Genel Seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel Seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2017 Çarşamba

İNGİLTERE SEÇİMLERİ: “BASKIN HER ZAMAN BASANIN OLMAZ”

İNGİLTERE SEÇİMLERİ: “BASKIN HER ZAMAN BASANIN OLMAZ”
Mustafa Durmuş

10 Haziran 2017

İngiltere Başbakanı ve Muhafazakâr Parti’nin (Tory) lideri T. May baskın bir seçimle hem iktidarını sağlamlaştırmayı, hem de ciddi bir tehdit gördüğü İşçi Partisi’nin (LP) yeni liderliğini (Corbyn) bertaraf etmeyi planlamıştı ama seçim elinde patladı. Üç gün önce yapılan baskın seçim Muhafazakâr Parti açısından bir felaketle sonuçlandı çünkü tek başına iktidar olma imkânını da yitirdi.
Bu seçimlerin kazananı kuşkusuz 2015 genel seçimlerine göre oyunu yüzde 9,5 oranında artırarak yüzde 40 oy alıp 262 milletvekili çıkartan ( 32 mv artış)  İşçi Partisi oldu. Muhafazakâr Parti ise yüzde 42’de kaldı, oy oranını yüzde 5,5 oranında artırdı ve 318 milletvekili çıkarttı ama bir önceki seçime göre milletvekili sayısında 13 düşüş yaşadı. Böylece de tek başına iktidar olma olanağını yitirdi (1). Yani İşçi Partisi yüzde 3 puan daha fazla oy alabilse iktidar olabilecekti.
Irkçılar, göçmen düşmanları kaybettiler
Seçime katılan diğer partilerin tamamına yakını (Sinn  Féin hariç) önemli kayıplar yaşadılar. En büyük kaybı yaşayan ırkçı, göçmen karşıtı UKIP oldu, Yüzde 10,8 oranında oy kaybı yaşayarak sadece yüzde 1,9 oy alabildi. Yeşiller Partisi’nin kaybı yüzde 2,1 oldu.
Oy kaymaları açısından en önemli etkiye sahip olan siyasal parti ise yüzde 1,7 oy kaybeden İskoç milliyetçilerinin partisi olan SNP oldu. Sadece 35 milletvekili çıkartabilen bu parti bu seçimlerde 19 milletvekili kaybı yaşadı. Buna karşılık İrlandalı seçmeni kucaklayan Sinn Féin milletvekili sayısını neredeyse yarı yarıya artırarak toplamda 7’ye çıkarttı.
UKIP’in seçmeninin önemli bir kısmının Muhafazakâr Partiye değil de İşçi Partisi’ne yönelmesi göçmen karşıtlığı politikasının gerçekte tutmadığının bir göstergesi.
Sonucu belirleyen faktör neo liberal kemer sıkma politikaları
Bu seçimlerin sonucunu belirleyen faktör, işçilerin, emekçilerin, işsizlerin ve gençlerin çok ağır kemer sıkma politikalarına, düşük reel ücretlere ve sosyal transferlerin ve kamusal hizmetlerin budanmasına karşı olan tepkileriydi.
Bu durum örneğin gençlerin tercihlerine yansıdı ve seçimlerde genç seçmenler büyük bir çoğunlukla İşçi Partisi’ne yöneldiler. Bu da özellikle de Muhafazakâr iktidarların gençlere gelecekle ilgili olarak (özellikle de istihdam yaratma ve ücretsiz eğitim gibi konularda) hiçbir umut vermemesi, izlediği politikalarla onlardaki yabancılaşma ve dolayısıyla da sisteme karşı çıkma duygularını körüklemesiyle ilişkili.
Nitekim 18-24 yaş arası gençlerin 2/3’ü, 25-34 yaştakilerin ise yarısından fazlası İşçi Partisi’ne oy verdi (benzer bir durum Türkiye’de son referandumda gençler arasındaki ‘Hayır’ oylarının yüzde 60’ı bulmasıyla kendini göstermişti).
Brexit zorda, finans kapitalin kafası karışık
Bu seçimlerin en ağır sonucu iktidar partisi Muhafazakâr Parti için ortaya çıktı. Zira bu partinin bir süredir devam eden yükselişi sona ererken, ezeli rakibi Corbyn’in yeni liderliğindeki İşçi Partisi yükselişe geçmeye başladı.
Bu anlamda Evening Standart’daki yazısında G. Osborne’nin vurguladığı şey çok önemli: “T. May ofiste ama iktidarda değil. Bir iktidar boşluğu var” (2). Bunun açık sonucu yeni bir genel seçimin ufukta olması.
Ayrıca 10 milletvekili çıkartan DUP ile kurulması muhtemel bir koalisyon Hükümeti hem Brexit görüşmelerini daha da zorlaştıracak, hem de bir süredir çözülmüş gibi görünen İrlanda sorununu tekrar hortlatabilecek (3).
Zira böyle bir koalisyon, seçimlerde oylarını yarı yarıya artırmış olan Sinn Fein ile bir süre önce yapılmış olan anlaşmayı zora sokabilir (bu durum AKP’nin MHP ile koalisyonunun Kürt sorunu konusunda AKP’li Kürt seçmen ve milletvekilleri üzerinde yaratabileceği bir etki gibi düşünülebilir).
Bu sonuçlar Muhafazakâr Partiyi zora soktuğu kadar, 19 Haziran’da AB nezdinde başlayacak olan Brexit müzakerelerinde, iktidar çoğunluğunu yitirmiş bir partinin, Avrupa sermayesi karşısında güç yitimine uğramasından dolayı, İngiliz egemen sınıfının müzakerelerde elini zayıflatacak.
Yani AB’de Brexit’i yönlendirecek güçlü bir İngiliz Hükümeti artık mevcut değil. Bu nedenle de seçim sonuçları hem kemer sıkma politikalarının bundan böyle nasıl sürdürülebileceği, hem de Brexit görüşmelerinin İngiliz egemen sınıfı lehine nasıl yürütülebileceği konusunda egemenlerin kafasını karıştırıyor.
Bir başka deyimle, seçim sonuçları İngiliz finans kapitali arasında paniğe neden oldu. Bunu poundun seçimin hemen sonrasında dolar karşısında yüzde 2 değer kaybetmesinden görebiliyoruz.
Ayrıca bu sonuçların İngiltere’nin AB ile olan ticaretinde, ticaret hadleri, Bölge içindeki emek gücü akışı ve Thatcher zamanında uluslararası bir finansal merkez haline getirilen Londra’nın (City of London) finansal sermaye akımlarına ne kadar konu edileceği gibi hususlar üzerinde ciddi etkileri olacaktır.
Yeni bir seçim ufukta
Bütün bunlara bir de hali hazırda süren ekonomik durgunluk (İngiliz ekonomisi bu yılın ilk çeyreğinde G -7’nin en düşük büyüyen ekonomisi durumunda), yüksek işsizlik, artan enflasyon, poundun sürekli değer kaybetmesi gibi diğer ekonomik sorunlar eklendiğinde, siyasal olarak zayıflamış bir Muhafazakâr iktidarın öncülüğündeki bir koalisyon hükumetinin ömrünün uzun sürmesi beklenmemeli. Yani bu yıl yeni bir genel seçim gündeme gelebilir. Böyle olduğunda İşçi Partisi’nin olası bir iktidarından söz edebiliriz.
İngiliz genel seçimlerinin bir kez daha ortaya çıkardığı bir gerçek
Kapitalizm, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin ekonomik sorunlarına, gelir bölüşümü adaletsizliğine ve genel olarak ekonomik durgunluk ya da kriz gibi sorunlara kalıcı çözümler üretemiyor. Son 30 yıldır uygulanan ve faturayı asıl olarak emekçi sınıflara ödeten, özelleştirmeyi, metalaştırmayı, esnek istihdam ve düşük ücret politikasını, de regülasyonları, kuralsızlaştırmayı esas alan neo liberal politikalar da artık çözüm değil.
Diğer yandan hatırlayalım, 2008 küresel kapitalist krizi sonrasında İspanya ve Portekiz başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde kapitalizmin sorunlarına çözüm üretemeyen Muhafazakar sağcı partiler iktidardan düşürülmüş ve yerine sosyal demokratlar getirilmişti. Ama onların da sonu hüsran oldu.
Çünkü egemen sınıflar, emek karşıtı kemer sıkma politikalarını bu kez bu sosyal demokrat partilere ve hatta Syriza örneğinde olduğu gibi sosyalizme yakın partilere uygulattılar. Bu partiler ‘kestaneleri ateşten alma görevini’ başarıyla uyguladılar, ama bu onların bazılarının sonu olurken, bazılarının da ciddi itibar kaybetmesine neden oldu.
Bu tespitle birlikte, İngiltere’de Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin zaferini küçümsemeden, hatta kendimize olan güvenimizi de tazeleyerek, şu uyarıyı da kendimize yapmalıyız: Kapitalizm altında işçi sınıfı ve toplumun büyük bir kısmının ekonomik ve politik sorunlarından kalıcı bir biçimde kurtulabilmesi mümkün müdür? Yoksa sosyalizm yolunda çok daha köklü, radikal bir değişime mi ihtiyaç var.
Bu bağlamda örneğin İşçi Partisi ve onun lideri Corbyn İngiliz işçi sınıfının gerçek temsilcisi ve lideri midir? Yoksa bu alan hala sosyalistler tarafından doldurulması gereken bir alan mıdır? (4)
…………
(1) The Guardian, “UK election 2017: full results”,
https://www.theguardian.com/…/live-uk-election-results-in-f…, 9 June 2017.
(2) 
http://www.telegraph.co.uk/…/george-osborne-savages-theres…/ .
(3) 
http://www.telegraph.co.uk/…/george-osborne-savages-theres…/. 
(4) Corbynomics konusundaki değerlendirmelerimiz için şu yazılarımıza bakılabilir: “Jeremy Corbyn: Sol için yeni bir umut mu?”, 9 Ekim 2015 tarihinde SYKP’de sunulan konferans metni; İngiliz İşçi Partisi’nin Seçim Bildirgesinden Öğrenmek”, 
siyasihaber.org, 31 Mayıs 2017.



31 Mayıs 2017 Çarşamba

İNGİLİZ İŞÇİ PARTİSİ’NİN ‘SEÇİM BİLDİRGESİ’NDEN ÖĞRENMEK

İNGİLİZ İŞÇİ PARTİSİ’NİN ‘SEÇİM BİLDİRGESİ’NDEN ÖĞRENMEK
Mustafa Durmuş
31 Mayıs 2017
8 Haziran’da İngiltere’de genel seçimler yapılacak. Geçen yıl çok küçük bir farkla kabul edilen Brexit’in ardından bu seçimlerin sonuçları hem ülke, hem Avrupa Birliği, hem de Dünya siyaseti açısından önemli olacak. Zira Brexit ile birlikte iktidardaki Muhafazakâr Parti kan kaybetmiş, hatta bölünmenin eşiğine gelmişti. Bu seçimlerde üçüncü parti konumundaki Liberal Demokratlar’ın etkisiz kalması bekleniyor.
Buna karşılık Jeremy Corbyn’in liderliği altında ciddi bir biçimde atağa geçen İşçi Partisi’nin yıldızının parladığı görülüyor. Bu biraz da Parti’nin yeni vizyonu ile ilgili bir durum zira kitlelere giderek daha çok umut veriyor.
Seçim Bildirgesi
Corbyn, Partisi’nin iktidar vizyonunu, 16 Mayıs’ta düzenlediği bir basın toplantısı sırasında, 128 sayfalık, oldukça kapsamlı olarak hazırlanmış bir seçim bildirgesi aracılığıyla sundu (1).
Bu bildirgede, özellikle de vergileme ile ilgili yer alan öneriler ve bunun beraberindeki kamusal hizmet taahhütleri oldukça cesur, bir o kadar da bazı kesimler için rahatsızlık verici nitelikte.
Bu bağlamda, bu bildirgenin analizi, sadece metropol ülkelerde sağda ve solda yer alan siyasal partilerin programları arasındaki farkı görmek açısından değil, aynı zamanda, örneğin bizdeki iktidar partisinin ya da kendini “sosyal demokrat” olarak nitelendiren ana muhalefet partisinin bu konudaki yetersizliklerini anlayabilmek açısından da son derece önemli.
Vergiler temel araç
Vergileme ile başlayalım. İşçi Partisi gelirler ve kurum kârları üzerinden alınan vergileri artırarak ve yeni bir finansal işlem vergisi konularak yaklaşık 62 milyar dolarlık (49 milyar pound) bir ek vergi geliri sağlamayı hedefliyor.
Bu gelirlerle de kabaca eğitim, sağlık gibi kamusal hizmetlere daha fazla kaynak ayırmak istiyor. Örneğin, son dönemlerde özelleştirmelerle tahribata uğratılan 'Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS) tekrar etkin bir kamusal sağlık sistemi haline dönüştürülmesi için 37 milyar pound ayrılacak, üniversite harçları bütünüyle kaldırılacak ve yeni yatırımların fonlanmasına aracılık yapacak 250 milyar poundluk bir kaynağa sahip olacak bir Ulusal Yatırım Bankası kurulacak.
Sermayenin vergileri artırılıyor
Yıllık 80,000 poundun üzerinde gelir elde edenlerin vergi oranı yüzde 40’tan yüzde 45’e ve 123,000 poundun üzerinde olanların vergisi yüzde 50’ye çıkartılırken, şirket yöneticilerine yılda 330,000 pounddan fazla ücret ödeyen kurumlardan ilave yüzde 2,5 oranında vergi alınacak. Ayrıca kurumlar vergisi oranı (büyük şirketlerde halen yüzde 26) üçte bir oranında artırılacak.
En az bunlar kadar önemli bir yeni vergi, “Robin Hood Vergisi” olarak da tanımlanan finansal işlemler vergisi hayata geçirilecek. Türev araçlar ve tahvillerin her alım satımında binde 2 oranında tahsil edilecek olan bu vergiden tek başına 4,7 milyar poundluk bir vergi alınması hedefleniyor (bu arada bizde borsa kazançlarının yüzde 0, hazine bonosu ve tahvillerinin yüzde 0 - yüzde 10, mevduat faizlerinin yüzde 10-15 oranında ve bir asgari ücretliden daha düşük oranda vergilendirildiğini hatırlayalım).
Kamulaştırmaya geri dönüş
Seçim bildirgesinde yer alanlar vergilerle sınırlı değil. Kendinden önceki iki neo liberal lider olan Blair ve Cameron’un özelleştirmeci, ticarileştirmeci görüşlerinin tersine, Corbyn bildirgede demiryolları, içme suyu ve atık su, enerji gibi bir süre önce özelleştirilmiş bulunan kamu hizmetlerinin tekrar kamulaştırılacağı sözünü veriyor.
Ayrıca emekli maaşlarının her yıl düzenli olarak (en az enflasyon oranında ya da yüzde 2,5) artırılması ve emekçilerin ödeyebileceği fiyatlardan yılda en az 100,000 yeni konut yapılması sözü de veriliyor.
Savaş karşıtlığı ve "İki Devletli Çözüm"
Bildirge Orta Doğu için de son derece cesur taahhütlerde bulunuyor. Daha önceki İşçi Partisi liderleri ABD emperyalizmi ve İngiliz devleti ile birlikte hareket ederek Irak, Libya ve Afganistan’a askeri müdahaleyi, S. Arabistan’ın Yemen’ e saldırısını yani savaşları desteklemişken, Corbyn altındaki İşçi Partisi bu müdahaleleri reddediyor, NATO ile ilişkileri sorguluyor.
Dahası Filistin için iki devletli bir çözümü öneriyor. İsrail’in Filistin topraklarını işgaline, sürdürdüğü blokaja, hukuksuz yerleşimlere ve İsrail devlet terörüne karşı çıkıyor. Bir Filistin devletinin kurulması halinde onu hemen kabul edeceğini açıklıyor.
İktisadi etkinlik ve bölüşümsel adalet için sermaye vergilemesi
Tekrar vergilere dönersek. Corbyn’in önerilerinin hem iktisadi olarak, hem de bölüşümsel adalet açısından haklı bir zemini var, ancak özellikle de Trump ile birlikte ABD başta olmak üzere tüm metropol ülkelerde zenginlerin gelir vergisi ve kurumlar vergisi oranlarının indirilmesinin bir trende dönüştüğü (Türkiye’de de koşullar uygun hale geldiğinde bu indirimler sürdürülecektir) bu öneri nasıl savunulabilir, nasıl hayata geçirilebilir?
Öncelikle, zenginlerin vergilerini düşük tutmanın ekonomiyi büyüttüğünün ya da yüksek tutmanın ekonomik büyümeyi yavaşlattığının bilimsel kanıtları yok. Bunlar sadece ana akım iktisat-maliye anlayışının soyut modellerden yola çıkarak kabul etmemizi istedikleri çıkarımlar.
Bunun nedeni kuşkusuz modellerin defolu olması kadar, ekonomik büyümeyi etkileyen vergileme dışında çok sayıda başka faktörün söz konusu olması. Yani vergi indirimleri, deyim yerindeyse, “gümüş mermi” değiller (örnek olarak ABD’de Clinton döneminde sermaye vergileri daha yüksek, buna karşılık Bush döneminde daha düşüktü, ama ilkinde ekonomik büyüme hızı diğerinden yüzde 1,1 puan daha yüksek gerçekleşti).
Yani “mucizevi” Laffer Eğrisi, iddia edilenin aksine, ampirik çalışmalarla doğrulanmıyor. Çünkü örneğin yüksek gelirliler emek arz ederken vergi oranlarına kayıtsız kalıyor, buna karşılık düşük gelirliler iş bulma kaygısı yaşadıklarından bütünüyle duyarsın hale geliyorlar.
Kârı ve diğer sermaye kazançlarını daha düşük oranda vergilendirmek reel tasarruf ve yatırımlardan ziyade spekülatif yatırım biçimlerini özendiriyor. Ayrıca zenginlere sağlanan vergi indirimleri girişimciliği teşvik etmiyor, zira bu kesimler devletin bu güvencesi altında kendilerini daha az risk altında hissediyorlar. Teşvikle büyümek onlar için bir büyüme kültürü halini alıyor.
Daha az vergi daha çok dış kredi, daha çok kamu zararı
Vergi indirimleri aynı zamanda bütçe açığını artırıyor, bu faiz oranlarını yükseltiyor, kamusal tasarrufları azaltıyor ve bunun sonucunda da yeni kamusal yatırımlar yapılamaz oluyor.
Bunun kaçınılmaz sonucu eğitim, sağlık ve zorunlu alt yapı gibi verimli kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesi oluyor. Ya da bu yatırımlar asıl olarak büyük sermaye gruplarına, inşaat şirketlerine ve bankalara yarayan kamu-özel ortaklığı modeliyle yapılıyor. Bu model ise Hazine garantileri ve koşullu yükümlülükler biçiminde özel sektörün risklerini ve zararını kamunun sırtına yüklüyor.
Düşük kurumlar vergisinden asıl bankalar yararlanıyor
Böylece ekonomik büyüme açısından kurumlar vergisi ya da zenginlerin gelir vergisini düşürmek değil, yükseltmek gerekiyor. Ayrıca düşük kurumlar vergisi oranları verimliliğe ters, zira bundan gerçekte üretimde bulunan firmalardan ziyade bankalar yararlanıyor. Yani işleyiş biçimi olarak reel sektör için gerçek anlamda bir teşvik değil.
Oysa kurumlar vergisi oranı artırılırken reel üretimde yatırım indirimi yüzde 100’e çıkartıldığında bankalar gereksiz yere teşvik edilmezken, reel üretim kat be kat teşvik edilmiş olacaktır. Ayrıca gelir adaletsizliğinin giderek arttığı bir ekonomide kurumlar vergisi oranının yükseltilmesi kadar gerekli bir şey olamaz (bu konuda iki farklı oran uygulamasına gidilerek küçük işletmeler korunabilir). Bu düzenleme istihdamı, ekonomik büyümeyi, verimliliği ve ücretleri artırır. Tüm bunlar da vergi gelirlerini artırır.
Böylece Corbyn’in sunduğu seçim bildirgesi, vergilemeyi sihirli bir araç olarak sunma hatasına düşmeksizin, sırasıyla vergiden kaçınmayı, vergi gelirlerini artırmayı, gelir bölüşümü adaletsizliğini azaltmayı, yatırımları teşvik etmeyi ve ekonomik büyümeyi sağlamayı hedefleyen bir bütüncül vergi reformu önerisi içeriyor.
Bu anlamda vergi gelirlerimizin giderek düştüğü, 2011’den bu yana dördüncü kez çıkardığımız vergi afları ile sermayeden vergi toplamaktan neredeyse vazgeçtiğimiz, artan özellikle de güvenlik ve seçim vb harcamalarıyla bütçe açığının son bir yılda iki katından fazla arttığı, finansman modeli olarak ağırlıklı olarak iç ve dış borçlanmaya yüklendiğimiz ve bunun yüksek faiz, Hazine garantileri nedeniyle kamuya risk oluşturduğu bir dönemde bu önerilerden öğreneceğimiz çok şey var.
Çıkartılan vergi afları vb düzenlemelerle bir yere varamayacağımızı, bunların sorunu sadece ertelemek olduğunu, bunların vergi bilincini zayıflattığını ve vergi gelirlerini daha da düşüreceğini kabul ederek işe başlayabiliriz.
Yukarıdaki bildirgede sunulan perspektiften hareketle ilave olarak şunları talep etmeliyiz:
Özellikle de kentsel dönüşüm, arsa rantı biçimindeki ekonomik rantı vergilendiren bir rant vergisi hayata geçirilmeli, üst gelir gruplarının vergi oranları dik artan oranlı bir biçimde yükseltilmeli, servet vergisi konulmalı, kurumlar vergisi oranı küçük firmaları koruyacak bir biçimde ikili düzenlenmeli ve büyük şirketlerin oranı yükseltilmeli, üretici kuruluş- finansçı ayırımı yapılmalı, sermayeye sunulan muafiyet, istisna ve vergi matrahından indirilebilecek giderler ciddi olarak azaltılmalı, vergi idaresinin ve mükelleflerinin vergi gayreti arttırılmalı, asgari ücretten gelir vergisi alınmamalı, halkın üzerindeki KDV, ÖTV gibi adaletsiz vergiler ciddi olarak düşürülmeli ve son olarak toplanan bu vergilerle yapılan tüm kamu harcamaları etkin bir biçimde denetlenmeli, hesap verilebilir hale getirilmelidir.



Formun Üstü