kar oranı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kar oranı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2019 Perşembe

TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (VII) Birikim krizi nasıl ortaya çıkıyor, KOAEY araştırmalarla doğrulanıyor mu?


TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (VII)
Birikim krizi nasıl ortaya çıkıyor, KOAEY araştırmalarla doğrulanıyor mu?

Mustafa Durmuş

2 Ocak 2019

Sermaye birikimi krizi
Ekonomi politik yasaların ışığında kapitalist krizlerin nasıl ortaya çıktığı şöyle formüle edilebilir:
(M------C------ P------ C’------ M’)
(Para--- Meta--- Üretim---Daha fazla meta--- Daha fazla para)

Kapitalist yatırıma parayla (M) başlar ve bu para ile üretim araçları ve hammadde (sabit sermaye = c) ve ücretli emek (değişken sermaye = v ) satın alır ve böylece üretim süreci başlar (P).
Ancak emek gücü kendisine ücret olarak ödenenden (v) daha fazla bir değer yaratır. Bu artık değerdir (s), yani kârın tek kaynağı olan değerdir (böylece kâr üretim sürecinde ortaya çıkar). Ortaya çıkan meta artık daha fazla değere sahip bir metadır (C’). Bu fazlalık içerdiği artı-değerden kaynaklanmaktadır.
Bu metanın satılmasıyla elde edilen para-sermaye de artık başlangıçtakinden daha büyük değere sahiptir (M’). Böylece sermayenin büyümesi sorunsuz gerçekleşmiştir.
Sermaye büyümesinin (dolayısıyla da ekonomik büyümenin) temelini oluşturan kârın oranı, ya da kârlılık azalırsa ne olur?
Bir süre sonra yatırımlar azalır, durur, ekonomik büyüme yavaşlar, tersine döner, birikim sürecinde tıkanma oluşur, yani kriz ortaya çıkar. Bu durumu da aşağıdaki formül ile özetlemek mümkün:

Kâr oranı düştüğünde

r = (s / v) / 1 + (c / v)
r: Kâr oranını, v: Değişken sermayeyi ( ücret), c: Sabit sermayeyi, (c /v): Sermayenin organik bileşimini ve (s /v): Sömürü oranını gösterdiğinde; sömürü oranı (s/v) sabitken, sermayenin organik bileşimindeki (c/v) artışlar kâr oranını düşürür. Böylece kapitalist sermaye birikimi hızlandıkça kendi yarattığı krizlerle karşı karşıya kalır. Bu bir yasa gibi işler.

Eğilim
Azalan Kâr Oranları Eğilimi Yasası, adı üzerinde bir eğilimi anlatır. Yani belli bir zaman diliminde kâr oranlarının azalmasının yanı sıra bazı yıllarda artması da söz konusu olabilir ve olmaktadır. Ama uzun vadede trend bir azalma eğilimi biçiminde kendini gösterir. Ayrıca azalmakta olan kâr oranıdır, kâr kitlesi azalmak zorunda değildir, miktar olarak kârlar artmaya devam edebilir.
Bu noktada şu sorular sorulabilir: Bu yasa sadece uzun vadede mi geçerlidir? Kısa vadeli döngüsel krizleri ya da sermaye birikimindeki dalgalanmaları mı açıklar? Bu bağlamda da kapitalizmin nihai çöküşüne ilişkin her hangi bir şey söyler mi?
Rosa Luxemburg’a göre, bu yasa uzun vadede geçerlidir. Öyle ki “etkisini göstermeden önce güneş kapitalizmi yakıp kavurmuş olabilir”. Tapia’ya göre yasa döngüsel krizler için geçerli iken, M. Roberts’a göre hem uzun vadeli, hem de döngüsel olarak geçerlidir (1).

Telafi edici mekanizmalar
Yasa kârlarda kalıcı bir düşüş olduğunu söylerken bunun düz bir çizgi halinde gitmeyeceğini, zira artı değer oranını artıran bazı telafi edici mekanizmaların ve yöntemlerin devreye girebileceğini öngörür.
Yani kapitalistlerin artı-değer sömürüsünü (s/v) artırmasının yolları mevcuttur. Bunu ücretleri sabit tutup, çalışma saatlerini artırarak, ücretleri düşürerek yapabileceği gibi emek gücü verimliliğini artırarak, yani işçiyi aynı çalışma saatlerinde daha yoğun ve daha verimli çalıştırarak da yapabilir.
Örneğin kapitalizmin ilk aşamasında devletin de yardımlarıyla mutlak artık değer biçiminde bir sömürü baskındı (Engels bunu İngiltere’de işçi sınıfının durumu adlı çalışmasında anlatır). Sonraki aşamalarında emek tasarruf edici teknolojilerin devreye sokulması ile nispi artı değer sömürü baskın hale gelmeye başladı. Bu emeğin çıktı başına değerini azalttı, hatta işgünü saatlerini kısaltabildi (2).
Samir Amin’e göre sermaye ihracı, eşitsiz değişim ve emperyalist rant gibi olgular kâr oranlarını yükselten telafi edici işlev görürler (3). J. O’Connor (4) ise kâr oranlarındaki düşüşü telafi eden mekanizmalar olarak; vergisel teşvikler, sübvansiyonlar (bütçe politikaları), kamusal alt yapı yatırımları ve kamu girişimlerinin ucuz ara girdi üretimi ile sermaye maliyetlerini azaltmasına dikkat çeker.
Keza, küreselleşme, neo-liberalizm, borçlanma ve finansallaşma da kâr oranlarındaki düşüşü telafi etmeye yardımcı olur. Nitekim 1980’lerden itibaren uluslararası sermaye küreselleşmenin imkânlarından faydalanarak üretimini daha düşük maliyetli (dolayısıyla da daha kârlı) azgelişmiş ülkelere kaydırdı. Aynı zamanda da finansallaşma aracılığıyla kendini kurgusal sektörlerde büyüttü.
Kısaca, Kapital’de yer aldığı üzere, kapitalist krizleri geciktirici karşıt eğilimler de söz konusudur. Bu da kapitalizmin şu ana kadar neden hemen her krizinden çıkabildiğini, hatta daha güçlenerek çıkabildiğini, dolayısıyla da kendiliğinden çökmeyeceğini gösterir.

Sınıf mücadelesi açığa çıkar, keskinleşir
Ancak tüm bu karşıt eğilimler ya da telafi edici yöntemler faturayı hep işçilere ödettirdiğinden, dolayısıyla da emek sömürüsünü daha da artırdığından mevcut emek-sermaye çelişkisi giderek büyür, bunun üzerinden yükselen sınıf mücadelesi daha da açığa çıkarak keskinleşir.
Marx, buradan hareketle kendini özgürleştirerek tüm toplumu da, dünyayı da özgürleştirebilecek, kapitalizmi yıkacak ve onun yerine sosyalizmi kuracak olan asıl faktörün devrimci bir sınıfın, yani işçi sınıfının (proletarya) örgütlü mücadelesi olduğunun altını çizer.

Ekonomik determinizm mi?
Ekonomi politiğin yasalarının nesnel olmaları, yani insan iradesinin dışında var olmaları, değiştirilemez niteliklere sahip bulunmaları bunların bir yazgı olduğu anlamına gelir mi?
Ya da bu yasalara dayanılarak yapılan tespitler bir ekonomik determinizm midir? Sınıf mücadelesinin ya da sosyalist devletin iktisadi kuruluşta her hangi bir rolü yok mudur?
Bu yasalara dayanarak çıkarımlarda bulunmak ekonomik determinizm anlamına gelmediği gibi,(yukarıda da belirtildiği gibi), sınıf mücadelesini de inkar etmek demek değildir. Çünkü ekonomik koşulların sosyal sınıfların kontrollerinden özerk bir biçimde nesnel olduğunu söylemek determinizm değildir.
Bilimsel sosyalist öğretinin yaptığı şey sosyal sistemlerin değişim mekanizmalarını ve bunun hareket ettirici kanunlarını ortaya koymaktır. Marx ve Engels’in çalışmalarında yaptıkları da budur. Sınıf mücadelesi toplumsal sistemi değiştiren en önemli güç olarak hala varlığı sürdürür. Ama bu mücadelenin derecesi, yoğunluğu ve emeğin sermayeye göre üstünlüğü asıl olarak ekonomik koşullar tarafından belirlenir.
Yani Marx’ın dediği gibi, “insanlar kendi tarihleri yaparlar, ama onu istedikleri gibi değil, kendi belirledikleri koşullara göre değil, mevcut verili koşulların belirleyiciliği altında yaparlar” (5).

KOAEY araştırmalarla doğrulanıyor mu?
Bu yasanın (daha çok ABD gibi Merkez Ekonomilerde) geçerli olup olmadığını sınayan ampirik araştırmalar arasında yasanın geçerliliğini ortaya koyanlar ağırlıktadır.
Örnek olarak M. Roberts bir çalışmasında (6), aşağıdaki tabloda 1869-2007 dönemindeki dünyadaki kâr oranlarının gelişimine ilişkin olarak ile yaklaşık 140 yıllık bir süreçte kâr oranlarının nasıl bir azalma eğiliminde olduğunu gösterir.
Buna göre, 1869’da yüzde 43 olan kâr oranı Birinci Dünya Savaşına kadar yüzde 30’un altına düşüyor, savaş sırasında yüzde 40’ın üzerine çıkıyor. 1929 Büyük Depresyonunun öncesinde yüzde 23’e kadar geriliyor.1935’ten itibaren tekrar yükseliyor ve İkinci Dünya Savaşının hemen ardından 1947 yılında yüzde 38’e kadar yükseliyor. 1965’ten itibaren tekrar düşüşe geçiyor ve bu düşüş 1980’lerin başlarında dip yaparak yüzde 18’e kadar geriliyor. Sonrasında neo-liberal toparlanma döneminde tekrar yükselişe geçerek yüzde 23’e kadar çıkıyor.

Anwar Shaikh’e göre ABD’de İkinci Dünya Savaşı sonrasında yüzde 16 gibi bir oran ile zirvede olan kâr oranları 1980’e kadar düştü ve o yıl yüzde 6’ya geriledi. Ancak bu düzenli bir düşüş değildi, daha ziyade bir eğilimi gösteriyordu. Zira kâr oranları 1963-65 arasında tekrar yüzde 14’e kadar yükseldi. 1980’den itibaren tekrar yükseldi ve 1993’te yüzde 9 gibi dönemin zirvesine ulaşırken, sonrasında tekrar düşme eğilimine girdi. 2008 krizinin öncesinde, 2007’de ise yüzde 6’ya kadar düştü (7).
Smith ve Butovsky’nin araştırmasına göre (8), ABD’de finans dışı sektörlerde 2006 yılında zirve yapmış olan kâr oranı 1950 ve 1960’lardaki zirvelerin sadece yarısı kadar yükseklikteydi.
ABD’de ekonomi genelindeki kâr oranlarını ve sadece üretim sektöründeki kâr oranlarını ayrıştırarak hesaplayan L. Tsoulfidis’e göre, 1963-2015 arasında kâr oranlarında kalıcı bir düşüş söz konusu. 1980’lerin başlarında kâr oranları 1960’lardakinin yüzde 30 altında seyrediyor. Bu oranlar 1990’ların sonlarına kadar artarak gidiyor (neo-liberal dönem). Ancak 2000-2008 arasında yükseliş değil, düşüş söz konusu (9).

Sermayenin organik bileşimi ve artı değer oranlarına ait veriler yasayı destekliyor mu?
KOAEY’i sermayenin organik bileşimi (SOB) ve artı değer oranı (s) değişkenleriyle de doğrulatmak mümkün. Çünkü ABD’de 1965 yılından beri SOB’de düzenli bir yükseliş söz konusu (yüzde 21). Karşı dinamik olarak artı değer oranında ise yüzde 4’ün üzerinde bir düşüş var. Neo-liberal dönemde ise (1982-1997) artı değer oranı yüzde 16 artarken, SOB yalnızca yüzde 7 oranında artmış, böylece de kâr oranı yüzde 9,5 yükselmiş. 1997 yılından beri kâr oranı yüzde 5 düşmüş zira SOB yüzde 14’ün üzerinde artarken, artı değer oranındaki artış yüzde 5,4’te kalmış (10).
Önemli bir diğer bulgu ABD’deki her resesyonun öncesinde kâr oranlarının düşmekte olduğu, buna karşılık her kriz sonrasında kâr oranlarının yükselmeye başlaması. Bu da bu yasayı doğruluyor.
Uygulamadan da görüleceği üzere, kâr oranlarını yükseltme konusunda yeterli olamayan ekonomi politikaları ise ne ekonomileri resesyondan çıkarma konusunda, ne de reel yatırımları artırma konusunda başarılı olabiliyor.
Nitekim 2008 Büyük Resesyonunun ardından ABD başta olmak üzere Merkez Ekonomilerde uygulanmış olan düşük (hatta negatif ) faiz politikası ya da miktarsal kolaylaştırma biçimindeki parasal kolaylaştırma politikaları total bir finansal erimeyi önlemiş olsa da yatırımları, üretimi ve ticareti yeterince artıramadı.
Keza vergi indirimleri, sübvansiyonlar ve kamu harcamaları biçimindeki mali teşvikler de yeterli bir ekonomik büyüme sağlayamadı. Çünkü kârlılık kriz öncesi seviyelerin altında kaldı.
Bu da kapitalist bir ekonomide reel yatımların asıl olarak kâr oranlarının yüksekliğine bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Yani kâr oranları düşüp, kârlar azaldığında yeni yatırımlar da azalıyor, bu ekonomik büyümeyi yavaşlatırken, ekonomiyi krize sokuyor.
(Türkiye ekonomisinin krizinin analizi ile ilgili olarak daha önce bu köşede yayımlanmış olan şu yazılarıma bakılabilir: Görünen köy (18 Kasım 2018), “İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olur I-II” ( 9-10 Aralık 2018), Türkiye ekonomisi krizin ikinci fazında I-II (14-16 Aralık 2018).

Dip notlar:
(1) Michael Roberts, “Not before the sun burns out”, https://thenextrecession.wordpress.com/…/not-before-the-su…/.
(2) John Smith, Imperialism in theTwenty-First Century: Globalization, Super-Exploitation, and Capitalism’s Final Crisis, 2016 ( Review by Barry Healy, 
http://links.org.au/, October 18, 2016).
(3) Samir Amin, The Law of Worldwide Value, Monthly Review Press, 2010.
(4) James O’Connor, The Fiscal Cirisis of the State, St. Martin’s Press, New York, 1973.
(5) Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire, (Çev. Sevim Belli). Ankara, Sol Yayınları, 2012, s. 13-14.
(6) Michael Roberts, “Not before the sun burns out”,
https://thenextrecession.wordpress.com/…/not-before-the-su…/.
(7) Anwar Shaikh, Kapitalizm, Rekabet-Çatışma ve Bunalımlar, (Çev. Ümit Şenesesn), Kırmızı Yayınları, 2018, s. 663-664.
(8) Murray E.G. Smith and Jonah Butovsky,”The roots of the global crisis: Marx’s law of falling profitability and the US economy, 1950-2013”, World in Crisis (Editörs: Guglielmo Carchedi and Michael Roberts), Haymarket Books, Chicago, İllinois, 2018, s..349.
(9) Lefteris Tsoulfidis and Dimitris Paitaridis, “Capital Intensity, Unproductive Activities and the Great Recession of the US Economy”, Munich Personal RePEc Archive (23 September 2017).
(10) Michael Roberts, “The US rate of profit in 2017”,
https://thenextrecession.wordpress.com/…/the-us-rate-of-pro….




19 Haziran 2017 Pazartesi

İŞİN SIRRI İŞÇİ BAŞINA ELDE EDİLEN KÂRIN YÜKSEKLİĞİNDE !

İŞİN SIRRI İŞÇİ BAŞINA ELDE EDİLEN KÂRIN YÜKSEKLİĞİNDE !

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2017
Türkiye’de son on yıla damgasını vuran büyüme stratejisinin alt yapı, enerji ve üst yapı (konut-site, AVM, plaza vs) inşaatlarına dayalı olduğunu ve servetin de giderek artan bir şekilde bu faaliyetlerin doğrudan ya da dolaylı olarak sağladığı yüksek rantlar ve kârlardan elde edildiğini biliyoruz artık.

Bu strateji öyle önemli bir hale geldi ki TÜİK ekonomik büyümeyi hesaplarken, hesaplama yöntemini değiştirdi ve örneğin 2016 yılının ikinci yarısından itibaren konut harcamaları reel yatırım harcaması, konutlar için bankaların verdikleri uzun vadeli ipotek kredileri de (mortgage) reel tasarruf olarak sınıflandırılıyor.

Böyle olunca de istatistiklerde yatırım hacmi yüzde 30 ’a, tasarruf hacmi yüzde 24’e kadar çıktı. Bunun kaçınılmaz yansıması da ekonomik büyüme hızlarındaki coşma oldu. Böyle olunca da, büyük çapta ekonomik durgunluk, dış borç stoku, politik kriz ve jeopolitik risklerle kuşatılmış olmasına rağmen ekonominin geçen yılın son çeyreğinde yüzde 3,5 ve bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 5 büyümesine şaşırmamak gerekiyor (bu büyüme hesaplaması konusunda TÜİK’in ciddi olarak eleştirildiğini hatırlatmakla yetinelim).
Pastanın kreması enerji yatırımları
Bugünkü yazımız aslında sözü edilen bu alt yapı yatırımlarının özgün bir biçimiyle ilgili. Yani şu ana kadar üzerinde çok konuşulmuş, yazılmış olan büyük köprüler, oto yollar ya da tünellerden ziyade, enerji alt yapı yatırımları olarak da geçen hidro elektrik santraller (HES) ile ilgili.

Çünkü başta Karadeniz ve Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri olmak üzere ülke çapında yüzlerce hidro elektrik santrali projesi mevcut. Bunların bazıları tamamlandı, bir kısmı inşaat halinde ve yenileri de gündeme geliyor. Bunların büyükçe bir kısmının koşullu yükümlülükler biçiminde devlet garantisine sahip olduğunu da vurgulayalım.
Bu yatırımlara, doğal çevreyi tahrip ettiği, yerel tarım üreticisine zarar verdiği, çevreyi ve suyu kirlettiği için büyük bir tepki olduğu ve hatta yer yer yerel direnişlerin de ortaya çıktığı malum.

Ne kadarı ihtiyaçtan, neden ısrarla HES?

Siyasal iktidar enerjiye olan ihtiyaçtan yola çıkarak bu projeleri savunuyor. Enerjiye olan ihtiyaç belli, ancak bunun ne kadarlık kısmının gerçek bir ihtiyaçtan ne kadarının ise türetilmiş bir ihtiyaçtan kaynaklandığı sorusu hala ortada.

Çünkü yapılmış büyük köprülerin kullanım oranına bakıldığında, bu ihtiyacın en azından bir kısmının türetilmiş bir ihtiyaç olduğu ileri sürülebilir. Benzer bir biçimde HES’lerin ürettiği elektrik için devlet satın alma garantisi verdiğinde ihtiyacın çok üzerinde santral yapımı söz konusu olabiliyor.

Bu ihaleleri, projeleri alanların da Türkiye’nin son yıllarda yıldızı çok hızlı parlayan az sayıda büyük inşaat-enerji grubu olduğu dikkate alındığında bu abartılı ihtiyaç somutlaşıyor.

Soruyu şöyle soralım. Enerji ihtiyacı biliniyor. Ancak doğaya ve yerellere asgari düzeyde zarar veren, hatta hiç zarar vermediği ileri sürülen yenilenebilir yeşil enerji gibi seçenekler mevcutken iktidarlar neden sorgulamaksızın HES yapımına yöneliyorlar?

Kâr ama en fazla kâr !           
         
Bunun yanıtını duyar gibiyim: Kâr… Kuşkusuz içinde yaşadığımız toplumun temeli kâr elde etmeye ve en fazla kâr elde etmeye dayanıyor.

Yani üretim faaliyetine karar verilirken, doğanın, toplumun, insanların ihtiyaçları kâr sağlama güdüsünden çok sonra geliyor, hatta bazen sıralamada bu ihtiyaçlar hiç yer almıyor (örneğin barışa olan ihtiyaç gibi).

Ancak bunca sektör ve ekonomik faaliyet türü varken, örneğin neden yeni sanayi fabrikaları kurulmazken, HES’ler kurulur?

Bu sorunun yanıtını birkaç gün önce yayımlanan bir araştırmadan türetmek mümkün. Bu araştırmaya göre (1) Dünya çapında işçi başına en çok kâr elde edilen sektör enerji sektörü. Öyle ki diğer sektörlerle aradaki fark en az iki kat.

Aşağıdaki grafik-çizim S&P 500 Borsa Endeksinde yer alan dev çok uluslu şirketlerin işçi başına yılda elde ettikleri kâr miktarlarını gösteriyor.

Bu verilere göre bu şirketler işçilerin sırtından yüz binlerce dolardan başlayarak milyonlarca dolara varan miktarlarda (enerjide olduğu gibi) kâr elde ediyorlar.

Rakamlar gerçekten de dudak uçurtucu türden: Yılda bir işçiden elde edilen kâr miktarı enerji sektöründe 1,8 milyon dolar, sağlıkta 900 bin dolar, doğal tekel hizmetlerinde (örneğin ulaştırma) 800 bin dolar, tüketim malları sektöründe (400 bin- 700 bin dolar), finansal sektörde (bankacılık vs) 650 bin dolar, iletişimde 500 bin dolar, teknolojide 480 bin dolar ve sanayi sektöründe 320 bin dolar.

İşçi başına kârın göreli olarak daha düşük olduğu sektörlerin ortak özellikleri; bunların asıl olarak sermaye ve teknoloji yoğun sektörler olmaları, bu durumun üretim maliyetlerini yükseltmesi, sağlık sektöründe olduğu gibi ar-ge maliyetlerinin yüksekliği, bu sektörlerin üzerindeki net vergi yükünün daha ağır olması (daha az teşvik almaları), royalti ödemelerinin yüksekliği, alt yapıda olduğu gibi bakım ve onarım maliyetlerinin yüksekliği, bu sektörlerin diğerlerine göre daha nitelikli uzman dolayısıyla da yüksek ücretli mühendis, işçi çalıştırmaları.

Bunlara, göreli olarak işçi başına daha yüksek kârın olduğu sektörlerde sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, taşeron kullanımının yaygınlığı, bu sektörlerin özellikle enerji ihtiyacı gerekçesiyle her türlü devlet desteğinden ve teşviğinden yararlandırılmaları ve son olarak doğada hazır bulunan nehirlerin, derelerin arazilerin bu sektörlere bedava sunulması gibi faktörler eklendiğinde enerji yatırımlarının neden bu denli cazip olduğu daha iyi anlaşılıyor.