işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2020 Salı

Tüketim harcaması: mızrak çuvala sığmıyor


Tüketim harcaması: mızrak çuvala sığmıyor

Mustafa Durmuş

27 Temmuz 2020



Kamuoyu yoklamaları Türkiye toplumunun işsizlik, hayat pahalılığı ve yoksulluk gibi ekonomik sorunları en yakıcı sorunların başında gördüğünü ortaya koymasına rağmen, çoğunluğumuz (biraz da bilinçli bir biçimde anlaşılamaz bir hale sokulan) ekonomiye ait konuları “sevimsiz” konular olarak görüyoruz, yeterince tartışmıyoruz.

Nasıl tartışılsın ki?  Üniversitelerin ekonomi bölümlerinde dahi ekonomik konular soyut modeller altında, gerçekten tamamen kopuk olarak; TV’lerde ise sadece uzmanların anlayabileceği teknik bir dille ve borsa, döviz, faiz. altın piyasasında olup bitenlerle sınırlı olarak ele alınıyor.

Yoksulluk ve açlık sürecine girdik

Oysa bir süredir  toplum olarak çok ciddi bir yoksullaşma ve açlık süreci yaşıyoruz. Korona salgını ile birlikte, bu süreç hem daha fazla insanı içine aldı, hem daha da hızlandı.

Bu durumun nedenleri ise çok açık. Bir yandan tarihimizde daha önce  karşılaşmadığımız büyüklükte bir gelir bölüşümü adaletsizliği ve işsizlikle karşı karşıyayız, diğer yandan uygulanan parasal genişleme, bol kredi politikaları yüzünden enflasyon ciddi olarak yükselişe geçti. Doğruluğu tartışmalı resmi verilerle dahi enflasyon iki haneli olarak artmaya devam ediyor.  Kısaca hayat dar gelirliler, yoksullar, emekçiler için çok daha pahalı artık.

Öte yandan TÜİK, sunduğu ekonomik büyüme, işsizlik ve enflasyon verilerinde gerçek durumu gizlediği, verileri makyajlayarak sunduğu gerekçesiyle haklı olarak eleştiriliyor. İşin kötüsü artık toplumdaki TÜİK’in verilerine ilişkin bu kuşkulu bakış giderek yaygınlaşıyor.
Şüphesiz bir kamu kurumu olarak TÜİK’in bu duruma gelmesini (tıpkı Merkez Bankası ve kamu bankaları gibi) devlette yaşanmakta olan ve karar almayı tek bir odağa bağlayan mevcut dönüşümden ayrı düşünmemek gerek.

Ancak her türlü manipülasyona ya da karartmaya karşın gerçekler var olmaya ve kendilerini dayatmaya devam ediyor. Böylece makyajlama her zaman gerçekleri farklı göstermeye ya da üzerini örtmeye yetmiyor. Nitekim işsizlik ve enflasyonda gizlenmeye çalışılan gerçek durum, tüketim harcamalarının dağılımıyla ilgili olarak sunulan verilerde kendini gözümüze sokuyor.

Tüketim harcamalarının dağılımı bize neyi anlatıyor?

İktisatçılar ekonomik refahın bir göstergesinin gelir (ve servet), diğerinin tüketim harcaması olduğu konusunda genelde uzlaşırlar. Bir başka anlatımla insanların elde ettikleri gelirler üzerinden ne denli refah içinde olduklarını (ya da tersi) bazen istatistik oyunları yüzünden yakalayabilmek zor olsa da, kapitalist sistemin temel sürükleyici harcama biçimi olan tüketim harcamaları aracılığıyla bunu görebilmek mümkün olabiliyor.

Bu bağlamda TÜİK’in her yıl yayınladığı ve 16 Temmuz’da 2019 yılına ait verileri içeren, hanehalkı tüketim harcamalarının dağılımını gösteren son bülteni çok önemli. TÜİK dışında başka bir veri kaynağımız olmadığı için bu verileri (sorgulayarak da olsa) kullanmak durumundayız.

Önemli zira bu bültende veriler, grafikler var, eklerinde ise “şeytan ayrıntıda gizli” dedirtecek türden tablolar yer alıyor. Meraklılar bülteni ve eklerini TÜİK’in sayfasından indirebilirler.(1)

Bu bülten ve eklerindeki tablolar, TÜİK tarafından yapılan Hanehalkı Bütçe Anketlerine dayalı olarak hazırlanıyor. Bu anketler de 1 Ocak–31 Aralık tarihleri arasında bir yıl süre ile her ay değişen sayıda örnek hanehalkına uygulanıyor. 2019 Hanehalkı Bütçe Anketi de, her ay farklı 1,296 örnek hanenin dönüşümlü olarak izlenmesi yoluyla yürütülmüş ve toplamda yıl boyunca 15,552 hanehalkına anket uygulanmış.

Bu noktada anketlere katılan hanehalkının tanımlanmasında yarar var. TÜİK bunu; “tek başına yaşayan kişiler ile aralarında akrabalık bağı bulunsun ya da bulunmasın aynı konutta yaşayan, barınma, gıda vb. ihtiyaçlarını ortaklaşa karşılayan, hanehalkı hizmet veya yönetimine katılan kişilerden oluşan topluluk” olarak tanımlıyor.(2)

Hanede yaşayan kişi sayısı ve hanelerin hangi bölgelerde olduğu  açıklanmıyor

Dikkatinizi çekmiştir, bu tanımda bir hanede ortalama kaç kişinin yaşadığı belirtilmiyor. Oysa ortalama hanehalkı harcamasının miktarının yeterli olup olmadığı, hanedeki insan sayısına göre değişir. Sonuç 2-4 kişilik bir hanede farklı, 8-10 kişilik bir hanede çok daha farklı olacaktır.

Anket ve verilerle ilgili ikinci sorun kuşkusuz bu hanelerin hangi bölgelerde olduğunun açıklanmaması. Oysa ülkenin Kuzeyi ile Güneyi, Doğusu ile Batısı arasında ciddi gelir farklılığı olduğu gibi, ciddi bir tüketim düzeyi farklılığı da, bu tüketimin dağılımı farklılığı da söz konusu.

Bu farklılıkları dikkate almaksızın yapılan toptancı analizlerin bazı bölgelerde yaşayan bazı halkların çok daha yoksul oldukları gerçeğini gizlemeye yaradığı ileri sürülebilir.

2019 anketinin çarpıcı sonuçları

Sözü edilen bu bültende geçen yılki anketlerin sonuçları şöyle özetleniyor(3):
2019 yılında ülkede hanelerin bütçesinden en fazla pay yüzde 24,1 ile konut ve kira harcamasına gitmiş (2018’de bu pay yüzde 23,7 imiş). İkinci sırada yüzde 20,8 ile gıda ve alkolsüz içecekler yer alıyor (2018’de bunun payı yüzde 20,3 imiş). Üçüncü sırada ise yüzde 16,5 ile ulaştırma hizmetleri geliyor (2018’de bunun payı ise yüzde 18,3 ü imiş). Kısaca haneler bütçelerinin yüzde 61’inden fazlasını bu üç temel ihtiyacı karşılamak için harcamışlar.

Bu verilerle ilgili ilk sorun bunların içinde, su, enerji (elektrik), ısınma (doğal gaz) gibi zorunlu ihtiyaçlar için yapılan harcamaların yer almaması. Oysa bu kalemlere yapılan harcamaların sürekli gelen zamlarla da ciddi bir şekilde arttığı ve bunun emekçilerin bütçesinde önemli bir yere sahip olduğu herkes tarafından biliniyor.

Gıda harcaması içerisinde ise en fazla paya et, balık ve deniz ürünleri için yapılan harcamalar sahip görünüyor. Düşük gelirli haneler (tahmin edilebileceği gibi), yüksek gelirlilere göre gıdaya iki kat daha fazla pay ayırmışlar. En yoksulların toplam bütçelerinden gıda ve alkolsüz içeceklere ayırdığı pay yüzde 30,7 iken; en yüksek gelirli ailelerde bütçenin sadece yüzde 15,3’ü gıda ve alkolsüz içeceklere gitmiş.

Tüketim biçimlerinin farklılığı sınıfsal ayrışmanın bir yansıması

Bu durum da verilerle ilgili ikinci tartışmayı gündeme getiriyor. Çünkü sanki en yoksullarla, en zenginlerin aynı tür ve nitelikte gıdayı tükettikleri gibi bir izlenim yaratılmış. Oysa tüketim harcamaları, sınıfsal ayrışmanın en iyi yansıtıldığı kalemlerden biridir.

Bu ayrışma kendini; bu sınıflara mensup insanların alış veriş yaptıkları yerlerin, tükettikleri gıda ve alkolsüz içeceklerin niteliklerinin ve sonuçta bunların fiyatlarındaki farklılıklarda gösterir.

Buradan hareketle, zenginlerin lüks gıda harcamaları için ayırdıkları gelirin, kaynağın  yoksul ailelerin toplam bütçelerinin dahi çok üstünde olduğunu ileri sürebiliriz.
Bu gerçeği görebilmek için, gıda ürünlerinde; örneğin Migros ve A101’deki ya da BİM’deki fiyat farklılıklarına bakmak ya da yoksul mahallelerdeki semt pazarlarına yolu düşürmek yeterli olur.  

Kısaca TÜİK’in bu bülteninde yer alan verilerin (anketler üzerinden) sahadan ziyade masada hazırlanmış olma olasılığı çok yüksek.

Aylık hanehalkı harcaması 4,972 lira olabilir mi?

Diğer yandan bültenin kendinde yer almayan ama bir ayrıntı gibi eklerde sunulan bir tablo var ki bizce mızrağın çuvala sığmadığını asıl o tablo gösteriyor. Aşağıda da yer verdiğimiz bu tabloya göre;

Geçen yıl hanelerin ortalama olarak harcama bütçesi 4,972 lira, (neredeyse 5,000 lira) imiş (2018’de bu rakam 4,446 lira idi). En büyük harcama kalemleri olarak, haneler bunun 1,196 lirasını konut ve kiraya; 1,033 lirasını gıda ve alkolsüz içkilere ve 818 lirasını ulaştırmaya harcamışlar.

Bu hane halkı harcamasının yanı sıra, bültende ayrıca hanelerdeki kişiler için harcama rakamları hesaplanmış ve kişinin eşdeğer harcama miktarı aylık 2,465 lira olarak belirlenmiş.

TÜİK’ten gelen dolaylı itiraf: Asgari ücretliler ve emekliler açlık sınırının altında yaşıyor!

Böylece TÜİK dahi mevcut asgari ücretin, kişinin tek başına yaşaması halinde bile zorunlu harcamalarını karşılamaya yetmeyeceğini (zira net asgari ücret sadece 2,324 lira) kabul etmek durumunda kalıyor (kaldı ki tek başına yaşayan bir kişinin kira için sadece 593 lira ayırdığını, ya da kendi payına bu kadar düştüğünü varsayıyor).

Hanelerde ise ayda ortalama 4,972 lira harcanıyormuş. Bunun olabilmesi içinse bir hanede iki tane asgari ücretliden fazla çalışan olmalı. Çünkü iki asgari ücretin toplam tutarı ancak 4,648 lirayı buluyor.

Geçen yıl (Korona salgını henüz yokken) Türkiye’deki asgari ücretli sayısı resmi ve kayıt dışı işçilerle birlikte 10 milyonu buluyordu. Ortalama ücret ise bunun çok üstünde değildi. Ülkedeki emekli sayısı 12 milyon civarındaydı ve bunun de neredeyse yarısı asgari ücretin çok altında bir ücret alıyordu (bu durum hala geçerli).

Bu nedenle TÜİK’in hanehalkı harcaması  bülteni işçi sınıfının üçte ikisine yakın bir kısmının gerçek durumunu yansıtmıyor. 5,000 lira aylık geliri olmayanlar ya açlık sınırında yaşıyorlar ve ciddi biçimde yetersiz beslenme sorunları yaşıyorlar. Ya da bu harcamaları karşılayabilmek için sürekli borçlanıyorlar.

Bir diğer olasılık ise aldıkları yoksulluk, hayırseverlik yardımlarıyla, köyden gelen gıda desteğiyle veya kayıt dışı faaliyetlerden sağladıkları düzensiz gelirlerle geçimleri sağlamakta olmaları.

Zorunlu tüketimin bankalara yapılan borçlarla ya da siyasal iktidara ve sermaye gruplarına siyasi olarak borçlu kalmak anlamına gelen hayırseverlik yardımlarıyla ya da kayıt dışı faaliyetlerden elde edilen gelirlerle yapılabilir duruma gelmesi, hem etik olarak sorgulanması gereken bir durum, hem de yurttaşlarımızın büyük bir kısmının ne hale geldiğinin bir göstergesi.

İnsanımız hızla mülksüzleşiyor, yoksullaşıyor, sırada açlık var

Korona salgını sonrasında asgari ücretli bir işe sahip olmanın dahi imkânsız hale geldiği, gerçek anlamda işsiz sayısının 10 milyonun üzerine çıktığı, 1 yıl daha uzatılacak olan ücretsiz izinli sayılma uygulamasıyla işçilerin günde sadece 39 lira ile geçinmeye mahkûm edildiği ve ülkedeki tarımsızlaştırma politikaları yüzünden köyden gelen gıda desteğinin de iyice azaldığı gerçeği dikkate alındığında emekçilerin nasıl bir yoksullaşma sürecinin içine girdiklerini görmemek mümkün değil.

İşin kötüsü siyasal iktidarın bu tabloyu tersine çevirmek gibi bir çabası ya da niyeti olmadığı gibi, Korona Salgını fırsat bilinerek bu tabloyu daha da derinleştirecek adımlar atılmaya devam ediyor.

İşsizlik, yoksulluk ve beraberinde gelebilecek açlık… Bunlar ne yükseltilen militarizmle körüklenen milliyetçilik, ne de Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla körüklenen siyasal İslamcılık hamleleriyle üzerleri örtülemeyecek kadar büyük ve ekonomik oldukları kadar, sosyal ve siyasal sorunlar.

Radikal çözümler radikal tutumlar ve politikalar gerektirir

Bu sorunları ortadan kaldırabilecek radikal çözümler üretmemiz gerekiyor. Böyle radikal çözümlerinse, bu sorunları yaratanlarca, onların destekçileri konumundaki büyük sermayenin örgütlerince üretilemeyeceği açık.

Keza  çözümün, bu sorunları yaratan sisteme karşı çıkmaksızın, pansuman niteliğinde çözüm üreten sözde muhalefet partilerinden ya da iktidarın içinden çıkarak rol çalmaya niyetlenen yeni siyasal partilerden gelmeyeceği de açık.

Bu çözümler, nihayetinde sorunların en çok etkilediği kesimlerden, onun mağdurlarından ve bunların ekonomik ve politik örgütlerinden gelmek zorunda. Tarih bize bu gerçeği defalarca öğretti, öğretmeye de devam ediyor.

Dip notlar:

(1)   TÜİK, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2019 (16 Temmuz 2020).
(2)   Agb.
(3)   Agb.


17 Mart 2019 Pazar

HEM KÜÇÜLDÜK, HEM İŞSİZ KALDIK (1)


HEM KÜÇÜLDÜK, HEM İŞSİZ KALDIK (1)

Mustafa Durmuş

18 Mart 2019

Geçen haftanın üzerinde en çok konuşulan iki iktisadi konusunun ekonomideki küçülme ve hız kesmeden artan işsizlik olduğu kesin.

TÜİK önce ekonomik büyüme verisini açıkladı. Buna göre Türkiye ekonomisi geçen yılın son çeyreğinde (Ekim-Kasım-Aralık aylarında) ortalama yüzde 3 oranında küçülmüş.  Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, beklentim yüzde 3 - 4 aralığında bir küçülmeydi.

Böylece 2017 yılını yapay bir yüzde 7,4’lük ekonomik büyüme ile kapatan ülkede beklenen oldu: 2018 yılının büyüme hızı, ilk çeyrekten son çeyreğe kadar sırasıyla; yüzde 7,4’ten, yüzde 5,3’e, yüzde 1,8’e ve yüzde – 3’e kadar düştü. Yani ekonomi çakıldı (1). Kişi başına düşen (aslında düşmeyen) milli gelir ise 9,362 dolara gerileyerek 2007 yılındakinin altına indi. Yani ana akım iktisatçıların temel ölçütüne göre dahi yoksullaştık.

Büyüme hesaplanırken esas alınan kurun TCMB kurundan 10 kuruş daha düşük hesaplanmasının küçülmeyi olması gerekenden az gösterdiği iddiasını bir kenara bıraksak dahi,  bu küçülmenin henüz bir başlangıç olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Çünkü ekonomideki küçülme bu yıl da sürecek. Öyle ki Türkiye ekonomisine ilişkin beklentilerini bir süredir kötüleştiren OECD’ye göre ülke ekonomisi 2019 yılında yüzde -1,8 küçülecek (2).

Uçağın motorları durdu

Ekonomimizi havada tutan motorların durumuna bir bakalım.  Sırasıyla son çeyrekte: Hane halkı nihai tüketim harcamaları yüzde - 8,9; kamu tüketim harcamaları yüzde - 0,5; ithalat yüzde - 24,4 ve sabit sermaye yatırım harcamaları yüzde - 12,9 azalmış. Artan yalnızca ihracat olmuş (yüzde 10,6) (3). (daha önce de sanayi üretim endeksinin yüzde 11 civarında düştüğü ve kapasite kullanım oranının yüzde 74’e gerilediği TÜİK tarafından açıklanmıştı). Yani uçağı uçuran motorlar durmuş.

Böyle bir ekonomik çakılmanın emekçileri vurmaması mümkün değil. Nitekim aynı dönemde işverenlerin yaratılan katma değerden aldığı pay yüzde 51,3 olurken, ücretlilerin payı yüzde 31,2’ye kadar gerilemiş (4).

Yani işçi, emekçi sadece mülksüzleşmemiş, ağır vergiler altında ezilmemiş, aşırı borçlanmamış, aynı zamanda ürettiğinin üçte birinden azıyla yetinerek iyice yoksullaşmış.

Finansal kriz ve küresel sermayeye verilecek yeni tavizler tekrar gündemde
Yaşamakta olduğumuz ekonomik krizin; yüksek borç stokları, özel sektörün kısa vadeli yüksek dış borçları, yüksek faiz oranları, yüksek döviz kurları ve yüksek enflasyon oranları gibi finansal göstergelerinin olduğunu biliyoruz. Buradan hareketle resesyon biçiminde reel bir ekonomik krizin yanı sıra, yeni bir finansal krizin hala gündemde olduğunu belirtmeliyiz. Döviz kurunun tekrar yükselmeye başlaması bunun işaretlerinden biri.

Bu da yerel seçimlerin ardından IMF’li ya da IMF’siz hangi biçimde olursa olsun, uluslararası finans kapitale yeni tavizlerin verileceğini ve bu arada halkın kemerleri daha da sıkmak zorunda kalacağını gösteriyor.


İşsizlik: Bizimki gönül işi…

Ancak işçiyi, köylüyü ve küçük üreticiyi yakından ilgilendiren asıl somut veri işsizlik ve istihdam verileri olmalı.  Çünkü yurdum insanı kendisi işsiz kalmadığı sürece krizin ne demek olduğunu anlayamıyor ya da başka söylemlerle bunu algılaması engelleniyor. Seçimler yaklaşırken ipliği iyice pazara çıkan havuz medyasının bu konudaki başarısını da takdir etmek gerekiyor.

OECD’ye göre Türkiye, geçen yılın son çeyreği itibariyle 42 ülke arasında (Güney Afrika, Yunanistan ve İspanya’nın ardından) resmi işsizlik oranı en yüksek 4. Ülke oldu (5). 

Çünkü (Aralık 2018 itibariyle) dar tanımlı işsizlik yüzde 13,5’e (6) ve geniş tanımlı işsizlik yüzde 20,9’a yükseldi (7). Tarım dışı işsizlik oranları ise genel ortalamanın en az 2 puan üzerinde seyrediyor.

1 yılda 1 milyon yeni işsiz yarattık

Böylece TÜİK’e göre işsiz sayısı 4,3 milyona,  DİSK’e göre 7,2 milyona yükseldi. Böylece son 1 yılda işsiz sayısı 1 milyonun üzerinde arttı. Kadınlar ve gençler işsizlikten en çok etkilenenlerin başında geliyorlar. Öyle ki tarım dışı kadın işsizliği yüzde 18,9 ve genç işsizliği yüzde 27’ye yükseldi (8).

TÜİK’in resmi işsizlik verileriyle DİSK’in verileri arasındaki farklılığın nedeni işsizlik tanımlarındaki farklılıktan kaynaklanıyor. TÜİK tarafından kullanılan standart işsizlik tanımına göre  (dar tanımlı işsizlik);  referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki kişiler işsiz kabul ediliyor. Bu tanıma rağmen 4 milyonun üzerinde işsizin ortaya çıkması durumun vahametini ortaya koyuyor aslında.

DİSK’in benimsediği geniş tanımlı işsizlik ise, klasik dar tanım kapsamında yer alan işsizlerin yanı sıra, iş bulma ümidini kaybeden işsizleri, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan işsizleri, mevsimlik ve zamana bağlı eksik çalışanları kapsayan alternatif işsizliği de içeriyor.


Geçmiş geleceğin aynasıdır

Böylece Yeni Ekonomi Programı’nın yüzde 11,3’lük işsizlik hedefi tutmadığı gibi, yeni istihdam yaratarak istihdamı yükseltme hedefi de tutmadı. Tersine geçen yıl istihdam 633 bin kişi azaldı. Yani hem mevcut işi olanlar işsiz kaldığı gibi, yeni gelenler için yeni istihdam da yaratılamadı.

Bu gerçeklik ortada iken, “bu yıldan itibaren 2,5 milyonluk yeni istihdam yaratma” sözü ne derece tutarlı olabilir? Kaldı ki 2017 yılında yaratılmış olan 1,3 milyon istihdamın çok büyük bir kısmının çırak, stajyer ve kursiyerlerden oluştuğu biliniyor. Hesapta  “teorik ve/veya pratik olarak öğrenmesi için işyerinde çalıştırılan kimseler” olarak tanımlanan bu kesimler iş hukuku açısından işçi dahi sayılmıyorlar. Sigortasız çalıştırılan işçi sayısı ise 9,2 milyonu aşıyor. Kadın işçilerin böyle bir kayıt dışı istihdam içindeki payı yüzde 38’in üzerinde ve ne istihdamda ne de eğitimde olan gençlerin oranı yüzde 25’i buluyor (9).

Bu veriler Türkiye’nin (2017 yılında) neden güvenceli, iyi ücretli, sağlıklı ve eşitlikçi iş-istihdam koşullarına erişim açısından OECD ortalamasının en az yüzde 30 altında bir yerde olabildiğini (10) yeterince açıklıyor olmalı.

Yanıtlarını vermemiz gereken iki soru

Bu noktada iki esaslı soru sorulmalı: İşsizliğin nedeni sadece ekonomik kriz midir? İşsizliği patlatan ekonomik kriz neden ve nasıl oluştu, bu krizin sorumluları kimler?
İlk sorunun yanıtı hem resmi verilerde yer almadığı, hem de iktisatçıların genelde konuşmadıkları ya da konuşmak istemedikleri bir gerçeği içeriyor: OHAL uygulamaları.

OHAL işsizlik nedeni oldu

OHAL’den bu yana işine son verilen toplam kamu çalışanı sayısı 130 binin üzerinde. Bunlar arasında eğitim alanında özel sektörde dahi çalışamayan akademisyenler, öğretmenler olduğu gibi, hastanelerde doktorluk yapamayan hekimler de var. Ayrıca OHAL’in resmi olarak sona ermiş olmasına rağmen kamu kurumlarından işten çıkartmalar küçük küçük de olsa devam ediyor.


Üniformalı istihdam: Yeni istihdam trendi

Peki, bu dönemde kamuda hiç mi istihdam yaratılmadı? Atılanların yerine alınanlarla birlikte son dönemde dilimize “üniformalı istihdam” olarak giren yeni bir istihdam biçiminde artış var. Yani polis, asker, güvenlik görevlisi, korucular.

Bunlara Maliye teşkilatında çalışan vergi memurlarını da eklediğimizde, bu istihdamın bir yandan devletin aldığı yeni biçimi özetlerken, diğer yandan üretmeyenin üreteni kontrol ettiği bir şeye dönüştüğü kolayca görülebiliyor.

Bu ise, içinde yaşadığımız sistemin etkinlikten, verimlilikten uzak, israfçı yanını sergilediği gibi, bu kesimlerin ücretlerini ödeyen başta üretenler başta olmak üzere toplumun bütünü üzerindeki vergi yükünü artıran adaletsiz yanını da ortaya koyuyor.

Bu kriz ne ilk, ne de son

Türkiye ekonomisi ilk kez krize girmiyor.  Ülkenin son 40 yıllık dönemi krizlerle dolu. Ancak yaşamakta olduğumuz kriz, hem ülkenin (özellikle de özel sektörün) yüksek dış borç stokları, hem de yükselen küresel faiz oranları ve artan korumacılık gibi olumsuzluklar nedeniyle bu 40 yılın en uzun sürecek ve en derin krizi olmaya aday gözüküyor.

Yani krizin (onu tetikleyen siyasal iktidarların sorumluluklarını da unutmadan) aslında kapitalizmin krizi olduğu söylenebilir ve şöyle tanımlanabilir:

Kapitalizm ücretli emek sömürüsü üzerinden elde edilen artı-değer, dolayısıyla da kâra dayalı bir sermaye birikim sistemidir. Krizler ise bu birikim sürecinin finansman temini- üretim ve tüketim aşamalarında yaşanan ciddi tıkanma anlarıdır.
Devam edecek….

Dip notlar:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla, IV. Çeyrek: Ekim - Aralık, 2018.
(2)   Laurence Boone, “Global growth is weakening: coordinating on fiscal and structural policies can revive euro area growth”, https://oecdecoscope.blog (6March 2019).
(3)   TÜİK, agb.
(4)   Agb.
(5)   OECD, https://data.oecd.org/unemp/unemployment-rate.htm  (17 March 2019).
(6)   TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Aralık 2018 (15 Mart 2019).
(7)   DİSK-AR, İşsizlik ve İstihdam Raporu (Mart 2019).
(8)   Agr.
(9)   DİSK-AR, agr.,  s. 13.
(10)                 OECD, “How does TURKEY compare? Employment Outlook 2017”  (July 2017).





8 Ekim 2016 Cumartesi

İstihdam, ama nasıl?



İstihdam, ama nasıl? 

Mustafa Durmuş
Haziran 20, 2014 


 “Hukuksal ya da siyasal biçimler kendi kendilerine anlaşılamazlar, insan aklının genel bir gelişiminin bir ürünü olarak da oluşmazlar. Tam tersine hayatın maddi koşullarınca biçimlenirler.  Ekonomik alt yapı, devlet, hukuk ve ideoloji gibi üst yapıyı zorunlu olarak belirler. Üst yapıya ait her olgunun alt yapıya uygun bir nedeni olmalıdır”(Marx,  “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” Önsöz’).


Yukarıdaki sözü, ekonominin önceliğinin uzun dönem ve değişimin genel yönelimi için, devletin ekonomi üzerindeki etkisinin ve denetiminin ise çoğu kez kısa dönemdeki belirli değişim örnekleri için geçerli olduğu biçiminde anlamak gerekir. Yani bunu bir ekonomik gerekircilik olarak değil, siyasal ve iktisadi gelişim arasındaki asimetrik (bakışımsız) etkileşim olarak görmek daha doğrudur.
Bu bağlamda, iktisadi büyüme ya da durgunluk veya iktisadi krizler kadar istihdam, işsizlik, yeni istihdam biçimleri ve işçi sınıfı profilinde yaşanmakta olan değişim orta ve uzun vadede gelişmiş az gelişmiş tüm kapitalist ülkelerde belirleyici olacaktır. Bu nedenle de istihdama ilişkin verilerin bilimsel olarak değerlendirilmesi çok önemli.

TÜİK, büyüme verilerinin ardından, bu hafta başında istihdam verilerini de yayınladı. AB, OECD ve diğer uluslararası kuruluşların istihdam anketleri ile uyumlu hale getirdiğini ileri sürdüğü yeni düzenleme ile yaptığı “hane halkı işgücü anketleri” sonucunda; Mart 2104 itibariyle,  işsizlik oranının, yüzde 9,7 (erkeklerde yüzde 9,1, kadınlarda ise yüzde 11, 0), tarım dışında yüzde 11,6 ve 15-24 yaş grubundaki gençler arasında yüzde 16,7 olduğunu açıkladı[1]. Resmi verilere göre Türkiye’deki işsiz sayısı 2 milyon 747 bin oldu.

Aynı bültene göre istihdam oranı yüzde 45,1 düzeyinde (çalışan sayısı 25,6 milyon). Erkeklerde bu oran yüzde 64,2 iken, kadınlarda yüzde 26,5 olarak gerçekleşti. İstihdam edilenlerin yaklaşık yüzde 21’i tarımda, yüzde 21’i sanayide, yüzde 7’si inşaat sektöründe ve geriye kalan büyük çoğunluk olan yüzde 51’inden fazlası ise hizmetler sektöründe yer alıyor.

İşgücüne (emekgücü) katılma oranının yüzde 49,9 olarak gerçekleştiği (kadınlarda yüzde 29,8 ve erkeklerde yüzde 70,6) bu dönemde yine resmi verilere göre kayıt dışı çalışanların oranı yüzde 34,4 oldu.

Bir an için bu verilerin gerçeği tam olarak yansıttığını ve örneğin yeni hesaplama yönteminin ileri sürüldüğü gibi gerçek işsizliği ve istihdamı ortaya çıkardığını varsayalım ve şu soruyu soralım:

Bu veriler bize neyi anlatıyor, ya da anlatmıyor?

Öncelikle, bu veriler ana akım yazarlarca son bir yılda istihdam-işsizlik cephesinde önemli bir değişiklik olmadığı, tarım dışı istihdamın ve işsizliğin yatay seyrettiği, yönünde değerlendirilse de öyle değil.  Çünkü şeytan ayrıntıda gizli.

Yıllardır, resmi hesaplamayla dahi, yüzde 10’un üzerindeki bir işsizlik oranı[2], bugünün derin resesyonu içindeki bazı Avrupa ekonomilerindeki orana yakın olduğundan hareketle,  hiç de hafife alınacak bir oran değil. Burjuva iktisadına göre, ideal kapitalist bir ekonomideki ideal işsizlik oranının yüzde1-3 arasında olması gerektiğinden hareketle, bunun üç dört katı bir işsizlik oranına sahip bir ülkedeki hem sistemi hem de ekonomi yönetimini sorgulamak gerekir. Yıllardır Bu yükseklikteki ve kalıcı hale gelmiş bir işsizlik oranı, geleceğin emekçilerine işsizlikten ya da en iyisinden, çok niteliksiz ve güvencesiz, kısmi zamanlı istihdamdan başka bir imkân vadetmiyor.
Nitekim ayrıntıya girdiğimizde 2013 Mart’ına göre, bu yılın Mart ayında 15-64 yaş grubundan oluşan tarım dışı emekgücünün 1 milyon 390 bin (yüzde 6,5) arttığı görülüyor. Yani yılda 1,5 milyona yakın insan çalışabilecek konuma geldi. Buna karşılık bu dönemde yaratılmış olan istihdam imkânı ise 1 milyon 143 bin kişi (yüzde 6) oldu.

Yani tarım dışı kesimlerdeki işsiz sayısı bir yılda 247 bin artış gösterdi ve işsizler ordusu büyüdü.
İstihdam ve işsizlik alanındaki araştırmaları ile bilinen Betam’ın Kariyer.net verilerine göre yaptığı tahmine göre önümüzdeki dönemde işsizlik az da olsa artabilir[3].

Aynı bağlamda,  TEPAV İstihdam İzleme Bülteni’ne göre[4], Türkiye genelinde esnaf sayısı son bir yılda yüzde 3,4 oranında, 64 bin azalarak, 1 milyon 849 bine geriledi. Ekim 2012’den Ocak 2014’e kadar esnaf sayısındaki azalma 118 bin oldu.  81 ilin 48’inde bu azalma gerçekleşti.

İstihdam artışı hangi sektörlerde gerçekleşti?

Beklendiği gibi istihdamdaki artışın ana kaynağı hizmet sektörü oldu. Buna karşılık sanayide neredeyse yeni iş alanı yaratılamazken, inşaat sektöründeki istihdamda bir azalma görülüyor.
Öyle ki hizmetlerde istihdam Şubat 2014- Mart 2014 döneminde 102 bin kişi arttı. Son iki yıldır bu sektörde ortalama aylık artışın 45 bin kişi olduğu göz önüne alındığında bu sektörün giderek temel istihdam alanı haline geldiği görülüyor. Sanayide son iki dönemdir gözlemlenen kuvvetli artışların tersine, bu dönemde aylık istihdam sadece 6 bin kişi arttı. İnşaatta 38 binlik bir istihdam kaybı söz konusu iken tarımda istihdam 79 bin kişi arttı[5].

Bu veriler Türkiye’de toplam istihdam edilenlerin neredeyse üçte ikisini oluşturan işçi sınıfı profilinin yaşamakta olduğu değişimi sürdürdüğünü gösteriyor.   Yani Türkiye’de hızla, nispeten daha örgütlü ve yüksek ücretli sanayi istihdamının payı azalırken, daha düşük ücretli ve güvencesiz nitelikteki hizmetler sektörü istihdamının payı artıyor.

TÜİK’in işsizlik verileri gerçeği tam olarak yansıtıyor mu?

Yukarıda TÜİK’in yeni bir hesaplama yöntemine başvurduğunu belirtmiştik. Bu noktada Kurum bu yeni yöntem ile hem işsiz sayısını hem de işsizlik oranını düşük gösterebildi.

Öyle ki önceki uygulamada, referans dönemi içinde “son üç ay” içerisinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler işsiz olarak değerlendiriliyordu. Yeni uygulamada ise yalnızca “son dört hafta” içerisinde iş arama kanallarından en az birini kullanan ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kişiler “işsiz” olarak ele alınıyor. Yani 1,5-2 ay önce iş başvurusu yapmış olan ve işe başlamaya hazır kişiler işsiz kategorisi dışına çıkartıldı. Bunun sonuçları doğrudan verilere yansıdı ve yaklaşık 300 bin kişi bu yöntem değişikliği ile artık işsiz sayılmıyor. Oysa bu insanlar Ocak 2014 verilerine göre işsiz sayılıyorlardı[6].

Keza başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle iş arama kanallarını kullanmayanlar, çaresizlik nedeniyle yeterli gelir sağlamayan işlerde çalışmak zorunda kalanlar,  niteliklerine uygun olarak iş bulamadıkları için başka işleri kabul etmeyenler (örneğin atama yapılmasını bekleyen on binlerce öğretmen) ve haftada iki saat bile olsa iş bulabilenler işsiz tanımı içinde yer almıyorlar.
Bu geniş kesim de gerçek işsizliğin içine dâhil edildiğinde işsizlik oranı yüzde 20’yi, işsiz sayısı ise 6 milyonu aşıyor[7].

Nitekim TÜİK bülteninde belirtildiği gibi emekgücüne katılım oranının yüzde 50’nin altında kalması gerçek işsizlik oranının açıklanandan çok daha fazla olması gerektiğini ortaya koyuyor. Yani Türkiye çalışabilir nüfusuna oranla, insanlarının çok düşük oranda emek gücü piyasasına girebildiği ya da iş aradığı bir ülke konumunda.

Keza, görünmeyen ve değersiz kılınan emekleriyle ev içi işlere mahkûm edilmiş kadınlar işsiz sayılmıyorlar.  Bu nedenlerden dolayı gerçekte işsizlik oranının resmi oranın çok daha üstünde olması beklenmelidir.

Daha önceki bir yazımızda,  ekonomik krizlerin, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliğinin, çevre tahribatının, iş cinayetlerinin ve işsizliğin kapitalist sisteme içkin konular olduğunun altını çizmiştik. Bu tespit aslında işsizlik sorunu ile ilgili olarak anti- kapitalist perspektifimize dayalı teşhisi de, çözümü de yansıtıyor.

Ancak öncelikle, şu sorunun yanıtını arayarak işe başlayalım. İşsizlik ya da istihdam sorunu, ana akım burjuva yazarların yaptıkları gibi, sadece verilere, istatistiklere, hesaplama yöntemlerine indirgenebilecek kadar basit bir konu mudur? Ya da bugün işsizlik oranı yüzde 1’e kadar çekilebilseydi, bu emekçilerin mutlu-mesut ve insan onuruna yakışır bir biçimde yaşayabilecekleri anlamına gelir miydi?

İstihdam, ama nasıl?

Bugün istihdam ya da işsizlik sorununun birçok temel boyutu var.

               İlk olarak, işsizlik azalsa dahi yeni gelen nüfusu karşılayabilecek ölçüde istihdam artışı yok. Bunun temel göstergeleri ise nüfusun ne kadarının istihdam edildiğini gösteren istihdam / nüfus rasyosu ve emekgücüne katılım oranı. Her ikisi de Türkiye’de yüzde 50’nin altında. Dünyada[8] birinci rasyo yüzde 61 ve ikincisi yüzde 65 dolayında.

Yani kapitalist ekonomiler insanlar için yeterli istihdam yaratmıyor, iş olanağı sunmuyorlar. Kriz bu koşulları emekçiler açısından daha da kötüleştiriyor. Kamu kesimini küçülten kemer sıkma önlemleri büyümeyi ve istihdamı olumsuz etkiliyor, yeni istihdam yaratılamazken, işsizlik oranları artıyor.
ILO’nun geçen yılki raporuna göre[9], küresel emek gücü piyasaları, özellikle de Avrupa’daki resesyon nedeniyle, tekrar kötüleşmeye başladı. Yeni istihdam yaratma oranları çok düşük kaldı. Özellikle kadınlar ve gençler giderek daha fazla işsiz kalıyorlar. Bu durum özel tüketimi azaltırken ve ekonomik büyümeyi yavaşlatıyor. Orta vadede bir toparlanma olsa da işsizlik oranları düşmeyecek. Emekgücüne katılım oranları düşmeye devam ediyor. Uzun dönemli işsizlik oranları yüksek ve giderek de artıyor, yapısal işsizlik giderek belirgin hale geliyor. Bu durum kalifiye iş imkânlarının azalması anlamına geliyor.

             İkinci olarak, mevcut istihdam ve yaratılan yeni istihdam ne tür istihdamdır ya da insan onuruna yakışır nitelikte bir istihdam mıdır?

Araştırmalar kadar yaşamın bizzat kendisi de iyi nitelikte (kalitede) istihdamın son otuz yıldan bu yana artık iş döngülerinden, krizlerden bağımsız olarak iyice zorlaştığını ortaya koyuyor.
Ana akım iktisatçılar buna neden olarak küreselleşme güçleri ve teknolojik değişiklikleri gösterse de, teknolojik değişmelerin önceki dönemlerden hızlı geliştiğini gösteren kanıtlar mevcut değil, keza bunlar alelade istihdamı etkileyecek çapta değil[10].

İşin iyiliği ya da kötülüğü aslında biraz işin doğası ile ilgili. İmalat sanayi işleri zamana ve yere bağlı olarak iyi işlerdir, zira sendikalaşma güçlüdür, tam istihdam politikası gerektirir ve işgücü piyasalarının düzenlenmesini içerir. Sendikaların gücüne göre hizmetler sektöründe ise işler iyi de olabilir, kötüde.

 Kapitalist sistemin en gelişmiş örneği olan ABD’de, Devlet İstatistik Bürosu’na (BLS) göre[11], “Büyük Resesyon” boyunca ABD’de kaybedilen işlerin yüzde 68’i orta ve üst düzey ücretli işlerdi. Sonrasında yaratılan yeni istihdamın beşte üçü ise kısmi zamanlı ve düşük ücretli işler oldu. Bu dönemde rasyonalizasyon hızla devam ederken, istihdam içinde aslan payına sahip olan perakende sektöründe çalışan işçi yaşı hızla gençleştirildi. Ortanca yaş 24 ve bu işçiler ortalama beş yıldır buralarda tam zamanlı ve uzun dönemli sözleşmelerle çalışıyorlar.

“İstihdam Kalite Endeksi” adı verilen bir endeks, istihdamın niteliğini (kalitesini) ölçmek amacıyla uluslararası düzeyde tutuluyor. Bu endeksin değeri 0 (niteliği en düşük) ile 1 (niteliği en yüksek) arasında değişiyor. Endeks; ücret düzeyi ve ücret dağılımı, standart dışı uygulamalar, çalışılan- evde geçen zaman, çalışma koşulları ve iş güvenliği, iş becerisi ve kariyeri geliştirebilme olanağı ve kolektif çıkarların temsil edilebilme olanağı gibi 6 bileşenden oluşuyor.

Bir araştırmaya göre[12] 29 gelişmiş ülkenin 12’sinde endeksin değeri 0,5 ve altında seyrediyor ve araştırmanın kapsadığı 2005 – 2010 döneminde endeksin değerinde genelde bir kötüleşme var. Son iktisadi kriz istihdam kalitesini farklı düzeylerde ve farklı biçimlerde etkilemiş olsa da, bu ilişkinin çok kuvvetli bir ilişki olmadığı sonucu çalışmadan elde edilen bir diğer sonuç.

             Üçüncü olarak, işyerlerinde artık, eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde ücret gasplarının yaygınlaştığı bir gerçek.

Son dönemde küresel çapta aşağıdaki biçimlerde yaygın ücret gaspı biçimleri görülebiliyor: Asgari ücretten çalışmaya zorlamak, normal sürenin ötesinde çalıştırmak, işveren ayrımcılığı, bahşişlere el koymak, yasal olmayan bir biçimde sigortasını ödememek ya da az ödemek, bordro üzerinde sahtekârlık yapmak, mesai ücreti ödememek, mesai ücretinin eksik hesaplanması, mesai ücreti yerine telafi ücreti adında ödeme yapmak, işçilerin 40 saatten fazla çalışmalarının bildirilmemesi, işçilerin muaf işçiler olarak sınıflandırılması, sözleşmeli işçilerin ücretlerinde yasal olmayan kesintiler yapılması, muhasebe kayıtlarının eksik tutulması, asgari ücret kurallarına uyulmaması, ücret ödenmemesi, isteğe aykırı biçimde ücreti içerde tutmak, ücreti ceza olarak içerde tutmak, ücreti zamanında ödememek, işçileri işyerinde kullanılan ekipmanı satın almaya zorlamak, çalışma saatlerini eksik hesaplamak, yemek arası ve istirahat saatleri için ödemede bulunmamak, çalışılan tüm saatler için ödeme yapmamak, stajda çalışılan süre için ödemede bulunmamak, işe geliş ve gidiş zamanı için ödemede bulunmamak, ücreti nakit olarak ödememek, düzenli miktar ya da orandan ödeme yapmamak ve cep harcamalarını ücretin içinde saymak[13].

               Dördüncü olarak, toplam istihdam içinde ücretli istihdamının payı yüksek düzeyde ve bu giderek artıyor.

TÜİK’e göre ücretli ve yevmiyeli olarak çalışan emekçilerin istihdam içindeki payı yüzde 66’nın üzerinde. İşveren konumundakiler yüzde 5’in biraz altında ve kendi hesabına çalışanlar yüzde 18’e yakın[14].

Yani ücretli işçi konumunda çalışmak birçoğumuz için artık tek seçenek durumunda. Evlerinden çalışarak zengin olan bireylerin hikâyeleri ise gerçekte birer şehir efsanesi. Gerçek hayatta küçük işletmeler dev çokuluslu şirketlerin altında eziliyor ve giderek yok oluyorlar. Türkiye’de küçük dükkânlar, bakkallar, Migros, Kipa, BİM gibi devlerle ve büyük alışveriş merkezleriyle rekabet edemedikleri için birer birer ortadan kalkıyorlar.

Kapitalizm bir yandan az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yandan, öncesinde işçi olmayan bazı insanlar giderek artan bir şekilde mülksüzleşiyor ve potansiyel olarak proleterleşiyor. Yani, işçilerin “orta sınıflaşmasının” tam tersine, “orta sınıflar” giderek işçileşiyor. Bu süreç dünyanın her yerinde yaşanıyor. Geçmişte kendilerini nispeten ayrıcalıklı ve “orta sınıf” olarak gören öğretmenler, memurlar ve üniversite hocaları artık daha az ücret alıyor, daha fazla çalışıyor ve kendilerini git gide daha fazla işçi sınıfının bir parçası olarak görmeye başlıyorlar.

Buna karşılık OECD’ye göre[15] son 30 yıldır ücretlilerin milli gelir içindeki payı hemen tüm OECD ülkelerinde azaldı. Bunun nedenleri verimlilik artışları, sermaye yoğunluğu, artan yerli ve uluslararası rekabet, işçilerin toplu pazarlık güçlerinin azalması, kolektif pazarlık kurumlarının dönüşümü gibi faktörler. Bu durum gelir dağılımını daha da kötüleştiriyor, toplumsal uyumu azaltıyor ve iktisadi toparlanmayı zorlaştırıyor.

              Beşinci olarak, istihdam giderek güvencesiz, geçici, kısmi zamanlı, örgütsüz-sendikasız, düşük ücretli bir biçime dönüşürken, işçi sınıfı içinde prekarya katmanı belirginleşmeye başladı.
ILO’ya göre[16], küresel çapta 3 milyar çalışan işçinin yarısı (1,5 milyar işçi) esnek, güvencesiz, her an işten çıkartılabilir konumda, kötü çalışma koşulları altında ve çok düşük ücretlerle çalışıyor. Öyle ki günde 1.25 ABD doları ve altında bir ücretle yetinmek durumunda kalan “çalışan yoksul istihdamı” toplam istihdamın yüzde 21’ini oluşturuyor. Ebeveynleri ile birlikte toplamda günlük 2 ABD doları ile geçinmek zorunda kalan işçilerin oranı ise yüzde 39 (1,2 milyar işçi).

Bu veriler, kapitalizmin bir yandan emek sömürüsü sürdürürken, diğer yandan milyonlarca insanı işsiz bırakarak ve onları eksik istihdam ve kötü istihdam koşullarında çalışmaya zorlayarak, emeği israf ve tahrip ettiğini ortaya koyuyor.

Esnek istihdamın en yaygın olduğu ülkelerin başında Hollanda, İtalya, Almanya, Portekiz, Polonya ve İspanya geliyor. Hollanda ve Almanya’da bu daha ziyade kadınların yer aldığı kısmi zamanlı istihdam, İspanya ve Portekiz’de ise sabit ücret biçiminde kendisini gösteriyor. Hollanda, Danimarka, İngiltere, Almanya, Avusturya, Belçika, İrlanda ve İsveç kısmi zamanlı çalışma da genel ortalamanın üstünde oranlara sahipler.   Sabit ücretli çalışmanın ortalama değerlerin üstüne çıktığı ülkeler ise Polonya, İspanya ve Portekiz. Yunanistan’da her üç çalışandan birisi evden çalışan konumundadır[17].

Türkiye’de Prekarya:  Güvencesiz ve esnek, kuralsız bir çalışma rejimi hızla örülüyor!

AKP hükümeti, 06.04.2011 Tarih ve 6223 Sayılı kanunun verdiği “yetkiye” dayanarak bugüne kadar toplam 40’a yakın Kanun Hükmünde Kararname çıkardı. Bu KHK’lerle, sağlık, eğitim, adalet, barınma, kültür ve çevre gibi hizmetlerle, kamu yönetimi alanında mali ve sosyal haklar başta olmak üzere birçok konuda önemli değişiklikler yapıldı.

Bu KHK’ler ve diğer düzenlemelerin hedefi güvencesiz,  esnek, kuralsız bir çalışma rejimi oluşturmak.

Bu süreç aslında 2003’teki 4857 sayılı İş Yasası ile başlatıldı. Bu 11 yıllık sürecin ilk ayağı yaygınlaşan taşeron (alt işveren) uygulaması. Özel sektörde taşeronlaştırma hızla sürdürülürken, kamu kesiminde kadrolu güvenceli istihdam yerini giderek ‘taşeron’ işçi ve ‘dışarıdan hizmet alımına’ bıraktı.

Öyle ki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre son 10 yılda taşeron işçi sayısı 350 binlerden 1 milyon 500 bine ulaştı. Tek başına Sağlık Bakanlığı bünyesinde 2011 yılında çalışan 478.000 personelin; 358.000’i kadrolu, kalan 120.000’i, yani yüzde 25’inden fazlası ise “taşeron firma personeli”. KİT’lerde “sözleşmeli personel” çok daha büyük oranda: yüzde 44.  ‘Geçici işçiler ile birlikte bu oran yüzde 48’i buluyor. Bu oran 1986 yılında ise sadece yüzde 3 idi.

             İkinci ayakta, 2012 yılında açıklanan Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) Belgesi yer alıyor. Bu belgeye göre 2023 yılına kadar çalışma hayatında yapılması hedeflenen değişikliklerin temel hedefi işsizliğin nedeni olarak gördüğü güvenceli istihdamı ortadan kaldırmak ve daha esnek emek gücü piyasaları yaratmak.

Bu strateji altında; (i)  taşeron uygulaması yaygınlaştırılıp asıl işlerde de taşeron işçi çalıştırmak tamamen serbest bırakılıyor (ii) geçici işçilik yaygınlaştırılıyor (iii)  istihdam büroları aracılığıyla  “kiralık işçilik” oluşturulacak. Böylece esneklik kurumsallaştırılmış olacak (iv) kıdem tazminatları budanacak.

             Üçüncü ayağı 6356 sayılı yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu oluşturuyor. Bu kanun ile işçilerin yaklaşık yüzde 55 ‘ ini oluşturan 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerindeki işçilerin ve 6 aydan az kıdemi olan işçilerin sendikalaşma hakkı ortadan kaldırıldı. Fiili olarak 1,4 milyon işyerinin yüzde 95’inde 30’dan az işçi çalışıyor. Yani işyerlerinin yüzde 95’inde sendikal örgütlenmenin yasal bir güvencesi kalmadı. İşçilerin sendikal nedenlerle işten atılmaları yaptırımsız kaldı. Bu işçiler tazminat hakkından da mahrum kalıyorlar.

               Dördüncü ve beşinci ayaklarda yapılan düzenlemelerle kamuda güvencesizleştirme, esnek çalıştırma ve sendikal vesayet dönemi başlatıldı. 6111 sayılı ‘Torba Yasa (13.02.2011) ile 657 sayılı DMK’ de yapılan değişikliklerle memurların, kamu yararı ve hizmet gerekleri sebebiyle ihtiyaç duyulması halinde, kurumlarınca Devlet Personel Başkanlığı’nın uygun görüşü alınarak diğer kamu kurum ve kuruluşlarında 6 aya kadar geçici süreli olarak görevlendirilebileceğine” ilişkin düzenleme yapıldı.

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nda (Nisan 2012 )  yapılan değişiklik ile de kamu çalışanlarının tümünün grev hakkı yok sayıldı.  ‘Sözde toplu sözleşme hakkı’ getirildi ama özünde zorunlu tahkim rejimine geçildi (Kamu Görevlileri Hakem Kurulu – KGHK ).

Bütün bu gelişmelerin ardından Türkiye işçi sınıfının içindeki çalışan yoksul oranı, tarım sektöründe yüzde 35’in üzerine çıkarken, sanayi sektöründe yüzde  30’a ulaştı. En yoksul çalışanların yüzde 46’sını yevmiyeli işçiler ve yüzde 34’ünü ücretsiz aile işçileri (ev kadınları) oluşturuyor[18].
Ayrıca bu sınırlı istihdam olanağı bölge, cins, yaş, ırk ve etnisiteye göre de farklılık göstermektedir. Nitekim bölgeler itibariyle tarım dışı işsizliğin dağılımına bakıldığında[19], Güney Doğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde Türkiye ortalamasının çok üstünde resmi olarak yüzde 20,4’ e varan bir işsizlik oranı ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Yani genel olarak Türkiye’nin doğusunda işsizlik batısına kıyasla çok daha yüksek. Bu bağlamda en yüksek işsizlik oranına sahip kentler arasında Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan, Van Muş, Bitlis, Hakkâri illeri ilk sıraları alıyor.

İşsizlik sosyal bir sorun!

Hem işsizlik hem de esnek istihdam koşullarında çalıştırma hem tekil olarak işçiler hem de bir sınıf olarak işçi sınıfı mücadelesi açısından çok temel bir sorun.  Çünkü tekil olarak, borç batağına saplanma ve alkollü içkilere aşırı yönelim gibi davranış bozukluklarına neden olabiliyor. İşini kaybetme, ödemelerini yapamama korkusu, çoluk çocuğun perişan edilmesi korkusu yaşanıyor ve bu reel sosyalizmin çöküşünden sonra Rusya’da ve son aylarda Yunanistan[20]  ve Çin’de görüldüğü gibi intiharlar, hane halkına dönük şiddet, kalp krizi, hipertansiyon, radikalleşme, hapis ve psikolojik rahatsızlıklar biçiminde sonuçlanıyor. Zira işsizlik ve güvencesiz çalışma toplumdan soyutlanmak anlamına geliyor, öyle ki piyasa ile ilişki kurulamadığında işçinin varoluşu tehlikeye giriyor.
Diğer taraftan, işsizler çalışanlar için de önemli bir tehdit oluşturuyorlar. Çünkü işsizlik, emek sömürüsü, işverene bağımlılık ve güvencesizlik durumu işçinin özgüvenini ortadan kaldırıyor, mücadele gücünü zayıflatıyor, onu kolayca manipüle edilebilir ve adeta utandırılır bir hale dönüştürüyor[21].

Ücretsiz çalışan ev kadınlarının durumu ise ayrıca bir sorun. Düşük ücretle çocuk bakıcılığı yapan kadınlar  (özellikle de kendi çocuklarını ülkelerinde başkalarına bırakıp zengin Arap ülkelerine hizmetçilik ve çocuk bakıcılığı için giden göçmen Filipinliler ve bazı Balkan Ülkelerinin kadınları) kendi çocuklarını feda etmek durumunda kalıyorlar.

İşsizlik neden var?

Kapitalist sistemde işsizlik kapitalist üretim tarzına içkin bir sorun. Zira servet kendini sermaye birikimi şeklinde büyütür ve sermaye kapitalistlerin özel mülkiyetindedir, kâr etmek için kullanılır. Kapitalistler arasındaki rekabet yeni teknolojilerin kullanımının önünü açar ve emek gücünün yerini giderek sermaye malları almaya başlar.  Yani sermayenin organik bileşimi (SOB)  artar.
Marx’a göre sermayenin organik bileşiminin artması işçi başına daha fazla sermaye kullanılması demektir ve bu sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesiyle gerçekleşirken, sermaye yoğun teknolojik gelişmeler ve kapitalistler arasındaki rekabet bu eğilimi tetikler.

Bir başka anlatımla, kapitalistler, rekabet, kalite ve fiyat riskleri nedenleriyle hiçbir zaman teknolojik olarak sanayi normlarının gerisinde kalmak istemezler. Bu durum kapitalist işletmelerde düzenli olarak, emek tasarrufu sağlayan makineler gibi en yeni teknolojilerin istihdamına, dolayısıyla da aşırı kapasite yatırımlarına yönelmeye neden olur. Böylece sermayenin organik bileşimi (otomasyon ) artar. Sermayenin organik bileşiminin artışı emek gücüne olan ihtiyacı azaltır. Bu durum işsizliğe neden olur, “yedek sanayi ordusu”[22] oluşur.

Sermaye birikiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan yedek sanayi ordusu kapitalizm için işlevseldir, çünkü toplumsal muhalefet örgütlülüğünün ve işçi sınıfının ekonomik ve politik örgütlülüğünün yeterli olmadığı bir durumda,  işsizlerin varlığı işçi sınıfının ekonomik mücadelesini baltalar, sendikalaşmayı zayıflatır ve ücret artışlarını önler. Bu nedenle de aslında kapitalistler çok önemli boyutlara ulaşmadığı sürece işsizlikten çok da rahatsız olmazlar.

Marksist teoride, işçiler arasındaki rekabet sermayenin kendi arasındaki rekabetten farklıdır ve sınıf mücadelesi ile ilişkilidir. Bu rekabet sermaye tarafından yedek sanayi ordusu yaratılmasıyla gündeme gelen işçiler arasındaki bir çatışma halidir. Böyle bir böl-yönet stratejisi birbirinden ayrı, farklı emek gücü fazlalarını entegre ederek küresel yedek sanayi ordusuna yeni üyeler kazandırır ve bu ordu da güvencesiz istihdam ve sürekli işsizlik tehdidi altında direnci kırılan bir yapıyı sürekli kılar.

Fransız sosyolog P. Bourdieu’ya göre, işsizliğin bu şekilde uyguladığı yapısal şiddet bireyci mikro ekonomik modelin uyumlu işlevselliğinin bir koşuludur. Ya da yüzyıl öncesinin meşhur kapitalisti S. İnsull’un söylediği gibi ekonomik etkinliği / verimliliği arttıracak en önemli şey kapıda bekleyen işsiz kuyruğunun giderek büyümesidir[23].



[1] TÜİK,  Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, Mart 2014, Sayı 16008, 16 Haziran 2014.
[2] Burada tarım dışı işsizlik oranını esas alıyoruz. Zira tarımın yoğun olduğu bölgelerde insanlar tarım kesiminde istihdam ediliyor gözüktüklerinden, bu bölgelerdeki genel işsizlik oranı düşük çıkmaktadır. Bu nedenle de tarım dışı işsizlik gerçek işsizliği daha iyi yansıtmaktadır.
[3] Betam, Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi,  İşgücü Piyasası Görünümü: Haziran 2014.
[4] Tepav,  “Esnaf sayısı bir yılda 64 bin azaldı”, http://www.tepav.org.tr, 19.05.2014.
[5] Betam, agr.
[6] Serkan Öngel “Sen öyle sansan da işsiz değilsin!”, Bir Gün Gazetesi, 18 Haziran 2014.
[7] Öngel, agm.
[8] ILO, Global EmploymentTrends, 2011.
[9] ILO, Global EmploymentTrends, 2013.
[10] David Rosnick ve Dean Baker, MissingtheStoryTheOECD’s Analysis of Inequality, http://www.cepr.net, July 2012.
[11] Nicole Aschoff, “We’re Not Lovin’ It, Low-wageworkersfighttomakebadjobsbetter”, http://dollarsandsense.org/archives/2013/0913aschoff.html, September/October 2013.
[12] Global LabourColumn, http://column.global-labour-university.org/, August 2012.
[13] Aschoff, agm.
[14] TÜİK, “İstihdam edilenlerin yıllara göre işteki durumu”, Mart 2014.
[15] OECD, Employment Outlook 2012.
[16] International Labour Office (ILO),  Global EmploymentTrends 2011: Thechallenge of a jobsrecovery,Geneva, 2011.
[17] TanjaCesen, Europeanlabour market policy in thetimes of recession, 17th Workshop on AlternativeEconomicPolicy in Europe Europeanintegration at thecrossroads: Deepeningordisintegration?Workshop 1 – Austeritypolicies at the C3-Center for International Development, Vienna/Austriafrom 16-18 September 2011 organisedbytheEuroMemoGroup, www2.euromemorandum.eu.
[18] Büşra Çavuşoğlu, “Türkiye’de Çalışan Yoksulluğunun Genel Durumu”, Sosyal Güvence, (Ocak-Nisan 2012), s. 28-31.
[19] Seyfettin Gürsel, “Ezber bozan durumlar”, Radikal, (19.04.2012).
[20] LynnParramore, “CrisistoSuicide: How ManyHavetoDieBeforeWeKilltheFalseReligion of Austerity?”, www.alternet.org/story,  (26.04.2012).
[21] Michael D. Yates, “TheInjuries of Class”, MonthlyReview,  Vol 59.N0.8 ( January 2008).  s. 3–10
[22]Karl Marx, Capital Volume II, Chapter 16: TheTurnover of VariableCapital, http://www.marxists.org; Karl Marx, Kapital 1.Cilt, Yordam Kitap, 2011, s. 615–616.
[23]John BellamyFoster, Robert W.McChesney, R.JamilJonna, “TheInternationalization Of MonopolyCapital”, MonthlyReview, Vol 60.No 2, http://monthlyreview.org, (June 2011).

[24]Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, İkinci Basım, Yordam Kitap (Çev. N.Satlıgan, T.Ağaoğlu, O.Göçmen, Ş.Alpagut), 2008, s.28–30.