Covid-19 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Covid-19 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2021 Çarşamba

Temel Gelir Güvencesi’ zamanı

 

‘Temel Gelir Güvencesi’ zamanı (*)

Mustafa Durmuş

3 Mart 2021

Covid-19 Salgını ile birlikte kapitalizm emekçi sınıflar ve halklar üzerindeki baskısını iyice artırdı. Bu dönemin en belirgin özelliği; ekonomik krizler, çok cılız ekonomik toparlanma, yüksek işsizlik, giderek derinleşen yoksulluk ve açlık oldu.

Emeği zayıflatan bu süreci hızlandıran bir diğer etkense bir süredir artmakta olan sermaye yoğunlaşması ve teknolojinin neden olduğu dijitalleşme, robot kullanımı ve yapay zekâ uygulamaları oldu. Teknoloji giderek canlı emeği üretimin dışına çıkartmaya başladı.

İşin kötüsü dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları bu sürece en örgütsüz oldukları, dolayısıyla da en güçsüz oldukları bir anda yakalandılar.

Sonuç olarak, kapitalist toplumda yaşamak için gerekli olan gelirin istihdam ile bağı giderek kopuyor ve emeklerinden başka satacak başka bir şeyi bulunmayan insanlar yoksulluğa ve açlığa mahkûm ediliyorlar.

Böyle bir tarihsel anda dünyanın her yerinde Evrensel Temel Gelir Güvencesi talepleri giderek artıyor. Güvencesizliğin hiç olmadığı kadar arttığı (ve daha da artacağı) bu yeni süreçte insanların bir insanlık hakkı olarak gelir güvencesine sahip olmaları gerektiği vurgulanıyor.

Temel Gelir Güvencesi sadece koruma amaçlı değil

Temel Gelir Güvencesi (TGG), sadece artan yoksulluğa, gelir bölüşümü adaletsizliğine ve açlığa karşı emekçi halkları korumak için tasarlanmış bir araç değil.

Aynı zamanda insanların hayatlarını iyileştirmek, kendilerine nitelikli zaman bırakmak, onları güçlendirmek ve geleceğe daha umutla bakabilmelerini sağlayabilmek için de kullanılabilecek bir araç.

TGG ayrıca, hem üretimdeki faal işçi sınıfını, hem işsizleri, hem de kadınları güçlendirici bir araç. Aynı zamanda doğadaki müşterek varlıklarımızın daha az tüketilmesine yardımcı olabileceğinden ekoloji dostu bir program.

Keza TGG, derin ekonomik ve politik kriz dönemlerinde yoksullaşmış, gelecekten umudunu kesmiş kitlelerin aşırı sağcı ve faşist yapıların, hareketlerin peşine takılmasını önleyebilecek bir araç olarak da görülmeli.

Lütuf, sadaka değil, bir hak!

Temel Gelir Güvencesi bir lütuf, bağış ya da sadaka değil, insanlık hakkı. Çünkü her insanın (işi olsun ya da olmasın), yaşamını idame ettirebilecek bir gelir elde etme hakkı var.

Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle de Covid-19 Salgını sonrasında, TGG talebi artıyor. Salgınla birlikte, ulusal ekonomiler daraldıkça, işçiler işsiz kaldıkça, hükümetler yaşam standartlarındaki erimeyi önleyebilmek için TGG içerikli programlara yöneldiler. Hollanda, Avustralya, Yeni Zelanda, Portekiz, Japonya ve İtalya Salgın boyunca işçileri korumak için böyle programlar üzerinde çalışmaya başladılar.

Kısaca, ekonomik çöküntüyü ve sağlık felaketini savuşturabilmek için, genişletilip güçlendirilmiş bir sosyal koruma ağı ile birlikte, Temel Gelir Desteği verilmesi öneriliyor. Bu öneri, işçilerin salgın süresince karşılaştığı güvencesizliği hafifletecek ve Salgın ile daha da artan eşitsizlikleri yumuşatabilecek bir öneri olarak değerlendiriliyor.

Başarılı uygulamaları mevcut

Temel Gelir Güvencesinin hali hazırda; Alaska, Kanada, Brezilya, İran (geçmişte), Hindistan, Filipinler ve Finlandiya’da başarılı örnekleri mevcut. İspanya Hükümeti aşamalı bir TGG programını hayata geçirme hazırlığı içinde.

Nüfusun yüzde 5’ini kapsayan ve her yoksul 5 kişiden 4’üne ulaşan (şimdilik en yoksullardan başlayan), ayda 500 avroluk bir gelir desteğini istihdamdan bağımsız olarak sunan Finlandiya deneyiminden de görüldüğü gibi, böyle bir güvence işçileri tembelleştirmediği gibi, morallerini düzelterek, onları daha mutlu kılıyor.

Emekten yana radikal reformlardan biri

Temel Gelir Güvencesini,  “çalışma saatlerinin düşürülmesi”, “herkes için nitelikli ve ücretsiz kamusal hizmetlerin yaygın bir biçimde sunulması” ve “yerelden yönetilen, topluma yararlı, ekoloji dostu kamu garantili istihdam programları” gibi emekten yana reformların bir parçası olarak uygulamak çok daha doğru bir strateji.

TGG için mevcut haklardan ya da kazanımlardan vazgeçmek zorunda değiliz. Kaldı ki böyle bir öneri kabul edilebilir de değil.

Böyle bir programın finansmanı devlet bütçesinde yapılacak değişikliklerle rahatlıkla sağlanabilir. Burada karşımıza çıkabilecek sorun kaynak yetersizliğinden ziyade tercih sorunudur. Bütçeyi emekten ve halktan yana kullanma tercih edildiğinde TGG için gereken kaynak sağlanabilir.

Finansman kaynağı kamu bütçesi

Bütçenin harcamalar boyutuyla ilgili olarak; toplumsal bir fayda sağlamayan, insanı güçsüzleştiren, ekoloji ve barışı yok eden aşırı güvenlik harcamalarının asgariye indirilmesi, israf niteliğindeki devlet harcamalarına ve büyük sermayeye verilen mali desteklere son verilmesi, KOİ projeleri nedeniyle bütçeden büyük müteahhitlere yapılan ödemelerin durdurulması hemen yapılabilecek düzenlemelerdir.

Bütçenin gelirler tarafında ise;  toplanamayan, affedilen sermaye vergilerinin toplanması, bu yıl miktarı 231 milyar lirayı bulacak olan sermayeye dönük vergi muafiyet, istisna ve indirimlerinin sonlandırılması, üst gelir gruplarının vergi oranlarının ve kurumlar vergisi oranının yükseltilmesi, değerli arazi vergisi, rant vergisi, en zenginlerden alınacak bir artan oranlı servet vergisi ve son olarak Merkez Bankası araçları ve kaynaklarının TGG finansmanı için de kullanılması (halk için miktarsal kolaylaştırma) kalıcı, etkin ve adil bir finansman yoludur.

Kesin çözüm değil, ama…

Temel Gelir Güvencesi emekçilerin karşı karşıya kaldığı; başta emek sömürüsü, kötü çalışma koşulları, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunları çözebilmek için tek başına yeterli bir araç değil. Zira bu sorunlar sistemik sorunlar. Kapitalist sistem. değişmediği sürece emekçilerin bu sorunları kalıcı olarak çözüme  kavuşturulamaz.

Ancak bugünden yapılacak işler de var: Sömürüyü azaltacak, emekçiyi ve kadını güçlendirecek, doğayı koruyacak, yaşamı iyileştirecek adımlara ihtiyaç var. Temel Gelir Güvencesi bu adımlardan biri ve konjonktürel olarak en acil olanı.

Talep toplumsallaştırılmalı, politikleştirilmeli

Bu nedenle de, emekten, halktan, demokrasi ve özgürlüklerden yana politik hareketler, emek, ekoloji, kadın ve gençlik örgütleri halkla doğrudan bağ kurabilmek için böyle bir talebi toplumsallaştırmalı, politikleştirmeli ve yapılabilir bir program olarak bunu halkın önüne koyup, gerçekleşmesi için hep birlikte mücadele etmelidirler.

(*) Bu metin 2 Mart 2021 tarihinde gerçekleştirilen “Temel Gelir Güvencesi Yaşatır” kampanyasında yaptığım konuşma metnidir.

17 Temmuz 2020 Cuma

AH BE IMF BÖYLE BİR GÜNDE, BÖYLE BİR YAZI YAKIŞIK ALMADI…


AH BE IMF BÖYLE BİR GÜNDE, BÖYLE BİR YAZI YAKIŞIK ALMADI…

Mustafa Durmuş

17 Temmuz 2020

IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Türkiye’nin dört yıl önceki bir darbe girişimini bir kez daha tartıştığı  bir günde, 15 Temmuz 2020 tarihinde, IMF’nin resmi sitesinde “Krizin sonraki aşaması: Esnek, çabuk iyileşen bir ekonomi için acil önlemler” (1) başlıklı bir makale yayınladı.

Bu makalede paylaştığı bir tablo çok düşündürücü. 

Çünkü aşağıda yer alan bu tabloda; aralarında Türkiye’nin de yer aldığı G-20 ülkelerinin hükümetlerinin, yoksulluğu daha da artıran Kovid-19 salgını sonrası uyguladığı mali ve parasal teşviklerin ne kadarının yoksulluğu azaltmak için yoksul hanelere verildiği gösteriliyor.

Tablonun dikey ekseninde hanelere verilen (yoksulluk azaltıcı) gelir desteklerinin toplam devlet destekleri içindeki payı , yatay ekseninde ise ülkelerdeki gelir dağılımı adaletsizliği, Gini Katsayısı ile gösteriliyor. Bilindiği gibi bu katsayının büyümesi gelir dağılımı adaletsizliğinin artması anlamına geliyor.

Bu tabloya göre; Türkiye gelir dağılımı adaletsizliği açısından en adaletsiz ülkeler arasında yer almasına, yoksulluğunun temel nedeninin gelir dağılımı adaletsizliği olduğunun bilinmesine ve Kovid-19’un yoksulluğu daha da artırmasına rağmen, bu desteklerin yok denecek kadar az bir kısmı bu kesimler için kullanılıyor.

Hatırlayalım, IMF daha önceki bir raporunda (2) (muhtemelen Hazineden aldığı bilgi çerçevesinde) Türkiye’deki Kovid-19 sonrası toplam devlet desteğini 63 milyar dolar (bugünkü kur ile yaklaşık 430 milyar TL) olarak açıklamıştı. Buna yakın bir rakamı (çarpan etkisini de işin içine katarak) Bakan Albayrak da daha önce paylaşmıştı.

Şimdi Başkanın bu yazısı bize şu soruyu sorduruyor: Yarım trilyon liraya yakın bir devlet desteği ve teşvik nereye harcandı, kimlere verildi?

Dip notlar:

(1)     Kristalina Georgieva, “The Next Phase of the Crisis: Further Action Needed for a Resilient Recovery”, https://blogs.imf.org (15 July 2020).

(2)     Mustafa Durmuş, “Son IMF raporundaki Türkiye gerçeği”, https://t24.com.tr (27 Haziran 2020).



23 Haziran 2020 Salı

SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI STRATEJİSİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ




SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI STRATEJİSİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ

Mustafa Durmuş

23 Haziran 2020


Covid-19 pandemisi ile mücadelede sürü bağışıklığı stratejisinin doğru bir strateji olmadığı bilimsel araştırmalarla olduğu kadar, ortaya çıkan sonuçlarla da görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü ve bilim kurulları da bu yönde görüş belirtiyor. O halde bazı ülkeler (resmi olarak adını böyle koymasalar da)  neden bu stratejiyi uygulamakta ısrar ediyorlar? Sırasıyla bu nedenleri ele alalım.

Sağlıktaki çöküşü gizlemek ihtiyacı

Bu stratejinin uygulanmasının nedenlerinden biri son 30-40 yıldır neo-liberalizmin ülkelerin sağlık alt yapısını çökertmiş olması. Çünkü başta İngiltere ve Hollanda gibi ülkeler olmak üzere, birçok ülkede siyasal iktidarlar yıllardır sermayenin çıkarlarını toplumun ihtiyaçlarının üzerinde tuttular ve kamusal sağlık yatırımları için yeterince kaynak ayırmadılar, sağlık harcamalarını da yeterince fonlamadılar. 

Bu salgın ile birlikte birçok ülkedeki sağlık hizmetlerinin (yüksek maliyetler nedeniyle yeterince kaynak ayrılmayan özellikle de yoğun bakım hizmetlerinin) ihtiyacın çok gerisinde olduğu belirlendi. Salgın sonrasında hastanelere yığılma söz konusu olduğunda sağlık alt yapısının ne denli yetersiz olduğu görüldü. Örnek olarak, refah devleti döneminin en iyi sağlık sistemine sahip olduğu düşünülen Britanya’da 100,000 kişiye sadece 6,6; Hollanda’da 6,4 ve İsveç’te ise 5,8 yoğun bakım yatağı düştüğü ortaya çıktı (1)

Böylece sürü bağışıklığı stratejisi ile hükümetlerin ve sağlık sisteminin yetersizliğinden kaynaklanan başarısızlığın faturası virüse ve “önlem almayan” bireylere kesiliyor.

Çünkü bu stratejinin ardındaki fikriyat (tıpkı yoksullara neden yoksul olduklarını açıklarken onları tembel olmakla suçlamak gibi), hastaları kendi almaları gereken önlemleri almamakla suçlayan bir bakış açısına sahip. Büyük medyanın bu yöndeki dezenformasyonu sayesinde hem sağlıktaki özelleştirmeler, hem de bunların yürütücüleri olan siyasal iktidarlar sorumluluktan kurtulmuş oluyor.

Şehir hastaneleri Koronavirüs için mi yapıldı?

Bu noktada Türkiye’ye ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Çünkü salgınla mücadelede kendini en başarılı yönetimler sıralamasında en başlara koyan siyasal iktidar (ülkede yoğun bakım yatak sayısının Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında oldukça yüksek olduğundan söz ederek) şehir hastaneleri konusundaki tercihlerinin ne denli haklı olduğunu anlatıyor.

Gerçekten de resmi verilere göre, Türkiye’de 2018 yılı itibariyle 39,098 yoğun bakım yatak ünitesi var. (2) Bu her 100,000 kişiye 40’a yakın yatak düştüğü anlamına gelir ki bu da Avrupa’daki en yüksek sayı demek.  Ancak yoğun bakım yatak sayısının 20’yi aşkın şehir hastanesinin yapımıyla birlikte son 8 yılda arttığı da bir gerçek.

Yani siyasal iktidar Korona gibi bir salgını öngördüğünden bu yoğun bakım yatak sayısını artırmadı. Bu proje Hazineye (dolayısıyla da bizlere) önümüzdeki 25 yıl boyunca hastane işletmecilerine 142,4 milyar dolarlık bir geri ödeme yükümlüğü (3) getiren ve bu arada ülkenin belli başlı sermaye gruplarını kayırıcı bir biçimde zenginleştiren bir rant projesi. Yapılan iş salgınla birlikte bu hastanelerin salgınla mücadele için kullanılmalarından ibaret.

Ortada hala aşı yok

Bir diğer neden salgının 2 yıl daha devam edebileceği, bu arada ikinci, hatta üçüncü salgın dalgasının da söz konusu olabileceği, (4) buna karşılık (hastaların tedavisinde kullanılan bazı ilaçların üretilmesinin dışında), virüse karşı bir aşının hala geliştirilememiş olması.

Bu da (aşı geliştirilinceye kadar insanları eve kapatmak artık sosyal ve ekonomik olarak zor olacağından) özellikle de neo-liberal hükümetleri insanları sokaklara çıkartarak bağışıklık kazanmalarını öngören, ancak bilimsel olarak da kanıtlanmamış, üstelik etik olarak da kabul edilemeyecek bir stratejiyi uygulamaya yöneltiyor.

Bilim insanları şu ana kadar görülen 7 Koronavirüse karşı başarılı bir aşı geliştiremediler. Ebolavirüse karşı geliştirilen aşı ise 7 yıl gibi uzun bir zaman aldı. Yani ileri sürüldüğü gibi 18 ay içinde Koronavirüs aşısının bulunması çok düşük bir ihtimal. (5)

Mutasyona uğramakta olan bir virüse karşı aşı geliştirmenin teknik zorlukları bir yana, kapitalist devletlerarasındaki aşıyı ilk kullanan olma konusundaki rekabet de, aşı bulunsa dahi azgelişmiş dünyanın bundan çok sınırlı bir fayda sağlayacağını gösteriyor.

Aşı milliyetçiliği

Öncelikle küresel ilaç sektörü tam bir oligopol piyasası biçiminde faaliyet gösteriyor.  Böylece aşı üretme faaliyetleri de çok az sayıda gelişkin ülke ve çok az sayıda ilaç firmasınca yürütülüyor. 

Örnek vermek gerekirse, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, aşıların yaklaşık üçte biri sayıları 4’ten az firma tarafından üretilirken, üçte ikisinin sadece 2 onaylanmış ürünü bulunuyor. Şu anda dünyada 100’den fazla Covid-19 aşı üretme projesi yürüyor ve bunlardan 8 tanesinin umut verici bir aşamaya geldiği ileri sürülüyor. Ancak sorun, aşıya hangi ülkelerin erişebileceği ya da erişemeyeceği sorunu. Zira arz yoğun talebi karşılamaya yetmeyecek.  UNCTAD yatırım direktörüne göre, bu durumda üretim faaliyetinde bulunmayan azgelişmiş ülkelerin halkları da aşıdan mahrum kalacaklar. (6)
Ayrıca aşı geliştirme kapasitesine sahip ülkeler işbirliği halinde çalışıp küresel bir strateji geliştirmek yerine “benim ulusumun ihtiyacı önce gelir” gibi bir yaklaşımla hareket ediyorlar.

Örneğin ABD’li Sanofi’ye göre en büyük serum sipariş hakkı ABD’nin olmalı. Serum Institute of India’ya göre serum önce Hintlilere uygulanacak. Britanyalı Astra Zeneca’ya göre ise üretilen ilk 30 milyon doz Britanya’da kullanılacak. ABD ise bu üretimin ilk 300 milyon dozunun Ekim’e kadar kendilerine verilmesi gerektiğini ileri sürüyor. 2009 yılında H1N1 virüsü (Domuz Gribi)  aşısı 7 ayda üretildi (bu aşamaya kadar 284 bin kişi öldü). Zengin ülkeler aşının çok büyük bir kısmını alınca yoksullara geriye bir şey kalmadı. Bu tutum etik olarak da, hastalığı küresel olarak geriletmek anlamında da yanlış bir tutum.  Çünkü bazı ülkeler aşıyı geç elde ettiğinde, salgın yaygın bir biçimde bu ülkeleri etkileyecek, küresel arz zincirini bozacak ve ekonomiler sıkıntıya girecekler. (7)

Sürü stratejisinin politik ve ideolojik arka planı

ABD gibi ülkelerde sürü stratejisini uygulamanın nedenlerinden biri (büyük sermaye gruplarının kârlarını realize etmek ihtiyacının yanı sıra),Trump’ın yaklaşmakta olan başkanlık seçimlerine ekonomiyi toparlayarak girmek istemesi. Çünkü piyasalara verilen trilyonlarca dolarlık teşvike rağmen bu ülkede işsiz sayısı tarihsel bir zirve yaparak 46 milyona yaklaştı. (8) İşsizliğin yanı sıra ekonomideki görülmemiş daralma ve borsalardaki iniş çıkışlar Trump’ın yeniden seçilme şansını azaltıyor.

Türkiye gibi, bir yandan neredeyse hiçbir sosyal ve ekonomik soruna, işsizliğe, yoksulluğa, adaletsizliklere çözüm üretemezken, diğer yandan giderek otoriterleşen ülkelerdeki yönetimler de daha fazla taban kaybına uğramamak için başarılı bir “normalleşme” görüntüsü sergilemek zorundalar.

Bunun yollarından biri sürü bağışıklığı ile insanların sokaklara çıkmasını sağlamak. Vaka sayılarında bir patlama yaşandığında ise bunun sorumluluğunu “kendi önlemini almayan, maske takmayan, fiziki mesafe kuralına uymayan” bireylere yüklemek bu stratejinin gereği oluyor. 

Sürü bağışıklığı stratejisi ideolojik köklerini neo-liberal ideolojiden alır ki neo-liberalizmin genel olarak bir toplum ve özellikle de emekçi karşıtı bir ideoloji olduğu artık iyice ortaya çıkmış bulunuyor. Bu ideolojiye dayanılarak son 30-40 yıldır, başta sağlık hizmetleri olmak üzere kamusal hizmetlerin alt yapısı iyice çökertildi. (9)

Piyasaları toplumun, kârı insan sağlığının üzerinde tutan neo-liberalizm öyle bir ideolojidir ki insanların aklını köleleştirerek, yoksulluğun, işsizliğin, güvencesizliğin (dolayısıyla da hastalanmanın) nedeninin insanların kendi hataları olduğuna onları inandırır.

Epidemiyolojik neo-liberalizm

Bu bağlamda sürü bağışıklığı epidemiyolojideki neo-liberalizmin adı, ya da somut bir uygulamasıdır. Tıpkı serbest piyasalara olan koşulsuz inancın gereği gibi, sürü bağışıklığı da salgınla en iyi mücadelenin onu serbest bırakmak, düzenlememek olduğu inancına dayanır.  Bu yıllardır dünyayı yöneten politik aklın bir devamı, yani “bırakınız yapsınlarcı” bir Sosyal Darwinizm’dir. Öyle ki denetimsiz piyasalara iman edenler, salgının kontrol edilmeden geçeceğine de inanırlar (bu salgın geniş kitleleri öldürse bile). Bu yüzden de ekonomik olarak zarar veren kapanma stratejisi karşısında sokağa çıkmayı önermeleri onların politik aklına uygun bir tercihtir. (10)

Diğer yandan sürü stratejisinin tıpkı neo-liberalizm gibi, çok büyük bir kısmı çok kötü sosyo-ekonomik koşullara sahip bulunan yoksullar, evsizler, mülteciler, yaşlılar, engelliler ve ciddi sağlık sorunları olanlar gibi (yoksulluk ile hastalıklar arasındaki yüksek korelasyondan dolayı) toplumun en korumasız kesimlerini ezen bir şiddet uygulamasına dönüşmesi kaçınılmaz.

Nitekim salgından ölenlerin sınıfsal konumları ve kimlikleri bu gerçeği her gün ortaya çıkartıyor. Örneğin ABD’de yürütülen bir araştırma (11) işçilerin, siyahilerin ve Latin Amerika kökenlilerin daha yoğunluklu olarak yaşadıkları ve gelir dağılımı eşitsizliğinin göreli olarak daha yüksek olduğu eyaletlerdeki vaka ve ölüm sayılarının daha eşitlikçi eyaletlere göre çok daha yüksek olduğunu, gelir dağılımı eşitsizliğini gösteren bir katsayı olan Gini endeksi büyüdükçe Koronavirüsten  ölen sayısının da arttığını gösteriyor.

IMF bile, salgının yoksullara çok daha ağır bir fatura ödeteceğinin,  yoksulların toplumun diğer kesimlerine göre birkaç kat daha kötü duruma düşeceğinin, gelir dağılımının daha da kötüleşeceğinin, özellikle de eğitimsiz işçilerin artık çok zor iş bulacağının altını çiziyor. (12)

Biyolojik savaş aracı

Sürü bağışıklığı sadece bilim dışı, emek karşıtı, bu anlamda da toplumsal olarak kötü bir strateji değil, aynı zamanda da bir biyolojik savaş aracı işlevi görüyor. Çünkü normalde yaşayabilecek birçok insan bu strateji yüzünden ölüyor ve hükümetler bunlarla ilgili olarak her hangi bir sorumluluk almıyor.  

Bu öyle bir strateji ki bazılarınca (adeta Malthuscu bir anlayışla) üretken bir kapitalist ekonominin önünde bir engel, hatta toplumsal bir yük haline geldiği düşünülen;  başta yaşlılar olmak üzere, kronik hastalığı olanları, engellileri, diğer çalışamayacak durumda olanları (dolayısıyla da artı değer yaratamayacak konumdakileri) ortadan kaldırıyor. Yani neo-liberal bir yaklaşımla bir tür piyasa temizlenmesi sağlıyor.


Sürü bağışıklığının ekonomik nedenleri

Son olarak, bazı ülkelerin sürü bağışıklığı stratejisine yönelmelerinin nedenini ekonomik alandaki gelişmeler oluşturuyor. Çünkü Korona salgını 1929 krizinden dahi çok daha derin bir ekonomik krize, iflaslara, sermaye yitimlerine, devasa işsizliğe, yoksulluğa ve açlıkla sonuçlanabilecek bir gıda krizine neden oldu.

Monthly Review’da yer alan bir makale  bu krizin özgün yanını şöyle özetliyor:

Bu krizde sermaye sınıfı (şu ana kadarki krizlerde muhtelif yollarla zararını devlete ve işçi sınıfına ödettirirdi) hala krizini tam olarak emekçinin krizine dönüştüremedi, ama bunun için de her türlü çabayı gösteriyor. Binlerce fabrika kapandı, zorunlu olmayan mal ve hizmetler birçok ülkede durduruldu. Hem patronlar, hem da işçiler eş anlı olarak piyasalardan çekilip evlerine kapanmak zorunda kaldılar. Bundan önceki hiçbir krizde kaynaklar (fiziksel ve finansal olarak) bu çapta yok olmamıştı. Öyle ki ortada bir savaş durumu yok, krizi tetikleyen bir borsa çöküşü gibi finansal çöküş mevcut değil. Tersine ekonomik çöküş total olarak hissediliyor. Bu durum, var olabilmek için sömürmekten başka bir yol bilmeyen bir küresel sistemde bu sömürünün gerçekleştirilemez olmasıyla birlikte ortaya çıkan bir durum. (13)

Kapitalizmin tarihinde büyük krizlerin daha önce de yaşandığı biliniyor. Ancak Korona salgını ile birlikte gelişen mevcut ekonomik krizin kapitalist küreselleşme tarihinde bir ilk ve olağan dışı bir kriz olduğunun altını bizim de çizmemiz gerekiyor.

Küresel mobilizasyon salgını artırdı

Öyle ki salgını yavaşlatabilmek ancak ulusal ekonomilerde ekonomik faaliyetlerin (dolayısıyla da kapitalizmin varlık nedeni olan kâr çıkarımının ve sermaye birikimi oluşumunun) durdurulmasıyla mümkün olabiliyor.

Diğer yandan ulusal ekonomilerin üzerinde bir emperyalist -kapitalist sistem mevcut ve bunun temelini de küresel emek, meta, sermaye mobilizasyonu oluşturuyor.

Yani küresel kapitalizm en başta insanların kolektif olarak mobilizasyonuna dayanıyor. Diğer taraftan bu sınırsız dolaşım salgının yayılması için en verimli yol. Bu nedenle de salgını denetim altına almak için kolektif küresel mobiliteyi azaltmak gerekiyor. Bu yapıldığında ise ekonomik canlanma sağlanamıyor. Sonuç olarak, daha önceki ekonomik krizler para ve metanın dolaşımını önlemişti, bu salgın ise insan faaliyetlerinin durmasıyla sonuçlanıyor.(14)
Böylece insan yaşamını koruyabilmek için; ülkelere giriş çıkışlar yasaklanıyor ya da sınırlandırılıyor, uluslar arası seyahatler durduruluyor ya da çok kısıtlanıyor, karantina, sosyal izolasyon, fiziki mesafelenme ya da evde kal gibi yollara başvurulması gerekiyor. Bu yapıldığında sosyal yaşamın temelini oluşturan ekonominin temelleri çökertiliyor.

Diğerlerinden biraz farklı bir ekonomik kriz

Bu krizi, kapitalizmin toplumların ekonomik sistemi haline geldiğinden bu yana (yani birkaç yüzyıldır), her 4-7 yılda bir iş döngüleri istikrarsızlıkları biçiminde ortaya çıkan krizlerden de ayırmak gerekiyor.

Böyle döngüsel krizlerin temel nedenini emek ve sermaye arasındaki çelişki ve piyasaların rekabetçi yapısı oluştursa da, kapitalizm her seferinde (kendini bu döngülerden çıkartabilecek maliye politikası ve para politikası gibi araçlara ve mekanizmalara sahip bulunduğundan) bu krizlerinden çıkmayı başardı.

Burada altının çizilmesi gereken olgu böyle döngüsel krizlerin sadece çok özel durumlarda ve çok nadiren sistemin krizi haline gelmesi. Bu da sosyal, politik, ekolojik, kültürel gibi pür ekonomik olmayan ciddi sorunların ekonomiler aşağıya doğru giderken ortaya çıkmasıyla gerçekleşiyor. Nitekim Korona salgını (ortaya çıkardığı sonuçlar itibarıyla), 2019 yılında başlayan ekonomik durgunluğu sistemik bir hale getiren temel unsur oldu. Bugün başta ABD olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde bu olgu yaşanıyor.(15)

Çeşitli ekonomik çöküş senaryoları

Küresel ekonomi ile ilgili son veriler bu tespiti doğruluyor. Öyle ki OECD bu yıl için eğer ikinci bir salgın dalgası savuşturulursa, dünya ekonomisinde yüzde 6’lık,  ikinci bir salgın dalgası olursa yüzde 7,6’lık bir küçülme yaşanmasını bekliyor.

Ekonomik küçülmenin Merkez Ekonomilerde çok daha büyük olması bekleniyor. Örneğin Avro Bölgesinde ikinci salgın dalgası yaşanmazsa bu küçülmenin yüzde 9,1 ve eğer yaşanırsa yüzde 11,5 olması öngörülüyor. Avrupa’da en büyük ekonomik daralmanın ikinci dalga olmazsa yüzde 11’in üzerinde ve ikinci dalga olursa yüzde 14’ün üzerinde olmak üzere sırasıyla; Fransa, İtalya ve İngiltere’de yaşanacağı tahmin ediliyor. Bu süreçte ABD ekonomisinin ise ikinci dalga olmazsa yüzde 7,3 ve ikinci dalga olursa yüzde 8,5 oranında küçülmesi bekleniyor. (16)

Bu verilere UNCTAD’ın  bu yılın ikinci çeyreğinde dünya ticaretinin yüzde 27 ve yılın tamamında yüzde 20 azalacağı yönündeki beklentisi (17),  ILO’nun kapanma nedeniyle dünya çapında çalışılan saatlerinde yüzde 50’lik bir azalma olduğu yönündeki tespitleri (18), bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 5 küçülen ABD’de işsizlik yardımı almak için başvuran işsizlerin sayısının 46 milyonu aştığı (19) ve  kapanmaların yaşandığı ilk ay olan Nisan ayında İngiltere ekonomisinin yüzde 20,4 oranında küçüldüğü (20) gerçeği eklendiğinde, salgının dünya ekonomisinin sürükleyicisi konumundaki  bazı ekonomilerde yaratmakta olduğu büyük  tahribat açıkça görülebiliyor.

Türkiye ekonomisinde yüzde 26,7’lik bir küçülme öngörülüyor

Türkiye’de yakınlarda yapılan bir makroekonomik modelleme çalışmasına göre, milli gelirin yıllandırılmış olarak yüzde 26,7 küçülürken, toplam istihdamın yüzde 22,8 azalması ve işsizliğin yüzde 33,7’e çıkması bekleniyor.

Buna göre; hane halkı kullanabilir geliri yüzde 26,5; toplam özel tüketim harcama talebi yüzde 23,0; yatırım harcamaları yüzde 66,7; toplam ihracat gelirleri yüzde 27,8; ithalat talebi yüzde 29,5 azalacak, Türk lirası reel olarak yüzde 30,5 değer kaybedecek, vergi gelirleri yüzde 48,7 ve kamu tüketim harcamaları yüzde 20 azalacak, merkezi yönetim bütçesi açığı ise milli gelirin yüzde 12,4’üne çıkacak. (21)

TÜİK tarafından açıklanan ve Türkiye'de imalat sanayi üretiminin Nisan ayında yıllık yüzde 33,3 azaldığını (22) gösteren resmi veri ise gelecekte işsizlik ve yoksulluğun daha da artacağının bir kanıtı niteliğinde.

Sömüremezlik açmazı

 
Kısaca, kapitalist ekonominin temeli olan kârlı üretimin maddi-fiziki koşullarını sarsan salgınla birlikte kapitalist ekonomiler sömüremezlik, dolayısıyla da kendini sosyal olarak üretemezlik durumuyla karşı karşıya kaldılar. Çünkü salgının yayılımını durdurabilmek ya da yavaşlatabilmek için kapanmalar şart oldu. 

Bu bağlamda emeği sömüremez duruma gelmek, bu salgının yol açtığı en temel sorun olarak kapitalistlerin karşısına çıktı çünkü salgın sömürüyü büyük çapta önledi.
Diğer yandan hangi gerekçe ile yapılırsa yapılsın üretimin ve dolaşımın, dolayısıyla da sermaye birikiminin durdurulması ve kâr amacı gütmeyen sosyal ihtiyaçları karşılamaya dönük üretimin sürdürülmesi sermaye sınıfı için uzun süreli olarak kabul edilebilir bir durum değil.

Benzer bir durum işçi sınıfı için de geçerli. Toplumun büyük bir kısmı emek güçlerini satarak yaşamlarını sürdürebiliyorlarsa ve bunu salgın yüzünden artık yapamıyorlarsa, bu insanların yaşamlarını maddi olarak sürdürebilmeleri mümkün olmaz. Devlet için de (vergi gelirlerini üretimden, gelirden, istihdamdan ve tüketimden sağladığı için) salgının neden olduğu bu durum kabul edilebilir bir durum değil.

Özcesi, salgının yayılmasını durdurmak ya da salgını ortadan kaldırmak için “evde kalırken”, aynı zamanda kârlı bir sermaye birikimini sürdürebilmek mümkün değil. İşte bu nedenle de sistemin karar alıcıları seçimlerini ikincisinden yana yaptılar ve dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1 Haziran’dan itibaren ara verdikleri üretim, dolaşım ve tüketim faaliyetlerine geri dönüş yaptılar.

Sürü bağışıklığı stratejisi de (salgını önlemede ve krizi yumuşatma da başarısızlığa mahkum olsa da, çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanacak olsa da), bu nedenle hayata geçirilmeye çalışılıyor. Böylece hem işsiz kaldığı için artı değer üretemeyen işsiz kitleler, hem de yaşlılar, kronik hastalığı olanlar, kısaca sistem için artık bir yük olarak görülenler bir tür piyasa temizliğine uğratılarak kapitalizmin tekrar verimli bir şekilde işlemesinin önü açılmaya çalışılıyor.



Dip notlar:

(1) Isabel Frey, “Herd Immunity” is Epidemiological Neoliberalism”, https://economicsociology.org (24 April 2020).
(4) Bazı araştırmalar ikinci bir dalganın mümkün olmayacağını, bu konudaki yanlış bilginin Covid-19’un grip salgını ile karşılaştırmasından kaynaklandığını, Covid-19’un mevsimsel olarak, örneğin yaz aylarında ortadan kalkıp kış aylarında yeniden ortaya çıkmasının söz konusu olmadığını ileri sürüyorlar. Bu konuda bak: https://theconversation.com/can-we-please-stop-talking-about-a-second-wave-of-covid-19 (17 June 2020).
(5) https://www.nytimes.com/interactive/2020/04/30/opinion/coronavirus-covid-vaccine.
(6) “COVID-19 heightens need for pharmaceutical production in poor countries”, https://unctad.org (27 May 2020).
(7) Rebecca Weintraub, Asaf Bitton, Mark L. Rosenberg, “The danger of vaccine Nationalism”, https://hbr.org (22 May 2020).
(8) https://anticap.files.wordpress.com/2020/06/initial-claims9.jpg.
(9) Jacob Assa, “Privatization and the Pandemic”, https://developingeconomics.org (21 June 2020).
(10)                Frey, agm.
(13)                “A crisis like no other: social reproduction and the regeneration of capitalist life during the COVID19 pandemic”, https://mronline.org (23 April 2020).
(14)                Biao Xiang, “Hostages of Mobility”, https://www.indiachinainstitute.org (8 May 2020).
(15)                Richard D. Wolff, “There’s a Crisis in US Capitalism”, https://www.counterpunch.org (10 June 2020).
(16)                OECD Economic Outlook (June 2020), The world economy on a tightrope, http://www.oecd.org/economic-outlook/june-2020.
(17)                  “ COVID-19 triggers marked decline in global trade, new data shows”, https://unctad.org (14 May 2020).
(18)                ILO Monitor: COVID-19 and the world of work. Fourth edition, https://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/---dgreports/---dcomm/documents/briefingnote/wcms.pdf (27 May 2020).
(19)                https://antcap.wordpress.com/2020/06/18/chart-of-the-day (19 June 2020).
(21)                Ebru Voyvada ve Erinç Yeldan,  COVİD-19 Salgının Türkiye Ekonomisi Üzerine Etkileri ve Politika Alternatiflerinin Makroekonomik Genel Denge Analizi, (Mayıs 2020), s. 11.
(22)                TÜİK, “Sanayi Üretim Endeksi, Nisan 2020”, http://www.tuik.gov.tr (12 Haziran 2020).