Enflasyon kaçınılmaz da halkı korumak
tercihe mi bağlı?
Mustafa Durmuş
5 Mayıs 2026
Nisan ayı enflasyonu bir önceki aya göre yüzde 4,18,
bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 14,64, bir önceki yılın aynı ayına
göre ise yüzde 32,37 artış olarak gerçekleşti. (1)
Bunlar TÜİK’in (tartışmaya açık) resmi verileri. ENAG (aşağıdaki
grafikten de görülebileceği gibi), Nisan ayı enflasyonunu yüzde 5,07 ve yıllık
enflasyonu 55,38 olarak; İTO ise Nisan aylık enflasyonunu yüzde 3,74 ve yıllık
enflasyonu 36,83 olarak hesaplıyor.
Enflasyonla mücadele politikası başarısız!
Buradan çıkartılacak ilk sonuç, siyasal iktidarın bir
süredir uygulamakta olduğu dezenflasyon politikasının işlemediği; enflasyonun (bırakınız
bu yıl sonu resmi hedefi olan yüzde 16’da kalmasını), yüzde 25-30 bandında
olacağıdır.
Özetle, siyasal iktidar, Türkiye toplumuna çok ağır
bir yoksullaşma bedeli ödettirmesine rağmen, enflasyonla mücadele de başarısız oldu.
Yoksulluk daha da artacak!
İkinci sonuç, başta ücretli emekçiler olmak üzere,
sabit ve düşük gelirli yurttaşların yoksulluğunun daha da artacağıdır. Bu
nedenle de temmuz ayında hem asgari ücret yükseltilmeli hem de emeklilerin
ücret ve maaşları, reel olarak (enflasyondan arındırılmış olarak)
artırılmalıdır.
Çünkü aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi ocak ayında;
28,075 TL olan asgari ücret 24,533 TL’ye; en düşük emekli aylığı 20,000 TL’den
17,477 TL’ye geriledi. Böylece ilk 4 ayda, asgari ücretlinin toplam ücretinin
3,543 TL’si; emeklilerin ise 2,523 TL’si enflasyonla ceplerinden alındı.
Suçlu enflasyon mu?
Her ne kadar suçlu enflasyon (özellikle de Orta Doğu
savaşı ile birlikte artan) gösterilse de asıl suçlu; yıllardır izlediği ekonomi
politikaları sonucunda enflasyonu azdıran ve böylece zaten bozuk olan gelir
dağılımını daha da bozan, bir avuç süper zengini daha da zengin ederken,
toplumun yüzde 80’ini yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya zorlayan
siyasal iktidar. Enflasyon ve yoksulluk, bu düzenin ve onun direksiyonunda olan
siyasal iktidarın sınıfsal tercihlerinin ve dünyadaki gelişmeleri doğru
değerlendirememesinin bir sonucu.
Savaşın belirgin iki etkisi: petrol ve
gübre fiyatlarındaki hızlı artış
Kuşkusuz enflasyondaki bu yükselişte ABD/İsrail-İran savaşının
da etkisi var. Çünkü son birkaç hafta içinde petrol fiyatları büyük
dalgalanmalar yaşadı: hem düşüşler hem de yükselişler oldu ancak genel olarak şubat
ayı sonunda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasından bu
yana petrol fiyatları artmaya devam ediyor. Öyle ki petrolün varili 110 doların
üzerine çıktı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, ülkede benzin ve motorin
fiyatları da fırladı.
Ancak petrol şoku hikâyenin sadece bir kısmını yansıtıyor.
Türkiye’nin ve Avrupa’nın henüz tam olarak yüzleşmediği bir başka şok daha söz
konusu: Hürmüz'den geçen trafiğin sürekli olarak kesintiye uğraması, sadece bir
enerji krizi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda bir gübre arzı şoku (fiyatların
dramatik bir şekilde artması ve arzın düşmesi) ve dolayısıyla küresel gıda
güvenliğine doğrudan bir risk anlamına da geliyor. Gübre, mahsullerin günümüzün
küresel nüfusunun ihtiyaç duyduğu verimi elde etmesini sağlayan çok önemli bir
hammadde, öyle ki endüstriyel tarımın geçerli olduğu günümüzde gübre olmazsa
buğday, mısır ve pirinç hasadı önemli ölçüde düşer.
Gübre şoku
Küresel olarak ticareti yapılan ve gübrenin ana
girdisi olan üre miktarının yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Bu
yüzden de 20. Yüzyıl, hükümetlere petrol ambargolarından korkmayı öğrettiyse,
21. yüzyıl gübre şokundan korkmayı öğretmelidir.
Çünkü enerji piyasaları, rezervler ve ikame yoluyla
şokları soğurabilir. Ancak küresel gıda sistemi çok daha zayıf tamponlara
sahip. Hürmüz'de uzun süreli bir kesinti, sadece ham petrolün fiyatını
değiştirmez; modern uygarlığın dayandığı endüstriyel azot döngüsünün
dayanıklılığını da test eder. Petrol arabaları çalıştırır, azot ise bitkileri
besler. Hürmüz Boğazındaki kriz devam ederse, en önemli bedel ham petrol değil,
dünyayı beslemenin maliyeti olabilir. (2)
Türkiye tarımının üç veçhesi bizim durumumuzun
hassasiyetini de ortaya koyuyor: Gıda güvenliğinden yoksunluk, gıda
bağımsızlığının olmaması ve ithalat üzerinden pahalı gıda temini. Tarımda son
24 yıldır uygulanan neo-liberal politikalar ve özelleştirmeler ülkeyi bu hale
getirdi. Kısa vadede bu soruna bir çözüm de ortada görünmüyor. Dolayısıyla hem
petrol hem de gübre şokları önümüzdeki aylarda enflasyonu patlatacaktır.
Akaryakıt fiyatlarını düşürmek için
hükümet gerçekte ne yapabilirdi?
Siyasal iktidar akaryakıttan aldığı ÖTV’yi sıfırlamak
dışında herhangi bir şey yapmadı. Bu seçenek de savaşın daha ilk haftalarında
tükendi. Oysa bir seçenek olarak, siyasal iktidar benzin ve motorine fiyat
tavanı getirerek sürücülerden bir litre yakıt için alınabilecek ücreti yasal
olarak sınırlayabilirdi. Yani indirimden doğan tüm yükü tedarikçinin üstlenmesi
şartı getirilebilirdi ama sermayenin kârını azaltan bir girişimde bulunmak
iktidarın gündeminde hiç olmadı ve bundan sonra da olmayacak.
Kısa vadede benzin ve dizele olan talep devam
edecektir. Çünkü tüm işe gidip gelmeler ve seyahatler iptal edilemez ya da
ertelenemez. İnsanların işe, çocukların okula gitmesi gerekiyor. Alternatif
olarak, insanların kamucu toplu taşımaya yönelmesi önerilebilir ama siyasal
iktidar kamucu olan her alternatifi reddediyor. Yetmiyor bu işi üstlenen muhalefet
partilerine ait belediyeleri etkisiz hale getiriyor.
Orta ve uzun vadede, hanelerin gelecekteki fosil yakıt
tüketimine olan bağımlılıklarını azaltacak şekilde politikalar hayata geçirilmesi
ise asıl çözüm olabilir. Bunun için de kâr elde amacından vazgeçmek gerekiyor.
Kısaca böyle bir paradigma değişikliği bu iktidarın yapabileceği bir iş değil.
Diğer ülkeler ne tür tedbirler aldılar?
Bu büyük enerji şokunun haneler ve işletmeler
üzerindeki ekonomik etkilerini hafifletmek amacıyla, birçok Avrupa hükümeti
çeşitli mali önlemler almaya başladı.
Toplamda, Avrupa hükümetleri bugüne kadar ABD-İran
savaşının enerji faturaları üzerindeki etkilerini hafifletmek amacıyla, yaklaşık
10,46 milyar avroluk bir mali önlem paketini taahhüt etti. (ABD’nin savaşta
harcadığı minimum miktar olan 25 milyar doların karşısında oldukça halkçı bir
destek).
Mutlak rakamlarla bakıldığında, İspanya ve Almanya
açık ara en yüksek taahhütleri verdiler .Toplam tutarın neredeyse yarısı tek
başına İspanya’ya ait, bu da İspanya’daki sol hükümet ile uyumlu bir davranış. Göreceli
olarak (GSYH’ye oranla) ise İspanya, Bulgaristan, Yunanistan ve İrlanda başı
çekiyor. (3)
Uygulamada, hükümetlerin kaynaklarının büyük bir kısmı
ÖTV ve/veya KDV’nin düşürülmesine ayrıldı. Bazı ülkeler ayrıca sektörel
önlemler (örneğin, akaryakıt indirimleri) uygulamaya koyarken, yalnızca dört
ülke haneleri özel olarak hedefleyen önlemler aldı.
Sonuç
Özellikle bugün yaşanan gelişmelerden sonra, Orta Doğu’daki savaşın süreceği anlaşılıyor. Bu durum başta petrol ve gıda fiyatları üzerindeki etkileri bağlamında hem enerji hem de gıda krizine neden olacaktır. Bu da yıllardır yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, adaletsiz vergiler ve adaletsiz gelir bölüşümü nedeniyle ciddi biçimde yoksullaşan Türkiye toplumunun mevcut sorunlarını daha da artıracaktır.
Ülkeyi 24 yıldır yönetenler ise her ne pahasına olursa
olsun iktidarda kalmayı temel amaç olarak gördüklerinden, giderek kötüleşen
jeopolitik koşullar karşısında dahi toplumun çıkarlarını korumaktan ziyade,
temsil ettikleri sınıf ve kesimlerin çıkarlarını korumaya devam edecektir.
Sorunu yaratanların çözüm adresi olamayacağı gerçeği bir kez daha ortaya
çıkmıştır.
Dip notlar:
(1) TÜİK,
Tüketici Fiyat Endeksi, Nisan 2026, https://veriportali.tuik.gov.tr
(4 Nisan 2026).
(2) https://theconversation.com/how-the-iran-war-could-create-a-fertiliser-shock-an-often-ignored-global-risk-to-food-prices-and-farming
(5 Mart 2026).
(3) https://www.bruegel.org/dataset/2026-european-energy-crisis-fiscal-response-tracker
(28 Nisan 2026).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder