21 Ocak 2018 Pazar

ÜLKER, KOÇ DIŞARI, EBRD İÇERİ…

ÜLKER, KOÇ DIŞARI, EBRD İÇERİ…
Mustafa Durmuş
19 Ocak 2018

Ülker Grubunun bir süredir yatırımlarını başta İngiltere olmak üzere dışarı kaydırdığı bilinirken, KOÇ Grubu da onursal başkanlarının ağzından artık Türkiye’den ziyade yurt dışında yatırım yapacaklarını (1) açıkladı.
Bu gelişmeleri OHAL koşullarında yatırımcının ekonomiye olan “güven duygusunu yitirmesiyle” ya da “bir gün el konulma biçimindeki gelecek kaygısıyla” açıklayabilirsiniz.
Diğer yandan Dünya Bankası kadar popülerliği olmasa da, EBRD adlı bir kuruluşun Türkiye’ye dönük ilgisinin de arttığı görülüyor.

EBRD: Geçen yıl yerli sermayenin en büyük yabancı yatırımcı ortağı
EBRD, Türkiye’deki yatırımların en büyük yabancı ortağı konumundaki bir Avrupa kalkınma bankası. Açılımı: Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası. Bu bankanın Yönetim Kurulu Başkanı Sir Suma Chakrabarti ve Murahhas Azası Arvird Tuerkner eşliğinde bir heyet dün, ülkedeki yatırımlarla ilgili olarak hem Hazine Müsteşarlığı ile hem de aralarında TÜSİAD, Koç, Sabancı ve T. İş Bankası yetkililerinin de bulunduğu bir grup özel sektör temsilcisi ile görüşmek üzere Türkiye’ye geldi (2).
Bankanın Türkiye’ye olan (özellikle de son dönemdeki) ilgisi oldukça yüksek. Öyle ki 2009 yılından bu yana ülkede 10 milyar avroluk yatırım yapmış. Bu yatırımların yüzde 97’si özel sektör firmalarıyla ortaklık biçiminde yapılmış (3).
Yatırım yapılan projelerin çok büyük bir kısmının enerji ve ulaştırma (örneğin İstanbul Metrosu Projesi) gibi alt yapı projeleri olması dikkat çekici. Ayrıca Bankanın şehir hastaneleri, medikal sektör ve sermaye piyasasına da yatırımları var.
Türkiye’nin geçen yılın durgun geçen yatırım iklimindeki en büyük yatırım ortağı da bu banka olmuş. Çünkü 51 projeye yatırım yaparak 1,6 milyar avro sağlamış (4).
İlginçtir ki Ülker ve Koç gibi ülkenin en büyük grupları yeni yatırımlarını ülke dışına kaydırırken, bu banka hem ülkenin son derece kârlı ve gelecek vadeden enerji ve alt yapı hem de sermaye yoğun ve kârlılık oranı çok yüksek olan sağlık hizmetine yatırım yapıyor. Bunu yaparken de OHAL, demokrasi gibi konulara takılmıyor.

Yabancı yatırımcı yüksek ve sürdürülebilir kâr varsa geliyor
Bu yatırımlar yabancı yatırımcılar açısından son derece akılcı yatırımlar. Zira ülkede yüksek büyüme hedeflerini önüne koymuş bir siyasal ve ekonomik irade mevcut ve bu konuda her türlü sosyal maliyete (iş kazaları ve ekolojik tahribat gibi) rağmen ısrar ediyor.
Diğer taraftan böyle bir yüksek büyümenin ancak yeterli miktarda ve kesintiye uğramaması gereken bir enerji ile gerçekleştirilebileceği de çok açık. İşte sorun tam da burada kendini gösteriyor. Çünkü böyle bir büyüme için gerekli olan enerjinin şu anda sadece yüzde 26’sı yerli olarak sağlanabiliyor (5).
Ülkenin kullandığı temel enerji biçimi olan petrol ve doğal gazın yüzde 90’ını dışarıdan ithalat yoluyla sağlanıyor ki bu durum kronik cari açık sorununu daha da kötüleştirirken, zaman zaman tıkanmalara ve sermaye birikimi kesintisine de neden oluyor. Bu yüzden sistem bu sorunu aşmak için her yolu deniyor.

Yayılmacı politikalar “yapılabilir” değil
Yeni petrol kaynaklarına ulaşmak Orta Doğu’nun sert jeopolitik ikliminde mümkün görünmüyor. Bu yöndeki askeri dâhil tüm girişimler bölgedeki ulusal hareketlerin direnci ve yine bölgedeki faal küresel güçlerin tepkisi nedeniyle son derece riskli bir hale gelince geriye asıl olarak içerde yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynaklarını (HES’ler, RES’ler ve jeo termal enerji kaynakları gibi) geliştirmek kalıyor.
Bu nedenle de ülkedeki hâkim iktidar bloku bir süredir enerji ve alt yapı politikalarını bu ihtiyaca bağlı olarak yürütüyor. Bu modelde aktör olarak yer alan şirketler ise daha çok siyasal iktidara yakın şirketler arasından seçilince, bu pastadan Koç gibi şirketlere pek pay kalmadığından bu şirketler yeni kârlarını dışarıda yatırım yaparak yaratma yolunu seçiyorlar.

Cazip “Kamu-Özel Ortaklığı Projeleri / KÖO'ler”:
Sözü edilen bu milyarlarca dolarlık yatırım için eldeki yerli tasarruflar yeterli olmadığından, yabancı kaynağa ihtiyaç duyuluyor, bu noktada da EBRD gibi yatırım ortağı finansörler, fonlayıcılar ya da yatırımcılar devreye giriveriyor. Ayrıca bu projeler son derece cazip zira “Kamu - Özel Ortaklığı ya da İşbirliği Modeliyle” yapılıyorlar. Bu model altında yüksek kârlar elde ederken, Hazine garantileriyle ve doğrudan ve koşullu yükümlülüklerle korunuyorlar.
Diğer taraftan bu projelerle ilgili olarak; ölçeklerinin optimal büyüklüğün çok üzerinde olması, maliyetlerinin normal kamusal finansman maliyetinden çok yüksek olması, dışarıya olan borçlanmayı artırması, yüksek faiz oranlarından borçlanılması, “kazan-kazan” biçiminde sunulsalar da, kazananın sadece yerli/yabancı sermaye kuruluşları olduğu, “doğrudan ve koşullu yükümlülükler” adı verilen ve bütçelerde gösterilmeyerek gizlenen riskler nedeniyle ortaya çıkan zararın ilerde kamuya yıkılması gibi nedenlerle, kaybedenin halk olduğu bu köşede yeterince yazıldı.
Bir kez daha hatırlatalım. Bu model ile yapılmakta olan sadece 4 büyük alt yapı projesi ve 20 şehir hastanesi için bu doğrudan ve koşullu yükümlülükler gereği önümüzdeki 25 yıl boyunca bunu yapan şirketlere, kamu bütçesinden toplamda 79,5 milyar avro ödenecek (6). Bu ödemeler bizden alınacak vergilerle yapılacak.

Şehir Hastanelerinin yatırım ortağı
EBRD sadece enerji, ulaştırma alt yapı projelerine değil, sağlık sektörüne, şehir hastanelerine de yatırım yapıyor. Örneğin 2015 yılından beri 9 büyük şehir hastanesine (14,000 yatak) finansman sağladığı gibi, Bilkent Şehir Hastanesi için tasarım, inşaat, ekipman ve bakım adı altında 494,5 milyar avroluk bir de kredi vermiş (7).

Model İngiltere’de iflas etti!
Buna karşılık kamu-özel ortaklığı ya da işbirliği modelinin Avrupa’da çöktüğü ileri sürülüyor. İngilizlerin yıllar önce bu modelin yürütülmesi için oluşturdukları Carillion adlı şirket (bu bizde sağlık alanında oluşturulan ve son derece tartışmalara konu olan Kamu Hastane Birlikleri’ne benziyor) bu Pazartesi günü iflas etti.
Dün İngilizlerin The Guardian Gazetesi’nde yer alan bir habere göre (8), İngiliz Ulusal Denetim Bürosu bu projelerle ilgili bir rapor yayımladı. Bu raporda 716 KÖO Projesinin kamu açısından finansal bir fayda sağlamadığı, tersine bu yöntemle sağlanan proje finansmanının normal kamusal finansmandan yüzde 40 daha maliyetli olduğu ileri sürüldü. Dahası rapora göre, tıpkı bizde olduğu gibi, İngiliz vergi mükellefleri önümüzdeki 25 yıl boyunca bu projeler için özel sektöre toplamda 200 milyar pound ödeyecekler.
Bu nedenle de bu projelerin durdurulması ve Carillon firması üst yöneticilerine ödenen milyonlarca poundluk primlerin geri alınması gündemde. Diğer yandan sadece birkaç en büyük KÖO projesinin kamulaştırması bile en az 2 milyar pounda mal olacak.
İşte bu nedenle de KÖO projeleri sonucunda doğan borçların meşru olmadığı ve bunların reddedilmesi gerektiğini ileri sürülüyor (9). Ve böyle bir reddiye halk nezdinde karşılık bularak mevcut iktidarı daha da zayıflatırken, muhalefetin daha da güçlenmesini sağlıyor.
……………..
(1) 
http://www.haberturk.com/…/1801158-rahmi-koc-turkiyede-kafi….
(2) 
http://www.ebrd.com/…/2…/ebrd-pres_dent-to-v_s_t-turkey.html.
(3) 
http://www.ebrd.com/news/2018/ebrd-pres
(4) 
http://www.ebrd.com/news/2018/ebrd-
(5) 
http://www.ebrd.com/news/2018/ebrd-welcomes-turkeys-nat
(6) 
http://uemek.blogspot.com.tr/…/kamu-ozel-isbirligi-koi.html .
(7) 
http://www.ebrd.com/news/2017/ebrd-f
(8) 
https://www.theguardian.com/…/taxpayers-to-foot-200bn-bill-…
(9) George Monbiot, “The bill for PFI contracts is an outrage. Let us refuse to pay this odious debt”, 
https://www.theguardian.com/…/pfi-private-finance-refuse-de…, 22 Kasım 2010.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder