Parasal bollaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Parasal bollaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2019 Pazar

KÜRESEL LİKİDİTE BOLLUĞU TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? (2)- Delikli kova dolar mı?


KÜRESEL LİKİDİTE BOLLUĞU TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? (2)- Delikli kova dolar mı?

Mustafa Durmuş

16 Eylül 2019

PARASAL BOLLAŞMA SERMAYE AKIMLARINI NASIL ETKİLER?

Düşük faizler borç almaya niyetli ülkeler için teşvik edici olduğu kadar, yüksek borçlu ülkeler için de (geçici de olsa) rahatlatıcıdır. Ama bu kaçınılmaz olarak hali hazırda çok yüksek düzeylere erişen borç stoklarının daha da artmasıyla sonuçlanır.
Ayrıca bu yüksek borçlu ülkeler uluslararası ticaret savaşlarının sonuçlarına ve yavaşlayan küresel ekonomik büyümenin neden olacağı şoklara diğerlerine nazaran daha duyarlıdırlar.

Böyle durumlar ortaya çıktığında ise bu ekonomilerdeki sermaye güvenli limanlarına geri döner, bu ekonomiler ani duruş tehlikesi yaşarlar, bu da ulusal paralarının değer yitimi ve ekonomilerinin daha fazla zarar görmesiyle sonuçlanır.

Yani bol likidite ve düşük faizden yararlanmak ancak bunun sürekli olabilmesiyle mümkündür. Bu da orta vadede dahi sürdürülebilir bir şey değildir. Bir süre sonra faiz politikası tersine dönebilir.

TARİHTEN DERS ALMAK LAZIM

1973-1974 İsrail-Arap Savaşı petrolün varilinin fiyatının 3 dolardan yaklaşık 12 dolara çıkmasıyla, yani 4 kat fiyat artışıyla sonuçlanmış ve Arap zenginlerinin elindeki petro- dolar gelirlerini artırmıştı. Batılı bankalar bu parayı Güney ülkelerine borç /kredi olarak sattılar. ABD’nin desteklediği azgelişmiş ülke diktatörleri bu riskli kredileri kullanmakta tereddüt etmediler. Ancak 1982 yılına gelindiğinde (1970-1982 arasında) Güney’in dış borçları 4 kat artarak 400 milyar dolardan 1,6 trilyon dolara yükseldi, birçok ülkede dış borç / GSYH oranı yüzde 50’yi aştı. 1981 yılında FED faiz oranını yüzde 21’e çıkartınca bu ülkelerden Meksika ve Arjantin borç krizine girdi. Bu da tarihe “Üçüncü Dünyanın Borç Krizi” olarak geçti (1).

IMF devreye sokuldu ve borç tahsilatlarında zorlayıcı son hakem konumuna getirildi. IMF’nin borçların çevrilebilmesi karşılığında borçlu ülkelere uygulattığı Yapısal Uyarlama Programları (YUP) ise; ülkenin tüm kaynaklarının borç geri ödemesi için kullanılmasını, devalüasyon, özelleştirme ve serbestleştirme yapılmasını ve kemer sıkmayı gerekli kılıyordu. Bu programların krizleri ortadan kaldırmak gibi bir hedefi yoktu. Çünkü kriz faiz oranlarının yüksekliği ve ticaret hadlerinin kötüleşmesi ile ilgiliydi.

IMF açısından kriz Washington Uzlaşması hükümlerinin uygulattırılması için bir bahaneydi. Sonuçta YUP’lar 20 yıl içinde azgelişmiş ülkelerin bağımsızlık ve kalkınma ile ilgili sağladığı kazanımları ortadan kaldırdı. Bu dönemde Dünya Bankası da benzer kredilendirme koşullarını borçlu ülkelere dayattı. Öyle ki sözde kalkınma kredileri bu ülkelerin insanlarını modern köleler haline getiren koşulları yarattı (2).

TEK BAŞINA DÜŞÜK FAİZ NEDEN YETERLİ DEĞİL?

İlk soruya geri dönelim. Neden yüksek faiz getirisi sunmak tek başına yabancı finansal yatırımcıyı bir ülkeye çekmek için yeterli değildir?

Çünkü yabancı finansal yatırımcı açısından da piyasaların, ülke ekonomisinin, siyasetinin istikrarlı ve güven verici olması gerekiyor.

Oysa ülkede piyasalarda istikrar yok. Döviz kurunun yükselişi ekonominin küçülmesi sayesinde ve kamu otoritelerinin geçici müdahaleleriyle sağlanabiliyor. Yani piyasaların kendi dinamiklerinden oluşan bir dengeden söz edebilmek mümkün değil.

Ülke derin bir ekonomik durgunluk içinde çoklu krizler yaşıyor. İşsizlik, enflasyon ve ekonomik küçülmeye ilişkin olarak açıklanan veriler kimseyi tatmin etmiyor. Bu rakamların olduğundan daha düşük gösterildiği yönünde bir yaygın bir inanış söz konusu.

NEO-LİBERALİZMİN AMENTÜSÜ

Neo-liberalizmin amentüsü anlamına gelen ‘Merkez Bankası Bağımsızlığı’nın ruhuna ise Fatiha okundu.

Oysa bu, neo-liberal ideolojinin ve uygulamaların temel ayaklarından biridir. Çünkü iktidarlara göre para ve faiz politikalarının değiştirilmesini önleyen temel bir kuraldır ve finans kapital bunu çok önemser. Ne kadar güçlü olursa olsun finans kapitalin tek bir siyasi figüre sonuna kadar güvenmesi ise söz konusu olamaz ve tarihte olmadı da. Onun güvencelerinden biri bu anlamda bağımsız davranabilen merkez bankalarının varlığıdır.

Bunun dışında ülkeye ilişkin olarak, derecelendirme kuruluşlarının kredi notları zayıf ve giderek de bu karne kötüleşiyor. CDS’leri (risk primleri) ise hala çok yüksek (370 puan).

DEMOKRASİ VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ?

Genel olarak insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda yeterince duyarlı olmasa da, yabancı yatırımcılar temel liberal haklardan sayılan özel mülkiyet ve sözleşme hakkı konusunda oldukça duyarlılar ve bu konuda kaygı duyuyorlar.

Ülkenin dış borç düzeyi öyle bir hale geldi ki milli gelirin yüzde 61’ini aştı. Borçların bileşimi ise doların sahibi olan ülkeyle olan ilişkilerin hassasiyetini artırıyor. ABD ve genel olarak batı ile ilişkilerin kötüleştiği bir dönemde bunun ülkeye gelebilecek potansiyel para ve sermaye akımlarını olumsuz etkilememesi beklenebilir mi?

DEVLETİN BORÇ KRİZİ YENİ BİR GENEL MÜDÜRLÜK DOĞURDU

Ayrıca bu borçlar bir süredir dillendirdiğimiz ‘devlet borcu krizinin’ gerçek olduğunu ortaya koyuyor çünkü iktidar bu borçları yönetebilmek için ayrı bir Borçlanma Genel Müdürlüğü kurmak zorunda kaldı.

Kuşkusuz bu noktada bu dış borçların nasıl bu kadar büyüdüğü bir yana, alınan bu borçların toplumun bütünü için faydalı olan sosyal ve ekonomik projeler için mi kullanıldığı, yoksa maliyetleri dünya standartlarının üzerinde faiz oranlarından alınıp, ekolojiyi de tahrip eden, toplumun refahını artırmaktan ziyade, belli sermaye gruplarını mı zengin eden projeler olduğu da son derece önemli.

Köprü, yol, havalimanı, HES ve RES biçiminde enerji santralleri projelerinde ortaya çıkan zarar (3) kamu zararı haline getirilip, yeni genel müdürlüğün de bu zararın toplumsallaştırılması işini yapıp yapmayacağı merak konusu.

Neden (Arjantin’de bir zaman yapıldığı gibi), dış kredilerle yapılan büyük KÖİ projeleriyle bağlantılı yolsuzlukları araştıran ve bu yolsuzluklarla mücadele etmeyi hedefleyen bir Yolsuzluklarla Mücadele Ofisi (4) kurulmaz?

Oysa bu yapılırsa, reel sektörün 180 milyar doları bulduğu tahmin edilen ve sadece havalimanı ve bazı büyük otoyolu projelerinde devletin bu borçlara verdiği borç üstlenim taahhüdünün 15,4 milyar doları bulduğu bu dış kredilerin (5) ne kadarının gerçekte bu ülke için sosyal olarak gerekli ve faydalı işlerde kullanıldığı, ne kadarının ise bazı sermaye gruplarını zengin ettiği ya da yeni büyük zenginler yarattığı da ortaya konulabilir.

Sonuçta ekonomik krizden çıkış, toparlanma bol küresel paranın varlığına bağlanmışsa, bu paranın ne denli bol olacağı ve bu paranın bir kısmının ülkeye gelip gelmeyeceği önemli.

Önemli bir diğer şey de, bu tür çözümlerin gerçekte çözümsüzlük olduğu. Bunlar siyasal iktidarların ömrünü uzatabilir ama çok daha derin ekonomik, sosyal ve politik hasarlar vererek.

DİP NOTLAR:

(1)    Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 150-157.
(2)  Agk.
(3)  KÖİ projelerindeki zararın büyüklüğü ile ilgili olarak bak: Bahadır Özgür, “Hesap vakti: Sahipleri varlıklarını çağırıyor”, https://www.gazeteduvar.com.tr (13 Eylül 2019).
(4)  Laura Alonso, “The Poverty-Corruption Nexus”, https://www.imf.org/…/laura-alonso-of-argentina-on-fighting… (September 2018).
(5)  Özgür, agm.



KÜRESEL LİKİDİTE BOLLUĞU TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? (1)- Su hep akar mı?


KÜRESEL LİKİDİTE BOLLUĞU TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? (1)- Su hep akar mı?

Mustafa Durmuş

15 Eylül 2019

Ekonominin gündemi bugünlerde son derece yoğun. Temmuz ayı cari hesap dengesi (+) 1,158 milyar dolar oldu (1). Yani ekonomi 1,2 milyar dolara yakın bir cari fazla verdi. Yıllıkta bu fazla 4,4 milyar dolara ulaştı. Bu gelişmede küçülen ekonominin ve bunun paralelinde iyice azalan ithalatın etkisi büyük.

Hükümet faizde bir adım daha attı ve politika faizini yüzde 3, 25 puan daha düşürdü (2). Böylece bir ayda toplamda faizde yüzde 7,50 puanlık bir indirim yapmış oldu. Bunun ardından TOKİ vadesinden önce borcunu kapatmak isteyen konut alıcılarına yüzde 22 oranında indirim yapacağını duyurdu (3). Doların kuru ise (iniş çıkışlara rağmen) 5,60 - 5,80 aralığında istikrarlı seyrediyor.

Son olarak Hükümet, 45 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Borçlanma Genel Müdürlüğü adı altında yeni bir genel müdürlük kurdu ve başına da piyasalardan (Hazine’den değil) birini genel müdür olarak oturttu.

Beklendiği gibi tüm bu gelişmeler Hazine ve Maliye Bakanı tarafından müjdeli haber tadında verildi. Bakan ayrıca enflasyonun tek haneye ineceğini de müjdeledi.

Ekim başında açıklanacak Eylül ayı enflasyon verisinin geçen yılın aynı ayına göre çok düşük çıkması bekleniyor. Bu da (baz etkisinden dolayı) yıllık enflasyonu yüzde 10’a kadar düşürebilir. Bu aynı zamanda döviz kurunun da neden yükselmediğini (hatta (10-20 kuruş bandında inip-çıktığını) kısmen açıklıyor. Enflasyon beklentisi düştüğünde dövize yönelim azalıyor. Bu da kuru düşürüyor.

BAZ ETKİSİYLE DÜŞEN ENFLASYON KURU BASKILIYOR YA SONRA?

Ancak burada da atlanmaması gereken iki husus var. İlk olarak baz etkisi Eylül’den sonra ortadan kalktığında, böylece enflasyon tekrar yükseldiğinde döviz kuru de yükselecektir. İkinci olarak döviz kurunu baskılayan asıl faktör ekonomideki küçülme, ithalat ihtiyacının azalması gibi ekonominin yapısal dışa bağımlılık hali. Ekonomi tekrar büyümeye başladığında mekanizma tersinden işleyecek ve kur da yükselecektir.

Keza bu yılın son çeyreğinde vadesi gelen dış borç ödemeleri de dövizi yükseltecektir.
Bu nedenle de Merkez Bankası 2019 yılsonu döviz kuru (ABD Doları/TL) beklentisi bir önceki anket döneminde 5,90 TL iken, bu anket döneminde 6,00 TL'ye yükseldi. 12 ay sonrası döviz kuru beklentisi ise aynı anket dönemlerinde sırasıyla 6,27 TL ve 6,35 TL olarak gerçekleşti (4). 

KÜRESEL FİNANSAL GENİŞLEME MÜJDESİ (!)

Bu gelişmelere paralel olarak, AKP’nin bir kez daha küresel finansal genişlemeden yaralanarak birkaç yıl daha idare edebileceği, en azından ekonomik krizin hafifleyebileceği ve krizden çıkışın hızlanabileceği yönünde yorumlar yapılmaya başladı.

Tüm bunlar ne anlama geliyor? 17 yıllık siyasal iktidar bir kez daha uluslararası ekonomik konjonktürdeki olumlu (!) gelişmeler sayesinde inişini durdurabilecek, kendinden kopmalara son vererek dağılmasını önleyebilecek mi? Umutlarını ekonomik krize bağlamış bazı çevrelerin hevesi bir kez daha kursağında mı kalacak? Bu ve benzeri sorular muhtemelen siyaset ve ekonomi ile ilgilenenlerin aklındaki sorular bugünlerde. Bu nedenle de yanıtlanmaları gerekiyor.

KRİZ TEK BAŞINA OLUMLU YÖNDE POLİTİK DEĞİŞİMİ SAĞLAMAYA YETMEZ

Öncelikle hiçbir ekonomik krizin, örgütlü, bilinçli bir toplumsal muhalefet ve bu muhalefetin güçlü bir işçi sınıfı hareketiyle desteklenmiş demokratik mücadelesi olmadığı sürece, tek başına bir siyasal iktidarı yerinden etmeye gücünün yetmeyeceğinin altını çizmek gerekiyor. Bu yüzden de değişimin tek başına ekonomik krize bel bağlanarak gerçekleşeceğini ileri sürmek tam anlamıyla politik bir körlüktür.

Diğer yandan uluslararası ekonomik konjonktürün mevcut iktidardan yana olduğunu söylemek (en hafif söylemle) için de çok erken. Buna rağmen bu yönde değerlendirmeler yapılıyor.

Bu değerlendirmeleri yapanlar  gerekçe olarak; dünyadaki faiz oranlarının çok düşük düzeyde olmasını, FED başta olmak üzere büyük ülke merkez bankalarının faiz oranlarını düşürmelerini ve trilyonlarca dolarlık negatif faizli devlet tahvillerinin varlığını öne sürüyorlar.

ÖNCE FED, ŞİMDİ ECB

Bu görüşlerin sahipleri küresel faiz oranları ile ilgili söylediklerinde haksız değiller. Dahası FED ’in ardından dün Avrupa Merkez Bankası’nın da (ECB)  faiz oranlarını düşüreceğini ve yeni bir ‘miktarsal kolaylaştırma’ programını hayata geçireceğini açıklaması paranın bollaşacağının işareti.

The Economist’in haberine göre (5), daha önce 2020 yılının ortasına kadar faizleri yükseltmeyeceğini açıklayan ECB, bu sefer faizleri düşürmenin yanı sıra, bankalara verilecek borcun koşullarının da iyileştirileceğini, vadeyi 2 yıldan 3 yıla çıkartacağını ve Kasım ayından itibaren piyasadan ayda 20 milyar avroluk tahvil satın alacağını (böylece piyasaya para sürüleceğini) açıkladı.

Kısaca görünen o ki, küresel çapta para bollaşacak. Beklenti ise bu bol paranın (Merkez Ekonomilerdeki faiz oranları çok düşük ya da negatif olduğundan) doğallıkla faiz oranlarının, dolayısıyla da paranın getirisinin daha yüksek olduğu ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelere akmaya başlaması. Çünkü bu ülkelerdeki faiz getirisi Merkez Ekonomilerdekindekiyle kıyaslanamayacak kadar yüksek (6).

Bu tarihsel bir gerçeklikle tam örtüşüyor: Emperyalist sömürünün tarihsel olarak en belirgin ve en acımasız biçimlerinden biri az gelişmiş ülkelere verdiği yüksek faizli borçlar.

Ancak bu parasal bollaşma nereye kadar sürer ve daha önemlisi sadece faiz getirisi yüksek olduğu için bu paranın en azından bir miktarı Türkiye’ye yönelir mi?
Bu ancak diğer koşullar sabitken ya da kötüleşmemişken (ceteris paribus) belki mümkün olabilir. Oysa diğer koşullar sabit olmadığı gibi, bir hayli kötüleştiler. Küresel finansal yatırımcı risk iştahı artıyor ama bu iştah yatırımcının ülke risklerini önemsemediği anlamına gelmez.

PARASAL BOLLAŞMANIN NEDENİ?

Bu soruya tekrar geleceğiz ama onun kadar önemli bir diğer soruyu öncelikli olarak ele alalım: Merkez Ekonomilerdeki faiz indirimleri bu ülkelerin ekonomilerinin ve genel olarak küresel ekonominin yeterince toparlandığı ve daha iyi bir durumda olduğu için mi yapılıyor?

Yani küresel Merkez Bankalarının yetkilileri ve bu kurumların ardındaki güç olan finans kapitalin sözcüleri bir araya gelip şöyle bir değerlendirme mi yaptılar:  “Ekonomilerimiz yeterince büyüyor, bizler de yeterince kazanıyoruz. Artık yüksek faizle azgelişmiş ülkeleri daha fazla bunaltmayalım, gelişmelerini önlemeyelim, yeni bir finansal krizi tetiklemekten kaçınalım”. Böyle bir vicdan muhasebesi nedeniyle mi faizleri düşürüyorlar ve parayı bollaştırıyorlar?

Bu soruya verilecek yanıtlar safça olmamalı. Çünkü kapitalist dünyanın yöneticilerinin böyle düşünmediklerini, düşünemeyeceklerini hem teoriden, hem de yaşayarak öğrendik. O halde bilimsel analizlerle ve teorilerle bunun nedenlerini açıklamak gerekiyor.
  
YENİ BİR RESESYON BEKLENİYOR

Hem ABD ve AB gibi Merkez Ekonomilerin, hem de dünyanın genel olarak yeni bir resesyon riskiyle karşı karşıya olduğunu, faizlerin indirilerek sağlanacak bir parasal genişlemeyle bu resesyondan kaçınılmaya çalışıldığını görebiliyoruz. Bir süredir bir çok iktisatçı gibi ben de bu resesyon olasılığı üzerine yazıyorum (7).

Yani tıpkı 2001 yılından itibaren ABD’de yaklaşan resesyonu öngörerek, onu ötelemek için faiz oranlarının üçte iki oranında düşürülmesi (hatta reel faizlerin 2002-2005 döneminde negatif olması), böylece finansal genişlemeye gidilmesi gibi bir durumla (8) karşı karşıyayız. Ama bu kez durum biraz daha ciddi olabilir zira hem ticaret savaşları sürüyor, hem artan gelir ve servet adaletsizliği nedeniyle belli merkezlerde öbeklenen ciddi bir tasarruf fazlası ver, hem de dünya hiç olmadığı kadar borçlu.

Reel ekonomide kârlılığını koruyamayan kapitalizm bunu finansallaşma yoluyla, yani finansal balonlar şişirerek yapıyor. ABD’de de bu yapıldı. Balon uzun vadeli konut kredisi sektöründe şişirildi. Ama hatırlayalım bu balon 2007 yazında patladı ve 1929 Büyük Depresyonunun ardından kapitalizmin gördüğü en derin kriz yaşandı ve bu Uzun Depresyon (9) yıllarca sürdü.

Düşük faizler, negatif faizli trilyonlarca dolarlık tahvil gibi olgular, kökleri 1980’lere (özellikle de 2000’li yıllara) kadar giden böyle bir finansallaşma olgusu ile bağlantılı.

YAPISAL FAKTÖRLER

Britanya Merkez Bankası’ndan iki iktisatçı (10)  faizlerdeki düşüşleri; demografik faktörlere, artan küresel çaptaki eşitsizliklere, yükselen ekonomilerdeki ihtiyatlı tasarruflardan kaynaklanan tasarruf fazlasına, yatırım harcamalarının ve kamusal harcamaların azalmasına bağlıyor ve bu yapısal faktörlerin büyük bir kısmının devam edeceğini ileri sürüyor.

L. Rachel ve L.Summers ise gelişmiş ekonomilerdeki düşük faizleri kalıcı durgunluğa bağlıyorlar. Mevcut düşük faiz oranlarının yüksek kamu borç düzeyini yansıttığını, aslında sadece özel sektör borcu söz konusu olsaydı bu oranların çok daha düşük olacağını ileri sürüyorlar (11).

Bank of International Settlements (BIS) ise (12), tarihsel olarak en düşük düzeydeki uzun vadeli faiz oranlarının bankaların kârlarını düşürdüğünü, böylece üretken bir ekonomi için gerekli olan sermaye birikiminin yavaşladığını ileri sürüyor. Finansal koşulların daha da gevşetilmesi kısa vadede büyümeyi hızlandırsa da bunun hassasiyetleri artıracağının, kaynak etkinliğini ve verimliliği olumsuz etkileyeceğinin ve nihayetinde artık para politikalarının sürdürülebilir bir büyümenin motoru olmaktan çıkacağının altını çiziyor.

Yani faiz oranlarındaki bu düşüklük, sadece Merkez Bankalarının küresel yavaş büyümeye verdiği tepkiden değil, temel başka faktörlerden dolayı da ortaya çıkıyor.  
Kârlılığın düştüğü, küresel borç stoklarının arttığı, dış ticaretin yavaşladığı, küresel eşitsizliklerin, işsizlik ve yoksulluğun arttığı, verimlilik artışının yavaşladığı bir dönemde tek başına parasal bollaşma küresel ekonomide bir iyileşme belirtisi olamaz. 

Olsa olsa bu sorunların neden olacağı bir küresel resesyonu öteleme çabasıdır.
Kısaca bu parasal bollaşma küresel kapitalizmin rahat bir döneme girmesinin değil, yeni bir daralma dönemine girmesinin bir sonucu. Sürdürülebilir bir şey değil. Yakın tarihte bunun örnekleri mevcut. Bu nedenle de bu bollaşma üzerinden az gelişmiş ekonomilerin yeni kaynak sağlama hayalleri suya düşebilir.

…devam edecek: Delikli kova dolar mı?

DİP NOTLAR:

(1)  TCMB, Ödemeler Dengesi Gelişmeleri, Temmuz 2019.
(2)  TCMB, Faiz Oranlarına İlişkin Basın Duyurusu (2019/36, 12 Eylül 2019).
(3)  “TOKİ'den ikinci indirim kampanyası”, http://www.hurriyet.com.tr (13 Eylül 2019).
(4)  TCMB, Beklenti Anketi İstatistikleri, Eylül 2019, s. 5 (14 Eylül 2019).
(5)  “The ECB cuts interest rates and restarts quantitative easing”,  https://www.economist.com (2 September 2019).
(6)  Wolf Richter, “Financial World Gone Nuts: $15 Trillion Negative Yielding Debt”, https://wolfstreet.com (6 August 2019). 
(7)  Mustafa Durmuş, “Dünya ekonomisi yeni bir resesyona giriyor”, http://sendika63.org (28 Ağustos 2019).
(8)  Mustafa Durmuş, Kapitalizmin Krizi, 4. Baskı, Gazi Kitabevi, 2013, s. 135.
(9)  Michael Roberts, The Long Depression, Haymarket Books, 2016, s.113-130.
(10)               Lukasz Rachel and Thomas D Smith, “Secular drivers of the global real interest rate”, Bank of England Staff Working Paper No. 571 (December 2015).
(11)               Łukasz Rachel and Lawrence H. Summers, “On Falling Neutral Real Rates, Fiscal Policy, and the Risk of Secular Stagnation”, BPEA Conference Drafts, March 7–8, 2019 , https://www.brookings.edu (14 Eylül 2019).
(12)               Augustin Carstens,  “Time to ignite all engines”, BIS, Press Release, https://www.bis.org/events (30 June 2019).