Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2026 Çarşamba

AKP'nin 25. yılı

 

Uluslararası Endekslerde AKP’nin 23 Yıllık Karnesi

Mustafa Durmuş

19 Ağustos 2026

14 Ağustos 2026 tarihinde 25. kuruluş yılını kutlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Kasım 2002’den beri yaklaşık 23 yılı aşkın bir süredir iktidarda.

Toptancı bir bakışla, 25 yıllık bir partinin 23 yıl boyunca tek başına yürüttüğü iktidarını korumasının ve oy oranını yüzde 25-30 bandında tutabilmesinin kendi içinde bir başarı olduğu söylenebilir. Üstelik bu süre zarfında; 2008 küresel finans krizini, Gezi İsyanını, 2013-2015 Kürt Sorununda yeniden savaş konseptine dönüşü, 15 Temmuz askeri darbe girişimini ve ardından ilan edilen OHAL’i, 2018 döviz krizini, 2020-2021 Covid-19 pandemisini ve 6 Şubat depremlerini yaşamış olan ülkenin yönetiminde bulunan bir siyasal partinin hala iktidarda ve bugün itibarıyla en büyük oy oranına sahip ikinci parti konumunda olması, sosyolojik, ekonomik ve politik açılardan incelenmesi gereken bir husus.

Dış destek ve lehte iç koşullar

Kuşkusuz bu gelişimde, ilk 10 yıldaki dış konjonktürün (özellikle de bol ve ucuz dış kaynak ve sınırsız ekonomik ve politik dış destek biçimindeki) ve içerde muhalefet partilerinin zayıflığının ve toplumun önüne gerçekçi bir alternatif koyamamalarının etkisi var. Oy oranını koruma konusunda bir diğer etken de AKP’nin bazı büyük sermaye gruplarıyla, cemaatlerle ve ABD başta olmak üzere emperyal güçlerle yeni ittifaklar oluşturabilmesi.

Bu 25 yıllık süreçte AKP devletin kontrolünü eline geçirerek devlet partisi haline gelirken, bu gücü kullanarak kendine bağlı büyük sermaye grupları yaratmasını da bildi. (Her il ve ilçe parti yönetiminde neredeyse en az bir müteahhidin bulunması ise tesadüf değil).

AKP’nin asıl başarısı toplumsal zenginlik yanılsaması yaratabilmesi

Bir de bunlara, ülkenin topyekûn değişen çehresi eklendiğinde; yani beton yığınına dönseler de devasa inşaatlarla büyüyen neo-liberal kentler, dev şehir hastaneleri, duble yollar, havalimanları ve enerji santralleri gibi alt yapı projeleri, savunma sanayi sektöründeki gelişme (İHA ve SİHA’lar), büyük ve görkemli camiler, millet bahçeleri, lüks konutlar, plazalar, alışveriş merkezleri gibi göz alıcı, bir o kadar da zenginlik yanılsamasına neden olan yapılaşma dahil edildiğinde, AKP’nin nasıl ayakta kalabildiği anlaşılıyor.

Nitekim, iktidar yandaşı medya bu göze ve duygulara hitap eden şeyleri ön plana çıkararak büyük başarı hikayeleri yazdı ve yazmaya devam ediyor. Bu başarı hikayelerinin asıl kazananının; iktidardaki oligarşi, yandaş sermaye ve yeni türedi zenginler olduğu gizlenerek, toplumsal refahtaki artışmış gibi sunulması ise asıl başarıyı oluşturuyor.

Ancak mızrak artık çuvala sığmıyor!

Diğer taraftan, AKP’lilerin ve iktidar medyasının artık gizlemekte zorlandıkları öyle gerçekler var ki bunlar bu başarı hikayelerini büyük bir “başarısızlık” ya da “toplumsal yıkım” hikayesi ne dönüştürüyor.

● Öncelikle, 2002-2025 arasında Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı geriledi

2002 yılında yüzde 1’i aşan bu pay 2026’da binde 8’e düştü.  Yani dünya ekonomisi ortalama olarak, AKP dönemindeki Türkiye ekonomisinden daha hızlı büyüdü. Buna paralel olarak, ülkedeki toplam servet ve kişi başı net servet düzeyi yüzde 41,3 oranında azaldı. Yani topyekûn olarak, ülke zenginliğinde önemli bir gerileme var. (Ancak bu durum herkes için aynı değil).

● Bu gelişmelerin sonucunda Türkiye, Küresel Refah Endeksi’nde 167 ülke arasında (100 puan üzerinden 56 puan ile), 167 ülke içinde ancak 93. sırada yer alabildi.

Kârlılık sorunu giderek derinleşti, yeni bir ekonomik kriz kapıda

Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, özellikle de son 10 yıldır, ekonomik büyüme yavaşladı. Cılız büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketimi ve devletin tüketimiyle sağlandı, buna karşılık yatırımlardaki artış çok sınırlı kaldı. Üretim açısından, sanayi üretimi (özellikle de imalat sanayi) net bir küçülme yaşıyor.

İmalat sanayindeki gerilemenin ardında azalan kârlılık sorunu var. Çünkü yeterli kârlılık yeni yatırımların, dolayısıyla da ekonomik büyümenin temelidir. Oysa enflasyonla mücadele gerekçesiyle alınan önlemler ve talepte yaşanan daralmanın etkisiyle sanayide ciddi bir düşük kârlılık krizi yaşanıyor.

İSO 500 genelinde son 10 yılda yüzde 63'lük bir kayıpla özsermaye kârlılığı yüzde 16,2’den yüzde 6’ya indi. Yani 10 yıl önce yatırdığı her 100 TL'lik öz sermayeye karşılık 16,2 TL kâr elde eden sanayicinin getirisi bugün 6 TL’ye indi, Tüm kârlılık göstergeleri 10 yıllık ortalamaların altında kalırken, borçların özkaynaklara oranının yüzde 107,5'e yükseldiği sanayi sektörü, kazancının yüzde 87’sini faiz ödemeleri için kullandı çünkü yüksek kredi faizleri yüzünden sanayicilerin finansman maliyeti giderek arttı.

● Türkiye dünyanın en yüksek faiz ödeyen ülkelerinin başlarında yer alıyor

Türkiye yüzde 35,5 seviyesindeki “Politika Faiz Oranı” ile Venezuela ve Arjantin gibi ülkelerle birlikte, dünyanın en yüksek merkez bankası faiz oranlarına sahip ülke konumunda. (Bu oran 2002 yılında yüzde 44 idi).

TL’deki devasa değer kaybı

2002 yılı sonunda 1 ABD doları 1,63 TL değerindeyken, 2026 yılı ağustos ayında 48,00 TL oldu. Yani 23 yıllık AKP iktidarları döneminde TL, ABD doları karşısında 29 kattan fazla bir değer kaybına uğradı. Dünyada bu yılın başından bu yana dolar karşısından en fazla değer kaybeden para birimlerinin başında Arjantin Pezosu (yüzde 18,9) ve ikinci olarak Türk Lirası geliyor. TL’deki değer kaybı sadece bu 7 ayda yüzde 14,6 oldu.

Kişi başı gelir son 2 yıla kadar reel olarak düştü

Kişi başı gelir her ne kadar 2025 yılında 18,000 doların üzerinde açıklanmış olsa da bu konudaki ayrıntılar çok önemli. Zira 2013-2023 dönemini kapsayan 10 yılda kişi başı gelir düşerek 2013 yılındaki 12,500 doların dahi altına düştü. Bu gerilemede en büyük etken, Gezi İsyanı, Kürt Sorununda savaşçı politikalara dönüş ve askeri darbe girişimiydi. 2025 rakamına gelince; ülkede izlenen kur politikası bir süredir döviz kurunu baskılamaya dönük olduğundan, gerçek döviz fiyatı olduğundan daha düşük gösteriliyor. Bu da kişi başı gelir rakamını sanal biçimde yükseltiyor. Yani gerçekte kişi başı gelir 18.000 doların altında. Bu da ortalama rakamlara göre bile Türkiye toplumunun refahının, özellikle de son 10 yıldır, ciddi biçimde azaldığını gösteriyor.

● Emekçilerin milli gelirden aldığı pay geriledi, gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu



Kişi başına gelirin büyüklüğü ya da düşüklüğü, bu gelirin sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığıyla anlamlı hale gelir. Yani bu gelir eşit ya da adil dağılmıyorsa, ne denli büyük olursa olsun toplumun refahını artırmaz.

Nitekim Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik nüfus, milli gelirin yüzde 48’inden fazlasına sahip iken, en alttaki yüzde 20’nin payı yüzde 6’nın biraz üzerinde. Nüfusun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 53’ünü alırken, en alttaki yüzde 50’lik nüfus yalnızca yüzde 15’ini alabiliyor. En üst yüzde 10 ile en alt yüzde 50 arasındaki gelir farkı ise 32 kattan 35 kata yükseldi (2014–2024 yılları arasında).

Servet ise en zengin azınlığın elinde birikmiş durumda: en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68’ini elinde tutuyor. Tek başına en üst yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 35’ine sahip. Kısaca, Türkiye’de izlenen ekonomi politikaları gelirin (ve servetin) zenginlere doğru da aktarılmasını sağladığından hem gelir hem de servet giderek üst gelir ve servet gruplarının elinde birikiyor, halk ise mülksüzleşiyor ve yoksullaşıyor.

Bunun sonucunda şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Ülkenin 90,000’i aşkın dolar milyoneri ve 30’un üzerindeki dolar milyarderi var. Bunlar, izlenen yüksek faiz politikalarının yanı sıra, açlık sınırının altında çalıştırdıkları işçilerin emeklerinin sömürüsü üzerinden biriktirdikleri servetlerini füze hızıyla artırdı. Öyle ki 2024 yılında, Türkiye yüzde 8,4’lik artış ile dolar milyoneri ile dolar milyoneri sayısını en fazla artıran ülke oldu.

● AKP iktidarlarının en başarısız olduğu alanların başında yüksek enflasyon ve geçim krizi geliyor

2002 yılında yüzde 29,75 olan TÜFE, 2025 yılı temmuz ayında yüzde 33,5 (2026 yılı aynı ayda yüzde 31,75) oldu. Bu haliyle Türkiye enflasyon açısından dünyada en yüksek enflasyona sahip beşinci ülke konumunda. Daha da önemlisi, artık enflasyon yüksek bir düzeyde asılı kaldı ve bu da ciddi bir geçim krizine ve toplumsal tükenmişliğe neden oldu.

●AKP iktidarları istihdam yaratma ve /veya işsizliği azaltma konusunda da başarısız

Şu an ülkede çalışabilir yaştaki her iki kişiden biri çalışmıyor. 15+ yaşta istihdam oranı yüzde 48,9. (İstihdam oranı 2002'de yüzde 43,5'ti, istihdam artışı çok sınırlı kaldı). Üstelik bu istihdam nitelikli, iyi ücretli ve kalıcı bir istihdam değil, daha ziyade güvencesiz bir istihdam. Nitekim her 1,000 işçiden 728’i eğreti istihdam koşullarında çalıştırılıyor.  (Eğreti olmayan, güvenceli istihdam toplam istihdamın sadece yüzde 27,2’sini oluşturuyor). Kayıt dışı istihdam oranı yüzde 25 civarında yani hâlâ 8,5 milyon kişi hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışıyor. Tarımda çalışan her beş kişiden dördü kayıt dışı. Atıl işgücü olarak da tanımlanan geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 29 ve bu tanıma uygun işsiz sayısı yaklaşık 12 milyon.

● Toplumsal cinsiyet eşitsizliği AKP’nin en zayıf karnından sadece biri

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en fazla kendini gösterdiği alanların başında istihdam geliyor. Çünkü kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 35,4. (Erkeklerde yüzde 70,7). Türkiye OECD'de kadın işgücüne katılımda sonuncu, kadın işsizliğinde ise birinci. İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte kadına yönelik şiddet olaylarında ve kadın cinayetlerinde yaşanan patlama AKP iktidarlarının karnesinin en zayıf notlarından birini oluşturuyor.

●Yoksulluk, AKP iktidarları döneminde tüm toplumu sararken, derinleşerek açlığa dönüştü

2026 yılı için net asgari ücret yüzde 27 zam ile net 28.075 TL ve brüt 33,030 TL oldu. Bu oran, gerçeğinden çok düşük olarak hesaplanan yıllık resmi enflasyonun altında. Böylece 10 milyon civarında kayıtlı ve kayıt dışı asgari ücretli işçi (aileleriyle birlikte yaklaşık 40 milyon) açlık ücretine mahkûm edildi.

Yoksul emekli işçiler dönemi



2002’de ortalama emekli aylıkları asgari ücretin yüzde 22 ve 2003’te yüzde 36 üzerindeydi. Emekli aylıkları asgari ücret karşısında giderek düşmeye başladı ve 2018 yılında uygulanmaya başlayan rejimin ardından asgari ücretin altına geriledi. 2023 yılında ortalama emekli aylığı asgari ücretin yüzde 26 altına düştü. Emekli aylıklarındaki artış asgari ücretteki artışın çok gerisinde kaldı. (Bunun anlamı, asgari ücret artışı nedeniyle daha fazla prim geliri elde eden SGK’nin emeklilere daha az aylık ödemesidir).

Böylece hükümet, asgari ücretlilerden sonra diğer emekçi ve emekli kesimlere de düşük ücret zammı uygulayarak enflasyonla mücadelenin bedelini bu kesimlere ödettirdi: 30 milyon civarındaki asgari ücretli işçi ve ailesi ve 20 milyonu aşan emekli ve ailesi ile birlikte 50 milyonluk bir nüfus açlık ücretine bir yıl daha mahkûm edildi.

Diğer yandan, TÜİK, ödenen emekli maaşlarını da kapsayan sosyal koruma harcamalarının 2023 yılında önceki yıla göre yüzde 109 artarak 2 trilyon 693 milyar TL’ye çıktığını açıkladı. Buna göre, emekliler için yapılan sosyal koruma harcamalarının GSYH'deki payında büyük düşük var çünkü 2019'da yüzde 6,1 olan emeklilerin payı 2023'te yüzde 4,4’e geriledi.

Son olarak, Türkiye çocuk yoksulluğu açısından dünyada sıralanan 41 ülke arasında, Güney Afrika ve Kosta Rika’dan sonra, en yüksek yoksulluk oranına sahip üçüncü (yüzde 22, 4) ve OECD ülkeleri arasında ikinci ülke (Kosta Rika’dan sonra) konumunda.

● Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada

Türkiye, ‘Küresel Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor.  10 yılda puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, dünya genelinde 180 ülke ve bölgede kamu sektöründe algılanan yolsuzluk seviyelerini ölçme amaçlı olarak bu endeksi hazırlıyor. Endeks, ülkeleri sıfır (çok yolsuz) ile 100 (temiz) arasında puanlıyor. Türkiye’nin 2015’ten bu yana endeks puanı; aşırı baskın bir yürütme organı ve demokratik denge ve denetleme mekanizmasının yetersizliğinden 19 puan geriledi ve 31 puana düştü. Rapora göre, “Türkiye’de yolsuzlukla mücadele yasalarının yetersizliği, bu yasaların uygulanmasındaki isteksizlik ve yargı bağımsızlığının olmaması ilerlemenin önünde engel teşkil ediyor”.

Bu bağlamda, Türkiye uluslararası örgütlü suç örgütlerinin en fazla faaliyet gösterdiği ülkeler sıralamasında, toplam 193 ülke arasında 10. sırada yer alıyor

● Sosyal Gelişme Endeksi’nde Türkiye’nin puanı 100 üzerinden 68,27 puan

Ülke sosyal gelişme açısından toplam 163 ülke arasında 92. sırada kendine yer bulabiliyor.  Özellikle de ‘İmkânlar ve Haklar’ başlığı altında yer alan ‘Kişi Hakları’nda 157. sırada, ‘Politik Haklar’da 154. sırada, ‘İfade Özgürlüğü’nde 160. sırada ve ‘Adalete Erişim’ de son sırada (163) yer alıyor.

▪Türkiye Küresel İşçi Hakları Endeksi’nde en kötü 10 ülke arasında



Bu endeks, dünya ülkelerini 1'den 5'e kadar sıralıyor ve 1'i en iyi kategoriyle sıralıyor. Derecelendirmesi 5 olan ülkeler, "işçilerin fiilen (mevzuatta belirtilen) bu haklara erişiminin olmadığı ve bu nedenle otokratik rejimlere ve adil olmayan çalışma uygulamalarına maruz kaldıkları" şeklinde tanımlanan "hak garantisi olmayan" ülkeler. Bu derecelendirmeye sahip ülkeler arasında Brezilya, Çin, Kolombiya, Ekvator, Hindistan, Filipinler, Güney Kore ve Türkiye yer alıyor.

● Türkiye sendikasızlaştırmanın en yoğun yaşandığı ülke

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından açıklanan son verilere göre, Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 13,8’e geriledi. Neo-liberal politikalar ve otoriterleşme, işçi sınıfının hareket alanını her geçen gün daha da daraltıyor. Derinleşen ekonomik krizin faturası, bilinçli bir biçimde örgütsüzleştirilen geniş kitlelerin omuzlarına yükleniyor. Tüm bunlar gerçekleşirken işçi sınıfının örgütlülüğüne ve mücadele kapasitesine işaret eden sendikalaşma oranları çok kötü durumda.

Sendikalaşma oranının düşmesi, sadece işyerinde hak kayıpları anlamına gelmiyor. İşçinin sesini duyuramadığı, hakkını arayamadığı; düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edildiği bir düzen, sonuçta toplumsal barışı ve demokratik hakları da zayıflatıyor. Kısacası mevcut sendikalaşma oranları, işçilerin ekonomik olduğu kadar sosyal ve hukuki olarak da hareket alanını daraltıyor.

Ayrıca, Türkiye’deki toplu iş sözleşmesi rejimi, işçilerin kolektif temsil kapasitesini sınırlandırmak üzere tasarlanmış kurumsal engellerle dolu. Dünyada eşine az rastlanan “çift baraj sistemi” (hem işkolu hem işyeri barajı), sınıf sendikalarının masaya oturmasını zorlaştırmaya devam ediyor.

Nitekim Temmuz 2026 verilerine göre; aktif olarak faaliyet gösteren 245 işçi sendikasından yalnızca 60’ı yüzde 1’lik işkolu barajını aşabildi. (Bu sayı Temmuz 2025’te 65, Ocak 2026’da 63 idi). Mevcut baraj engelinin yanında, “yetki itirazları”, “sendikalaşan işçilerin işten atılması” ve “grev erteleme” adı altındaki fiili grev yasakları, kâğıt üzerindeki toplu iş sözleşmesi hakkını kullanılamaz hale getiriyor. Kamu Çerçeve Protokolü gibi mekanizmalar ise enflasyon bahanesiyle ücretleri baskılama aracına dönüştürülüyor. Tüm bunlar, sendikaları tabanın taleplerini yansıtan birer mücadele örgütü olmaktan çıkarıp, bürokratik yapılar haline getirmeyi amaçlıyor.  Dahası, iktidar ve sermaye destekli sarı sendikacılık, promosyon sendikacılığı veya finans sendikacılığı pratikleri de işçi sınıfını tarihsel örgütlerinden uzaklaştırıyor.

● Türkiye vergi adaletsizliği açısından en adaletsiz ülkeler arasında yer alıyor

Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergiler (ÖTV, KDV, ÖİV gibi) ve yüzde 30’u dolaysız vergilerden (GV, KV gibi) oluşuyor. Dolaysız vergilerin büyük kısmını oluşturan gelir vergisinin üçte ikisi de ücretliler tarafından ödeniyor.

23 yıllık iktidarları döneminde AKP, bu tabloyu değiştirmek için hiçbir şey yapmadı. Serveti ve rantları vergilendirmeye hiç yanaşmadığı gibi faiz gelirlerine düzenli bir biçimde vergi istisnası uyguladı. AKP’nin iktidara geldiğinde yaptığı ilk şey “nereden buldun” uygulamasına son vermek oldu. Bugün hala vergi cennetlerine gönderilen servetlerden vergi alınmadığı gibi, düzenli olarak çıkarılan varlık aflarıyla bu servetler aklanıyor. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması ise işçilerden çok patronların işine yaradığı gibi, asgari geçim indirimi gibi indirimlerden ve işçilerin tabi olduğu matrahın 5 puan daha düşük uygulaması anlamına gelen ayırma kuramından vazgeçildi. 2001'de ilk vergi dilimi, yıllık asgari ücretin bir buçuk katıydı. Bugün yarısı bile değil (2001'de 1,53 kat, 2026'da 0,48 kat).

Hukukun Üstünlüğü Endeksi 2026: hukukun işlemediği bir ülke

Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada yer alıyor. Dünya Adalet Projesi (WJP) kapsamında hazırlanan bu rapor ;143 ülke ve yargı alanında insanların hukukun üstünlüğüne ilişkin algı ve deneyimlerini ölçen bir serinin raporu.  Raporda yer alan veriler 149 binden fazla insan ve 3 bin 400 hukukçu ve uzman tarafından doldurulan küresel anketlerden elde ediliyor.

Rapordaki verilere göre hazırlanan endekste yer alan puanlar 0 ile 1 arasında değişiyor. 1 puan “hukukun üstünlüğüne güçlü bağlılığı”, 0 puan ise “hukukun hiç işlemediğini” ifade ediyor. Toplam 143 ülke arasında Türkiye’nin yeri ise son derece endişe verici zira Türkiye 118, sırada (1,0 üzerinden 0,41 puan ile) ve genelde de çok az gelişmiş ülkelerle aynı sıralarda yer alıyor.

● Küresel Özgürlük Statüsü/ İnternet Statüsü (2026): “Özgür değil!”

Freedom House, yayınladığı yıllık “Dünyada Özgürlük” raporu aracılığıyla, 208 ülke ve bölgede yaşayan insanların siyasi haklara ve sivil özgürlüklere erişimini değerlendiriyor. Raporda oy kullanma hakkından ifade özgürlüğüne ve kanun önünde eşitliğe kadar uzanan bireysel özgürlüklerin, devlet veya devlet dışı aktörler tarafından baskılandığı ülkeler sıralanıyor. Türkiye bunlardan biri ve statüsü 100 üzerinden 32 puan (özgür değil). Internet kullanımında özgürlük açısından puanı ise 100 üzerinden 31 puan.

● Türkiye, mutluluk genel sıralamasında 109 ülke arasında 94. sırada yer alıyor

Dünya Mutluluk Raporu’nda (2026), Türkiye 10 puan üzerinden sadece 5,3 puana sahip. Yani insanları mutsuz. Ülkedeki en mutsuzlar; milli gelirden sadece üçte birin altında bir pay alabilen ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında bir asgari ücret karşılığında haftada 48 saatten fazla çalışan 16 milyondan fazla işçi ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında gelir elde 16 milyona yakın emekli ve geleceği olmayan gençler. Bunlara bir de artık ekip biçemediği için iyice yoksullaşan köylüleri, küçük üreticileri, küçük esnafı, şiddete uğratılan kadınları ve ötekileştirilen kimliklere ve inançlara sahip yurttaşlar dahil edilebilir.

Sonuç olarak

25. yılını kutlayan ve 23 yıllık iktidarını kesintisiz sürdüren AKP; bu süre boyunca ülke ekonomisinin ve siyasetinin emperyalizme olan bağımlılığını ve kırılganlığını ortadan kaldıracak neredeyse hiçbir şey yapmadı.

Aksine izlediği neo-liberal politikalarla, tarımın ve sanayinin zayıflamasına ve ülkenin ithalata daha da bağımlı hale gelmesine neden oldu. Maksimum kâr peşinde koşan yerli ve yabancı sermaye için doğanın katledilmesine sessiz kaldı. Zengini daha da zengin yoksulu daha da yoksul yaptı.

Gençlerin, özellikle de üniversite mezunu gençlerin, geleceklerini ellerinden alırken onlara kocaman bir belirsizlik bıraktı. Kadınların mücadele ile elde ettiği kazanımları ise ortadan kaldırdı.

Kuşkusuz bunları yaparken, iktidarını mutlak bir iktidara dönüştürdü ve iyice otoriterleşti. Ülkenin bir hukuk devleti olmadığı konusunda artık herkes hem fikir. Eğer bunlar başarı olarak kabul edilecekse, evet AKP büyük bir kutlamayı hak ediyor.



15 Temmuz 2026 Çarşamba

NATO Zirvesi

 

Savunma (!) Örgütü NATO Kimi Savunuyor?

Mustafa Durmuş

15 Temmuz 2026


Bugün, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin 10. yıldönümü. Darbe girişiminin sırasında, başta iktidar çevreleri olmak üzere, birçok insan, bu girişimin “FETÖ Terör Örgütü” tarafından yapıldığına, ancak arkasındaki asıl gücünse Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO olduğuna neredeyse emindi.

Ne gariptir ki 10 yıl sonra, 7-8 Temmuz’da, aynı ABD’nin Başkanı D. Trump, NATO toplantısı için Ankara’ya geldiğinde siyasal iktidar tarafından en üst düzeyde ağırlandı, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (FSM) ABD bayrağının renkleriyle ışıklandırıldı. Ankara kendi halkına yasaklanırken, yüzlerce protestocu gözaltına alındı, bunlardan bazıları tutuklandı.

Yani “ABD’nin darbe girişiminde rolü olduğu” iddiası unutulduğu gibi, dünyanın gözü önünde çok abartılı bir Amerikan güzellemesi yapıldı. Oysa aynı Trump NATO görüşmeleri sürerken, Ankara’dan İran’a yeniden saldırı emri vererek, Türkiye’yi hiç de takmadığını gösterdi.

Ateşkes sürerken toplanan NATO zirvesi

NATO zirvesine gelince; ABD/İsrail-İran savaşına bir anlaşma ile ara verildiği bir anda (7-8 Temmuz tarihlerinde), 32 NATO devlet başkanı ve kilit ortakları, NATO 3.0 adı verilen bir vizyon çerçevesinde İttifak’ın 36. zirvesi için başkent Ankara’da bir araya geldiler.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından ortaya atılan bu vizyona göre; Avrupa kendi konvansiyonel savunması için birincil sorumluluğu üstlenecek. Böylece ABD, Avrupa’nın başlıca silah tedarikçisi ve NATO’nun nükleer caydırıcılığının sağlayıcısı olarak konumlanırken, başka bölgelerdeki savaşçı politikalarına odaklanma imkânı bulacak.

Nitekim, NATO müttefikleri toplamda 50 milyar dolardan fazla tutarda yeni askeri alımlar yapacaklarını açıkladılar. (Silah satışı yapacak olan ABD’li şirketler arasında dünya devleri olan Northrop Grumman ve Lockheed Martin de bulunuyor).

Zirve sonrası yayınlanan ortak bildiride en dikkat çekici başlıklardan biri savunma sanayii konusunda: müttefikler 50 milyar doların üzerinde yeni savunma tedariki ve ortak projeler için taahhütte bulunurken, savunma ticaretindeki engellerin kaldırılması ve ortak üretim kapasitesinin artırılması hedefi de açık şekilde ifade edildi. Bu yaklaşım, NATO'nun yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda ortak bir askeri üretim ekosistemi oluşturma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu da “askeri sanayi kompleksi” kavramının küreselleştirilerek genişletileceği anlamına geliyor ki bu durum insanlık ve doğa için çok ciddi bir tehlike oluşturuyor.

F-35 Muamması sürerken zirve için harcanan 11,6 milyar TL

Türkiye açısından gelişmeler gerek ABD'nin gerekse Avrupalı müttefiklerin uyguladıkları silah ambargolarının kaldırılması yönünde bir irade bildirimi olarak kayıtlara geçti. Türkiye-ABD ilişkilerinde uzun süredir kriz başlığı olan F-35 dosyası konusunda ise zirveden (Trump’ın verdiği sözler dışında), sorunun çözüldüğüne dair somut bir sonuç çıkmadı. Buna karşılık Türkiye kutusunu bile açmadığı S-400’leri bir üçüncü ülkeye satma kararı aldı.

Diğer yandan, NATO zirvesi için genel bütçeden 11,6 milyar TL’ye varan bir harcama yapıldı. Buna Ankara Büyük Şehir Belediyesi tarafından yapılan reklam pano harcamaları dahil değil. Keza, Trump’ın daha önce yaptığı dayatma sonucunda, üye ülkelerin 2030 yılına kadar askeri harcamalarını GSYH’lerinin %5’ine kadar yükseltmeleri doğrultusunda alınan karar, diğer ülkeler gibi Türkiye ekonomisini de halkı da çok zora sokacak. Çünkü bu bizim vergilerimizden ve/veya kesintiye uğratılan sosyal harcamalardan karşılanacak.

NATO harcamaları iktidar açısından turnusol kâğıdı gibi bir işlev gördü. Öyle ki yapılan ve daha da yapılacak olan bu harcamalar, kendi milyonlarca asgari ücretlisine Temmuz’da zam yapmayan, en az 5,1 milyon en düşük ücret alan işçi emeklisine ise sadece 3,552 TL zammı layık gören iktidarın, gerçekte kimi temsil ettiğinin ve halkına ne kadar değer verdiğini de bir göstergesi.

Nüfusunun %80’inin ABD karşıtı olduğu bir ülkede bu kadar açıktan ABD ve NATO’ya destek vermek, kendi tabanı da dahil tüm toplumu artık hiç umursamamak anlamına geliyor. Bu da otoriter rejimin önümüzdeki süreçte neye dönüşmekte olduğunun bir göstergesi olabilir.

NATO nedir, nasıl ortaya çıktı?


Hafızamızı tazeleyelim: NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 32 Kuzey Amerika ve Avrupa ülkesinden oluşan siyasi ve askeri bir ittifak. 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasıyla kurulan bu örgüte Türkiye 18 Şubat 1952 tarihinde katıldı.

Bu örgütün temel amacının, “kolektif savunma yoluyla üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini korumak” olduğu ileri sürülüyor. İttifakın temel taşı olan 5. maddeye göre, “Avrupa veya Kuzey Amerika’daki bir veya daha fazla üye devlete yönelik silahlı bir saldırı, tüm üye devletlere yönelik bir saldırı olarak kabul edilir”. Keza, “saldırganlığı caydırmak amacıyla siber ve uzay savunmasının yanı sıra nükleer, konvansiyonel ve balistik füze yeteneklerinin bir karışımı uygulamaya sokulur”. Ayrıca, “küresel istikrarı teşvik etmek amacıyla kriz önleme faaliyetlerinde bulunmak ve üye olmayan devletlerle ortaklık kurmak, NATO’nun hedefleri arasındadır”. (1)

Aslında NATO, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından, batılı kapitalist ülkelerin Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı siyasi ve askeri bir ittifakı olarak kuruldu.

“Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak”

Örgütün kurucu üyeleri; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Portekiz’deki Salazar diktatörlüğü de dahil olmak üzere Batı Avrupa’dan 10 devletti. İttifakın ilk genel sekreteri Baron Hastings Ismay, ittifakın amacını açıkça şöyle ifade etmişti: “Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak.”

 İngiltere, Fransa ve Belçika daha önce benzer bir anlaşma imzalamışlardı, ancak bir araya gelseler bile, Sovyetler Birliği’ne ya da gelecekte yeniden güçlenecek Almanya’ya karşı koyamazlardı. Her biri birer sömürge imparatorluğu olan bu gerileyen güçler, dünyadaki statülerini korumak için 1945 sonrası dünyanın en büyük gücü olan ABD ile bir ittifaka ihtiyaç duyuyorlardı. İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferin hemen ardından, ABD’nin, ellerindeki sömürge imparatorluklarını almak istemesinden de endişeliydiler. (2)

NATO küresel hale geliyor

Diğer yandan, günümüzde, NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa ile sınırlı kalmayıp Asya’da varlığını genişletiyor: Japonya ve Güney Kore gibi yeni ortak ülkeleri bünyesine katarak Hint-Pasifik bölgesine ilerliyor ve Çin ile bir çatışma arayışında. ABD ve diğer NATO üye ülkelerinin askeri harcamaları rekor seviyelere tırmanıyor. Silah tedarikçileri kârlarını artırırken, devasa silahlanma maliyetleri halkların sırtına yükleniyor. Aşırı genişleme, toplumsal kargaşa ve gerginliğin tırmanma riski, bu genişlemeci güç politikasının belirgin özelliği.

Tüm bunlar, ittifakın meşruiyetini daha önce görülmemiş bir şekilde sorgulatıyor. Şöyle ki, NATO’nun kuruluşundan kanlı geçmişine ve günümüze kadar uzanan aşağıda özetlenen üç büyük efsane söz konusu (3):

(i) Savunma ve uluslararası hukuk efsanesi: NATO’nun “bir savunma ittifakı olduğu” durmadan tekrarlanan bir anlatıdır. Ancak tarihine bakıldığında şunu görmek mümkün: Ne NATO’nun kurulduğu dönemde, karşılıklı savunma ana odak noktasıydı ne de son on yıllarda NATO’nun sergilediği tutumda savunma odaklı bir yaklaşımdan söz edilebilir. NATO, Soğuk Savaş döneminde “stay behind” grupları (Gladyo) aracılığıyla kendi darbe mekanizmalarına güveniyordu. Bunlar, darbeler dâhil olmak üzere, NATO üyeliğini sorgulayan sol muhalif siyasi güçlerin iktidara gelmesini aktif olarak engellemek için terörist yöntemlere de başvurmaktan çekinmediler.

Kısaca NATO bir savunma örgütü değil, emperyalizmin savaş örgütüdür!

(ii) Demokrasi ve hukukun üstünlüğü efsanesi: Tüzüğüne göre; NATO üyeleri “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı olarak halklarının özgürlüğünü, ortak mirasını ve medeniyetini korumaya” kararlıdır. Ancak bu, 1949 yılında bile apaçık bir yalandı. ABD’nin başından beri diktatörlükler ve faşist rejimlerle anlaşmalar yaptığı yer sadece Latin Amerika değildi. Avrupa’da da NATO müttefikleri arasında yer alanlar da sadece liberal demokrasiler değildi.

Öyle ki, ABD, İspanya’nın faşist diktatörü Franco ile ikili güvenlik anlaşmaları imzaladı; Portekiz’in faşist diktatörlüğü ise NATO’nun kurucu üyelerinden biridir. Diktatör Salazar’ın gizli polisi, muhalifleri işkenceyle öldürürken ve Portekiz kolonilerinde toplama kampları kurarken, ABD, Portekiz’i demokratlar topluluğuna dâhil etti.

Son olarak, Türkiye’de yapılan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından binlerce siyasi tutuklu işkence gördü. 650.000 siyasi tutuklama, 7.000 idam cezası talebi, 571 idam cezası hükmü verildi ve 50 idam infaz edildi, ayrıca işkence sonucu en az 171 kişi öldürüldü. O dönemde de bugün de Türkiye hâlâ NATO üyeliğini koruyor. Askeri darbe sonrasında bile, ABD ve müttefiklerinden kapsamlı askeri yardım alıyor. Bugün Türkiye NATO tarafından Rusya, Çin ve İran’a karşı bir ileri karakol muamelesi görüyor.

Yani NATO, otoriter rejimlerle ve askeri diktatörlükler ve/veya faşist diktatörlüklerle iş birliği içinde olan ve onları destekleyen bir örgüttür!

(iii) Değerler ve insan hakları topluluğu efsanesi: “Ortak değerlerimiz (bireysel özgürlük, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü) bizi birleştiriyor.” NATO, 2022 Stratejik Konsepti’nde kendini bu şekilde bir değerler topluluğu olarak tanıtıyor.

Oysa ABD’nin Rhode Island eyaletindeki ünlü Brown Üniversitesi, yalnızca son 20 yıl içinde ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü savaşlar nedeniyle 4,5 milyon kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Yani NATO, insan haklarını koruyan bir topluluk değil, aksine NATO, üyelerinin işlediği insan hakları ihlallerine karşı koruyucu bir şemsiye görevi görüyor. Ve bu ihlal, hiçbir şekilde sadece kitlesel silahlanma diktatörlüğü altında sosyal insan haklarının ihlaliyle sınırlı değil. Aksine, NATO, üye devletleri tarafından işlenen savaş suçlarına karşı cezasızlık politikası izliyor.

Yani NATO, insan haklarını koruyan değil, ihlal eden rejimleri destekleyen bir örgüttür!

Kuruluşundan 77 yıl sonra bugün, bu askeri ittifak, küresel genişlemesi ve çatışmalarıyla dünyayı hiç olmadığı kadar üçüncü bir dünya savaşının eşiğine sürüklediği gibi, askeri harcamalarda yarattığı patlama ve küresel ısınmaya neden olan savaşçı politikalarıyla halkları yoksullaştırıyor, doğayı tahrip ediyor.

Türkiye’nin durumu: Aşırı büyük” savunma” bütçesi

NATO içinde ikinci büyük orduya sahip bulunan Türkiye’de, toplam büyüklüğü 18 trilyon 929 milyar TL olan 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinden, 2,5 trilyon TL ile savunma harcamalarına ayrılan pay %12,3’ü buluyor. Böylece, savunma harcamaları artık faiz harcamalarından sonra ikinci en büyük harcama kalemi ve bu haliyle eğitim harcamalarının da üstünde. (4)

Yani ülke olarak savaşçı politikalara gereğinden fazla para harcıyoruz. Ayrıca savunma adı altında tam olarak neyi, neden savunduğumuzu ve önemli olduğunu düşündüğümüz her şeyi savunma kapasitesine sahip olmak için neye harcama yapmamız gerektiğini de bilmiyoruz.

Büyük servetleri mi savunuyoruz, demokratik kurumlarımızı mı savunuyoruz, bu ülkenin halklarını mı savunuyoruz, yoksa sınırlarını mı savunuyoruz?

Altyapımızı mı savunuyoruz, savunma kapasitemizi mi savunuyoruz? Bunu tam olarak, biliyor muyuz?  

F-35’lere odaklandığımız bir anda, ülkenin çeşitli bölgelerine düşen yabancı menşeli İHA ve SİHA’ları ya da İran tarafından atıldığı ileri sürülen füzelerin kendi imkanlarımızla imha edilememesini nasıl açıklayabiliriz?

Sonuç olarak

Savunma stratejisi, tek başına silah satın almak, silahlı kuvvetleri istihdam etmek veya hatta onları sahaya sürmekle ilgili değildir ve asla da olamaz; çünkü bunlar yalnızca en uç durumlarda gerçekleşir ve bu da stratejinin başarısız olduğu anlamına gelir. Savunma stratejisi, neyin değerli olduğunu, onu nasıl korumamız gerekebileceğini ve bu varlıkların güvenliğini sağlamak için gerekli olan tüm eylemleri tanımlamakla başlar.

Keza, savunmaya harcanacak kaynaklar sınırsız değildir. Bu bağlamda, savunmaya harcanan bunca kaynak sadece israf değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlama, ekolojiyi ve istihdamı koruma, yoksulluğu azaltma ve sosyal refahı artırma gibi, toplumun birincil hedeflerini feda etmek anlamına da gelmektedir.

Özetle NATO, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, Batı emperyalizminin koçbaşı olarak görev yapar ve ezilen ulusların, halkların ve dünya işçi sınıfının emperyalist-kapitalist sömürüye karşı mücadelesini bastırmak için vardır.

Oysa Dünyanın, insanlığın ve doğanın; eşitliğe, sosyal adalete, barışa, refaha ve huzura, yani sosyalizme ihtiyacı var.  Bu nedenle doğru tavır; NATO’nun önüne kırmızı halkı sermek değil, onun ortadan kaldırılmasını talep etmektir.

Dip notlar:

(1)  https://www.nato.int/en/what-is-nato (10 Temmuz 2026).

(2)  https://mronline.org/2024/04/11/nato-75th-anniversary-a-guarantor-of-war (Temmuz 2026).

(3)  https://mronline.org/2024/06/05/the-three-great-myths-of-nato (5 Haziran 2024).

(4)  2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ve Bağlı Cetveller.

 

21 Haziran 2026 Pazar

Yerelleştirme

 

Aşırı merkeziyetçiliğin neden olduğu sorunlara “demokratik yerelleş(tir)me” çözümü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2026


Bugün “Dünya Yerelleş(tir)me Günü”. Bugün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl bu ay boyunca dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok kolektif girişimi tanıtmak için bir araya geliyor.

Yerelleştirme: çoklu çözüm!

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmıyor, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabiliyor. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak, işçi sınıfını güçlendirebiliyor.  

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin ve otoriter iktidarların insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabiliyor.

Aşırı merkeziyetçi sistemlerin bazı açmazları

Buna karşılık, yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere, birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz. İklim krizi, aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınlar, mahsul ve biyolojik çeşitlilik kayıplarına, altyapının hasar görmesine ve tahrip olmasına, konut ve insanların geçim kaynaklarının kaybına neden oluyor.

Gıda, su, elektrik, sanitasyon, ulaşım gibi neredeyse tüm hayati hizmetlerimiz, bu hızlanan iklim dalgalanmalarından kaynaklanan aksaklık veya arızalara karşı savunmasız olan son derece merkezi sistemler tarafından sağlanıyor. Örneğin, endüstriyel tarım, hızlanan iklim dalgalanmaları karşısında gıda stokları oluşturma konusunda yetersiz kalıyor.

Ulus ötesi tedarik zincirleri kesintiye uğradığında ve tek kültürlü ithalat ürünleri başarısız olduğunda, durum daha da kötüleşiyor. Yerel koşullara uyarlanmış çok kültürlü gıda üretim sistemlerinin oluşturulması gerekiyor.

Alternatif paradigmanın yeni bir ilkesi olmalı

Aşırı merkeziyetçiliğe karşı alternatifin temel ilkesi demokratik yerelleştirmedir. Çünkü yerelleştirme bazlı, topluluk ve dayanışma temelli ekonomiler daha güvenli, istikrarlı, üretken ve yenilikçidir. Emeği ve doğayı gözeten kolektif mülkiyete ait bir yerel işletme, hizmet ettiği toplumu daha iyi tanıdığı için, toplumun çıkarlarına çok daha iyi hizmet eder. Böyle bir paradigma altında, kapitalist özel mülkiyetin yerini müşterek/kolektif/komünal mülkiyet biçimleri alır. 

Müşterekler, tüm sonuçları ve faydalarıyla herkese ait olması gereken şeylerdir ve denizler, ormanlar, nehirler, göller, madenler gibi fiziki yapılarla sınırlandırılamazlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, alt yapı, ulaştırma, barınma, bakım işleri, bilim ve bilimsel bilgi, iletişim, internet gibi kamusal nitelikli hizmetler de müşterekler kapsamında değerlendirilmelidir. Müştereklerin mülkiyeti daima kolektiftir.

Demokratik yerelleştirme, kapitalist küreselleşmenin panzehri olabilir

Yerelleştirme, aynı zamanda, kapitalist küreselleşme ve neo-liberalizme tepki olarak, ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Kapitalizmin yol açtığı kişiliksizleştirmeye ve diğer zararlara karşı mücadele eder ve uygun teknoloji, döngüsel ekonomi, yerel para birimi, karşılıklı yardımlaşma, yerel gıda, halk meclisleri vb. yoluyla özgüven ve kendi kendine yeterliliği teşvik eder. Yerel ekolojiye dayanan yerelleştirme, yerel kaynakların kullanımını teşvik eder, daha az enerji gerektirir.


Ekonomiyi eve getirmek”

Ekonomik faaliyeti daha yerel bir düzeye indirgemek, daha az sermaye gerektirir ve hem insanların hem de gezegenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde çalışır. Bu, “ekonomiyi eve getirme” sürecidir.

Ayrıca, yerelleştirme “izolasyon veya milliyetçilik” anlamına gelmez. Aksine uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere, her düzeyde bilgi paylaşımını ve iş birliğini gerektirir.

Yani demokratik yerelleştirme, topluluklar ve halklar arasındaki bölgesel ve küresel bağların sonu, parçalanma ve izolasyon demek değildir. Aksine, küresel sermayenin hegemonyasına ve ona hizmet eden ulus devletin gücünü kısıtlamaktır.

Yerelleştirme “yerinden demokrasi” demektir

Yerel ekonomiler aracılığıyla; küresel pazarlara olan bağımlılık büyük ölçüde azaltılabilir. Su, gıda, enerji, barınma, sanitasyon ve takas gibi hayati konularda ekonomik özerklik sağlanabilir. Yerel meclislerin (kırsal veya kentsel) karar alma sürecine aktif katılımı sağlanarak, yerinden demokrasi hayata geçirilebilir. Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması mümkün kılınabilir.

Demokratik bir yerelleştirme altında, insan ve doğanın ihtiyaçları, karar alma sürecinin merkezine konulur. Bu, örneğin, iklim krizine karşı hayati bir yanıt niteliğindedir. Zira ulaştırma mesafeleri ve fosil yakıt kullanımı önemli ölçüde azaltılır.

Yerelleştirme otoriterliğe karşı bir çözüm olabilir

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden/radikal demokrasi gibi uygulamalar olabilir. Bunun için, öncelikle, çoğulcu-katılımcı demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir. Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu, hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerlidir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter rejimlere karşı bir güç olarak işlev görebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir. Çünkü otoriter rejimler yerel yönetimleri kıskaç altına almak isterler.

Hodge: “Yerelleştirme maliyet etkin bir süreçtir”

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekir. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisidir.  40 yıldır bu konunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. (1)

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir. Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakılacağı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerini- kısacası temel gıda ihtiyaçlarını- elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz nakliye maliyetini azaltır”. (2)

Kısaca yerelleştirme, sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme biçimlerinden biri olarak (yeniden) “beledileştirme”

Dünyanın birçok bölgesinde; dayanışma, eşitlik, sürdürülebilirlik ve radikal demokrasiye dayanan kamu odaklı bir gelecek inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yeni kamu odaklı geleceğin merkezinde kentler ve kasabalar yer alıyor. 2000 ile 2019 yılları arasında, küresel olarak 1400'den fazla yeni “beledileştirme” veya “yeniden beledileştirme” vakası yaşandı. Bunlar; yerel yönetimler tarafından yönetilen yeni kamu işletmelerinin kurulması veya özelleştirilmiş hizmetlerin belediye tarafından geri alınması vakaları. Bu eğilim, 58 ülkedeki 2400 yerleşim yerinde görüldü. Bu “yeni belediyecilik”, kentlerle sınırlı kalmaksızın çeşitli ölçeklerde uygulanmaya çalışılan ekonomik demokrasi gündeminin geniş bir parçası olarak ortaya çıktı. (3)

“Yeniden beledileştirme”, daha önce özel olan veya özelleştirilmiş hizmetlerin yerel düzeyde kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınması sürecini, “beledileştirme” ise yeni kamu hizmetlerinin oluşturulmasını ifade eder.

Konu ile ilgili bir araştırma raporunun temel bulguları şöyle özetlenebilir: Yerelleştirme, demokratik bir kamu mülkiyetinin oluşturulmasında öncüdür. Su, konut, ucuz enerji, çocuklara günlük ücretsiz öğün temini ve atık yönetimi yapmaktadır. Halk sağlığı, genel sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, uyuşturucu ile mücadele hizmetleri sunmaktadır. İnsan hakları ve sosyal hakların korunup geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. İşçi hakları ve sendikaların geliştirilmesine katkı vermektedir. İstihdam yaratırken, güvencesiz istihdamı ortadan kaldırmaktadır. İklim değişikliklerine ve doğal felaketlere karşı mücadele alanlarından biridir. Feminist bir bakış açısıyla kamusal hizmetleri yeniden düzenlemekte ve toplumsal cinsiyete dayalı bütçelemeye izin vermektedir. (4)

(Yeniden) beledileştirme ve emek ile ilgili kazanımlar

Kamu hizmetleri sunan emekçiler kilit öneme sahiptir ve çalışma koşulları, kaçınılmaz olarak kaliteli hizmet sunma kabiliyetlerini yansıtır. İncelenen tüm (yeniden)belediyeye devretme süreçleri boyunca, genel istihdam koşulları korunduğu görülüyor. 158 vakada, özellikle savunmasız durumdaki çalışanlar söz konusu olduğunda, bu koşulların daha da iyileştirilmesi veya belirgin şekilde geliştirilmesi muhtemeldir.

Sendikaların katılımı ise bu sonuçların elde edilmesinde kritik öneme sahiptir. İşçi sendikaları çok sayıda özelleştirmenin geri alınması, güvenli istihdam sağlayarak ve yeni iş ve araştırma merkezlerini çekerek yerel ekonomiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.

İşçi hakları neden önemli?

İşçilerin haklarını koruyan, ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayan ve örgütlenme çabalarını destekleyen politikalar ve uygulamalar, sağlıklı, gelişen ve eşitlikçi topluluklar oluşturmanın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yerel yönetimler, işçi haklarını genişletme ve uygulama çabalarında hayati öneme sahip olan temel aktörlerdir. Bu aktörler, sakinlerine yakındır ve ortaya çıkan ihtiyaçlara yanıt verirken genellikle hızlı hareket ederler.

Son yıllarda dünyada yerel yönetimlerin işçiler adına attığı en dikkat çekici adımlardan bazıları şunlardır (5):

• İşçi haklarına ait yasalarını uygulayan özel yerel çalışma standartları ofisleri kurmak (kent yönetimi bünyesinde işçi sorunlarına odaklanan özel bir departman, ofis veya alt kurumun kurulması).

• Kalıcı işçi kurulları veya işçi meclisleri oluşturmak.

• Yerel işçi koruma yasalarını kabul etmek ve aktif olarak uygulamak.

• Asgari ücret, ücretli hastalık izni ve adil çalışma saatleri ile ilgili yönetmelikler; ihlal oranlarının yüksek olduğu veya özel bir kırılganlığa sahip sektörler (ev işçiliği, geçici iş, otelcilik, perakende, hazır gıda ve serbest meslek sektörleri gibi) için sektöre özgü korumalar; daha geniş kapsamlı ayrımcılıkla mücadele önlemleri ve Covid-19 pandemisine yönelik özel yasalar dahil olmak üzere, yerel işçi koruma yasalarını çıkarmak.

• Belediyelere iş yapan müteahhitler için iş kalitesi standartları belirlemek.

• Belediye izin veya ruhsatı başvurusunda bulunanların işgücü ihlallerine ilişkin hukuki sonuçlar belirlemek.

• Belediye çalışanlarına karşı dürüst ve adil istihdam ilkelerini uygulamak.

• Toplumu bilgilendirmek, raporlar yayınlamak ve işçilerin ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları vurgulamak için diğer “etkili platformlar” dahil olmak üzere diğer demokratik güçleri kullanmak.

Sonuç olarak

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden-doğrudan demokrasidir. Öncelikli olarak çoğulcu, yerinden demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir.

Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerli bir durumdur. Böyle bir yerelleştirme daha fazla otoriterleşmenin önünü kesebilecek ve barış ve demokrasiyi inşa edebilme gücüne sahip yapısal bir direnci örebilecek önemli bir araç olarak işlev görebilir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter eğilimlere karşı bir güç olarak hizmet edebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir.  

Nitekim yerel örgütlenmeler ve yerel güçler (büyük sermaye ile hemhal olan siyasal iktidar için ciddi bir risk oluşturduğundan), bugünlerde İktidar Bloku tarafından, muhalefetin kontrolündeki yerel yönetimler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu tür antidemokratik girişimleri boşa çıkarmak demokratikleşme ve barışın inşası açısından son derece önemlidir.

Dip notlar:

(1(1) Helena Norberg-Hodge,  “Localization: Essential steps to an economics of happiness”, www.localfutures.org, 2016. s. 28 (20 Haziran 20265).

(2(2) Agm, s. 50.

(3(3)  https://www.tni.org/files/publication-downloads/tni_7_steps_to_build_a_democratic_economy_online.pdf, 4-5 Aralık 2019, Amsterdam (20 Haziran 2026).

(4(4) Agr.

(5(5) Agr.

 

30 Aralık 2025 Salı

Ücret destekli büyüme

 

Açlık Sınırında Bir Asgari Ücretle Türkiye Ekonomisi Nasıl Büyür?

Mustafa Durmuş

30 Aralık 2025


Yeni asgari ücret açıklandı. Asgari ücrete yapılan artış, asgari ücretli bir işçiyi ve ailesini açlık sınırından kurtaran bir artış olmadığı gibi, reel bir artış da değil. Çünkü bu artış ancak 2025 enflasyon kayıplarını karşılamaya yetiyor.

Buna rağmen kıyamet kopmadı. Sendikalardan ciddi bir tepki gelmedi, asgari ücretliler de sokağa çıkmadılar. Bu da işçi sınıfının ve onu temsil ettiği varsayılan sendikaların ve siyasi hareketlerin nasıl derin bir kriz içinde olduğunu gösteriyor.

Gelecek işçi nesli: modern köleler!

Asgari ücretin bir sefalet ve açlık ücreti olarak belirlenmesi kuşkusuz öncelikle, milyonlarca işçi ve ailesinin temel gıda maddelerinden mahrum kalacağının, işçi çocuklarınınsa bu koşullarda ilerde babalarından ya da annelerinden çok daha geri bir durumda olacaklarının ve bir tür modern kölelere dönüşeceklerinin belirtisi. Böylece ortada hem yoğun bir emek sömürüsü var hem de adaletsizlik ve etik dışı bir durum söz konusu.

Sadece asgari ücretliler için değil tüm işçi sınıfı için alarm zilleri çalıyor!

Ayrıca asgari ücretteki artış, diğer çalışanların ücretlerindeki artışı ve emeklilerin ücretlerini de etkilediğinden, seneye yapılacak toplu iş sözleşmelerinde işçi ücretlerine yapılacak artışlar da çok az olacak. Böylece asgari ücret ile ortalama ücret arasındaki fark giderek kapanacak. Bu da sadece asgari ücretlilerin değil, sınıfın geri kalanının da açlık sınırından kurtulmasını imkânsız hale getirecek.

Çünkü DİSK-AR’ın 2026 Yılı Asgari Ücret Raporu’na göre tüm özel sektör işçilerinin yüzde 46,7’si asgari ücret ya da asgari ücretin yüzde 5 fazlası düzeyinde bir gelir elde edebiliyor. İktisatçı Zafer Yükseler ’in TÜİK’in 2024 yılına ilişkin açıkladığı firma büyüklüklerine göre temel göstergeleri kullanarak yaptığı hesaplar da benzer bir sonuç veriyor: ücretli çalışanların yüzde 43’ü asgari ücret düzeyinde bir ücret alıyor. Dahası, yine bu hesaplamalara göre, personel maliyetinin üretim değerine oranı KOBİ’lerde yüzde 16, büyük firmalarda ise sadece yüzde 14 seviyelerinde. Yani işçi sınıfının toplam hasıladan alabildiği pay son derece düşük. (1)

Bu gerçeğe rağmen izlenen emek karşıtı gelir politikaları, kemer sıktıran ekonomi politikaları, iki haneli enflasyon, adaletsiz vergi sistemi ve baskıcı yönetim yüzünden, işçi sınıfının 2026 yılında daha iyi durumda olmasını beklemek tam bir safdillik olur.

Düşük ücretler ekonomik büyümenin önünde engel!

İktidarın övündüğü yüksek (!) ekonomik büyüme de tehlikede. Çünkü asgari ücretin bu denli düşük tutulması (orta ve uzun vadede), ekonominin büyümesinin sürdürülmesini zorlaştıracak.

Yeni reel yatırımların son derece yetersiz olduğu, ihracatın olumsuz uluslararası konjonktür ve ülkenin düşük teknolojili ihracat yapısından ötürü tıkanma noktasına geldiği ve verimlilik yönlü büyümenin kaynağı olan teknolojik ilerlemenin sağlanamadığı bir ortamda, ekonomiyi büyütebilmenin yolu olarak geriye tüketim harcamalarını artırmak kalıyor.  

Nitekim son yıllarda Türkiye ekonomisi asıl olarak özel tüketim harcamalarındaki hızlı artışlarla büyütülüyor. Bu bağlamda iç talebin güçlü olması gerekiyor. Bunun için paranın kullanım maliyetinin düşük olması gerekiyor ki siyasi iktidar fırsat buldukça faiz oranlarını düşürüyor (ama bu durumda da karşısına yüksek enflasyon duvarı çıkıyor).

“Ücret destekli büyüme stratejisi”

İç talebin asıl belirleyeni başta ücretler olmak üzere gelirlerdir. Ücret/gelir artışlarıyla desteklenen bir büyüme stratejisi ise hem gelir bölüşümü eşitsizliğini azaltabilir hem de ekonomik büyümeyi hızlandırabilir.

Çünkü hanelerin çoğunluğunun gelir kaynağı ücretlerdir. Ciddi boyutlardaki reel ücret artışları ise tüketim harcamalarının artmasına yol açar (zira düşük gelirlilerin marjinal tüketim eğilimleri yüksektir).  Bu yüzden de toplam talebin ekonomik büyümedeki rolü açısından gelir bölüşümü eşitsizliği sıkıntılı bir durumdur. Bunu iyileştirecek ücret artışları ise ekonomik canlanmayı ve büyümeyi hızlandırır.

Strateji bu işlevi talep ve arz yönlü olarak yerine getirebilir. Talep yönlü olarak; daha yüksek ücret daha fazla tüketim harcaması, dolayısıyla da daha fazla talep ve daha hızlı büyüme demektir. Arz yönlü olaraksa daha yüksek ücret emeğin verimliliğini artırır.

Diğer yandan patronlar açısından işçi ücretleri talebin değil, üretim maliyetlerinin bir parçası olduğundan, yüksek ücretler firma için daha yüksek maliyet anlamına gelir. Bu nedenle sermaye sınıfı buna kolay kolay yanaşmaz.

Adaletsiz gelir dağılımı ciddi bir engel

Ancak bu ülkede gelir dağılımı son derece adaletsiz (piramidin tepesinde birikmiş durumda). Öyle ki TÜİK’e göre en tepedeki yüzde 20’lik grup toplam gelirin yüzde 48’ine el koyuyor. (2)

Bu yüzden de başta işçi ücretleri olmak üzere, emek gelirlerinin son derece yetersiz ve servet bölüşümünün son derece adaletsiz olduğu bir ekonomide büyümenin ücret sürümlü bir biçimde sağlanabilmesi mümkün değil.

Tüketici kredilerine yüklenmenin de bir sınırı var

Bu durumda geriye bir tek “toplumu borçlandırma” yolu kalıyor. Nitekim ekonomi yönetiminin son yıllarda başvurduğu kaynakların başında tüketici kredileri ve kredi kartları geliyor. Bu bağlamda faiz oranları indiriliyor ve böylece iç talep canlandırılmaya çalışılıyor. Ancak burada da yüksek enflasyon duvarı tekrar karşımıza dikiliyor.

Tüketici kredilerindeki artış (sadece enflasyona değil), aynı zamanda artan işsizlik ve yoksullukla birlikte, giderek potansiyel bir borç ve bankacılık krizine de yol açabilir. Ödenmeyen kredi borçlarındaki (kredi kartları ve tüketici kredilerindeki) artışlar bu anlamda büyümenin bu şekilde sürdürülemeyeceğini ortaya koyuyor.

Sermaye şirketlerinin spekülatif finansal kazançları

Diğer yandan, gelir eşitsizliği nedeniyle gelirleri azalan ücretliler tüketimlerini sürdürebilmek için giderek daha fazla borçlanırken, gelirin ve servetin büyük bir kısmını elinde tutan zenginler bu servetlerini büyütmek için finansal alanda spekülasyona başvuruyor.

Bankacılık sektörü de spekülatif finansal faaliyetleriyle istikrarsızlık riskini artırıyor. Devletse finans alanını düzenlemekten vaz geçtiğinde, böyle faaliyetler finansal krizlerle sonuçlanıyor. Bunun dünyada da Türkiye’de de sayısız örneği var.



Olsa olsa ‘K’ tipi bir ekonomik büyüme olur!

Tüm bunlara rağmen ortaya çıkan bir ekonomik büyümenin emekçilere, halka, toplumun büyük bir kısmına, doğaya herhangi bir faydası dokunmaz, aksine zararı olur.

Nitekim bu yılın üçüncü çeyrek GSYH büyümesinde emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 38,4’ten yüzde 35,9’a gerilerken, sermayenin aldığı pay yüzde 41,3’ten yüzde 46,7’ye yükseldi. (3) Böyle bir büyüme olsa olsa ‘K tipi’ bir büyüme, yani “yoksul yoksullaşırken, zenginin daha da zenginleştiği bir ekonomik büyüme” olarak adlandırılabilir.

Oysa ekonominin merkezine sosyal ihtiyaçlarımızı ve doğadaki kısıtları koymamız gerekiyor. Yani hiçbir yurttaşımızın güvenli gıda, eğitim, sağlık ve sosyal koruma gibi zorunlu mal ve hizmetlerden mahrum bırakılamayacağı, ortaya çıkan refahın adil bir biçimde paylaşılacağı, bunu yaparken de varoluşumuzu destekleyen ekosisteme zarar vermeyecek (iklim istikrarı, sağlıklı toprak ve su gibi) bir ekonomik sistemi kurgulamalıyız ve ekonomik büyümeyi bu kurgu çerçevesinde ele almalıyız. “Bizi var eden şeyler yok edildiğinde sonuçta bizim de yok olacağımızın” bilincinde olmalıyız.

Sonuç olarak

Emekten yana istikrarlı bir bölüşüm de sağlayabilecek bir “ücret destekli ekonomik büyüme” stratejisinin temelleri şunlar olabilir:

●Asgari ücretin istisna olarak kabul edilerek, ücretlerin genel olarak bir ailenin geçimini onurlu bir biçimde sağlayabilmesine imkân veren bir düzeye çıkartılması.

●İşçi sendikalarının güçlendirilmesine ve toplu pazarlık sisteminin kapsayıcılığının genişletilmesine hizmet eden yasal değişikliklerin yapılması.

●Banka kredilerinin etkin kontrolü için finans sektörünün yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak; bankaların etkin denetimi, finansal işlem vergisi uygulamasına ve iş döngülerine uyarlanmış kredi sistemine geçilmesi ve gölge bankacılığının kontrol altına alınması.

Ancak böyle bir ücret destekli büyüme stratejisinin başarılı olabilmesi için küresel düzeyde uygulanması gerekiyor. Ayrıca bu stratejinin kısa vadede değil, ancak orta ve uzun borçlanmaya dayalı olmayan bir ekonomik büyümeyi sağlayabileceği gerçeği ve daha da önemlisi, ülkede barış ve demokrasinin inşa edilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması gerekliliği göz ardı edilmemeli.

Dip notlar:

(1)  Özgür Orhangazi, https://www.evrensel.net/yazi/98359/makroekonomik-istikrar (27 Aralık 2025).

(2)  TÜİK, Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025, https://data.tuik.gov.tr (26 Aralık 2025).

(3)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz-Eylül, 2025, https://data.tuik.gov.tr (1 Aralık 2025).