Özelleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özelleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2020 Salı

COVİD-19 VAKALARI TEKRAR ARTARKEN ÖNE ÇIKAN İKİ ÜLKE DENEYİMİ





COVİD-19 VAKALARI TEKRAR ARTARKEN ÖNE ÇIKAN İKİ ÜLKE DENEYİMİ

Mustafa Durmuş

15 Haziran 2020

(‘15 Haziran Dünya Yaşlılara Şiddet ve Suistimal Farkındalık Günü’nde yaşlılarımıza saygıyla…)

Bir süre önce açıklanan “normalleşme” programına uygun bir biçimde, sokağa çıkma kısıtlamaları ve yasakları kaldırıldı. Böylece ara verilmiş ekonomik faaliyetler (önem sıralarına göre) aşamalı olarak tekrar başlatıldı. Salgın nedeniyle üretiminin durdurulduğu bir kısım özel sektörde çalışan işçiler, emekçiler fabrikalara, işyerlerine ve hizmetler sektöründeki esnaf ve emekçiler de hizmet mekânlarına tekrar gitmeye başladılar.

2 haftada yüzde 58 artış

Yeniden açılma sürecine ait salgın verilerine göre, bu gevşeme ile birlikte günlük vaka sayısında da belirgin bir artış oldu. Öyle ki 1 Haziran’da 827 olan günlük vaka sayısı (özellikle de bu ayın ikinci haftasında) belirgin bir şekilde arttı ve dün 1,567 oldu.(1) Böylece normalleşmenin ilk ayı olan Haziran başından bu yana geçen iki haftada vaka sayısındaki artış yüzde 58 oldu.

Bu gelişmeden haklı olarak endişe duyan uzmanlar, bu artışların ikinci bir salgın dalgasının değil, ilk dalga sürerken kapanma önlemlerinden erken vazgeçmenin, aşırı iyimser bir gevşetmenin bir sonucu olduğunu belirtiyorlar.

Dünyada ikinci dalga ihtimali
Diğer yandan dünyada durum biraz daha karmaşık gelişiyor. ABD başta olmak üzere Merkez ekonomilerde ilk çeyreğe ilişkin olarak açıklanan çok yüksek ekonomik daralma verilerinin piyasalar üzerinde yarattığı olumsuz etkiye ek olarak, salgında ikinci dalga yaşanması ihtimali borsaları etkilemeye başladı. Başta ABD borsaları olmak üzere uluslar arası borsalarda ikinci dalga satışları hala sürüyor.

Öyle ki Wall Street bu yılın Mart ayının ortasından bu yana en şiddetli düşüşünü yaşadı. S&P 500 yüzde 5,9; Dow Jones yüzde 7 ve Nasdaq yüzde 5,3 düştü. The Cboe Volatility Index (hassasiyetin arttığı gösterir) adı verilen ve supap endeksi olarak da bilinen endeks ise yüzde 4,1 oranında arttı. Benzer düşüşler Avrupa piyasasında da yaşandı. Stoxx 600 index yüzde 4,1 ve FTSE 100 index yüzde 4 düşüş gösterdi. Çin'de (gelen pozitif verilerin etkisiyle) kayıplar daha sınırlı kalsa da, Japonya'da Nikkei index yüzde 3,5; Güney Kore'de KOSPI index yüzde 3; Hong Kong'da Hang Seng index yüzde 2,2 düştü. (2)

Bu arada salgın coğrafi olarak yer değiştirmeye de başladı. Başta Brezilya olmak üzere Latin Amerika’da salgın ve buna bağlı olarak ölümler hızla yayılıyor.
Kısaca Korona salgını dünyada da, Türkiye’de de bitmediği gibi, yeni veriler erken açılmanın vaka sayılarını artıracağını ve ikinci bir dalganın da gündemde olduğunu gösteriyor.

Salgınlar çağındayız

O halde şu tespitin doğruluğunu kabul etmek durumundayız: Bu salgın bir kerelik değil, bir kez görülen “siyah kuğu” değil, mevsimsel değil. Eğer mutasyona uğrarsa tekrar gelecek demektir. Ayrıca biyo çeşitlilik kaybından dolayı başka pandemiler de söz konusu olacaktır. Ormansızlaştırma ve beraberinde kurulan vahşi hayvan pazarları insanların vahşi hayvanlarla yakın temas kurmasına neden oluyor ki bu hayvanlardan gelecek virüslere karşı bağışıklığımız mevcut değil. Kısaca başka salgınlar da olacak ve önümüzdeki yıllarda ormansızlaştırma, biyo çeşitlilik kaybı ve iklim değişikliği nedeniyle yeni salgınlarla karşılaşacağız. (3)

İki ülke iki sonuç

Korona salgını ile mücadelede birbirinden büyük ölçüde farklı yöntemler izleyen iki ülkedeki hem sağlıkla, hem de ekonomik durumla ilgili sonuçları kıyaslamak faydalı olacak.

Bu iki ülke İsveç ve Yeni Zelanda. İsveç çok tartışmalı “sürü bağışıklığı” stratejisini uygulayan, Yeni Zelanda ise neredeyse tam bir kapanmayı uygulayan iki zıt örnek oluşturuyor.

Salgının en hızlı yayıldığı aylardan olan Mayıs ayı itibarıyla milyon başına toplam ölüm açısından Batı Avrupa’da en tepede Belçika, İspanya ve İtalya geliyor. Diğer yandan ölüm artış hızı açısından bakıldığında İsveç, Fransa’yı, İtalya’yı, İspanya ve ABD’yi geçip 6,2 oranı ile İngiltere’den (6,6) sonra ikinci sıraya oturuyor. İsveç, bu açıdan İskandinav ülkeleri arasında açık ara önde. Çünkü bu oranlar Danimarka’da 1,5 ve Norveç’te 0,1.

Haziran’a girildiğinde bu tablo daha da netleşiyor ve İsveç milyon başına günlük ölüm oranlarında ilk sıraya yükseliyor: Günde milyonda 5,7 ölüm (Nüfusu 10 milyon olan İsveç’te bu 57 ölüm demek oluyor). Bu oranlar salgının en etkili olduğu İngiltere’de 3,7 ve ABD’de 2,9. (4)

14 Haziran itibarıyla 1 milyon başına ölüm açısından İsveç 483 ölüm ile dünyada 5. Sırada yer alıyor. İsveç’in önünde İtalya (568), İspanya (580), İngiltere (614) ve Belçika 833) yer alırken, Fransa (450) ve ABD (356) İsveç’in gerisinde kalıyor. 

Buna karşılık Okyanusya’daki Yeni Zelanda’da 1 milyon başına ölüm sayısı sadece 4. (5) Bu ülkenin nüfusu 4,8 milyondan biraz fazla (yani İsveç’in nüfusunun yarısı kadar bir ülke). Bu ülkede şu ana kadar toplam 1,504 Koronavirüs vakası görüldü ve bu virüsten toplamda sadece 22 kişi hayatını kaybetti. Son 15 gündür yeni vakanın görülmediği ve hatta son hastanın da tedavi edilerek evine gönderildiği ileri sürülüyor. (6)

Büyük kaybın nedeni “sürü stratejisi” ve özelleştirme

Dünyanın en uzak köşesinde yer alan, nüfusu da daha az, bu nedenle de virüsün yayılımı açısından Avrupalı bir ülke olan İsveç’e karşı daha korunaklı-avantajlı olduğu, bu sayede salgından daha az insani kayıpla çıktığı ileri sürülebilirse de, İsveç’in komşuları olan Norveç ve Danimarka’nın da İsveç’ten daha iyi durumda olması sorunun nedeninin bu ülkede uygulanmış olan ve ilerde ele alacağımız “sürü stratejisi” ve sağlık ve bakım alanındaki özelleştirmeler olduğunu gösteriyor.

Çünkü İsveç’teki ölümlerin yüzde 90’ı 70 yaş ve üzeri yaşlı nüfus arasında ve bunların çoğunluğu da devlete ait bakım evleri ya da devletin fonladığı evde bakımlarda gerçekleşti. (7)

Sağlık alanındaki bütçe kısıntıları, özelleştirmeler ve beraberinde gelen çalışan personelin esnek çalıştırılıp güvencesizleştirilmesi bu ülkedeki ölüm oranlarının yüksekliğinin asıl nedenini oluşturuyor.

Öyle ki; Belediyelerin yüzde 96’sı kemer sıkmaya ilk olarak yaşlı bakım hizmetlerinden başladılar. Bunun sonucunda 1980 yılı öncesinde bir bakım emekçisi günde en fazla 4 ev ziyareti yaparken, bu sayı 2015 yılında 12’ye çıktı, Korona salgını ile bu sayı daha da arttı. Sağlık ve bakım emekçilerinin koruyucu ekipmanları yetersiz kaldı.  Özellikle de evde bakım yapanlar kendi önlemlerini kendileri almak zorunda bırakıldılar. Böylece yaşlılar, koruyucu ekipmandan mahrum personelin virüsü onlara istemeden de olsa bulaştırması yüzünden öldüler. (8)

Keza bakım hizmetleri “serbest tercih” adı altında özelleştirildi. Öyle ki Stockholm’de sadece bir bölgede böyle 50 civarında özel birim faaliyet gösteriyor.  Bunlar kendi aralarında koordineli çalışmıyorlar. Bu da salgınla mücadeleyi sekteye uğratıyor. Ayrıca bakım emekçilerinin güvencesizliği ölümleri artırdı. Salgın başladığında bu emekçilerin yüzde 40’ı saatlik sözleşmeli olarak çalışıyordu. Bunlar geri kalan zamanlarında da çalışmak zorunda olduklarından, kendilerini yeterince virüse karşı koruyamadılar ve yaşlı hastalarına bulaştırdılar. (9)

Ekonomik toparlanma da sağlanamadı

Üstelik bu strateji ekonominin canlanmasını da sağlamadığı gibi, ekonominin ciddi oranda daralmasıyla sonuçlandı. Öyle ki ülke İkinci Dünya Savaşından bu yana görülen en yüksek daralmayı bu yıl yaşayacak.

Oysa İsveç modeli altında, “gereksiz bir biçimde polis devleti uygulamalarına başvurmaksızın halkın salgına karşı korunabileceği, aynı zamanda da ölçülü bir yöntemle salgın sırasında ekonominin bir bölümünü açık tutarken, kalan bölümlerinin de hızla toparlanmasına imkân sağlanarak, ekonomiye verilebilecek zararın asgaride tutulabileceği ileri sürülmekteydi”. (10)

OECD’nin son raporu İsveç’in bu yıl ikinci bir salgın dalgası olmazsa yüzde 6,7; eğer ikinci bir dalga olursa yüzde 8,9 küçüleceğini öngörüyor. Aynı raporda Yeni Zelanda’da beklenen ekonomik küçülmenin ise sırasıyla yüzde 7,8 ve yüzde 10 olacağı tahmin ediliyor. (11)

Kısaca “sürü stratejisi” salgının yayılmasını azaltmadığı, buna karşılık vaka ve ölüm sayılarını artırdığı gibi (ülke milli gelirinin yüzde 16’sına denk bir devlet desteği sağlanmasına rağmen) ekonomiyi de canlandıramadı.  Yeni Zelanda ekonomisi ise İsveç’ten 2,2 puan daha fazla daralacak olsa da, asgariye indirdiği insani kayıplarla salgınla mücadelede en başarılı kamucu modellerden biri olarak tarihe geçti bile.

Pişmanlık itirafı

İsveç’te izlenen sürü stratejisi ile ilgili olarak ilk pişmanlık bu stratejiyi planlayan uzmandan geldi.

İsveç Hükümetine sürü bağışıklığı stratejisini öneren ve hükümetin bu öneriyi hayata geçirmesini sağlayan epidemiyolojist A. Tegnell  kendisi ile yapılan bir radyo söyleşisinde bu stratejinin gereğinden çok fazla ölüme neden olduğunu, bugün olsa daha farklı bir strateji üzerinde düşünülebileceğini açıkladı. (12)

Yeni Zelanda’nın başarısı: Açıklık, güven, demokrasi ve bütçe hakkı

Yeni Zelanda’nın başarısı ise; hükümetin salgınla ilgili bilgiyi halkla şeffaf bir biçimde paylaşmasına (böylece halkın hükümete olan güveninin yüzde 88’e kadar yükselmesine); güven veren, kararlı bir kolektif liderliğe; kamu personelinin tam desteğine; bilim kurulunun uyarılarına tam uyulmasına ve halkın da çok sert tedbirleri (bazı özgürlüklerinin kısıtlanmasına, geleneklerini dahi çiğnenmesine katlanarak) benimsemesine ve bunlara tam olarak uymasına bağlanıyor.

Öyle ki ülke insanının çoğu ciddi gelir kaybına uğradı, sosyal izolasyona tabi tutuldu,  spor ve eğlenme biçimleri radikal değişikliklere uğradı. Ancak bu önlemler sayesinde virüsün yayılması da önlenebildi.  Bu süreçte hükümetin ötekileştirici, dışlayıcı olmayan, böylece muhalefeti de stratejik kararlara ve uygulamalara katan tavrı çok belirleyici oldu (Parlamentonun yerine geçici olarak oluşturulan Konseyde muhalefetin sayıca çoğunluğu sağlamasına izin verildi). (13)

Kısaca Yeni Zelanda (son yıllarda neo-liberalizmin giderek ele geçirdiği bir ülke olan İsveç’ten farklı olarak) önce piyasaları ya da ekonomiyi değil, halkının sağlığını düşünen bir strateji izledi ve bunda da başarılı oldu.

Bunu yaparken de hükümet halkıyla dayanışma içinde oldu, onun güvenini kazandı, ama her şeyden önemlisi kamucu bir strateji ve buna uygun politikalar uyguladı. Yani salgınla mücadeleyi piyasaların insafına ya da bireylerin kendi almaları gereken bireysel önlemlere bırakmadı.

“Mutluluk Bütçesi”

Bu ülke ayrıca adına “Mutluluk Bütçesi” ya da  “İyilik Bütçesi” (Well Being Budget) denilen ve diğer ülkelere de örnek teşkil edebilecek yeni bir bütçe modeli ile salgınla ve ekonomik daralmayla mücadelesini başarı ile uyguluyor.

Mutluluk Bütçesi ilerici, içermeci, bütünlükçü, ulusal kaynaklarını bütün toplum için kullanmayı amaçlayan bir vizyonla hazırlanıyor ve tüm bütçe süreçlerinde halkın etkin katılımını ve denetimini (bütçe hakkının kullanılmasını)  hedefliyor. Böylece (başlangıçtaki kazanımları göreli olarak daha az olsa da), orta ve uzun vadede hem ekonomik, hem de politik anlamda çok ciddi sosyal kazanımlar içeriyor.

Kısaca Yeni Zelanda’nın bu bütçesinin 5 temel önceliği söz konusu: (i) Düşük karbonlu bir ekonomi yaratmak (ii) Sosyal ve ekonomik fırsatlar yaratan teknolojik yenilikleri artırmak (iii) Ülkenin asıl sahipleri olan yerli Maoriler ve diğer dezavantajlı gruplar için gelir, beceri ve fırsat artışları yaratmak (iv) Çocuk yoksulluğunu ve aile içi şiddeti azaltmak (v) Özellikle de gençler için olmak üzere ruh sağlığını korumaya ilişkin hizmetleri artırmak. (14)

Böylece bütçe hazırlanırken (1980 ve 1990’larda bu ülkede de olduğu gibi  öncelik verilen) neo-liberal mali disiplin, mali şeffaflık, kamu yönetiminde etkinlik ve ekonomik büyüme kavramlarından ve toplumsal refahın GSYH ile ilişkilendirilmesinden vazgeçiliyor. Bunların yerine başarı ölçütü olarakYaşam Standardı Çatısı” ölçütü altında mevcut “mutluluk” durumuna etki eden 12 alan ve gelecekteki “ mutluluk halini” etkileyecek olan 4 varlık belirleniyor. Bunlar OECD’nin Daha İyi Bir Yaşam Endeksi ile uyumlu 61 ilerici gösterge ile destekleniyor.

Tahammülün neresindeyiz?

Sonuç olarak, Koronavirüs salgınının bitmediği, ekonomik toparlanma adı altında kâr çıkarımına öncelik verilmesi yüzünden gerçekleştirilen erken açılma ve kontrolsüz gevşetmenin salgın vakalarının artmasına neden olduğu açık.
Ayrıca ilk salgın dalgası sürerken, ikinci bir dalganın da yaşanabileceği ihtimali giderek artıyor. Kaldı ki bu salgın sona erse de kapitalizmin neden olduğu metobolik yarılmanın bundan böyle bizleri yeni salgınlarla baş başa bırakacağı da görülüyor.

Bu yüzden de bütün mesele bu salgınlara neden olan üretim tarzına, siyasal ve sosyal sisteme, bu sistemde sermayenin doğa üzerindeki hegemonyasına, sağlık ve bakım alanındaki kesintilere, özelleştirmelere, özcesi insan ve toplum sağlığının kâr çıkarımına kurban edilmesine daha ne kadar tahammül edeceğimizdir.

Dip notlar:

(1)  Türkiye’de günlük Koronavirüs tablosu, https://covid19.saglik.gov.tr/(15 Haziran 2020).
(3)  Gaël Giraud: Will COVID Lead to Authoritarianism?, https://www.ineteconomics.org/perspectives/podcast/gael-giraud (11 June 2020).
(4)  DSÖ’nün günlük verilerinden hesaplanmıştır.
(7)   Sweden, the pandemic and precarious working conditions”, https://www.socialeurope.eu (10 June 2020).
(8)  Agm.
(9)  Agm.

(10)                Mike Whitney, “Sweden Is Right. The Economy Should be Left Open”, https://www.globalresearch.ca/sweden-right-economy-should-left-open (20 April 2020).

(11)                OECD Economic Outlook, Volume 2020 Issue 1: Preliminary version, No. 107, OECD Publishing, Paris,
(13)                Grant Duncan, “New Zealand’s coronavirus elimination strategy has united a nation. Can that unity outlast lockdown?”, https://theconversation.com (15 April 2020).
(14)                Chye-Ching Huang with Paolo de Renzio and Delaine McCullough, New Zealand’s “Well-Being Budget”: A New Model for Managing Public Finances? (May 2020), International Budget Partnership, https://www.internationalbudget.org/wp-content/uploads/new-zealand-well-being-budget-may-v2-2020.pdf.





15 Aralık 2019 Pazar

“SİMİT SARAYI” DEVLETLEŞTİRMESİ, ÖZEL OKUL BATIŞI DERKEN “AHBAP-ÇAVUŞ AKRABA KAPİTALİZMİ” VE DERVİŞ’İN UZATTIĞI “CAN SİMİDİ”



“SİMİT SARAYI” DEVLETLEŞTİRMESİ, ÖZEL OKUL BATIŞI DERKEN “AHBAP-ÇAVUŞ AKRABA KAPİTALİZMİ” VE DERVİŞ’İN UZATTIĞI “CAN SİMİDİ”

Mustafa Durmuş

15 Aralık 2019



Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nca hazırlanan bir rapora göre(1):Türkiye’de, 1986- 2016 yılları arasında yapılmış olan 68 milyar dolarlık özelleştirmenin yüzde 87. 9’u AKP Hükümetleri döneminde yapıldı.

Yani mevcut siyasal iktidar Cumhuriyet tarihinin sadece iç ve dış borç şampiyonu değil,  aynı zamanda özelleştirme şampiyonu.

İktidar son zamanlara kadar her fırsatta özelleştirme yanlısı olduğunu açıkladı, buna karşı çıkanları geri kafalılıkla, dinozorlukla itham etti.

Sağlık ve alt yapı hizmetlerini de Kamu Özel İşbirliği Modeli altında özelleştirirken, sadece 20 Şehir Hastanesi üzerinden önümüzdeki 25 yıl boyunca gelecek nesilleri 142 milyar doların üzerinde bir ödeme yükümlülüğü (2) altına sokmakta bir sorun görmedi.
Hatta ısrarla Tank Palet Fabrikasının işletmesini Katar sermayeli bir yerli kuruluşa devrederek özelleştirdi. Bu arada Kanal İstanbul Projesi güzergâhı üzerinde yer alan onlarca dönümlük arazinin de Katar Emirinin bir yakınınca satın alındığı(3) ortaya çıktı.

O halde neden, T. Varlık Fonu’na devredilmiş bulunan Ziraat Bankası’na bağlı bir girişim sermayesi şirketi üzerinden Simit Sarayı’nın yüzde 51 hissesini satın almak yoluyla (4) devletleştiriyor?

Buna karşılık örneğin yüzlerce okula sahip bir Özel Eğitim Kurumunun batmasına izin veriyor, çocukların mağdur olmasına rağmen (5) onu devletleştirmiyor?

Yeniden devletleştirmeyi savunmayan, yeni bir kamusallık anlayışında meselenin ele alınması gerektiğine inanan bir bakış açısından sormadan edemiyoruz:  Eğitim hizmeti, simit kadar değerli değil mi? Ve ya simidi eğitimden daha değerli ve toplumsal olarak daha önemli kılan şey nedir? Ya da iktidar için sadece İmam –Hatip Okulları ve Meslek Liselerinde verilen eğitim mi değerlidir?

Bundan sonra bu alanda ortaya çıkabilecek gelişmeleri anlayabilmek için bugünden şu soruların yanıtlarını aramamız gerekiyor:  

Siyasal iktidarın yeni yönelimi bundan böyle devletleştirmeler midir?

Siyasal iktidarın ekonomiye olan müdahale politikalarını bundan böyle pragmatizm mi yönlendirecek?

▪”Eş-Dost-Akraba Kapitalizminin” bu özelleştirme ve devletleştirmelerde etkisi var mı?

Bu arada mevcut siyasal iktidarın ekonomi stratejisinin temelini oluşturan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının” mimarı Kemal Derviş iki gün önce bir yazısında “Crony Capitalizm” adı altında bu Ahbap-Çavuş-Akraba Kapitalizmini anlatıyor (6).

Merakla bizden de bahsediyor mu diye baktığımızda maalesef bunu Çin, Rusya ve Orta Doğu’daki bazı Arap ülkeleriyle sınırlı tuttuğu görülüyor. Tam da “bizde ne olduğunu anlayabiliriz artık” derken Derviş bunu uzattığı can simidiyle boşa çıkartıyor(!) Demek ki neymiş bizdeki Ahbap-Çavuş-Akraba Kapitalizmi değilmiş (!)

▪Son olarak kuşkusuz şu sorunun yanıtını aramalıyız: Bundan böyle emek örgütleri bu gelişmeler karşısında nasıl bir tutum almalı, nasıl bir demokratik mücadele biçimi örgütlemelidir?

DİP NOTLAR:

(1)  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Türkiye’de Özelleştirme, 2016, s. 11.
(2)  “CHP raporu: Şehir hastanelerinin 25 yılda kamuya getireceği yük 142 milyar dolar”, https://t24.com.tr (14 Kasım 2019).
(6)  Kemal Derviş, “Cronies everywhere”, https://www.project-syndicate.org (13 December 2019).


11 Kasım 2018 Pazar

YENİ CEZAEVLERİ: YENİ İSTİHDAM VE KÂR ALANLARI MI?


YENİ CEZAEVLERİ: YENİ İSTİHDAM VE KÂR ALANLARI MI?

Mustafa Durmuş

11 Kasım 2018

Yazılacak, konuşulacak konu bulunmasında zorluk çekilmeyen ülkeler sıralaması yapılsaydı Türkiye muhtemelen ilk sıralarda yer alırdı. Öyle ki siyaset, ekonomi, uluslararası ilişkiler, hangi alanda olursa olsun her an, her saat yeni bir konu ortaya atılıyor ya da yeni bir açıklama yapılıyor. Bunu da genellikle ülkeyi yöneten iktidar blokunun siyasetçileri yapıyor.

Belki bunlar gündem oluşturmak ya da gündemi değiştirmek için yapılıyor. Ama bu çabalar bizlere en azından sosyal medya aracılığıyla yazmak ve görüşlerimizi belirtmek fırsatı veriyor. Ana akım medyada, hatta yerel basında dahi yer bulma olanağımızın yok denecek kadar az olduğu gerçeği de göz önüne alındığında bunun ne kadar önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor.

YOZGAT’A BÜYÜK HİZMET (!): YENİ BİR CEZAEVİ

Bu açıklamalardan biri “yeni” ya da “akıllı” cezaevleriyle ilgiliydi ve birkaç gün önce, bir milletvekili tarafından Yozgat’ta çok yakında hizmete açılacak olan yeni tip cezaevinin tanıtımını sırasında yapıldı.

Yozgat'ta yapımı devam eden yaklaşık 4 bin kişilik T Tipi Kapalı ve Açık Cezaevinde incelemelerde bulunan Ak Parti Yozgat Milletvekili Yusuf Başer: "Yakın zamanda açılışını yapacağımız, bacasız fabrika gibi çalışacak cezaevinin hayırlı olmasını diliyorum." dedi. Bu yeni cezaevinin mahkûm kapasitesinin daha fazla ve maliyetinin yaklaşık 110 milyon lira olacağını belirten vekil, cezaevi müdürleri ve diğer personelin hali hazırda atandığını, bir taraftan da infaz memurları alımının sürdüğünü, cezaevi güvenliğinin sağlanması için bir tabur asker bulunacağını ve yapımı bittiğinde Yozgat ekonomisine, esnafına da ciddi anlamda katkısı olacağını" (1) müjdeledi. Sanırsınız modern teknolojilerle donatılmış bir fabrikanın tanıtımı yapılıyor.

CEZAEVLERİ: EŞİTSİZ, ADALETSİZ TOPLUMLARIN GERÇEĞİ

Toplumsal sınıf, inanç, cinsiyet eşitsizliği ve etnik ötekileştirmenin yaygın bir biçimde yaşandığı, sosyal adaletin ve barışın bir türlü kurulamadığı, Cumhuriyet tarihinin her gününün üçte birinin sıkıyönetimler ve OHAL’lerle geçirildiği, dört askeri darbe ve darbe girişiminin yapıldığı ve bu dönemlerde kısıtlanmış burjuva demokrasisinin dahi askıya alındığı, resmi verilere göre 300 bine yakın hükümlü ve tutuklunun bulunduğu, sadece 70 bin öğrencinin içinde tutulduğunun ileri sürüldüğü (2) cezaevlerinin işlevinin ne olduğunu tartışmaya gerek yok.

Ancak anlaşılan o ki Atlantik ötesinde ABD’de, onlarca yıldır gerçekleştirilen bir uygulamanın haberi buralara kadar gelmiş: Cezaevlerini ticari bir sektöre dönüştürüp onları yüksek kârların elde edildiği işletmelere dönüştürmek. Bunun için de cezaevlerinin işletilmesi ve yönetimini özelleştirmek.

“İstihdam ve gelir yaratmak, bölge ekonomisine katkıda bulunmak” gibi savların ardında yatan bir gerçek aslında yeni kâr alanları yaratmak olmalı. İşin gerçeği resmi raporlara göre (3) Türkiye’de de neredeyse tüm cezaevlerinin bünyesinde çok sayıda dışarıya iş yapan ticari işletmeler var. Buralarda mahkûm emeği kullanılıyor.

HALKIN REFAHINI ARTIRAN CEZAEVİ HİZMETLERİ (!)

Öncelikle şu sorulara yanıt arayarak başlayalım. Bu ve benzeri cezaevlerinde verilecek hangi hizmetler halkın refahını ve gelirini artıracaktır? Normal koşullar altında, bu yeni cezaevlerinde kalacak olanlar mahkûmlar, buralarda istihdam edilecek olanlar da bunları yönetmek ve denetlemekten sorumlu (muhtemelen de torpille işe alınmış) olan memurlar, gardiyanlar olacak.

Bunlar hangi üretken faaliyette bulunacaklar bu cezaevlerinde? Nasıl bir somut değer yaratacaklar da ülkenin ulusal hasılasını, üretimini artıracaklar, ülke ekonomisine hizmet edecekler? Yaygın söylemle, nasıl bir katma değer yaratacaklar da ekonomiye katkıda bulunacaklar?

Dünyanın hangi uygar ülkesinde yeni cezaevi açmakla övünen politikacılar ya da iktidarlar vardır? Buralarda yapılacak harcamalar doğrudan ya da kamu-özel ortaklığı çerçevesinde dolaylı olarak devlet bütçesinden karşılanacağına göre, bu işin bedelini vergi mükellefleri olarak bizler ödemeyecek miyiz? Bu kaynaklar daha verimli ve insanı ve toplumu geliştiren sivil alanlarda kullanılamaz mı?

NEDEN DOKTOR, ÖĞRETMEN, HEMŞİRE DEĞİL DE GARDİYAN?

İstihdam ve gelir yaratılması amaçlanıyorsa, bu neden üretken faaliyetler üzerinden, örneğin yeni fabrikalar ve işyerleri açarak ya da yeni eğitim ve sağlık kurumları açarak yapılmıyor? Gardiyan yerine öğretmen ya da doktor, hemşire istihdam etmek neden düşünülmüyor?

Diğer yandan resmin bütününe baktığımızda, konunun Yozgat ile sınırlı kalmadığını görüyoruz. Yani vekile haksızlık etmeyelim.

Biraz ülkedeki otoriter gidişatın, biraz da inşaata dayalı servet biriktirme stratejisinin bir parçası olarak ülkede sadece dev alt yapı inşaatları, HES’ler, AVM’ler, TOKİ binaları, dev camiler ya da aşırı büyüklükte şehir hastaneleri değil, çok sayıda yeni ya da akıllı cezaevi de yapılıyor. Yani bu işler belli bir ekonomik ve politik stratejinin ürünü.

SON 5 YILDA 103 YENİ CEZAEVİ

Şöyle ki, ülkede 5 Ekim 2018 tarihi itibarıyla toplamda 213,186 mahkûm kapasiteli 388 ceza infaz kurumu mevcut. 2006 yılından 2018 yılına kadar 213 ilçe cezaevi kapatılırken, aynı dönemde 138,320 mahkûm kapasiteli yeni 161 cezaevi yapılmış. Cezaevi yapımı 2013 yılından beri hızlanmış ve son 5 yılda 103 yeni cezaevi yapılmış. 2016 yılından sonra yapılan cezaevi sayısı ise 60 (4).

Kısaca cezaevi yapımının 2013’ten (özellikle de 2016’dan) bu yana artırıldığı söylenebilir. Sadece 2018’de açılan cezaevi sayısı 10 olmuş.

Ayrıca Adalet Bakanlığı’nın bu yıldan itibaren 2023 yılına kadar 228 yeni cezaevi inşa etmeyi planladığı ileri sürülüyor. Bu, 2018 yılında tamamlanacak 38 yeni ceza infaz kurumunun ardından, 2019 yılından 2023 yılına kadar geçen sürede her yıl yaklaşık 50 yeni cezaevi inşa edilecek demektir (5).

Bu cezaevlerinin yapım maliyetinin milyarlarca lirayı bulduğunu tahmin edebilirsiniz. Sadece bu cezaevlerinin yemek ihalelerinin dahi nasıl bir kâr imkânı yarattığını ihaleye giren firmaların aralarındaki sert rekabetten anlayabilmek mümkün. Yani cezaevlerinin yapımı ve dışarıdan hizmet alımı sırasında çok ciddi kârlar elde ediliyor. 

CEZAEVLERİ DE ÖZELLEŞTİRİLİR Mİ?

Ancak iş bununla da sınırlı kalmayabilir. Tıpkı ABD’de olduğu gibi yakında bu cezaevlerinin özelleştirilmesi gündeme gelebilir. Çünkü bu tür özelleştirmeler hem sıfıra yakın maliyetli zorunlu mahkûm emeğinin kullanılması, hem de devletten alınacak teşvikler nedeniyle çok kârlı.

Yani ABD’de mahkûmlar özel şirketlerin yönetimindeki cezaevlerinde çok düşük ücretlerle çalıştırılıyorlar. Bu mahkûmları cezaevini işleten firma dışarıya da kiralayabiliyor. Ayrıca kapasitenin altında mahkûm söz konusu olduğunda devlet aradaki farkı kapatmak için mahkûm garantisi veriyor. Yani mahkûm açığını kapatmak için olmayan mahkûm başına cezaevine para ödüyor.

MAHKÛM BAŞINA GETİRİ: 40,000 DOLAR

Bir araştırmaya göre ABD’deki özelleştirilmiş cezaevlerinde mahkûmlar kişi başına yılda ortalama 40 bin dolarlık bir gelir yaratıyor. Bu da 2 milyon mahkûmun neden hapishanelerde olduğunu kısmen açıklıyor.

Cezaevlerinin özelleştirilmesinden sonra uyuşturucu suçlarında büyük bir patlamanın yaşandığı biliniyor. Uyuşturucu suçlularının yüzde 53,5’i ise ABD nüfusunun yüzde 13’ünü oluşturan Afrikalı Amerikalılar oluşturuyor. Bu durum da aslında özelleştirilmiş cezaevlerinin mahkûm müşterilerinin asıl olarak ötekileştirilmiş etnik kimlikler olduğunu gösteriyor (6).

ABD’de özelleştirilmiş cezaevi işleten iki büyük şirket olan ve bu piyasanın yüzde 85’ine sahip bulunan CoreCivic ve GEO Group’un borsadaki hisselerinin değerinin Trump’ın iş başına gelmesinden bu yana iki kat artması ise bu işin ne denli kârlı olduğunu gösteriyor.

Özelleştirilmiş cezaevleri ile ilgili bir diğer gerçek bunların ağırlıklı olarak göçmenler için kurulmuş olması. 2016 Kasım ayı itibariyle örneğin memleketlerine gönderilmek üzere tutulan mültecilerin yüzde 65’i, sayıları ülke çapında 200’ü bulan bu özelleştirilmiş cezaevlerinde tutuluyorlardı. 2013 yılında bu şekilde tutulan 441 bin mülteci olduğu resmi raporlara geçmiş durumda. Bu cezaevlerini işleten şirketlerse devletten mülteci başına geceliğine ciddi miktarda ücret alıyorlar (7).

Kısaca özel cezaevi işletmeciliği son derece kârlı bir iş. Kapitalizmin yeni kâr çıkarım alanları yaratma konusundaki becerisi ise doğrusu parmak ısırtıyor.
1950’li yıllardan bu yana ABD’nin bir küçük modeli olmak isteyen ve son yıllarda da onun dayattığı neo-liberal ekonomik politikaları istisnasız uygulayan bir ülke olarak bu alanı bizimkilerin de değerlendirmesi beklenmeli. 

MAHKÛM: HEM İŞÇİ HEM DE TÜKETİCİ

Ancak bu tür cezaevlerinin mahkûmları aynı zamanda işletmenin hem ucuz işçileri hem de tüketicileri olacağından mahkûm sayısının azalmaması gerekiyor.

Bunun için de toplumdaki suç oranının artması, suç kavramının genişlemesi ve yargının potansiyel suçluları daha fazla bu cezaevlerine göndermesi gerekiyor. Aksi durumda mahkûm garantisi sistemi devreye girer ve bu da bütçede açığa neden olur.Bu yüzden de gelecek toplumu suçların azaldığı değil, arttığı bir toplum olmak durumunda.

İşte vekilin belki de farkında olmadan cezaevini “bacasız sanayi” diye tanımlarken yaptığı itiraf tam da bu.
………..

(1) “AK Partili Başer: Açılışını yapacağımız cezaevi bacasız fabrika gibi çalışacak, ekonomiye katkı sağlayacak”, https://www.gazetekritik.com (05 Kasım 2018).
(2) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/956296/Cezaevi_fakultesi__Turkiye_de_tam_70_bin_ogrenci_cezaevlerinde.html (10 Nisan 2018).
(3) Ceza İnfaz Kurumları İle Tutukevleri İşyurtları Kurumu’nun 2017 Yılı Faaliyet Raporu.
(4) http://www.cte.adalet.gov.tr/bilgidata/genelbilgi.asp (10 Kasım 2018).
(5) https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/12/10/hukumetin-2023-plani-5-yilda-228-yeni-cezaevi (10 Kasım 2018).
(6) Paul Buchheit, "8 Ways Privatization Has Failed America", http://www.commondreams.org (August 5, 2013).
(7) Genevieve Leigh, “Private prison companies to reap massive profits from mass immigrant detention,” http://www.wsws.org/en/articles (27 February 2017).


9 Eylül 2018 Pazar


“RABBİM CLEVELAND DEDİ”. YERSENİZ!

Mustafa Durmuş

9 Eylül 2018


Türkiye’de olaylar o kadar hızlı gelişip, gündem o kadar hızlı değişiyor ki (ya da değiştiriliyor ki) tarihsel öneme sahip bir olayın yankıları bile ancak bir hafta sürebiliyor.
Türkiye’nin en büyük ve “başarılı” özelleştirmesi olarak yıllarca siyasal iktidar tarafından savunulmuş olan Türk Telekom’un (TT) özelleştirilmesinden söz ediyorum.
Ne zaman ki TT sonunda kredi borçlarını ödeyemez duruma düşerek bankaların eline geçti, o zaman bu özelleştirmenin ayrıntıları ortaya çıktı. Öyle olunca da ortalığa temizlenmesi çok güç bir pislik yayıldı.
Çünkü bu özelleştirmenin sıradan bir özelleştirme olmadığı, tam bir soygun, talan ve içerden yağmalamaya dönüştüğü gözler önüne serildi. Bu konuda uzmanlarca çok şey yazıldığı için durumu sadece özetleyip geçeceğim.

KURUMLAR VERGİSİ DÜŞÜRÜLDÜ, 200 MİLYON LİRALIK VERGİ İADESİ YAPILDI
2005 yılında, ülke güvenliği açısından en stratejik sektörü olan iletişim sektöründe faaliyet gösteren, ülkenin en büyük ve en kârlı (sıfır borçlu) şirketlerinden biri ve tekel konumunda olan dev bir kamu şirketinin yüzde 55 hissesi (zararda olmamasına, hatta kârlı olmasına rağmen), bir hafta sonu Maliye Bakanlığı’nda yapılan yüz yüze görüşmeyle dönemin Maliye Bakanı Unakıtan’ın sözleriyle “babalar gibi”, Lübnanlı Hariri ailesinin ve Suudilerin ortak olduğu Oger’e 6,550 milyar dolara taksitli olarak, özelleştirme yoluyla satıldı. Yapılan anlaşmaya göre, şirketin bütün iletişim şebekesi ve teçhizatı 21 yıllığına Öger’e verildi.
Türkiye’deki kurumlar vergisi mükellefleri içinde ilk sıralarda yer alan bu şirket satıldıktan sonra Araplara bir kıyak daha yapıldı ve geçerli kurumlar vergisi oranı yüzde 30’dan yüzde 20’ye düşürüldü. Ama buradaki bir ayrıntı çok önemliydi. Bu kanun 1 Ocak tarihinden itibaren geçerli sayılarak dönemin parasıyla kurumun yeni sahiplerine 200 milyon lirayı aşan miktarda bir kurumlar vergisi iadesi de yapıldı.

ELİN TAŞIYLA ELİN KUŞUNU VURDU
Öger ne yaptı dersiniz? 6,5 milyar dolarlık satın alma bedelinin 1,3 milyarı dolarını 2005’te peşin olarak ödedi. 2006 yılında ödediği 1,4 milyar doların 1 milyar dolarını ise şirketten aldığı kâr paylarından (temettü) ödedi. Bundan sonra Öger’in cebinden para çıkmadı.
Yani şirket çok kârlı bir şirket olduğundan hemen yüksek kârından ödeme gerçekleşti. Bu arada kurumun verdiği hizmetler sürekli zamlanıyor, kurumda çalışanların sayısı yarı yarıya düşürülerek şirketin kârlılığı daha da yükseltiliyordu.
Ama şirketin Hazine’ye hala borcu vardı. Bu kalan borcu ödemek için de Öger 2007 yılında aralarında (Hükümet’in de telkinleriyle), İş Bankası, Garanti ve Akbank’ın da bulunduğu Türkiyeli bankalardan yüksek miktarda kredi aldı (4,3 milyar dolar). Böylece siyasetçi, finans kapital ve bürokrasi üçgeni de kurulmuş oldu.
Bu arada Öger, şirketten 2006-2016 arasındaki on yıl boyunca, toplam olarak libor faiz oranından bugünkü değeri 7,9 milyar doları bulan temettü aldı. Yani elde edilen toplam kârdan payını sorunsuzca aldı ve bu kârı yine sorunsuzca yurt dışına çıkarttı. 

Böylece bu on yıl boyunca aldığı kâr payı (temettü) özelleştirmenin toplam bedeli olan 6,5 milyar dolardan 1,4 milyar dolar daha fazla oldu (Ne güzel bir alış veriş değil mi?)
Biraz karışık gibi görünse de aslında hesap ortada. Öger, kendilerini çok seven dönemin siyasileri tarafından kasasında onlarca milyon doları bulunan çok kârlı bir kamu tekelini, fiyatının sadece dörtte bir oranında (1,7 milyar dolar) bir peşinat ile aldı.
On yıl boyunca bugünkü değer ile 7,9 milyar dolar kâr payı elde etti. Bunu yurt dışına çıkarttı. Bu operasyon nedeniyle yapılan kurumlar vergisi indiriminden dolayı kasasına 200 milyar liralık bir vergi iadesi girdi. Özelleştirme bedelinin yüzde 75’lik kısmını ise yerli bankalardan aldığı ve geri ödemediği kredilerle karşıladı.
Kısaca Öger çok iyi bir alış veriş yaptı. Elin taşıyla elin kuşunu vurdu. Kurumun içini boşaltırken, 30 bine yakın personelinin işine son verdi. İnsanları aşsız bıraktı. Ödenmeyen kredilerin risklerini ise şimdilik bankalara yükledi. Böylece ülkede ilk kez finans kapital bu çapta bir sanayi ortaklığına girerek, dev bir tekelin büyük ortağı oldu.

CİNAYETİ KÖR KAYIKÇI GÖRDÜ
Tüm bunları tek başına mı yaptı? Elbette hayır. “Kör kayıkçı” dâhil herkes gördü. İngilizlerin deyimiyle bu bir güpegündüz soygunuydu (daylight robbery).
Bu durum, özelleştirmelerin hiçbir ekonomik rasyonalitesinin olmadığını, bir talan ve vurgun, el koyma biçimi olduğunu gözler önüne serdi. Bu nedenle de Türk Telekom özelleştirmesi bazıların dediği gibi yüzyılın en “başarısız” değil, tersine, tarafları açısından, en “başarılı “ özelleştirmesidir.
Bu özelleştirme F. Yaşlı’nın dediği gibi “yeni rejimin ekonomi-politiğinin nasıl işlediğinin de, vatan, millet, Sakarya edebiyatının, memleketi 70 yıldır ezan, Kuran, bayrak diyerek soyan Türk sağının çürümüşlüğünün, ahlaksızlığının, ikiyüzlülüğünün zirve noktasıdır"(1) .
Bu ikiyüzlülük ve arsızlık öyle bir noktaya gelmiştir ki, bu özelleştirmenin mimarı olan dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, özelleştirmeden 4 yıl sonra, 2009’da by-pass ameliyatı için Türkiye’de değil de neden ABD’ye (Cleveland’da bir özel hastaneye) gittiği karısına sorulduğunda Bayan Unakıtan bizlerin aklıyla alay edercesine, bir gece önce rüyasında “Rabbinin kendisine Cleveland’a götür ” dediğini (2) söyleyebilmiştir.
Çoğu kez yurdumun yoksul insanına bir kasaba hastanesini dahi işaret etmeyen Rabbimin Unakıtan’a Cleveland’ı işaret etmesine ne kadar inanırsınız bilemem ama bu ifade bile yalanın ve çürümüşlüğün boyutlarını ortaya koyuyor.
Öyle bir noktaya geldik ki Marx’ın dediği gibi sadece “katı olan her şey erimiyor”, bir zamanların en kutsalları, en değerlileri de giderek buharlaşıp ortadan kayboluyor.
Bu toplumdaki tüm vergi verenlerin, onların vergi veren atalarının vergileriyle kurulmuş olan bir kurumu sahipsizmiş gibi “babalar gibi” satan yerinde rahat mıdır acaba?
………………..
(1) Fatih Yaşlı, “Bir vatana ihanet hikâyesi: Telekom soygunu”, BirGün (2 Eylül 2018).
(2) Rabbime sordum 'Cleveland' dedi, 
https://www.mynet.com/rabbime-sordum-cleveland-dedi (5 Mart 2009).