Küresel ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küresel ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2019 Cuma

DÜNYA EKONOMİSİ YENİ BİR RESESYONA GİRİYOR



DÜNYA EKONOMİSİ YENİ BİR RESESYONA GİRİYOR

Mustafa Durmuş

27 Ağustos 2019

“Dünya ekonomisinin son küresel krizinden çıkışı 10 yılı aldı”, derken yeni bir küresel resesyon dalgası ile karşı karşıyayız.

Reel ekonomik göstergeler bağlamında; başta ABD olmak üzere Merkez Ekonomiler yavaşlıyor, büyüme oranları düşüyor, Arjantin ve Türkiye gibi bazı ekonomiler ciddi oranda küçülme yaşıyor. Küresel imalat sanayi üretimi yavaşladı, dünya ticareti ve nakliyesi belirgin bir düşüş içinde,  yeni siparişler azaldı, petrol fiyatları yüzde 3,5 oranında düştü.

Parasal göstergeler açısından faiz oranları sıfıra kadar geriledi, getiri eğrisi terse döndü, borç stoklarındaki artış hız kesmeden sürüyor, küresel borsalar ani düşüşler yaşıyor (Ağustos ayında ABD tarihinin en büyük çaptaki günlük 4. ve 7. borsa düşüşleri yaşandı) (1), CDS’ler yükseldi ve altının fiyatı son 6 yılın zirvesine çıktı.

ABD EKONOMİSİNDE RESESYON GÖSTERGELERİ

Tüketici ve yatırımcı güven endeksleri düşmeye devam ediyor. Moody’s tarafından düzenlenen “ Sanayi Şirketlerinin Tahvil Getirisi Eğrisi” son 63 yılın en düşük seviyesine indi (2). ABD sanayi üretimi daralma hattına gerilerken, IHS Markit İmalatçılar Satın almacı Manager Endeksi Eylül 2009’dan bu yana en düşük düzeye gerileyerek 50’nin altına düştü. Bu düşüş giderek hizmetler sektörüne de yayılmaya başladı. ABD’de iflas açıklayan şirketlerin sayısında Temmuz ayında yüzde 5 oranında bir artış yaşanırken, büyük perakende grupları giderek şubelerini kapatıyor (3).

Bu arada geçen yüzyıldan bu yana dünya sanayi ve teknoloji üretiminin merkezlerinden biri olan Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya’nın resesyon bölgesine girmesi ve bu nedenle de geniş çaplı bir mali teşvik programı hazırlığı içinde olması, İngiltere, Brezilya, İtalya ve Meksika’nın önümüzdeki 1 yıl içinde resesyon bölgesine girmesi ihtimalinin artması bu tabloyu iyice kötüleştiriyor.

Tüm bu göstergelerin ABD gibi dünyanın en büyük ekonomisi başta olmak üzere,  dünyada resesyona doğru gidildiğinin belirtileri olduğu artık ana akım ekonomistlerce dahi yaygın bir şekilde kabul ediliyor.

19 TRİLYON DOLARLIK HAZİNE KÂĞIDININ GETİRİSİ NEGATİF OLDU

Kaynakçada gösterilen tablo ise (4), son yüzyıldır kapitalizmin gidişatına yön veren uluslararası finans sermayesi açısından önemli sayılabilecek sonuçlara yol açabilir.  Çünkü özellikle de asıl olarak yüksek faiz gelirleriyle beslenen rantiye-finansal sermaye açısından haberler iç açıcı değil. 

Tabloya göre, ABD doları dışındaki para birimlerinden (örneğin avro- yen, yuan) bu paraların sahipleri devletler tarafından çıkartılmış bulunan uzun vadeli devlet tahvillerinin 19 trilyon dolarlık kısmının getirisi artık negatif (yüzde  - 0,03) Yani nominal dahi olsa hiç faiz getirmiyor. Tersine bu parayı güvenli yerlerde tutmanın bir maliyeti var artık. Bu miktar dünyanın en büyük ekonomisi ABD ekonomisinin yıllık milli hasılasından büyük.

Diğer yandan ABD doları cinsinden olan ve toplamı 11,1 trilyon doları bulan tahvillerin getirisi hala pozitif: Yüzde +1,59.

Bu gelişme uluslararası finans sermayesinin ABD tahvillerine yönelmesiyle sonuçlanacaktır. Beklenen resesyon nedeniyle faiz oranlarının daha da düşürülecek olması (FED faiz oranlarını 100 puan daha düşürmeyi hedefliyor) (5) uluslararası rantiye- finans sermayenin, parasını bu ortamda sağlama bağlamak ya da servetinin değerini korumak için daha fazla ABD tahvili almasıyla neticelenebilir.

ULUSLARARASI FİNANS KAPİTALİN İÇ ÇELİŞKİLERİ ARTIYOR

Bu durum uluslararası finansal alandaki dengeleri daha da bozup, Yükselen Ekonomiler olarak tabir edilen azgelişmiş ekonomilerin krizini derinleştirirken, finans piyasalarının aktörleri ve büyük parasal servet sahipleri arasındaki rekabeti artıracaktır. Bizim gibi ülkeler için bunun sonucu ilk olarak doların değerinin daha da artması biçiminde olacaktır.

Bu gelişmeleri The Economist: “Finansal piyasalar hep hayatlarından memnun olmakla suçlanırlardı ama bugünlerde bu mutlulukları endişeye dönüştü” (6) şeklinde yorumluyor.

İKİ EMPERYALİST GÜÇ ARASINDAKİ KAVGA BÜYÜYOR

Bu arada bugünlerde toplanan G-7 zirvesi öncesinde Çin, ABD’nin bu yılın Aralık ayında toplamda 550 milyar dolarlık Çin malına koymayı planladığı tarifelere karşılık olarak ABD mallarına 75 milyar dolarlık tarife uygulayacağını açıkladı (7).

Ekonomilerin resesyona girmekte olduğu bir dönemde ticaret savaşlarındaki bu artışın sadece Trump gibi liderlerin öngörülemeyen, irrasyonal davranışlarıyla açıklanması çok zor. Bu durum aslında küresel emperyalist-kapitalist sistemin çelişki ve çatışmalarının giderek yeni bir aşamaya evrildiğini ortaya koyuyor.

Bu gelişme bir kez daha, serbest ticaretin emperyalist hegemonyanın genişleme döneminin ve korumacılığın ise hegemonya kaybı döneminin ticaret politikaları olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor.

ÇÖZÜM: GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK!

Kapitalist ana akım iktisat teorisi ideologlarının bu duruma önerdiği çözümlerse yaşı yaklaşık 100 yılı bulan çözümlerin ötesine gidemiyor. L. Summers gibi durumu “Kalıcı Durgunluk” olarak açıklayan Keynesyenler çözümü genişletici maliye politikaları ile harcamaların, böylece toplam talebin artırılmasında arıyorlar.

Fischer gibi Neo-klasikler (aynı genişletmenin daha uzun zaman alacağı için) maliye politikalarıyla değil, genişletici para politikalarıyla (faizlerin düşürülmesi ya da yeni bir  miktarsal kolaylaştırma gibi) yapılması gerektiğini  ileri sürerken, son dönemin moda yaklaşımı Modern Para Teorisyenleri (MMT) kamu harcamalarındaki genişlemenin borçlanma yerine para basma yoluyla sağlanabileceğini söylüyorlar. Yani “Batı cephesinde yeni bir şey yok!”

UNCTAD iktisatçısı Flashbeck’in mahcup önerisi ise reel ücretlerin bir miktar yükseltilerek toplam talebin toparlanmasının sağlanmasıyla sınırlı (8).

Diğer yandan özellikle de 1980 yılından bu yana gelir adaletsizliği küresel çapta o kadar kötüleşti ki bu durum artık zenginlerin kendini vurmaya başlayan bir bumeranga dönüştü.

Öyle ki en alttaki yüzde 60’lık yoksul grubun 1980-2016 dönemini kapsayan 36 yılda geliri sadece 1,200 ABD doları artarken, en tepedeki yüzde 1’in geliri 100 kattan fazla arttı. Bir başka anlatımla en zengin birisi gelirini en yoksul gruptan birisinin gelirinden 14,000 kez daha fazla artırdı (9). Böyle bir gelir (ve servet) farklılaşması politik gücün ve iktidarın da belli ellerde toplanmasını sağladı.

GELİR DAĞILIMINI İYİLEŞTİRMEK MÜMKÜN MÜ?

Böyle bir durumda mevcut sistem içinde ve mevcut sınıfsal ilişkiler ve bunun devletteki yansımaları  veri alındığında; resesyonu önlemek için zenginin gelirinin bir kısmını ilerici vergi politikaları gibi yeniden bölüştürücü politikalarla ya da Flassbeck’in ileri sürdüğü gibi reel ücretleri artırmaya dönük ücret politikalarıyla sağlayabilmek biraz ütopik olmaz mı?

Kapitalizmin kăr sürümlü bir sınıflı toplum olduğunu, bu sınıflar arasındaki temel kavganın da kăr-ücret düzeyleri üzerinden olduğunu ve bu iki gelir kategorisinin aynı anda, bir arada artırılmasının mümkün olmadığını bilenler açısından bu sorunun yanıtı net:   Bunu sağlayabilmek çok zor. Ayrıca resesyonu önlemek için gelir dağılımının iyileştirilmesini savunmak ne kadar etik olabilir?

KAYYUM UYGULAMASI: YANGINA KÖRÜKLE GİTMEK

Dünyada bunlar olurken ya da olması beklenirken, Türkiye’de halkın seçimle ortaya çıkan siyasal iradesi yok sayılarak bazı büyükşehir belediyelerine kayyumlar atandı. Bu uygulamanın İstanbul, Ankara ve İzmir gibi diğer büyükşehir belediyelerine de sıçraması sürpriz olmaz. Nitekim bu durum en tepeden dillendirilirken, bunu meşrulaştırmaya dönük propaganda ve ikna çalışmaları başta büyük medya aracılığıyla olmak üzere başlatıldı.

Diğer yandan bu operasyon ekonomideki ilk meyvesini  doların kurunu yaklaşık 25-30 kuruş artarak 5,80’e kadar yükselterek verdi. Bu gelişme de ülkede ekonomik krizin sadece ekonomik nedenleri olmadığı, politik müdahalelerin de krizi derinleştirdiği yönündeki tezimizi güçlendiriyor.

Kayyum uygulaması biçimindeki anti-demokratik bir politik müdahalenin dolar kurunu artırmakla sınırlı kalmayıp, emekçiler açısından hayat pahalılığını, enflasyonu, işsizliği ve yoksulluğu artıracağı, petrol, elektrik, doğal gaz, ulaştırma gibi mal ve hizmetlerde bir süredir yapılmakta olan zamlara yenilerini ekleyeceği açık. Küresel çapta yukarıda özetlemeye çalıştığımız ekonomik gelişmeler ise ülkenin kötü durumunu daha da kötüleştirecek.

DERS ALMIYORUZ

Bu arada yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, Arjantin’de Ekim ayında yapılacak olan başkanlık seçimleri öncesinde solun da içinde yer aldığı muhalefetin adayı mevcut sağcı başkandan 15 puandan daha fazla bir oya sahip (yüzde 47,6).  

Bu sonuçların açıklanmasının ardından Arjantin borsası çöktü, peso dolar karşısında yüzde 28 değer kaybetti, ekonomi bakanı azledildi, ülkenin döviz rezervleri 4 milyar daha azaldı ve ülkenin borçlanma puanı çer-çöp düzeyine indirildi (10).

Bu gelişmenin asıl nedeni kuşkusuz Arjantin ekonomisinin uzunca bir süredir içinde bulunduğu kriz hali. Üstelik bu kriz ülkeye verilen en son 56,7 milyar dolarlık IMF kredisine rağmen önlenemedi ve topyekûn bir çöküşe dönüşebilir.

Verilen bu kredilerin karşılığında halka son 3,5 yıldır Arjantin halkına kemer sıktırılıyor. Bu da yaşamı çok zorlaştırdı. Öyle ki ülke insanının yüzde 33’ü yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürdürüyor. Sadece son 1 yılda ilave 4 milyon insan yoksullaştı (11).

Bu gelişme neo-liberal politikaların bir kez daha iflası ve aynı zamanda da solu da içine alan Peronist muhalefetin zaferi anlamına geliyor.

Kıssadan hisse, Türkiye’de iktidar blokunun beka sorunu toplumun ve ekonominin bekasının önüne geçmeye devam ettiği sürece (dış borç geri ödeme döneminin içine girildiğini de dikkate aldığımızda), olası bir IMF anlaşmasıyla sağlanacak krediler de ülkenin derin ekonomik- politik ve ekolojik krizlerle sarmalanmış genel kriz haline bir çare olmayacak.

Sizce de yapılması gereken, ancak yapılmayacak olan belli değil mi?

DİP NOTLAR:

(1) Michael Snyder, “11 Reasons Why So Many Experts Believe That A US Economic Crisis Is Imminent”, http://theeconomiccollapseblog.com (19 August 2019).
(2) Moody’s Outlook: Lowest Investment-Grade Industrial Company Bond Yields since 1956, https://www.moodys.com ( 15 August 2019).
(3) Synder, agm.
(5) Synder, agm.
(6) The Economist, “Markets are braced for a global downturn”, www.economist.com (15 August 2019).
(7) Michael  Roberts, “It’s all going pear-shaped”, https://thenextrecession.wordpress.com (24 August 2019).
(8) Heiner Flashbeck, “Germany Shows Signs of Recession – Is the Global Economy Next?” https://www.newcoldwar.org (23 August 2019).
(9) Jason Hickel, “How bad is global inequality, really?”, https://www.jasonhickel.org/blog (3 March 2019).
(10) Luciana Zorzoli, “Argentina: how inflation, debt and poverty combined to deliver a brutal primary election result for president Mauricio Macri”, https://theconversation.com (20 August 2019).
(11) Agm.






                   



28 Ekim 2018 Pazar

WASHİNGTON’DAN BAKILDIĞINDA TÜRKİYE EKONOMİSİNİN GÖRÜNÜ


WASHİNGTON’DAN BAKILDIĞINDA TÜRKİYE EKONOMİSİNİN GÖRÜNÜMÜ

Mustafa Durmuş

28 Ekim 2018

Verilere göre, küresel ekonomi 2011 yılından bu yana büyümesini sürdürüyor. Diğer yandan hem küresel borsalarda son bir haftadır yaşanan düşüşler, hem de uluslararası örgütlerin raporları işlerin göründüğü kadar iyi olmadığını da ortaya koyuyor.

KÜRESEL BORSA BALONU SÖNÜYOR MU?
Öncelikle, bu hafta Avrupa ve Asya borsalarındaki düşüşün ardından ABD borsalarında ciddi düşüşler, dolayısıyla da ciddi düzeyde zarar yaşandı. Bu düşüşün birçok açıklaması olabilir, ama asıl nedenin küresel ekonominin yavaşlaması olduğu ileri sürülüyor (1).
Detaylandırırsak, New York Borsası’nda kote 176 şirketin hisseleri son 52 haftanın en yüksek düzeyinin en az yüzde 50’si oranında düşüş gösterdi. Facebook, Amazon, Netflix, Google’s ana şirketi Alphabet, Microsoft, Apple ve NVIDIA’nın hisseleri Ağustos’tan bu yana ortalama yüzde 7,8 düştü. Yedi şirketten üçünde düşüş yüzde 20 ve ikisinde yüzde 13 -14 civarında oldu (2).
Böylece, Trump’ın zenginlerin vergi oranlarını düşürmesinin ardından coşan ABD borsalarında bir yılda sağlanan kazançlar bir haftada erirken, küresel çapta borsalar 2012 avro borç krizinden bu yana en kötü performanslarını sergilemiş oldular.
Bir kısım iktisatçı bu gelişmeyi sadece bir “düzeltme” olarak nitelendirse de durum o kadar basit görünmüyor. Daha ziyade bu düşüşler, FED faiz oranlarını yükseltmeyi sürdürürken (dolayısıyla borçlanma maliyetleri artarken), Trump’ın yaptığı cömert vergi indirimlerinin neden olduğu kâr patlamasının kısa süre içinde sona ereceği ile ilgili olarak korkuya kapılmalarının ardından satışa yönelmelerinin bir sonucu gibi görünüyor.
Kısaca borsalar her zaman ve tam olarak reel ekonomide neler olduğunu göstermeseler de sanki bu kez bu işlevi yerine getiriyorlar (3).

KÜRESEL EKONOMİK BÜYÜME HIZI YAVAŞLIYOR
Küresel ekonominin finansal tarafında bunlar olurken, reel tarafında da işlerin iyi gitmediğini uluslararası örgütlerin raporları ortaya koydu.
Örneğin IMF, bu ay kamuoyu ile paylaştığı iki raporunda (4), 2016 yılında yaşanan mini resesyonun ardından ilk kez küresel büyüme beklentisini, hem bu yıl hem de gelecek yıl için üç ay önceki tahmini olan 3,9’dan yüzde 3,7’ye düşürdü. Buna neden olarak da başta Brezilya ve Türkiye olmak üzere bazı yükselen ekonomilerde artan ekonomik ve siyasal gerilim ve stresi ve böylece ortaya çıkan kırılganlıkları gösteriyor.
Aynı tahmini OECD Eylül ayında yayımladığı ara raporunda (5) yapmış ve bu yıl ve gelecek yıl için küresel ekonomik büyümenin yüzde 3,7 olarak gerçekleşeceğini ileri sürmüştü. Rapora göre bu iki yıl için sadece Hindistan ve S. Arabistan’ın büyümesi yukarı yönlü olacak.

KAPİTALİST BÜYÜME SINIRLARINA ULAŞIYOR
Diğer yandan, 2017 ve 2018 yıllarındaki göreli olarak yüksek büyüme hızlarının dünya ekonomisinin 1987-2007 arasına elde ettiği yıllık ortalama yüzde 3,9 - 4,0 gibi büyüme hızlarının hala altında kaldığını vurgulamak gerekiyor. Yani kapitalist dünya artık eski hızında büyüyemiyor.
2008 krizi sonrasında dünya ekonomisinde görülen cılız toparlanma kapitalizmin kendi dinamiklerini harekete geçirerek, yani, kârlılık, üretkenlik ve üretim artışlarıyla değil, daha ziyade devlet müdahaleleriyle gerçekleşiyor.
Öyle ki sadece dünyadaki ekonomik büyümenin ana motorlarından olan ABD’de değil, neredeyse bütün Merkez Ekonomilerde reel yatırım düzeyleri hala 2008 Büyük Resesyonu’ndaki düzeyin altında kaldı. Bunun nedeni ise hem kârlılığın düşük (hala 2007’nin altında), hem de özel sektörün borç stoklarının çok yüksek olması.
Böylece küresel kapitalizm giderek büyüme sınırlarına ulaşıyor ve giderek daha fazla, hem ekonomik, hem de politik olarak devlet desteğine ihtiyaç duyuyor, emeği ve doğayı çok daha fazla sömürüp tahrip ediyor ve çok daha fazla otoriterleşiyor.

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ÇAKILMA
İki örgütün raporlarına göre ekonomik büyüme açısından aşağı doğru en büyük düzeltmeyi Türkiye ekonomisi yaşayacak. Öyle ki OECD’ye göre Türkiye bu sene sadece yüzde 3,2 ve 2019 yılında ise sadece binde 5 büyüyebilecek.
IMF’ye göre (6) ise 2017 yılında ve 2018 başında Türkiye’de ekonomik büyüme çok güçlüydü ama bu keskin bir biçimde, örneğin 2018’de yüzde 3,5’e ve 2019 yılında binde 4’e kadar düşecek.
Bu düşüşün nedenleri arasında; parasal koşulların kötüleşmesi (uluslararası likiditenin daralıp, daha pahalı hale gelmesi), liranın dünya paraları karşısında daha da zayıflaması, yükselen petrol fiyatları, artan faizler ve riskler nedeniyle yükselen borçlanma maliyetleri, yatırımcı ve tüketici talebi üzerinde çok etkili olan yüksek düzeydeki belirsizlikler akla ilk gelenleri.
Büyümenin yavaşlaması demek şirketlerin daha az kâr etmesi, kârlılıklarının azalması ve gelirlerinin düşmesi, hatta zarar etmesi demek. Bu da, böyle yüksek faiz ve döviz kurlarından borçlarını geriye ödemekte çok zorlanacakları, iflasların, toplu işçi çıkarımlarının yapılacağı (hali hazırda yapıldığı) anlamına geliyor.
Nitekim 3 bin civarında şirketin konkordato ilan etmesi ve bunların arasında Türkiye’nin ilk 500 şirketlerinden bazılarının da bulunması, resmi işsiz sayısının 3,5 milyonu, gerçek işsiz sayısının ise 6,5 milyonu bulması (7) durumun ciddiyetini gösteriyor.

DEĞİRMENİN SUYU KESİLDİ
Ayrıca Türkiye ekonomisi uluslararası sermaye hareketlerinin ani yer değiştirmesine ve jeopolitik risklere karşı duyarlı kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Bu tespiti doğrular bir biçimde, uluslararası sermaye hareketlerini izleyen bir kuruluş olan IIF’e göre Türkiye’den önümüzdeki yıl ciddi bir sermaye çıkışı beklenmiyor, ama ülkeye gelecek olan yabancı kaynak 5,1 milyar dolar ile sınırlı kalacak.
Bu geçen yılki girişlerin yaklaşık 35 milyar dolar ve bu yılki girişlerin 17 milyar dolar altında demek oluyor (8). Böylece ülkeye son 17 yıl süresince ilk kez bu kadar az miktarda yabancı kaynak girmiş olacak (çünkü 2002 yılında dahi giriş miktarı 7 milyar dolara yakındı).

İKTİDARIN İYİMSERLİĞİ SÜRÜYOR
Buna rağmen hem bu ay açıklanan Yeni Ekonomi Programı, hem de 2019 Yılı Bütçe Sunuş Konuşmasında Türkiye ekonomisinin büyümesinin, bu yıl yüzde 3,8, 2019’da yüzde 2,3, 2020’de yüzde 3,5 ve 2021’de yüzde 5 olmak üzere süreceği ifade edildi.

FİNANSAL KRİZİN GÖSTERGELERİ
IMF, raporlarında ekonomik durgunluk ya da resesyon tehlikesine dikkat çekerken, yeni bir finansal kriz riskinin de altını çiziyor. Özellikle de bu riskin çok yüksek düzeydeki küresel borç stoklarından, bu borçların yüksek artış hızından, borsa, tahvil ve türev piyasalarda şişmekte olan balonlardan ve bütün bunları harekete geçirecek olan faiz oranı artışlarından kaynaklandığını belirtiyor.
Finansal risk bağlamında IMF, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ekonomilere özellikle dikkat çekiyor. Örneğin Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda (9) finansal göstergeler açısından Arjantin, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerin kırmızı bölge içinde yer aldığını belirtiyor.
Sırasıyla; döviz rezervlerinin yeterliliği ve nakit döviz ihtiyacı açısından yapılan değerlendirmeye göre, Türkiye’nin dış borçları ihracat gelirlerinin iki katından fazla iken döviz rezervleri bunun yarısını bile karşılamaktan uzak.
Döviz gelirlerindeki hızlı erime açısından Türkiye diğer ülkelerden belirgin bir biçimde ayrışıyor. Öyle ki potansiyel döviz erime riskinin dörtte üçünü koşullu yükümlülükler adı verilen kamu-özel ortaklığı (KOÖ) projelerinden gelen riskler oluşturuyor. Bu risklerin ülkenin toplam döviz gelirlerinin yüzde 80’ini oluşturduğu tahmin ediliyor.
Yabancı sermaye çıkışları ve borcu borçla çevirme (roll over) oranı en yüksek ülkelerin başında Güney Afrika, Arjantin ve Türkiye geliyor. Ayrıca bu grup içinde Türkiye’nin ihracatı da en yüksek düzeyde olduğundan, korumacılık nedeniyle ortaya çıkabilecek dış talep şokları açısından da Türkiye riskli ülkeler arasında sayılıyor.
Dış borçlarının GSYH’sinin yüzdesi olarak yüksekliğinin ötesinde bu borçların vade yapısı açısından en riskli ülkeler arasında ilk sırayı ilk sırada Türkiye ve Arjantin yer alıyor. Bu borçların içinde dövizli olanların payı en yüksek olan ülke ise Türkiye.

FATURA YİNE EMEKÇİLERE KESİLDİ
Kuşkusuz Washington, Türkiye’ye (kuruluş amacına uygun bir biçimde), krizden çıkış önerilerinde de bulunuyor.
Örgüt öncelikli olarak hükümete yeni bir mali imkân sağlayacağı için acil bir sosyal güvenlik reformu (!) yapmasını öneriyor. Bu arada orta ve uzun vadeli hedeflerin tutturulabilmesi için kamu maliyesi dengelerini etkileyen kamu özel ortaklığı projelerinin dikkatlice yönetilmesi ve devletin özel sektöre verdiği garantilerin azaltılması gerektiğinin altı çiziliyor (10).
İşsizliğin azaltılabilmesi, enflasyonu düşürme (dezenflasyon) sürecinin neden olacağı hasıla kayıplarının hafifletilmesi, dış kaynak bileşiminin iyileştirilebilmesi ve ülkenin nakit akışkanlığının sağlanabilmesini için örgüt, yatırımcı iklimini iyileştirebilmesini, dolayısıyla da işgücü piyasalarının daha da esnekleştirilmesi gerektiğini savunuyor (11). Yani yatırımcıların gönlünün hoş tutulması gerektiğini vurguluyor.
Dikkat edilirse bu öneriler açıklanan Yeni Ekonomi Programı’nda yer alan öneriler. Böylece ülkenin ekonomik krize girmesinde (toplumsal sorunlara olan ilgisizliği dışında) hiçbir sorumluluğu olmayan başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin, halkın krizden çıkabilmek için bir kez daha bedel ödemesi, ekonomik fedakârlıklara katlanması kadar, kıdem tazminatı, iş güvencesi gibi kazanımlarından tamamen vazgeçmesi bekleniyor.
Son olarak, 2019 yılında vergi gelirlerinin en az yüzde 20 oranında artırılması öngörülürken, vergi gelirlerinin büyüklüğü sıralamasında KDV (237 milyar lira), Gelir Vergisi (172 milyar lira), ÖTV (163 milyar lira) ve Kurumlar Vergisi (74 milyar lira) ilk dörtte yer alıyor (12).
Böylece halktan daha fazla KDV ve ÖTV adı altında vergi toplanırken ve ücretlilerden daha fazla Gelir Vergisi alınırken, sermayeden alınacak Kurumlar Vergisinin sınırlı tutulacağı anlaşılıyor.
Yani sadece sosyal politikalar aracılığıyla değil, vergi politikaları aracılığıyla da krizin bedeli emekçilere ödettirilecek gibi görünüyor.
Krizin bedelini ödememenin ve bu bedeli gerçek sorumlularına ödetmenin yolu bilinçli ve örgütlü bir ekonomik-demokratik mücadeleden geçiyor.
………

(1) Edward Harrison, “European Selloff Highlights Resumption Of US Treasury Bear Flattening”, https://pro.creditwritedowns.com (Oct 23, 2018).
(2) Wolf Richter, “This Stock Market Is “Gradually” Rotting Under the Covers”, 
https://wolfstreet.com (Oct 23, 2018).
(3) 
https://thenextrecession.wordpress.com/2018/10/25/correction.
(4) IMF, World Economic Outlook October 2018, s. 32 ve IMF, The Global Financial Stability Report (GFSR) October 2018.
(5) OECD, Interim Economic Outlook September 2018.
(6) IMF, World Economic Outlook, AGR. s. 41.
(7) TÜİK ve DİSK-AR’ın Ekim ayında yayımladığı işsizlik verileri.
(8) 
http://www.hakanozyildiz.com/…/turkiyeye-scak-para-girisler… (19 Ekim 2018).
(9) IMF, The Global Financial Stability Report (GFSR) October 2018, s. 21-24.
(10) IMF, World Economic Outlook, AGR.,s. 28.
(11) Agr., s. 29.
(12) Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 2019 Yılı Bütçe Sunuş Konuşması, s. 27.


Formun Üstü


24 Ocak 2018 Çarşamba

BÜYÜYEN DÜNYA EKONOMİSİ, DAVOS’TAN DÜŞEN ÇIĞ VE ZÜCCACİYECİ DÜKKÂNINDAKİ FİL…

BÜYÜYEN DÜNYA EKONOMİSİ, DAVOS’TAN DÜŞEN ÇIĞ VE ZÜCCACİYECİ DÜKKÂNINDAKİ FİL…
Mustafa Durmuş
23 Ocak 2018

IMF dün açıkladığı ‘Güncellenmiş Dünyanın Ekonomik Raporu’nda (1), bir önceki küresel büyüme öngörülerini bir kez daha değiştirdi. Buna göre dünya ekonomisi daha önce açıklanan oranlardan binde 2 oranında daha hızlı büyüyecek ve böylece hem bu yıl, hem de gelecek yıl büyüme hızı yüzde 3,9’a ulaşacak.
Rapora göre merkez ekonomileri bu yıl yüzde 2,3; yükselenler ve diğer az gelişmişler yüzde 4,9; Çin yüzde 6,6 ve Hindistan yüzde 7,4 oranında büyüyecekler.
Küresel çapta devlet teşvikli büyüme
Bu göreli olumlu tabloya rağmen (zira IMF artık Büyük Resesyon’un geride kaldığını düşünüyor), IMF bu yüksek büyüme hızlarını asıl olarak devlet desteğiyle, yani para ve özellikle de maliye politikası alanındaki devasa teşviklerle sağlandığının, bu yüzden de bunun geleceğin ‘yeni normal’i olmayacağının altını çizerek, ekonomilerdeki sorunlu, kırılgan alanların üzerine gidilmesi gerektiğini (özellikle de düşük hızda artan emek gücü verimliliğine dikkat çekiyor), aksi takdirde bu büyüme oranlarının tekrar düşeceğini ileri sürüyor.
Yani IMF bir nevi sistemin aktörlerine aba altından sopa gösterirken, diğer yandan da kapitalizmin artık sadece teşviklerle büyüyebildiği gerçeğini itiraf ediyor.
Yavaş artan emek gücü verimliliği
IMF’nin vurgu yaptığı sorunlu alanların başında Neo klasik iktisat öğretisinin temel büyüme modeli olarak savunduğu emek gücü verimliliklerindeki yavaş artış yer alıyor. Bu yüzden de IMF, hem teknolojik gelişmelere hız verilmesini, hem de emeği daha sıkı-verimli çalıştıracak çalışma pratiklerinin (mikro reformlar) gerekli olduğunu savunuyor.
Nitekim IMF Başkanı C. Lagarde geçen ay bir toplantıda, emek gücü verimliliğinin önemini anlatırken, “bu verimlilikler 2008 krizi öncesi düzeylerinde olsalardı, bugün merkez ekonomiler yüzde 5 puan daha fazla büyüyebilirlerdi” demişti (2).
Diğer yandan bu raporun bulguları ve önermeleri bazı açılardan sorunlu. Şöyle ki;
(i) IMF’nin ikiz kardeşi Dünya Bankası’nın 2018 yılı küresel ekonomik büyüme tahmini yüzde 3,1. Banka hem merkez ekonomilerdeki (yüzde 2,2) hem de yükselenlerdeki büyümeyi (yüzde 4,5) daha düşük öngörüyor. Eğer raporunu güncellediğinde o da bu oranları yükseltmezse, iki kuruluşun öngördüğü büyüme hızı arasındaki fark yüzde 30 civarında olacak. Dünyanın en iyi ekonomistlerini istihdam eden bu iki kuruluşun öngörüleri arasındaki bu yüksek fark düşündürücü.
Dünya Bankası bu öngörüsünü şu kabule dayandırıyor: Küresel ekonominin maksimum büyüme kapasitesi yüzde 3’ün biraz üzerindedir. Özellikle de faiz oranlarının yükseltilerek normale döndürüldüğü ve neredeyse tam istihdama yaklaşıldığı bir dönemde bundan daha hızlı büyüyebilmek çok zor. Kaldı ki bu ekonomilerde nüfusun hızla yaşlanması, yaşam süresinin uzaması emek gücünün verimli çalıştırılmasını önlüyor (3).
(ii) IMF tıpkı diğer uluslararası mali örgütler gibi sıklıkla öngörülerini değiştiriyor. Öyle ki bir çalışmaya göre (grafikten de görüleceği üzere), bu durum nedeniyle 2010 yılından bu yana öngörülerle fiilen gerçekleşen büyüme oranları arasındaki sürekli bir makas oluşmuş (4).
Kuşkusuz bu denli karmaşık bir dünyada büyüme hızlarını tam olarak belirleyebilmek mümkün değil. Ama tahminlerin sürekli düzeltilmesinin de bir açıklaması olmalı. Bu, istihdam edilen ekonomistlerin yetersizliklerinden ziyade, arka planda onları eğitimleri sırasında biçimlendiren dünya görüşü ve bunun ekonomik olay ve olguları çözümleme yöntemleriyle ilgili bir durum.
Ekonomik gelişmeleri son derece tartışmalı varsayımlara dayanan soyut ekonometrik modellerle açıklayabilmek mümkün değil. Ancak ekonominin hareket ettirici nesnel yasaları ve bunların birbirleriyle içsel bağları bilindiğinde, (tam olmasa da) daha doğru bir ölçme mümkün olabilir.
(iii)Toplumsal iyiliği, ekonomik ve sosyal refahı GSYH büyümesine indirgemek ve onun büyüme hızı ile açıklamak artık ana akım iktisatçılar tarafından dahi giderek terk edilen bir yöntem.
Örneğin bir çalışmaya göre, toplumun iyilik hali gelirin yüksekliğinin ve adil dağılımının yanı sıra; istihdam kalitesine, evlilik kurumunun işlemesine, kimlik ve inançların niteliğine ve bunların özgürce var olabilmesine ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasına bağlı (5).
Günümüzdeki gibi bir dijital çağda ise 20.yüzyılın başlarında ortaya atılmış olan GSYH ölçme yönteminin artık gerçeği tam olarak yansıtmadığı gerçeği, konu ile ilgili olarak IMF İstatistik Forumu’nda konuşan Manchester Üniversitesi öğretim üyesi ekonomist Profesör Diane Coyle tarafından ortaya konuldu (6).
Davos’tan düşen çığ!
The Guardian Gazetesi yazarı ekonomist Larry Elliot ise Davos zirvesini değerlendirdiği yazısında küresel ekonomik büyümeye ilişkin resmi kurumların olumlu beklentilerine rağmen, gelir ve servet eşitsizliğinin, sosyal adaletsizliğin ve ekolojik tahribatın arttığına ve dünyanın giderek demokrasilerden uzaklaşarak otoriterleştiğine dikkat çekiyor.
Elliot yazısını Davos ile ilişkilendirerek şöyle bir metaforla tamamlıyor: “Bir çığ düşebilir. Bunu bir silah sesi, hatta zamanı belli olmayan bir çığlık tetikleyebilir. İşte o zaman koca dağ bütünüyle yer inebilir”. (7)
UNCTAD’dan kötü haber!
Ekonomik büyümenin sürdürülebilir ve istihdam yaratıcı olabilmesinin asıl olarak yeni yatırımların yapılmasıyla mümkün olabileceği genel kabul gören bir çıkarım.
Bu açıdan küresel ekonomiye ve IMF’ye kötü haber dün UNCTAD’dan geldi. Örgüt’ün son uluslararası yatırım raporuna göre (8), küresel çapta doğrudan yabancı sermaye yatırımları geçen yıl (2016 yılına göre) yüzde 16 oranında azalarak, toplamda 1,8 trilyon dolardan, 1,5 trilyon dolara geriledi. Üstelik bu gerileme ekonomik toparlanmanın merkez üsleri olduğu öne sürülen K. Amerika ve Avrupa’ya gelen doğrudan yabancı yatırımlarının keskin bir biçimde azalmasıyla gerçekleşti (sırasıyla yüzde – 33 ve yüzde – 27).
Bu tür yatırımların emek gücü verimliliği üzerinde önemli bir etkisi var. Gerçekte ekonomik büyümeyi sağlayan da verimlilik; yeni sermaye ve teknoloji yatırımları ve inovasyonlarla (yeniliklerle) üretkenliği artan emek gücünün verimliliği.
Yani tek başına yeni fikirler, internet, IT ve elektronik sektörlerindeki teknolojik yenilikler verimlilik artışını sağlayamıyor. Bunların emek gücü verimliliğini artırması gerekiyor.
Diğer yandan yatırımların arttığı dönemde verimlilikler hızla ararken, yatırımlar azaldığında emek gücü verimliliği de azalıyor.
Sorun emek gücü verimliliği mi, bölüşüm adaletsizliği mi?
(iv) Son olarak sorun tek başına emek gücü verimliliklerinin artışındaki yavaşlamadan mı kaynaklanıyor? Kaldı ki ekonomi literatüründe verimliliğin tanımında bile geniş bir uzlaşma mevcut değil. Ayrıca verimlilikleri ölçme yöntemlerinde de büyük farklılıklar var. Bu da sonuçların farklılaşmasına neden oluyor.
Ancak bilinen bir şey var ki (neredeyse tüm kurumlar bunun kabul ediyor) özellikle de merkez ekonomilerde olmak üzere işçi ücretlerindeki nominal artışlar çok yavaş. Hatta son yıllara kadar azalma eğilimi gösteriyor. Buna karşılık emek gücü verimlilik artışı bunun üzerinde seyrediyor.
Bu konuda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son raporunun (9) bulguları kapitalizmin nasıl bir eşitsizlikler ve adaletsizlikler düzeni olduğunun resmi ağızdan bir itirafı niteliğinde.
Reel ücret artışı verimlilik artışının gerisinde kaldı!
Bu rapora göre, küresel düzeyde reel ücret artışları 2008 krizinden bu yana giderek yavaşladı. Özellikle 2013’ten bu yana bu yavaşlama belirginleşti. Artış oranları kriz önceki seviyeleri hala yakalayamadı. Öyle ki 2007 yılında küresel çapta yüzde 3,1 olan reel ücret artışları 2013’te yüzde 1,1’de kaldı.
Oysa emek gücü verimliliği bu dönemde artmaya devam etti. Öyle ki 1999 yılı baz alındığında merkez ekonomilerde 100 olan emek gücü verimliliği endeksi, 2015 yılında 118 olurken, yine 1999’da 100 olan az gelişmiş ülkeler reel ücret endeksi sadece 108’e çıkabildi.
Bunun sonucunda emek gelirlerinin milli gelir içindeki payı hızla azalırken, gelir bölüşümü adaletsizliği de görülmemiş ölçüde arttı.
1990’lardan bu yana ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı yaklaşık 13 puan gerileyerek yüzde 66’lardan yüzde 53’e geriledi (10). Türkiye’de ise durum daha vahim: Ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı 1999’da yüzde 50 civarındayken bugün yüzde 30’un altına düştü (11).
İşte bu da asıl sorunun emek gücü verimlilik artışının zayıflığından ziyade bölüşüm ilişkilerinde olduğunu ortaya koyuyor.
Yani mevcut eşitsiz-adaletsiz bölüşüm ilişkisi (kapitalist sistemin işleyiş mantığı içinde) yeterli bir efektif talebin yaratılmasını, bu da ekonominin yüksek hızda büyümesini önlüyor.
Kısaca eğer yaratılan hâsıla bunu yaratanların ücretlerinden daha hızlı büyüyorsa, bu hasılayı kimler satın alacaktır? Üretilen meta satılmayınca kâr realize edilemeyecek, bu da yeni yatırımların yapılmasını anlamsız kılacak ve büyümeyi yavaşlatarak ekonominin durgunluğa girmesine neden olacaktır.
Neo liberal dönemdeki gibi bol kredilerle ve yaygın finansallaşma ve küreselleşmeyle bu sorunun aşılması çabaları bir süre sonra (2008 krizinde yaşandığı gibi) kapitalizmi bu kez finansal krizlerle baş başa bırakacaktır. Böyle bir durumda kumdan yapılmış kaleler kolayca yerle bir olabilir.
Finansallaşmanın, kredi-borç stoklarının görülmemiş ölçüde arttığı, borsaların yanı sıra kripto paraların da yeni balonlara neden olduğu günümüzde böyle bir eşitsizlik Branko Milanoviç’in küresel eşitsizliğin geldiği noktayı tarif ederken yarattığı fil eğrisindeki fil gibi her şeyi dümdüz edebilir.
……….

(1) https://blogs.imf.org/…/the-current-economic-sweet-spot-i…/…, 22 January 2017.
(2) Gerald Holtham, “Instability, Not Productivity, Is The Economic Problem”,https://www.socialeurope.eu, 16 January 2018.
(3) http://www.mauldineconomics.com/…/a-fly-in-the-economic-oin…, 20 January 2018.
(4) Ryan Chadha, Please, “Stop Freaking Out About a Crypto Crash”,https://hackernoon.com, 15 December 2017.
(5) Wellbeing and the Role of Government (Edt. Philip Booth), and the Pursuit of Happiness, The Institute of Economic Affairs (IEA), 2012.
(6) Diane Coyle, GDP :A Brief but Affectionate History, 2014;https://blogs.imf.org/2017/12/22/gdp-falling-short.
(7) https://www.theguardian.com/…/davos-avalanche-country-conce….
(8) UNCTAD, Investment Trend Monitor, Global FDI Flow Slipped Further 2017, 22 Ocak 2018.
(9) ILO, Global Wage Report 2016/17: Wage inequality in the workplace,www.ilo.org, 2016, şekil 11.
(10) Agr.
(11) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz - Eylül, 2017 (11 Aralık 2017).
(12) https://urpe.wordpress.com/…/01/14/the-elephant-in-the-world, 14 January 2018.


Formun Üstü