4 Ekim 2020 Pazar

Yeni Ekonomi Programı 2021-2023

 

Yeni Ekonomi Programı 2021-2023: Bir “yeni büyüme”  masalı

Mustafa Durmuş

4 Ekim 2020

Türkiye’de 2021-2023 dönemini kapsayan bütçe süreci 30 Eylül’de (yaklaşık 1 aylık gecikme ile)  başlatıldı. Sürecin ilk adımını, adı Orta Vadeli Program (OVP) olan ve ülke ekonomisinin 3 yılına ait makroekonomik öngörüleri içeren bir programın Hazine ve Maliye Bakanının sunumuyla kamuoyu ile paylaşılması oluşturuyor. Ancak bu program bir süredir Yeni Ekonomi Programı (YEP) adıyla açıklanıyor.

Aynı günlerde yayınlanan Bankacılık Düzenleme ve Düzenleme Kurumu’nun (BDDK) bir kararı ve vergileme alanında iki Cumhurbaşkanlığı kararı var.

Ülkenin politik gündemi her zamanki gibi çok yoğun. Azerbaycan-Ermenistan savaşının yanı sıra, bundan 6 yıl önce gerçekleşmiş, davası görülmüş ve karara bağlanan bir toplumsal olayın dosyası tekrar açıldı. İkinci büyük muhalefet partisi konumundaki bir siyasal parti olan HDP’nin o dönemki çok sayıda üst düzey yöneticisi tutuklanarak cezaevine gönderildi. Operasyon nedeniyle eş genel başkanları tutuklanan Kars Belediyesi’ne ise kayyım atandı. Bu operasyonu İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Av. Eren Keskin “siyasi bir soykırım” olarak nitelendirdi.(1)

Ekonosit

Böyle “havanın kurşun gibi ağır” olduğu günlerde YEP ve diğer kararlar gölgede kaldılar, yeterince tartışılmadılar. Oysa ülke ekonomisindeki gidişat literatüre “Ekonosit”, yani “insanların izlenen ekonomi politikaları yüzünden ekonomik olarak hayatta kalamayacak duruma getirilmesi” olarak tanımlanabilecek bir nekropolitikayı anımsatıyor.

Bu yazıda hem YEP, hem de faiz üzerinden alınan vergilerin sıfıra kadar düşürülmesiyle ilgili kararı değerlendireceğim.

Öncelikle, açıklanan YEP iktidar tarafından (cılız da olsa) bir yeni umut ışığı gibi sunulup, havuz medyası ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından memnuniyetle karşılanıp alkışlanırken, muhalefet partileri ve genelde iktisatçılarca eleştirildi.

Eleştiriler de; “önceki YEP’lerde konulan hiçbir iktisadi hedefin tutturulamadığı” ve “bu YEP’in de geleceğe ilişkin hiçbir umut vadetmediği, tersine ülkenin daha da yoksullaştığının tescillediği” yönünde oldu.

Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli

Gerçekten de başta büyüme, enflasyon, bütçe açığı, devlet borçlanması, döviz kuru ve işsizlik verileri olmak üzere, 2018 yılından bu yana açıklanan Yeni Ekonomi Programlarının hedefleri tutmadı.

Örnek verelim. Geçen yılki programda 2020 yılın ait enflasyon yüzde 8,5 olarak tahmin edilmişti, bu yılki programda bunun yüzde 10,5; ekonomik büyüme oranı yüzde 5,0 olarak tahmin edilmişti, bu yıl binde 3; bütçe açığı yüzde -2,9 olarak tahmin edilmişti, bu yıl yüzde -4,9 ve işsizlik oranı yüzde 11,8 olarak tahmin edilmişti, bu yıl bunun yüzde 13,8 olmasının beklendiği açıklandı.(2) Yani 1 yılda hedeflerde ortalama 2 puan civarında (ortalama yüzde 20)  bir düzeltme yapıldı.

Açıklanan yeni programın kur tahminleri ise başlı başına bir sorun. Çünkü ortalama dolar kuru 2021’de 1 dolar = 7,68 TL; 2022’de 7, 88 TL ve 2023’te ise 8,20 TL olarak tahmin ediliyor. (3)

Dövizin hali hazırdaki kurunu (program açıklanırken dolar kuru 7.85’leri gördü) zıplatan yapısal sorunlar ortadan kalkmadan, önümüzdeki 3 yıl boyunca bugünküne yakın kurların nasıl korunacağını sorgulamak gerekiyor.

Endeks bileşenlerinin değiştirilmesiyle sanal olarak artırılan Tüketici Güven Endeksi ya da bazı yandaş sermaye örgütlerinin güven açıklamasıyla kur artışını durdurabilmek çok zor. Sermayenin (açıkça söylemeseler de) ve finansal piyasaların bu programla ilgili bir güven sorunu yaşadığını tahmin etmekse zor değil.

Kısaca programın özünü oluşturan makroekonomik büyüklüklere ilişkin olarak yapılan tahminlerde birkaç yıldır çok ciddi düzeltmeler yapılıyor. Bunda Korona Salgınının neden olduğu belirsizliklerin etkisi olduğu açık ama Salgın öncesinde de bunların yapılması, sorunun başka nedenlerinin olduğunu gösteriyor.

İktidarın pembe tablo ihtiyacı

İşin aslı, sorun sadece bu tahminleri hazırlayanların, hesaplamaları yapanların yetersizliği ya da eksikliğinden kaynaklanmıyor. Burada asıl sorun siyasal iktidarın sıkışmışlığı ve bunu aşmasına yardımcı olabilecek pembe tabloların yaratılması ihtiyacı.

Örnek olarak artık çok ciddi bir sosyal sorun haline de gelen işsizlik azaltılamayınca, pembe büyüme verileriyle sanal bir iyileşme hissi yaratılmaya çalışılıyor. Yani yeni hikâyelere ihtiyaç var. Bu yüzden olsa gerek, 2006 yılından bu yana adı OVP olan program şimdilerde YEP olarak sunuluyor.

Ekonomi küçülüyor, halk fakirleşiyor

Programın kabul etmek zorunda kaldığı en önemli gerçekse hiç kuşkusuz ülke ekonomisindeki son yıllarda görülen küçülme ve ülke insanının genel olarak fakirleşmesi. 

Çünkü programa göre; milli gelir 2020’de 702 milyar dolar,  2021’de 735 milyar dolar olacak. Bu noktada geriye dönüp baktığımızda nereden nereye gerilediğimizi görebiliriz.  Çünkü kriz yılı olan 2008’de milli gelir 783 milyar dolardı. 2021 yılında ise ekonomi 13 yıl öncesinden daha küçük bir ekonomi olacak.(4)

Yerli veriler uluslararası verilerle uyuşmuyor

Bu noktada programın büyüme öngörüsü ile uluslararası mali örgütlerin öngörüleri arasında ciddi bir fark bulunduğunun altını çizmek gerekiyor. Örneğin YEP, 2022 yılında kişi başı gelirin 9,317 dolar olmasını öngörürken, Dünya Bankası bunun 8,502 dolar olmasını bekliyor. (5) Arada 815 dolar fark var. Yani Dünya Bankası (bugünkü kurdan) 6,300 lira daha az gelirimizin olacağını ileri sürüyor.

Benzer bir biçimde YEP’e göre Türkiye ekonomisi 2020 yılında binde 3 de olsa büyüyecek, IMF’ye göre ise yüzde -5 küçülecek. IMF ayrıca, eğer 2021 yılı başlarında dünyada bir ikinci salgın yaşanırsa dünya ekonomisinin 2021 yılında yüzde- 5 küçüleceğini ileri sürüyor.(6) Yani kaynak temini açısından büyük ölçüde dışa bağımlı bir ülke olarak Türkiye ekonomisinin bu senaryo altında bırakın büyümeyi, daha fazla küçülmesini beklemek gerekir.  

OECD ise daha karamsar. Örgüte göre bu yıl Türkiye ekonomisi yüzde -6 küçülecek. Dünya Bankası bu küçülmeyi yüzde -3,8 olarak öngörürken (7), birkaç gün önce EBRD bu küçülmeyi yüzde -3,5 olarak açıkladı. (8)

Oysa YEP, Türkiye’nin Salgınla mücadeleyi başarılı bir şekilde yürüttüğünü ve önümüzdeki yıl ikinci bir salgın dalgası olmayacağını varsayarak pozitif büyüme öngörüsünde bulunuyor. Ancak Sağlık Bakanının vaka ve hasta sayılarına ilişkin olarak yaptığı açıklama dünyada da kafaları karıştırdı. Öyle ki İngiltere Türkiye’den ülkeye gelecek olan yolculara 14 gün karantina şartı getirdiğini açıkladı. (9) Kısaca her alanda resmi verilere olan güven giderek azalıyor.

Büyüme fetişistlerine kötü haber

Ekonomik büyüme tahminlerine ilişkin bu çelişkili durum kuşkusuz yıllardır bütün başarısını ekonomiyi ne kadar hızlı büyüttüğü üzerine kuranlar için kötü bir haber.

Bu durum ayrıca, bizim gibi meseleye emek ve ekoloji perspektifinden bakanların savunduğu bir tez olan  “niteliğine bakılmaksızın tek başına ekonomik büyümenin bir toplumun iyi olma halini gösterme konusunda son derece yanıltıcı bir ölçüt olduğu” tezini doğruluyor.

Sadece yüzde 1’i ve çevresini mutlu eden bir büyüme

Bir başka anlatımla 2023’te Türkiye ekonomisi örneğin 1,5 trilyon dolarlık bir ekonomi haline gelseydi bile; gelir ve servet eşitsizliğinin büyük boyutlarda olduğu, yoğun bir emek sömürüsü altında işçilerin sağlıksız koşullarda ve uzun saatler çalıştırıldığı, iş ve kadın cinayetlerinde Avrupa birincisi olduğu, doğanın kâr ve rant için sürekli bir biçimde tahrip edildiği, toplumsal cinsiyet eşitliğinin olmadığı, farklı kimliklere karşı ayrımcılık yapılan bir ülkede, büyük bir ekonomi, yüksek bir ekonomik büyüme hızı, olsa olsa bir avuç seçkin muktedir, az sayıda dolar milyarderi ve bunların etrafında öbeklenmiş çıkar gruplarının mutlu olabileceği bir ülke olurdu.

Ekonomi büyürken, enflasyon, cari açık, bütçe açığı düşer mi?

YEP’e yöneltilecek bir diğer eleştiri iç tutarlılığının olmaması. Öyle ki açıklanana göre gelecek yıl ekonomi ciddi oranda büyüyecek (V tipi büyüme olacağı ileri sürülüyor). Bu arada başta enflasyon olmak üzere, cari açık, bütçe açığı ve işsizlik azalacak.

YEP’te ekonomik büyümenin 2020 yılı için binde 3, 2021 yılı için yüzde 5,8; 2022 yılı için yüzde 5 ve 2023 yılı için yüzde 5 olması öngörülüyor. Enflasyon oranlarının ise: 2020’de yüzde 10,5; 2021’de yüzde 8,0; 2022’de yüzde 6,0 ve 2023’te yüzde 4,9 olması bekleniyor. Yani ekonomi büyürken enflasyon düşecek!

Keza cari açık 2020’de yüzde -3,5; 2021’de yüzde - 1,9; 2022’de binde – 7 ve 2023’te binde 1 olacak. Yani ekonomi büyürken cari açık azalacak!

Bütçe açığı ise 2020’de yüzde - 4,9; 2021’de yüzde - 4,3: 2022’de yüzde -3,9 ve 2023’te yüzde - 3,5 olacak. Yani ekonomi büyürken bütçe açığı da azalacak!

Kısaca YEP’e göre; hem ekonomi büyüyecek, hem de şu ana kadar bu ekonomik büyümenin ana sürükleyicileri olan cari açık, yüksek enflasyon ve bütçe açığı düşecek.

Makro iktisat derslerinde öğretilen temel konulardan biri enflasyon ile istihdamın (ekonomik büyüme aracılığıyla) aynı yönde hareket ettiğidir. Bu ilişki teoride 1958 yılından bu yana Phillips Eğrisi adı altında ele alınıyor.

Enflasyonsuz büyüme

Yani kurama göre ekonomik büyüme varsa, enflasyon da, istihdam da artar, işsizlik azalır. Bu teoriye zıt şu ana kadar bilinen tek bir istisnai uygulama mevcut:  1990-2000 yılları arasında ABD’de yaşanan “enflasyonsuz büyüme”.

Ancak böyle bir büyümenin döneme ait çok özel koşulların (olumlu dış konjonktür,  enformasyon teknolojisi ve elektronik yatırımlarındaki büyük çaptaki artışların emek gücü verimliliğini artırması gibi) ürünü olduğu bugün artık yaygın olarak kabul ediliyor. (10)

Türkiye ekonomisinin en hızlı büyüdüğü dönemlerinin cari açığın da en fazla olduğu, kredi patlamasının neden olduğu yüksek enflasyonlu yıllar olduğu bir gerçek. Bu nedenle de enflasyonu, cari açığı ve bütçe açığını azaltarak ekonomiyi programda öngördüğü gibi (özellikle de 2021’den itibaren) büyütebilmek pek olası görünmüyor.

Düşük enflasyon düşük ücret zammı demek

Diğer taraftan, enflasyonun düşük tutulmasının siyasal iktidar açısından önemli bir pratik faydası mevcut. Enflasyon ne kadar düşük gösterilirse asgari ücrete ve memurların, emeklilerin maaşlarına ve işçilerin ücretlerine yapılacak zamlar da o kadar düşük tutulur ki bu da hem devleti, hem de patronları rahatlatır.

Böyle bir ekonomik büyüme (alternatif olarak), yukarıda belirtildiği gibi, ülkedeki emek gücü verimliliğini, dolayısıyla da üretimi artıracak teknoloji ve ar-ge yatırımları ile sağlanabilir. Ancak bu yatırımların ülkede ne denli yetersiz olduğu ve özellikle de son dönem emek gücü piyasasına katılanların eğitim düzeylerinin ne denli düşük olduğu bir gerçek.

Ucuz ve bol emeğin olduğu bir ülkede emek gücü verimliliği ikincil kalıyor

Yani emek gücü verimliliğinin artırılarak büyümenin arz yönlü olarak gerçekleştirilebilmesi bir hayal. İşçisi, genci, “sabır, şükür, kader, tevekkül ve sınav”  kültürü altında yetiştirilen, biat eden, sorgulamayan, örgütsüz; işsiz sayısının 10 milyonu aştığı ucuz emek cenneti bir ülkede, işçileri daha yoğun, daha uzun saatler ve daha ucuz çalıştırmak varken patronların yeni teknoloji yatırımlarına girişmesini beklemek anlamlı değil.

Ayrıca YEP’te öngörülen büyümenin kaynaklarına bakıldığında savımız daha da güçleniyor. Ekonomik büyümenin iki kaynağı olarak iç talep katkısı ve ihracat katkısına yer veriliyor ancak asıl katkının iç talepten beklendiği görülüyor.

İç talebe dayalı bir büyüme öngörülüyor

Öyle ki 2021 yılında öngörülen yüzde 5,8’lik büyümenin 3,8 puanı (yüzde 66’sı)   iç talepten (iç pazar), 2,0 puanı ise (yüzde 34)  dış talepten (ihracat) gelecek. Süreç içinde ihracatın payı daha da azalacak ve 2022 ve 2023’te binde 2 puana kadar düşecek.

Zaten YEP’te 2023 yılı için ihracatın sadece 214 milyar dolar olarak belirlenmesi, bir zamanlar bu yıla gelindiğinde ihracatın 500 milyar dolara çıkacağı biçimindeki sözlerin de altının ne kadar boş olduğunu gösteriyor. Kısaca, ihracattan umudunu kesen siyasal iktidar ekonomiyi yine (2022’den itibaren) iç talep artışı ile büyütmeyi öngörüyor.

İç talebin unsurları: Gelir artışı ya da krediler

İç talebinse kredi büyümesi ile sağlanacağına kuşku yok zira siyasal iktidar şu ana kadar emek gelirlerini (işçi, memur, çiftçi gelirleri gibi) artıran bir yeniden bölüşüm politikası izlemedi, bundan böyle de izlemeyecek. Gelir artışını zorlayan örgütlü bir emek hareketi de şu anda ortalarda görünmüyor. Bu durumda tek seçenek olarak gündeme gelecek kredi genişlemesi ise (toplumun daha da borçlanmasını artıracağı gibi), enflasyonun düşürülmesinin önündeki en büyük engel olacak.

Diğer yandan uygulama farklı gelişiyor. Eylül’de politika faizinin 200 puan artırılması tüketici kredileri üzerinde caydırıcı bir etki yarattı. Çünkü kredi faizlerinde hızlı bir yükseliş yaşanıyor. Bu da tüketicinin kredi talebini sınırlıyor. Öyle ki ihtiyaç kredisi talebi negatife dönerken,  konut ve taşıt kredilerine olan talepteki artış sıfıra yaklaştı.(11)

Ayrıca BDDK tarafından alınan bir kararla; bankaların uygulaması gereken aktif rasyosunun 5 puan daha düşürülerek yüzde 90’a çekilmesi (12) bankaların kredi vermesini zorlaştıracak bir düzenleme. Nisan ayında bu rasyoyu yüzde 100’e çıkartarak ticari bankaları adeta zorla kredi vermeye yönelten iktidar, bu kez (dolarizasyonu önlemek için) bu rasyoyu düşürüyor. Bu da iç talep üzerinden ekonomiyi büyütme stratejisi ile çelişiyor.

“Sıfır saatlik” iş sözleşmelerine hazır olun

İşin işsizlik boyutu ise çok daha sıkıntılı. YEP bu büyüme sürecinde (hala çift haneli olarak kalsa da) işsizliğin azaltılacağını öngörüyor. Buna göre işsizlik; 2020’de yüzde 13,8; 2021’de yüzde 12,9; 2022’de yüzde 11,8 ve 2023’te yüzde 10,9 olacak.

Yani şu ana kadarki; üniformalı istihdam yaratmak ve inşaat ve bir kısım hizmetler sektöründe olduğu gibi ucuz, esnek ve niteliksiz istihdam yaratmak pratiği dikkate alındığında, yaratılacak istihdamın nasıl bir istihdam olacağını kestirebilmek zor değil. Ancak Salgın kontrol edilemezse ya da ikinci bir salgın dalgası gelirse bu hedefler de dahi tutmaz.

Nitekim YEP “sıfır saat sözleşme” olarak da anılan “esnek çalıştırma”, “evden çalışma” gibi emek sömürüsünü artıran, ücretlerin düşürülmesi ve işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklarının ortadan kalkmasıyla ve genç işçilerin fiilen emeklilik haklarının yok olmasıyla, buna karşılık patronların işçiler adına SGK primi yatırma zorunluluğunun ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilecek istihdam biçimlerine yönelineceğinin işaretlerini veriyor.

“Yerli ve milli” bir iktisat yaklaşımı daha

Özcesi, tıpkı yakın geçmişte “faiz-enflasyon” ilişkisinde olduğu gibi, yeni bir yerli ve milli bir teori ortaya atarak, “hem enflasyonu, cari açığı, bütçe açığını düşürür, hem de ekonomiyi büyütürüz” demenin bir kısım seçmen nezdinde karşılığı olsa da, sermaye sınıfının, piyasaların, özellikle de yerli ve yabancı yatırımcıların gözünde bir değeri yok.

Uzun süre faiz oranları düşük tutulup, kur fırlatıldıktan, döviz rezervleri eritildikten sonra nasıl ki faiz oranları tekrar artırıldıysa, ekonomik büyüme için enflasyon da, cari açık da, bütçe açığı da körüklenecektir. Hele ki seçmen desteğinin hızla eridiği bir dönemde, yeni ekonomik başarı hikâyelerine acilen ihtiyaç varken bunların önemi kalmayacaktır.

Siyasal İslam’ın faizle imtihanı bir türlü bitmiyor

Son olarak, 29 Eylül tarihli bir Cumhurbaşkanı Kararı ile bankalarda Türk lirası cinsinden açılan mevduat ve katılım hesaplarından elde edilen faiz gelirleri ile kâr payları üzerinden yapılan gelir vergisi stopaj oranları bu yılın sonuna kadar düşürüldü.

Buna göre; TL cinsinden vadesiz ve ihbarlı hesaplar ile 6 aya kadar (dâhil) vadeli hesaplarda yüzde 15 olan stopaj oranı yüzde 5’e,  1 yıla kadar (dâhil) vadeli hesaplarda yüzde 12 olan stopaj oranı yüzde 3’e ve 1 yıldan uzun vadeli hesaplarda yüzde 10 olan stopaj oranı yüzde 0’a düşürüldü.(13)

Bu karar reel faizin negatif olduğu bir durumda TL’ye yönelimi artırarak dolarizasyonu zayıflatacağı, tasarrufçuyu koruyacağı gerekçesiyle hemen tüm iktisatçılar tarafından yerinde bir karar olarak değerlendiriliyor.

Ancak bu karar ile emek harcanmadan elde edilmiş çok büyük servetlerin sahiplerinin bu servetlerini daha da büyütürken hiçbir biçimde vergi ödemeyecekleri, bunun da mevcut servet eşitsizliğini daha da artıracağı gerçeği ihmal ediliyor. Bu da kur artışını önlemek gibi gerekçelerle alınmış olan böyle kararların faturasının sonuçta emekçilere ödettirildiğinin bir kanıtı.

Çünkü böyle bir karar hem eşitsizlikleri artırıyor, hem de vergi gelirlerindeki azalmanın diğer vergilerdeki artışlarla (örneğin ÖTV ve KDV gibi), iki gün önce elektriğe yapılan zamda olduğu gibi temel hizmetlere yapılan zamlarla ya da halka dönük sosyal harcamaların daha da kısılmasıyla sonuçlanıyor.

Aynı zamanda da kapitalist düzende siyasal İslamcı bir iktidarın faizle imtihanının asla bitmeyeceğini gösteriyor.

Dip notlar:

(1)     https://bianet.org/bianet/siyaset/231533-hdp-ye-operasyona-tepki-siyasi-soykirim (25 Eylül 202).

(2)     Yeni Ekonomi Programı 2020-2022,  (30 Eylül 2019) ve Yeni Ekonomi Programı 2021-2023, (30 Eylül 2020), https://ms.hmb.gov.tr.

(3)     http://faikoztrak.com/ovp-2023-hedeflerinin-iflasinin-ilani (30 Eylül 2020).

(4)       Agm.

(5)       World Bank Group, Turkey Economic Monitor August 2020: Adjusting the Sails, www.worldbank.org.

(6)       IMF, World Economic Outlook- Update (June 2020), A Crisis Like No Other, An Uncertain Recovery. https://www.imf.org (24 June 2020).

(7)       World Bank Group, agr.

(8)       https://www.ebrd.com/news/2020/ebrd-revises-down-economic-forecasts-amid-continuing-coronavirus-uncertainty ( 1 October 2020).

(9)     https://amp.theguardian.com/england-to-remove-turkey-and-poland-from-travel-corridor-list (1 Ekim 2020).

(10)   Farrokh K. Langdana, Macroeconomic Policy-Demystifying Monetary and Fiscal Policy, Kluwer Academic Publishers, 2002, s. 211-220.

(11)   https://www.dunya.com/finans/haberler/tuketici-kredisinde-ralli-bitti-haberi (28 Eylül 2020).

(12) https://www.bloomberght.com/bddk-aktif-rasyosu-mevduat-bankalari-icin-90-a-katilim-bankalari-icin-70-e-indirildi (28 Eylül 2020).

(13)                   29 Eylül 2020 Tarih ve 3032 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararı.

 

26 Eylül 2020 Cumartesi

Kur artışı devlet borcunu katlıyor, ekonomik toparlanmayı önlüyor

Kur artışı devlet borcunu katlıyor, ekonomik toparlanmayı önlüyor

Mustafa Durmuş

26 Eylül 2020

Perşembe günü Merkez Bankası politika faizini 200 puan artırınca, dolar önce 7,70’den 7,55’e kadar geriledi, sonra hızla toparladı ve aynı gün içinde 7,64’e kadar yükseldi. Dün de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu yurtiçindeki bankaların yurtdışıyla yaptıkları dolar /TL para takası işlemlere getirdiği sınırlamayı gevşetti, limitleri artırdı. Kararla beraber dolar / TL kuru 7.62 seviyesinden 7.51 seviyesine kadar geriledi, ardından tekrar yükselişe geçti ve dünü 7,66 civarında kapattı. Yani kur geriletilemedi.

Biz bu filmi daha önce defalarca gördük. Bu müdahaleler sadece büyük spekülatörlere yarıyor. Yani kur 7,70’in üzerinde iken doları bozdurup ertesi gün kur 7,51’e düştüğünde tekrar döviz alan büyük çapta dolar zenginlerinin serveti durduk yerde artıyor.

Spekülatörler servetlerini büyüttü

Elinde birkaç yüz, hatta birkaç bin dolar bulunduran birinin bu faiz artırımından fayda sağlaması çok zor zira doların alım ve satım fiyatları arasındaki fark zaten 15-20 kuruştan az değil. Yani bozdursa bile ertesi gün düşük fiyattan tekrar alabilmesi neredeyse imkansız.

Bu yüzden de ancak bankalarda büyük çapta dolar mevduatı olanlar ya da yastık altında büyük çapta doları olan spekülatörler kendilerine sunulan “uygun” bir kurdan bozdurup, yine “uygun” bir kurdan yeniden dolar alabilirdi, öyle de oldu.

Birçok iktisatçının benimsediği gibi, ben de bu tür faiz operasyonları ve diğer müdahaleler için fazlasıyla geç kalındığı (hele ki Moody’s ve Fitch gibi rating kuruluşlarının son raporlarından sonra), kuru belli bir düzeyde tutma işinin iyice zorlaştığı görüşündeyim.

Dövize olan talep düşmez

Yurttaşların dövizden çıkarak TL’ye dönmeleri için onlara güven verecek tabiri caizse süper gelişmelerin olması gerekiyor. Kaldı ki çok büyük miktarda kısa vadeli dış borcun varlığına karşılık Merkez Bankası rezervlerinin erimiş olduğu gerçeği, döviz cinsinden büyük çapta borcu olan ve bu ödemelerinin de vadesi gelen ya da yaklaşan şirketleri piyasadan döviz toplamaya zorluyor.

Üstelik KGF aracılığıyla pompalanan kredileri alan bir kısım insan ucuza aldığı kredileri döviz satın almada kullandı. TL cinsinden mevduat faizlerinin son faiz artırımına rağmen resmi enflasyon oranının altında kalması da dövize yönelimi artırıyor.   Yani dövize olan talebi artıran nedenler var. Bu da kurun daha da yükseleceğinin bir kanıtı. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli oluyor. Kısaca tren kaçtı artık. Salgınla mücadelede ve dış politikada olduğu gibi, ekonomide de, para politikalarında siyasal iktidar sınıfta kaldı.

Dövizdeki bu tırmanışla ilgili söylenecekler bu kadar mı? Yani kurdaki yükselişin enflasyonu tırmandırması, hayatı emekçiler için daha da pahalı hale getirmesi, ithalat maliyetlerini, dolayısıyla da cari açığı artırması, faiz oranlarında artışa neden olarak kredi maliyetlerini yükseltmesi ve üretimi olumsuz etkilemesi, iflasları, işyeri kapanmalarını hızlandırarak işsizliği daha da artırması dışında başka bir etkisi yok mudur?

Kurla birlikte devlet borç stoku da artıyor

Elbette var? Bu yazımda kurdaki artışın çok da konuşulmayan bir etkisinden söz edeceğim: Kur artışının devlet borç stokları ve bunun üzerinden ekonomik büyüme üzerindeki etkisi (bir diğer etki ise bankalar üzerindeki etki ve bunun olası bir bankacılık krizini tetiklemesi ki bunu daha sonraki yazımda ele alacağım).

Kur artışı devlet borcunu kabaca iki yoldan etkiliyor: Devletin döviz cinsinden olan dış borçlarının TL karşılığının miktarı artıyor. İkinci olarak devletin iç borçlanması içinde döviz cinsinden borçlar ağırlıkta ise bunlar da tıpkı dış borçta olduğu gibi, kur yükseldikçe TL karşılığı borcun miktarı da artıyor.

Önce devlete ait dış borç stokuna bakalım. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın sitesinde yer alan dış borç verileri en son 2020 yılının ilk çeyreğini içeriyor. Yani Mart 2020 sonu itibarıyla borç stokundan söz ediyoruz.

Buna göre ülkenin toplam (kamu + özel) 431 milyar dolar dış borcu var. Bunun 253,5 milyar doları özel sektöre, 169,2 milyar doları devlete ve 8,4 milyar doları Merkez Bankası’na ait.

Dış borç 17 yılda 3,3 kat arttı

Dış borçlarla ilgili resmi verileri (1) kısaca yorumlarsak; AKP’nin fiilen iktidar olduğu 2003 yılının ilk çeyreğinde toplam dış borç kabaca 130 milyar dolardı. Yani dış borçlarımız son 17 yılda 3,3 kat artmış.

İkinci olarak bu dış borçların içinde devlete ait olanların payı 2003 yılının ilk çeyreğinde yüzde 50 idi. 2020 ilk çeyreğinde ise bu yüzde 39,2 oldu. 2003 yılının meşhur 2001 krizi sırasında devletleştirilen özel banka borçlarının yükünü taşıyan bir yıl olduğu hatırlanırsa, devletin dış borçlar içindeki payının neden yüksek olduğu da anlaşılabilir. Nitekim sonraki yıllarda (örneğin 2010’lu yıllarda) bu oran yüzde 30-31 civarına kadar geriledi.

Dış borçlarda devletin payı giderek artıyor

Bu noktada ilk döviz krizinin yaşandığı 2018 yılına biraz daha yakından bakmak yerinde olacak. Bu yılın ilk çeyreğinde 468 milyar dolarlık bir dış borç stoku var. Ancak bu stokun 326 milyar doları (yüzde 70) özel sektöre ve 141 milyar doları devlete ait (yüzde 30). 2019 yılının ilk çeyreğine gelindiğinde özel sektörün dış borcu 296 milyar dolara gerilerken (yüzde 66), devletin payı 147 milyar doların (yüzde 33) üzerine çıktı. Devletin payındaki bu artış 2019 yılı ve 2020 yılında da devam etti ve 2020 yılının ilk çeyreğinde özel sektörün payı 253 milyar dolara kadar düşerken, devletin dış borcu 169 milyar doların üzerine çıktı.

Kısaca 2018 başında özel sektör dış borcu  devlet dış borcunun 2,3 katı iken, bu yılın ilk çeyreğinde 1,5 kata düştü. Bu, devletin dış borçlanma görev ve yükünü giderek özel sektörden kendi üzerine aldığı anlamına geliyor. Yani devlet tüm riskleriyle birlikte bazı özel şirketlerin dış borcunun giderek artan bir kısmını kendi üzerine almış durumda.

Korkut Boratav Hocamız son yazılarından biririnde bunu: “ batık döviz borçlusu şirketleri (borç / hisse takasları gibi yöntemlerle) kurtarma operasyonları” olarak özetliyor. (2)

Kapitalist devletin Marksist yorumuna göre de durum çok net: Büyük tekeller zora düştüğünde bu şirketlerin kurtarılması devletin sınıfsal karakterinin bir gereğidir.(3)

Hazine iç borçlanmayı neden döviz cinsinden yapıyor?

Devletin döviz borçlusu büyük şirketlere verdiği destek Mart’tan sonra da sürmüş görünüyor. Bu kez mekanizma iç borçlanma üzerinden işletiliyor. Normalde TL cinsinden iç borçlanma yapılırken, son aylarda Hazine’nin döviz cinsinden yaptığı iç borçlanma ilk kez ağırlık kazandı.

BirGün Gazetesinden Ozan Gündoğdu’nun haberine göre (ki veriler Hazine’nin son iç borçlanma verilerinden derlenmiş); bu Temmuz’da ilk kez döviz borçlarının değeri lira borçlarının değerini geçti. Öyle ki Hazine 2 ayda günde ortalama 251 milyon dolar borçlandı. Bu ay itibariyle Hazine’nin toplam 1,72 trilyon liralık bir iç borç stoku var. Bunun 829,2 milyar liralık kısmı TL cinsinden borçlardan ve 891,9 milyar lirası döviz cinsinden iç borçlardan oluşuyor. Ağustos ayında ise bu fark daha da açıldı. Toplam 1,81 trilyon liralık iç borç stokunun 824,3 milyar liralık kısmı TL cinsinden iç borçlardan ve 986,1 milyar liralık kısmı döviz cinsinden iç borçlardan oluşuyor.(4)

Şimdi akla şu soru geliyor: Döviz kurunun hızlı bir yükselişte olduğu bir dönemde, Hazine’nin döviz cinsinden iç borçlanmaya ağırlık vermesi, her kur artışında bu borçların TL karşılığını da artırarak Hazineyi zora sokmaz mı?

Elbette sokar ve sokuyor da. Ancak yukarıda da vurgulandığı gibi özel sektörün döviz ihtiyacı ancak bu yolla gideriliyor zira bu dövizler hem Merkez Bankası, hem de kamu bankaları aracılığıyla özel sektöre ve özel bankalara kredi olarak veriliyor. Bu da kuşkusuz Merkez Bankası’nı işlevsiz bırakırken, devlet bankalarının ciddi görev zararlarıyla karşı karşıya kalmasıyla sonuçlanıyor.

Koşar adım ‘devlet mali krizi’ne doğru…

Kısaca, bir kez daha kriz zamanlarında büyük şirketlerin ve sermaye gruplarının kurtarılmasına tanık oluyoruz. Ancak bunun da ağır bir maliyeti var: Devlet maliyesinin bozulması. Bir süredir dillendirdiğimiz devlet mali krizine adım adım yaklaşıyor olmamız.

Çünkü devlet mali krizinde ikinci perdenin devlet borçlarının ödenemez noktaya gelecek şekilde artması olduğunu biliyoruz. Bu durumun kaçınılmaz sonucu ise moratoryum, yani borçların ödenemeyeceğinin resmen ilan edilmesi. Zira özellikle de döviz cinsinden borçlar arttığında bu borçların değerini monetizasyonla, yani karşılıksız TL basarak, enflasyon yaratarak düşürebilmek mümkün değil.

Peki, şu an o noktada mıyız? Değiliz, ancak  koşar adım oraya doğru gidiyoruz. Şöyle ki az önce de sözünü ettiğimiz Hazine’nin resmi verilerine göre, Ağustos ayında devlete ait toplam borç stoku 1,81 trilyon lira. Bunun 824,3 milyar liralık kısmı TL cinsinden ve 986,1 milyar liralık kısmı döviz cinsinden borçlardan oluşuyor.(5) Devletin bir de 169,2 milyar dolarlık dış borcu var. Bu 7.60 kuru üzerinden 1,3 trilyon lira ediyor. Yani toplamda 3,1 trilyon liralık bir devlet borcu söz konusu. Korkut Hoca bu yılın GSYH’sini (milli gelir)  yaklaşık 661 milyar dolar, yani 5 trilyon lira civarında hesaplıyor. Devlet borcu buna bölündüğünde yüzde 62 civarında bir oran ortaya çıkıyor. Ancak bu hesaba bütçeye her yıl köprüler ve şehir hastaneleri gibi dövizli kamu özel ortaklığı (KOİ) projelerinden gelen ödeme yükünü de kattığımızda (6) bu oran yüzde 80’in üzerine çıkıyor.

Devlet borcu arttıkça, ekonomik büyüme yavaşlıyor

Devlet borç stokunun bu denli büyümesi hem devlet mali krizinin bir göstergesi, hem da bundan böyle ekonomik büyümenin de yavaşlayacağının bir belirtisi. Bu aşamada, kamu borç stoku ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkisi konusunda bir çalışmaya,  Reinhard ve Rogoff’un çalışmasına değinmekte yarar var.

Bu iki ünlü iktisatçı 2010 yılında yaptıkları bir çalışma sonucunda;  devlet borcunun milli gelirin yüzde 30’unun altında iken ekonomik büyüme hızının yüzde 4,1; yüzde 30-90 arasında iken yüzde 2,8 olduğunu, buna karşılık yüzde 90’ın üzerine çıktığında büyümenin tersine döndüğünü ve binde - 0,1 olduğunu ortaya koydular.(7)

Bu yazarların çalışmasını 2013 yılında revize eden Herndon, Ash ve Pollin de (20 gelişkin ülkede 1880-2011 arasında) kamu borcu düzeyi ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi araştırdılar.

Bu iktisatçılar da (Reinhart ve Rogoff’un bulgularının abartılı olduğunu ileri sürseler de), 1990-2009 yılları arasında devlet borcu/ milli gelir oranı yüzde 60-90 arasında iken ekonomik büyüme oranının ortalama yüzde 2,5 olduğunu; bu oran yüzde 90 üzerinde olduğunda ise bunun yüzde 1,8’e düştüğünü ortaya koydular. (8)

Türkiye’nin yüzde 90 sınırının altında olması ise bizi yanıltmamalı zira bugün özel sektöre ait olan iç ve dış borçlar yarın devlet borcuna dönüşebilir. Bu nedenle de bu rasyonun hesaplanmasında özel sektörden gelebilecek borç yükünün de katılması daha doğrudur.

2001 krizi sonrasında 25 özel bankanın devletleştirilerek borçların devlet borcu haline getirilmesi örneğinde olduğu gibi, olası bir finansal kriz halinde böyle bir şeyin gerçekleşebileceğini ve borç tehlike sınırının fazlasıyla aşılacağını söylemeye gerek yok. Çünkü tek başına 253,5 milyar dolarlık özel sektör dış borcu (yaklaşık 2 trilyon lira) milli gelirin yüzde 40’ına denk düşüyor. Bu devlet borcuna eklendiğinde devlet borcu /milli gelir rasyosu yüzde 110’u aşıyor.

“Bu borçlar birgün gelip sizi bulacak”

Bu noktada OECD Genel Sekreteri A. Gurria’ya kulak vermekte yarar var. Şöyle diyor Gurria: “Dünyadaki birçok ekonominin normale dönmesi en az 2 yıl alacak. Bu geri dönüşü (onun deyimiyle uçağın havalanmasını) zorlaştıran en önemli unsurlardan biri büyük çaptaki borç stokları. Çünkü özellikle de Koronavirüs salgını sonrasında devletlerin özel sektöre verdiği mali destekler borç stoklarının devasa biçimde artmasıyla sonuçlandı. Öyle ki net devlet borç stokunun milli hasılaya oranı yüzde 69,4’ten yüzde 85,3’e yükseldi. Dolayısıyla bu borçlar bir süre sonra gelip bizi bulacak. Bu durumda hükümetler firmaları devletleştirecekler ve borçlarını üstlenecekler”. (9)

Kuşkusuz yukarıda sözü edilen akademik çalışmaların sonuçlarını dikkatlice yorumlamak gerekir. Çünkü bu tür çalışmalar ülkelere ait özgün faktörleri dikkate almazlar, oysa her bir ülkedeki özgün faktörler çoğu kez belirleyici olurlar.

Sonuç olarak

Eğer özel tasarruflar ekonomik büyümeyi fonlamak için yeterli değilse, buna karşılık devlete ait (vergi biçimindeki) tasarruflar da yüksek bütçe açığı ve yüksek devlet borcu yüzünden yeterince oluşturulamıyorsa, üstelik mevcut tasarruflar devlet borcu ve bunların faizinin ödenmesinde kullanılıyorsa, bu borçlar ne kadar yüksekse ekonomik büyüme de o denli yavaş olacaktır. Ayrıca sağlık, eğitim, işsizlikle ve yoksullukla mücadele için de bütçede geriye kaynak kalmayacaktır.

Keza Türkiye’de olduğu gibi, bu borçlanma dünyanın neredeyse en yüksek faiz oranlarından yapılıyorsa ve alınan bu borçlar verimli-üretken bir ekonomi yaratmaktan ziyade başka amaçlar için kullanılıyorsa, bu olumsuz etki çok daha net bir biçimde kendini gösterecektir.

Bu nedenle; nasıl ki bir ekonomi (bizde deneyimlendiği gibi), pompalanmış kredilerle, borçlarla sonsuza kadar büyütülemiyorsa, yüksek devlet borcu da büyümeyi yavaşlatır, bir noktadan sonra ekonominin küçülmesine neden olur.

Özcesi, böyle bir yüksek devlet borcuna neden olan hem ekonomik etkenlerin, hem de politik etkenlerin neler olduğunu ortaya koymak ve bunları bertaraf etmek gerekiyor. Bu da bilinçli bir sınıf mücadelesi ve bir devrimci demokrasi savunusuyla mümkün olabilir.

Dip notlar:

(1)  https://www.hmb.gov.tr/duyuru/31-mart-2020-tarihi-itibariyla-turkiye-brut-ve-net-dis-borc-stoku (25 Eylül 2020).

(2)    Korkut Boratav, “Dış borçlar ve kamu sektörü”, https://sol.org.tr/yazar/dis-borclar-ve-kamu-sektoru (18 Eylül 2020).

(3)    Paramjit Singh and Balwinder Singh Tiwana, “The state and accumulation under contemporary capitalism”, https://mronline.org (20 February 2019).

(4)    Özan Gündoğdu, “Albayrak döviz borcunu çok sevdi”, https://www.birgun.net/haber/albayrak-doviz-borcunu-cok-sevdi (23 Eylül 2020).

(5)    Hazine ve Maliye Bakanlığı, “31 Ağustos 2020 Tarihi İtibarıyla Merkezi Yönetim Brüt Borç Stoku”, https://www.hmb.gov.tr (25 Eylül 2020).

(6)    https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/buyuk-kamu-ozel-isbirligi-projelerinin-hazirlanmasinda-bir-defa-degil-bin-defa-dikkatli-olunmali (27 Temmuz 2020).

(7)    Carmen Reinhart  ve Kenneth Rogoff , “A Decade of Debt”. CEPR Discussion Papers 8310, C.E.P.R. Discussion Papers; Reinhart, C. M. and Rogo , K. S. (2010a); Carmen Reinhart  ve Kenneth Rogoff “Growth in a Time of Debt”, American Economic Review: Papers & Proceedings,100.(2010b).

(8)    Thomas Herndon_ Michael Ash Robert Pollin,  “Does High Public Debt Consistently Stifle Economic Growth? A Critique of Reinhart and Rogo”,  https://ideas.repec.org (15April 2013).

(9)    Martin Arnold, “Pandemic stimulus debt will ‘come back to haunt us’, warns OECD”, https://www.ft.com (13 April).

 

 

22 Eylül 2020 Salı

Salgın fırsatçılığı ve kapitalizmin çürümüşlüğü

 

Salgın  fırsatçılığı ve kapitalizmin çürümüşlüğü

Mustafa Durmuş

22 Eylül 2020

Kapitalizmin tarihinde krizler, her zaman, sistemin kilit noktalarında bulunanlarca “yeni kârlar yaratmak” için iyi bir fırsat olarak değerlendirildi. Bu, özellikle de, kapitalizmin son 40 yılına damgasını vuran neo-liberalizm aşamasında geçerli oldu.

Böyle bir fırsatçılık patron sınıfı için olduğu kadar, siyasal iktidarı elinde tutan politikacılar için de geçerli. Şöyle ki patronlar böyle dönemlerde işçileri daha da baskılayarak onlardan sağladığı artı değeri, dolayısıyla da kârı artırma çabası içinde olurken, siyasal iktidarı elinde tutanlar bu durumu daha fazla otoriterleşme, böylece de iktidarlarını sürdürme fırsatı olarak görüyorlar.

Hatta Salgın fırsat bilinip, bu ortamda dahi Kanal İstanbul gibi bir proje savunulabiliyor, büyük köprü müteahhitlerine dolara endeksli ödemeler ya da yandaş büyük holdinglere vergi indirimleri devam ettirilebiliyor.

Keza bu fırsatçılık, krizin niteliğinden bağımsız olarak, ekonomik bir kriz, doğal bir felaket ya da mevcut Korona Salgınında olduğu gibi, küresel bir salgın durumunda da söz konusu olabiliyor.

Yeri gelmişken Salgınla ilgili birer örnek vermek gerekirse; Ankara’da, güvenirliği tartışmalı PCR testleri artık bazı özel hastanelerde ve özel laboratuvarda da, 350 lira karşılığında yapılıyor.  

Politik bir şovla, tarihi bir müzenin ibadethaneye çevrilmesi sırasında yüzbinlerce insan yüksek bulaş riskine rağmen bir araya getirilirken, baroların ya da yasal bir partinin bazı yöneticilerinin bir şehirden diğerine yapmak istedikleri barışçıl yürüyüş talepleri Salgın gerekçesiyle geri çevriliyor.

Fırsatçılık ve yolsuzluklar bir madalyonun iki yüzü

Salgın fırsatçılığı ve yolsuzluk bir madalyonun iki yüzü gibidir. Yani biri diğerinden ayrı olamıyor. Şöyle ki; normal zamanlarda burjuva hukukuna en uygun biçimde davranan hükümetler bile, krizle ya da bir ciddi salgınla karşılaştıklarında (daha hızlı kararlar alabilme gerekçesiyle), standart hukuki prosedürden hızla uzaklaşıyorlar. Devletten bağımsız ya da özerk denetim birimlerinin olmaması ise bu kararların sorgulanmasını önlüyor.

Bu durum bazı sermaye sahipleri ve politikacılar için iyi bir fırsat oluştururken, aynı zamanda da, hali hazırda yolsuzluklara bulaşmış bir düzende yeni yolsuzlukların önünü açıyor.

Bu yolsuzluklar ya da usulsüzlükler; Salgınla ilgili olarak halktan toplanan bağış ve yardımların hesabının tutulmamasından, bunların nerelere harcandığına ilişkin bilgi verilmemesine, sağlık ekipmanı ve büyük çapta zorunlu gıda ve temizlik malzemesi alımına ve dağıtımına, hatta salgınla mücadele etmek amacıyla kurulmuş olan yeni örgütlerin yönetimine yandaşları atamaya kadar çeşitli biçimlerde gerçekleşiyor. Eğer ülke hali hazırda despotik bir tarzda yönetiliyorsa, hem fırsatçılığın, hem de yolsuzlukların boyutu daha da büyüyor.

Daha az test kiti, daha az tedavi imkânı

Diğer yandan böyle yolsuzluklar Salgınla mücadelede çok önemli olan test kitlerinin, tedavi ve karantina imkânlarının ve diğer mücadele araçlarının maliyetini artırarak Salgınla mücadeleyi zayıflatıyor. 

Bunun sonucunda başta yoksullar olmak üzere, toplumun ezilen kesimleri için artık daha az test kiti, tedavi ünitesi ve yoğun bakım yatağı kalıyor. Bu kesimler tedavi edilemediğinde, ülkenin bir türlü Salgın sarmalından kurtulması mümkün olmadığı gibi, yeni izolasyon önlemleri ve eve kapanmalar yüzünden ekonomik tahribat daha da artıyor.

Yolsuzluklar tek bir ülke ile sınırlı değil

Şimdi resmin büyüğüne bakalım. Bunu yaptığımızda fırsatçılığın ve yolsuzlukların ya da usulsüzlüklerin bir ülke ile sınırlı kalmadığını ve tahmin edilenin çok üzerinde olmak üzere çok büyük boyutlarda olabildiğini, kısacası bunun sistemik bir konu olduğunu, görebiliyoruz.

Öncelikle, halkın bütçe hakkını savunarak, katılımcı, hesap verilebilir ve şeffaf bütçeleme yapılması konusunda uluslararası çapta araştırmalar yapmak, raporlar düzenleyerek hükümetlere yol göstermek amacıyla kurulmuş olan bir örgüt Korona Salgını sonrasında devlet bütçesinin kötüye kullanımlarının arttığını, Salgın ile mücadele adı altında yapılan büyük çaptaki kamu harcamasının toplumun en çok ihtiyaç duyan kesimlerine gitmediğini, dahası bunun dünya çapında yaygın bir durum haline geldiğini ileri sürerek acil önlem alınması gerektiğini söylüyor ve çözüm olarak da şeffaflığın, gözetimin ve katılımcılığın ciddi düzeyde artırılmasını öneriyor.(1)

Yolsuzluklar hem gelişkin hem azgelişmiş ülkelerde mevcut

Örneklere nekro kapitalizmin çağdaş politik figürlerinin başında gelen Trump ve ABD’den başlayalım. Brookings Enstitüsü’nün web sayfasında yer alan bir makaleye göre;  Korona Salgını ile ilgili olarak yapılan devlet harcamalarından,   başkanlık seçimleri sırasında Trump’ın seçilmesi için lobicilik faaliyetinde bulunan 27 şirket sadece birkaç hafta içinde 10,5 milyar dolarlık; Trump’ı destekleyen 100’den fazla diğer şirket ise 273 milyon dolarlık paylar aldı.(2)

İkinci örneğimiz Salgında yeni vaka sayısında Brezilya’yı geçerek ilk sıraya oturan Hindistan. Hindutva Faşizminin tipik örneğini sergileyen Narendra Modi Başbakanlığındaki Hindistan Hükümeti bu yılın Mart ayında Başbakanlık bünyesinde bir Acil Yardım Fonu kurdu.

Fonun amacı Salgında kullanılmak üzere yurttaşlardan bağış toplamak ve bununla ülke çapında acil ihtiyaçları karşılamaktı. Ancak bu fonda ne kadar para biriktiğine ilişkin bir veri ya da bilgi kamuoyu ile paylaşılmadığı gibi, toplanan paraların nereye harcandığı konusunda da bilgi verilmiyor. Hatta bu konuda parlamentoya bilgi vermek zorunda kalan devletin çeşitli kurumlarının verileri birbirini tutmuyor. Örnek olarak Fonun resmi web sayfasında bu paralarla yerli imalatçılardan 50,000 solunum cihazı satın alındığı bilgisi var ama Sağlık Bakanlığı kendilerine 20 Temmuz itibariyle sadece 17,100 adet solunum cihazının teslim edildiğini, bunların da hastanelere dağıtıldığını söylüyor.(3)

Türkiye’de ise, CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Sağlık Bakanlığı bürokratlarının peş peşe istifa etmeleri ve görevden alınmalarının yanı sıra, Covid-19 virüsünün tespiti için üretilen yerli PCR testlerine ilişkin tartışmalarla ilgili 10 Haziran'da Sağlık Bakanının yanıtlaması istemiyle Meclise yazılı bir soru önergesi sundu. Çünkü Salgın sürecinin başlamasıyla birlikte Sağlık Bakanlığı test kitlerini Ushaş adlı bir şirket üzerinden temin ediyor ve Ushaş da test kitlerini tek bir firmadan (Bioeksen)  satın alıyordu.

Murat Emir, Ushaş'ın yerli PCR testlerini neden sadece Bioeksen firmasından satın aldığı, bu testlerden kaç adet satın alındığı gibi sorularının hiç birini Bakanın yanıtlamadığını, kamuoyuna da bu konuyla ilgili şeffaf bir şekilde bilgi verilmediğini, öte yandan bu kitlerin yalnızca yüzde 40 doğruluk oranına sahip olduğunun ortaya çıktığını açıkladı.(4)

Mali denetim firması neden test kitlerinin alımını, dağıtımını yönetir?

Son ve belki de en çarpıcı örneğimiz ise İngiltere’den. Bilindiği gibi bu ülkede bir süredir sağcı, neo- muhafazakâr, neo liberal karakterli bir Boris Johnson Hükümeti iktidarda ve bu hükümet Salgından bu yana aldığı kararlarla neo-liberalizmin fırsatçılık konusunda hiçbir sınır tanımadığını gösteriyor.

Günlük 4 bin yeni vakanın görüldüğü ülkede şu ana kadar Salgından hayatını kaybedenlerin sayısı 42 bine yaklaştı. 400 bin civarında enfekte olmuş insan var. Kısaca, sürü bağışıklığı stratejisinin ilk uygulayıcılarından olan bu ülkede bu strateji Salgının hızını daha da artırınca (Salgının ikinci dalgasının da gelmekte olduğu gerçeği ile birlikte), bu durum iktidar tarafından bir fırsata dönüştürüldü ve bütün ülkenin teste tabi tutulmasını içeren devasa boyutta bir programın başlatılması kararı alındı.

“Project  Moonshot” (Aya Yolculuk Projesi) adlı bir proje altında Ekim ayından itibaren ülkede yaşayan 68 milyon insana her hafta düzenli olarak test uygulanacak. Böylece günde yapılan test sayısının 326 binden 10 milyona çıkartılması planlanıyor. Böyle bir devasa test programının maliyetinin 100 milyar doların üzerinde olacağı tahmin ediliyor.

“Bunda kötülük nerede” diye sorulabilir. Kötülük şurada ki bu iş ülkenin, belki de dünyanın en itibarlı sağlık sistemlerinden biri olan Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS)  sorumluluğunda ya da yönetiminde yapılmayacak. Bu işin yarısından fazlası (15 iş akışından 8’i) özel sektöre, üstelik de sağlıkla hiçbir ilgisi olmayan İngiltere çıkışlı Deloitte adlı bir uluslararası mali müşavirlik ve denetim firmasına verildi.

“Sağlık alanındaki en büyük özelleştirme yaşanıyor”

Hükümetin bu kararını muhalefetteki İşçi Partisi Milletvekili C. Lewis ifşa etti. Lewis bu operasyonun ülkedeki,  tarihsel olarak sağlık alanında yapılan en büyük özelleştirme operasyonu olduğunu ileri sürdü.(5)

Bu durum neo-liberalizmin ana ayaklarından biri olan özelleştirmelerin önümüzdeki süreçte de devam edeceğini gösteriyor. Zira bu yöntem sermaye için hem yeni kârlar, hem de onun devletteki uzantıları için ciddi bir servet edinme imkânı yaratıyor.

Nitekim böyle büyük bir projenin, kamuya ait bir sağlık kuruluşuna değil de, konuyla ilgisi olmayan bir danışmanlık kuruluşuna verilmesinin nedeninin sadece ülkenin çökertilen sağlık alt yapısı ve neo-liberal hükümetlerin beceriksizliğiyle ilgili olmadığı, asıl amacın, Salgından bazı büyük sermaye gruplarının ve onların temas içinde olduğu devlet görevlilerinin büyük kazançlar sağlaması olduğu ileri sürülüyor.(6)

Aslında daha önceden de, Mart ayı sonunda Başbakan Johnson, krizi fırsata çevirmiş ve Başbakanlıkta, merkezinde Deloitte firmasının yer aldığı bir kriz masası kurmuş ve firmayı da toplamda 15 milyar poundu bulan kişisel koruma ekipmanlarının satın alınması işini yönetmekle yetkilendirmişti. Bu ekipmanların satın alınması, depolanması, dağıtılması işleri ise DHL, Unipart ve Movianto gibi dev şirketlere verilmişti.(7)

Amaç maddi çıkar sağlamaksa…

Görüldüğü gibi büyük sermaye ve onlarla işbirliği içindeki politikacılar açısından; işletmelerin mali yönden denetimi ya da araç muayene istasyonu ihalesini yapılması ile ölümcül bir virüsün test ekipmanlarının satın alınması ve her hafta milyonlarca testin yaptırılması arasında hiç bir fark yok. Bu nedenle de NHS gibi tarihsel bir kurum devre dışı bırakılabiliyor ve bu iş küresel bir mali danışmanlık şirketine verilebiliyor.

Diğer taraftan sağlık emekçileri (Türkiye’de olduğu gibi), Salgınla özveri ile mücadele ederken hastalanıyorlar, hayatlarını kaybediyorlar, evlerinden, sevdiklerinden uzak kalıyorlar. En doğal talepleri dahi yerine getirilmezken, Ankara’da son günlerde yaşandığı gibi, hedef gösteriliyorlar, kendilerine “tıbbi atık” deniliyor, hatta hastaneleri basılıp silahlı saldırılara maruz kalıyorlar.

IMF bile tepkili

Daha önce de vurguladığımız gibi, fırsatçılığın diğer yüzü yolsuzluk ya da kamu görevini kötüye kullanmaktır. Günümüzde (özellikle de Korona Salgını sonrasında) artan yolsuzluklar kapitalizmin etik olarak da nasıl bir çürüme içinde olduğunu gösteriyor.

Bu çerçevede bir IMF çalışması yolsuzlukların Korona Salgını öncesinde de var olduğunun, ancak Salgınla birlikte şu nedenlerden dolayı yolsuzluklarla mücadelenin çok daha önemli bir hale geldiğinin altını çiziyor:

Salgın ile mücadele ederken devletlerin ekonomideki rolü belirgin bir biçimde arttı. Bu da potansiyel olarak yolsuzlukların önünü açtı. Diğer yandan Salgınlar insanların kamuya ve kamu kurumlarına olan güveninin sorgulanmasına neden oluyor. Sağlık hizmetlerine olan talebin böyle yüksek olduğu dönemlerde etik davranışlar ve sorgulamalar çok daha belirgin bir hal alıyor.  Yolsuzluklarsa ülkenin krizle etkin bir biçimde mücadele etmesini önlerken, ekonomide oluşan hasarı daha da artırıyor, politik ve sosyal uyumu, bütünleşmeyi ortadan kaldırıyor, sosyal çözülmeye neden oluyor. Ayrıca, Salgın nedeniyle verilen kamusal destekler yüzünden kamu maliyesi kötüleşiyor ve yeni vergi ihtiyacı doğuyor. Yolsuzluklar son tahlilde halkın üzerindeki verginin yükünü artırıyor.(8)

Söz konusu kâr ise gerisi teferruattır

Sonuç olarak, diğer örneklerde de görüldüğü gibi, İngiliz Hükümetinin Korona testlerinin yaptırılması ile ilgili kararı,  kapitalist düzende büyük kârlar söz konusu olduğunda ne doğanın, ne de insan-toplum sağlığının artık teferruattan öte bir şey olmadığını gösteriyor.

Bu yüzden de, kâr amaçlı bir üretim sistemi olan kapitalizm ortadan kaldırılmadığı sürece insan ya da toplum sağlığının korunabilmesinden ya da mevcut salgınla, hem de gelecekteki yeni salgınlarla baş edebilmek mümkün değil.

Nasıl ki ekonomik krizler (ve artık) salgınlar kapitalizmin inkâr edilemez birer gerçeği ise, kapitalist devletlerin bunlara karşı yenik düşmesi de bu gerçeğin kaçınılmaz bir sonucudur.

Dip notlar:

(1)     Advocacy for accountable budgets is especially critical in COVID-19 era”, International Budget Partnership info@internationalbudget.org (4 June 2020).

(2)       https://www.brookings.edu/research/addressing-the-other-covid-crisis-corruption (22 July 2020).

(3)       https://theconversation.com/india-why-secrecy-over-narendra-modis-coronavirus-relief-fund-damages-democracy (11 September 2020).

(4)       https://www.birgun.net/haber/turkiye-deki-test-kitleri-bozuk-cikti-5-burokrat-gorevden-alindi (22 Temmuz 2020).

(5)       https://www.opendemocracy.net/en/dark-money-investigations/deloitte-gets-another-huge-covid-contract-for-crazy-plan-to-test-millions-each-day (21 September 2020).

(6)       Julie Hyland, “UK firms awarded billions in NHS/government contracts amid failure of COVID-19 testing system”, https://www.wsws.org (21 September 2020).

(7)       https://www.bma.org.uk/news-and-opinion/outsourced-and-undermined-the-covid-19-windfall-for-private-providers (8 September 2020).

(8)       Vitor Gaspar, Martin Mühleisen, Rhoda Weeks-Brown, “Corruption and COVID-19”, https://blogs.imf.org (28 July 2020).