Bütçe hakkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bütçe hakkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2019 Pazartesi

2020 BÜTÇESİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (3) Katılımcı - demokratik bütçeler için mücadele zamanı



2020 BÜTÇESİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (3)
Katılımcı - demokratik bütçeler için mücadele zamanı

Mustafa Durmuş

9 Aralık 2019

Bütçeler çok önemli siyasal, hukuki,  iktisadi ve yönetsel belgeler. Çünkü: Hükümetlere harcamaları ve gelirleri açısından meşruiyet kazandırıyorlar. Ayrıca bütçeler egemen - yöneten sınıfların en önemli ekonomi ve maliye politikası araçları, sermaye ve servetin yeniden üretimine yardımcı olan araçlar. Bu bağlamda sosyal sınıflar arasındaki mücadelenin en önemli alanları arasında yer alıyorlar. Kuşkusuz siyasal iktidarların demokratik ve sosyal hak ve özgürlükler konusundaki duruşlarının en önemli göstergelerinden biri konumundalar.

1 TRİLYON TL’NİN ÜZERİNDE BİR BÜTÇE TOPLUMSAL RIZA OLMADAN YAPILABİLİR Mİ?

2020 yılında 1,1 Trilyon TL’lik bir ödeneğe sahip olacak Merkezi Yönetim Bütçesinin nasıl kullanılacağına ilişkin olarak toplumun bütününün rızasının alınması ve bu kaynağın her aşamada sıkı bir biçimde denetlenmesi beklenirdi ama (daha öncekiler gibi) bu bütçede de bu gerçekleşmedi.

Oysa üretenlerin, değeri yaratanların, yani işçilerin, emekçilerin, halkın, vergi mükelleflerinin, özcesi ülkede yaşayan herkesin, doğrudan ya da dolaylı mekanizmalar aracılığıyla ödedikleri vergilerin nerelere harcandığını ya da harcanmadığını denetleyebilmeleri gerekir. Bu denetim bütçenin hazırlanması, uygulanması ve sonuçlandırılması sırasında yani bütün bir bütçe sürecinde yapılabilmeli.

Tam da bu ihtiyaçtan dolayı, bir ülkede halkın ne için, ne kadar vergi ödediğinden, bu vergilerin hangi kamu harcamalarına nasıl harcandığından, ne için ve ne kadar borç alındığından haberdar olması ve bu araçları denetleyip yönlendirebilmesine “Bütçe Hakkı” adı veriliyor.

1215 yılında Britanya’da, Magna Carta ile ilk kez kralın vergi toplama yetkilerinin kısıtlanması ve kamunun kontrolüne bırakılması ile başlayan süreç günümüze kadar kurumlaştı ve burjuva demokrasilerinin olmazsa olmazı haline geldi .(1)

DEMOKRATİK HAK VE ÖZGÜRLÜKLER OLMADAN BÜTÇE HAKKI YERİNE GETİRİLEMEZ

Ancak günümüzde bütçe hakkını konuşurken iki önemli konunun altını özellikle çizmek gerekiyor:

(i) Ekonomik ve sosyal haklar kadar, düşünce ve ifade özgürlüğünü, basın ve örgütlenme hakkını ve özgürlüğünü temel bir bütçe hakkı olarak görmek gerekiyor. Çünkü bütçe hakkının olabilmesi ve ekonomik hakların hayata geçebilmesi için öncelikle insanların düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ve özgür bir basına sahip olmaları lazım.

(ii) Karşılıksız para basarak hükümetlerin örtülü bir biçimde vergi almalarının önlenmesi de bütçe hakkının zorunlu bir parçasıdır. Çünkü monetizasyonla ve ardından gelen yüksek enflasyonla sonuçlanabilecek bir finansman gizli bir vergilendirme demek.

Ülkede olduğundan düşük gösterilse de enflasyon;  paranın değerini düşürerek yoksul halkın gelirinin bir kısmına daha el konulmasıyla, aynı zamanda da değer üzerinden alınan KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin halkı daha da yoksullaştırmasıyla sonuçlanıyor.

BÜTÇE HAKKINDAN “SIFIR” ALDIK

Türkiye uluslararası bir örgüt tarafından düzenlenen ve bütçe hakkını gösteren ankette 100 üzerinden sıfır puan alan  (bütçe kararlarına halkın katılımı anlamında) bir ülke olarak tarihe geçti. (2)

Yani yönetsel düzeyde, yasa/mevzuat hazırlama düzeyinde ve etkin denetleme düzeyinde halkın doğrudan ya da etkin dolaylı katılımından söz edilemiyor. Yukarıdan aşağıya aşırı merkeziyetçi ve bürokratik bir biçimde örgütlenmiş olan bütçe süreci söz konusu olduğundan halk kararlara katılamıyor.

Raporda, Türkiye’de 2012 yılından bu yana bütçe öncesi hazırlanması/paylaşılması gereken belge ya da dokümanların ya hiç hazırlanmadığı ya da geç hazırlandığı bilgisi de mevcut.

BÜTÇE HAKKINI ORTADAN KALDIRAN UYGULAMALAR

1 Ocak’tan 2020’den itibaren yürürlüğe girecek olan 2020 Bütçesi’ndeki bütçe hakkını ortadan kaldıran bazı önemli hususlar şunlar:

Öncelikle, bütçenin hazırlanması aşamasında; (5018 Sayılı Kanun gereğince merkeziyetçi bir bütçe yapım süreci öngörüldüğünden) ne kadar ve nasıl vergi toplanacağı ve bunların hangi biçimlerde harcanacağı konusunda halka ya da onun örgütlerine danışılmadı. Ayrıca normalde Haziran’da başlayan süreç bir-iki aya kadar düşürüldü.

Bunun alternatifi aşağıdan, yani sokak, mahalle, halk, iş yeri meclislerinden kısaca toplumun en altta, en yereldeki örgütlenmelerinden başlayarak çoğulcu bir bütçenin yapılması. Buna uygulamada “katılımcı bütçe”, “demokratik bütçe” ya da “halk bütçesi” deniliyor ve bu bütçeler bazı Latin Amerika ülkelerinde başarılı bir biçimde uygulanıyor.

İkinci olarak, halkın bütçe süreçlerinden dışlanması yapılan harcamaların ve toplanan vergilerin denetlenmesi sırasında da ortaya çıkıyor ve ülkede gerçek bir bütçe denetimini önleyen uygulamalar şu biçimlerde kendini gösteriyor:

(i) Cumhurbaşkanlığı yetkili

Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nde TBMM’nin bütçeyi yapma hakkı ortadan kalktı 2018 Bütçesiyle birlikte bütçeyi artık Cumhurbaşkanlığı hazırlıyor.

(ii) Sayıştay etkisiz

T.B.M.M. adına bütçeyi denetlemekle görevli kılınan Sayıştay tam bir dış denetim yapmıyor, Sayıştay raporlarına göre merkezi yönetim altındaki idareler Sayıştay’a gerekli bilgi ve belgeleri sunmuyor ya da eksik sunuyorlar. Sayıştay da sorunlu olduğuna inandığı tespitlerini Meclis’e havale ederek işin içinden sıyrılıyor.

(iii) “Yedek Ödenekler” yasalara aykırı bir biçimde aşılıyor

 2018 yılında kullanılan yedek ödenek tutarı 56,630, 396,892 TL. (3) Bu tutar genel bütçeli idareler yılsonu toplam ödeneğinin yüzde 7,21’ine tekabül ediyor. Oysa 5018 Sayılı Kanunun 23. Maddesine göre; “yedek ödenek tutarı genel bütçe ödeneklerinin yüzde 2’sini aşmamalı”. Yani yedek ödenek kullanımı yasaya aykırı bir biçimde üç kattan fazla gerçekleşti.  Bu Genel Bütçe ödeneğinden aktarma yapmaya da Cumhurbaşkanı yetkili kılındı. Bu ödeneklerin yüzde 43’ünü Hazine ve Maliye Bakanlığı, yüzde 22 ‘sini ise Karayolları Genel Md. Kullandı.

(iv)Yasal olmayan bir biçimde “Ödenek Üstü Harcama” yapılıyor

 “ Genel veya kısmi seferberlik, savaş ilanı veya Bakanlar Kurulu kararıyla zorunlu askeri hazırlıkların yapıldığı olağanüstü hallerde ve Millî Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bütçeleriyle sınırlı olmak üzere getirilen istisna” hükmü dışında ödenek üstü gider yapılmasına cevaz veren bir düzenleme bulunmuyor. Ayrıca gerektiğinde ek bütçe yapılabiliyor. Kaldı ki yasal sınırları içinde (% 2) yedek ödenek kullanma imkanı da mevcut. 

Buna rağmen ödenek üstü harcama yapma norm haline dönüştü ve örneğin 2018 yılında 63.245.103.174 TL oldu. (4) Bu 63 milyar TL’lik ödenek aşımının:  21 milyar TL’si iç ve dış güvenlik hizmetlerinden sorumlu Emniyet, Jandarma, Milli Savunma Bakanlığı gibi kuruluşlarca,  3,2 milyar TL’lik kısmı Diyanet İşleri Başkanlığı’nca,  32 milyar TL’si Milli Eğitim Bakanlığı’nca ve 9 milyar TL’si ise Sağlık Bakanlığı’nca kullanıldı.

(v) Önemli bir miktarda gelir ve harcama “Bütçe Dışı Fonlarda” tutuluyor

Böylece bazı faaliyetlerin Meclis’in denetiminden kaçırılması sağlanıyor. Bu fonlar; Başbakanlık Tanıtma Fonu, Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, Özelleştirme Fonu, Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu ve Savunma Sanayini Destekleme Fonu’dur (SSDF). Ayrıca İşsizlik Sigortası Fonu adlı büyük bir fon Sosyal Güvenlik Kurumu altında yer alıyor.

Bu fonların gelirleri:  Gelir Vergisi, ÖTV, Kurumlar Vergisi, trafik cezaları, milli piyango gelirleri ve asıl olarak da genel bütçeden yapılan aktarmalardan oluşuyor. Gelirleri ve giderleri Meclis onayına bağlı olmadığından siyasal iktidarlara büyük kolaylık sağlayan bu fonların denetimleri ise ciddi bir sorun oluşturuyor. Zira 2010 yılından bu yana Sayıştay’ın denetimine tabi olsalar da, bütçe dışı fon niteliğinde olduklarından diğerleri gibi ödeneklerinin tahsisi konusunda TBMM’nin bir denetimi söz konusu değil.

Bu fonlardan en önemlisi olan Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun toplam askeri harcamaların azımsanamayacak bir gerçekleştirdiği ve geçen yılki varlıklarının toplamının 23,4 milyar TL olduğu dikkate alındığında bu fonun gerçek anlamda denetlenmesi gereği de ortaya çıkıyor.

(vi) “İşsizlik Sigortası Fonu” gelirlerinin önemli bir kısmı amaç dışı kullanılıyor

Ayrıca 130,4 milyar TL’lik büyüklüğü olan bu İşsizlik Sigortası Fonu ile bütçe açığı olduğundan daha küçük gösteriliyor. Bu Fon’un harcama tarafında “Diğer Giderler” dikkat çekiyor. Ancak 2011 yılına kadar Diğer Giderler diye bir harcama kalemi mevcut değil. Hükümet o yıl bu harcama kalemini devreye soktu (2011’de genel seçimler yapıldı). Bu oran 2011 yılında yüzde 13 kadardı. 2018’de yüzde 97’e yaklaştı Yani devlet, katkı ve Hazine faizi olarak Fona verdiğinin hepsini geri almış durumda. (5)

Bu Fondan işverenlere yapılan teşviklerse Fonun mali dengesini bozuyor. Nitekim İşsizlik Fonu 2019 yılı Nisan ayında 390 milyon lira açık verdi. (6) Yani Fon tarihinde ilk kez gelirler, giderlerin gerisinde kaldı.

(vii) Bütçe dışında tutulan harcamalar (“doğrudan yükümlülükler”, “koşullu yükümlülükler” ve “borç üstlenimleri”) bütçeye çok önemli yükler getiriyor

Geçen yıldan itibaren devletin bütçesinde ve kamu finansmanı hesaplarında ciddi düzeyde açıklara neden olan bazı projelerin sözleşmeden doğan ödemeleri nedeniyle kamu açığı artıyor. Bu da kamu borçlanma gereğini ve kamu borç stokunu artırıyor.
Bu, önümüzdeki 25 yıl boyunca yerli ve yabancı büyük sermaye gruplarına kamu kaynaklarının aktarılacağı ve bunun bedelinin de yüksek faiz ödemeleri, vergiler, zamlar ve sosyal harcamalardan kısmak biçiminde tüm toplumca ödeneceği anlamına geliyor.

Böylece Kamu-Özel İşbirliği projelerinin: Kârı sermayeye aktarmanın, zararı kamuya yıkmanın yolu olduğu ortaya çıkıyor.  Öyle ki CHP’nin bir raporuna göre, (7) şehir hastanelerinin 25 yılda kamuya getireceği toplam yük 142,4 milyar doları (870 milyar TL) bulacak. Bir şehir hastanesinin 25 yıllık maliyetiyle 1,200 yatak kapasiteli yaklaşık 29 hastane yapılabiliyor.

Toplam 20 şehir hastanesi için önümüzdeki üç yıl için, devlet kasasından özel sektöre 31 milyar TL kira parası, 26 milyar TL hizmet bedeli olmak üzere 57 milyar 483 milyon TL aktarılacak.  2020 yılı bütçesine 10 milyar 414 milyon TL başlangıç ödeneği konuldu. Bu hastanelere yapılacak yıllık ödemeler 2021'de 16 milyar 808 milyon TL’ye, 2022'de ise 21 milyar 910 milyon TL’ye yükselecek. Devlet kasasından yapılacak bu ödeme 20-25 yıl boyunca artarak devam edecek. Bu rakam Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinin yüzde 27,8’ine denk geliyor. (8)

Bu hastaneler için özel sektöre Hazine tarafından dış borç üstlenim garantisi (kredi garantisi) verildi. Bu krediler ödenmediğinde ciddi bir kamu zararı doğacak. Sayıştay bunu usulsüz buluyor.

Bu hastaneler 2017 yılından itibaren faaliyete alındığından ve yine ulaştırma yatırımlarında koşullu yükümlülükler de 2017 yılından itibaren ortaya çıktığından; 2018 yılı bütçesine ulaştırma projelerinin koşullu yükümlülükleri için yapılacak ödemeler de dâhil olmak üzere toplam 6,2 milyar TL tutarında ödenek konuldu. Yeni şehir hastaneleri faaliyete alındıkça, gelecek yıllar bütçelerinde bu ödenek kat ve kat artacak.

Ulaştırma projeleri ise ikinci grup olan koşullu yükümlülüklerin somut örnekleri. Bu projelerle ilgili olarak devlet, ulaştırma sektöründe gerçekleştirilen projelerde talep/kullanım garantisi (otoyollarda araç geçiş garantisi, ya da yolcu geçiş garantisi gibi) sağlıyor.

Önümüzdeki yıl için her iki tür ödeme için 18 milyar TL’nin üzerinde bir ödenek bütçeye konuldu.

Bu iki yükümlülük dışında, KÖİ bünyesindeki projelerle ilgili olarak Hazine’nin 13,2 milyar dolarlık borç üstlenim garantisi söz konusu.  Devletin cömert bir biçimde gelir garantisi verdiği KÖİ sözleşmeleri uluslararası piyasalardan kredi bulmakta zorlandığından bu projelere kredi bulunmasını kolaylaştırmak amacıyla Hazine Müsteşarlığı’na borç üstlenim taahhüdü sağlama görevi verildi.

KÖİ projeleri ile önümüzdeki 25 yıl için hem toplum, hem de Hazine ciddi borç altına giriyor. Bu sözleşmelerin hem bütçe açığını, hem de kamu borçlarının yüksekliğini gizlemenin bir aracı olarak kullanıldığı da ortada. Çünkü KÖİ sözleşmeleri özel finansman olarak görülerek devletin yükümlülükleri yok sayıldı. Bu nedenle Türkiye’nin kamu borcu olduğundan düşük gösterildi. Oysa şehir hastanelerinden kaynaklanan doğrudan yükümlülükler ilave edildiğinde genel devlet borcunun GSYH’ye oranı yüzde 42,2’ye; ulaştırmadaki koşullu yükümlülükler de ilave edildiğinde bu oran yüzde 45,9’a çıkıyor. (9)

(viii) T. Varlık Fonu

15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi’nin ardından 1 Ağustos’ta kurulan T. Varlık Fonu’nun bugün itibariyle 200 milyar ABD dolara yakın bir varlığı olduğu, yani 2018 Merkezi Yönetim Bütçesinden daha fazla bir büyüklüğüne sahip bir varlığının olduğu ileri sürülüyor.

İçinde: Özelleştirme Fonu, TMSF, TCZB, Halk Bank, BİST de dâhil olmak üzere toplumun bütününe ait tüm varlıkları barındıran bu Fon, Sayıştay denetimi de dâhil hiçbir kamusal denetime (Meclis, Hükümet ya da Bakanlıklar) tabi değil.  Torba Yasa’ya eklenen bir madde ile T. Varlık Fonu’na Hazine’den kaynak aktarılması mümkün olabilecek.

Fon’un iki icraatı fonun hangi kısmen amaçla kurulduğunu da açıklıyor: Sırasıyla Demirören Grubuna Doğan Medyanın satın alınmasında kullanılmak üzere T. C. Ziraat Bankası’ndan 675 Milyon dolarlık 10 yıl vadeli düşük faizli kredi verildi (10).  İkinci olarak Ali Ağaoğlu’nun Ataşehir Finans Merkezi’ndeki arsası ‘T. Varlık Fonu' tarafından 1 milyar 400 milyon TL’ye alındığı iddia edildi. (11)

(ix) “Diğer Giderler” genel uygulamaya dönüşüyor

Diğer Bütçe Giderleri gibi tanımlanmayan hesaplara kaydedilen tutarlar yükseldikçe mali raporlardan yararlanmak mümkün olmadığı gibi, saydamlık ve hesap verilebilirliğin sağlanması de gerçekleşmez.

2016 yılı bütçe giderlerinin toplam 55,1 milyar TL’si ve 2017 yılında 65 milyar TL’si “diğer giderler” kaleminden yapıldı. Bu kadar büyük bir kamu kaynağının nereye harcandığı ise bilinmiyor. (12)

Özcesi, bu ülkede hiçbir zaman Bütçe Hakkının tam olarak kullanıldığı ileri sürülemese de, bu hakkın kullanımı ilk kez son yıllarda bu denli imkânsız hale geldi.

BÜTÇE HAKKI HEM EMEĞİN, HEM DE FARKLI KİMLİKLERİN HAKKININ KORUNMASINI GEREKTİRİYOR

Kaldı ki bütçeler sadece sınıfsal perspektiften ele alınmamalı. Zira içinde yaşadığımız toplumda sadece sınıfsal eşitsizlikler ve bunlardan kaynaklı sömürü ve adaletsizlik yok. Ayrıca yaygın bir toplumsal cinsiyet eşitsizliği, farklı etnisitelere, inançlara ve cinsel kimliklere karşı ciddi bir ayrımcılık uygulanıyor. Doğa ise talan ölçüsünde bir sömürüye tabi tutuluyor.

2020 Bütçesinde bırakın bu haksızlıkları, adaletsizlikleri ortadan kaldırmaya dönük önlemlerin yer almasını, ödeneklerin tahsis ediliş biçimlerinden hareketle bunların daha da derinleştirildiğine tanık oluyoruz.

SONUÇ

Sonuç olarak nasıl bir toplumda yaşamak istiyorsak ona uygun bir devlet bütçesi yapmak durumundayız. Yani emek dostu, sosyal refahı etkin bir biçimde büyütüp eşit ve adil paylaştıran, tüm kimlikleri eşit gören, onların haklarına saygılı, halklar arasında eşitlik temelinde kardeşliği önceleyen, toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan, kadını güçlendiren ve özgürleştiren ve doğa dostu bir toplumun yönetsel bütçesi demokratik, katılımcı bir halk bütçesi olmak durumundadır.
Böyle bir bütçenin hazırlanma, uygulanma ve denetleme hakkı ise (en az 100 yıllık bir deneyimden hareketle)  asıl olarak yerinden demokrasi pratikleriyle hayata geçirilebilecektir.

DİP NOTLAR:

(1)  Richard Murphy, The Joy of Tax, Corgi Books, 2015, s. 21-22.
(3)  T.C. Sayıştay Başkanlığı, 2018 Yılı Genel Uygunluk Bildirimi (Eylül 2019),  s. 13.
(4)  Agr.
(5)  R. Hakan Özyıldız, “Devlet İşsizlik Sigortası Fonuna verdiğini geri alıyor”,  http://www.hakanozyildiz.com/2018/11.
(6)  “İşsizlik Fonu alarm veriyor: Nisan ayında 390 milyon lira açık verildi”, https://t24.com.tr/haber (7 Haziran 2019).
(7)  “CHP raporu: Şehir hastanelerinin 25 yılda kamuya getireceği yük 142 milyar dolar”, https://t24.com.tr (14 Kasım 2019).
(8)  Agr.
(9)    http://uemek.blogspot.com.tr/…/kamu-ozel-isbirligi-koi.html (3 Kasım 2019).
(10)               “675.000.000 dolar! Devletin Doğan Medya Grubu'nu satın alan Demirören'e verdiği kredi”, https://t24.com.tr (7 Nisan 2018).
(11)               “Varlık Fonu'ndan tepki çekecek adım! Ağaoğlu büyük bedelle arsa satmış”, https://www.milligazete.com.tr (25 Eylül 2019).
(12)               KOÇ, EAF, TÜSİAD, Merkezi Yönetim Bütçesi Takip Raporu III- 2018/I Bütçe Uygulama Sonuçları.

30 Ocak 2018 Salı

‘BÜTÇE HAKKI’NDA SIFIR ÇEKMİŞİZ!

‘BÜTÇE HAKKI’NDA SIFIR ÇEKMİŞİZ!
Mustafa Durmuş
30 Ocak 2018
Malum 2018 yılı bütçesinin ilk ayındayız. Ülkede politik gündem o kadar yoğun ki bütçede ne var ne yok onu ancak (sık olmasa da) düzenlenen panellerde konuşup tartışabiliyoruz. Bunu yaparken de bir süredir bütçeyi rakamlara, oranlara boğmaksızın içerik açısından ve ‘bütçe hakkı’ üzerinden tartışmaya çalışıyoruz.

Bütçe Hakkı: Vergi kimden alınıyor, harcama kim için yapılıyor?
Yani bizlerden alınan vergilerin, neden ve nasıl alındığını, yüklerinin sosyal sınıflara nasıl dağıtıldığını, devlet borçlanmasının belirgin bir biçimde neden arttığını, çift hanelerde giderek de artan enflasyon ile adeta bir gizli vergi mekanizmasının neden devrede olduğunu ve bu gelirlerle hangi harcamaların ve hangi önceliklere göre nasıl yapıldığını, tüm bunlar hazırlanırken ve yapılırken de halka sorulup sorulmadığını, halka bilgi verilip verilmediğini, onun rızasının alınıp alınmadığını sorgulamaya çalışıyoruz. Maalesef, bu açıdan 2018 bütçesinin de (öncekiler gibi) sınıfta kaldığı sonucuna vardık.

Bütçe şeffaflığını ölçen uluslararası çalışmalar
Diğer taraftan bütçe hakkını ölçmeye çalışan uluslararası kuruluşlar ve onların ortaya attığı ölçütler doğrultusunda yapılan anketler var. Bunlardan en çok bilineni bugün yayımlandı.
‘Herkese Açık Bütçe Anketi’ olarak dilimize çevrilebilecek ve IBP (International Budget Partnership) (1) adlı bir sivil toplum kuruluşunca 2006 yılından bu yana yürütülmekte olan çok önemli bir uluslararası anket uygulamasının sonuçlarından söz ediyoruz.
Bu anketlerle, düzenli olarak izlenmekte olan toplamda 115 ülkede bütçe hakkının yerine getirilip getirilmediği sorgulanıyor.
Bu araştırma her iki yılda bir yapılıyor. Sonuncusu geçen yıl yapıldı ve bugün uluslararası kamuoyu ile paylaşıldı (2). Bu çalışma ile devletlerin bütçelerinin ne kadar şeffaf, hesap verilebilir ve katılımcı nitelikte oldukları ya da olmadıkları araştırılıyor, ölçülüyor.
Bu anketler her bir ülkede, devletten bağımsız, sivil toplum kuruluşları ya da uzman kuruluşlarca yapılıyor. Bu nedenle de tarafsız nitelikte olduğuna inanılıyor.
Araştırmaya veri sunan bu 115 ülke inceleniyor ve 8 ana bütçe dokümanına bakılıyor. Ayrıca halkın ‘bütçedeki karar alma süreçlerine ne kadar katıldığı’ da araştırılıyor.
Bu incelemeler 145 gösterge üzerinden yapılıyor ve 3 ana alanda ülkeler sırasıyla; bütçede yer alan bilgilerin halk ile yeterli düzeyde paylaşılması, bütçenin etkin bir biçimde denetlenmesi ve halkın kararlara katılımının sağlanması alanlarında puanlanıyor. Tam puan olarak 100 puan belirlenmiş.
Böylece parlamenter demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için gerekli olan bütçe hakkının yerine getirilip getirilmediği de ortaya çıkartılmaya çalışılıyor.

Hiçbir ülke 3 alanın bütününde tam olarak başarılı değil!
2017 yılı değerlendirmeleri genel olarak üç alanda birden hiçbir ülkenin yeterli, tatmin edici bir uygulama pratiği içinde olmadığını gösteriyor. Özellikle de karar alma süreçlerinde halkın katılımı konusunda ciddi sorunlar var. Bu da aslında parlamenter demokrasinin biçimselliği konusundaki eleştirileri haklı çıkartıyor.
Oysa bütçe kararlarına halkın katılımının sağladığı ciddi ekonomik kazanımlar söz konusu olabiliyor. Örneğin Güney Kore Hükümeti kurduğu İsrafı Rapor Etme Merkezleri aracılığıyla gereksiz kamu harcamalarında son 16 yılda 16 milyar dolarlık bir tasarruf sağlamış (3).
Halkın bütçe hazırlıkları sırasında en iyi biçimde bilgilendirildiği 5 ülke ise şöyle sıralanıyor: Gürcistan, Yeni Zelanda, Norveç, Güney Afrika ve İsveç.

TÜRKİYE’ NİN DURUMU:
Bütçe Şeffaflığı (bilgi paylaşımı): 58 puan; Bütçe Denetimi: 59 puan; Bütçe Kararlarına Halkın Katılımı: 0 puan!
Bütçe şeffaflığı açısından Türkiye 100 üzerinden 58 puan ile Rusya’nın (72) ve Gürcistan’ın (82) gerisinde kalıyor. Türkiye’nin diğer puanları aşağıdaki gibi sıralanıyor.
Bu puanlar içinde Türkiye’nin ‘sıfır’ çektiği bir alan var ki aslında bu sonuç sürpriz değil: Halkın bütçe süreçlerinde karar alma mekanizmasına katılımı.
Yani yönetsel düzeyde, yasa/mevzuat hazırlama düzeyinde ve etkin denetleme düzeyinde halkın doğrudan ya da etkin dolaylı katılımından söz edemiyoruz.
Yukarıdan aşağıya aşırı merkeziyetçi ve bürokratik bir biçimde örgütlenmiş olan bütçe süreci söz konusu olduğundan, halk kararlara ne doğrudan (mahalle meclisleri, diğer yerel meclisler, işçi meclisleri vs) ne de örgütleri (sendikalar, kooperatifler gibi) aracılığıyla katılamıyor.
Bu ölçüt açısından geçer not 100 üzerinden 61 puan. Ama hiçbir ülke halkın katılımını bu düzeyde sağlayamamış. Sadece Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler ve Britanya’nın puanları 41-60 puan arasında yer alıyor.
Türkiye’nin puanı ise sıfır ve daha da önemlisi, Türkiye bu açıdan demokrasileri konusunda hafife alınan bazı Asya ülkelerinin de gerisinde kalıyor. Öyle ki halkın karar alma süreçlerine katılımları açısından bu bölgede ortalama puan 100 üzerinden 12 puan. Bu, Tacikistan ve Moğolistan’da 7 puan. Azerbaycan’da 11 puan, Kazakistan ve Rusya’da 13 puan, Gürcistan’da 22 puan ve Kırgızistan’da 31 puan olarak gerçekleşmiş (bu ülkelerde puanların göreli yüksekliği muhtemelen reel sosyalizmin kalıntıları olarak açıklanabilir).
Raporda, Türkiye’de 2012 yılından bu yana bütçe öncesi hazırlanması/paylaşılması gereken belge ya da dokümanların ya hiç hazırlanmadığı ya da geç hazırlandığı bilgisi de var.
Bu belgeler de kendi içinde puanlamaya tabi tutulmuşlar. Buna göre, sunulan bilginin yeterliliği ve faydalı olup olmadığı açısından resmi denetim raporlarının aldığı puan sadece 29 puan olabilmiş (minimum).
Hatırlatalım bu değerlendirmeler 2017 yılına ait. 2019’dan itibaren yeni rejim altında bütçe artık Meclis’in ve Hükümetin dışında Cumhurbaşkanlığı makamınca hazırlanacak. Bu nedenle de yeni raporlar çok daha sert olacak.
.......
(1) ttps://www.internationalbudget.org
(2) 
https://www.internationalbudget.org/open-budget-survey 2017.
(3) Agr.



Formun Üstü


4 Ocak 2018 Perşembe

2018 BÜTÇESİNDE BÜTÇE HAKKINI ARAMAK!


2018 BÜTÇESİNDE BÜTÇE HAKKINI ARAMAK!
Mustafa Durmuş
3 Ocak 2018
2108 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi Aralık ayının son haftasında Meclis’te kabul edildi. Böylece hükümete 1 yıllık faaliyetleri için hem resmen onay verildi, hem de vergi toplama ve harcama yetkisi verildi.
Bütçe çok önemli siyasal, ekonomik ve yönetsel bir belge, bir kanun. Sosyal sınıflar arasındaki mücadelenin en önemli alanlarından biri ve egemen - yöneten sınıfların en önemli ekonomi ve maliye politikası aracı. Aynı zamanda hükümetlerin emek, demokrasi, sosyal hak ve özgürlükler konusundaki duruşlarının en önemli göstergelerinden biri.
Bu bağlamda 2018 bütçesi 762,8 milyar liralık bir harcama ve 684,4 milyar liralık bir gelirin, 78,4 milyar bütçe açığının hedeflendiği bir iktisadi ve siyasi belge ve ekonominin bütünü ve toplumsal sınıf ve kesimler üzerinde önemli etkilere neden olacak bir politika aracı niteliğinde.
Böyle hayati etkilere sahip bulunan bir mali kaynağın nasıl kullanılacağına ilişkin olarak toplumun bütününün rızasının alınması ve bu kaynağın her aşamada sıkı bir biçimde denetlenmesi beklenir.
Bir başka deyimle, üretenlerin, değeri yaratanların yani işçilerin, emekçilerin, halkın, vergi mükelleflerinin, özcesi ülkede yaşayan herkesin, doğrudan ya da dolaylı mekanizmalar aracılığıyla ödedikleri vergilerin nerelere harcandığını ya da harcanmadığını denetleyebilmeleri gerekir.
Bu denetim bütçenin hazırlanması, uygulanması ve sonuçlandırılması sırasında yani bütün bir bütçe sürecinde yapılabilmelidir.
Bütçe Hakkı: Parlamenter demokrasinin olmazsa olmazı!
Tam da bu ihtiyaçtan ötürü, bir ülkede halkın ne için, ne kadar vergi ödediğinden, bu vergilerin hangi kamu harcamalarına nasıl harcandığından, ne için ve ne kadar borç alındığından haberdar olması ve bu araçları denetleyip yönlendirebilmesine “Bütçe Hakkı” adı veriliyor.
1215 yılında Britanya’da, Magna Carta ile ilk kez kralın vergi toplama ve harcama yetkilerinin kısıtlanması ve kamunun kontrolüne bırakılması ile başlayan süreç günümüze kadar kurumlaşmış ve burjuva demokrasilerinin olmazsa olmazı haline gelmiştir. Ancak günümüzde bütçe hakkını konuşurken iki önemli konunun özellikle altını çizmek gerekiyor.
Özgürce ifade, basın ve örgütlenme hakkı temel bir bütçe hakkıdır!
Bunlardan ilki bütçe hakkının kapsamı ile ilgili. Genelde bütçe hakkı denildiğinde bu hak eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ya da sosyal konut gibi ekonomik ve sosyal haklarla ilişkilendiriliyor.
Oysa en az onlar kadar önemli diğer haklar (özellikle de OHAL koşullarında) düşünce, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi temel insan hakları ve bu haklar ekonomik haklardan daha az önemli değil. Bu hakların güvence altına alınmasının kararlı bir biçimde savunulması gerekiyor. Çünkü bütçe hakkının olabilmesi ve ekonomik hakların hayata geçebilmesi için öncelikle insanların düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ve özgür bir basına sahip olmaları gerekiyor.
Para basma- enflasyon gizli bir vergilendirmedir
İkincisi hükümetlerin vergi dışı kaynak yaratma yollarıyla ilgilidir. Yani hükümetler sıklıkla, topladıkları vergilere ilave olarak, örneğin aşırı miktarda para basma gibi enflasyonist finansman yollarıyla da harcamalarını fonlama yoluna giderler.
Bu, halktan vergi almak biçiminde doğrudan bir etki yaratmadığı için gözden kaçsa da, halkın refahını azaltan, onu yoksullaştıran çok önemli bir yoldur. Bu nedenle de hükümetlerin bu yolla örtülü bir biçimde vergi almalarının önlenmesi de bütçe hakkının zorunlu bir parçasıdır.
Yani özellikle yüksek enflasyon hükümetlerin halktan devlete kaynak aktarmasının, halkın elindeki gelire el koymasının dolaylı bir yoludur. Enflasyon arttıkça bu el koyma oranı da artar.
Bu bağlamda Türkiye’de iki haneli rakamlardaki yüksek enflasyon, hem paranın değerinin düşmesi nedeniyle yoksul halkın gelirinin bir kısmına daha el konulması, hem de hem de vergilerin yüzde 70’ine yakın bir kısmını enflasyonist fiyat hareketlerinden etkilenen değer üzerinden alınan KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşması adeta bir vergi etkisi yaratıyor ve halkın daha da yoksullaşmasına neden oluyor.
Yüksek enflasyon altında hükümet ise daha fazla borçlanabilmek için faiz oranlarını da yükseltmek durumunda kalarak bu kez bankalar gibi finans kapitale kaynak aktarıyor.
Kısaca sadece ağır vergiler, yüksek kamusal hizmet fiyatlaması ile değil, hem enflasyon hem de artan devlet borçlanması gibi yollarla farkında olmaksızın halka karşı kullanılabilecek türden çok miktarda devlet harcamasını da fonlamak durumunda kalıyoruz.
2018 Bütçesinde bütçe hakkı yok!
Ortaya koyduğumuz bu teorik çerçevede, 1 Ocak’tan itibaren yürürlüğe giren 2018 Bütçesi’ndeki bütçe hakkını ortadan kaldıran bazı önemli noktalar şöyle özetlenebilir:
►Bütçe hazırlanırken (5018 Sayılı Kanun gereğince merkeziyetçi bir bütçe yapım süreci öngörüldüğünden) ne kadar ve nasıl vergi toplanacağı ve bunların hangi biçimlerde harcanacağı konusunda halka ya da onun örgütlerine danışılmadı. Ayrıca normalde dört ay gibi bir sürede hazırlanan bütçe bu yıl sadece haftalara sığdırıldı.
Bunun alternatifi ise, en aşağıdan, yani sokak, mahalle, halk, iş yeri meclislerinden kısaca toplumun en altta, en yereldeki örgütlenmelerinden başlayarak bütçenin yapılması. Buna uygulamada “katılımcı bütçe”, “demokratik bütçe” ya da “halk bütçesi” deniliyor ve bu bütçeler bazı Latin Amerika ülkelerinde uygulanıyor.
►Halkın bütçe süreçlerinden dışlanması yapılan harcamaların ve toplanan vergilerin denetlenmesi sırasında da ortaya çıkıyor. Türkiye’de gerçek bir bütçe denetimini önleyen uygulamalar şu biçimlerde kendini gösteriyor:
(i) Sayıştay tam bir denetim yapamıyor:
T.B.M.M. adına tüm kamu kurumlarının dış denetimini yapan Sayıştay’ın denetimi aslında egemenlerin kendi iç hesaplarının bir kontrolü gibi. Yani yapılan harcamalarla halka dönük hangi ihtiyaçların ne ölçüde karşılandığını içeren bir denetim değil.
Buna rağmen son yıllarda merkezi yönetim altındaki idareler Sayıştay’a gerekli bilgi ve belgeleri sunmadığından ya da eksik sunduklarından Sayıştay’ca son derece daraltılmış bir dış denetim dahi yapılamıyor.
(ii) Yedek ödenek artış sınırlarının yasal sınırların ötesinde aşılıyor:
Sayıştay’ın Uygunluk Bildirim Raporu’na göre (1), 2016 yılında, yedek ödenek tutarı 35.480.714.953,00 liraya ulaştı. Bu tutar, 582.809.360.232,33 liralık genel bütçeli idareler yıl sonu toplam ödeneğinin yüzde 6,09’una denk düşüyor. Oysa 5018 Sayılı Kanunun 23. maddesine göre yedek ödenek tutarının genel bütçe ödeneklerinin yüzde 2’sini aşmaması gerekiyor.
Yani yedek ödenek kullanımı yasaya aykırı bir biçimde üç kattan fazla gerçekleşti. Böylece yedek ödenek artışı sınırına uymayarak siyasal iktidar Bütçeyi istediği gibi kullandı. Artık bir rutine dönüşen yedek ödenek sınır aşımının 2018 bütçesinde de gerçekleşmesi beklenmeli.
(iii) Yasal olmayan biçimde ödenek üstü harcamalar yapılıyor:
Ödenek üstü harcamalar 2016 yılında 21,3 milyar lira oldu, böylece de toplam ödeneklerin yüzde 3,4’üne ulaştı. Oysa yasa gereğince: “Genel veya kısmi seferberlik, savaş ilanı veya Bakanlar Kurulu kararıyla zorunlu askeri hazırlıkların yapıldığı olağanüstü hallerde ve Millî Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bütçeleriyle sınırlı olmak üzere getirilen istisna” hükmü dışında ödenek üstü gider yapılmasına cevaz veren bir düzenleme bulunmuyor (2).
Ayrıca gerektiğinde ek bütçe yapılabiliyor. Keza yedek ödenek uygulaması söz konusu. Ancak hükümet hem yedek ödenekleri yasal sınırın çok ötesinde kullanıyor, hem de ödenek üstü harcamalar yapıyor. Böyle bir seferberlik ya da savaş durumu olmamasına rağmen ödeneklerin neden aşıldığı, bu kaynakların para nereye harcandığı ise bilinmiyor. Bu alışkanlık da sürdürülecektir.
(iv) Önemli bir miktarda gelir ve harcama bütçe dışı fonlarda tutularak bu faaliyetlerin Meclis’in denetiminden kaçırılması sağlanıyor.
Bu fonlar; Başbakanlık Tanıtma Fonu, Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, Özelleştirme Fonu, Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu ve Savunma Sanayini Destekleme Fonu gibi fonlar. Ayrıca İşsizlik Sigortası Fonu adlı büyük bir fon Sosyal Güvenlik Kurumu altında yer alıyor.
Bu fonların gelirleri, Gelir Vergisi, ÖTV, Kurumlar Vergisi, trafik cezaları, milli piyango gelirleri ve asıl olarak da genel bütçeden yapılan aktarmalardan oluşuyor. Gelirleri ve giderleri Meclis onayına bağlı olmadığından siyasal iktidarlara büyük kolaylık sağlayan bu fonların denetimleri ise ciddi bir sorun. Zira 2010 yılından bu yana Sayıştay’ın denetimine tabi olsalar da bütçe dışı fon niteliğinde olduklarından diğerleri gibi ödeneklerinin tahsisi konusunda TBMM’nin bir denetimi söz konusu değil.
(v) İşsizlik Sigortası Fonu gelirlerinin önemli bir kısmı amaç dışı kullanılıyor:
2002 yılında kurulan bu fonun toplam varlığı 116 milyar liralık büyüklüğe erişti. Kuruluşundan Mart 2017’ye kadar Fona 8,3 milyon işsiz başvurdu, bunlardan sadece 5,3 milyon işsize 15 yılda toplam 15,5 milyar lira ödeme yapıldı. Böylece ödeme oranı yüzde 15’te kaldı. Fon genelde amacı dışında, örneğin bütçeye yama yapmak, ulaştırma projelerine kaynak aktarmak amacıyla kullanıldı.
(vi) Bütçenin E Cetveli’nde yer alan ve sayısı her yıl çoğalan “Özel Hesap” uygulaması giderek yaygınlaşıyor:
Bunlar bütçe dışı fonlara benziyor. Bu hesapların ‘Bütçe Dışı Fon’lardan farkı bu hesaplara ait bir kanun ya da yönetmelik vs biçiminde bir düzenlemenin bulunmaması. Böylece bu uygulamalar ile halkın parasının harcanması,
muhasebeleştirilmesi ve denetlenmesi tamamen etkisiz hale getirilebiliyor, yetkiler TBMM’den alınıp bakanlara verilebiliyor.
Bu, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistemin fiilen işlevsiz hale getirildiğini gösteren çok sayıda örnekten biridir.
(vii) Bütçe dışında tutulan harcamalar (doğrudan yükümlülükler, koşullu yükümlülükler ve borç üstlenimleri):
Bu yıldan itibaren devletin bütçesinde ve kamu finansmanı hesaplarında ciddi düzeyde açıklara neden olabilecek bazı projelerin sözleşmeden doğan ödemeleri nedeniyle kamu açığı artacak. Bu da kamu borçlanma gereğini ve kamu borç stokunu artıracak.
Bu, önümüzdeki 25 yıl boyunca yerli ve yabancı büyük sermaye gruplarına kamu kaynaklarının aktarılacağı ve bunun bedelinin de yüksek faiz ödemeleri, vergiler, zamlar ve sosyal harcamalardan kısmak biçiminde tüm toplumca ödeneceği anlamına geliyor.
Kamu-Özel İşbirliği Projeleri: Karı sermayeye aktarmanın, zararı kamuya yıkmanın yolu…
Bu projeler; “Kamu Özel İşbirliği” ya da “Kamu Özel Ortaklığı” adıyla hayata geçirilmekte olan projeler. Bir rapora göre (3), 2006 -2016 dönemini kapsayan dönemde toplam 135 milyar dolarlık 48 alt yapı projesi yürütüldü ve bunların büyük bir kısmı dış piyasalardan sağlanan 10-15 yıllık döviz kredisiyle yapıldı (1-5 yıllık ön ödemesiz sürelere sahip). Merkez Bankası’na göre, döviz kredilerinin 46 milyar doları bu projelerle ilgili ve bunun 31 milyar doları satın alma garantisine sahip projeler olmaları nedeniyle (Osmangazi Köprüsü ve Avrasya Tüneli gibi) döviz kuru riskine ve talep şoklarına karşı korunmuş durumda. Dolayısıyla bir zarar doğduğunda bu zarar kamuya aktarılabilecek.
Prof. Dr. Uğur Emek’e göre bu projelerden dolayı kamu riski ve zararı nasıl şöyle oluşuyor (4):
1991-2013 yılları arasında Türkiye’de yatırım tutarı 79,2 milyar Euro olan toplam 174 adet KÖİ projesi sözleşmeye bağlandı. Bu projelerle ilgili olarak biri doğrudan (bütçe içinde) ve diğeri koşullu yükümlülük biçiminde (bütçe dışında tutulan) iki tür risk mevcut.
Şehir hastaneleri: Bütçe dışında çıkartılmış devasa sağlık kompleksleri!
Şehir hastaneleri ilkinin en somut örneği. 2016 yılı ortası itibariyle 20 şehir hastanesinin yatırım bedeli 10,2 milyar avro ve Sağlık Bakanlığı’nın bu tesisler için ödeyeceği kira yıllık (doğrudan yükümlülük) toplamda (kira+isteğe bağlı hizmet bedeli) 2,280 milyar avro. Bu kiraların 25 yıl boyunca toplam tutarı ise 57 milyar avro.
Bugüne kadar imzalanan sözleşmelerde yıllık ödeme taahhüdü yaklaşık yatak başına 72 bin avro. Bu haliyle yaklaşık 43 bin yataklı şehir hastanelerinin yıllık hizmet bedeli ödemesi Bakanlık bütçesinin yaklaşık yüzde 39’unu oluşturuyor (hizmet bedeli ödemesi Bakanlığın yatırım bütçesinin 1,7 katı).
Bu ödemeler için merkezi hükümet bütçesinden bu tutarda yeni bir ödenek ayrılacak ya da Bakanlık kendisine tahsis edilen hali hazırdaki ödeneğindeki öncelikleri gözden geçirecek.
2018 bütçesine yansıyan ilk zarar
Nitekim şehir hastaneleri 2017 yılından itibaren faaliyete alındığından ve yine ulaştırma yatırımlarında koşullu yükümlülükler de 2017 yılından itibaren ortaya çıktığından; 2018 yılı bütçesine ulaştırma projelerinin koşullu yükümlülükleri için yapılacak ödemeler de dâhil olmak üzere toplam 6,2 milyar TL tutarında ödenek konuldu. Yeni şehir hastaneleri faaliyete alındıkça, gelecek yıllar bütçelerinde bu ödenek kat ve kat artacak.
4 büyük ulaştırma projesi için şirketlere 22,5 milyar avroluk gelir farkı ödenecek!
Ulaştırma projeleri ise ikinci grup olan koşullu yükümlülüklerin somut örnekleri. Bu projelerle ilgili olarak devlet, ulaştırma sektöründe gerçekleştirilen projelerde talep/kullanım garantisi (otoyollarda araç geçiş garantisi, ya da yolcu geçiş garantisi gibi) sağlıyor. Talep gerçekleşmesi, projeksiyondan düşükse aradaki fark sözleşmede belirtilen ücretten devlet tarafından yatırımcıya ödeniyor (Osmangazi köprüsünde olduğu gibi). Yani ulaştırma yatırımlarında ücretleri kullanıcılar ödüyor.
Gerçekleşen gelir, başlangıçta öngörülen ve özel sektöre taahhüt edilen gelirden düşük olursa aradaki fark vergi gelirlerinden yatırımcıya ödeniyor (bu nedenle koşullu yükümlülük deniliyor).
Diğer bir deyişle bu sözleşmelerde asgari gelir garantisi sağlanıyor. 4 ulaştırma projesinde yatırım tutarı 37,2 milyar avro ve verilen gelir garantisi ise 22,5 milyar avro.
Hazine’nin 13,2 milyar dolarlık borç üstlenim garantisi
Bu iki yükümlülük dışında, KÖİ bünyesindeki projelerle ilgili olarak Hazine’nin üstlendiği bir başka yükümlülük daha söz konusu. Devletin cömert bir biçimde gelir garantisi verdiği KÖİ sözleşmeleri uluslararası piyasalardan kredi bulmakta zorlanıyor. Bu projelere kredi bulunmasını kolaylaştırmak amacıyla, iş zora girdiğinde Hazine Müsteşarlığı’na borç üstlenim taahhüdü sağlama görevi verildi.
Borç üstlenimi mekanizması, KÖİ projeleri kapsamında proje sahibi idare ile projeyi gerçekleştirecek olan şirket arasında düzenlenen sözleşmelerin süresinden önce feshedilmesi ve tesisin kamuya devredilmesi durumunda fesih tarihine kadar yapılan işler için kullanılmış olan dış finansmanın kamu tarafından üstlenilmesi ile devreye giriyor. Resmi açıklamaya göre, Hazine garantili dış borç stoku 2017 Haziran ayı itibarıyla 13,2 milyar dolar olarak gerçekleşti.
KÖİ projeleri ile önümüzdeki 25 yıl için hem toplum, hem de Hazine ciddi borç altına giriyor. Bu sözleşmelerin hem bütçe açığını, hem de kamu borçlarının yüksekliğini gizlemenin bir aracı olarak kullanıldığı da ortada. Bu yönleriyle KÖİ ile bütçe hakkı bir kez daha ihlal ediliyor.
(viii) Yıl sonu kullanım ile başlangıç ödenekleri arasındaki sapma artıyor:
2018 M.Y. Bütçe Kanunu Tasarısında bütçe harcamalarının GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 35. Bütçe dışında kalan diğer harcamalar dâhil edildiğinde bu oran daha da büyüyor. Diğer yandan bütçedeki başlangıç ödeneklerine bağlı kalınmıyor, genelde fiilli kullanımlar başlangıç ödeneklerini aşıyor. Öyle ki Sayıştay’ın adı geçen raporuna göre (5), 2016 yılında başlangıç ödeneğini en fazla aşan 20 kurumdaki sapma oranları yüzde 64 ile yüzde 481 arasında değişiyor.
(ix) T. Varlık Fonu:
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından, 1 Ağustos’ta kurulan T. Varlık Fonu’nun bugün itibariyle 200 milyar dolarlık bir varlığı olduğu, yani 2018 M.Y. Bütçesi’nin büyüklüğüne sahip bir büyüklüğünün olduğu biliniyor.
İçinde Özelleştirme Fonu, TMSF, TCZB, Halk Bank, BİST de dâhil olmak üzere toplumun bütününe ait tüm varlıkları barındıran bu Fon, Sayıştay denetimi de dâhil hiçbir kamusal denetime (Meclis, Hükümet ya da Bakanlıklar) tabi değil. Uluslararası denetim firmalarınca denetiminin yaptırılacağı ileri sürülse de şu ana kadar her hangi bir denetim raporu ya da faaliyet raporu açıklanmadı. Dahası Torba Yasa’ya eklenen bir madde ile T. Varlık Fonu’na Hazine’den kaynak aktarılması mümkün olabilecek. Bu fonun varlığı da bütçe hakkının ihlali demektir.
Başkanlık sisteminde bütçe hakkının adı yok!
Bu yeni rejim altında, kimden ne kadar vergi alınacağı, kimlere vergi muafiyet ya da istisnası tanınacağı, hangi kuruluşlara ne kadar ödenek verileceği, ne kadar borçlanılacağı gibi bütçe hakkını doğrudan ilgilendiren konular hükümetin ya da Meclis’in uhdesinde değil, Cumhurbaşkanlığının uhdesinde olacak.
Şöyle ki 161. Madde ile artık Bütçe kanun teklifi Hükümet tarafından değil, Saray’da hazırlanacak ve bu teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Hükümet değil, Cumhurbaşkanı sunacak. Meclis’in bu teklifi reddetmesi (kanunun çıkarılamaması) durumunda, bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacak.
Böylece fiilen bütçe yapma yetkisi Meclis’in elinden alınmış olacak. Keza bütçe denetiminin son aşaması olan Kesin Hesap Kanunu Tasarısı da Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulacak. Böylece bitmiş bir yıla ait bütçe sürecinin resmi olarak sonlandırılmasında da son sözü Cumhurbaşkanı söylemiş olacak.
……………
(1) Sayıştay Genel Uygunluk Bildirim Raporu, Eylül 2017, s. 20-21.
(2) Agr. s. 29.
(3) BNP Pariba, EM Strategy: Turkey- Economy and Markets, December 2016.
(4) http://uemek.blogspot.com.tr/…/kamu-ozel-isbirligi-koi.html….
(5) Sayıştay, agr., s. 19.