Orta Vadeli Programın (2027-2029) Ayırıcı
Özelliği (1)
Mustafa Durmuş
11 Eylül 2026
Önümüzdeki üç yıla ilişkin Orta Vadeli Program (OVP
2027-2029) açıklandı (1). Program üzerine ekonomi basınında çok sayıda
değerlendirme yer aldı. Bunlar daha ziyade; programın hedeflerinin (büyüme,
enflasyon, işsizlik, mali ve finansal istikrar gibi), ülke ekonomisinin
gerçekleriyle uyuşup uyuşmadığını irdeleyen köşe yazılarından ve emek karşıtı
yönlerine yapılan eleştirel değerlendirmelerden oluşuyor.
Zayıf Büyüme, Yüksek Enflasyon, Yüksek İşsizlik ve Kemer Sıkma
Yeni Programda 2026 ekonomik büyüme tahmini yüzde 3,3
ve 2027 tahmini yüzde 4,2 olarak yer alıyor. Yani siyasal iktidar daha önce
hedeflediği yüzde 5’lik ekonomik büyüme hızını yakalayamayacağının farkında.
Buna karşılık enflasyonun yukarı doğru güncellendiği
görülüyor. Daha önceki Programda bu yılın enflasyonu yüzde 16 olarak
hedeflenmişken, yeni Programda bu oran yüzde 28’in üzerine çıkıyor. 2027
yıl sonu enflasyon hedefi yüzde ise 21 olarak açıklandı. Oysa 12 Şubat 2026’da
yayımlanan TCMB raporunda 2027 sonu için konulan hedef yüzde 9 idi. Bu durum
iktidarın OVP’lerde, enflasyon gibi halkı doğrudan ilgilendiren konularda,
rakamları düşük hesaplama yoluna gittiğinin bir delili. Ancak bu kez mızrak
çuvala sığmıyor ve iktidar yüksek enflasyonla mücadele etmediği ya da
edemediğini zımnen kabul ediyor.
İşsizlik oranının bu yıl sonunda dar anlamda, yüzde
8,1 olacağı ifade edilen Programda, hedef; gelecek yıl için yüzde 8, 2028 için
yüzde 7,8 ve 2029 için yüzde 7,6 olarak belirlendi. 2,1 milyon ilave istihdamla
işsizliğin azaltılması hedefleniyor.
Yeni istihdamınsa, “yeni nesil çalışma biçimleri ve sektörel dönüşümlere
uyumun sağlanması” adı altında, güvencesiz çalışma pratiklerinin
yaygınlaştırılmasıyla sağlanmasının hedeflendiği anlaşılıyor. İş ve yatırım
ortamını başlığı altında sıralanan “idari süreçlerin kolaylaştırılması,
düzenleyici kalitenin ve öngörülebilirliğin güçlendirilmesi” önlemleri, devletin
emek yanlısı düzenlemelerden iyice çekileceği anlamına geliyor.
Bütçe açığının 2027 yılında yüzde 3,5; 2028’de yüzde
3,1 ve 2029’da yüzde 2,8 olarak hedeflenmesi ise (sadece halk ile sınırlı
kalan) kemer sıkma politikasının sürdürüleceğini gösteriyor.
Yeni Programın Ayırıcı Özelliği
Oysa yeni Programın bir ayırıcı özelliği var: mevcut
otoriter rejimi tahkim ederken, kemer sıkmayı sürdürüp, halkın demokratik
siyasete olan güveninin iyice azaltarak, uzun vadede faşizmin kitle tabanını
oluşturmaya dönük çok büyük tehlikeler içeren düzenlemelere sahip bulunması.
Bu anlamda program ekonomi politik bir değerlendirmeyi
gerekli kılıyor. Bunu programda yer alan kaynak (ödenek) tahsisine ve bunun
finansman biçimlerine bakarak yapacağız. Aşağıdaki görsel bu amaçla hazırlandı.
Ayrıca sonraki yazılarımızda, Almanya ve İngiltere’de sırasıyla
AfD ve Reform (UK) olarak adlandırılan faşist partilerin oylarındaki büyük
artışın nedenlerinden yola çıkarak, Türkiye’deki orta vadede ortaya çıkabilecek
riskleri bu Program bağlamında ele alacağız.
Finans Kapitalin Gücü Pekişiyor!
Öncelikle, 2027-2029 Merkezi Yönetim Bütçelerine de
aynen yansıtılacak olan Orta Vadeli Programın kamu harcamaları kısmına
bakıldığında; önümüzdeki üç yıl boyunca en büyük payı faiz harcamalarının
oluşturduğu görülüyor.
Öyle ki, önümüzdeki üç yılda faiz için bütçeden 13
trilyon 914 milyar TL harcama yapılacak. Yani bu üç yılda faiz harcamaları
yüzde 32 oranında artırılacak. Bu durum, halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve
kalkınmayı sağlamak için harcanabilecek devasa bir kaynağın, izlenen neo-liberal
birikim stratejisine kurban edilerek, nasıl finans kapitale peşkeş çekileceğini
gösteriyor. Bu da otoriter rejimin finans kapital boyutunun ne denli önemli
olduğunu ortaya koyuyor.
Savunma, İnşaat ve Maden Çıkarma
Harcamalarındaki Süper Artış!
En hızlı artacak olan savunma harcamaları ise (yüzde
229), bir yandan jeopolitik gerilimler ve olası bir dünya savaşı karşısında, iktidardaki
oligarşinin çıkarlarını koruma hedefini gösterirken, diğer yandan alt-emperyal
amaçlarla hareket eden rejimin militarist karakterini sergiliyor.
Savunma harcamalarını; yüzde 150’lik artışla sosyal
konut, yüzde 139’luk bir artışla maden arama harcamaları ve yüzde 103’lük bir
artışla organize tarım bölgelerine yapılan harcamalar takip ediyor.
Böylece inşaata ve ranta dayalı piyasa ekonomisi
üzerinden sermaye ve servet birikimi sürdürülecek. Ayrıca MTA’nın yapacağı maden
aramaları sonucunda bulunacak madenlerin, gelecekte yerli ve yabancı özel
sektör şirketlere devri söz konusu olabilecek.
Gıda Arzının Güvenliği Büyük Sermaye
Şirketlerine Teslim!
“Gıda arz güvenliği ve tarımsal dayanıklılığın
artırılması” başlığı altında ise; tarımsal üretimde verimlilik ve rekabet
gücünün artırılması amacıyla üretim, işleme ve lojistik altyapısının bütünleşik
olarak planlandığı Organize Tarım Bölgeleri yaygınlaştırılacak, bu bölgelerde
jeotermal ve yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin kullanımı ile kaynak ve
enerji verimliliği desteklenecektir” deniliyor.
Programda yer alan bu ifadelerden; bu sektörlerdeki piyasacı
özel sektör faaliyetlerinin devlet desteğiyle sürdürüleceği, yani özel sermaye
birikiminin destekleneceği anlaşılıyor.
Örneğin, gıda arzı güvenliğinin ve
sürdürülebilirliğinin; tarımı demokratik yerelleştirme, kooperatifleşme, tarım
ve toprak reformu gibi mülkiyet yapısını toplumsallaştıracak önlemlerle sağlanması
hedeflenmiyor. Tersine, Organize Tarım Bölgelerinin yaygınlaştırılmasıyla,
tarım sektörünün daha da kapitalistleştirilmesi ve böylece büyük sermaye
çevrelerinin sermaye birikimini tarım sektöründe de sürdürebilmeleri amaçlanıyor.
(Nitekim Ege Bölgesi’nde hali hazırda devasa boyuttaki arazilerin büyük inşaat
şirketlerince satın alınıp kapitalist tarıma başlanılması çok çarpıcı). Sulama
yatırımlarındaki yüzde 71’lik artış bunu destekleyecek bir strateji olarak
işlev görecektir).
Bu stratejik öncelikli (!) harcamaların analizi bize;
inşaata ve doğa tahribatına dayalı rant esaslı mevcut neo-liberal birikim
stratejisinin, savunma sanayi yatırımlarıyla güçlendirilerek sürdürüleceğini
anlatıyor. Bu strateji, kârı ve rantı toplumun ihtiyaçlarının önüne
koyduğundan, daha fazla otoriterlikle sürdürülecektir. Başta ABD ve NATO üyesi
ülkeler olmak üzere, Batılı devletlerin rejime olan destekleriyle, iç siyasetin
tasarımı da buna göre yapılıyor zaten.
Halkın Üzerindeki Mali Yük Artırılıyor!
Kamu gelirleri açısından ise durum şu: Öncelikle, “devletin
diğer gelirleri” adı altında sıralanan (cezalar ve teşebbüs gelirleri gibi)
gelirlere yüklenmeye devam edilecek.
Örneğin bu üç yıl boyunca toplam olarak 71 trilyon 599
milyar TL’lik bir vergi geliri, bunun yanı sıra 11 trilyon 939 milyar liralık
diğer kamu geliri toplanması hedefleniyor. Ayrıca, vergi yükünün artırılarak
geniş anlamda vergi yükünün 2027’de yüzde 24,8’e, 2028’de yüzde 24,9’a ve 2029’da
yüzde 25,1’e yükseltilmesi hedefleniyor. “Vergi tahsilatlarının tabana
yayılması hedefi” altında, matrah artışlarının yanı sıra, taban genişletmesinin,
yani yeni vergilerin de gündeme getirileceği anlaşılıyor.
Yeniden Özelleştirmeler
Ülke tarihinin özelleştirme şampiyonu AKP iktidarı bu Program
paralelinde, yeni özelleştirmeleri gündeme getiriyor: 15 Temmuz Şehitler ve
Fatih Sultan Mehmet köprüleriyle 8 otoyol ve 5 çevre otoyolu veya kesimi,
mülkiyet devri olmadan 30 yıllığına özelleştirilecek. (2)
Bu özelleştirmelerin, “alt yapının daha etkin ve daha
verimli olarak kullanılmasını sağlamak amacıyla” yapılacağı ileri sürülse de dünya
örneklerinden de özelleştirmelerin böyle bir işlevinin olmadığı biliniyor. Özel
işletmeciler, yenileme yatırımlarından ve bakım ve işçilik maliyetlerinden
kısarak ve kullanıcı ücretlerini artırarak kârlarını maksimize etme peşinde
olduklarından, bu ifade gerçeği yansıtmıyor.
Kaldı ki bu özelleştirme kapsamına alınan bu
işletmelerin zarar etmeyen işletmeler olduğu biliniyor. (15 Temmuz Şehitler ve
Fatih Sultan Mehmet köprülerinden yıllık 184 milyon 173 bin dolar kâr
sağlandığı (yüzde 96 kâr) ileri sürülüyor). (3) Özelleştirmeler sonrasında, maksimum
kâr sağlama amacı gereği, kullanıcı ücretlerinin hızla artması da söz konusu
olacaktır.
Ayrıca, buradan elde edilecek olan gelirlerin bütçe
açığını kapatmaya yetmeyeceği de biliniyor. Nitekim bu üç yıl boyunca toplam yaklaşık
12 trilyon 396 milyar TL’lik bir bütçe
açığı verilmesi planlanırken, sağlanacak özelleştirme geliri sadece 490 milyar
TL civarında olacak.
Bu gerçeğe rağmen bu özelleştirmelerin yapılmasının
nedeninin (bütçe açığını kapatmaktan ziyade), gemi artık iyice azıya almış olan
siyasal iktidarın, özellikle de yandaş büyük sermaye gruplarına ve siyasal
yapılara servet transferini sürdürmek istemesi olduğunun altını çizmek
gerekiyor.
Devam edecek…
Dip Notlar:
(1) T.C.
Cumhurbaşkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Orta Vadeli Program
(2027-2029), Eylül 2026.
(2) https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/09/20260905-20.pdf
(11
Eylül 2026).
(3) https://dokuz8haber.net/yeni-partili-yavuzyilmaz-ozellestirme-kararina-tepki-gosterdi-yillik-karlari-paylasti (7
Eylül 2026).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder