Savunma
(!) Örgütü NATO Kimi Savunuyor?
Mustafa Durmuş
15 Temmuz 2026
Bugün, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin 10.
yıldönümü. Darbe girişiminin sırasında, başta iktidar çevreleri olmak üzere,
birçok insan, bu girişimin “FETÖ Terör Örgütü” tarafından yapıldığına, ancak
arkasındaki asıl gücünse Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO olduğuna
neredeyse emindi.
Ne gariptir ki 10 yıl sonra, 7-8 Temmuz’da, aynı ABD’nin
Başkanı D. Trump, NATO toplantısı için Ankara’ya geldiğinde siyasal iktidar
tarafından en üst düzeyde ağırlandı, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (FSM) ABD bayrağının
renkleriyle ışıklandırıldı. Ankara kendi halkına yasaklanırken, yüzlerce
protestocu gözaltına alındı, bunlardan bazıları tutuklandı.
Yani “ABD’nin darbe girişiminde rolü olduğu” iddiası
unutulduğu gibi, dünyanın gözü önünde çok abartılı bir Amerikan güzellemesi
yapıldı. Oysa aynı Trump NATO görüşmeleri sürerken, Ankara’dan İran’a yeniden
saldırı emri vererek, Türkiye’yi hiç de takmadığını gösterdi.
Ateşkes sürerken toplanan NATO zirvesi
NATO zirvesine gelince; ABD/İsrail-İran savaşına bir
anlaşma ile ara verildiği bir anda (7-8 Temmuz tarihlerinde), 32 NATO devlet
başkanı ve kilit ortakları, NATO 3.0 adı verilen bir vizyon çerçevesinde
İttifak’ın 36. zirvesi için başkent Ankara’da bir araya geldiler.
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından ortaya
atılan bu vizyona göre; Avrupa kendi konvansiyonel savunması için birincil
sorumluluğu üstlenecek. Böylece ABD, Avrupa’nın başlıca silah tedarikçisi ve
NATO’nun nükleer caydırıcılığının sağlayıcısı olarak konumlanırken, başka
bölgelerdeki savaşçı politikalarına odaklanma imkânı bulacak.
Nitekim, NATO müttefikleri toplamda 50 milyar dolardan
fazla tutarda yeni askeri alımlar yapacaklarını açıkladılar. (Silah satışı
yapacak olan ABD’li şirketler arasında dünya devleri olan Northrop Grumman ve
Lockheed Martin de bulunuyor).
Zirve sonrası yayınlanan ortak bildiride en dikkat
çekici başlıklardan biri savunma sanayii konusunda: müttefikler 50 milyar
doların üzerinde yeni savunma tedariki ve ortak projeler için taahhütte
bulunurken, savunma ticaretindeki engellerin kaldırılması ve ortak üretim
kapasitesinin artırılması hedefi de açık şekilde ifade edildi. Bu yaklaşım,
NATO'nun yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda ortak bir askeri üretim
ekosistemi oluşturma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu da “askeri sanayi
kompleksi” kavramının küreselleştirilerek genişletileceği anlamına geliyor ki
bu durum insanlık ve doğa için çok ciddi bir tehlike oluşturuyor.
F-35 Muamması sürerken zirve için harcanan
11,6 milyar TL
Türkiye açısından gelişmeler gerek ABD'nin gerekse
Avrupalı müttefiklerin uyguladıkları silah ambargolarının kaldırılması yönünde
bir irade bildirimi olarak kayıtlara geçti. Türkiye-ABD ilişkilerinde uzun
süredir kriz başlığı olan F-35 dosyası konusunda ise zirveden (Trump’ın verdiği
sözler dışında), sorunun çözüldüğüne dair somut bir sonuç çıkmadı. Buna
karşılık Türkiye kutusunu bile açmadığı S-400’leri bir üçüncü ülkeye satma
kararı aldı.
Diğer yandan, NATO zirvesi için genel bütçeden 11,6
milyar TL’ye varan bir harcama yapıldı. Buna Ankara Büyük Şehir Belediyesi tarafından
yapılan reklam pano harcamaları dahil değil. Keza, Trump’ın daha önce yaptığı
dayatma sonucunda, üye ülkelerin 2030 yılına kadar askeri harcamalarını
GSYH’lerinin %5’ine kadar yükseltmeleri doğrultusunda alınan karar, diğer
ülkeler gibi Türkiye ekonomisini de halkı da çok zora sokacak. Çünkü bu bizim
vergilerimizden ve/veya kesintiye uğratılan sosyal harcamalardan karşılanacak.
NATO harcamaları iktidar açısından turnusol kâğıdı
gibi bir işlev gördü. Öyle ki yapılan ve daha da yapılacak olan bu harcamalar, kendi
milyonlarca asgari ücretlisine Temmuz’da zam yapmayan, en az 5,1 milyon en
düşük ücret alan işçi emeklisine ise sadece 3,552 TL zammı layık gören
iktidarın, gerçekte kimi temsil ettiğinin ve halkına ne kadar değer verdiğini
de bir göstergesi.
Nüfusunun %80’inin ABD karşıtı olduğu bir ülkede bu
kadar açıktan ABD ve NATO’ya destek vermek, kendi tabanı da dahil tüm toplumu
artık hiç umursamamak anlamına geliyor. Bu da otoriter rejimin önümüzdeki
süreçte neye dönüşmekte olduğunun bir göstergesi olabilir.
NATO nedir, nasıl ortaya çıktı?
Hafızamızı tazeleyelim: NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 32 Kuzey Amerika ve Avrupa ülkesinden oluşan siyasi ve askeri bir ittifak. 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasıyla kurulan bu örgüte Türkiye 18 Şubat 1952 tarihinde katıldı.
Bu örgütün temel amacının, “kolektif savunma yoluyla
üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini korumak” olduğu ileri sürülüyor.
İttifakın temel taşı olan 5. maddeye göre, “Avrupa veya Kuzey Amerika’daki bir
veya daha fazla üye devlete yönelik silahlı bir saldırı, tüm üye devletlere
yönelik bir saldırı olarak kabul edilir”. Keza, “saldırganlığı caydırmak
amacıyla siber ve uzay savunmasının yanı sıra nükleer, konvansiyonel ve
balistik füze yeteneklerinin bir karışımı uygulamaya sokulur”. Ayrıca, “küresel
istikrarı teşvik etmek amacıyla kriz önleme faaliyetlerinde bulunmak ve üye
olmayan devletlerle ortaklık kurmak, NATO’nun hedefleri arasındadır”. (1)
Aslında NATO, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından,
batılı kapitalist ülkelerin Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı siyasi ve
askeri bir ittifakı olarak kuruldu.
“Sovyetler Birliği’ni dışarıda,
Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak”
Örgütün kurucu üyeleri; Amerika Birleşik Devletleri,
Kanada ve Portekiz’deki Salazar diktatörlüğü de dahil olmak üzere Batı
Avrupa’dan 10 devletti. İttifakın ilk genel sekreteri Baron Hastings Ismay,
ittifakın amacını açıkça şöyle ifade etmişti: “Sovyetler Birliği’ni dışarıda,
Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak.”
İngiltere,
Fransa ve Belçika daha önce benzer bir anlaşma imzalamışlardı, ancak bir araya
gelseler bile, Sovyetler Birliği’ne ya da gelecekte yeniden güçlenecek
Almanya’ya karşı koyamazlardı. Her biri birer sömürge imparatorluğu olan bu
gerileyen güçler, dünyadaki statülerini korumak için 1945 sonrası dünyanın en
büyük gücü olan ABD ile bir ittifaka ihtiyaç duyuyorlardı. İkinci Dünya
Savaşı’ndaki zaferin hemen ardından, ABD’nin, ellerindeki sömürge
imparatorluklarını almak istemesinden de endişeliydiler. (2)
NATO küresel hale geliyor
Diğer yandan, günümüzde, NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa
ile sınırlı kalmayıp Asya’da varlığını genişletiyor: Japonya ve Güney Kore gibi
yeni ortak ülkeleri bünyesine katarak Hint-Pasifik bölgesine ilerliyor ve Çin
ile bir çatışma arayışında. ABD ve diğer NATO üye ülkelerinin askeri
harcamaları rekor seviyelere tırmanıyor. Silah tedarikçileri kârlarını
artırırken, devasa silahlanma maliyetleri halkların sırtına yükleniyor. Aşırı genişleme,
toplumsal kargaşa ve gerginliğin tırmanma riski, bu genişlemeci güç
politikasının belirgin özelliği.
Tüm bunlar, ittifakın meşruiyetini daha önce
görülmemiş bir şekilde sorgulatıyor. Şöyle ki, NATO’nun kuruluşundan kanlı
geçmişine ve günümüze kadar uzanan aşağıda özetlenen üç büyük efsane söz konusu
(3):
(i) Savunma ve uluslararası hukuk efsanesi:
NATO’nun “bir savunma ittifakı olduğu” durmadan tekrarlanan bir anlatıdır.
Ancak tarihine bakıldığında şunu görmek mümkün: Ne NATO’nun kurulduğu dönemde,
karşılıklı savunma ana odak noktasıydı ne de son on yıllarda NATO’nun
sergilediği tutumda savunma odaklı bir yaklaşımdan söz edilebilir. NATO, Soğuk
Savaş döneminde “stay behind” grupları (Gladyo) aracılığıyla kendi darbe
mekanizmalarına güveniyordu. Bunlar, darbeler dâhil olmak üzere, NATO üyeliğini
sorgulayan sol muhalif siyasi güçlerin iktidara gelmesini aktif olarak
engellemek için terörist yöntemlere de başvurmaktan çekinmediler.
Kısaca NATO bir savunma örgütü değil, emperyalizmin
savaş örgütüdür!
(ii) Demokrasi ve hukukun üstünlüğü
efsanesi: Tüzüğüne göre; NATO üyeleri “demokrasi, bireysel özgürlük
ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı olarak halklarının özgürlüğünü, ortak
mirasını ve medeniyetini korumaya” kararlıdır. Ancak bu, 1949 yılında bile
apaçık bir yalandı. ABD’nin başından beri diktatörlükler ve faşist rejimlerle
anlaşmalar yaptığı yer sadece Latin Amerika değildi. Avrupa’da da NATO
müttefikleri arasında yer alanlar da sadece liberal demokrasiler değildi.
Öyle ki, ABD, İspanya’nın faşist diktatörü Franco ile
ikili güvenlik anlaşmaları imzaladı; Portekiz’in faşist diktatörlüğü ise NATO’nun
kurucu üyelerinden biridir. Diktatör Salazar’ın gizli polisi, muhalifleri
işkenceyle öldürürken ve Portekiz kolonilerinde toplama kampları kurarken, ABD,
Portekiz’i demokratlar topluluğuna dâhil etti.
Son olarak, Türkiye’de yapılan 12 Eylül 1980 askeri
darbesinin ardından binlerce siyasi tutuklu işkence gördü. 650.000 siyasi
tutuklama, 7.000 idam cezası talebi, 571 idam cezası hükmü verildi ve 50 idam
infaz edildi, ayrıca işkence sonucu en az 171 kişi öldürüldü. O dönemde de
bugün de Türkiye hâlâ NATO üyeliğini koruyor. Askeri darbe sonrasında bile, ABD
ve müttefiklerinden kapsamlı askeri yardım alıyor. Bugün Türkiye NATO
tarafından Rusya, Çin ve İran’a karşı bir ileri karakol muamelesi görüyor.
Yani NATO, otoriter rejimlerle ve askeri diktatörlükler
ve/veya faşist diktatörlüklerle iş birliği içinde olan ve onları destekleyen
bir örgüttür!
(iii) Değerler ve insan hakları topluluğu
efsanesi: “Ortak değerlerimiz (bireysel özgürlük, insan
hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü) bizi birleştiriyor.” NATO, 2022
Stratejik Konsepti’nde kendini bu şekilde bir değerler topluluğu olarak
tanıtıyor.
Oysa ABD’nin Rhode Island eyaletindeki ünlü Brown
Üniversitesi, yalnızca son 20 yıl içinde ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü
savaşlar nedeniyle 4,5 milyon kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Yani
NATO, insan haklarını koruyan bir topluluk değil, aksine NATO, üyelerinin
işlediği insan hakları ihlallerine karşı koruyucu bir şemsiye görevi görüyor.
Ve bu ihlal, hiçbir şekilde sadece kitlesel silahlanma diktatörlüğü altında
sosyal insan haklarının ihlaliyle sınırlı değil. Aksine, NATO, üye devletleri
tarafından işlenen savaş suçlarına karşı cezasızlık politikası izliyor.
Yani NATO, insan haklarını koruyan değil, ihlal eden
rejimleri destekleyen bir örgüttür!
Kuruluşundan 77 yıl sonra bugün, bu askeri ittifak,
küresel genişlemesi ve çatışmalarıyla dünyayı hiç olmadığı kadar üçüncü bir
dünya savaşının eşiğine sürüklediği gibi, askeri harcamalarda yarattığı patlama
ve küresel ısınmaya neden olan savaşçı politikalarıyla halkları
yoksullaştırıyor, doğayı tahrip ediyor.
Türkiye’nin durumu: Aşırı büyük” savunma”
bütçesi
NATO içinde ikinci büyük orduya sahip bulunan Türkiye’de,
toplam büyüklüğü 18 trilyon 929 milyar TL olan 2026 Yılı Merkezi Yönetim
Bütçesinden, 2,5 trilyon TL ile savunma harcamalarına ayrılan pay %12,3’ü
buluyor. Böylece, savunma harcamaları artık faiz harcamalarından sonra ikinci
en büyük harcama kalemi ve bu haliyle eğitim harcamalarının da üstünde. (4)
Yani ülke olarak savaşçı politikalara gereğinden fazla
para harcıyoruz. Ayrıca savunma adı altında tam olarak neyi, neden
savunduğumuzu ve önemli olduğunu düşündüğümüz her şeyi savunma kapasitesine
sahip olmak için neye harcama yapmamız gerektiğini de bilmiyoruz.
Büyük servetleri mi savunuyoruz, demokratik
kurumlarımızı mı savunuyoruz, bu ülkenin halklarını mı savunuyoruz, yoksa
sınırlarını mı savunuyoruz?
Altyapımızı mı savunuyoruz, savunma kapasitemizi mi
savunuyoruz? Bunu tam olarak, biliyor muyuz?
F-35’lere odaklandığımız bir anda, ülkenin çeşitli
bölgelerine düşen yabancı menşeli İHA ve SİHA’ları ya da İran tarafından
atıldığı ileri sürülen füzelerin kendi imkanlarımızla imha edilememesini nasıl
açıklayabiliriz?
Sonuç olarak
Savunma stratejisi, tek başına silah satın almak,
silahlı kuvvetleri istihdam etmek veya hatta onları sahaya sürmekle ilgili
değildir ve asla da olamaz; çünkü bunlar yalnızca en uç durumlarda gerçekleşir
ve bu da stratejinin başarısız olduğu anlamına gelir. Savunma stratejisi, neyin
değerli olduğunu, onu nasıl korumamız gerekebileceğini ve bu varlıkların
güvenliğini sağlamak için gerekli olan tüm eylemleri tanımlamakla başlar.
Keza, savunmaya harcanacak kaynaklar sınırsız
değildir. Bu bağlamda, savunmaya harcanan bunca kaynak sadece israf değil, aynı
zamanda ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlama, ekolojiyi ve istihdamı koruma,
yoksulluğu azaltma ve sosyal refahı artırma gibi, toplumun birincil hedeflerini
feda etmek anlamına da gelmektedir.
Oysa
Dünyanın, insanlığın ve doğanın; eşitliğe, sosyal adalete, barışa, refaha ve
huzura, yani sosyalizme ihtiyacı var. Bu
nedenle doğru tavır; NATO’nun önüne kırmızı halkı sermek değil, onun ortadan
kaldırılmasını talep etmektir.
Dip notlar:
(1) https://www.nato.int/en/what-is-nato (10
Temmuz 2026).
(2) https://mronline.org/2024/04/11/nato-75th-anniversary-a-guarantor-of-war (Temmuz
2026).
(3) https://mronline.org/2024/06/05/the-three-great-myths-of-nato (5
Haziran 2024).
(4) 2026
Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ve Bağlı Cetveller.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder