mali destek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mali destek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2020 Salı

PAKET PAKET ÜSTÜNE



PAKET PAKET ÜSTÜNE

Mustafa Durmuş

2 Haziran 2020

Üst üste kurtarma paketleri açıklanıyor. 1 Haziran’dan itibaren uygulamasına başlanılan normalleşme takvimine uygun olarak bu paketlere bir yenisi daha eklendi: Devlet Bankalarından Kredi Paketi.

Hazine ve Maliye Bakanı’nın açıklamasına göre özetle devlet bankaları konut, taşıt, sosyal hayat ve tatil kredisi paketleri sunacaklar.

Buna göre; birinci el/sıfır veya ikinci el konut alımlarında 1 yılı ödemesiz 15 yıl vade ile kredi kullandırılacak. Yerli üretim yapan anlaşmalı firmalardan sıfır km binek araç (motosiklet dâhil) veya ticari araç satın alacak bireysel/kurumsal müşterilere aylık yüzde 0,49 –  0,69 faiz oranı ile taşıt kredisi imkanı sunulacak. Mobilya, elektronik, beyaz eşya, ev boya-seramik-kapı ve pencere sistemleri, ev tekstil, çeyiz ve bisiklet sektörlerini desteklemek amacıyla yerli üretim yapan firmalar ile anlaşmalar yapılacak ve asgari 3.000 lira, azami 30.000 lira kredi tutarı ile 6 ay ödemesiz, azami 60 ay vade, aylık yüzde 0,55 faiz oranı ile finansman imkânı sunulacak. Tatile çıkmak isteyen vatandaşlara 10.000 liraya kadar 6 ay ödemesiz 36 ay vade ile uygun şartlarda tatil kredisi verilecek. (1)


Tüketici üzerinden piyasalara destek

Yani daha önceki paketlerde doğrudan sermaye çevrelerine, firmalara vergi, prim ertelemesi / kolaylığı ve kredi desteği açıklanmıştı. Bu kez belli başlı sektörlere tüketiciler üzerinden, yani tüketicilere kredi sağlanarak (dolaylı bir biçimde) destek verilecek.

Diğer taraftan kredi halk için yeni borç demek. Bu nedenle de bu pakette daha fazla borç altına sokma dışında, halkın, özellikle de Koronavirüs sonrasında sayıları daha da fazla artan işsizlerin, yoksulların, köylülerin, küçük üretici ve küçük esnafın derdine çare olacak her hangi bir şey yok.

Halkın daha da borçlanması pahasına, krizdeki bazı sektörler canlandırılmaya çalışılacak. Eğer bir canlanma olur da işsiz kalanlar işlerine geri dönebilirlerse, bu da emekçilerin kazancı olacak.  


Ekonomiyi borçla canlandırmak

Kredilerin ne durumda olduğunu BDDK verilerinden görebilmek mümkün. Buna göre (2); Mart 2020’de bankacılık sektörü aracılığıyla verilen kredilerin tutarı yaklaşık 2,9 trilyon lira. Bunun yüzde 22’si yani 625 milyar liralık kısmı tüketici kredileri ve kredi kartlarından oluşuyor. Bu kredilerin ağırlığına göre dağılımı ise şöyle: İhtiyaç kredileri yüzde 47, konut kredileri yüzde 34, bireysel krediler yüzde 18 ve taşıt kredileri yüzde 1.

Böylece siyasal iktidar ekonomide canlanma yaratabilmek için bir kez daha, çok sık yaptığı bir şeye, yani bir para politikası aracı olan kredilere yükleniyor. Çünkü diğer ekonomilerle kıyaslandığında Türkiye’deki kredi kullanımının hala düşük düzeyde olduğunun farkında.

Yani iktidarın bu alandaki manevra kabiliyeti hala yüksek. Öyle ki 2012 yılında 266 milyar lira olan tüketici kredileri bugüne kadar yüzde 234 oranında artmış. Faiz oranlarını düşürme ısrarının bir nedeni de bu. Ayrıca borçlandırma (tıpkı yoksul bırakma gibi) halkı yönetebilmenin en kolay yolu da olduğundan, bundan böyle de iktidar bu aracı daha sık kullanacaktır.

Hatırlayalım. Korona sonrasında (bu son pakete kadar) resmi ağızdan, ekonomiye 252 milyar lirayı aşan bir destek verildiği ileri sürülmüştü.(3) Aslında bu desteklerin yüzde 80’inden fazlası iş ve sermaye çevrelerine dağıtılan kredilerden oluşuyordu. Bu destek paketlerinden, yoksul 5,5 milyon aileye verilen 5,5 milyar lira ve 4 milyona yakın işçiye ödenen kısa çalışma ödeneği dışında, halka dönük bir şey çıkmadı.


Halkın krediye değil, işe ve gelire ihtiyacı var

Böylece bu paketle siyasal iktidarın sınıfsal tercihleri ya da ekonomik öncelikleri bir kez daha ortaya çıkmış oluyor. Oysa zaten boğazına kadar borçlu durumdaki, Korona salgını nedeniyle borçları daha da artmış olan emekçilerin yeniden borçlanarak daha da zor durumda kalmaya değil, istihdama ve gelire ihtiyaçları var. Bu paket de (tıpkı öncekiler gibi) bu konuda her hangi rahatlama getirmiyor.

Borçlandırarak büyümenin ciddi toplumsal sonuçları olduğu açık.  Çünkü giderek işsiz, gelirsiz kalan ve yoksullaşan halk böyle borçlandırmalarla sanal olarak rahatlatılabilirse de, bu durum sadece bir sorun ötelemektir. Gerçekte halkın borçları daha da artar. Bu da borcunu ödeyemeyenlerin kapısına borç tahsildarı şirketlerin dayanmasıyla (4) ya da borç yüzünden ortaya çıkan intiharların artmasıyla sonuçlanır.

Özcesi bu yeni paket de halkın özellikle de salgın sonrası iyice artan sorunlarına çare olmayacak. Çünkü bu paket,  konut stokları biriken büyük müteahhitleri, satış yapamayan beyaz eşya ve mobilyacıları, otomobil satamayan otomobil firmalarını ve 5 yıldızlı otelleri ve tatil köyleri boş kalan turizmcileri kurtarmayı hedefliyor. Buralarda çalışan emekçiler ise (işler yeniden açıldığında) daha ağırlaştırılmış koşullarda ve daha ucuza çalışmaya zorlanacaklar.


“Sen beni kolla ben de seni”

İktidarlar bunu neden yaparlar? Devletler kapitalist birikim rejiminin temel koruyucusudur da ondan. Keza başta otomotiv olmak üzere devletin vergi gelirlerinin önemli bir kısmı bu destek verilen sektörlerden geliyor. Devlet kendi payını almak istiyorsa bu sektörleri desteklemek zorunda. Yani bir tür “sen beni kolla ben de seni” durumu.

Ancak bu paketlerin sayısız ekonomik ve sosyal faturaları mevcut. Sadece bir- ikisine değinelim.

Öncelikle bu krediler ağırlıklı olarak devlet bankaları aracılığıyla veriliyor. Çünkü özel bankaların, bir yandan giderek düşürülen faiz oranlarından daha fazla kredi vermeye, diğer yandan da Hazine kâğıtlarını satın almaya zorlanmaları biçiminde bir süredir sürdürülen politika artık sürdürülebilir değil. Bu durum da Türkiye’deki devlet bankalarının kredi plasmanı içindeki payını yüzde 48’e çıkartırken, özel bankaların (özellikle de yabancı sermayeli olanların) sistemden giderek çekilmeleriyle sonuçlanıyor. (5)


Bankacılıkta konsolidasyon

Yani siyasal iktidar (yerel yönetimler başta olmak üzere) hayatın her alanında gerçekleştirdiği konsolidasyonu bankacılık sektöründe de yapıyor. Böylece kapitalist işletmeler için çok önemli olan kredi musluğunun kontrolünü de kendi kontrolü altındaki devlet bankaları aracılığıyla eline geçiriyor. Bu bankaların sermaye yapısını güçlendirmek için de bunlara T. Varlık Fonu’ndan 21 milyar liralık yeni kaynak aktarıyor. (6)

Kredilere hâkim olma imkânı eğer demokratik bir biçimde hesap sorulabilir, denetlenebilir bir emekçi bir iktidarının elinde olsaydı savunulabilir bir durum olabilirdi. Ancak artık “ahbap-çavuş-akraba kapitalizmi” olarak anılan bir kapitalizm ve ona uygun bir devlet yönetimi anlayışında böyle bir finansal güç konsolidasyonu büyük bir toplumsal zarara yol açabilir.

Ayrıca bolca dağıtılan bu kredilerin geriye dönüşleri de başlı başına bir sorun. Nitekim sadece tüketici kredilerinin takipteki miktarı 2012 yılından bu yana 2,5 kat artarak 8 milyar liradan 20 milyar liraya çıktı. Diğer sektörlere verilen kredilerle birlikte takipteki, yani geriye dönüşleri sorunlu kredi miktarı 152 milyar lira oldu. (7) Borçlandırma bu biçimde devam ederse bunun bir bankacılık kriziyle sonuçlanması hayli muhtemel.


Kredi -vergi- emisyon sarmalı

Son olarak, bir süre sonra bu ucuz kredi operasyonlardan doğan devlet bankalarının zararları kaçınılmaz olarak vergi mükelleflerince ödenecektir. Bu da sürekli yeni vergi kaynağı aramakta olan (ama nedense gözünün önündeki süper zenginleri bir türlü göremeyen) siyasal iktidarın yeni vergiler koymasıyla ya da emisyona yönelmesiyle (para basmasıyla) sonuçlanacaktır.

Nitekim bu yılın ilk çeyreğinde Merkez Bankası emisyon hacminin yüzde 55’ten fazla artmış olması (8) bu yolun hali hazırda denendiğini gösteriyor. Ekonomi literatüründe monetizasyon olarak anılan bu durumun sadece ekonomik değil, sosyal ve politik krizlerin bir habercisi olduğu ise tarihsel bir gerçek.

DİP NOTLAR:

(2) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu,  Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri (Mart 2020), s. 10-16.
(5) Jonathan SpicerTom Arnold, “Turkish coronavirus slump could prompt private bank retreat”, https://www.reuters.com (27 May 2020).
(6) Agm.
(7) BDDK, agr.





23 Ağustos 2018 Perşembe

AVRUPA BİZİ NEDEN KAYBETMEK İSTEMEZ? (1)


AVRUPA BİZİ NEDEN KAYBETMEK İSTEMEZ? (1)

Mustafa Durmuş

22 Ağustos 2018

Almanya Maliye Bakanlığı birkaç gün önce açıkladığı aylık raporunda “Türk lirasındaki değer kaybının Alman ekonomisi için risk oluşturduğunu” ileri sürdü. İktidar ortağı Sosyal Demokrat Parti'nin (SPD) lideri Nahles de bir röportajında “Almanya'nın Türkiye'ye yardım etmesi gerektiğini” çünkü  “Türkiye’nin ekonomik olarak istikrar içinde olmasının ve kur türbülanslarının durdurulmasının herkesin faydasına” olduğunu söyledi (1).

Almanya, Türkiye'deki ikinci en büyük yabancı yatırımcı ülke. Türkiye’nin aldığı dış kredilerinin yüzde 11’ini Alman bankaları sağlıyor. Bu bankalar ülkeye verilen krediler açısından ikinci sırada yer alıyorlar (2).

Almanya zor durumdaki ülkelere yardım eden bir yardım meleği olmadığına göre bu sözleri ona ettiren başka faktörler olmalı. Ama bizim medyamız işi her zamanki gibi kestirmeden çözdü ve bu gelişmeyi Türkiye’nin önemini gören Avrupa’nın ülkeye gerekli mali kaynağı vermek için sıraya girdiği biçiminde sunarak, bunu bir kez daha “yüksek başarımıza” bağladı.

İşin aslını biz söyleyelim. Türkiye’deki gibi ciddi bir finansal kriz ABD, Japonya gibi merkez ülkelerden ve yükselen ekonomiler diye tabir edilen Çin, Hindistan ya da Rusya gibi ülkelerden ziyade, Avrupa’yı etkiler. Ayrıca Türkiye’nin NATO’nun önemli unsurlarından biri olması da AB’nin bu krize bir çözüm bulmasını gerektiriyor.

FAZLAYI AVRUPA, AÇIĞI BİZ VERİYORUZ

(i) Ekonomik ilişkilerle ve Avrupa’nın Türkiye ile olan dış ticaretiyle başlayalım. Bu ticarette fazla veren taraf Avrupa ülkeleri, açık veren taraf ise Türkiye. Yani Türkiye Avrupa’ya sattığından çok daha fazlasını Avrupa’dan satın alıyor. Örnek olarak (3), 19 AB ülkesi geçen yıl Türkiye’ye 63 milyar dolarlık ihracat yaptı. Türkiye krize girerse bu ihracatlar da riske girer.

AVRUPALI BANKALARIN TÜRKİYE’DE RİSKLERİ YÜKSEK

(ii) Keza sermaye hareketleri ya da daha basitçe bankacılık üzerinden verilen krediler veya banka evlilikleri açısından da Avrupa ülkeleri Türkiye’deki bankacılık sistemi içinde en büyük paya sahipler.

Dolayısıyla da döviz krizi ile başlayıp, borç krizi ile devam eden bir finansal kriz,  yerli şirketler dövizli borçlarını ödeyemediklerinde bankacılık sektörünün krizi haline gelir. Bundan da öncelikle Avrupalı finans kapital zarar görür, zira ülkedeki yatırımları ve riskleri oldukça yüksek (benzer bir durum 2010 Yunanistan krizi sırasında da ortaya çıkmıştı).

Nitekim Ağustos başından bu yana lirada yaşanan hızlı düşüş doğallıkla Avrupa Merkez Bankası’nı (ECB) endişelendirdi. Zira Avro Bölgesi bankalarının Türkiye’ye açmış oldukları avro cinsinden ciddi miktarlara ulaşan krediler var. Öyle ki bu krediler Türk bankacılık sektörünün toplam varlıklarının yaklaşık olarak yüzde 40’ına denk düşüyor. Banka bu borçların tamamının hedge edilmediğini (sigortalanmadığını) düşünüyor. Bu kredilerin dağıtıldığı sektörlerdeki yerli şirketler ise bilindiği gibi ciddi geri ödeme sıkıntısı içindeler. Onlar bu kredileri geri ödemediğinde Türkiye’deki bankalar ve sonrasında da bu bankaları fonlayan Avrupalı bankalar sıkıntıya girecektir.

Böylece döviz krizi biçiminde kendini gösteren finansal kriz, borç krizine, o da bankacılık krizine neden olabilecek ve Türkiye’de kredi riski en yüksek olan yabancı kreditörleri, bankaları vurabilecektir.

TOPUN AĞZINDAKİLER

Bu bankaların durumlarına daha yakından bakalım.

EBRD (Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası)  Türkiye’deki yatırımların en büyük yabancı ortağı konumunda. Öyle ki 2009 yılından bu yana 10 milyar avroluk yatırım yapmış. Bu yatırımların yüzde 97’si ise özel sektör firmalarıyla ortaklık biçiminde yapılmış (4).

En riskli konumdaki kreditörler İspanyollar. Bunların bir borç geri ödeme krizi (temerrüt) durumunda karşı karşıya kalacakları zararın 80 milyar avroyu,  Fransızların 40 milyar avroyu ve İtalyanların ise 18 milyar avroyu bulması bekleniyor.  Yani toplamda 135 milyar avroluk bir riskten söz ediliyor. Bunlar içinde en büyük risk İspanyol Bankası BBVA’ya ait.

Nitekim liradaki bu düşüşlerin ardından bu bankaların hisselerinin borsalardaki değerleri düştü. Sırasıyla İtalyan Unicredit yüzde 5,1; Fransız BNP Paribas yüzde 3,4; Alman Deutsche Bank yüzde 4,2 ve Hollandalı ING yüzde 4,5 değer kaybetti.

Bunların içinde BBVA’nın zararı en yüksekte. Zira İspanya’nın ikinci en büyük bankası olan bu banka Türkiye’nin en fazla kredi sağlayan üçüncü bankası konumunda olan Garanti Bankası’nın neredeyse yarı hissesine sahip. Türkiye’den sağladığı gelirler BBVA’nın toplam gelirlerinin yaklaşık yüzde 15’ine erişiyor. Ancak Garanti Bankası’nın hisseleri bir yılda yüzde 40 ve bir günde yüzde 6,9 puan düştü. Yani BBVA hali hazırda ciddi bir zarara girmiş durumda. Bankanın şu ana kadar ki zararı 3,7 milyar avroyu buldu (5).

Benzer bir biçimde Yapı Kredi Bankası’nın (YKB) yüzde 41’ine sahip bulunan Unicredit’in Türkiye’de 2,5 milyar avroluk yatırımı var. Son gelişmelerle bu bankanın YKB’ deki hisselerinin değeri 1,15 milyar avroya kadar düştü. Öngörülen bu zararlar gerçekleşirse BBVA maddi varlığının yüzde 13’ünü,  ING yüzde 9’unu, Unicredit yüzde 8’ini ve BNP Paribas yüzde 3’ünü kaybedecek (6).

Krediler açısından ise, BBVA toplam kredilerinin yüzde 13’ünü, Uni Credit yüzde 6’sını ve BNP Paribas yüzde 2’sini Türkiye bankacılık sistemine vermiş durumda (7).

Türkiye’de takipteki ve yapılandırma altındaki kredilerin miktarının 200 milyar lirayı bulduğu ileri sürülüyor. Kamu borç stokunun da garantiler ve Kamu Özel İşbirliği projelerinden doğan koşullu yükümlülükler dâhil edildiğinde yüzde 46’ları bulduğu, bu nedenle de devletin batma riski içindeki özel bankalara vereceği desteğin de sınırlı olacağı dikkate alındığında, yabancı bankaların riskinin hayli yüksek olduğu görülür.

TÜRKİYE’DEKİ BORÇ KRİZİ KÜRESEL BORÇ KRİZİNE DÖNÜŞEBİLİR

(iii) Türkiye’de finansal krizin diğer yükselen ekonomileri etkilememesi, küreselleşmenin (hem fiziki mal hem de para sermaye açısından) bu denli yüksek düzeyde olduğu bir dönemde mümkün değil. Türkiye’deki borç krizi, yayılma etkisi ile 1997-98 Asya krizi benzeri bir yeni finansal krizi tetikleyebilir. Böyle bir gelişme dünya hasılasının 3 katından fazla bir borç stokunun olduğu kapitalist dünyada küresel bir borç krizinin önünü açabilir.

ARTAN MÜLTECİ VE GÖÇMEN DALGASI STATÜKOYU SARSABİLİR

(iv) Avrupa Birliği’nin (AB) son varış yeri olarak Avrupa’ya ulaşmaya çalışan Suriyeli göçmenler ve mültecileri durdurmak için Türkiye’ye ihtiyacı var. Özellikle de Suriye’nin İdlib’e yaptığı son saldırıların Türkiye’ye doğru mülteci akınını artıracağı kesin.  

Ayrıca ülkede bu yılın ikinci yarısından itibaren beklenen ekonomik daralma ve sonrasında oluşacak derin ekonomik durgunluk ve beraberinde artan baskılar da bir kısım yurttaşın AB’ye göç etmek istemesi ile sonuçlanabilir. Bu durum Avrupa’daki marjinal aşırı sağcı partileri güçlendirir ki bu da gelecek yıl seçimlere hazırlanan statükocu merkez partileri rahatsız eder. Bu nedenle bu tür göçleri önleyebilmek için de Avrupa (istemese de), Türkiye’deki krizin neden olduğu yangını söndürmeye dönük bir mali yardım programını destekleyecektir.

MALİ YARDIM: KİM VERECEK, NASIL OLACAK?

Ortadaki özellikle de yüksek düzeydeki kısa vadeli dış borçlar ve giderek yükselen döviz kuru gerçeği karşısında Türkiye’nin büyük bir dış mali destek olmaksızın bu krizi aşabilmesi mümkün görünmüyor.

Bu desteği kim ya da kimler sağlayacak ya da Türkiye kimlere başvuracaktır? Bu konudaki en somut adım Katar tarafından atıldı ama bir IMF kurtarma paketinin hala gündemde olmasının yanı sıra, hükümetin böyle bir destek için Rusya ve Çin ile görüşmeleri de sürüyor.

Katar ile yapılan anlaşma (medya tarafından öyle söylense de)  gerçek anlamda bir yardım anlaşması değil. İşin gerçeği (özellikle de günümüzde) böyle hiçbir mali destek karşılıksız yardım biçiminde verilmez. Karşılıksız yardım biçimindeki enternasyonalist bir dayanışma, teorik olarak ancak emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin ve emek sömürüsünün olmadığı, sınırların ortadan kalktığı bir dünyada var olabilir.

KATAR NE KATAR?

Nitekim Katar ile yapılan anlaşma gereği Katar’dan kullanılacak ilk 3 milyar dolar için, Türkiye’nin faiz takasında daha yüksek bir faiz ödeyeceği ortaya çıktı ki 15 milyar doların tamamı nakit gelse dahi, bu 180 milyar dolarlık kısa vadeli özel sektör borcunun onda birini dahi karşılamaya dahi yetmez. Katar yardımı kısa süreli bir nefes aldırabilirse de ülke ekonomisinin yapısal sorunlarının çözülmesine yardımcı olamaz.

Ayrıca Katar yardımı ABD-Türkiye jeopolitik ortaklığını çatlatabilir, bunun da uluslararası finans kapitali, Batılı emperyalist devletleri ve S. Arabistan gibi bölgedeki diğer güçleri endişelendirebilecek politik sonuçları olabilir.

RUSYA: AYI İLE OYUN OLMAZ!

Türkiye mali destek için Rusya’ya başvurabilir ki bu ülke Türkiye’nin NATO’dan kopmasını ister. NATO’nun parçalanmasıyla sonuçlanabilecek bir gelişmeden mutlu olabilir. Keza Rusya, Avrupa’ya Türkiye üzerinden geçecek doğal gaz boru hattını ve doğal gaz naklini çok önemsiyor. Zira Rusya’nın en önemli döviz geliri petrol ve doğal gazdan sağlanıyor. Türkiye’ye doğal gaz hattından franchise vererek Türkiye’nin döviz elde etmesini sağlayabilir. Ayrıca Türkiye’ye kredili silah verebilir, çünkü göreli olarak ihracatta üstün olduğu alanlardan biri de silah sanayi. Ancak kendi ekonomisinin içinde bulunduğu durumun pek de parlak olmaması Türkiye’ye vereceği desteğin çok kısıtlı olmasıyla sonuçlanacaktır. 


ÇİN: DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR
Hükümet son günlerde bir yandan Çin ile ikili görüşmeleri hızlandırırken, diğer yandan çıkartacağı  “Panda Tahvilleri” aracılığıyla Çin’den borçlanabileceği mesajını verdi.

Gerçekte Çin bu seçenekler arasında ekonomik ve politik olarak en güçlü olanlardan biri.  Her ne kadar Uygur Türkleri konusunda Türkiye’nin şu ana kadar takındığı sert eleştirel tutum işbirliği için engel gibi gözükse de, Türkiye’nin içine düştüğü pragmatizm ve Çin’in kendi stratejik hedefleri böyle bir işbirliğinin gerçekleşebileceğine izin verebilir.

Öncelikle, Çin devasa askeri gücünü içerde ve dışarda yaptığı büyük çaplı alt yapı ve inşaat yatırımlarıyla kalıcı hale getirmek ve sistemde emperyalist bir güç olarak ortaya çıkmak istiyor. Mili gelirinin yüzde 50’sini aşan bir oranda bir tasarruf fazlası var. Bunu da kâr oranlarını ve sermaye birikimini düşürmemek için dışarıda değerlendirmek istiyor.

Yani Çin hem iktisadi, hem de siyasal ve jeopolitik nedenlerden dolayı dışarıya yayılmak zorunda. Bu nedenle de bir süre önce başlattığı büyük ölçekli “Kuşak ve Yol Projesini” hızlandırmak, bunu aynı zamanda Asya ülkelerinin ötesine taşıyarak (Avrupa’ya doğru da yayarak)  eski İpek Yolu’nu yeniden canlandırmak istiyor.

İşte Çin bu projede Türkiye’yi bir yere koymuş olabilir.  Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin limanları ve bunlar arasındaki demir yolu bağlantıları, lojistik ana bağlantı merkezlerinin oluşturulması Çin’in peşinde olduğu projeler (2010 krizi sonrasında Yunanistan’ın Pire Limanını satın aldığı unutulmamalı). Ayrıca Türkiye’de, kendi imal ettiği konteyner parçalarının yerli ortaklarla montajını tamamlayıp Avrupa ve ABD gibi diğer merkezlere satmak niyetinde. Bu nedenle de bir analist bu gelişmeyi Çin’in Türkiye’yi pazarda en ucuz fiyattan satın alması olarak yorumluyor (8).

Bundan Çin sermayesinin olduğu gibi, onlarla işbirliği yapacak yine seçilmiş olacağı tahmin edilen Türk sermaye gruplarının büyük çıkarlar elde edeceğine kuşku yok. 1950’lerden sonra ülkede nasıl ABD sermayesinin yerli işbirlikçisi olan gruplar mevcut olmuşsa, aynı biçimde kapitalizmin bu işleyiş mantığı içinde yeni patronla da mevcutlar ya da yenileri işbirliği yaparlar.

Böyle bir işbirliğinin ülke emekçilerine ne kazandıracağı ise geçmiştekilerin ne kazandırdıklarına (ya da kaybettirdiklerine) bakılarak açıklanabilir.  Ayrıca Türkiye ve Pakistan dâhil, “Kuşak ve Yol Projesi” üzerindeki ülkeler, tıpkı Sri Lanka gibi, Çin’in kontrol edeceği bir borç tuzağına düşebilir ve bütün alt yapının kontrolünü Çin’e bırakmak durumunda kalabilirler.

Bu da son 15 yıldır dışarıdan sağlanan bol yabancı kaynak ile üretimde yeterli bir artış sağlamadan yüksek kâr ve rant sağlayan inşaat, emlak ve alt yapı projeleri gibi projelerle ekonomiyi yüksek oranda büyütürken, inanılmaz bir dış borç stoku yaratarak ülke ekonomisini bir borç krizinin eşiğine getiren bir stratejiden hala ders alınmadığını ve yeni kreditörlerle bu stratejinin kaldığı yerden devam ettirileceğini gösterir.

…devam edecek.
………………

(2) Birgit Jennen, Nikos Chrysoloras and Steven Arons, “Germany Tightens the Screws on International Funds to Turkey”, www.bloomberg.com (25 October 2017).
(3) Silvia Amaro, “ Euro slips after reports the ECB is concerned about exposure to Turkey”, https://www.cnbc.com/2018/08/10.
(5) Don Quijones, “As Turkish Lira Collapses, Foreign Banks in Turkey Rue the Day”, https://wolfstreet.com/…/as-turkish-lira-collapses-foreign-… (26 June 2018).
(6) Don Quijones, “ECB Fears Contagion from Turkish Lira Collapse, Bank Stocks Plunge”, https://wolfstreet.com/2018/08/10 (10 August 2018).
(7) Lambert Strether, “How Turkey’s Crisis Might Fracture NATO”,  https://www.nakedcapitalism.com (19 August  2018).
(8) David P. Goldman, “China will buy Turkey on the cheap”, http://www.atimes.com/article/china-will-buy-turkey-on-the-cheap (10 August 2018).