Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2026 Çarşamba

NATO Zirvesi

 

Savunma (!) Örgütü NATO Kimi Savunuyor?

Mustafa Durmuş

15 Temmuz 2026


Bugün, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin 10. yıldönümü. Darbe girişiminin sırasında, başta iktidar çevreleri olmak üzere, birçok insan, bu girişimin “FETÖ Terör Örgütü” tarafından yapıldığına, ancak arkasındaki asıl gücünse Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO olduğuna neredeyse emindi.

Ne gariptir ki 10 yıl sonra, 7-8 Temmuz’da, aynı ABD’nin Başkanı D. Trump, NATO toplantısı için Ankara’ya geldiğinde siyasal iktidar tarafından en üst düzeyde ağırlandı, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (FSM) ABD bayrağının renkleriyle ışıklandırıldı. Ankara kendi halkına yasaklanırken, yüzlerce protestocu gözaltına alındı, bunlardan bazıları tutuklandı.

Yani “ABD’nin darbe girişiminde rolü olduğu” iddiası unutulduğu gibi, dünyanın gözü önünde çok abartılı bir Amerikan güzellemesi yapıldı. Oysa aynı Trump NATO görüşmeleri sürerken, Ankara’dan İran’a yeniden saldırı emri vererek, Türkiye’yi hiç de takmadığını gösterdi.

Ateşkes sürerken toplanan NATO zirvesi

NATO zirvesine gelince; ABD/İsrail-İran savaşına bir anlaşma ile ara verildiği bir anda (7-8 Temmuz tarihlerinde), 32 NATO devlet başkanı ve kilit ortakları, NATO 3.0 adı verilen bir vizyon çerçevesinde İttifak’ın 36. zirvesi için başkent Ankara’da bir araya geldiler.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından ortaya atılan bu vizyona göre; Avrupa kendi konvansiyonel savunması için birincil sorumluluğu üstlenecek. Böylece ABD, Avrupa’nın başlıca silah tedarikçisi ve NATO’nun nükleer caydırıcılığının sağlayıcısı olarak konumlanırken, başka bölgelerdeki savaşçı politikalarına odaklanma imkânı bulacak.

Nitekim, NATO müttefikleri toplamda 50 milyar dolardan fazla tutarda yeni askeri alımlar yapacaklarını açıkladılar. (Silah satışı yapacak olan ABD’li şirketler arasında dünya devleri olan Northrop Grumman ve Lockheed Martin de bulunuyor).

Zirve sonrası yayınlanan ortak bildiride en dikkat çekici başlıklardan biri savunma sanayii konusunda: müttefikler 50 milyar doların üzerinde yeni savunma tedariki ve ortak projeler için taahhütte bulunurken, savunma ticaretindeki engellerin kaldırılması ve ortak üretim kapasitesinin artırılması hedefi de açık şekilde ifade edildi. Bu yaklaşım, NATO'nun yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda ortak bir askeri üretim ekosistemi oluşturma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu da “askeri sanayi kompleksi” kavramının küreselleştirilerek genişletileceği anlamına geliyor ki bu durum insanlık ve doğa için çok ciddi bir tehlike oluşturuyor.

F-35 Muamması sürerken zirve için harcanan 11,6 milyar TL

Türkiye açısından gelişmeler gerek ABD'nin gerekse Avrupalı müttefiklerin uyguladıkları silah ambargolarının kaldırılması yönünde bir irade bildirimi olarak kayıtlara geçti. Türkiye-ABD ilişkilerinde uzun süredir kriz başlığı olan F-35 dosyası konusunda ise zirveden (Trump’ın verdiği sözler dışında), sorunun çözüldüğüne dair somut bir sonuç çıkmadı. Buna karşılık Türkiye kutusunu bile açmadığı S-400’leri bir üçüncü ülkeye satma kararı aldı.

Diğer yandan, NATO zirvesi için genel bütçeden 11,6 milyar TL’ye varan bir harcama yapıldı. Buna Ankara Büyük Şehir Belediyesi tarafından yapılan reklam pano harcamaları dahil değil. Keza, Trump’ın daha önce yaptığı dayatma sonucunda, üye ülkelerin 2030 yılına kadar askeri harcamalarını GSYH’lerinin %5’ine kadar yükseltmeleri doğrultusunda alınan karar, diğer ülkeler gibi Türkiye ekonomisini de halkı da çok zora sokacak. Çünkü bu bizim vergilerimizden ve/veya kesintiye uğratılan sosyal harcamalardan karşılanacak.

NATO harcamaları iktidar açısından turnusol kâğıdı gibi bir işlev gördü. Öyle ki yapılan ve daha da yapılacak olan bu harcamalar, kendi milyonlarca asgari ücretlisine Temmuz’da zam yapmayan, en az 5,1 milyon en düşük ücret alan işçi emeklisine ise sadece 3,552 TL zammı layık gören iktidarın, gerçekte kimi temsil ettiğinin ve halkına ne kadar değer verdiğini de bir göstergesi.

Nüfusunun %80’inin ABD karşıtı olduğu bir ülkede bu kadar açıktan ABD ve NATO’ya destek vermek, kendi tabanı da dahil tüm toplumu artık hiç umursamamak anlamına geliyor. Bu da otoriter rejimin önümüzdeki süreçte neye dönüşmekte olduğunun bir göstergesi olabilir.

NATO nedir, nasıl ortaya çıktı?


Hafızamızı tazeleyelim: NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 32 Kuzey Amerika ve Avrupa ülkesinden oluşan siyasi ve askeri bir ittifak. 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasıyla kurulan bu örgüte Türkiye 18 Şubat 1952 tarihinde katıldı.

Bu örgütün temel amacının, “kolektif savunma yoluyla üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini korumak” olduğu ileri sürülüyor. İttifakın temel taşı olan 5. maddeye göre, “Avrupa veya Kuzey Amerika’daki bir veya daha fazla üye devlete yönelik silahlı bir saldırı, tüm üye devletlere yönelik bir saldırı olarak kabul edilir”. Keza, “saldırganlığı caydırmak amacıyla siber ve uzay savunmasının yanı sıra nükleer, konvansiyonel ve balistik füze yeteneklerinin bir karışımı uygulamaya sokulur”. Ayrıca, “küresel istikrarı teşvik etmek amacıyla kriz önleme faaliyetlerinde bulunmak ve üye olmayan devletlerle ortaklık kurmak, NATO’nun hedefleri arasındadır”. (1)

Aslında NATO, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından, batılı kapitalist ülkelerin Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı siyasi ve askeri bir ittifakı olarak kuruldu.

“Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak”

Örgütün kurucu üyeleri; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Portekiz’deki Salazar diktatörlüğü de dahil olmak üzere Batı Avrupa’dan 10 devletti. İttifakın ilk genel sekreteri Baron Hastings Ismay, ittifakın amacını açıkça şöyle ifade etmişti: “Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları zapt altında tutmak.”

 İngiltere, Fransa ve Belçika daha önce benzer bir anlaşma imzalamışlardı, ancak bir araya gelseler bile, Sovyetler Birliği’ne ya da gelecekte yeniden güçlenecek Almanya’ya karşı koyamazlardı. Her biri birer sömürge imparatorluğu olan bu gerileyen güçler, dünyadaki statülerini korumak için 1945 sonrası dünyanın en büyük gücü olan ABD ile bir ittifaka ihtiyaç duyuyorlardı. İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferin hemen ardından, ABD’nin, ellerindeki sömürge imparatorluklarını almak istemesinden de endişeliydiler. (2)

NATO küresel hale geliyor

Diğer yandan, günümüzde, NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa ile sınırlı kalmayıp Asya’da varlığını genişletiyor: Japonya ve Güney Kore gibi yeni ortak ülkeleri bünyesine katarak Hint-Pasifik bölgesine ilerliyor ve Çin ile bir çatışma arayışında. ABD ve diğer NATO üye ülkelerinin askeri harcamaları rekor seviyelere tırmanıyor. Silah tedarikçileri kârlarını artırırken, devasa silahlanma maliyetleri halkların sırtına yükleniyor. Aşırı genişleme, toplumsal kargaşa ve gerginliğin tırmanma riski, bu genişlemeci güç politikasının belirgin özelliği.

Tüm bunlar, ittifakın meşruiyetini daha önce görülmemiş bir şekilde sorgulatıyor. Şöyle ki, NATO’nun kuruluşundan kanlı geçmişine ve günümüze kadar uzanan aşağıda özetlenen üç büyük efsane söz konusu (3):

(i) Savunma ve uluslararası hukuk efsanesi: NATO’nun “bir savunma ittifakı olduğu” durmadan tekrarlanan bir anlatıdır. Ancak tarihine bakıldığında şunu görmek mümkün: Ne NATO’nun kurulduğu dönemde, karşılıklı savunma ana odak noktasıydı ne de son on yıllarda NATO’nun sergilediği tutumda savunma odaklı bir yaklaşımdan söz edilebilir. NATO, Soğuk Savaş döneminde “stay behind” grupları (Gladyo) aracılığıyla kendi darbe mekanizmalarına güveniyordu. Bunlar, darbeler dâhil olmak üzere, NATO üyeliğini sorgulayan sol muhalif siyasi güçlerin iktidara gelmesini aktif olarak engellemek için terörist yöntemlere de başvurmaktan çekinmediler.

Kısaca NATO bir savunma örgütü değil, emperyalizmin savaş örgütüdür!

(ii) Demokrasi ve hukukun üstünlüğü efsanesi: Tüzüğüne göre; NATO üyeleri “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı olarak halklarının özgürlüğünü, ortak mirasını ve medeniyetini korumaya” kararlıdır. Ancak bu, 1949 yılında bile apaçık bir yalandı. ABD’nin başından beri diktatörlükler ve faşist rejimlerle anlaşmalar yaptığı yer sadece Latin Amerika değildi. Avrupa’da da NATO müttefikleri arasında yer alanlar da sadece liberal demokrasiler değildi.

Öyle ki, ABD, İspanya’nın faşist diktatörü Franco ile ikili güvenlik anlaşmaları imzaladı; Portekiz’in faşist diktatörlüğü ise NATO’nun kurucu üyelerinden biridir. Diktatör Salazar’ın gizli polisi, muhalifleri işkenceyle öldürürken ve Portekiz kolonilerinde toplama kampları kurarken, ABD, Portekiz’i demokratlar topluluğuna dâhil etti.

Son olarak, Türkiye’de yapılan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından binlerce siyasi tutuklu işkence gördü. 650.000 siyasi tutuklama, 7.000 idam cezası talebi, 571 idam cezası hükmü verildi ve 50 idam infaz edildi, ayrıca işkence sonucu en az 171 kişi öldürüldü. O dönemde de bugün de Türkiye hâlâ NATO üyeliğini koruyor. Askeri darbe sonrasında bile, ABD ve müttefiklerinden kapsamlı askeri yardım alıyor. Bugün Türkiye NATO tarafından Rusya, Çin ve İran’a karşı bir ileri karakol muamelesi görüyor.

Yani NATO, otoriter rejimlerle ve askeri diktatörlükler ve/veya faşist diktatörlüklerle iş birliği içinde olan ve onları destekleyen bir örgüttür!

(iii) Değerler ve insan hakları topluluğu efsanesi: “Ortak değerlerimiz (bireysel özgürlük, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü) bizi birleştiriyor.” NATO, 2022 Stratejik Konsepti’nde kendini bu şekilde bir değerler topluluğu olarak tanıtıyor.

Oysa ABD’nin Rhode Island eyaletindeki ünlü Brown Üniversitesi, yalnızca son 20 yıl içinde ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü savaşlar nedeniyle 4,5 milyon kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Yani NATO, insan haklarını koruyan bir topluluk değil, aksine NATO, üyelerinin işlediği insan hakları ihlallerine karşı koruyucu bir şemsiye görevi görüyor. Ve bu ihlal, hiçbir şekilde sadece kitlesel silahlanma diktatörlüğü altında sosyal insan haklarının ihlaliyle sınırlı değil. Aksine, NATO, üye devletleri tarafından işlenen savaş suçlarına karşı cezasızlık politikası izliyor.

Yani NATO, insan haklarını koruyan değil, ihlal eden rejimleri destekleyen bir örgüttür!

Kuruluşundan 77 yıl sonra bugün, bu askeri ittifak, küresel genişlemesi ve çatışmalarıyla dünyayı hiç olmadığı kadar üçüncü bir dünya savaşının eşiğine sürüklediği gibi, askeri harcamalarda yarattığı patlama ve küresel ısınmaya neden olan savaşçı politikalarıyla halkları yoksullaştırıyor, doğayı tahrip ediyor.

Türkiye’nin durumu: Aşırı büyük” savunma” bütçesi

NATO içinde ikinci büyük orduya sahip bulunan Türkiye’de, toplam büyüklüğü 18 trilyon 929 milyar TL olan 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinden, 2,5 trilyon TL ile savunma harcamalarına ayrılan pay %12,3’ü buluyor. Böylece, savunma harcamaları artık faiz harcamalarından sonra ikinci en büyük harcama kalemi ve bu haliyle eğitim harcamalarının da üstünde. (4)

Yani ülke olarak savaşçı politikalara gereğinden fazla para harcıyoruz. Ayrıca savunma adı altında tam olarak neyi, neden savunduğumuzu ve önemli olduğunu düşündüğümüz her şeyi savunma kapasitesine sahip olmak için neye harcama yapmamız gerektiğini de bilmiyoruz.

Büyük servetleri mi savunuyoruz, demokratik kurumlarımızı mı savunuyoruz, bu ülkenin halklarını mı savunuyoruz, yoksa sınırlarını mı savunuyoruz?

Altyapımızı mı savunuyoruz, savunma kapasitemizi mi savunuyoruz? Bunu tam olarak, biliyor muyuz?  

F-35’lere odaklandığımız bir anda, ülkenin çeşitli bölgelerine düşen yabancı menşeli İHA ve SİHA’ları ya da İran tarafından atıldığı ileri sürülen füzelerin kendi imkanlarımızla imha edilememesini nasıl açıklayabiliriz?

Sonuç olarak

Savunma stratejisi, tek başına silah satın almak, silahlı kuvvetleri istihdam etmek veya hatta onları sahaya sürmekle ilgili değildir ve asla da olamaz; çünkü bunlar yalnızca en uç durumlarda gerçekleşir ve bu da stratejinin başarısız olduğu anlamına gelir. Savunma stratejisi, neyin değerli olduğunu, onu nasıl korumamız gerekebileceğini ve bu varlıkların güvenliğini sağlamak için gerekli olan tüm eylemleri tanımlamakla başlar.

Keza, savunmaya harcanacak kaynaklar sınırsız değildir. Bu bağlamda, savunmaya harcanan bunca kaynak sadece israf değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlama, ekolojiyi ve istihdamı koruma, yoksulluğu azaltma ve sosyal refahı artırma gibi, toplumun birincil hedeflerini feda etmek anlamına da gelmektedir.

Özetle NATO, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, Batı emperyalizminin koçbaşı olarak görev yapar ve ezilen ulusların, halkların ve dünya işçi sınıfının emperyalist-kapitalist sömürüye karşı mücadelesini bastırmak için vardır.

Oysa Dünyanın, insanlığın ve doğanın; eşitliğe, sosyal adalete, barışa, refaha ve huzura, yani sosyalizme ihtiyacı var.  Bu nedenle doğru tavır; NATO’nun önüne kırmızı halkı sermek değil, onun ortadan kaldırılmasını talep etmektir.

Dip notlar:

(1)  https://www.nato.int/en/what-is-nato (10 Temmuz 2026).

(2)  https://mronline.org/2024/04/11/nato-75th-anniversary-a-guarantor-of-war (Temmuz 2026).

(3)  https://mronline.org/2024/06/05/the-three-great-myths-of-nato (5 Haziran 2024).

(4)  2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ve Bağlı Cetveller.

 

1 Şubat 2026 Pazar

Silah satışları

 

ABD. Orta Doğu’ya yönelik silah satışlarını artırdı

Mustafa Durmuş

1 Şubat 2026


ABD Dışişleri Bakanlığı cuma gecesi, AH-64E Apache helikopterleri ve Joint Light Tactical Vehicles'ın (JLTV)büyük siparişleri de dahil olmak üzere, İsrail'e yaklaşık 6,7 milyar dolarlık yeni silah satışı yapılacağını duyurdu. Bunu yaklaşık iki saat sonra, Suudi Arabistan'a 9 milyar dolarlık PAC-3 Patriot füze önleyicilerinin potansiyel satışı duyurusu izledi. (1)

Savunma Güvenlik İş birliği Ajansı (DSCA) tarafından Kongre’ye bildirilen bu açıklamalar henüz kesinlik kazanmadı. Çünkü miktarlar ve toplam tutarlar genellikle müzakereler sırasında değişebiliyor ve yapılan açıklama teknik olarak milletvekillerine 30 gün içinde anlaşmayı engelleme fırsatı sunuyor ama böyle bir adım nadiren atılıyor.

İsrail’e satışlar

İsrail’e yapılacak satış paketinde şunlar var: Değeri 3,8 milyar dolara ulaşan 30 adet AH-64E Apache helikopteri, tahmini maliyeti 1,98 milyar dolar olan 3.250 adet Ortak Hafif Taktik Araç, tahmini maliyeti 740 milyon dolar olan Namer Zırhlı Personel Taşıyıcı Güç Paketleri ve tahmini maliyeti 150 milyon dolar olan, ancak sayısı belirtilmeyen AW119Kx Hafif Hizmet Helikopterleri.

Suudi Arabistan’a satışlar

Suudi anlaşması ise çeşitli destek ekipmanlarıyla birlikte 730 adet PAC-3 füzesinin satışını kapsayacak. Nitekim ocak ayının başlarında Lockheed ve Pentagon, PAC-3 üretimini 2030 yılı sonuna kadar üç katına çıkararak yıllık 2.000 adede çıkarmak için bir anlaşma yaptıklarını duyurdu.

Bildik silah tacirleri

Boeing ve Lockheed Martin, Apache'nin ana yüklenicileri, AM General ise Joint Light Tactical Vehicles’ın lideri. Rolls-Royce Namer güç paketlerinin, Leonardo Helicopters AW119Kx'in, Lockheed, PAC-3 füzelerinin de ana yüklenicisi.

Kısaca emperyalist saldırganlığın ana tedarikçisi bu batılı şirketler Trump’ın desteğiyle bu satışları yapacaklar.

Neden şimdi?

ABD'nin İran'a karşı olası bir askerî harekât için bölgedeki askeri varlığını artırdığı bir dönemde yapılan bu açıklama; hem İsrail hem de Suudi Arabistan’ın İran’a yapılması planlanan saldırının bir parçası olmak için hazırlık yaptıkları kadar, İran’ın misilleme saldırılarına karşı önlem almak istediklerini de gösteriyor.

Bir süredir Suriye ve Filistin ve son günlerde İran üzerinden Orta Doğu merkezli bir ‘üçüncü dünya savaşı’nın hazırlıkları yapılıyor. Bu yüzden de büyük çaptaki silah alımlarını, sadece silah tüccarı şirketlerinin ticari faaliyetleri olarak değil, olası bir büyük paylaşım savaşına da hazırlık olarak görmekte yarar var.

Dip notlar:

(1) https://breakingdefense.com/2026/01/israel-saudi-weapon-sale-us-apache-jltv-fms-patriot (30 Ocak 2026).

.

12 Kasım 2024 Salı

Sınıf dayanışması

 

Yunanistan işçi sınıfı Filistin halkının yanında ya biz?

Mustafa Durmuş

12 Kasım 2024

(Yunan liman işçileri İsrail'e silah sevkiyatını engelliyor. Fotoğraf: Pire Liman İşçileri Sendikası, Truthdig)

Geçtiğimiz haftalarda basında Türkiye’nin İsrail’e yaptığı ihracatın Filistin’e yapılıyormuş gibi gösterilerek sürdüğü, üstelik de son bir yılda belirgin bir biçimde arttığı ileri sürülmüştü. Öyle ki Türkiye’nin Filistin'e yaptığı genel ihracat geçen yıla göre bu Eylül’de yüzde 1,075 ve ilk dokuz ayda yüzde 505 arttı. (1)

Yok edilmiş bir ekonomi nasıl ithalat yapar?

Keza Filistin, Türkiye'nin bu Eylül’de en çok demir çelik ihraç ettiği dördüncü ülke oldu. Filistin'e 45,9 milyonu Eylül’de olmak üzere dokuz ayda 66,7 milyon dolarlık demir çelik ihraç edildi. Dokuz aylık ihracatta geçen yıla göre artışsa tam 368 kata çıktı.

Oysa BM/UNCTAD raporlarına göre, başta Gazze olmak üzere Filistin, İsrail’in saldırıları yüzünden, yerle bir edildi, ekonomisi çökertildi, işsizlik ve yoksulluk görülmemiş ölçüde arttı. Öyle ki Gazze'nin milli geliri yüzde 81 oranında azalarak ekonomisini harabeye döndü. Şiddet ve ticaret kısıtlamaları Batı Şeria'nın ekonomisini ciddi şekilde felç etti. Gelir kesintileri ve azaltılmış yardımlar Filistin hükümetinin işlev görme yeteneğini felç etti. (2)

Ülkenin temel gıda malzemelerine en çok ihtiyaç duyduğu bu anlarda demir çelik gibi malzemelerin ithalatı söz konusu bile edilemezdi, kaldı ki ortada bunu finanse edecek para da yoktu.

İsrail bu ticarete niye göz yumar ki?

1 Kasım’da konuyu köşesinde ele alan gazeteci Alaattin Aktaş, kinayeli bir biçimde şu soruyu soruyordu:

“Hayırdır; hastaneleri ve okulları bile bombalayan İsrail, Filistin'in bu ithalatı, hem de Türkiye’den olan bu ithalatı yapmasına niye göz yumuyor?” (3)


Yunanistan işçi sınıfı sessiz kalmadı!

Türkiye tarafında bunlar olurken, Filistin halkı ile dindaşlık ilişkisi bulunmayan Yunanistan’ın Pire Limanı’nda önemli bir eylem gerçekleşti.

“Filistin dayanışmasını bir üst seviyeye taşımak: Yunanlı işçiler yol gösteriyor” başlıklı haberinde Simon Midgley, Yunanistan'da bu yıl 17 Ekim günü, yerel sendikaların çağrılarına yanıt veren liman işçilerinin, İsrail'in Hayfa limanına gidecek olan bir konteynerdeki 21 ton merminin sevkiyatını engelleyerek kargoyu yüklemeyi reddettiğini açıkladı.

Eylemi Konteyner Elleçleme (yükleme-boşaltma) İşçileri Sendikası (ENEDEP) örgütledi. Konteyner yüklü kamyonun durdurulmasından önce ENEDEP'in Facebook sayfasında yayınlanan açıklamada:

“Pire limanının bir savaş sıçrama tahtası olmasına izin vermeyeceğimizi yüksek sesle haykırmanın zamanı geldi... Barış için mücadele ediyoruz... Yunanistan'ın savaşa katılmasına hayır!” (4)

Sky News'te yayınlanan bir videoda işçiler konteynırın üzerine “Katiller, limandan defolun” yazdılar ve “Filistin'e özgürlük” gibi sloganlar atarak Filistin halkıyla dayanışma içinde olduklarını dile getirdiler.

Pire Limanı Sendikası Başkanı ve Tüm İşçiler Militan Cephesi (PAME) Yönetim Kurulu üyesi Markos Bekris de şu açıklamayı yaptı:

“Filistin halkının soykırımını devam ettirecek savaş mühimmatının Pire Limanı’'ndan sevk edilmesine izin vermeme kararı aldık, işçiler ellerini "Filistin halkının kanıyla" lekelemeyecekler!” (5)

Britanya'da ise, en büyük sendikalardan biri olan TUC tarafından desteklenen bir sonraki ulusal işyeri eylem günü Filistin Halkı ile Uluslararası Dayanışma Günü'nden bir gün önce yani 28 Kasım günü olarak kabul edildi.

Sonuç olarak

İsrailli ve Türk iş insanlarının yani iki ülke burjuvazisinin ticaret ve kảr söz konusu olduğunda nasıl iş birliği yapabildiği, farklı ulus, din ya da inançlara sahip olmanın kapitalist kảr karşısında nasıl önemsizleştiği açıkça görülüyor.

Ayrıca, Yunanistan’daki eylemden, ezilenin dostunun yine ezilen olduğu ve burada da farklı ulus ya da dini inançlara sahip olmanın enternasyonalist bir sınıf dayanışmasına ya da halkların dayanışmasına engel olamadığını da görülüyor. Umudu buradan büyütmek gerekiyor…

Ancak bizi üzen bir şeyler var: Türkiye işçi sınıfının, basın açıklaması ve en son Haziran ayında İstanbul İşçi Sendikaları Platformu’nun Filistin’le dayanışma eylemi düzenlemesi dışında bu konuda her hangi bir şey yapmaması, üretimden gelen gücünü kullanarak İsrail’e yapılan sevkiyatları durdurma eylemlerine girişmemesi. Bu durum işçi sendikalarının büyük ölçüde siyasal iktidarın ve burjuva ideolojisinin etkisi altında olmasından kaynaklanıyor olabilir mi?

Son olarak, işçi sendikaları benzer bir duyarsızlığı halkın seçilmiş belediye başkanlarının ve meclislerinin görevden alınarak yerlerine kayyımların atanması sırasında da gösterdiler.

Oysa demokrasinin ve barışın olmadığı bir ortamda emekçilerin en sıradan ekonomik haklarının bile tehlikede olduğunu en iyi işçilerin ve sendikaların biliyor olması gerekmez mi?

Dip notlar:

(1)    https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/filistine-yapilan-ihracattaki-rekorlari-izah-edebilen-var-mi (1 Kasım 2024).

(2)    https://unctad.org/news/economic-crisis-worsens-occupied-palestinian-territory-amid-ongoing-gaza-conflict (12 September 2024).

(3)    https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/filistine-yapilan-ihracattaki-rekorlari-izah-edebilen-var-mi (1 Kasım 2024).

(4)    https://www.counterfire.org/article/taking-palestine-solidarity-to-the-next-level-greek-workers-show-the-way (8 November 2024).

(5)    Agh.

 


4 Mart 2024 Pazartesi

 

YANLIŞLARI TEŞHİR ETMEYİ, HAKSIZLIKLARLA MÜCADELE ETMEYİ, BARIŞI VE DEMOKRASİYİ SAVUNMAYI SÜRDÜRECEĞİZ

Mustafa Durmuş

4 Mart 2024


Geçen hafta benim açımdan oldukça yoğun geçti.

YENİ YAŞAM DERNEĞİ SÖYLEŞİSİ

Geçen Pazar günü Batıkent’teki Yeni Yaşam Derneği’ndeki kahvaltılı bir söyleşide 70 civarında katılımcı ile çok verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşinin konusu genel olarak “ekonomik gelişmeler, kriz ve emek perspektifinden bu krizden nasıl çıkılabileceği” idi. Bu söyleşiye DEM Parti Ankara BŞB Başkan Adayı Avukat Öztürk Türkdoğan da katıldı ve seçime ilişkin düşüncelerini çok kısaca anlattı, notlarını da aldı. Beni bu etkinliğe konuşmacı olarak davet ettikleri için Yeni Yaşam Derneği’nin yöneticilerine çok teşekkür ediyorum.

HALK TV “ŞİRİN PAYZIN İLE SÖZÜM VAR” PROGRAMI

Düzenli yazı yazdığım T24 Haber Sitesi’nde yayımlanan “Türkiye-Somali askeri anlaşmasının satır arası okumaları” başlıklı son yazım, Halk TV’den Şirin Payzın ve arkadaşları tarafından fark edilmiş olmalı ki beni Çarşamba gecesi saat 24’te “Sözüm Var” programına, canlı bağlantıya davet ettiler. Oldukça verimli olduğunu düşündüğüm bir program oldu ve sanırım ilk kez bu ekranlarda Türkiye’nin “alt emperyalist” bir konumda olup olmadığı tartışıldı. Bu davet için başta Şirin Payzın olmak üzere tüm program yapımcılarına ve Halk TV’ye teşekkür ediyorum.

MALİYE BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNE AÇILIŞ DERSİ

Perşembe günü, emekli olduğum HBV Üniversitesi’nden çalışma arkadaşım  Maliye Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Bilgen Taşdoğan’ın nazik davetiyle yaklaşık 80-90 civarında Maliye Bölümü dördüncü sınıf öğrencisine bir açılış dersi verdim. Toplam 3 saat süren derste “üniversitenin anlamını”, “çoklu krizleri”, “bunun karşılığında ülkenin nasıl emekten, doğadan yana ve toplumsal cinsiyet eşitlikçi bir kalkınma ve gelişme paradigması izlemesi gerektiğini” anlattım. Yaklaşık bir yıl aradan sonra yeniden öğrencilerle, gençlerle buluşmak tarif edilemeyecek kadar güzel bir duygu idi. Bu ders aynı zamanda bana, 67 yaş haddinden emekliliğin sorgulanması gerektiği ve yaş sınırının büyük kent üniversitelerinde de 73’e yükseltilmesi gerektiğini anımsattı. Bu davet için Bilgen’e ve katılımları için öğrenci arkadaşlara çok teşekkürler.

FLAŞ TV AYSU DEMİREL İLE “ADALET VE DEMOKRASİ” SÖYLEŞİSİ

Aynı akşam saat 21.00’de Flaş TV Ankara stüdyosunda sevgili Aysu Demirel’in sunduğu “Adalet ve Demokrasi” başlıklı 55 dakikalık bir canlı yayına konuk konuşmacı oldum. “Emeklilerin sorunlarıyla” başlayıp, “ülkenin demokrasi karnesiyle” devam edip, sonuçta “ne yapılması gerektiği” ile bitirdiğimiz bu program için sevgili Aysu’ya ve Flaş TV’ye teşekkürler.

SAVIMIZI DESTEKLEYEN BİR YENİ MAKALE

Son olarak, gerek T24’teki makalemde gerekse de Halk TV’deki programda ifade ettiğim görüşlerimi destekler nitelikte, “Somali'yle deniz savunma anlaşmasıyla Türkiye güç projeksiyonuna ve gelecekteki işlerine bakıyor” başlıklı ve https://breakingdefense.com adlı sitede iki gün önce yayımlanan bir makaleden bazı bölümleri aşağıda, üzerinde düşünmeniz için, sunuyorum,

“Bölge uzmanlarına göre Somali ile Türkiye arasında kısa süre önce duyurulan ve Afrika ülkesinin donanma kapasitesini arttırmayı amaçlayan savunma anlaşması, Mogadişu'nun güvenlik duygusu kadar, Ankara'nın deniz gücünü kendi kıyılarının ötesine yansıtma hırsıyla da ilgili”.

“Breaking Defense'e konuşan analistlere göre bu deniz anlaşması Etiyopya'yı caydırmaktan çok daha fazlasını içeriyor. Bu aynı zamanda Türkiye'nin Kızıldeniz bölgesinde uzun süredir devam eden gücünü yansıtma ve gelecekte büyük savunma anlaşmalarına giden yolu açma hırsıyla da ilgili.”

“Katar Üniversitesi profesörü ve Atlantik Konseyi Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi'nin kıdemli üyesi Ali Bakır Breaking Defense'e verdiği demeçte, “Anlaşma kısmen Etiyopya'nın Somaliland üzerinden Somali topraklarına tecavüzünü içeren son olaylara bir yanıt olsa da, aynı zamanda Türkiye'nin Somali'de on yılı aşkın süredir devam eden kapsamlı müdahalesinin doruk noktası olarak görülmelidir” dedi.

“Bakır ayrıca, anlaşmanın karşılıklı çıkarları güvence altına almayı ve Ankara'yı “önümüzdeki dönemde Kızıldeniz ve Afrika Boynuzunun stratejik dinamiklerinde önemli bir oyuncu olarak konumlandırmayı” amaçladığını vurguladı. Bu aynı zamanda Ankara'nın 2016’da başlayan sert güç projeksiyonu kapasitesinin ve ileri savunma politikasının bir parçası olarak da görülebilir” dedi.”

“Türkiye'nin Kızıldeniz’deki donanma genişlemesini "mantıklı bir sonraki adım" olarak nitelendiren jeopolitik danışmanlık şirketi NAMEA Group'un başındaki Norman Ricklefs, Breaking Defense'e verdiği demeçte, Somali ile yapılan anlaşmayla Ankara'nın "Somali ile savunma bağlarını daha da güçlendireceğini, bunun da Türkiye'nin stratejik Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'deki askeri varlığını sağlamlaştırırken Türk savunma sanayisine ve muhtemelen diğer Türk ticari çıkarlarına fayda sağlayacağını" söyledi.

“Orta Doğu bölgesine odaklanan Londra merkezli stratejik risk danışmanlık firması MENA Analytica'nın CEO'su Andreas Krieg'e göre, Somali, Türkiye'nin tedarik zincirlerini güvence altına alma ve denizcilik alanında stratejik derinlik yaratma stratejisinin bir parçası.”

Krieg’e göre, “Türkiye birkaç yıl önce açıkladığı bir Mavi Vatan Stratejisi geliştirdi. Buradaki fikir, Türkiye'yi Doğu Akdeniz'in ve yakın kıyılarının ötesine uzanan bir deniz orta gücü olarak yeniden tesis etmek ve Akdeniz'in ötesinde Kızıldenize, Afrika Boynuzuna ve Hint Okyanusuna kadar uzanan bir erişim ve stratejik derinliğe sahip bir mavi su donanması geliştirmekti. Somali ile yapılacak böyle bir anlaşmanın Mogadişu'nun Türk deniz platformlarını tedarik etme olasılığını arttıracaktır.”

ÖZETLE

Türkiye kapitalizmi, özellikle de 2015 yılından bu yana, bir yandan içerde tıkanan sermaye birikimi sorunlarını aşabilmek, bir yandan 22 yıllık AKP iktidarlarının neden olduğu ekonomik ve sosyal tahribata karşı toplumsal muhalefeti ve sınıf kavgasını,  milliyetçiliği ve militarizmi yükselterek hafifletebilmek, diğer yandan da alt emperyalist bir ülke konumuna uygun olarak yayılmacılığını geliştirebilmek için Somali’ye donanma göndermek istiyor.

Ancak, dünyanın hiçbir yerinde emperyalist, alt emperyalist ya da sömürgeci amaçlar için yürütülen faaliyetlerin, savaşların işçi sınıfına ve emekçi halklara her hangi bir faydası olmamıştır. Aksine bunlar ülkedeki mevcut ekonomik sorunları daha da artıracağı gibi, Somali’deki kanlı iç savaşın bir parçası olunduğunda ciddi boyutlarda insani kayıplarımız ortaya çıkacaktır.

Bu yüzden de sadece otoriterleşmeye, değil, aynı zamanda neo Osmanlıcı yayılmacılığa, militarizme ve savaşlara karşı çıkmak ve barışı, demokrasi ve emek mücadelesinin olmazsa olmazı olarak savunmak ve bu yasa onay için Meclis’e geldiğinde buna karşı çıkmak gerekir.


17 Ocak 2020 Cuma

ROSA VE KARL’IN KATLİ: CİHATÇI ÖRGÜTLER FREIKOPS’A DÖNÜŞÜR MÜ?


ROSA VE KARL’IN KATLİ: CİHATÇI ÖRGÜTLER FREIKOPS’A DÖNÜŞÜR MÜ?

Mustafa Durmuş

16 Ocak 2020

15 Ocak Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in bundan tam 101 yıl önce (1919 yılında) hunharca katledilmelerinin yıl dönümü.

Türkiye’de daha ziyade sol-sosyalist çevrelerce bilinen ve anılan bu iki sosyalist devrimci Avrupa’da her yılın Ocak ayının ikinci Cumartesi günü gerçekleştirilen büyük bir konferansla (Rosa Lüksemburg Konferansı / RLIC) anılıyor.
Bu konferans 1996 yılından bu yana her yıl düzenli olarak toplanıyor. Dünyada 70’den fazla örgüt, sendika, siyasal parti tarafından destekleniyor.  Berlin’de düzenlenen bu yılki anma konferansına 3000’den fazla insan katıldı. (1)

“REFORM MU DEVRİM Mİ?”

Rosa, Alman Komünist Partisi’nin öncüsü ve “Reform mu, Devrim mi”, “Sermaye Birikimi” gibi çok önemli yapıtların sahibi bir kadın devrimci ve 1919 yılında Berlin’deki sosyalist devrimin aktif örgütleyicilerinden biri.​​​​​​

Birinci Paylaşım Savaşının başladığı 1914 yılında, bir yandan savaşta kendi burjuvazilerinin ve devletlerinin yanında yer alan sol-komünist partileri eleştirirken, diğer yandan da kapitalizmin yıkılmasının gerekli olduğunu ileri sürmüştü Rosa. Ona göre, sosyal gelişmenin belli bir aşamasında mevcut sosyal düzen ortadan kaldırılmalı ve yerine daha ileri bir düzen olan sosyalizm kurulmalıydı.

Rosa işçi sınıfının neden savaş karşıtı olması gerektiğini ise özetle şöyle izah ediyordu: (2) Kapitalist ekonomilerde kârın realizasyonu giderek zorlaşır. Bu nedenle de kapitalizm, kapitalist olmayan dünya ile sürekli olarak etkileşim içine girmenin yollarını aramak durumunda kalır.  Dışa açık bir sistem olan kapitalizm kendi dışındaki kapitalist olmayan dünya ile bağlantı kurabildiği ölçüde gelişip serpilebilir, piyasa dışı alanları sömürgeleştirerek ayakta kalabilir.

Rosa için sömürgeleştirilecek dünya tam olarak 20. Yüzyılın emperyalist sömürgelerinden oluşuyordu ve Birinci Dünya Savaşı gibi emperyalist savaşlar da böyle bir sömürgeleştirmenin ve yeniden paylaşımın temel aracıydı. Bu yüzden de bu savaşlardan sadece kapitalizm, burjuvazi fayda sağlarken, bunun bedelini savaşan ülkelerin işçi sınıfları öderdi.

EMPERYALİST SAVAŞLARLA DOĞAYA KARŞI AÇILAN SAVAŞLAR ÖZDE AYNI

Diğer taraftan günümüz kapitalizminde insan aklının, boş zamanın, insanların ticari olmayan faaliyetleri gibi (örneğin ev işleri) işler ya da faaliyetler biçiminde kapitalist olmayan dünyada sömürgeleştirilecek çok sayıda alan mevcut. Ayrıca  “gezegenin kaynakları da giderek artan biçimde sömürgeleştiriliyor.

Yani kapitalizmin bugün Rosa’nın düşündüğünden çok daha fazla potansiyel kaçış rotası mevcut. Kuşkusuz Rosa bu kaçış rampalarını o günün koşullarında göremezdi ama emperyalist savaşlar, kapitalizm ve işçi sınıfının neden savaş karşıtı olması gerektiği gibi konularındaki savları bugün de geçerliliğini koruyor.

KAPİTALİST DÜZEN VE EMPERYALİST SAVAŞ KARŞITLIĞI CEZASIZ KALMADI

Hem militan bir kadın eylemci, hem de sosyalist teori alanındaki katkılarıyla bir teorisyen olarak egemen sınıfları tehdit eden Rosa’nın kendisi de, yoldaşı Karl da cezasız kalamazdı. Nitekim bu iki devrimci Alman devletinin hedef tahtasındaydı.
Ancak ölümleri Freikorps adı verilen ve daha sonra Alman faşizminin kurucusu Nazi Partisi’nin askeri kolu haline gelen ve Hitler’in en yakınındaki faşist liderlerden olan Heinrich Himmler tarafından kurulan SS’lere (Schutzstaffel)  dönüşecek olan bir paramiliter grubun üyelerinin elinden oldu. (3)

PRO-FAŞİST SOSYAL DEMOKRAT İŞBİRLİĞİ

Cinayetleri yöneten Waldemar Pabst adlı ve Freikorps’un önemli üst düzey yöneticilerinden olan fanatik bir milliyetçiydi. Cinayetlerin onayını veren ise henüz birkaç hafta önce iktidara gelmiş olan Sosyal Demokrat Parti’nin Savunma Bakanı olan Gustav Noske idi. Tarih bu ikiliyi hem Berlin’deki devrimin bastırılmasından, hem de Rosa ve Karl’ın öldürülmesinden sorumlu tutuyor. (4)

Kökeni 18.Yüzyıla kadar giden Freikorps “düzensiz ama silahlı birlikler" anlamına geliyor. 1918 yılından itibaren, I. Dünya Savaşından yenik olarak ülkeye dönen askerlerle beraber ortaya çıkan böyle düzensiz ama silahlı birlikler bu isimle anılmaya başlamıştı.

Bu eski askerlerin bir kısmı sivil hayattan kopartılmış oldukları ve tekrar normal hayata uyum sağlayamadıkları için, diğerleri ise komünistlere karşı duydukları nefretten dolayı Freikorps’a katılmışlardı.

Bu noktada önemli bir ayrıntı ise bu birliklerin, yukarıda sözü edilen  o zamanki Savunma Bakanı ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesi Gustav Noske’den maddi destek almasıydı. Öyle ki Freikorps (bizzat bakanın çağrısıyla) Almanya Komünist Partisi’nin öncülü konumundaki Marksist Spartakistler Birliği’nin (Spartakusbund) başlattığı devrimi kanla bastırdı ve 15 Ocak 1919’da bu hareketin önderlerinden Karl ve Rosa’yı öldürdü. Bu birlikler ayrıca aynı yıl Bavyera Sovyet Cumhuriyetine son verdi.(5)

Rosa ve Karl’ı sorgulayan ve katleden Freikorps birliğinin komutanı olan Waldemar Pabst, 18 Nisan 1962 tarihli “Der Spiegel” dergisine verdiği röportajda, katliamdan önce sosyal-demokrat bakan Noske ile telefon teması kurduğunu ve Noske ile Ebert’in onayını aldığını belirtti (6) .

1919 Baharında Berlin’de sosyalist devrimciler yenilgiye uğratıldılar ama sosyal demokratların kurtarıcı olarak çağırdıkları Freikorps’un yol açtığı tahribat çok büyük oldu.  Freikorps Almanya kentlerinin sokaklarında terör estirmeyi sürdürdü. Sadece komünistler değil, sendikacılar, Yahudiler ve hatta sosyal demokratlar, kısaca her türden muhalif ve iktidar odaklarına göre devlet ve toplum düşmanı sayılan her kesim şiddetle ezildi.

O yıllarda bu birliklerin liderlerinden biri olan Heinrich Schultz’un şu sözleri faşist güçlerle işbirliği yapmanın ne anlama geldiğini de ortaya koyuyordu: “ Suçlu birinin kaçmasına izin vermektense, çok sayıda suçsuzu öldürmek daha iyidir. Onları öldürün, sonra da size saldırdıklarını ya da kaçmaya çalıştıklarını açıklayın”. Alman devleti ile kurdukları organik bağ sayesinde bu birliklerin üyeleri korunup kollandılar, işledikleri cinayetlerden sorumlu tutulmadılar, yargılanmadılar.(7) 

TARİHSEL HATA

Sosyalist devrime karşı kapitalizmi koruma çabası içindeki sosyal demokratların bu tutumu belki de tarihsel hatalarının en büyüklerinden birini oluşturuyor. Çünkü sadece sosyalist bir devrimi önlemekte kalmadılar, Almanya başta olmak üzere dünya halklarının başına bela olan Alman faşizminin de önünü açtılar.

Tarih kuşkusuz ki tekerrür etmez (etseydi iyi bir gelecek için mücadele etmenin anlamı kalmazdı), ancak benzer olaylar ortaya çıktığında benzer sonuçların görülmesi de beklenir.

Yani Rosa ve Karl’ın Freikorps tarafından katledilmelerinden bu yana 101 yıl geçti ama Freikorps benzeri gruplar ya da birlikler hala dünya halkları için ciddi bir tehlike oluşturmayı sürdürüyorlar.

Örneğin İran’da “Devrim Muhafızları”na bağlı paramiliter milislerden oluşan Besiç, Ukrayna uçağının düşürülmesine yönelik protestolar sonrası sokakları bastırma işini üstlendi ve halkın üzerine gerçek mermilerle ateş açtı.

CİHATÇI ÖRGÜTLER BUGÜNÜN FREIKORPS’U MU?

Başta Irak ve Suriye olmak üzere Orta Doğu’da Freikorps benzeri onlarca, yüzlerce silahlı grup mevcut. Bunlar bölge devletlerince Orta Doğu’daki iç savaşlarda kullanılıyorlar. Bunlara her türlü maddi ve askeri destek sağlanıyor. Bunlara genel olarak “İslami Cihatçı Örgütler” deniliyor.

Sayıları on binleri aşan ve her türlü insanlık dışı uygulamayı sergilemekten çekinmeyen bu silahlı grupların Bölgede savaş bittiğinde ne yapacakları, bundan böyle hangi amaçlar için kullanılacakları hususu ise bugünden hepimizin kendine dert etmesi gereken çok önemli bir husus.

Bölgede emperyal amaçlar güden devletlerin kendi içlerindeki toplumsal hareketleri bastırmak için bu grupları 101 yıl önce Berlin’de olduğu gibi kullanmaları yüksek bir ihtimal. Çünkü içine düştükleri ekonomik ve politik krizler, gelir dağılımı adaletsizliği, işsizlik ve yoksulluk ve ekolojik krizler gibi sorunlar nedeniyle kapitalizm hegemonya kaybetmeye başladı. Neo-liberal, otoriter devletler ve yönetimler çareyi daha fazla otoriterleşmekte buluyorlar.

Bu yolda tarih tekerrür ederse ve Cihatçı Örgütler Freikorps’a dönüşürse bu şaşırtıcı olmaz. Bunu önlemek de sosyal demokratların da aralarında yer aldığı özgürlük,  demokrasi-adalet ve barış cephesine düşüyor.  Umarız sosyal demokratlar bir kez daha 101 yıl öncesine benzer bir tarihi hataya düşmezler ve burjuva demokrasisinin dahi yok edildiği günümüzde özgürlük, demokrasi-adalet ve barış için kimlerle ittifak yapmaları gerektiğini bilirler ve ona göre tutum alırlar.

DİP NOTLAR:

(1)  https://www.telesurenglish.net/news/Workers-Remember-Rosa-Luxemburg-and-Karl-Liebknechts-Legacies (12 January 2020).
(2)  Rosa Luxemburg, “Either Or”, https://www.marxists.org/archive/luxemburg( April 1916).
(3)  G.S. Graber, History of the SS, Robert Hale Limited, London, 1981, s. 5-16.
(4)  Klaus Gietinger, “The Man Who Murdered Rosa Luxemburg”, https://www.jacobinmag.com (15 January 2020).
(5)    https://tr.wikipedia.org/wiki/Freikorps (16 Ocak 2020).
(6)    https://en.wikipedia.org/wiki/Rosa_Luxemburg#German_Revolution_of_1918–1919.
(7)  Graber, agk.



6 Ocak 2020 Pazartesi

PROVOKATİF BİR SUİKASTTEN BÜYÜK BİR SAVAŞ ÇIKAR MI, NE YAPMALI?



PROVOKATİF BİR SUİKASTTEN BÜYÜK BİR SAVAŞ ÇIKAR MI,  NE YAPMALI?

Mustafa Durmuş

6 Ocak 2020

Türkiye’de Meclis’in Libya’ya asker gönderme kararını aldığı günlerde, ABD İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Irak’ta öldürdü. Ardından da Üçüncü Dünya Savaşının fitilinin ateşlendiği yönünde yorumlar yapılmaya başlandı.

Süleymani’nin geçmişte binlerce İranlı Kürt’ün öldürülmesinden sorumlu bir ölüm makinası olduğu biliniyor. Ancak savaş hali mevcut değilken, yerinin insansız hava aracıyla belirlenip, ardından bombardıman ile öldürülmesi bir savaş suçu. Bu kışkırtıcı cinayet Trump yönetiminin de (kendinden öncekiler gibi), burjuva demokrasisinin sınırlarını fazlasıyla aşabilen terörist bir yönetim olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor.

GERGİNLİK VE ÇATIŞMA YAYILACAK

Böyle bir saldırı bölgedeki çatışmaları, sürmekte olan savaşları daha da büyütüp yeni bir büyük genel savaşın da kıvılcımı olabilecek ciddiyette, bu nedenle de dünya halkları için endişe verici.

Çünkü bu kışkırtıcı cinayet ABD’nin İran ile bir savaşı başlatmış olmasıyla sınırlı kalmayacak, ayrıca sadece İran’dakiler, Lübnan’dakiler ya da Irak’takiler değil, bölgede yaşamakta olan milyonlarca Şii’nin karşı eylemlerini kışkırtarak bölgedeki istikrarsızlığı daha da artıracak. Olaylar kontrolden çıktığında ise savaşın yayılarak genel bir savaşa dönüşmesi işten bile değil.

SAVAŞLAR REFAH DEĞİL, FELAKET GETİRİYOR

Böyle bir savaşın neden olacağı insani kayıplar, ölümler, sakatlıklar ve ekolojik tahribatın yanı sıra ekonomik zararları da çok büyük olacak. Silah şirketleri başta olmak üzere savaş sanayi bu işten kârlı çıksa da, ortaya çıkan genel toplumsal ve ekonomik zarar bunu misliyle aşacak.

Savaşın enflasyon, işsizlik ve yoksulluk artışı ve yeni göç dalgaları biçimindeki etkilerinin yanı sıra, muhtemelen petrol fiyatları 1973-74’dekine yakın bir oranda (tahminen iki- üç kat) artacak. Çünkü dünya petrol sevkiyatının yüzde 20’sinin yapıldığı bir boğaz olan Hürmüz Boğazı olası bir savaşta petrol sevkiyatına kapatılacak.

ABD YENİ BİR SAVAŞI NEDEN KIŞKIRTIYOR?

İlk Irak işgalinden bu yana bölgedeki savaşların ABD ekonomisine maliyetinin 5-7 trilyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor (1). Buna rağmen ABD neden böyle bir savaşı kışkırtıyor, savaş istiyor?

Bu soruya kabaca; “yapı” ya da “özne”den yola çıkılarak iki şekilde yanıt verilebilir. Bu da aslında olay ve olguları açıklamada kullanılan iki farklı yaklaşım demektir.   
Bunlardan yapıyı ya da sistemi esas alan ilk yaklaşımda;  savaşlar kapitalizmin ve emperyalizmin (dolayısıyla da ABD emperyalizminin) kaçınılmaz sonuçları olarak ele alınırken, özneyi ön plana çıkartan ikinci yaklaşımda savaşlarda daha çok liderlerin, politikacıların davranışları, tutumları ve psikolojileri önemseniyor.

Oysa hem yapı, hem de özne önemli. Bunlar birbirini dinamik evrimci bir biçimde etkiliyor. Birey (ya da yönetim biçiminde kolektif özne) yapı-sistem tarafından şekilleniyor, geliştiriliyor ya da kısıtlanıyor. Diğer taraftan kurumsal yapılar tarihin geçmişteki insan öznesinin ürünleri ve onları günümüze güncelleyerek taşıyorlar. (2)

Bu yüzden de analizlerde bunları karşı karşıya getirmek yerine birlikte ele almak, yani sorumlu özneyi, sorumlu yapı-sistem ile birlikte değerlendirmek gerekir. Aksi yapıldığında özne olarak kişi ya da yönetim suçlu gösterilirken, kapitalizm-emperyalizm aklanıyor ya da kişinin sorumluluğu inkâr edilerek sorumluluk bütünüyle sisteme yıkılıyor ve kişi-özne aklanıyor.

İşin gerçeği (her ne kadar ikincisi daha ziyade metafizik bir yaklaşım olsa da), daha çok ilgi ve kabul görüyor. Zira sistemi sorgulamak istemeyenler ya da savaşların sistem ile bağlarını kuramayanlar kolayca özneleri sorumlu tutuyorlar.

SAVAŞLARI MEGALOMAN LİDERLER Mİ ÇIKARTIR?

Bu yaklaşımın somut bir örneğini “Neo-liberalizm Belası: Reagan’dan Trump’a ABD Ekonomi Politikaları (The Scourge of Neoliberalism: US Economic Policy from Reagan to Trump', Clarity Press, January 2020) adlı bu ay yayınlanmış olan kitabın yazarı olan Amerikalı Jack Rasmus oluşturuyor.

Rasmus’a göre (3) savaşlar; ideologlar ve/veya güçlü pervasız-sorumsuz liderlerin (çoğu zaman halkın dikkatini artan ülke içi sorunlardan uzaklaştırmak için) yüksek riskli askeri maceralara angaje olmalarından çıkar. Megalomanlıkları yüzünden çoğu zaman düşmanca tavırlarının ne tür sonuçlara neden olabileceğini kestiremezler.

Rasmus aşağıdaki tarihsel örnekleri bu savını desteklemek için gösteriyor (4):

▪ Avusturya Arşidükünün suikast sonucunda öldürülmesine karşılık olarak 1914 yılında Almanya Kayser’inin müttefikleri askeri olarak harekete geçirmesi;
▪ Hitler’in, İngiltere ve Fransa’nın Polonya vakası karşısında (Çekoslovakya’da olduğu gibi) hiç bir şey yapmayacaklarını varsayması;
▪ Japon Tojo’nun, ABD donanmasının Pasifik gücünün Hawai’de yok edilmesi ve Filipinlerden uzaklaştırılması halinde, ABD ile yapılacak bir savaşın kısa süreceğine inanması;
▪ Güney Kore Devlet Başkanı Syngman Rhee’nin 1950 Kore Savaşını başlatan Kuzey Kore işgali:
▪ Lyndon B. Johnson’un, Kuzey Vietnam güçlerinin çatışmaya girmeyeceği öngörüsüyle Vietkong’u yok etmek için Tonkin Körfezinde ve akabinde Vietnam’da çıkardığı askeri gerginlik:
▪ Saddam Hüseyin’in ABD’nin karşılık vermeyeceğine yönelik ABD’den aldığı sahte güvenceler sonucunda Kuveyt’i işgal etmesi;
▪ Osama Bin Ladin ve Taliban’ın 11 Eylül’den sonra ABD’nin harekete geçmeyip, işgale girişmeyeceği öngörüsü;
▪ George W. Bush’un ABD’li Yeni Muhafazakârların (neocon) “Irak’ın askeri olarak fethedilmesi durumunda oradaki savaşın başlamadan sona erdirileceği” yönündeki düşünce ve önerilerini benimsemesi;
▪ Son olarak, İran’ın en kıdemli generalini öldürterek Trump’ın savaş provokasyonu yapması.

Kısaca ona göre, bütün bu savaşlar, büyük çapta risk alan politik liderlerin yanlış hesapları, pervasızlıkları, umursamazlıkları ve çoğu zaman savaşa yol açan dinamikler konusundaki kıt kavrayışlarının sonucunda ortaya çıkıyor. 

Savaşlar, askeri maceralara atılmaktan çekinmemelerini, risk almalarını tavsiye ettikleri politik liderlere akıl veren radikal ideologlar ve askeri olmayan entelektüeller ve bürokratlar tarafından başlatılıyor. Politikacılarsa savaşı başlatan dinamikler ve bir savaşın başlaması durumunda kolay kolay durdurulamayacağı gerçeği konusunda miyoplar.

Diğer yandan, çatışmalar bir süre sonra kontrolü mümkün olmayan kendi dinamiklerini devreye soktuğunda, umursamaz, yüksek risk alan politikacılar savaşın gücü tarafından sürükleniyorlar yani onlar savaşı değil, savaş onları kontrol ediyor. (5)

KOF FETİH HAYALLERİ

Benzer bir yaklaşımı Oya Baydar Libya’ya asker gönderme konusu ile ilgili olarak sergiliyor (6):

“Suriye ya da Libya seferleri ve iktidarda kaldıkça başka benzer seferler beka ile ve millî menfaatlerle açıklansa da liderin hayalinde Osmanlı toprakları ve bu topraklar üzerinde nüfuz sahibi olmak var. Günümüz dünyasında bu megalo hayallerin geçerliliği ve sürdürülebilirliği yok, yarın ne olacağı, kof fetih hayalleri peşinde ülkemizin neler yitireceği de ayrı bir konu”.

LİBYA SEFERİ: BİR TAŞLA BİRDEN FAZLA KUŞ VURMAK

Kuşkusuz bunların dışında da yazılar mevcut. Bunlardan biri de meseleyi neredeyse tüm yönleriyle ele alan bir Baskın Oran yazısı. Baskın Hoca özetle Libya’ya asker gönderme nedenlerini şöyle açıklıyor (7):

“Dünyadaki 7 askerî üssümüze bir Müslüman ülke daha ekleyerek büyük devletliğimizi iyice tescil ettirmek. Mısır’da Müslüman Kardeşler’imizi düşüren Sisi’yi sindirmek. Akdeniz’i aramızda taksim ederek Libya’nın petrol ve doğalgaz zenginliğine vaziyet etmek. 1911’de İtalyanların bağrımızdan söküp aldığı bu Libya’da (mesela, Fizan’da!) bayrağımızı tekrar dalgalandırmak suretiyle yurdumuzda milliyetçi/ulusalcı desteğini sağlamak, milli birlik ve beraberliğe taze kan vermek. Hatta müteahhitlerimizin içeride kalmış toplam 25 milyar dolarını tahsil etmek”.

Bu çözümlemeler savaşların karar alıcıları, başlatıcıları olan bireyler ya da öznelerin ortak karakterleri konusunda oldukça önemli ipuçları veriyor. Dünya halklarının barış içinde bir arada yaşamaları için bu tür öznelerden kurtulmanın haklı gerekçesini oluşturuyor.

SAVAŞLAR KAPİTALİST-EMPERYALİST SİSTEMİN SONUCUDUR

Diğer yandan savaşlar (ya da ekonomik krizleri) sadece öznelerin davranışları ya da ruh halleri üzerinden açıklamak yeterli olmaz, hatta abartıldığında bu bizi yanlış sonuçlara da götürebilir.

Konuyu Diyalektik ve Tarihsel Maddeci Felsefenin ışığında ele alan “yapı ya da sistem yaklaşımına” göre,  küresel militarizm ve emperyalizmdeki yükseliş dünya liderlerinin kişilik bozukluklarına ya da hükümetlerin politika değişikliklerine indirgenemez.  Çünkü bu gelişmeler anlık yönetim-hükümet politikaları olmaktan ziyade sürekli hale gelmiş olan devlet politikalarıdır.

HÜKÜMET DEĞİL, DEVLET POLİTİKASI

Örneğin Irak’ın işgali sırasında yaşananlar emperyalist politikaların, ABD Hükümetinin değil, ABD devletinin bir stratejisi ya da politikası olduğunu gösteriyordu. Çünkü ABD egemen sınıfları 200 yıldır zamanlarının belli bir bölümünü tüm dünyada çıkarlarını en iyi koruyacak askeri yöntemleri bulup uygulamaya ayırdılar.(8)

Nitekim Süleymani’nin öldürülmesine en çok alkış tutanlar “şahin” olarak da adlandırılan üst düzey askeri yetkililer ve çok sayıda senatör oldu. Bu kesimler ayrıca Trump’ın daha da ileri giderek İran’daki tüm petrol rafinerilerini bombalamasını talep ettiler. (9)

Keza bu suikast ABD müesses nizamının sözcülerinden olan Wall Street Journal tarafından da desteklendi, hatta Trump’tan Suriye’deki İranlı milislerin de vurulması istendi. (10)

Kaldı ki ABD Savaş Yetkileri Yasası uyarınca, ABD Kongresinin onayı olmadan Trump tek taraflı olarak İran ile savaşa giremez. Bunu yapması durumunda, ABD Anayasasını çiğnemiş olur. Ancak, böyle bir savaşı başlatabilmek için İran’ı ABD askeri güçlerine saldırması için provoke edebilir ki bu durum aynı yasa çerçevesinde ona, istediği kadar güçlü karşı saldırıda bulunmasına izin veriyor. (11)

KRALDAN FAZLA KRALCI SAVAŞ KIŞKIRTICILARI

Benzer bir yaklaşımı bizim yandaş medyaız da sergiledi. Yeni Şafak Gazetesinin yazarlarından Yusuf Kaplan, Süleymani’nin ABD saldırısıyla öldürülmesini bir “oyun” ve “İran provokasyonu” olarak yorumlarken, bölgeyi de asıl olarak ABD’nin değil İran’ın kana buladığını öne sürdü.(12)

 SAVAŞA KARŞI NE YAPMALI?

Yeniden büyük bir savaşın hazırlığı yapılıyorsa tavır ne olmalıdır? Kuşkusuz savaş kışkırtıcılığı yapmak değil, savaşa karşı çıkmak gerekiyor. Bu konuda Birinci Dünya Savaşı sırasında sosyalistlerin kendi aralarında yaşadıkları tartışma ve buna bağlı olarak da takındıkları tutum çok öğretici olabilir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşa taraf olan ülkelerin sosyalistleri “bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganını esas aldıklarından büyük çoğunlukla savaşa karşıydılar. Ancak bu ülkelerin sosyalist partilerinin liderleri bu savaşta kendi devletlerini ve burjuvazilerini desteklediler.

Örneğin Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) savaşa karşı çıkmadı. Çünkü önderlerinden olan Kautsky’e göre savaş ile kapitalizm doğrudan ilişkilendirilebilecek şeyler değildi. Emperyalizm ise sadece bir güç konusuydu ve asla ekonomik bir gereklilik değildi.

Yani Kautsky emperyalist savaşı, savaş baronlarının, finansal manipülatörlerin ve politikacıların ele geçirdikleri bir güç olarak tanımlıyor ve bunu işçi sınıfının sermayenin belli bir kesimi ile yapacağı ittifakın bozabileceğini, böyle bir ittifakın dünyaya barışı getirebileceğini ileri sürüyordu. (13)

Hem Lenin hem de Rosa Lüksemburg bu savı reddettiler ve savaşa karşı çıktılar. Bu süreçte Lenin (1916 yılında) “Emperyalizm” adlı kitabını yazdı. Burada Birinci Dünya Savaşının kaza ile ya da  güç düşkünü politikacıların hırsları ya da egemen sınıfların içindeki bazı sert unsurların tutumları yüzünden çıkmadığını, tersine savaşın kapitalizmin küresel çaptaki geldiği noktanın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ileri sürdü.

Rosa ise savaşı kapitalizmin içinde düştüğü kâr realizasyonu sorununu aşmaya yarayan, yani burjuvazi için yeni sömürgeler edinerek genişlemesine imkân veren bir çözüm olduğunu ileri sürerek kapitalizmin sonunun barbarlık olacağına dikkat etti. Çıkış yolu olarak da barbarlığa karşı sosyalizmi gösterdi.

Özcesi dünya halklarının egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden ve barbarlığın önünü açacak olan savaşlara değil barışa ihtiyacı var. Öte yandan kapitalizm ve emperyalizm var oldukça insanlık barışa da, huzura da kavuşamayacak.

DİP NOTLAR:

(1)  Chris Hedges, “War With Iran”, https://www.truthdig.com/articles/war-with-iran (3 January 2020).
(2)  Nick Johnson, “Structure, agency and the micro-macro divide”, https://peofdev.wordpress.com (25  February 2019) .
(3)  Jack Rasmus, “Trump vs. Iran: Has the US Crossed the Escalation to War Rubicon?” (3 January 2020). Yazıda sözü edilen Rubicon, İtalya’nın Ravenna şehrinin güneyinde yer alan bir nehir. Roma İmparatorluğu döneminde sembolik bir öneme sahipti. Savaştan dönen ordu için sınır kabul edilen bu nehrin herhangi bir Roma ordusu tarafından aşılması yasadışı kabul edilir ve bir iç savaş sebebi sayılırdı.
(4)  Agm.
(5)  Agm.
(6)  https://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/ulkemizi-megalomanik-hayallere-kurban-etmeyin (3 Ocak 2020).
(7)  Baskın Oran, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/23418/libyaya-nicin-ve-derhal-asker-gondermeliyiz (2 Ocak 2020).
(8)  Todd Chretien, “What's the cause of endless wars?”, http://socialistworker.org (30  October 2014).
(9)  Jake Johnston, “‘World War III’ trends as Hawks rejoice at Trump decision to assassinate Iranian military leader”, https://mronline.org (4 January 2020).
(10)               “The Iranians Escalate in Baghdad”,  https://www.wsj.com (31 December 2019).
(11)               Rasmus, agm. 
(12)               https://gazetemanifesto.com/2020/yusuf-kaplan-bolgeyi-abd-israil-degil-iran-kana-buluyor (6 Ocak 2020).
(13)               Chretien, agm.