Robotlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Robotlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2019 Çarşamba

YURTTAŞLIK TEMEL GELİRİ (1)- (İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur)


YURTTAŞLIK TEMEL GELİRİ (1)-
(İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur)

Mustafa Durmuş

20 Kasım 2019
Bir ülkede yaşayan her yurttaşa temel bir yurttaşlık geliri verilmesi; zengin-yoksul, çalışan-işsiz ayırımı, yani her hangi bir gelir ya da servet incelemesi yapılmaksızın, koşulsuz ve düzenli olarak (örneğin aylık) bir nakit para ödenmesi anlamına geliyor.
Bu pratikte, bir hak olarak, ne yaptıklarına ya da nereye harcayacaklarına bakılmaksızın herkesin hesabına devlet tarafından sabit bir paranın düzenli olarak yatırılması demek.

KÜÇÜK ÖLÇEKTE, YAYGIN OLMAYAN VE İKİ YILLIK PROGRAMLAR
Dünyadaki uygulamalarına bakıldığında bu programların yaygın olmaktan ziyade küçük ölçekli ve daha ziyade iki yıllık deneysel amaçlı uygulamalardan oluştuğu görülüyor.
Bu uygulamalardan beklenen; böyle bir gelir desteğinin yoksulluğu azaltarak ve geliri yeniden bölüştürerek yaşam koşullarını iyileştirip iyileştirmediğini, emek gücü piyasasını, sosyal güvenlik sistemini ve girişimciliği nasıl etkilediğini ortaya çıkartmak.
Program son yıllarda oldukça popüler olmasına rağmen, İsviçre’de 2016 yılında yapılan referandumda reddedildi. Buna karşılık aynı yıl, 2 yıl süreyle Finlandiya’da 2,000 kişiye (25- 58 yaş arası) aylık 560 avro verilerek program deneme amaçlı başlatıldı.(1)
Küresel servet zenginliğinin oransal olarak en büyük oranda biriktiği bölge olan Kuzey Amerika’da yoksulluğu azaltmak için YTG uygulamaları denendi, deneniyor.
Örneğin ilk YTG uygulamaları ABD’de Altın Çağ Döneminde (1945 sonrası- 1970’ler ortası) New Jersey, Pennsylvania, Kuzey Carolina, Colorado, Washington ve Indiana’da ve daha ziyade negatif gelir vergisi ile gerçekleştirildi.
Kanada’da ise ilk uygulaması 1974’de başlatıldı ve Winnipeg kenti ve Dauphin kırsalındaki Manitoba’da 1000'den fazla aileye temel gelir verildi. Bu desteklerin sonucunda temel gelir alanların sağlık masraflarının azaldığı ve eğitim düzeylerinin arttığı görüldü. Bu uygulamalara hem Sağ’dan (Friedman) hem de Sol’dan (Galbraith) destek geldi (2).
Ayrıca, Avrupa Temel Gelir Ağı’nın (BIEN) verilerine göre (3); Kanada’da biri uygulamada, diğeri planlama aşamasında olan iki ayrı proje söz konusu. İlkinde Ontorio’daki 3 bölgede 4,000 düşük gelirliye (15-64 yaş arası) yılda 16,989 Kanada doları veriliyor (aslında bunun bir tür negatif gelir vergisi uygulaması olduğu ileri sürülüyor). Diğeri Kanada’daki British Columbia’da halen planlama aşamasında olan bir proje. Benzer biçimde İskoçya’da halen planlama aşamasında bir proje çalışması var.

HOLLANDA: YEREL YÖNETİMLER ELİYLE YTG SUNUMU
Hollanda en gelişmiş YTG uygulamasına sahip ülke konumunda. Bu program çok sayıda belediye aracılığıyla yürütülüyor, ancak bu da 2017-2019 dönemi ile sınırlı bir uygulama. Belediyeler bu uygulamanın sonuçlarını ölçüyorlar. İspanya’nın Bask Bölgesi’nde yer alan Barselona’da “B-Mincome” adı altında ve 1,000 kişiyi içeren kısmen koşullu bir gelir desteği uygulaması söz konusu.
Bunların dışında ABD’li bir sivil toplum kuruluşu olan Give Directly’nin Kenya’da uyguladığı bir proje var. Buradaki köylülere günde 0.50 cent ile 1 dolar arasında gelir desteği veriliyor. Benzer bir biçimde Brezilya ve Uganda’da film yapımcılarının 2 yıl süreyle 8 eyalette 20 yoksula deneysel amaçlı olarak, yetişkinlere yılda 231 dolar ve çocuklara 77 dolar gelir sağlanması biçiminde başlattıkları bir proje mevcut.

ALASKA: SOSYAL KÂR PAYI
ABD’nin Alaska Eyaletinde ise bu program “Sosyal Kâr Payı Dağıtımı” adı altında uygulanıyor. Alaska’da yaşayanlara petrol gelirlerinden karşılanmak üzere, yılda 2,072 dolar (4 kişilik aileye 8,288 dolar) sosyal kâr payı olarak ödeniyor. Böylece müşterek varlıklardan sadece zenginlerin değil, herkesin yararlanabildiği ileri sürülüyor. (4)
Ölçek olarak en büyük ölçekli YTG projesi ise Hindistan’da sunuldu. Sikkim eyalet devletinde, iktidar partisi eğer 2019 yılındaki seçimlerde yeniden iktidar olursa dünyanın en büyük çaplı ve Hindistan’ın ilk YTG programını 2022 yılına kadar başlatacağını açıkladı. Buna göre toplam nüfusu oluşturan 610,577 kişiye (sosyal refah programlarının alternatifi olarak) düzenli bir gelir verilecek. Bu gelir ise bölgedeki hidroelektrik santrallerinden elde edilen ihtiyaç fazlası enerjinin satılmasının getireceği gelirler ve turizm gelirleriyle finanse edilecek. (5)
Üzerinde çok yazılıp, çok tartışılan bu programa ait bazı bilgileri paylaşmak, bazı temel özelliklerinden söz etmek ve programın yanında ve karşısındaki görüşleri özetlemek yararlı olacak.

YENİ BİR TEORİ DEĞİL
Yurttaşlık Temel Geliri önerisi her ne kadar 2008 finansal krizinin ardından artan işsizlik, yoksulluk ve gelir eşitsizlikleriyle gündeme taşınmış olsa da, dayandığı düşünce çok daha eskilere giden bir yaklaşım ya da teori.
Öyle ki bu düşüncenin kökleri, böyle bir gelirin etik açıdan verilmesi gerektiğini savunan 18. Yüzyıla T. Paine’ye (6), 19.Yüzyılda Ütopik Sosyalist C. Fourier’e ve 20. Yüzyılın başlarından itibaren Hilferding, Lange, Meidner ve Roemer gibi sosyal piyasacı sosyalistlerin gelir-servet eşitsizliği ve yoksulluk sorununun servetin ortak mülkiyete dönüştürülmesiyle, yani ortak bir havuzda kolektifleştirilmesiyle çözülebileceğini şeklindeki tezlerine kadar gidiyor. (7)
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Keynesyen iktisatçı M. Kalecki bir makalesinde böyle bir yurttaşlık gelirini şu gerekçelerle savunmuştu (8):
“ Eğer işçiler önlerine konulan ama istemedikleri işleri ve düşük buldukları ücretleri kabul etmek zorunda kalmaksızın yaşayabilselerdi, patronların onları işlerinden atması zorlaşırdı. Bu nedenle, istihdamdan bağımsız olarak verilen böyle bir gelir işçiler açısından güvenebilecekleri sürekli bir gelir kaynağı niteliğinde olacağından işçileri güçlendirir. Yani bu bir tür kalıcı grev fonu gibi işlev görür”.

ÜÇ TEMEL GEREKÇE:
Geçmişte B. Russell gibi filozoflar tarafından da sıcak bakılan bu düşünce günümüzde asıl olarak P. Van Parijs, (9) Y. Vanderborght, P. Mason ve J. Hickel tarafından kuramsallaştırıldı.
Bu teorisyenler kabaca üç sorunun çözüm yolu olarak bu programı savunuyorlar: Artan gelir ve servet eşitsizliğinin neden olduğu kitlesel yoksulluk, artan otomasyon ve robot kullanımının yol açtığı kitlesel işsizlik ve artan ekolojik sorunlar.
Bu üç gerekçeye ilave olarak, bu programı; mevcut refah devleti uygulamalarının yetersizliği nedeniyle yaşlı/hasta bakımı gibi konuların çözümsüz kalmasına karşı bir çözüm olarak görenler ve sol feminist bir perspektiften hayatı, ödenmiş emek ya da ev içi emek biçiminde dengeleyebileceği, kadınları güçlendireceği için savunanlar da var. (10)
Bir başka anlatımla, insanların sadece çalıştıkları sürece önemli oldukları biçimindeki Sağcı düşünceye karşı çıkarak, işi olsun ya da olması herkesin saygın bir yaşam sürme hakkının olduğunu, insan onurunun ücretli istihdama bağlı olmaması gerektiğini savunanlara göre; herkes ortak varlıklarımızdan ve gezegenin kaynaklarından fayda sağlayabilmelidir.
Bu bağlamda programın, tarihsel olarak eksik değerlenmiş çalışma biçimlerini tanımaya (örneğin ev kadınlarının görünmeyen emeği), ekonomiyi dönüştürmeye ve aynı zamanda da (iklim değişikliği ile mücadele aracı olarak), gezegeni kurtarmaya yarayan bir araç olarak kullanılabileceği ileri sürülüyor. (11)

SOL PERSPEKTİFTEN YTG
Böylece programa Sol perspektiften yaklaşanlara göre, servet edinimi ve birikimi meşru değil, bölüşümü ise hiç adil değil. YTG ile adalet kısmen sağlanmış olur zira eşitleyici bir iş yapılmaktadır. Ayrıca bu program, milyarlarca insana rahat bir yaşam imkânı sunamayan kapitalizmin (eşitsizlikleri, yoksulluğu bütünüyle ortadan kaldıramasa da) zalim ve adaletsiz yüzünü teşhir etmeye yardımcı olabilir.
Ancak bu noktada yoksulluk ve eşitsizliğin kapitalizmin nedeni değil sonuçları olduğunun altının çizilmesi gerekir. Üretimin ve bölüşümün kapitalist sınıf tarafından kontrol edildiği bir toplumda, tek başına YTG gibi ödemelerle adaletsizlikler ve eşitsizlik ortadan kaldırılamaz.
Herkese aynı miktarda bir ödemede bulunmak eşitsizliği azaltmayacağı gibi (sermayenin gücü dikkate alındığında) daha da artırabilir. Kapitalist eşitsizlikler veri iken, bu eşitsizlikleri herkesi girişimci-kapitalist yapmaya çalışarak ortadan kaldırabilmek mümkün değil. (12)
Ayrıca yoksulluk egemen sınıfın yoksulları bir yönetme aracı olarak da kullanılmaktadır. Bu nedenle de yoksulluğu durdurmak onu tamamıyla ortadan kaldırmayacağı yetmez. Serveti toplumsallaştırılıp adil bir biçimde tüm toplumun refahını yükseltmek için kullanmak yerine, neden böyle programlardaki gibi yeniden bölüşümün sadece ücret gelirleri ile sınırlı tutulduğu da sorgulanmalıdır.

ROBOTLAR, YAPAY ZEKÂ, OTOMASYON
Uluslararası örgütler tarafından küresel istihdamın yapısının dramatik bir biçimde değişmekte olduğu sıklıkla rapor ediliyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir raporuna göre, (13) hızla artan otomasyon, robotlar ve yapay zekâ yüzünden önümüzdeki 10’lu yıllarda Güney yarı küredeki istihdam biçimlerinin yüzde 60’ı ortadan kalkabilir.
Bu durum özellikle de tekstil ve küçük elektronik gibi kolayca otomasyona uğrayabilen sektörlerde geçerli olacak. Robotlar insanların yerini aldıkça yaşam standardında ciddi bir düşüş görülecek ve bir insanlık krizi ortaya çıkabilecek. Yani mevcut işlerden elde edilen gelirle yoksulluğu azaltmak mümkün olmayacak, bu nedenle de alternatif yollar bulunmak zorunda.
Otomasyonun insanları işsiz ve yoksul bırakacağı öngöründe bulunan bazı sosyal bilimcilere göre, bu yollardan biri koşulsuz olarak her yurttaşa koşulsuz temel bir gelir sunmak. Bu yol bireyin borcunu artıran ve yoksulluk üzerinde her hangi bir azaltıcı etkisi bulunmayan mikro finans gibi önerilerden çok daha etkili bir öneri olarak görülüyor. (14)
Yani, 19.Yüzyılda Marksist teoride, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi olarak nitelenen, bugünse yapay zekâ ve robot kullanımının artmasıyla sonuçlanan sermaye yoğunlaşması ya da otomasyon nedeniyle işsiz kalma korkusu kısmen bu programı gündemde tutuyor.
Program, inişli çıkışlı, güvensiz bir ekonomide böyle bir gelir uygulamasının bir sigorta gibi işlev göreceğinden hareketle bazı işçi sendikaları tarafından da savunuluyor.
Böylece bunun işçilerin robotlara ve otomasyona karşı korunmasının bir aracı olabileceği, böyle bir gelirle çalışma gün ve saatlerinin azaltılarak (gelecekte daha az çalışma ütopyasının gerçekleştirmenin bir aracı olarak görülüp) kapitalizm sonrası topluma hazırlanmanın da mümkün olabileceği düşünülüyor. (15)
Böylece bazıları YTG’yi geleceğin daha az çalışılacak olan dünyasında insanın kendini mutlu edebilecek faaliyetlerde bulunabilmesinin maddi koşulu olarak gördükleri için savunuyorlar.
…devam edecek

DİP NOTLAR:
(1) Harriet Agerholm, “Finland launches universal basic income pilot of 560 Euros a month”, http://www.independent.co.uk (3 January 2017).
(2) Evelyn L. Forget, Dylan Marando, Tonya Surman & Mıchael Crawford Urban, “Pilot lessons how to design a basic income pilot project for Ontario, Mowat Centre Ontario’s Voice on Public Policy, (September 2016), s. 4- 5.
(3) Karl Widerquist, “Current UBI Experiments: An update for July 2018”, 
https://basicincome.org (1 July 2018).
(4) Matt Bruenig, “The case for a universal basic income”, 
http://inthesetimes.com/…/universal-basic-income-federal-jo… (June 19/ July Issue -July 2018); Bir kaynağa göre Alaska Sabit Fonu son 30 yıldır vatandaşlarına yılda ortalama 1,000 dolar sosyal kâr payı ödüyor. Bkz: Scott Santens, “If You Think Basic Income is “Free Money” or Socialism, Think Again”, https://medium.com (8 September 2017).
(5) Liz Mathew, “Sikkim says it will become first state to roll out Universal Basic Income”, 
https://indianexpress.com (11 January 2019).
(6) Thomas Paine, Agrarian Justice, 1797, (
https://www.ssa.gov/history/paine4.html).
(7) 
https://basicincome.org/basic-income/history; Bruenig, agm.
(8) Alyssa Battistoni , “The False Promise of Universal Basic Income”, 
https://www.dissentmagazine.org(Spring 2017).
(9) Pierre Van Parijs, “ Why Surfers Should be Fed: The Liberal Case for an Unconditional Basic Income”, Philosophy & Public Affairs, Vol. 20, No. 2, 1991 (Spring), s. 101-131.
(10) Sonia Sodha, “Universal basic income is no panacea for us – and Labour shouldn’t back it”, 
https://www.theguardian.com (18 December 2017).
(11) Alyssa Battistoni, “Jobs Guarantee or Universal Basic Income? Why Not Both?”, 
http://inthesetimes.com ( 20 June 2018).
(12) Rohan Grey and Raul Carrillo, “The problem is profits”, 
http://inthesetimes.com/…/universal-basic-income-federal-jo… (June 19/ July Issue-July 2018).
(13) Jason Hickel, The Divide –A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 269.
(14) Agk., 267.
(15) Battistoni, Jobs Guarantee, agm.






30 Aralık 2018 Pazar

TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (VI) Marksist Kriz Teorileri (Kâr Oranlarının Azalma Eğilimi Yasası (KOAEY)


TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (VI)
Marksist Kriz Teorileri (Kâr Oranlarının Azalma Eğilimi Yasası (KOAEY)

Mustafa Durmuş

30 Aralık 2018

Marx, Grundisse’de (1) Kâr Oranlarının Azalma Eğilimi Yasasının (KOAEY) her bakımdan modern ekonomi politiğin en zor ilişkilerinin anlaşılabilmesini sağlayan en önemli, ancak basitliğine rağmen tam olarak hiçbir zaman anlaşılamamış bir yasası olduğunu” yazar.
Bu yasa kapitalist ekonomileri anlamamızı sağlayan diğer ekonomi politik yasalardan, özellikle de Emek-Değer Yasası ve Genel Birikim Yasası gibi iki önemli yasadan türetilmiş bir yasadır.
Dolayısıyla da asıl olarak bu iki yasanın doğruluğunun kabul edilmesiyle geçerlilik kazanır. Bu yüzden de örneğin Emek-Değer Yasası’nın geçerli olmadığını ileri sürenler, KOAEY’i de otomatik olarak reddetmiş olurlar.

Marksist ekonomi politik ve ekonominin hareket ettirici yasaları
Marx ve Engels klasik burjuva iktisatçıları tarafından ortaya atılan ekonomi politik kavramının içeriğini çok daha genişlettiler. Onlara göre ekonomi politik, insanların yaşamlarını sürdürebilmek için ortak çalışma, bir başka deyimle üretim sırasında birbirleriyle kurdukları her türlü sosyal ilişkiyi incelemektir. Böylece kapitalist üretim mekanizmasını analiz etmekle işe başladılar ve klasik ekonomi politikte gerçek bir nitelik sıçraması yarattılar.
Kapital’in “Giriş” kısmında Marx, bu eserinin ilk amacının “modern toplumun iktisadi yasalarını açığa çıkartmak” olduğunu yazar. Verili bir toplumda ‘üretim ilişkilerini’ başlangıç, gelişme ve düşüş süreçleriyle birlikte ele almak Marx’ın iktisat kuramının içeriğini oluşturur. Kapitalist toplumda ‘meta üretimi’ baskın karakter olduğundan, analizini ‘meta analizi’ ile başlatır.
Böylece Marksist ekonomi politik, üretimin sosyal ilişkilerinin bilimi olarak tanımlanır. Yani klasik burjuva ekonomi politiğinden farklı olarak, Marksist ekonomi politik üretim, bölüşüm, değişim ve tüketim sırasında insanların sosyal çevreleri ile girmiş oldukları ilişkilerin, insan iradesinden bağımsız, nesnel nedensellik yasalarını ortaya koyan bir sosyal bilimdir (2).
Kısaca her iktisadi olgunun belli başka bir olgu tarafından düzenli olarak izlendiği yüzeysel ve olağan değil, zorunlu ilişkileri, içsel bağları gösteren ve insan bilincinden özerk, yani nesnel olarak var olan yasalardan söz ediyoruz.

Ortak ve özgün yasalar
Bu yasalar içinde hem kapitalizm, hem de sosyalist toplum için geçerli ortak yasalar olduğu gibi, yalnızca kapitalizme ve sosyalizme özgü iktisadi yasalar da mevcuttur (3).
Kapitalizm ve sosyalizmde ortak yasalar: Üretici Güçlerin Gelişimi İle Üretim İlişkilerinin Uyumluluğu Yasası, Emek Üretkenliğinin Artışı Yasası, Emek-Değer Yasasıdır.
Yalnızca kapitalizme özgü yasalar (ortak yasalara ilave olarak) sırasıyla: Artı Değer Yasası, Genel Birikim Yasası, Rekabet ve Üretimde Anarşi Yasası, Kâr Oranlarının Azalma Eğilimi Yasası, Eşitsiz Gelişim Yasası ve Yoksullaştırma Yasasıdır.
Sosyalist toplumda (ortak yasalara ilaveten) ise özgün iki yasa mevcuttur: Ekonominin Uyumlu ve Dengeli Gelişme Yasası ve Emeğe Göre Adaletli Bölüşüm Yasası. Marksist ekonomi politiğe göre hem kapitalizmin, hem sosyalizmin işleyişi ve gelişimi bu yasalara bakılarak açıklanabilir.
Marksist kurama göre kapitalizme özgü iktisadi yasalar emek sömürüsünü, sosyalist iktisadi yasalarsa sömürüden kurtulmuş insanlar arasındaki işbirliği ve yardımlaşma ilişkilerini dışa vururlar.

KOAEY: Türetilmiş bir yasa
Bu yasalardan ortak yasalar olan Emek-Değer Yasası ve Artı Değer Yasası ile kapitalizme özgü yasa olan Sermayenin Genel Birikim Yasası (Kapitalizmin Hareket Yasaları olarak da tanınırlar) bilinmeden Kâr Oranlarının Azalma Eğilimi Yasasının, dolayısıyla da kapitalist kriz mekanizmalarının tam olarak ortaya çıkartılabilmesi mümkün değildir.

Emek- Değer Yasası
Emek-Değer Yasasının doğal çıkarımı yalnızca emeğin değer yarattığıdır. Ayrıca bu yasanın Marksist kavrayışı sermaye birikiminin tek kaynağı olan kârın ücretli emek sömürü demek olan artı-değer sömürüsünden oluştuğu biçimindedir.
Emek Değer Yasası kapitalist üretimdeki malların fiyatlarının sezgisel olarak en iyi açıklamasıdır. Çünkü bu yasa kârın nereden ve nasıl geldiğini, kapitalist üretimin neden sadece, üretim araçlarının sahiplerince gerçekleştirilen bir diğer emek sömürüsü yöntemi olduğunu açıklar. Ayrıca ampirik olarak kanıtlanabilir ve kanıtlanmaktadır.

Genel Birikim Yasası
Genel Birikim Yasasına göre (4), üretim araçları geliştikçe ve teknoloji hızlandıkça emek gücü verimliliği artar. Bu durum da üretimin giderek daha fazla sermaye yoğun bir hal almasıyla, yani sermayenin emeğe oranının (sermayenin organik bileşimi) giderek artmasıyla sonuçlanır.
Bu gelişimin temelinde kapitalistler arasındaki rekabet vardır. Böyle bir rekabet onları, daha fazla kâr sağlamak, rakiplerini elimine etmek, pazar payını korumak ya da geliştirmek gibi kaygılarla sürekli olarak yeni teknolojilere yönelmeye, üretimlerini genişletmeye ve aynı zamanda da üretim maliyetlerini düşürmeye zorlar.
Bunun için de (sanıldığının tersine) kapitalistler kârlarının giderek daha fazla bir kısmını daha çok işçi çalıştırmak için, yani değişken sermayeye değil, ekipman, makine ve teknoloji gibi sabit sermayeye yatırırlar.
Dolayısıyla da Birikim Yasası her bir kapitalistin üretim maliyetlerini düşürecek şekilde çalıştırdıkları işçilerin verimliliğini artırmaya yöneldiklerini (aksi takdirde piyasadan silindiklerini) ileri sürer.

Sermayenin Organik Bileşimi
Birikim Yasasına göre, kapitalistler kârlarının giderek daha fazla kısmını üretim araçları için harcadığında, üretim araçlarının emek gücüne olan oranı artma eğilimine girer. Marx bu olguya sermayenin organik bileşimi adını verir: (c / v) formülü ile tanımlar. Bu, kapitalist ekonomik genişlemeyi anlatan bir yasadır, öyle ki sermayenin organik bileşiminin artacağını ileri sürer.
Kâr Oranlarının Azalma Eğilimi Yasası (KOAEY) ise kriz ile olan bağlantıyı kurar. Şöyle ki ilk iki yasa nedeniyle emeğin artan verimliliği ile kullanılan emek miktarının azalması yüzünden ortaya çıkan sermayenin azalan kârlılığı arasında bir çatışma doğar. Çünkü kâr sadece emekten el konulan artı değerden sağlanır.
Üretimde kullanılan emek miktarı giderek artan sabit sermaye karşısında göreli olarak azaldığında, artan emek gücü verimliliğinin sağladığı kâr artışı da bunu telafi etmeye yetmediğinde kârlılık ya da kâr oranı düşmeye başlar. Bunun sonucunda yatırımlar azalır, ekonomik büyüme yavaşlar. Kriz ortaya çıkmaya başlar (5).

Tüm kapitalistler aynı şeyi yaparlarsa?
Bu noktada akla şu soru gelebilir: “Kapitalistler yeni teknolojilere birim başı üretim maliyeti düşecekse, dolayısıyla da kârları artacaksa başvururlar. Bu nedenle de sermaye birikimi kâr oranlarında azalmayla değil, artışla sonuçlanmalıdır. Aksi halde kapitalistler neden yeni teknolojilere başvursunlar?”
Gerçekten de hiçbir kapitalist kâr oranı artmıyorsa, pazar payı artmıyorsa yeni teknolojiye yatırım yapmaz. İşte tam da bu noktada “bileşim yanlışlığı” denilen bir durum devreye girer. Bu kavram tek tek bireylerin (kapitalistlerin) kârına ya da lehine olan bir şeyin bir bütün olarak tüm toplumun (sermaye sınıfının) lehine olmayabileceğini bir durumu anlatır.
Yani, yenilikçi teknolojileri uygulayan, emek tasarrufuna giden bir kapitalist cari fiyat seviyesinde üretim maliyetini düşürerek diğerlerine göre avantaj sağlar, kârı artar. Ancak bu diğerlerinin rekabetçi güçlerini yitirmeleri nedeniyle kârlarının azalmasıyla gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla da piyasadan silinmek istemeyen diğer kapitalistler de aynı yönteme başvurmak zorunda kalırlar.
Böylece mevcut ya da muhtemelen azaltılmış emek gücünün verimliliği tüm kapitalistler için artar, bu da üretilen ürün biriminin değerini düşürür.
Tüm kapitalistler yeni teknolojileri uyguladığında sermayenin organik bileşimi (emeğe nazaran sermayeye harcanan para oranı ) yükselir, diğer koşullar sabitken bu da kâr oranının düşesine neden olur (6).

Yedek Sanayi Ordusu
Sermayenin organik bileşimindeki bu artışın kapitalistin emek gücüne olan talebini azaltması, emeğin teknoloji ve makinalarca ikame edilmesi, ortaya çalışmaya hazır ancak kullanılmayan bir işsiz tabakası çıkartır. Marx buna  ‘yedek sanayi ordusu’ adını verir. Böyle bir kitle işçi ücretlerinin baskılanmasında oldukça işlevsel bir rol üstlenir (7).
Böylece Genel Birikim Yasası, kapitalist üretim tarzının hem zenginliklerin (makine, fabrika, nakit para gibi) kapitalistlerin elinde birikerek artmasına neden olduğunu, hem de düşük ücretler ve sürekli tekrarlanan işsizlik yüzünden işçilerin yoksulluğunun artmasıyla sonuçlandığını ortaya koyar.

Robotlar ve Yapay Zekâ: Kapitalizmin hareket ettirici yasalarının geçerliliğinin kanıtı
Bu üç önemli yasanın (Emek-Değer, Birikim ve KOAEY) bugün yakıcı bir biçimde geçerliliğe sahip olduğunun en güzel kanıtı üretimde emek gücünün yerini giderek robotların alması ve bunun en gelişkin örneği olan yapay zekânın gelişimidir.
Dünya Bankası’nın bir raporuna göre (8), dünyadaki üretimde kullanılan robot sayısı hızla artıyor. Öyle ki toplam robot sayısı 2019 yılında 1,4 milyon yeni robotun ilavesiyle 2,6 milyona çıkacak. İşçi başına en fazla robotun düştüğü ülkeler sırasıyla Güney Kore, Almanya ve Japonya. Şu anda 23. sırada yer alan Çin 2020’de 10. sıraya yükselecek.
Yani robot kullanımı ve teknoloji giderek daha fazla işçinin yerine alıyor, bu da özellikle de imalat sektöründe ciddi istihdam kaymasına neden oluyor. Öylece ki hem ABD hem de Britanya’da bu sektörde istihdam hızla düştü.. ABD’de 1990-2016 arasında imalat sanayi istihdamı yüzde 31 azaldı. Buna karşılık imalat sanayi hasılasında ciddi bir düşüş söz konusu değil.

Marx söylemişti!
Böylece Marx’ın 150 yıl önce yaptığı öngörü gerçekleşmeye devam ediyor. Çünkü sermayenin organik bileşimindeki artış anlamına gelen bir tür otomasyon öncelikle kitlesel işsizliğe neden oluyor ve yedek sanayi ordusu giderek büyüyor.
Öyle ki aynı araştırmaya göre, ABD’de, her 1000 işçi başına düşen 1 robot kullanımı; toplam istihdamı binde 18 ile binde 34 arasında ve ücretleri de binde 25 ile binde 50 arasında düşürecek.
Belki çok daha önemlisi robotların yaygın kullanımı kapitalizmin temel sürücüsü olan kârın giderek azalması ve dolayısıyla da sermaye birikiminin durmasıyla sonuçlanacak.
Çünkü Emek-Değer Yasasına göre, kârın tek kaynağı ücretli emekten elde edilen artı değerdir. Daha az emek kullanımı anlamına gelen robot kullanımı sonucunda kârlar hem kitle olarak, hem de oran olarak düşecek ve sonuçta sistemin krizleri kaçınılmaz hale gelecektir.
Bir başka anlatımla, kapitalizmde değeri sadece emek yaratır. Sermayenin kendi değer yaratamaz. Yani robotlar mal ve hizmet üretebilirler. Ama bunlar kâr ya da artı değer biçiminde bir değer üretmezler. Böyle olunca da sermaye yoğunluğu (c/v) nedeniyle robotlar devreye bütünüyle girmeden önce sermaye birikimi durmuş olabilir, bu da teorik olarak kapitalizmin sonu demektir.
Bu nedenle de robotların sayısındaki artışa ve yapay zekâdaki gelişmeler bakıp kapitalizm altında bir “rahat /refah toplumunun” robotlar eliyle kurulabileceğini ileri sürmek Birikim Yasasını hiç bilmemek demek olur. Kapitalizmde asla “rahat toplumu” ya da robot toplumu kurulamaz. Kriz ve sosyal patlamalar bunlardan çok önce devreye girer (9).
Böyle bir çatışmalı durum kapitalist üretim tarzı altında çözümlenemez. Ekonomi politiğin ilk yasası olan Üretici Güçlerin Gelişimi İle Üretim İlişkilerinin Uyumlu Olması Yasası gereğince insanlık ancak sosyalizm altında robotların kendilerini rahat ettirebileceği bir toplumu kurabilir.
…devam edecek: Birikim krizi nasıl ortaya çıkıyor, KOAEY araştırmalarla doğrulanıyor mu?

Dip notlar:

(1) Karl Marx, https://www.marxists.org/…/m…/works/1857/grundrisse/ch15.htm (26 December 2018).
(2) Agk.
(3) V. Buzuev and V. Gorodnov, “The Economic Foundations of Marxism –Leninism”, What is Marxism-Leninism ABC of Social and Political Knowledge (Ruscadan çeviren Sergei Chulaki) Progress Publishers Moscow, 1987 içinde, s. 107-160.
(4) Karl Marx, Capital Volume One- Chapter Twenty-Five: The General Law of Capitalist Accumulation,
https://www.marxists.org/archive/marx/works/1867-c1/ch25.htm.
(5) Marx, Grundisse, agk.
(6) Michael Roberts, “The fallacy of composition and the law of profitability”,
https://thenextrecession.wordpress.com/…/the-fallacy-of-com….
(7) Karl Marx,. Capital Volume One- Section 3: Progressive Production of a Relative surplus population or Industrial Reserve Army,
https://www.marxists.org/archi…/marx/works/1867-c1/ch25.htm….
(8) 
International Federation of Robotics, Frankfurt, https://ifr.org/’dan aktaran  
World Bank, World Development Report 2019: The Changing Nature of Work, Working Draft , s. 20 (April 20, 2018).
(9) Michael Roberts, 
http://thenextrecession.wordpress.com/…/de-industrialisatio….




17 Mart 2018 Cumartesi

EINSTEIN’DAN HAWKİNG’E…


EINSTEIN’DAN HAWKİNG’E…
Mustafa Durmuş
15 Mart 2018

“Zamanın Kısa Tarihi” adlı eserin yazarı ünlü evren bilimci ve fizikçi Stephen Hawking (1942-2018) çok genç yaşta motor nöron hastalığına yakalandı ama 76 yaşına kadar yaşadı. Böyle bir hastalıkla 76 yıl yaşamasının bir şans olduğunu düşünenler çoğunlukta zira normal koşullarda bu hastalık bu kadar yaşatmıyor.
Ancak Hawking’e göre, bu kadar uzun yaşamasının başka bir nedeni var: Ülkesi İngiltere’deki (son yıllarda tahribata uğramış olsa da) ve halen dünyanın en etkin ve en iyi kamucu sağlık sistemlerinin başında geldiği kabul edilen Ulusal Sağlık Sistemi (NHS).
1985 yılında geçirdiği bir nefes borusu ameliyatı ve ardından özellikle de kış aylarında bu operasyonun kendisini solunum yolu enfeksiyonlarına çok duyarlı hale getirmesine rağmen, ücretsiz verilen çok iyi sağlık hizmeti sayesinde hayatta kalabildi.
Öyle ki Hawking birçok kez çok zorluklarla ve özel olarak hazırlanmış olan bir donanım ile kurabildiği yazılı iletişim sırasında, kendisine verilen bu “üst düzey kalitedeki kamucu sağlık hizmet olmasaydı hayatta kalamayacağını” belirtiyor.
Kuşkusuz sıradan bir İngiltere yurttaşına (ya da ülkede 6 aydan fazla yasal oturumu olan herkese) aynı ihtimamın gösterilip gösterilmediği ayrıca sorgulanabilir. Ancak şahsen bu sistemden faydalanmış birisi olarak, sistemin kamucu niteliği dikkate alındığında böyle bir itirazın ikincil kaldığını düşünüyorum.
New Castle Hastanesi’nden doktoru Prof. Pollock, Hawking’in son yıllarında ve özellikle de son altı ayında “NHS’in özelleştirilmesine şiddetle karşı olduğunu ve sistemin eskisi gibi kamucu özelliklerini koruyup geliştirmesi gerektiğini savunduğunu” açıkladı (1).
Kendisine böyle özel yöntemlerle sorulan çok sayıda sorudan çok azına yanıt verdiği biliniyor. Bunlardan bir tanesi de otomasyonun, makineleşme ve robotların insan hayatı üzerindeki olası etkileriyle ilgili bir soru. Hawking böyle bir soruyu şöyle yanıtlıyor (2):
“Eğer her şeyi makinalar üretirse, sonuç bölüşümün nasıl yapılacağına bağlı olarak değişir. Eğer bu makinaların ürettiği değerler herkes tarafından ve adil bir biçimde paylaşılırsa insanlar çok daha az çalışabilirler ve çok daha rahat bir yaşam sürebilirler. Ama eğer bu değerler böyle paylaşılmaz da bu makinaların sahiplerinin istediği gibi paylaşılırsa bu durumda sonuç geniş yığınlar için tam bir felaket olur. Maalesef şu ana kadar bu konudaki gelişme ikinci yolun ağır bastığını gösteriyor. Böyle devam ederse yığınsal işsizlik ve yoksulluk kaçınılmaz. Böylece teknolojik ilerleme sonuçta eşitsizliği daha da artırmış olur”.
Özcesi, özelleştirme karşıtı, kamusal hizmetlerin korunup geliştirilmesinden yana ve eşitlik ve adaletten yana bir bilim insanını kaybettik. Ama dikkatinizi çekmek isterim Hawking bir fen bilimci. Yani, bir sosyal bilimci, tarihçi, sosyolog, siyaset bilimci ya da iktisatçı değil. Buna karşılık toplumsal sorunlar konusunda son derece duyarlı bir bilim insanı.
Onu, “Einstein’dan sonra dünyaya gelmiş en parlak fizikçi” yapan bu bilimsel dehasının yanı sıra, onu iyi bir insan yapan böyle toplumsal sorunlar karşısındaki duyarlılığının altını çizmek gerekiyor.
Bu yönüyle bir başka dehayı, Einstein’ı anımsattı bana Hawking. Çünkü Einstein 1949 yılında yazdığı “Why Socialism? /Neden Sosyalizm?” başlıklı makalesi ile çok sıkı bir kapitalist sistem eleştirisi yapmış ve özellikle de insan doğasının yalnızca bireyci, bencil olduğu biçimindeki abartılmış, bu anlamda da yanlış bilgiyi düzeltmiş, tam tersine insan doğasının en uyumlu olduğu toplumsal sistemin sosyalizm olduğunu ileri sürmüştü.
Hawking, Einstein’in doğum gününde sonsuzluğa olan yolculuğuna çıktı. Bu çok değerli her iki bilim insanını saygı ile anıyorum….
………….
(1) 
https://www.facebook.com/Michael-Roberts-blog, 15 March 2018.
(2) 
https://economicsociology.org/…/stephen-hawking-technology-…, 15 March 2018.




28 Mayıs 2017 Pazar

YENİ UMACILAR: ROBOTLAR


YENİ UMACILAR: ROBOTLAR

Mustafa Durmuş

28 Mayıs 2017

Son yıllarda, “robotların üretimde artan kullanımı”, “dijital sanayi devrimi” ya da “Dördüncü Dijital Sanayi Devrimi” gibi tanımların giderek artan bir sıklıkla kullanıldığına tanık oluyoruz. Nitekim iktidar partisinin son kongresinde de Dördüncü. Sanayi Devrimi vurgusu yapıldı.

Meseleye soldan bakan bir kısım yazarlar, yani meseleye bu gelişmelerin işçi sınıfının geleceği üzerindeki olası etkileri açısından bakanlar,  bu yeni durumun karşımıza yeni bir işçi sınıfı çıkartacağını, bu nedenle de örgütlenme ve mücadele yöntemlerinin buna göre gözden geçirilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.

Zira bu kesimlere göre de robotlar ve Dördüncü Sanayi Devrimi yeni işler, meslekler yaratırken, bazılarını da ortadan kaldıracak, böylece buna paralel bir biçimde işçi sınıfı hem nicelik hem de niteliksel olarak güç kaybına uğrayacak.

Örneğin bir Oxford Üniversitesi çalışmasına göre önümüzdeki 20 yıl içinde ABD’de işçi istihdamının yüzde 47’si ve Avrupa’da yüzde 54’ü makinalar tarafından devralınacak.  Ya da bir başka öngörüye göre metropol ekonomilerde önümüzdeki 5 yıl içinde, artan robot kullanımı nedeniyle, 7 milyonun üzerinde işçi işsiz kalırken, sadece 2 milyon yeni istihdam yaratılabilecek.

Dünyada robotların üretimde kullanıldıkları ve sayılarının giderek arttığı da bir gerçek. Ancak bu durum gerçekten kapitalizmin özellikle de kâr çıkarımı, artı değer sömürüsü, sermaye-servet birikimi ve işçi sınıfının devrimci rolü gibi konularda 1850’lerden bu yana ortaya atılmış olan görüşleri ortadan kaldırabilecek bir niteliğe sahip mi?

Kâr - Toplumsal İhtiyaç Paradoksu

Geçen yüzyılın en çarpıcı gelişmesi olan artan otomasyon ve bu yüzyıla doğru artan robot kullanımı ve dijital devrim olarak nitelenen gelişmeler, olsa olsa kapitalizmin, kâr çıkarımı ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması arasındaki çelişkisinin ya da paradoksunun daha da derinleştireceği anlamına gelebilir.

Bu nedenle de, örneğin kapitalizmin sadece aşırılıklarına karşı çıkan bir ekonomist olan Keynes’in, bir zamanlar öngördüğünün aksine, artık kapitalizmin işçilerin geçinilebilir ücretle, haftada sadece bir-iki gün çalışabilecekleri, yani “rahat bir yaşam” sürebilecekleri bir topluma dönüşmesinin bütünüyle hayal haline geldiğini ileri sürmek daha gerçekçi olur.

İşsizliğe yeni bahane

Ancak bugünün ana akım burjuva iktisatçılarının ve aynı ideolojiyi benimsemiş olan politikacıların derdi başka. Onlar, örneğin robot kullanımındaki bu artışı, kapitalizmi işsizlik yarattığı biçimindeki suçlamalar karşısında aklamak için kullanıyorlar. Zira onlara göre küresel çaptaki işsizlik sistemin kendinin yarattığı bir sorun değil, robot kullanımındaki artışın kaçınılmaz bir sonucu ortaya çıkan bir sorundur.

Bir başka anlatımla bu kesimler için işsizliğin nedenlerini, insanların tembel olması, gereğinden faza gelire sahip olmaları, küreselleşme, ekonomik krizler ya da mültecilerin varlığı ile açıklamak yeterli olmuyor, zira işsiz kitleleri yeterince ikna edemiyorlar. Yeni bir umacı bulmak gerekiyor. Bu noktada robotlar imdada yetişmiş gözüküyor.

Diğer yandan, veriler onların savlarını çürütüyor. Öyle ki robot kullanımının en hızlı biçimde gerçekleştiği metropollerden biri olan ABD’de, 2010 yılından bu yana robot kullanımı hızla artmış olmasına rağmen, işsizlik oranı yüzde 10’lardan yüzde 5’in altına kadar geriledi. Yani iki olgu arasında bir korelasyondan söz edebilmek zor.

Robotu sömürmek mümkün mü?

Ayrıca, teorik olarak robotların, insanların (dolayısıyla da emek gücünün) yerini kısmen almalarının mümkün olabileceği ileri sürülebilse de, çok büyük çapta bir yer değiştirme olanaklı gözükmüyor.

Zira tarihteki ilk “ücretli emek sömürüsüne dayalı sistem” olarak tanımlanan kapitalizm, eğer robotlar emeğin yerini alırsa, robotları mı sömürecektir?  Robotlardan artı değer yaratılması, onlardan artı değer elde edilebilmesi mümkün müdür? Ya da sermaye robotları sömürerek mi büyüyecektir?

Bu soruların yanıtı ‘hayır’ olmak durumundadır. Çünkü kapitalizmde değeri sadece emek yaratır ve sermayenin büyüme kaynağı olan artı değer sadece kapitalizme özgü bir şeydir. Sermayenin kendi değer yaratmaz.  Yani robotlar mal ve hizmet üretebilirler.  Ama bunlar kâr ya da artı değer biçiminde bir değer üretmezler. Böyle olunca da sermaye yoğunlaşması nedeniyle robotlar devreye bütünüyle girmeden önce birikim durmuş olur. Böyle bir çelişkili durum kapitalist üretim tarzı altında çözümlenemez.

Bu bağlamda kapitalizm altında asla, insanların haftada sadece bir –iki gün çalışabilecekleri, buna karşılık yeterli ücret elde edebilecekleri ya da tüketim malları fiyatlarının artan robotlaşma ve verimlilik artışı nedeniyle düşeceği için insanların daha ucuza geçimlerini sağlayabilecekleri bir  “rahat toplumu” ya da robot toplumu kurulamaz.  Ekonomik krizler ve sosyal patlamalar bunlardan çok daha önce devreye girer.

Robotlar üzerinden “bir kaşık suda fırtına koparmanın” nedenleri var elbette. Bunlardan en önemlisi işçi sınıfının kendisi için bir sınıf olduğunun bilincine varmasında en önemli etken olan ve yüz elli yılı aşkın bir süredir geçerliliğini sürdüren Marksist emek-değer teorisine ve tüm insanlığın ve gezegenin kurtuluşunun, ancak uluslararası işçi sınıfının kurtuluşu ve öncülüğü ile sağlanabileceğine olan inancın hala çok güçlü bir biçimde varlığıdır.