gibi 6 bileşenden oluşuyor.

Bir araştırmaya göre[12] 29 gelişmiş ülkenin 12’sinde endeksin değeri 0,5 ve altında seyrediyor ve araştırmanın kapsadığı 2005 – 2010 döneminde endeksin değerinde genelde bir kötüleşme var. Son iktisadi kriz istihdam kalitesini farklı düzeylerde ve farklı biçimlerde etkilemiş olsa da, bu ilişkinin çok kuvvetli bir ilişki olmadığı sonucu çalışmadan elde edilen bir diğer sonuç.

             Üçüncü olarak, işyerlerinde artık, eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde ücret gasplarının yaygınlaştığı bir gerçek.

Son dönemde küresel çapta aşağıdaki biçimlerde yaygın ücret gaspı biçimleri görülebiliyor: Asgari ücretten çalışmaya zorlamak, normal sürenin ötesinde çalıştırmak, işveren ayrımcılığı, bahşişlere el koymak, yasal olmayan bir biçimde sigortasını ödememek ya da az ödemek, bordro üzerinde sahtekârlık yapmak, mesai ücreti ödememek, mesai ücretinin eksik hesaplanması, mesai ücreti yerine telafi ücreti adında ödeme yapmak, işçilerin 40 saatten fazla çalışmalarının bildirilmemesi, işçilerin muaf işçiler olarak sınıflandırılması, sözleşmeli işçilerin ücretlerinde yasal olmayan kesintiler yapılması, muhasebe kayıtlarının eksik tutulması, asgari ücret kurallarına uyulmaması, ücret ödenmemesi, isteğe aykırı biçimde ücreti içerde tutmak, ücreti ceza olarak içerde tutmak, ücreti zamanında ödememek, işçileri işyerinde kullanılan ekipmanı satın almaya zorlamak, çalışma saatlerini eksik hesaplamak, yemek arası ve istirahat saatleri için ödemede bulunmamak, çalışılan tüm saatler için ödeme yapmamak, stajda çalışılan süre için ödemede bulunmamak, işe geliş ve gidiş zamanı için ödemede bulunmamak, ücreti nakit olarak ödememek, düzenli miktar ya da orandan ödeme yapmamak ve cep harcamalarını ücretin içinde saymak[13].

               Dördüncü olarak, toplam istihdam içinde ücretli istihdamının payı yüksek düzeyde ve bu giderek artıyor.

TÜİK’e göre ücretli ve yevmiyeli olarak çalışan emekçilerin istihdam içindeki payı yüzde 66’nın üzerinde. İşveren konumundakiler yüzde 5’in biraz altında ve kendi hesabına çalışanlar yüzde 18’e yakın[14].

Yani ücretli işçi konumunda çalışmak birçoğumuz için artık tek seçenek durumunda. Evlerinden çalışarak zengin olan bireylerin hikâyeleri ise gerçekte birer şehir efsanesi. Gerçek hayatta küçük işletmeler dev çokuluslu şirketlerin altında eziliyor ve giderek yok oluyorlar. Türkiye’de küçük dükkânlar, bakkallar, Migros, Kipa, BİM gibi devlerle ve büyük alışveriş merkezleriyle rekabet edemedikleri için birer birer ortadan kalkıyorlar.

Kapitalizm bir yandan az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yandan, öncesinde işçi olmayan bazı insanlar giderek artan bir şekilde mülksüzleşiyor ve potansiyel olarak proleterleşiyor. Yani, işçilerin “orta sınıflaşmasının” tam tersine, “orta sınıflar” giderek işçileşiyor. Bu süreç dünyanın her yerinde yaşanıyor. Geçmişte kendilerini nispeten ayrıcalıklı ve “orta sınıf” olarak gören öğretmenler, memurlar ve üniversite hocaları artık daha az ücret alıyor, daha fazla çalışıyor ve kendilerini git gide daha fazla işçi sınıfının bir parçası olarak görmeye başlıyorlar.

Buna karşılık OECD’ye göre[15] son 30 yıldır ücretlilerin milli gelir içindeki payı hemen tüm OECD ülkelerinde azaldı. Bunun nedenleri verimlilik artışları, sermaye yoğunluğu, artan yerli ve uluslararası rekabet, işçilerin toplu pazarlık güçlerinin azalması, kolektif pazarlık kurumlarının dönüşümü gibi faktörler. Bu durum gelir dağılımını daha da kötüleştiriyor, toplumsal uyumu azaltıyor ve iktisadi toparlanmayı zorlaştırıyor.

              Beşinci olarak, istihdam giderek güvencesiz, geçici, kısmi zamanlı, örgütsüz-sendikasız, düşük ücretli bir biçime dönüşürken, işçi sınıfı içinde prekarya katmanı belirginleşmeye başladı.
ILO’ya göre[16], küresel çapta 3 milyar çalışan işçinin yarısı (1,5 milyar işçi) esnek, güvencesiz, her an işten çıkartılabilir konumda, kötü çalışma koşulları altında ve çok düşük ücretlerle çalışıyor. Öyle ki günde 1.25 ABD doları ve altında bir ücretle yetinmek durumunda kalan “çalışan yoksul istihdamı” toplam istihdamın yüzde 21’ini oluşturuyor. Ebeveynleri ile birlikte toplamda günlük 2 ABD doları ile geçinmek zorunda kalan işçilerin oranı ise yüzde 39 (1,2 milyar işçi).

Bu veriler, kapitalizmin bir yandan emek sömürüsü sürdürürken, diğer yandan milyonlarca insanı işsiz bırakarak ve onları eksik istihdam ve kötü istihdam koşullarında çalışmaya zorlayarak, emeği israf ve tahrip ettiğini ortaya koyuyor.

Esnek istihdamın en yaygın olduğu ülkelerin başında Hollanda, İtalya, Almanya, Portekiz, Polonya ve İspanya geliyor. Hollanda ve Almanya’da bu daha ziyade kadınların yer aldığı kısmi zamanlı istihdam, İspanya ve Portekiz’de ise sabit ücret biçiminde kendisini gösteriyor. Hollanda, Danimarka, İngiltere, Almanya, Avusturya, Belçika, İrlanda ve İsveç kısmi zamanlı çalışma da genel ortalamanın üstünde oranlara sahipler.   Sabit ücretli çalışmanın ortalama değerlerin üstüne çıktığı ülkeler ise Polonya, İspanya ve Portekiz. Yunanistan’da her üç çalışandan birisi evden çalışan konumundadır[17].

Türkiye’de Prekarya:  Güvencesiz ve esnek, kuralsız bir çalışma rejimi hızla örülüyor!

AKP hükümeti, 06.04.2011 Tarih ve 6223 Sayılı kanunun verdiği “yetkiye” dayanarak bugüne kadar toplam 40’a yakın Kanun Hükmünde Kararname çıkardı. Bu KHK’lerle, sağlık, eğitim, adalet, barınma, kültür ve çevre gibi hizmetlerle, kamu yönetimi alanında mali ve sosyal haklar başta olmak üzere birçok konuda önemli değişiklikler yapıldı.

Bu KHK’ler ve diğer düzenlemelerin hedefi güvencesiz,  esnek, kuralsız bir çalışma rejimi oluşturmak.

Bu süreç aslında 2003’teki 4857 sayılı İş Yasası ile başlatıldı. Bu 11 yıllık sürecin ilk ayağı yaygınlaşan taşeron (alt işveren) uygulaması. Özel sektörde taşeronlaştırma hızla sürdürülürken, kamu kesiminde kadrolu güvenceli istihdam yerini giderek ‘taşeron’ işçi ve ‘dışarıdan hizmet alımına’ bıraktı.

Öyle ki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre son 10 yılda taşeron işçi sayısı 350 binlerden 1 milyon 500 bine ulaştı. Tek başına Sağlık Bakanlığı bünyesinde 2011 yılında çalışan 478.000 personelin; 358.000’i kadrolu, kalan 120.000’i, yani yüzde 25’inden fazlası ise “taşeron firma personeli”. KİT’lerde “sözleşmeli personel” çok daha büyük oranda: yüzde 44.  ‘Geçici işçiler ile birlikte bu oran yüzde 48’i buluyor. Bu oran 1986 yılında ise sadece yüzde 3 idi.

             İkinci ayakta, 2012 yılında açıklanan Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) Belgesi yer alıyor. Bu belgeye göre 2023 yılına kadar çalışma hayatında yapılması hedeflenen değişikliklerin temel hedefi işsizliğin nedeni olarak gördüğü güvenceli istihdamı ortadan kaldırmak ve daha esnek emek gücü piyasaları yaratmak.

Bu strateji altında; (i)  taşeron uygulaması yaygınlaştırılıp asıl işlerde de taşeron işçi çalıştırmak tamamen serbest bırakılıyor (ii) geçici işçilik yaygınlaştırılıyor (iii)  istihdam büroları aracılığıyla  “kiralık işçilik” oluşturulacak. Böylece esneklik kurumsallaştırılmış olacak (iv) kıdem tazminatları budanacak.

             Üçüncü ayağı 6356 sayılı yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu oluşturuyor. Bu kanun ile işçilerin yaklaşık yüzde 55 ‘ ini oluşturan 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerindeki işçilerin ve 6 aydan az kıdemi olan işçilerin sendikalaşma hakkı ortadan kaldırıldı. Fiili olarak 1,4 milyon işyerinin yüzde 95’inde 30’dan az işçi çalışıyor. Yani işyerlerinin yüzde 95’inde sendikal örgütlenmenin yasal bir güvencesi kalmadı. İşçilerin sendikal nedenlerle işten atılmaları yaptırımsız kaldı. Bu işçiler tazminat hakkından da mahrum kalıyorlar.

               Dördüncü ve beşinci ayaklarda yapılan düzenlemelerle kamuda güvencesizleştirme, esnek çalıştırma ve sendikal vesayet dönemi başlatıldı. 6111 sayılı ‘Torba Yasa (13.02.2011) ile 657 sayılı DMK’ de yapılan değişikliklerle memurların, kamu yararı ve hizmet gerekleri sebebiyle ihtiyaç duyulması halinde, kurumlarınca Devlet Personel Başkanlığı’nın uygun görüşü alınarak diğer kamu kurum ve kuruluşlarında 6 aya kadar geçici süreli olarak görevlendirilebileceğine” ilişkin düzenleme yapıldı.

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nda (Nisan 2012 )  yapılan değişiklik ile de kamu çalışanlarının tümünün grev hakkı yok sayıldı.  ‘Sözde toplu sözleşme hakkı’ getirildi ama özünde zorunlu tahkim rejimine geçildi (Kamu Görevlileri Hakem Kurulu – KGHK ).

Bütün bu gelişmelerin ardından Türkiye işçi sınıfının içindeki çalışan yoksul oranı, tarım sektöründe yüzde 35’in üzerine çıkarken, sanayi sektöründe yüzde  30’a ulaştı. En yoksul çalışanların yüzde 46’sını yevmiyeli işçiler ve yüzde 34’ünü ücretsiz aile işçileri (ev kadınları) oluşturuyor[18].
Ayrıca bu sınırlı istihdam olanağı bölge, cins, yaş, ırk ve etnisiteye göre de farklılık göstermektedir. Nitekim bölgeler itibariyle tarım dışı işsizliğin dağılımına bakıldığında[19], Güney Doğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde Türkiye ortalamasının çok üstünde resmi olarak yüzde 20,4’ e varan bir işsizlik oranı ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Yani genel olarak Türkiye’nin doğusunda işsizlik batısına kıyasla çok daha yüksek. Bu bağlamda en yüksek işsizlik oranına sahip kentler arasında Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan, Van Muş, Bitlis, Hakkâri illeri ilk sıraları alıyor.

İşsizlik sosyal bir sorun!

Hem işsizlik hem de esnek istihdam koşullarında çalıştırma hem tekil olarak işçiler hem de bir sınıf olarak işçi sınıfı mücadelesi açısından çok temel bir sorun.  Çünkü tekil olarak, borç batağına saplanma ve alkollü içkilere aşırı yönelim gibi davranış bozukluklarına neden olabiliyor. İşini kaybetme, ödemelerini yapamama korkusu, çoluk çocuğun perişan edilmesi korkusu yaşanıyor ve bu reel sosyalizmin çöküşünden sonra Rusya’da ve son aylarda Yunanistan[20]  ve Çin’de görüldüğü gibi intiharlar, hane halkına dönük şiddet, kalp krizi, hipertansiyon, radikalleşme, hapis ve psikolojik rahatsızlıklar biçiminde sonuçlanıyor. Zira işsizlik ve güvencesiz çalışma toplumdan soyutlanmak anlamına geliyor, öyle ki piyasa ile ilişki kurulamadığında işçinin varoluşu tehlikeye giriyor.
Diğer taraftan, işsizler çalışanlar için de önemli bir tehdit oluşturuyorlar. Çünkü işsizlik, emek sömürüsü, işverene bağımlılık ve güvencesizlik durumu işçinin özgüvenini ortadan kaldırıyor, mücadele gücünü zayıflatıyor, onu kolayca manipüle edilebilir ve adeta utandırılır bir hale dönüştürüyor[21].

Ücretsiz çalışan ev kadınlarının durumu ise ayrıca bir sorun. Düşük ücretle çocuk bakıcılığı yapan kadınlar  (özellikle de kendi çocuklarını ülkelerinde başkalarına bırakıp zengin Arap ülkelerine hizmetçilik ve çocuk bakıcılığı için giden göçmen Filipinliler ve bazı Balkan Ülkelerinin kadınları) kendi çocuklarını feda etmek durumunda kalıyorlar.

İşsizlik neden var?

Kapitalist sistemde işsizlik kapitalist üretim tarzına içkin bir sorun. Zira servet kendini sermaye birikimi şeklinde büyütür ve sermaye kapitalistlerin özel mülkiyetindedir, kâr etmek için kullanılır. Kapitalistler arasındaki rekabet yeni teknolojilerin kullanımının önünü açar ve emek gücünün yerini giderek sermaye malları almaya başlar.  Yani sermayenin organik bileşimi (SOB)  artar.
Marx’a göre sermayenin organik bileşiminin artması işçi başına daha fazla sermaye kullanılması demektir ve bu sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesiyle gerçekleşirken, sermaye yoğun teknolojik gelişmeler ve kapitalistler arasındaki rekabet bu eğilimi tetikler.

Bir başka anlatımla, kapitalistler, rekabet, kalite ve fiyat riskleri nedenleriyle hiçbir zaman teknolojik olarak sanayi normlarının gerisinde kalmak istemezler. Bu durum kapitalist işletmelerde düzenli olarak, emek tasarrufu sağlayan makineler gibi en yeni teknolojilerin istihdamına, dolayısıyla da aşırı kapasite yatırımlarına yönelmeye neden olur. Böylece sermayenin organik bileşimi (otomasyon ) artar. Sermayenin organik bileşiminin artışı emek gücüne olan ihtiyacı azaltır. Bu durum işsizliğe neden olur, “yedek sanayi ordusu”[22] oluşur.

Sermaye birikiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan yedek sanayi ordusu kapitalizm için işlevseldir, çünkü toplumsal muhalefet örgütlülüğünün ve işçi sınıfının ekonomik ve politik örgütlülüğünün yeterli olmadığı bir durumda,  işsizlerin varlığı işçi sınıfının ekonomik mücadelesini baltalar, sendikalaşmayı zayıflatır ve ücret artışlarını önler. Bu nedenle de aslında kapitalistler çok önemli boyutlara ulaşmadığı sürece işsizlikten çok da rahatsız olmazlar.

Marksist teoride, işçiler arasındaki rekabet sermayenin kendi arasındaki rekabetten farklıdır ve sınıf mücadelesi ile ilişkilidir. Bu rekabet sermaye tarafından yedek sanayi ordusu yaratılmasıyla gündeme gelen işçiler arasındaki bir çatışma halidir. Böyle bir böl-yönet stratejisi birbirinden ayrı, farklı emek gücü fazlalarını entegre ederek küresel yedek sanayi ordusuna yeni üyeler kazandırır ve bu ordu da güvencesiz istihdam ve sürekli işsizlik tehdidi altında direnci kırılan bir yapıyı sürekli kılar.

Fransız sosyolog P. Bourdieu’ya göre, işsizliğin bu şekilde uyguladığı yapısal şiddet bireyci mikro ekonomik modelin uyumlu işlevselliğinin bir koşuludur. Ya da yüzyıl öncesinin meşhur kapitalisti S. İnsull’un söylediği gibi ekonomik etkinliği / verimliliği arttıracak en önemli şey kapıda bekleyen işsiz kuyruğunun giderek büyümesidir[23].



[1] TÜİK,  Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, Mart 2014, Sayı 16008, 16 Haziran 2014.
[2] Burada tarım dışı işsizlik oranını esas alıyoruz. Zira tarımın yoğun olduğu bölgelerde insanlar tarım kesiminde istihdam ediliyor gözüktüklerinden, bu bölgelerdeki genel işsizlik oranı düşük çıkmaktadır. Bu nedenle de tarım dışı işsizlik gerçek işsizliği daha iyi yansıtmaktadır.
[3] Betam, Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi,  İşgücü Piyasası Görünümü: Haziran 2014.
[4] Tepav,  “Esnaf sayısı bir yılda 64 bin azaldı”, http://www.tepav.org.tr, 19.05.2014.
[5] Betam, agr.
[6] Serkan Öngel “Sen öyle sansan da işsiz değilsin!”, Bir Gün Gazetesi, 18 Haziran 2014.
[7] Öngel, agm.
[8] ILO, Global EmploymentTrends, 2011.
[9] ILO, Global EmploymentTrends, 2013.
[10] David Rosnick ve Dean Baker, MissingtheStoryTheOECD’s Analysis of Inequality, http://www.cepr.net, July 2012.
[11] Nicole Aschoff, “We’re Not Lovin’ It, Low-wageworkersfighttomakebadjobsbetter”, http://dollarsandsense.org/archives/2013/0913aschoff.html, September/October 2013.
[12] Global LabourColumn, http://column.global-labour-university.org/, August 2012.
[13] Aschoff, agm.
[14] TÜİK, “İstihdam edilenlerin yıllara göre işteki durumu”, Mart 2014.
[15] OECD, Employment Outlook 2012.
[16] International Labour Office (ILO),  Global EmploymentTrends 2011: Thechallenge of a jobsrecovery,Geneva, 2011.
[17] TanjaCesen, Europeanlabour market policy in thetimes of recession, 17th Workshop on AlternativeEconomicPolicy in Europe Europeanintegration at thecrossroads: Deepeningordisintegration?Workshop 1 – Austeritypolicies at the C3-Center for International Development, Vienna/Austriafrom 16-18 September 2011 organisedbytheEuroMemoGroup, www2.euromemorandum.eu.
[18] Büşra Çavuşoğlu, “Türkiye’de Çalışan Yoksulluğunun Genel Durumu”, Sosyal Güvence, (Ocak-Nisan 2012), s. 28-31.
[19] Seyfettin Gürsel, “Ezber bozan durumlar”, Radikal, (19.04.2012).
[20] LynnParramore, “CrisistoSuicide: How ManyHavetoDieBeforeWeKilltheFalseReligion of Austerity?”, www.alternet.org/story,  (26.04.2012).
[21] Michael D. Yates, “TheInjuries of Class”, MonthlyReview,  Vol 59.N0.8 ( January 2008).  s. 3–10
[22]Karl Marx, Capital Volume II, Chapter 16: TheTurnover of VariableCapital, http://www.marxists.org; Karl Marx, Kapital 1.Cilt, Yordam Kitap, 2011, s. 615–616.
[23]John BellamyFoster, Robert W.McChesney, R.JamilJonna, “TheInternationalization Of MonopolyCapital”, MonthlyReview, Vol 60.No 2, http://monthlyreview.org, (June 2011).

[24]Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, İkinci Basım, Yordam Kitap (Çev. N.Satlıgan, T.Ağaoğlu, O.Göçmen, Ş.Alpagut), 2008, s.28–30.

PEÇETE ÜZERİNDEKİ BİR ÇİZİMDEN VERGİ POLİTİKASI ÜRETMEK!




Mustafa Durmuş

8 Eylül 2016 tarihi, 11,285 kamu emekçisi öğretmenin Bakanlığın aldığı bir kararla bir çırpıda açığa alındıkları bir gün olarak tarihimize geçti. Bu öğretmenlerin yaklaşık 10,000’i Eğitim Sen üyesi.  Bu kararın sonucunda, örneğin Tunceli’de görevdeki öğretmen sayısı birden yarıya düştü. 

Bu gün aynı zamanda, bazı vergilerin oranlarında ve miktarlarında yapılan ciddi değişikliklerle de anılacak.  Ama sıcak politik gelişmeler nedeniyle birçoğumuz bu vergisel değişikliklerin farkında bile olamadık. Oysa aynı gün, 2016/ 9153 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile,  150 m2’yi geçen lüks konut inşaatlarının alım-satımı sırasında tahsil edilen KDV oranı % 18’den % 8’e düşürüldü. Yani lüks konutlarının satışlarında yaklaşık % 60’lık bir vergi indirimi sağlandı. Böylece maliyetler düşecek ama ortaya ciddi bir vergi kaybı çıkacak. İşte bunu telafi edercesine, aynı gün benzin ve motorinin litresi üzerinden alınan maktu ÖTV miktarı litre başına en az 20 kuruş artırıldı ve Ankara’da motorinin pompa fiyatı 4.10 lira, benzinin fiyatı ise 4.81 kuruşa yükseldi.

Bu arada bir kısım basında yer alan bir habere göre, DEİK-Türkiye-ABD İş Konseyi’nin davetlisi olarak,  arz yönlü vergi politikalarının babası olarak da bilinen ünlü ABD’li iktisatçı Arthur Laffer bir konferans için Ankara’ya geldi.  Konferans öncesinde gazetecilerle yaptığı kahvaltıda söylediği iddia edilen bir söz çok tartışılacak gibi görünüyor. Amerikan ekonomisini yerden yere vururken Türkiye ekonomisini göklere çıkartan Laffer, şunları söylemiş: “ Siz bize Erdoğan’ı verin, karşılığında biz de size Obama’yı verelim. Amerikan ekonomisini ancak Erdoğan düze çıkartır”( http://www.milliyet.com.tr/dunyaca-unlu-ekonomist-laffer-obama-istanbul-yerelhaber-1547329/).

Meslekteki yükselişi neoliberalizmin doğuş yıllarına denk düşen Laffer’in arz yönlü iktisat ve maliye literatürüne yaptığı katkıları burada tartışacak değiliz. Ancak binlerce dolar karşılığında bu tür konferanslara konuşmacı olarak katılan Laffer, 1979-1989 arasında,  neoliberalizmin erken gelişmiş kapitalist dünyadaki ilk iki laboratuarı olan Britanya’da Başbakan M. Thatcher ve ABD’de Başkan R. Reagan’ın danışmanlığını yapmıştı. Laffer’in bu sözlerini, Türkiye’ye de vergi konularında vs profesyonel danışmanlık hizmeti verebileceğinin işareti, mesajı olarak yorumlamak da mümkün.
A. Laffer’i bu denli ünlü yapan şey aslında 1979 yılında ortaya attığı ve kendi adıyla anılan bir eğri (Laffer Eğrisi / bazı kaynaklar bunu A.J.Laffer & J.P.Seymour Laffer Eğrisi olarak tanımlıyor).  Bu bir tür çan eğrisi grafiğidir ve bu grafiğin dik kenarında vergi gelirleri, yatay kenarında ise vergi oranları gösterilir.  Böylece belli bir düzeye kadar vergi oranları artırıldığında vergi gelirlerini de arttığı,  ancak çanın tepe noktasından itibaren daha yüksek vergi oranlarının vergi gelirlerinin azalmasına neden olduğu ileri sürülür.

Bunun nedenini Laffer, ‘ikame etkisi’ ile açıklar.  Yani belli bir vergi oranı aralığında verginin oranı arttıkça, vergi mükellefi vergi kaçırmaya ve/veya vergiden kaçınmaya, kayıtdışılığa yönelmeye başlar. Böylece yüksek vergi oranları, beklentinin aksine, vergi gelirlerinin azalmasına neden olur.
A. Laffer’in bu grafiği 1979 yılında Reagan’ın verdiği bir resepsiyonda bir peçetenin üzerine çizerek Reagan’a ulaştırdığı ve buradan hareketle yüksek düzeyde gelir (sermaye geliri) elde edenlere uygulanan vergi oranlarının düşürülerek ekonominin canlandırılmasını önerdiği iddia edilir.
Yani Laffer’e göre, ekonomik dengesizlikler, Keynesyen iktisatçıların iddia ettiğinin aksine, talepten değil, arzdan kaynaklanır, bu nedenle de devletin müdahalesi de arz yönlü olmalıdır. Çünkü vergi oranları yükseltildiğinde vergi gelirleri uzun vadede azalacağı gibi, yatırım ortamı da kötüleşir. Bu da ekonomik büyümeyi yavaşlatır. 

Diğer yandan vergi oranları düşürüldüğünde uzun vadede vergi gelirleri artar. Çünkü üretim maliyetleri düşüp, yatırımcı güveni artacağından, yatırımlar, üretim ve hâsıla artar, ekonomik durgunluk giderilir, toplam talep fazlası emilir, fiyatlar düşürülür ve sonuçta ekonomik büyüme hızlanır.   

Bu tez 1980 ve 1990’larda neoliberal ana akım iktisatçılar ve maliyeciler tarafından bir “amentü” gibi kabul gördü, hiç sorgulanmadı. Öyle ki 1980’den itibaren yapılan 30’a yakın büyük vergi reformunda ilk yapılan şey yüksek düzeyde gelir elde edenlere uygulanan gelir vergisi oranlarının düşürülmesi oldu.

Düşük vergi oranları  gelirlerini artırıp, ekonomiyi canlandırıyor mu?

Laffer’in analizi işlevsel mi? Yani vergi oranları düşürüldüğünde vergi gelirleri artıyor mu, buna paralel bir biçimde ekonomi durgunluktan çıkıyor mu, ekonomi daha hızlı büyüyor mu?
Bu noktada Laffer’in teorik olarak ileri sürdüğü tezlerin uygulamada elde edilen sonuçlarla uyumlu olmadığının altını çizmek gerekiyor. Özellikle de tezin ortaya atıldığı ABD’deki bazı çalışmalar bunu ortaya koyuyor.

Ancak bu çalışmaların sonuçlarına geçmeden önce, 1980 başında ABD’de, en yüksek gelir elde edenlere uygulanan vergi oranının % 70 olduğunun altını çizelim. Yani neoliberalizmin devreye sokulmaya başladığı yılda, sermaye geliri elde eden zengin bireylere uygulanan gelir vergisi oranı bugünkünün neredeyse iki katı idi. Bu oran sadece 1929 ‘Büyük Depresyon’u sonrasında uygulanan New Deal (Toplum Sözleşmesi) sırasında aşılmış ve bu oran % 90’ı bulmuş ve bu yüksek vergiler 1979’a kadar devam etmişti.  Bu durumun ağır bir vergi yükü oluşturduğu ve bu yükün ancak çok sayıda indirim, muafiyet, iade gibi yasal ya da yasal olmayan diğer yollarla hafifletilebildiği algısı giderek pekişmişti. 

Kısaca Laffer Eğrisi’nin ortaya atıldığı sırada vergi oranlarının çok yüksek olduğu yönünde yaygın bir kanı mevcuttu. Sermayedarlar, süper zenginler vergilerini azaltmak için bu yönde hükümete yaptığı baskıları artırmıştı. Laffer sermayenin bu talebine uygun bir tezi, arz yönlü iktisat yaklaşımı çerçevesinde ortaya atarak bu talebe meşruiyet kazandırdı.

Uygulamada, bu teze uygun olarak ABD’de 1981 ve özellikle R. Reagan tarafından ‘İkinci Amerikan Devrimi’ olarak adlandırılan 1986 Vergi Reformu (1986 Tax Reform Act ) ile vergi oranları % 28’e kadar düşürüldü. 

Beklenti, vergi oranları indirildiğinde insanların daha çok kazanmak için daha çok çalışacakları ve böylece daha çok mal ve hizmet üretiminde bulunacaklarıydı. Bu daha fazla üretimi,  kapasite artışını, pazarlama faaliyetlerinde artışı, daha fazla hammadde ve malzeme ve işgücü kullanımını ve vergi geliri artışını beraberinde getirecekti. Yani ekonomide arz yönlü top yekûn bir toparlanma ortaya çıkacak,  bu da uzun vadede vergi gelirlerinin artmasını sağlayacaktı.

Uygulama sonuçları tezi doğrulamıyor

Ancak ileri sürüldüğü gibi bir vergi geliri patlaması yaşanmadığı gibi, ekonomik büyüme hızında bir artış ya da istihdamda belirgin bir artış olmadı. Bu gerçeği asıl olarak ABD’li Nobel ödüllü iktisatçı Stiglitz’in yaptığı çalışmalar ortaya çıkardı(Stiglitz, 2000). 

Stiglitz  bu çalışmaları sonrasında, Laffer Eğrisi Analizi’nin geçerliliğinin ciddi olarak sarsıldığını açıkladı. Nitekim 1993 yılında bu kez vergi oranları artırılarak en üst vergi oranı % 39,6’ya çıkartıldı.

Yüksek vergi ekonomiyi yavaşlatıyor mu?

Meseleyi yüksek vergi oranları-büyüme ilişkisi açısından ele aldığımızda da Laffer’in tezinin doğrulanmadığını görüyoruz. Yani yüksek vergi oranlarının ekonomik büyümeyi her zaman yavaşlatmadığı ortaya çıkıyor. Yani verginin etkisi kimlerden alındığına ve nerelere harcandığına bağlı olarak değişiyor. Aksi takdirde dünyanın en yüksek vergi oranlarına sahip bulunan İskandinav ülkelerindeki son dönemlere kadar sağlanan hızlı büyümeyi açıklayabilmek mümkün değil.

Keza, ABD’de 1951-1980 döneminde vergi oranları % 70-% 92 dolayında iken ekonomi yılda ortalama % 3,7 büyümüştü. 1983-2008 arasında bu oranlar % 35-% 39 aralığına çekildi ve büyüme sadece % 3.0 oldu. 1990’ların canlanması da vergi indirimlerinin değil, 1993 Clinton dönemi vergi artışlarının bir sonucuydu. 2002-2007 düşük vergili Bush’un yarattığı istihdam 8 milyonda kalırken, yüksek vergili Clinton döneminde yaratılan istihdam 22 milyonu buldu (Reich, 2010).
Yani zenginlerin yüksek oranda vergilendirildiği yıllarda elde edilen ekonomik büyüme bugünlere göre çok daha hızlı ve işsizlik oranı çok düşük oldu.

Ana akımın modelleri sorunlu varsayımları gerçekçi değil 

Genel olarak ana akım iktisatçıların ve özel olarak Laffer’in analizindeki temel sorun, modellerinin gerçekle uyuşmayan varsayımlara dayalı olması. Yüzlerce yıldır insanı “homo ekonomicus “olarak gördüklerinden, yüksek vergi oranlarının ‘ikame etkisi’ yaratarak insanların daha az çalışıp, daha az ürettiklerine inandılar. Böylece üretim azalacak, ekonomik büyüme yavaşlayacaktı.

Diğer yandan insanı “homo economicus” değil de, gerçek insan olarak gördüğümüzde sonuç değişiyor. Gerçek hayatta düşük gelirli insanların temel çabası hayat standartlarını korumak. Bu nedenle de vergi oranları arttığında daha fazla çalışıyorlar. Yani ikame etkisi değil, ‘gelir etkisi’ devreye giriyor. Böylece bir ekonomik modelin varsayımları defolu olduğunda, ortaya çıkan sonuçların gerçek hayatı açıklaması zorlaşıyor. Bu kez başta belli, arzu edilen sonuçların çıkması istendiğinde gerçek dışı varsayımlara dayalı modeller kuruluyor ve bilimsel çalışmalar olarak topluma sunuluyor, hükümetlere öneriliyor.

Laffer Analizi’de bu sorunlardan azade değil. Ne kadar bilimsel ve nesnel olduğu ileri sürülse de, işin başından beri, zenginlerin ödediği vergiyi azaltmayı hedefleyen politikaları haklı göstermeye yarayan “bilimsel” kılıf altında bir ideolojik yaklaşım  olmaktan öteye geçemiyor.

Vergi indirimi zengini daha da zengin ediyor

O halde bu vergi indirimlerinin gerçek nedenleri neler olabilir? Vergi indirimlerinin ortaya çıkardığı vergi yükü dağılımı ve bölüşümsel sonuçlar bu operasyonların süper zenginlerin, sermaye gelir elde edenlerin işine yaradığını gösteriyor.

Nitekim ABD’de yapılan başka araştırmalar bu vergi indirimlerinin en zengin % 1’i devlet eliyle daha da zenginleştirirken,  emekçileri yoksullaştırdığını ve ekonomiyi istikrarsızlığa sürüklediğini ortaya koyuyor.

Çünkü 50 yıldan fazladır en zengin Amerikalılar federal gelir vergisi yükünü emekçilerin üzerine kaydırıyorlar. 1945-1960 döneminde en üsttekilerin vergi oranları % 90’lara erişmişti. Bugün sadece % 35’ e tabiler. Zengin Amerikalılar 1945 yılından bu yana hem mutlak anlamda hem de nispi vergi yükü anlamında orta sınıf ve yoksullara kıyasla yükümlülüklerini hızla azalttı. İki grubun oranları arasındaki fark hızla kapandı. Özellikle zenginlerin yasalardaki boşlukları çok iyi kullanabilmesiyle bu fark reel olarak daha da azaldı. En zenginlerin bugünkü zenginliklerinin bir nedeni çok az vergi ödemeleri. 1960’lardan itibaren vergi oranları azaldıkça bu kesimlerin milli gelirden aldıkları paylar da hızla artmaya başladı. Yani Amerikan toplumundaki gelir dağılımı adaletsizliğinin bir nedeni uygulanan bu vergi politikaları.  En yoksulların geliri artmadı. Orta gelirlilerin vergi sonrası gelirlerindeki artış % 25 ile sınırlı kalırken, en tepedeki % 1’in vergi sonrası gelirleri % 175 oranında arttı (Wolff, 2011).

Bu durum 30 yıl boyunca kapitalist sınıfın nasıl bir başarılı sınıf savaşı vererek işçi sınıfının sırtına verginin yükünü yüklediğinin ve onların yaşam standartlarını nasıl düşürdüğünün de bir göstergesi.
Zenginler vergi indirimlerinin, daha fazla yatırım ve istihdam yaratmak için gerekli olduğunu savunsa da, gerçek bu değil. Tam tersine zenginlerin vergilerinin indirilmesi eşitsizliğin artması ya da bütçe açıklarının artmasının ötesinde emekçiler için kötü. 

Zenginleri ağır biçimde vergilendirmek gerekiyor çünkü (-) ödemedikleri vergiyi hükümete borç olarak veriyorlar. Oysa hükümet bu parayı vergi olarak onlardan alabilirdi. Böylece bizler bu borçların faizlerini kendi vergilerimizden ödemek zorunda kalmazdık (-) Zenginler ödemedikleri vergileri hedge fonlar gibi spekülatif araçlarda daha fazla kazanmak için kullanıyorlar. Petrol ve gıda gibi spekülatif mallarda vadeli işlemler yapıyorlar. Bunların fiyatı artıp, ekonomi daralırken, dünyadaki yoksullar açlık çekiyorlar. (-) Paraların bir kısmı borsaya yatırılıyor, borsa patlıyor. Borsadaki varlıkların çok büyük kısmı bu zenginlere ait. Onlar daha da zenginleşiyor. Zenginlerin bu yönelimleri topluma bir fayda sağlamadığı gibi geniş yığınların daha da yoksullaşmasına neden oluyor (Wolff, 2011).

KDV İndirimi, zenginlere servet transferi

Laffer Türkiye’de iken, KDV oranlarının düşürülmesi bir tesadüf müdür, bilinemez ama yaptığı açıklamanın böyle bir indirimi haklı göstermeye yaradığı kesin.  Zira inşaat sektörüne yönelik bu indirimin, zengin konut sahiplerine ve büyük müteahhitlere emekçilerin ödediği vergilerden yapılan bir servet transferi anlamına geliyor.

Diğer taraftan aynı gün benzin ve motorinden alınan ÖTV’nin de ciddi miktarda artırılması Laffer’in teziyle çatışmaz mı? Nitekim Laffer’e bu sorulduğunda Laffer genel olarak petrol ve tütün tüketimi üzerinden alınan bu tür dolaylı vergilerin düşük tutulmasından yana olduğunu, ayrıca vergilerin değer üzerinden değil miktar üzerinden (maktu) alınması gerektiğini ileri sürdü. 

Kendi içinde tutarlı olsa da, savaşın neden olduğu bütçe açıkları ve diğer ihtiyaçlar da dikkate alındığında KDV indiriminin neden olacağı bu vergi kaybı ancak ÖTV artışlarıyla karşılanabilirdi.  Aslında Laffer’in de bizim Maliye bürokrasisinin de bildiği bir gerçeklik söz konusu. Bu malların talep esneklikleri son derece katı olduğu için, örneğin benzinin litresine yapılan örneğin 36 kuruşluk bir zam (20 kuruşu vergi) kişinin istemeyerek de olsa benzini tüketmesine engel olmuyor. 

Bunun teorisi ise 1927’den bu yana bir diğer Anglosakson iktisatçı olan İngiliz Ramsey tarafından oluşturulmuştu. Ona göre devletin gelir ihtiyacı olduğunda sermaye sahiplerini üzmeden uygulayabileceği en verimli vergiler, vergi konulduğunda tüketicilerin tercihlerini değiştirmesine neden olmayan bugünün ÖTV’si gibi, daha sonra Ramsey Vergileri olarak da anılan, vergilerdi. Bu nedenle de başta neoliberal maliyeciler ve iktidarların takıntısı haline gelen “ekonomik etkinlik” ya da “verimlilik” ilkesine de uygun davranılmış oluyordu.

Kaldı ki Türkiye’de,  2016 yılında toplamda vergi gelirlerinin % 25’inden biraz fazlasını oluşturan Özel Tüketim Vergisi gelirlerinin % 48’i petrol ve doğal gaz ürünlerinden, %33’ü alkollü içkiler ve tütün mamullerinden,  %15’i ise motorlu taşıt araçlarından sağlanıyor.

Ancak burada yaman bir çelişki ortaya çıkıyor. Düşük gelirli emekçiler bu vergi artışlarından çok daha ağır biçimde etkileniyorlar. Dolayısıyla da benzinin litre fiyatı her vergi düzenlemesiyle arttığında örneğin 2,000 lira aylık geliri olan bir otomobil sahibinin, 20,000 lira aylık geliri olan bir zengine göre vergi yükü on kat artıyor.

Ancak gerek Laffer, gerekse de takipçilerine göre ekonominin çıkarları için, verimlilik ve etkinlik adına vergi adaletinden vazgeçilebilir. Düşük gelirli mükellefler ülke menfaati için bu fedakârlığa katlanmalıdırlar. Yeter ki ekonomi hızlı büyüsün. 

Türkiye ekonomisinin iyi durumu

Laffer’in Türkiye ekonomisinin çok iyi durumda olduğunu ileri sürerken hangi göstergelerden söz ettiğini bilmiyoruz. Ama özellikle darbe girişimi ve OHAL uygulamaları sonrasında temel ekonomik göstergeler giderek kötüleşiyor ve ekonominin başta cari açık ve yabancı sermayeye olan bağımlığı şeklindeki yapısal sorunları iyice derinleşiyor.  

TÜİK’e göre,  sanayi üretimi son 7 yılın en düşük düzeyinde seyrediyor. Bu yılın ilk çeyreğinde iç tüketimle % 4,7 büyüyen ekonominin, ikinci çeyrekte sadece % 3,1 büyüyebildiği açıklandı. Resmi ağızlar bu yılki büyümenin % 3,5-4 arasında kalacağını, ama uluslar arası örgütler % 3’ün altında olacağını ileri sürüyorlar (Commerzbank, Sep 2016: 2). Özel sektörün döviz cinsinden borçları rekor seviyede ve pozisyon açıkları 200 milyar dolar oldu (Özyıldız, Eylül 20016). İşsizlik, enflasyon ve yoksulluk gibi göstergeler de gerilemekten ziyade, yükselme eğilimindeler.

OECD’ye göre, bazı yükselen ekonomiler yaşadıkları döviz şokları ve yüksek düzeydeki iç borç stokları nedeniyle daha kırılganlaştılar. Türkiye her iki gösterge açısından da en yüksek ikinci riske sahip ülke konumunu sürdürüyor (OECD, Şubat 2016).

Laffer, ABD’ için % 3’lük bir büyümeyi süper bir performans olarak görebilir. Haklıdır. Zira olgun kapitalist ekonomilerde hem büyüme hem de enflasyon oranlarının % 2-3 aralığında olması son derece iyi bir performans göstergesidir. Ama yıllık yaklaşık  % 2 civarında nüfusu büyüyen Türkiye gibi bir azgelişmiş ülke ekonomisinin yıllık en az % 5-6 büyümesi, ayrıca bu refah artışının adil olarak da bölüştürülmesi gerekiyor. Aksi takdirde sadece sosyal sorunlar artmıyor, ekonomik büyüme talep yönlü olarak da yavaşlamaya başlıyor. Bu noktada sadece insan onuruna yaraşır ücretler ve sosyal politikaların değil, aynı zamanda emekten yana adil vergi politikalarının da karalı bir biçimde uygulanması gerekiyor. 

Özcesi,  Türkiye’nin içinde bulunduğu politik sıkıntılardan kurtulması ve ekonomisinin toparlanması ne nitelikli emek gücü yetiştiren eleştirel öğretmenlerin tasfiyesinden, ne de modası geçmiş, sermayeye servet transfer etmek ve ekonomiyi daha da istikrarsızlığa sürüklemekten başka bir işe yaramayan Laffer’ci analizi esas alan vergi politikalarından geçiyor.  Peçeteye çizilen grafiğin ömrü çoktan doldu. Bu tür bilimsel kılıfa büründürülmüş sermaye ideolojisini yansıtan tezlerden ülkeye hayır gelmez.