26 Temmuz 2025 Cumartesi

Sendikal çürüme

 

Orman işçilerinin çığlığı işçi sendikalarının sessizliği

Mustafa Durmuş

26 Temmuz 2025


Eskişehir’deki orman yangınını söndürme çalışmaları sırasında hayatlarını kaybeden 10 emekçinin ardından normalde işçi sendikalarının açıklama yapmaları ve sorumluları hesap vermeye çağırmaları beklenirdi. Ancak 24 Temmuz itibarıyla konfederasyonlardan (DİSK dışında), hiçbiri bu konuya ilişkin bir açıklama yapmadı.

15 Temmuz Darbe Girişiminin yıldönümünde bu darbe girişimini kınayan ve şehitleri anan HAK-İŞ ve TÜRK-İŞ acaba neden “orman şehitleri” yle ilgili benzer bir açıklama yapıp, sorumluların ortaya çıkarılarak hesap sorulması için iktidara çağrıda bulunmadılar?

Aslında orman işçiliği konusunda bir başka vahim durum daha mevcut. Ormanda ağaç kesim (üretim) işlerini yaklaşık 500 bin orman köylüsü “bahisi fiyat” (birim fiyat) yöntemiyle yürütüyor. Bu işçiler sosyal güvenceden yoksunlar. Yani sigortasız ve sendikasızlar. AKP döneminde üretim işleri “dikili satış” yöntemiyle tüccara verildiği için, bu işçiler sahada yoksullaştırıldılar. Ayrıca tüccarlar, Suriyeliler ve Afganlar gibi daha ucuz iş gücünü tercih ediyor. Böyle bir çalışma düzeni iş kazalarını artırıyor. Öyle ki bu yılın başından bu yana 276 orman işçisi yaşamını yitirdi ve bu ölenlerin sadece 12’ si isteğe bağlı sigortalı idi.

Çuvaldızı iktidara, iğneyi sendikalara

Orman işçileriyle ilgili bu durumu, siyasal iktidarın neo-liberal politikalarının yanı sıra, kısmen işçi sendikalarının bugün itibarıyla içinde bulundukları “sefil” durumla açıklayabiliriz. Yani çuvaldızı iktidara batırırken, iğneyi de sendikalara batırmak gerekiyor.

“Sefil” derken parasal anlamda sendikaların yoksulluğundan söz etmiyoruz zira bu suskun sendikalar, büyük ölçüde, nakit ve gayrimenkul zengini konumundalar. Sefilden kastımız sendikaların artık işlevsiz olmaları, ortaya çıkış amaçlarına uygun davranmamaları, hatta düzenin sürdürülmesinde adeta bir tampon görevi yapmaları.

Oysa işçi sendikaları, sosyolojik olarak, işçi sınıfı örgütleridir. Ücretli emeğe dayalı kapitalist sistem içinde var olurlar. Ücret, sosyal haklar, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve istihdamın korunması gibi konularda işçiler adına sermayedarlarla müzakere ederler.

Küçük burjuva önderlik

Ancak sendikalar genelde küçük burjuva önderliğe sahiptirler. Sendika bürokratları ise, pratikte, ücretli sistemde pazarlık yapma konusunda uzmanlaşmış bir kast olarak küçük burjuva, hatta burjuva yaşam standardına sahip olabilen sendikacı katmanları biçiminde olabiliyor. Bu konumları sendikaların suskunluğunun ve kaypaklığının önemli nedenlerinden birini oluşturuyor.

19. yüzyılda İngiltere’de sendikaları (işçi birlikleri) ortaya çıkaran temel neden, kapitalizm altında işçi sınıfının çok kötü koşullarda çalışmak ve yaşamak zorunda kalmalarıydı. İşçiler zamanla bu koşulları değiştirebilmek için birlikte mücadele etmek gereğini kavradılar. Ayrıca sermaye sınıfının işçileri bölerek birbirlerine karşı kullanmalarını önlemek için de işçiler sendikalarda örgütlendiler.

Zaman içinde sendikalar çok güçlendiler. Örneğin “kapitalizmin altın çağı” olarak da adlandırılan 1950-1980 arasında işçi sınıfı ve sendikalar bugüne kıyasla çok daha güçlüydü. Ancak neo-liberal dönem olarak da adlandırılan 1980’lerden itibaren, kapitalizm içinde sınıfsal güç dengesi sermayeden yana olmak üzere belirgin bir biçimde değiştiğinden, bugün artık eski güçlerine (hem üye hem de sınıfsal bilinç anlamında) sahip değiller.

Öyle ki neo-liberalizmle birlikte üretimden gelen gücün zayıflamasıyla artık, kolayca gözden çıkartılabilen, ikame edilebilen, “itibarsız” bir işçi sınıfı oluştu. Çünkü sermaye sınıfı ve onun işini kolaylaştıran devlet açısından; örgütsüz, güvencesiz, yarı zamanlı çalıştırılan, düşük ücretli ama daha da önemlisi uysal bir işçi sınıfının varlığı gerekli ve yeterliydi.

Sendikalaşma oranlarındaki keskin düşüş!

İstatistikler genel olarak dünyada sendikalardan kaçışın sürdüğünü gösteriyor.  Öyle ki sendikalaşma oranı (sendika yoğunluğu) bu süreçte sürekli olarak düştü. Gelişmiş 24 ülkeye ait veriler sendika yoğunluğunun son 20 yılda 24 ülkenin 21'inde, son 30 yılda ise 24 ülkenin 22'sinde azaldığını gösteriyor. Hatta “dayanışma aidatı” gibi uygulamalarla toplu iş sözleşmesinden (TİS) faydalananları da kapsayan “sendikal kapsama oranları” bile düştü. (1)

Türkiye’de de sendikalı işçi sayısı ve oranı benzer biçimde düşüyor. En son temmuz ayında yayınlanan sendika üye istatistiklerine göre; sendikalı işçi sayısı Ocak’ta 2,524,515’ten Temmuz’da (94,988 azalarak) 2,429,527’ye düştü. Oysa bu yedi ayda çalışan işçi sayısı 461,410 arttı.

Bir başka anlatımla, bu yılın Ocak-Temmuz döneminde çalışan işçi sayısında artış olmasına rağmen, ortalama sendikalaşma oranı ülke genelinde yüzde 14’te kaldı. Dahası, ayrıntılara bakıldığında bu oranı aşan sadece beş sendikanın bulunduğu görülüyor. Bunların üye sayısı ise toplam üyelerin yüzde 41’i. Böylece kalan yüzde 59’un sendikalaşma oranı yüzde 5’in altına düşüyor. 4,5 milyon civarında çalışan ile en büyük işkollarının başında gelen 10 No’lu İş Kolunda, sadece üç sendika yüzde 1’in üzerinde paya sahip iken, diğer sendikalara üye işçilerin sendikalaşma oranı yüzde 1’in çok altında kalıyor. (2)

Toplu İş Sözleşmesi (TİS) olarak adlandırılan pazarlık biçimleri de giderek farklılaştı (bu biçimler ücretlerin hangi düzeyde belirlendiğini ifade ediyor). Bu sistemler; firma düzeyinde (merkezi olmayan) pazarlıktan, ara pazarlık düzenlemelerine (endüstri çapında sendikalar ve işveren birlikleri arasında endüstri düzeyinde bir ücret tabanı oluşturan anlaşmalar) ve merkezi pazarlık prosedürlerine (ulusal ücret normlarını belirleyen işçi ve işveren konfederasyonları arasındaki müzakereler) kadar uzanıyor.

Toplu pazarlık yapısının çeşitli unsurlarını kapsayan 28 araştırmanın sonuçları ise şöyle: Merkezi bir koordinasyonla (Kamu Çerçeve Protokolü/KÇP gibi) yapılan toplu sözleşmeler enflasyonu düşürmeye yararken, işgücü verimliliğini artırıyor. (3)

Bu durum da TİS politikasının cari ekonomi politikalarına endeksli olarak tasarlanıp uygulandığını ve sermayenin kârlılığını artırarak sermaye birikimini hızlandırmayı hedeflediğini gösteriyor. Yani KÇP gibi uygulamalar işçi lehine olmaktan ziyade sermaye lehine işliyor ve iktidarın ekonomi politikalarının bir aracı olarak işletiliyor.

Sendikaları zayıflatan etkenler

Sendikaların ciddi bir düşüşte olmalarına yol açan birçok etken var. İlk olarak,  neo-liberalizmi listenin başına koymak gerekir. Çünkü neo-liberal ideoloji tarafından emeğin örgütlenmesi ve sendikaların toplu pazarlık yapması, kazananlar ve kaybedenler arasında doğal bir hiyerarşi oluşmasını engelleyen piyasa çarpıklıkları olarak tasvir edilir. Emek-sermaye eşitsizliği erdemli bir şey olarak tanımlandığından, işçi sendikalarına düşman gözüyle bakılır. Sendikalar “kapitalist piyasaların işleyişini bozan tehlikeli yapılar” olarak tanımlanır.

İkinci sıraya otomasyon, robot kullanımı ve dijitalleşmeyi koyabiliriz. Çünkü bu teknolojik gelişmelerin ortaya çıkardığı sektör ve istihdam yapısı sendikasızlaşmayı teşvik ediyor. Çağdaş istihdam yapıları, geleneksel işçi örgütlenmesi biçimlerine meydan okuyor. Yapılan bir araştırmada, endüstriyel robotların yükselişinin bu eğilime nasıl katkıda bulunduğu ve sendikal gücün temellerini zayıflatan yapısal bir değişimi nasıl tetiklediği görülüyor.

Buna göre (4), robotların daha yoğun kullanıldığı sektörlerde sendika üyeliğinde önemli düşüşler yaşanıyor. Önemli olan, bu düşüşün esas olarak otomasyona uğrayan sektörlerdeki işçilerin sendikalarından ayrılmalarından değil, istihdamdaki daha geniş bir bileşimsel değişimden kaynaklanıyor olmasıdır: Otomasyon geleneksel olarak sendikalaşmış imalat sektörlerindeki işleri azaltıyor.

Yani otomasyon sadece işleri ortadan kaldırmıyor, istihdamı sendikalar için yapısal olarak daha elverişsiz olan çalışma ortamlarına doğru kaydırıyor. Dolayısıyla sendika yoğunluğundaki düşüş; sadece örgütsel başarısızlığın, sendikaların yozlaşmasının ya da işçilerin sendikalara olan ilgisinin azalmasının bir sonucu olmayıp, teknolojik değişimin istihdamın doğasında ve yapısında meydana getirdiği daha derin değişikliklerin de bir sonucu.

Otoriter rejimler sendikal çöküşün bir nedeni

21. yüzyılla birlikte neo-liberalizmin giderek otoriter ve yeni faşist devlet biçimleri altında uygulanması sonucunda işçi hakları ve sendikal örgütlenmelerde tam bir çöküş yaşanıyor. Bu yüzden de sendikasızlaşmayı etkileyen temel nedenlerden biri olarak otoriter, işçi düşmanı rejimleri de belirlemek gerekir.

Bu bağlamda, Türkiye’de 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası kurulan askeri diktatörlük ve ardından bu diktatörlüğün gölgesinde yeşeren neo-liberal dönemde ve son 10 yıldır ülkede uygulanan otoriter rejim altında işçi sınıfı ve işçi sendikalarının büyük kayıplara uğramasına şaşırmamak gerekiyor.

Çünkü işçilerin sendikal bilinçten yoksun oluşları, patron baskısı ve işten çıkartılma korkusu ve işçiler arasındaki sendikalara ilişkin kötü algı (bir kısmı gerçek olan) işçilerin sendikalardan uzak durmasına neden oluyor. Sendikalaşmış olanların bir kısmı ise toplu iş sözleşmesi yapamıyor.

Sorgulamayan, hakkını aramayan “uysal” bir işçi sınıfı

Neo-liberal neo-otoriter rejime uygun bir işçi sınıfı yaratılması da sendikalaşma oranlarındaki düşüşe neden olan önemli bir faktör. Çünkü bu dönemde işçi sınıfının temel karakteristiği, belli düzeye kadar eğitimli olmasının yeterli olarak kabul edilmesidir. Yani sermaye açısından, işçilerin okur yazar olması yeterlidir ve sorgulamayan, eleştirmeyen, örgütlenmeyen, hakkını aramayan atomize olmuş işçiler özellikle tercih edilir. Kendilerine verilene şükreden ve egemene itaat eden bir işçi sınıfı kapitalist üretim tarzının geldiği son aşamanın ihtiyacı olan şeydir. Yani günümüzde kapitalizmin adaletsiz bölüşüm ilişkileri kendine uygun bir üretici güç (işçi sınıfı) gelişimini de yaratmıştır.

Bu çerçevede, üretimi gerçekleştirecek olan işçiler, yukarıdaki özelliklere ilave olarak, muhafazakâr, milliyetçi, militarist, sabreden, şükreden, dünyada sınandığına inanan ve tevekkül sahibi ve sendikal örgütlenmelerden uzak duran insanlar olmalıdır. Maalesef müesses nizamın bu konuda önemli bir mesafe kat ettiğini kabul etmek durumundayız.

Sendika yönetimleri günahsız değil

Son dönemlerde, “promosyon sendikacılığı” nda ciddi bir artış var. Yeni üye almak kadar, rakip sendikaların üyelerini çalmak için de aracılara ve üyelere para dağıtmaktan ve diğer maddi teşvikleri kullanmaktan, siyasal iktidarı baskı aracı olarak kullanmaktan çekinmeyen yoz bir sendikacılık anlayışı giderek yaygınlaşıyor. Ayrıca, ABD’de 1930’lardaki Büyük Depresyon dönemlerinde görülen “Mafyatik-Gangster Sendikacılık” Türkiye’de de giderek yaygınlaşıyor. Bazı sendikalarda ise yönetimler babadan oğula geçiyor.

“Finans Sendikacılığı”

Son bir etken sendikaların para ve finans ile olan sınavıdır. Bugünün sendikal davranışını doğru anlayabilmek için sendikaların mali uygulamalarını masaya yatırmak gerekiyor. Bu, işçi sınıfının örgütlülüğünün bugün neden daha zayıf olduğunun ve sendikaların yönelimlerinin ne olduğunun daha iyi anlaşılabilmesi için son derece önemli.

Öyle ki neo-liberalizm döneminde, sendikaların üye sayısı azaldı ama mali durumları (maddi varlıkları) sıçrama yaptı. “Sendika üyeliği ve yoğunluğu” istikrarlı bir şekilde azalırken, örgütlü emeğin yani sendikaların mali bilançosunun balon gibi şişmiş olması ise garip bir paradoks oluşturuyor.

Sendikaların, on binlerce üye kaybederken varlıklarını büyütebilmeleri nasıl mümkün olabiliyor? Bu sorunun cevabı belli: İlk olarak, üyelik aidatları genellikle işçi ücretlerinin belli miktarına ya da yüzdesine bağlı olduğundan, her yeni toplu iş sözleşmesiyle işçi ücretleri arttığında sendika üyelik aidatları da artıyor, bu da azalan üyeliğin olumsuz mali etkisini rahatça telafi ediyor.

İkinci olarak, sendikalar, borsa, döviz, mevduat ve gayrimenkul gibi diğer para ve emlak piyasasındaki yatırımları sayesinde önemli yatırım ve kira geliri elde edebiliyorlar. Üçüncü olarak, sendikalar örgütlenme ve grev gibi faaliyetler için aidat ve yatırım gelirlerinden elde ettiklerinden çok daha az para harcıyor ve yıllık bütçe fazlası vererek net varlıklarını artırıyorlar.

“Burada olan şey, işçi sınıfına fayda sağlayan bir gündemi ilerletmek ve yeni işçilerin sendikalarda kitlesel olarak örgütlenmesini sağlamaya odaklanmak yerine, mevcut üyelerden sağlanan aidat gelirlerinin banka, borsa ve emlak piyasalarında değerlendirilmesinin asıl amaç olarak benimsendiği ‘finans sendikacılığı’ denilen şeye dönüşmesidir”. (5)

Oysa, emeğin gücünün gerçek kaynağı sendikanın şişkin bilançosu ya da sahip olduğu otel-motel sayısı değildir. Güç, nihayetinde, örgütlülükten, işçilerin grevler ve diğer faaliyetler yoluyla üretimden gelen güçlerini uygulamak için hayata geçirdikleri kolektif eylemlerden gelir. Sendikalar kaynaklarını agresif yeni örgütlenme ve eğitim faaliyetlerine harcamadıkları sürece, çok düşük olan üye sayısını artıramazlar, üye işçileri eğitip, bilinçlendiremezler, örgütlülüğü pekiştiremezler.

Yeni bir sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışına ihtiyaç var!

Kapitalizmin, kapitalist devletin ve sermaye ideolojisinin içinden geçtiği sürecin sosyal ve politik hayat üzerinde çok önemli etkileri de söz konusudur. Bunun bilincinde olarak, işçi sendikaları öncelikle, mücadelelerini ücret sendikacılığı ile sınırlı tutmamalı, ücretleri ve çalışma koşullarını müzakere etmekten daha fazlasını yapmalıdırlar.

İşgücü piyasası kurumları üzerinde etkili olmalıdırlar, devlet bütçesini etkileyerek emekten yana yeniden bölüştürücü politikaları gündemde tutmalıdırlar, toplumsal ilerlemeyi ve katılımcı demokrasiyi ve barışı savunmalıdırlar.

Hepsinden önemlisi, sendikaların yöneticileri gündemlerini başka şeylerle meşgul etmekten vaz geçip, sınıfın ve sendikanın, örgütlenme ve eğitim gibi sorunlarının çözümüne odaklanmalıdırlar.

Sonuç

Orman yangını sırasında bir tür iş cinayetine kurban giden 10 canımız konusunda sadece rahmet ve sabır dilemek yetmiyor. Belli ki bu olayda da işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına uyulmamış. Değeri 60 TL olan oksijen maskeleri ve koruyucu elbiselerden mahrum olarak bu işçilerin sahaya gönderildiği iddia ediliyor. Bu iddialara göre, ölümler boğulma biçiminde gerçekleşti. Bu da orman işçilerinin ne kadar değersizleştirildiği ve ormancılıkla ilgili işlerin ne kadar liyakatten uzak kadrolarca yürütüldüğünü gösteriyor. Aynı iddiayı yangında beş üyesini kaybeden AKUT için de ileri sürmek mümkün.

O halde işçi sendikaları sadece işçi haklarına değil, aynı zamanda doğa haklarına da sahip çıkmalı, kadını güçlendiren politikaları desteklemeli ve kuşkusuz “kaza” ya da “doğal afet” adı altında geçiştirilen, ancak devletin düzenlemelerden vazgeçmesi nedeniyle artan orman yangınları gibi felaketlere karşı da hem doğayı hem halkı hem de işçileri koruyabilmek için seslerini yükseltmelidir.

Oysa 10 emekçinin ölümü sonrasında sendikaların takındığı tutuma baktığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bazı sendikaları dışarıda tutarak, konfederasyonların ve sendikaların yöneticilerinin hesaplarından ya da kurumsal hesaplardan yapılan baş sağlığı ve sabır dileyen tweetlerin dışında bu ölümlerle ilgili ciddi bir tepki olmadı. Yangında yaşamını yitiren beş işçinin üyesi olduğu Öz- Orman- İş Sendikası bile kendi üyelerinin ölümünü sıradan bir başsağlığı tweetiyle geçiştirdi. Bu kabul edilemez bir tutumdur.

Dip notlar:

(1)  https://wol.iza.org/articles/the-consequences-of-trade-union-power-erosion/long (26 June 2025).

(2)  “2025 Temmuz Sendika Üye Sayıları Açıklandı”, https://www.csgb.gov.tr/cgm/haberler (24 Temmuz 2025).

(3)  T. S. Aidt and Z. Tzannatos,. "Trade unions, collective bargaining, and macroeconomic performance: A review", Industrial Relations Journal 39:4 (2008), s. 258–295.

(4)  https://wol.iza.org/opinions/robots-restructuring-and-union-retreat (24 June 2025).

(5)  https://jacobin.com/finance-unionism-union-density-decline-american-labor-movement-mass-organizing?ref=readthemaple.com (2 May 2023).

14 Temmuz 2025 Pazartesi

Barış ve Demokrasi Süreci

 

Barış Süreci’nin en büyük engeli bilinçli olarak yaratılan kafa karışıklığı

Mustafa Durmuş

15 Temmuz 2025


Örgüt’e ait bir grubun silah bırakma/yakma töreninin ardından, Erdoğan’ın Türk-Kürt-Arap İttifakına ilişkin olarak yaptığı ve “tarihi” olarak değerlendirilen açıklamalar yoğun tartışmalara neden oluyor. Çünkü Erdoğan bu açıklamasında bir üçlü kimlikten oluşan yeni bir tarihsel ittifaktan ve onun Orta Doğu coğrafyasında kuracağı yeni hegemonyadan söz ediyor.

Taraflar ya da taraf olmayanlar yeni barış sürecini nasıl değerlendiriyor?

Öncelikle, yeni barış sürecine başından bu yana bilinçli ya da bilinçsizce karşı çıkan azımsanamayacak bir kesim var. Daha ziyade Ulusalcıların, Kemalistlerin bir kesiminden ve Zafer Partisi ve İyi Parti’nin üst yönetimi ve takipçilerinden ve CHP’nin bir kısım tabanından oluştuğu gözlemlenen bu kesime göre, silah bırakma yalan olduğu gibi barış da gereksiz.

Ulusalcılar, Milliyetçiler

Aslında onlara göre “teröristlerle barış yapılmaz”. Barış süreci Büyük Orta Doğu Projesi’nin güncellenmesiyle ilgili ve arkasında ABD ve İsrail gibi dış güçler var. Bu anlamda devlet de barış sürecini başlatarak terörizme ve onun arkasındaki emperyalist güçlere ödün veriyor.

Bu bakış açısı yeni değil. Kutuplaştırmadan, milliyetçilikten, militarizmden ve savaşlardan beslenen kesimlerin kolay kolay barışı isteyebileceklerini düşünmek safdillik olur. Çünkü bu ve benzeri yaklaşımların varlık nedeni zaten Kürtleri hedef tahtasına koyan savaş çığlıkları. Ayrıca bu kesimden bazıları rasyonel düşünmeye pek de yakın olmadıklarından komplo teorilerine çok itibar ederler, bu teorilerin etkisiyle davranırlar ve adeta bir akıl tutulması içeren komplo teorilerini servis etmekten ve yaymaktan da çekinmezler.

Cumhur İttifakı

AKP-MHP İktidar Bloku (Cumhur İttifakı) ise 2015 yılından bu yana iş başında. Adım adım ülkeyi önce otoriter, ardından da totaliter bir rejime doğru sürüklüyor. Hukukun üstünlüğüne, Anayasa’ya, yasalara ve insan haklarına ve özgürlüklerine en ufak bir saygıları yok. Ülkeyi demir bir yumruk altında yönetmek ve ilelebet iktidarda kalmak istiyor.

Ancak Suriye’nin Colani Güçlerince (İktidar Blokunun desteklediği) ele geçirilmesi, buna karşılık İsrail’in ABD’nin desteğiyle Filistin ve Suriye’de ele geçirdiği yeni mevziler ve İran’ı bombalaması İktidar Blokunu düşündürmeye başladı.

Alt emperyalist hedefler

Çünkü kendisi bir süredir alt-emperyalist bir strateji izleyen ve Orta Doğu coğrafyasını buna göre yeniden şekillendirmek isteyen Devlet, son Suriye savaşından bazı yandaş Türk müteahhitlere büyük ihaleler almak dışında, somut bir kazanım elde edemedi. Oysa Türkiye sermayesinin yeni enerji kaynaklarına ve pazarlara ihtiyacı olduğu çok açık.

İktidar Bloku içinde bu durumu en iyi okuyan, aynı zamanda devletin bir kanadını da temsil eden MHP lideri Bahçeli oldu ve Kürtleri risk unsuru olmaktan çıkartan adımları attı. Erdoğan zaman zaman buna karşı çıksa da kabullenmek durumunda kaldı.

AKP’nin anlatacak yeni bir hikayesi yok!

Ayrıca AKP’nin uzun zamandır yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Şu ana kadar anlattığı hikayeler miadını doldurdu. Yeni hikâyeler olmadığında efsaneler çöker ve isyanlar başlar. “Terörsüz Türkiye” iktidar açısından böyle bir yeni hikâye ihtiyacını karşılamaya da dönük bir çaba olarak düşünülmeli. Bu hikâye aynı zamanda halkların olası isyanının manipüle edilebilmesini de sağlıyor.

Kürt Siyasal Hareketi

Diğer yandan, Kürt Siyasal Hareketi’nin barış sürecine sahip çıkmasının çok sayıda nedeni var. Öncelikle 40 yılı aşkın bir süredir sürdürülmekte olan silahlı mücadele ile bir sonuç alınamayacağını anladı. Gerçekten de dünyanın hiçbir yerinde bu kadar uzun süren bir silahlı mücadelenin başarıyla sonuçlandığı görülmedi. Kürt halkında ise ciddi bir yorgunluk gözlemleniyor. Tüm bunlar örgütün ve mücadelenin giderek zayıflamasına yol açmış olabilir.

Azalan Verimler Kanunu

Ana akım iktisat teorisinden bir benzetme yapalım. İktisatta, “Azalan Verimler Kanunu” olarak adlandırılan bir kanun var. “Bir üründen ne kadar fazla tüketirseniz onun son biriminin (marjinal) size sağladığı fayda o kadar azalır ya da bir üretim faktöründen ne kadar çok ve ne kadar uzun kullanırsanız onun son biriminin verimliliği azalır”. Silahlı mücadele de böyledir: Ne kadar uzarsa etkisi o kadar azalır.

Böyle bir durumla karşı karşıya olan Kürt Hareketi ikinci en iyiyi seçti ve kendisine uzatılan eli geri çevirmedi. Hedefleri içinde hem Rojava’yı korumak hem Türkiye’de tutsak tutulan binlerce Kürt siyasetçiyi serbest bıraktırmak hem de dağdaki militanları normal yaşama ve siyasete kazandırmak var. Bu hedef tutarsa, Kürt Hareketi kendi açısından bu sürecin kazananları arasında yer alacak.

‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önündeki mayınlar

Ancak pratik hayattaki her şey bu tespitlerdeki gibi net ya da berrak değil. Pratikte çok farklı gelişmeler söz konusu. Örneğin Kürt Hareketi sürece “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” adını verse de yani barış ve demokratikleşmenin bir arada olması gerektiği vurgusu yapsa da İktidar Bloku attığı adımlarla bunu engelliyor. Özellikle de “yeni düşman” CHP ve CHP’li belediyelere yönelttiği saldırılarla bırakın demokratikleşmeyi önlemeyi daha despotik bir rejim arzuladığını açıkça ilan ediyor.

Solcular ve sosyalistler de bu konuda rahat değiller. Çünkü bir yanda barış süreci diğer yanda otoriter rejimin daha da tahkim edilmesi söz konusu. Ancak bu kesimlerin kafa karışıklığının asıl nedeni sürece ilişkin sağlıklı ve tam bir bilgiye erişememek. Bunun nedeni de kuşkusuz sürecin şeffaf yürütülmemesi.

Doğru bilgiye erişememek büyük sorun

Ortada heyetler var ama görüşmeler sadece Devlet ile Öcalan arasında yapılıyor ve dışarı bilgi sızdırılmıyor. Bu durum İktidar Blokunun işine yarıyor olabilir zira Kürt Hareketi içindeki potansiyel muhalifleri elimine edebildiği gibi, toplumda komplo teorilerinin yaygınlaşmasına da yarıyor, bu da muhalefeti parçalama amacını güdüyor.

Buradaki somut amaçlardan biri CHP tabanının DEM tabanı ile yan yana gelmesini önlemek. Dolayısıyla sürecin şeffaf yürütülmemesi güvenlik kaygılarından ziyade devlet tarafının istediği bir şey. Normalde sürecin şeffaf yürütülmesi barışın toplumsallaştırılmasını sağlayacak olsa da Kürt Hareketi’nin bu konuda yapabileceği pek bir şey yok gibi.

Tam ve doğru bilginin önemini yine iktisat biliminden bir benzetmeyle açıklayalım. Ana akım iktisat teorisine göre, “firmaların ve tüketicilerin kârlarını ve faydalarını maksimize etmek yolunda rasyonel karar alabilmeleri için piyasadaki üretim maliyetleri, hammadde fiyatları, bunların üretim yerleri ve miktarları gibi konularda tam ve doğru bilgiye sahip olmaları gerekir. Çünkü böyle bir bilgi yoksa maliyetler ve faydalar kıyaslanamayacak, rasyonel karar da verilemeyecektir”.

Benzer bir durum barış süreci ile ilgili olarak mevcut. Sürece ilişkin bırakın tam bilgiyi, son derece eksik ve yanlış bilgi nedeniyle insanların kafası karışık ve tepkisel olarak da sürece karşı çıkıyorlar. Akılcı düşünemeyebiliyorlar.

Ne yapmalı?

İlk sözümüz iktidara: Süreci şeffaf yürütün ve insanların tam olarak bilgilenmesini sağlayın. Ayrıca hukuki ve politik düzenlemeler ve güvenceler, siyasi mahkumların serbest bırakılması gibi konularda gecikmeyin. Sürecin uzaması bu projenin başarısızlığıyla sonuçlanır ki sonrasındaki gelişmelerin altında tüm toplum kalır.

Kürt Hareketi’ne: Barışı toplumsallaştırmak istiyorsak elinizdeki bilgiyi, yaptığınız görüşmeleri, anlaşmaları halkla paylaşın. Konunun liderler arasındaki görüşmelerle sınırlandırılmasına izin vermeyin. İktidar Blokunun, içerde otoriterliği tahkim etme ve dışarıda alt emperyalist hedeflerinin bir parçası olmayacağınızı daha açık ve net olarak ilan edin. CHP’yi düşmanlaştırma politikasına karşı çıkın.

Sol ve sosyalist çevrelere: Artık “dış güçler”e dayalı komplo teorilerinin etkilerinden kurtulun ve halkların yürüttüğü mücadeleye güvenin. “Bugüne emperyalist devletler öyle istedi diye değil de 40 yıla aşkın bir zamandır verilen mücadelelerin ve ödenen bedellerin bir sonucu olarak gelindi” diye düşünmeye çalışın.

Son olarak insani bir çağrı: Fotoğrafını gördüğünüz iki HDP yöneticisi diğer yüzlercesinin yanı sıra, tutsak. Öğretmen/İktisatçı Günay Kubilay ve iktisatçı/ çevirmen Alp Altınörs. Her ikisi de Kobane Davası yüzünden haksız bir yere mahkûm edildiler.  Günay’a 18,5 yıl ve Alp’e 22,5 yıl ceza verildi. Her ikisi de 5 yıldır Sincan Cezaevinde yatıyor.

Günay’ın bir kızı, Alp’in de bir oğlu var. Günay eşini birkaç yıl önce kaybetti. Şimdi kızına yakınları bakıyor. Alp’in eşi de birkaç aydır ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşıyor ve tek başına oğlunu yetiştirmeye çalışıyor. Yani sadece Günay’ı ve Alp’i değil, onların çocuklarını da Alp’in eşini de cezalandırmak hiç adil değil.

İktidar Bloku gerçekten bu süreçte samimi ise işte samimiyet testinin ilki: Başta hasta ve yaşlı mahpuslar olmak üzere, Günay Kubilay’ı, Alp Altınörs’ü, Selahattin Demirtaş’ı, Figen Yüksekdağ’ı, Osman Kavala’yı, Av. Can Atalay’ı, Av. Selçuk Kozağaçlı’yı ve adlarını sayamayacağımız kadar çok sayıdaki siyasi tutuklu ve hükümlüyü, tutuklu belediye başkanlarını, gazeteciyi, avukatı ve öğrenciyi yeni yasama döneminde serbest bırakın.

 


11 Temmuz 2025 Cuma

Barış Süreci

 

Silahlar sustu, şimdi kalıcı barış, adalet ve demokratikleşmenin inşasını konuşma zamanı!

Mustafa Durmuş

12 Temmuz 2025


Geçen aya damgasını vuran uluslararası gelişme kuşkusuz İsrail (ABD)-İran savaşıydı. Neyse ki savaş iki hafta kadar sürdü ve (şimdilik) silahlar sustu. Bu süreçte savaş, dünyada olup biten başka önemli şeylerin önüne geçerek konuşulmasını önledi.

Bu önemli şeylerden biri dünyadaki servet bölüşümünün ne kadar adaletsiz bir hale geldiğini ortaya koyan bir rapordu.  Dünyanın en büyük bankalarından olan UBS tarafından geçen ay yayınlanan Küresel Servet Raporuyla, (1) dünyadaki tüm yetişkinlerin sadece yüzde1,6’sının dünyadaki tüm kişisel servetin yüzde 48,1’ine sahip olduğu ortaya çıktı.

500 yıllık kapitalizmin neden olduğu devasa eşitsizlik!

Yani küresel servet piramidinin de gösterdiği gibi, sadece 60 milyon yetişkin birey (tüm dünya yetişkinlerinin yüzde 1,6’sı), 226 trilyon dolarlık net kişisel servete sahip ve bu rakam tüm dünya kişisel servetinin neredeyse yarısına eşit.

Diğer uçta ise, 1,57 milyar yetişkin (dünyadaki yetişkinlerin yaklaşık yüzde 41'i) sadece 2,7 trilyon dolar yani tüm dünyadaki kişisel servetin sadece yüzde 0,6’sına sahip. Bu piramide orta kademe servet sahipleri de eklendiğinde; 3,1 milyar yetişkinin (yani tüm yetişkinlerin yüzde 82'si) 61 trilyon dolarlık kişisel servete sahip olduğu ortaya çıkıyor. Bu rakam, küresel kişisel servetin sadece yüzde 12,7'sine denk geliyor.  Servetin kalan yüzde 87,3’ü ise sadece 680 milyon yetişkin veya dünyadaki toplam yetişkin nüfusunun (3,8 milyar) sadece yüzde 18,2'sine ait. Piramidin en tepesinde ise dünyada 2.891 dolar milyarderi bulunuyor. Servet tepede öyle birikmiş ki 31 yetişkinin toplam serveti 50 milyar doları aşıyor.

Eşitsizlik küresel çaptaki açlığın ve yoksulluğun temel nedeni 

Böyle bir eşitsizlik dünyadaki yaygın açlığın ve derin yoksulluğun temel nedenini oluşturuyor.

Öyle ki 3,7 milyardan fazla insan (dünya nüfusunun neredeyse yarısı) yoksulluk içinde yaşıyor, 700 milyondan fazla insan açlıkla karşı karşıya ve cinsiyet eşitliği 123 yıl daha sağlanamayacak. Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin (SKH) yalnızca yüzde 16'sı 2030 yılına kadar yerine getirilme yolunda ilerliyor. Kısaca, çok zengin bir azınlığın çıkarları ön planda tutulurken, küresel kalkınma ve gelişme umutsuzca başarısızlığa uğruyor.

Çarpıcı bir şekilde 2015 yılından bu yana, dünya nüfusunun neredeyse tamamının (yüzde 95'inin) toplamından daha fazlasına sahip olan en zengin yüzde 1'lik kesim, yıllık küresel yoksulluğu 22 kez sona erdirmeye yetecek kadar para kazandı (33,9 trilyon dolar). Milyarderler 6,5 trilyon dolar kazandılar ki bu rakam SKH'lere ulaşmanın yıllık tahmini maliyeti olan 4 trilyon dolardan daha fazla. (2)

“Ekonomik eşitsizlikler arttıkça iç savaş riski artıyor”

Ancak bölüşüm eşitsizliği sadece ülkeler ve ülke içi sosyal sınıflar arasında refah farkının ortaya çıkmasına neden olmuyor, uluslararası çatışmalara, hatta ülkelerde iç savaşlara da neden oluyor. Yani ekonomik eşitsizliğin jeopolitik ve politik sonuçları da mevcut.

Kısaca, “ekonomik eşitsizlik ülkelerde sadece yoksulluğu değil, aynı zamanda iç savaş riskini de artırıyor”. Bu bulgu, Tübingen Üniversitesi Ekonomi Tarihi Kürsüsü tarafından, 200 yıla yayılan ve toplam 193 ülkeyi kapsayan verilerin analizi sonucunda elde edildi. Çalışma Review of Income and Wealth dergisinde yayımlandı. (3)

“Ekonomik eşitsizlik” denilirken, sadece gelir eşitsizliği değil; toprak, arazi, bina gibi gayrimenkul ve borsa ve diğer finansal yatırım gelirleri gibi menkul kıymetler ve rantlar gibi servet dağılımındaki eşitsizlikler de kastediliyor.

Araştırmacılar, ekonomik eşitsizlikteki artış ile bir ülkede 10 yıl içinde yaşanan iç savaşların sayısını ilişkilendiriyor. Çalışma, savaş veya iç savaşı; bir yıl içinde savaş operasyonlarında 1.000’den fazla kişinin öldüğü çatışmalar olarak tanımlıyor. Araştırma, gelir ve servet dağılımındaki eşitsizlik ile iç savaşların patlak vermesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı olduğunu ortaya koyuyor.

Sosyal devrimlerin bir nedeni eşitsizlik

Sonuçlar tarihsel olaylarla da doğrulanıyor. Örneğin, 1917 Ekim Devrimi öncesinde Rusya'da toprak dağılımı son derece eşitsizdi ve bu durum devrimin doğmasına ve iç savaşın patlak vermesine önemli ölçüde katkıda bulundu. ABD'de ise gelir dağılımındaki eşitsizlik son 30 yılda keskin bir şekilde arttı. Buna bağlı olarak, ABD'de iç savaş riski yüzde 10'dan yüzde 21'e çıktı.

Büyük nüfuslu ülkeler iç savaş riskine daha açık

Araştırmanın bir diğer bulgusuna göre, bir ülkenin büyüklüğü ve nüfusu doğal olarak bu ülkede iç savaş çıkma olasılığını artırıyor. Buna göre Çin son 200 yılda dokuz iç savaşla listenin başında yer alırken, onu Meksika, Arjantin, Kolombiya, Etiyopya, Irak, Rusya ve Türkiye izliyor. Ayrıca, önceki iç savaşlar silahlı çatışmaya yeniden başvurulma olasılığını artırıyor.

Bir ülkedeki ekonomik büyümenin büyüklüğü ile iç savaş riski arasında anlamlı bir ilişki ise mevcut değil. Diğer taraftan, demokratikleşmenin hızlanması iç savaş çıkması olasılığını azaltıyor. Yani ülke demokratikleşmediği sürece ne denli yüksek hızla büyürse büyüsün iç savaş tehlikesi azalmıyor.

Sözü edilen çalışmada, gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliği ve dolayısıyla iç savaş tehlikesini azaltabilecek ekonomik politika önlemleri de tartışılıyor. Buna göre, artan oranlı gelir vergisi ve çok zenginlere dönük servet vergisi veya nüfusun büyük bir kısmının yüksek kaliteli eğitim ve sağlık hizmetlerine erişiminin iyileştirilmesi, bir ülkedeki eşitliği artırırken, iç savaş tehlikesini de azaltıyor.

“Yeni Barış Süreci”

Bu iki çalışmanın elde ettiği bulgulardan hareketle Türkiye’deki son “çatışmasızlık” ya da “barış süreci”ni nasıl değerlendirebiliriz?  

Türkiye’de son ayların en önemli konusunun bu süreç olduğu çok açık. Çünkü diğer birçok ekonomik ve politik sorunun üzerini örtmeye yarayan bir başka işlevi olduğu inkâr edilemez olsa da ülkenin acilen çözülmesi gereken kadim sorunlarından biri olan Kürt Sorununu tekrar gündeme taşıdı.

Biraz geriye gidelim. Ülkede 1983 yılından bu yana ara ara şiddetlenen bir iç savaş yaşandı. Devlet bunun adını “terörizm ile mücadele”; Kürt Hareketi ise “özgürlük mücadelesi” olarak koydu. 40 yıldan daha uzun bir süren bu çatışmanın özünde yüzyılı aşkın bir süredir çözülemeyen “Kürt Sorunu” olduğu giderek toplumun büyük çoğunluğunca kabul edilmeye başlandı. İlk olarak 2013-2015’te denenen ve başarısızlıkla sonuçlanan Barış Süreci bu yıl yeniden gündeme geldi.

Silahlara veda

Kendi doğalarına uygun biçimde, Devlet bu süreci, “Terörsüz Türkiye” olarak, Kürt Hareketi ise “Barış Süreci” olarak niteliyor. Cuma günü PKK’nin silah bırakma/yakma töreninin ardından, önümüzdeki aylar boyunca daha somut adımlar atılması (özellikle de devlet tarafından) bekleniyor, umut ediliyor.

Ancak aynı anda İktidar Blokunun ana muhalefet partisi CHP’yi etkisiz hale getirme çabası ve bu yönde belediyelerde yaptığı operasyonlar ve partiye kayyum atama girişimleri ve mevcut adaletsizliklerin artarak sürmesi bu sürecin önüne döşenmiş mayınlar gibi duruyor. “İktidar Blokunun otoriterliği tahkim etmeye çalıştığı” iddialarını güçlendiriyor.

“Adalet olmadan barış olmaz!”

Bu söz, “adalet yoksa barış da yok!” sloganının temelini oluşturuyor. Ancak bu bir slogandan daha fazlasıdır. İnsanlar ne zaman sömürülmüş ve ezilmişlerse ne zaman kültürel hakları ve ana dillerini kullanma hakları ve kendi kendilerini yönetme hakları ellerinden alınmışsa, ne zaman haksız ve adaletsiz bir biçimde, çifte standart altında yargısız infaza uğramışlarsa buna karşı hep (değişik yollarla olsa) direndiler. Dolayısıyla “hak-hukuk- adalet” sadece slogan değil, aynı zamanda tarihtir.

Bu tarihsel dersi iyi öğrenmek, despotların “barış” olarak adlandırdıkları şeyin çoğu zaman sadece “geçici olarak bastırılmış bir direniş” olduğunun bilincinde olmak demektir. Aynı zamanda, insanların gelişmesine olanak tanıyan barış türünün, sömürü ve baskının sona erdirilmesine ve gerçekten eşitlikçi politik ve ekonomik düzenlemelerin yaratılmasına bağlı olduğunu kavramaktır.

Sonuç olarak

Ekonomik eşitsizlikler, diğer faktörlerin yanı sıra silahlı çatışmaların ve savaşların nedenlerinden birini oluşturuyor. Savaşlara son vermek ise sadece insan değil ekoloji açısından da bir zorunluluk.

Ancak bu coğrafyaya kalıcı bir barışın gelmesi kolay değil ve bu hemen olmayacak. Bunun için sabırlı bir kararlılık içinde olmak ve daha da önemlisi barışın, devleti de aşarak tüm toplumca kabul edilmesini yani toplumsallaştırılmasını sağlamak gerekiyor. Kısaca barışı herkes sahiplenmeli.

Ayrıca barış ile demokratikleşme birbirinden ayrı yürüyemeyecek kadar iç içe geçmiş iki temel olgu. Ülkedeki inşa edilecek bir “barış ve demokrasi” ortamında işçi sınıfı, ekmek ve emek mücadelesini daha rahat yapabileceğinden (daha da yoksullaşmasını önleyebileceği gibi), sosyal refahını da artırabilecektir.

Bu yüzden de başta sendikalar gibi işçi sınıfının ekonomik- demokratik örgütleri olmak üzere, siyasal partiler ve hareketler, ekoloji, kadın ve gençlik örgütleri ve tüm sivil toplum kuruluşları yani tüm örgütlü toplum, barış ve demokrasi mücadelesine aktif bir biçimde katılmalı, barışın ve demokrasinin inşasına destek olmalıdır.

Dip notlar:

(1)     UBS, Global Wealth Report 2025 (June 2025).

(2)     https://www.equals.ink/p/finance-development-not-oligarchy (3 July 2025)

(3)     https://phys.org/news/economic-inequality-civil-war (June 2025).

6 Temmuz 2025 Pazar

Yerel yönetimler ve faşizm

 

Mutlak gücün tahkimi için yerel yönetimlerin ele geçirilmesi

Mustafa Durmuş

7 Temmuz 2025


●İktidar Bloku belediyelere yönelik baskısını neden iyiden iyiye artırdı?

●Belediyelere yönelik bu saldırıların ve ardından gelen tutuklamaların sonu nereye varacak?

●Şu ana kadar pek çok belediye ile iş yapmış bir itirafçı muhbir iş insanının CHP’li belediyelerde rüşvet, yolsuzluk ve ihaleye fesat karıştırıldığına dönük iddialarını temel alarak sürdürülen bu operasyonlar toplumun büyük bir kısmı tarafından neden haklı ve meşru görülmüyor?

Son sorudan başlayalım. İstanbul, İzmir, Adana, Antalya büyük şehir belediyeleri, Türkiye’nin en büyük bütçelerine sahip belediyeler. Her birinin bütçesi birçok küçük bakanlığın ve kamu kurumunun toplam bütçesinden daha fazla.

Büyük miktarda paranın döndüğü yerde yolsuzluklar olabiliyor!

Dünyanın neresinde olursa olsun, neo-liberalizm altında, milyarlarca liralık paranın döndüğü, devasa boyutlardaki projelerin gerçekleştirildiği, alım-satım ihalelerinin yapıldığı, buna karşılık etkin denetlemelerin yapılmadığı ciddi bir ahlaki aşınmaya uğramış her kurumda bu tür yolsuzluklar, usulsüzlükler ve rüşvet gibi kamuyu zarara sokan fiiller gerçekleşebilir ve gerçekleşiyor da. Nitekim Türkiye’nin Küresel Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde 36 puan ile en fazla yolsuzluklara bulaşmış ülkeler arasında sayılması bir tesadüf değil.

Çifte değil üçlü standart!

Belediyeler ve kamu kuruluşlarındaki yolsuzluk iddiaları 22 yıl öncesinde de vardı, bugün de var. Ancak konuyu sadece CHP’li belediyelerle sınırlandırıp, yolsuzlukları ayyuka çıkmış bazı AKP’li eski ve yeni belediye yönetimler ile ilgili olarak merkezi yönetim tarafından ya da doğrudan mahkemelerce tek bir soruşturmanın ya da davanın dahi açılmaması, bu operasyonların kamu yararını korumak adına yapıldığı iddiasını çürütüyor.

Çünkü önümüzde bir Ankara Büyükşehir eski belediye başkanı İ. Melih Gökçek örneği ve bazı bakanlar var ki bunlara ilişkin sayısız ciddi iddia söz konusu iken bunlara hala dokunulabilmiş değil. Bu da operasyonları yapanların gerçek niyetinin yolsuzlukla mücadele ya da kamu yararını korumak olmadığını göstermeye yetiyor.

Ayrıca şu ana kadar operasyon yapılarak yönetimlerine kayyum atanan çok sayıda DEM Partili (eski HDP’li) hiçbir belediyede rüşvet ya da yolsuzlukların gerekçe olarak gösterilememesi, bunun yerine genel geçer bir soyut terör ile ilişkilendirme çabaları da iktidarın argümanlarını zayıflatıyor.

Neden 1: Para ve kaynağa el koymak!

O halde bu operasyonların ilk elden amacının iktisadi olduğunu söyleyebiliriz. İktidarı kontrol eden bazı sermaye çevreleri, çıkar grupları, siyasetçiler ve devletin bir kanadı bu kaynaklara eskisi gibi el koymak istiyor ya da geri almak istiyor olabilir. Son yıllarda kesilen hortumları yeniden kendilerine bağlamak hem ekonomik hem de siyasal olarak hep arzu ettikleri bir şey olsa gerek.

Öyle ya sayıları on binleri bulan irili ufaklı müteahhide, tedarikçiye, bazı cemaatlerin üyelerine tekrar kaynak aktarıp onları çeperde tutmak gerekiyor. Aynı zamanda da iyice yoksullaştırılmış halka makarna, kömür dağıtarak al gülüm ver gülüm” siyasetini tekrar canlandırmak ve böylece iktidarlarını sürdürmek istiyor olabilirler.

Neden 2: Gücü tek elde toplamak!

İkinci neden ise en az ilki kadar tehlikeli. Çünkü ülkeyi yönetenlerin ülkeyi siyasal ve sosyoekonomik olarak nereye sürüklemek istedikleriyle ilgili bir durum: Otoriter bir rejimden mutlak bir diktatörlüğe.

Bu ikinci nedeni biraz açalım, bunun için de 100 yıl kadar önceye gidelim.

Yıl 1921 aylardan Kasım ayı. İtalya’da, meclis üyelerinin büyük çoğunluğu sosyalistlerden oluşan Bolonya Belediye Meclisine, faşist “Kara Gömlekliler” tarafından bir saldırı gerçekleştirilir. Sosyalistler ve sendikalar yeterli bir direniş gösteremeyince, faşistler hızla kırsala doğru yayılırlar ve bu kez sosyalist çiftçi birliklerine saldırırlar. Sonuç olarak, 59 halkevini (case del popola), 119 toplantı mekanını, 107 kooperatifi, 83 köylü ligini ve 141 sosyalist merkezi tahrip ederken, altı ay içinde 100’ün üstünde insanı öldürüp binlercesini yaralarlar ve sosyalist belediyelerin yönetimlerine el koyarlar. Ele geçirilen belediyeler arasında Bolonya ve Geneva gibi büyük şehirler de vardır. (1)

Faşizm sivil toplumun üzerinde devletin mutlak gücüdür!

Faşizm sözcüğü İtalyanca bir sözcük olan ‘fascio’dan geliyor. Bu, kabaca, “grup”, “birlik” demektir. Faşizmin kurucusu ve isim babası olan Mussolini bu sözcüğü daha da geliştirdi ve onu “birey ve tüm grupların üzerinde mutlak bir devlet gücü” anlamında kullandı. Böylece faşizmin İtalyan dilindeki anlamı “devletin her şeyin üstünde olması” demektir. (2)

Nitekim hem İtalya’da hem de Almanya’da faşist partilerin kitleselleştikten sonraki ilk hedefleri yerel yönetimler, işçi sınıfı, sendikalar ve siyasal partiler oldu. İktidar olduklarında ise sınıfa ve onun yanında yer alanlara en ağır zulmü uyguladılar.

Korporatizmin çağdaş örneği Kamu Çerçeve Protokolü

Faşizm altında “korporatizm”, yeni bir sözde ulusal uzlaşının ve uyumun yaratılmasının yolu olarak meşrulaştırılır. Böylece, sınıf çatışması başta olmak üzere, toplumsal bütünlüğe zarar verecek her türlü dışsal mikrop yok edilmiş olur.

Bunun günümüzdeki örneklerinden biri Türkiye’de bir süredir kamu işçilerinin toplu iş sözleşmeleriyle ilgili olarak sendikalara dayatılan Kamu Çerçeve Protokolü’dür. (KÇP) Bu protokolle sendikaların özgürce toplu iş sözleşmesi (TİS) yapma imkânı ellerinden alındı. TİS, sendikaların yerine konfederasyonları TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ ile işveren temsilcisi konumundaki TÜHİS arasında yapılmaya başlandı. İktidar da (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı aracılığıyla) sözde bir tarafsız arabulucu olarak süreci kontrol ediyor.  Bugün ülkede gelinen nokta ise 4-d’li 600 bin işçiye yapılacak zammı belirleyecek olan bu protokolün dahi uygulanmamasıdır. Bu yüzden de sendikalar eylem ve grev kararı almak durumunda kaldılar.

Resmi olarak faşizmin 23 Mart 1919 tarihinde Milan’da doğduğu kabul ediliyor. 100’ü aşkın savaş gazisi, savaşı destekleyen sendikacı, fütürist, entelektüel, bazı gazeteciler ve bir kısım meraklı kitle Milan Sanayi ve Ticaret Birliği’nde toplanır ve milliyetçiliğe karşı olduğu gerekçesiyle sosyalizme savaş açtıklarını ilan ederler. Mussolini bu hareketi “Mücadele Kardeşliği” anlamına gelen “Fasci di Combattimento” olarak adlandırır.

Faşizm, ilerici gibi gözüken söylemlerde bulunabilir!

Mussolini’nin iki ay sonra açıkladığı programı ‘gazilerin vatanseverliği’ ve radikal sosyal deneyimlerin bileşiminden oluşan bir tür ‘nasyonal sosyalizm’dir. Milliyetçilik tarafında; Balkanlar ve Akdeniz’de yayılmacılık özlemleri, radikal tarafta ise kadın ezilmişliğine son verilmesi, 18 yaş için oy hakkı tanınması, 8 saatlik işgünü uygulaması, monarşik yeni bir anayasa yapılması, sermayenin teknik yönetimine işçilerin katılımı, sermayenin ağır vergilendirilmesi, savaşta elde edilen kârların yüzde 85’ine ve bazı kilise mallarına el konulması talep edilir. (3)

Ancak radikal taleplerin çok büyük bir kısmından faşizmin iktidarı ile birlikte vaz geçildi. Böyle bir inkâr bugün için de geçerlidir. İç cephesinin konsolide edilmesinin ardından devlet barış konusunda verdiği sözleri yerine getirmeyebilir.

İtalya 20. yüzyılın başlarında da federatif bir devletti ve eyaletlerden oluşuyordu. Faşistlerin eyaletlerdeki iktidarları (bölgesel iktidarları) ele geçirmesi ise üç aşamada gerçekleşti: (i) İşçi örgütleri dağıtıldı. (ii) Yerel sermaye örgütlerinin desteğiyle korporatif ulusal sendikalar gibi faşist ekonomik örgütler kuruldu. (iii) Eyaletlerin siyaset kurumları ele geçirildi.

Bu ele geçirmeleri ‘Ras’lar yönetti. Bunlar faşist çeteler ve onların liderleriydi. Sonuçta toplamda 18 ayda 69 yerel yönetimin 26’sı henüz Mussolini iktidar olmadan önce faşistlerin eline geçmişti. Ras’lar hızlıca kendi tiranlıklarını kurdular. (Ancak bu yerel-bölgesel faşist örgütlenme, 1925-1928 arasında Mussolini tarafından dağıtıldı). (4)

Kuzey ve Orta İtalya’daki köylüler büyük toprak sahipleri ile karşı karşıya kaldıklarında faşistler büyük toprak sahiplerinin yanında yer alarak onların gelecekteki desteklerini almayı başardılar. Böylece faşizm yerelde gücü ele geçirerek işe başladı denilebilir (1922’den önce). İç savaş parlamenter düzeni iyice zora sokunca Mussolini bunu bir fırsata çevirdi ve ‘Roma’ya Yürüyüş’ü gerçekleştirdi (Ekim 1922). Ardından da Hükümet ortağı oldu.

Mussolini bu yürüyüş sonrasında iktidarı istedi, yoksa zorla alacağını duyurdu. Sol ve sosyal demokratlar (Halk Partisi) bölünmüştü, faşizmin yükselişini durdurma konusunda herhangi bir çözüm üretemediler.

Sonuç olarak

Türkiye’de mutlak bir diktatörlüğün tahkim edilmesi süreci, faşizmin ana vatanı İtalya’da yerel yönetimlerin ele geçirilmesiyle birlikte başlayan faşizmin inşası süreciyle birebir aynı yürümüyor olabilir. Çünkü 22 yıllık AKP iktidarı yukarıdan aşağıya özellikle de kendisine bağımlı kıldığı yargıyı kullanarak belediyeleri ele geçiriyor.

Buna rağmen her ikisinin ortak yanı mutlak gücün önündeki en büyük engellerden en önemlilerinin yerel yönetimler, işçi sendikaları ve siyasal partiler olması. Nitekim geçmişte HDP’nin kapatılması için yapılan yargısal baskılara paralel bir biçimde, bugün CHP’ye kayyum atanmaya çalışılıyor.

Uzun zamandır sınıf sendikacılığından kopartılmış olan ve neo-liberalizme uygun bir biçimde promosyon sendikacılığına ve büyük paraların döndüğü bir tür nakit işletmelere döndürülen sendikalar bir süre sonra sahip oldukları çekici nakitleri ve mal varlıklarıyla rejimin ve çıkar gruplarının hedefi olabilirler.

Özcesi, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun gücünün farkında olan iktidar ve sermaye kesimi buraları da ele geçirerek hem yeni maddi kaynaklara sahip olmak hem de gücü tek elde toplayarak dikensiz bir gül bahçesi yaratmak istiyor.

Dip notlar:

(1)  https://www.marxists.org/history/etol/writers/bambery/1993/xx/fascism (6 Temmuz 2025).

(2)  The Bourgeois Origins of Fascist Repression: On Robert Paxton’s The Anatomy of Fascism, http://sdonline.org  (8 March 2011).

(3)  http://eu.eot.su/italian-fascism-path-towards-seizure-of-power (22 October 2025).

(4)  Steven C. Hughes, The Making of Fascism: Class, State, and Counter-Revolution, Italy 1919-1922 (review), Journal of Social History, George Mason University Press, Volume 36, Number 3, Spring 2003, s.  819-821.

 

 

28 Haziran 2025 Cumartesi

Askeri harcamalar

 

Bu mudur adaletiniz? NATO’ya %240, işçiye ve emekliye %16

Mustafa Durmuş

28 Haziran 2025

Dünya İsrail (ABD)-İran savaşının travmasını yaşarken, birkaç gün önce NATO ülkelerinin liderleri, Trump’ın dayatmasıyla, savunma harcamalarını milli gelirlerinin en az %5’ine çıkartacak bir anlaşmaya imza attılar. Bunların arasında Türkiye’de var.

Oysa küresel askeri harcamalar geçen yıl yeni bir rekor kırarak (2023 yılına kıyasla) yüzde 9,4 artışla 2,7 trilyon doların üzerine çıkmıştı. Bu harcamalar son 10 yıldır dünya genelinde istikrarlı bir şekilde artıyordu ancak 2024 yılı Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana tek bir yıl içinde gerçekleşen en hızlı artışa sahne oldu.

Savaş örgütünün başı ABD

ABD, 997 milyar dolarlık harcama ile dünya toplamının yüzde 37'sini oluşturarak dünyanın en büyük harcama yapan ülkesi olmaya devam ediyor. Çin, tahmini 314 milyar dolar harcama ile ikinci sırada yer alıyor. En fazla harcama yapan ilk beş ülke (Rusya, Almanya ve Hindistan dahil) küresel toplamın yüzde 60'ını oluşturuyor. Avustralya dahil olmak üzere ilk 15 ülke, askeri harcamalarını artırdı ve 2024 yılında toplam 2,1 trilyon dolar harcayarak küresel toplamın dörtte beşini oluşturdu.

Avrupa'nın gidişatı ise daha dramatik. NATO üyesi ülkeler, son 10 yılda yıllık askeri harcamalarını iki katından fazla artırdı. Bunların arasında, bir yıl içinde askeri harcamalarını yüzde 28 artırarak 88,5 milyar dolara çıkaran ve Batı Avrupa'nın en büyük askeri harcama yapan ülkesi haline gelen Almanya da bulunuyor. (1)  

Uluslararası adalet duygusunu katleden bir karar!

Lahey, Hollanda’da Uluslararası Adalet Divanı’nın bulunduğu bir kent. Son 10 yıldır giderek artan biçimde yapılan askeri harcamalar da yetmediğinden, ironik bir biçimde, bu ay Lahey'de düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi'nde, ABD’nin önerisiyle, üye ülkeler askeri harcamalarını GSYH’lerinin en az yüzde 5’ine yükseltilmesi yönündeki anlaşmayı imzaladılar.

ABD Başkanı Donald Trump'ın uzun zamandır kabul edilmesini istediği anlaşma ile Türkiye (mevcut yüzde 2,09’luk payı yüzde 5,0’a yükselteceğinden), yıllık 22,8 milyar dolar olan savunma harcamalarını 47 milyar dolar yükselterek, 70 milyar dolar seviyesine çıkartacak. (2) Bu eğilim önümüzdeki yıllarda da devam edecek gibi görünüyor.

Böyle bir askeri yığınağın sadece Rusya ve Çin'e yönelik olduğu da düşünülmemeli. Bu silahlar (gerektiğinde) her ülkedeki muhalefeti, işçi sınıfını ve ezilen halklarını da susturmak için kullanılacaktır. Dahası, yine ironik bir biçimde, askeri harcamalardaki bu artışların neden olduğu mali faturayı, bu savaşlardan kâr ve siyasal rant sağlayanlar değil, yoksul halklar ödeyecek. Çünkü eğitim, sağlık, yoksulluk yardımları gibi sosyal hizmetler ve işçi sınıfının yaşam standartları da bundan büyük zarar görecek.

Savaşlar yoksulluğun kaynağı

Oysa Birleşmiş Milletler’e (BM) göre, dünya genelinde aşırı yoksulluk içinde yaşayan 700 milyon insanın yüzde 40'ı savaş içindeki ya da çatışmalardan etkilenen ülkelerde yaşıyor. Mevcut eğilim devam ederse, bu 10 yılın sonunda dünyadaki yoksulların üçte ikisi bu ülkelerde yaşıyor olacak. Diğer taraftan, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) kapsamındaki hedeflerin üçte ikisi (yoksulluğun azaltılması da bunlardan biri), kabul edilmelerinin üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen gerçekleştirilemedi. Çünkü azgelişmiş ülkelerin 2030 yılına kadar bu vaatleri yerine getirmek için ihtiyaç duydukları kaynaklarda yılda 4 trilyon dolardan fazla açığı var ve bu açık zengin ülkelerce kapatılmıyor. (3)

 

Çünkü, UBS’in bu yılki Küresel Servet Raporu’na göre, küresel servet yüzde 4,6 oranında bir artışla toplamda 226,5 trilyon dolara yükseldi. Buna paralel biçimde, yeni milyonerlerin sayısı da hızla arttı. Öyle ki 2024 yılında dünya çapında 680 binden fazla yeni milyoner eklendi. 2029 yılına kadar 5 milyondan fazla yeni milyoner olması bekleniyor. Yüzde olarak enflasyondan arındırılmış en yüksek artış yüzde 8'i aşan bir oranla Türkiye'de gerçekleşirken, Birleşik Arap Emirlikleri yüzde 5,8'lik artışla ikinci sırada yer aldı. Böylece Türkiye geçen yıl dolar milyoneri sayısını en fazla artıran ülke oldu ve 7 bin yeni dolar milyoneri ortaya çıktı. (4)  

Diğer taraftan ülkemizdeki yoksulluk giderek daha da derinleşiyor ve hemen her kesime doğru yayılıyor. Zenginleri vergilendiren bir (servet vergisi gibi) vergi uygulaması da bulunmuyor. Askeri harcamaları yüzde 240 artırma taahhüdü veren siyasal iktidar, kamu işçisine ve emeklisine yüzde 16 zam vermeyi uygun buluyor. Kısaca savaşın ve askeri harcamaların bedeli emekçilere ödettirilecek.

Oysa silahlanmaya harcanan paranın sadece bir kısmı, dünya açlığını sona erdirmek (Dünya Gıda Programı'na göre yıllık 48 milyar dolar) ve 140 düşük ve orta gelirli ülkeye güvenli içme suyu ve sanitasyon hizmetlerine evrensel erişim sağlamak için (BM'ye göre yıllık 138 milyar dolar) yeterli. (5)

Sonuç olarak

Askeri bütçelere aktarılan her dolar ya da TL, dünyayı potansiyel bir kıyamet senaryosu olan üçüncü dünya savaşına daha da yaklaştırıyor. Tüm ülkelerin işçi sınıflarının ve emekçi halklarının bundan kazanacağı hiçbir şey yok.

Her ne kadar NATO’nun aldığı bu karar dünya kamuoyuna; “başta Rusya’ya ve terörizm olmak üzere artan küresel tehditlere bir yanıt” olarak çerçevelense de gerçekte, insanların ve gezegenin küresel ısınma ve yoksullukla mücadele gibi acil ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaşarak, silah tüccarlarını zenginleştirirken toplumları daha da yoksullaştıracak bir silahlanma yarışına doğru atılmış büyük bir geri adımı temsil ediyor.

Yeni bir dünya savaşına doğru gidişi durdurmak için, NATO'yu lağvetmek, emperyalist savaş makinesini yok etmek ve toplumun muazzam zenginliğini ve üretici güçlerini işçi sınıfının demokratik kontrolü altına sokmaktan başka yol yok. Çünkü militarizme ve savaşlara karşı mücadele ile emek, demokratik ve sosyal hakların savunulması ve barış mücadelesi birbirinden ayrılamaz bir bütündür.

Dip notlar:

(1)  https://www.sipri.org/publications/sipri-fact-sheets/trends-world-military-expenditure-2024 (April 2025).

(2)  https://www.sozcu.com.tr/erdogan-dan-trump-a-47-milyar-dolarlik-soz (24 Haziran 2025).

(3)  Development is ‘the first line of defence against conflict,’ Guterres tells Security Council, https://news.un.org/en/story (19 June 2025).

(4)  UBS, Global Wealth Report, 2025, https://www.ubs.com/global (27 Haziran 2025).

(5)  https://mronline.org/2025/05/05/world-military-spending-explodes (5 May 2025).

 

 


23 Haziran 2025 Pazartesi

İsrail (ABD)-İran Savaşı

 

İsrail (ABD)-İran Savaşı ve Ekonomik Etkileri

Mustafa Durmuş

24 Haziran 2025


G7 Ülkelerinin (Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Birleşik Krallık ve ABD) liderleri Kanada’da haziran ayının üçüncü haftasında bir araya geldiler.

Bu ülkeler dünya nüfusunun sadece yüzde 9,6’sını ama satın alma gücü paritesine göre küresel GSYH'nin yüzde 28’ini temsil ediyor (1990’larda bu yüzde 50 civarındaydı). (1) Bazı küçük ortaklarıyla birlikte Küresel Kuzey olarak da adlandırılan ve dünyayı yöneten emperyalist çekirdeği oluşturuyor.

Neyi tartışıyorlar ya da tartışmıyorlar?

G7 liderleri bu zirvede, kaçınılmaz olarak, İsrail'in İran'a saldırısının ardından hızlanan Orta Doğu krizini, Ukrayna'da devam eden savaşı, Rusya’ya daha fazla yaptırımı ve Ukrayna'ya silah sağlanması ihtiyacını, Trumpçı gümrük tarifeleri konusunda ne yapılması gerektiğini, artan savaş harcamalarına yer açmak için G7 devletlerinin çoğu tarafından yoksul ülkelere yapılan uluslararası yardımlarda yapılacak olan kesintilerin ne kadar olacağını ve bunların nasıl uygulanacağını ve Çin'e karşı nasıl bir ortak strateji uygulanacağını tartıştılar. (2)

Ayrıca haziran ayında bir toplantı daha olacak ve NATO ülkelerinin liderleri (ya da sözcüleri) Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi olan Lahey’de toplanacak. Burada da muhtemelen aynı sorunlar tartışılacak.

Yani, dünyanın meselelerine kendi emperyalist-kapitalist çıkarlarının korunması açısından bakan bu devletler, Orta Doğu coğrafyasının nasıl yeniden şekillendirilmesi gerektiğini tartışırken, gezegenin ve insanlığın karşı karşıya olduğu iklim yıkımı başta olmak üzere, bir dizi çoklu krizi (ekonomik kriz, ekonomik adaletsizlik, sosyal kriz, küresel yoksulluk gibi) gibi konuları ve İsrail’in Filistin’e yönelik olarak sürdürdüğü soykırımı unutturmaya çalışacaklar.

ABD, İsrail devletinin suç ortağı

Diğer taraftan, bu sorunları görmezden gelenlerin destekleriyle (başta ABD ve diğer NATO devletleri olmak üzere batının emperyalist devletleri) İsrail devleti, İran'a saldırdı ve bugüne kadar yüzlerce kişinin ölümüne neden oldu. Bu arada Filistin'e yönelik soykırım savaşını da hız kesmeden devam ettiriyor. İsrail tıpkı Ukrayna Devletinin ABD ve emperyalist Batı adına Rusya’ya saldırmasına benzer bir işlev görüyor ve Filistin’in (ve kısmen Suriye’nin) ardından İran’a saldırıyor. İran ise bu saldırılara sert bir şekilde karşılık veriyor.

Sonuçta şu ana kadar her iki taraftan yüzlerce masum sivil öldürülürken, atılan füzeler ve bombalar doğayı tahrip ediyor ve iklim yıkımını şiddetlendiriyor. Atılan füzelerle işyerleri yok edilen her iki ülkenin halkları (başta işçiler olmak üzere, esnaf ve zanaatkar ve çiftçiler) zor duruma düşerek açlık tehlikesiyle burun buruna kaldı.

Savaş ekonomik bir felakettir!

İsrail-İran savaşı yüzünden (azalan petrol üretimi ve artan riskler nedeniyle) ilk etapta dünyadaki petrol fiyatları artmaya başladı. Petrol (ve doğal gaz) fiyatlarındaki artışlar başta enerji ve temel gıda maddeleri olmak üzere, tüm hammaddelerin fiyatlarını artırıyor. Bu hammaddeleri ithalat yoluyla sağlayan Türkiye gibi ülkelerin ithalat faturası kabarıyor, ülke içinde bu fiyat artışlarının yukarı çektiği enflasyon artışı emekçi halkları daha da yoksullaştırıyor, hatta açlıkla karşı karşıya bırakıyor.

ABD’nin İran’ı bombalaması ekonomik sorunları daha da artıracak

ABD’ye ait B2 Bombardıman uçaklarının İran’daki nükleer tesislere karşı 22 Haziran’da yaptığı saldırılara karşılık İran Meclisi Hürmüz Boğazı'nın kapatma kararı aldı. Bu boğaz İran ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki 30 millik boşluk.  Bu boğazın önemi Dünyadaki petrol ve sıvı gazın yaklaşık yüzde 20'sinin bu boğazdan geçiyor olması. (3) Bu kararın kesinleşmesi sonucunda İran, yüzde 90'ı Çin'e giden kendi ihracatı üzerinde çok az etkisi olacağını bilerek, dünyanın büyük bölümüne petrol ve gaz akışını kesintiye uğratabilir.

Kapanmanın kaçınılmaz sonucunda, muhtemelen hali hazırda varil başına 75 dolar civarında olan küresel petrol fiyatlarında önemli bir artış olacak. Varil başına 100 doların bir kez daha gündeme gelmesi oldukça olası ve bunun sonuçlarını, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali başladığında, bu ölçekte ve daha fazla fiyat artışları biçiminde gördük.

Bu gelişme Türkiye’nin kontrol edemediği dış faktörlerin yol açtığı yeni bir enflasyon dalgasını körükleyecek ve enflasyonu daha da yukarı çekecektir. Bu durumda, yani TCMB’nin kontrolü dışındaki gelişmeler yüzünden, faiz oranlarının yükseltilmesi de çözüm olmayacaktır.

Petrol fiyatlarındaki bu artış zaten yavaşlamakta olan ekonomiyi daha da yavaşlatacak, bu da şirket iflaslarını ve giderek artmakta olan toplu işçi çıkarmalarını hızlandıracaktır.

Reel ekonomi dışında, petrol fiyatlarındaki büyük bir artış, ABD ile İran arasında İsrail'in de doğrudan dahil olduğu büyük bir düşmanlık ve diğer ülkelerin de işin içine çekilme potansiyeli borsayı da etkileyecek ve hisse fiyatlarında önemli düşüşler borsanın çakılmasıyla sonuçlanacaktır.

Savaş emekçiler ve halklar için çok kötü!

Kısaca, savaşlar işçiler, emekçiler, yoksullar, gençler, kadınlar ve çocuklar için çok kötü. Savaşlar, toplumun özellikle de bu kesimlerine karşı, insanlığa, doğaya karşı işlenen suçlardır. Savaşlarda özellikle de savaş sanayinde faaliyet gösteren silah şirketlerinin, yakıt temin eden petrol şirketlerinin kâr ettiği, savaşçı politikaları benimsemiş olan, özellikle de iktidarları sağlam olmayan egemenlerin milliyetçilik üzerinden siyasal rantlar sağlayabildikleri bir gerçek olsa da toplumun bir bütün olarak savaşlar nedeniyle kaybı çok büyüktür.

Savaşlar ölüm ve yıkıma neden oluyor, ticareti sekteye uğratıyor, bütçe açıklarına, yüksek enflasyona ve aşırı borçlanmaya neden oluyor. Kendi topraklarında savaş yaşayan ülkeler için bu durum genellikle tam bir ekonomik felaket anlamına gelirken, savaşlar diğer ülkelere de özellikle de coğrafi olarak savaş alanına en yakın olanlara da ilave maliyet yüklüyor. Rusya-Ukrayna savaşının başta temel gıda maddeleri ve enerji ürünleri olmak üzere Türkiye’ye önemli maliyetler yüklediği unutulmamalı. Benzer etkiler İsrail-İran savaşı sırasında da beklenmeli.

Yerle bir edilen Filistin unutulmamalı!

Eylül 2024’de yayınlanan BM Ticaret ve Kalkınma (UNCTAD) raporu, Gazze’de kişi başına gelirin düşmesi, yaygın yoksulluk ve artan işsizlik nedeniyle ciddi bir ekonomik krizin yaşandığını ortaya koyuyor. Öyle ki Gazze'nin milli geliri yüzde 81 oranında düşerek ekonomisini harabeye döndü. Rapor, 2008, 2012, 2014 ve 2021'deki önceki tüm askeri çatışmaların etkisini çok aşan ekonomik yıkımın ve ekonomik faaliyetlerdeki benzeri görülmemiş düşüşün dehşet verici boyutunu vurguluyor: Savaş enflasyonist baskılar, artan işsizlik ve dibe vuran gelirlerle birleşerek Filistinli hane halklarını ciddi şekilde yoksullaştırıyor.

2024'ün başlarında, sulama sistemleri, hayvan çiftlikleri, meyve bahçeleri, makineler ve depolama tesisleri de dahil olmak üzere Gazze'nin tarımsal varlıklarının yüzde 80 ila yüzde 96'sı yok edilerek bölgenin gıda üretim kapasitesini felce uğrattı ve zaten yüksek seviyelerde olan gıda yetersizliğini daha da kötüleştirdi. Yıkım özel sektörü de ağır bir şekilde etkiledi, Gazze ekonomisinin temel itici gücü olan işletmelerin yüzde 82'si hasar gördü ya da yıkıldı. Batı Şeria'da toplam 306 bin istihdam kaybı yaşandı ve savaş öncesi yüzde 12,9 olan işsizlik oranı yüzde 32’ye yükseldi. (4)

Dışardaki savaş içerdeki otoriterliği besliyor!

Meselenin bir diğer boyutu da dışarıdaki savaş ile içerdeki otoriterlik arasındaki zorunlu bağ. Yani dışarıda yürütülen savaş ile yurtiçindeki insanlık dışı uygulamalar, insan hakları ihlalleri, hak ve özgürlüklerin iyice kısıtlanması, hak arama eylemlerine izin verilmemesi arasında sıkı bir bağ mevcut. Bu da aslında savaşın ve militarizmin bir başka biçimi. Polis güçlerinin militarize edilmesi bunun somut bir örneği. Devlet savaşçı ve sömürgeleştirici bir emperyal güç haline geldiğinde, toplumsal kişilikteki aynı dürtüler kaçınılmaz olarak kendi halkına karşı bir silah olarak dönüyor.

Kaynaklar savaşa

Savaşlar sırasında kaynaklar öncelikle savaşa ayrılıyor. Nitekim başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde savaşlar için ayrılan askeri bütçeler devasa biçimde artırıldı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer bazı ülkeler isteyerek ya da istemeyerek askeri bütçelerini artırmak durumunda kalacaklar.

Bir başka anlatımla, savaş, neden olacağı devasa insani zarar ve doğa yıkımının yanı sıra, vergiler başta olmak üzere, kısıtlı kamusal kaynakların eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, işsizlik ve yoksullukla ve uyuşturucu kullanımıyla mücadeleye değil, savaş sanayine ayrılması, savaş baronlarının ve zenginlerinin daha da semirtilmesi demek. Bu yüzden savaşları zenginlerin dostu, buna karşılık yoksulların düşmanı olarak kabul etmek gerekiyor.

Kaynaklar ağırlıklı olarak savaşa ayrılınca iklim değişikliği ile mücadele, kamu hizmetlerinin finansmanı ve demokratikleşmenin sağlanması ve yoksullukla mücadele programlarına ayrılan kaynaklar keskin bir biçimde düşürülüyor.

Sonuç olarak

İsrail (ABD)- İran savaşı tarihsel bir dönüm noktasında olduğumuzu gösteriyor. Ya başta uluslararası işçi sınıfı olmak üzere, tüm dünya halkları savaşlara karşı çıkacağız ve dünyanın barış içinde bir arada yaşaması gereğini savunacağız ya da iklim yıkımı ve ekonomik krizler altında savaşlarla birlikte dünyanın yeni bir barbarlaşma sürecine girmesini izlemek durumunda kalacağız.

Dip notlar:

(1)  “How Representative Is the G7 of the World It's Trying to Lead?”, https://www.statista.com/chart/27687/g7-share-of-global-gdp-and-population (17 June 2025).

(2)  “Israel-Iran conflict set to dominate G7 summit”, https://www.bbc.com (15 June 2025).

(3)  “US asks China to stop Iran from closing Strait of Hormuz”, https://www.bbc.com (23 June 2025).

(4)  https://unctad.org/news/economic-crisis-worsens-occupied-palestinian-territory-amid-ongoing-gaza-conflict (12 September 2024).