İnşaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnşaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2018 Perşembe

SUÇLU AYAĞA KALK


SUÇLU AYAĞA KALK!

Mustafa Durmuş

30 Mayıs 2018

Ülker Grubu ve Doğuş Grubu gibi ülkenin dev sermaye gruplarının ardından, (basına sızdığı kadarıyla), AKP iktidarları döneminin en önemli ekonomik büyüme motorlarından olan inşaat-emlak sektöründeki büyük firmalardan da iflas vb. haberleri gelmeye başladı.

DEV İNŞAAT FİRMALARI ZORDA
Bahadır Özgür geçen ay aslında bu konu ile ilgili son derece önemli bir yazı yazmıştı (1). Buna göre, Türkiye’nin tanınmış 4 büyük inşaat firması (yasal engeller nedeniyle firmalara ait firma adı gibi bilgiler resmen açıklanmamış) yaptıkları projeler, aldıkları krediler, satamadıkları konutlar ve kur baskısı nedeniyle darboğaza düştü:
“Bu şirketlerden en büyüğü, enerjiden beyaz eşyaya çok farklı sektörlerde faaliyet yürüten dev holdinglerden biri. Konkordato ilan etmesine ramak kaldığı belirtilen diğerini Frank Sinatra hayranları kolayca bulabilecektir. Üçüncü inşaatçı ise daha düne kadar Türkiye’nin her yanına diktiği AVM’lerle övünüp duruyordu. Son firma da çok köklü ve Ankara’da öğrencilik yapanların buluşma, adres tariflerinin vazgeçilmez mekânıyla özdeşleşmiş” bir firma.
Özgür yazısını şöyle tamamlıyor: “Bu dördü en büyükler içinden örnekler sadece. İrili ufaklı yüzlerce firmanın olduğu düşünülür ve üzerine 2 milyon konut stoku biriktiği ve batık kredi miktarının 15 milyar dolara ulaştığı iddiaları eklenirse, ülkede konut değil domino taşları dikilmiş demektir. Ve bir büyüğün batması yangın için yeter de artar bile…”
Ben sektördeki gelişmeleri sadece mevcut krizi daha da derinleştirmesi bağlamında değil, daha geniş bir bağlamda ele alacağım. Belki o zaman bir kısım insanımıza, son yıllarda yapılan AVM’lere, gökdelenlere, büyük camilere bakarak “ne kadar gelişmişiz, daha ne olsaydı” gibi yaptıkları çıkarımların ne kadar boş olduğunu gösterebiliriz.
Bu nedenle de bizzat tanık olduğum bir inşaat örneğinden yola çıkacağım. Bu alttaki resimde gördüğünüz 22 katlı bir rezidans ve eklerinin inşaatına ait bir resim. Evimin tam karşısına dikiliyor. Yeri Ankara’nın göreli olarak varsıl bir bölgesi olan Çankaya.

İTİNAYLA İNŞAAT CİNSİ DEĞİŞTİRİLİR!
Daha önce bu ucubenin yerinde (geçen yıla kadar) bir halı saha vardı. Çünkü arsaya sadece halı saha ya da diğer spor tesisleri yapılabiliyordu. Yani arsanın kullanım izni bununla sınırlıydı. Geçmişte Ankara’nın Çankaya’ya yakın köylerinden birinde oturan bir aileye verilen topraklardan biriydi.
Yani tarımla uğraşan bu aile neoliberal-neo muhafazakâr dönemde önce buraya halı saha yaptı ve işletmeye başladı. Sonra da Gökçek döneminde yüksek bir “girişimcilik becerisiyle” arsanın tahsis biçimini değiştirip, bir anda buraya rezidans yapma izni aldı. Müteahhitle anlaştı ve şimdi bu bina yükseliyor.
Şimdi gelin, bazı yoksullarımızın övünç kaynağı olan bu müthiş ilerlemenin asıl konuşulmayan yanlarını konuşalım.

BİR DOKUNUŞLA YARATILAN MÜTHİŞ RANT VE ORTAYA ÇIKAN ZENGİNLİK
İlk olarak, arsada halı saha işletmesi varken bunun yıllık geliri 1-1,5 milyon lirayı geçmiyordu. Oysa bu cins/tahsis değişikliği ile yapılan 50 lüks konut ve süpermarket, eğlence merkezi gibi inşaatın getirisi bu para ile kıyaslanamayacak kadar yüksek. Öyle ki daireler daha şimdiden 2-3 milyon liradan satılıyor. Anlaşmanın müteahhit ile yüzde 50 - yüzde 50 olarak yapıldığını varsaydığınızda 25 lüks konut arsa sahibine kalıyor. Buna MİGROS’un kiralayacağı ileri sürülen süpermarket alanı ve diğer alanların işletmelerinin gelirlerini dâhil etmiyorum.
Yani arsa sahibi bir dairesinin satışından, halı saha işletirken elde ettiği gelirinin 2 katını elde edecek. Müteahhidin kârını hesaplamaya makinamın tuşları yetmiyor.
Diğer taraftan ülkede milyonlarca insan ev sahibi olmayı hayal bile edemiyor, kiralarda yaşıyor. Konut kredisi ile ev sahibi olanlarsa, işsiz kalıp konutlarını kaybetme korkusu içinde yaşamlarını sürdürüyor.
Kısaca ortaya müthiş bir rant çıkıyor. Yani normalde arazisinin sağlayacağı gelirin onlarca katını sağlayan bir düzenlemeden söz ediyoruz. Buna imkân veren, her şeyi ticarileştiren, kuralsızlaştıran bir kapitalist sistem olduğu kadar, belediye ve devlet düzenlemeleri değil mi?

GELİR VE SERVET EŞİTSİZLİĞİ BU TÜR KONUTA OLAN TALEBİN ASIL NEDENİ
Bu rezidanslar satılır mı? Büyük ölçüde evet. Çünkü Türkiye’de öyle bir gelir ve servet bölüşümü adaletsizliği var ki bu tür lüks konutların en tepedeki zenginler tarafından oturmak ya da yatırım amaçlı olarak alınabilmesi mümkün.
Ayrıca başlar Araplar olmak üzere eski Sovyet Cumhuriyetlerinin zenginleri de bu tür konutları satın alıyorlar. Yani bu tür lüks inşaatlar gelir ve servet dağılımı adaletsizliğinin hem sonucu hem de nedenlerinden birini oluşturuyor.

YEŞİL ALANI OLMAYAN BİR PROJE
Dikkatinizi çekmiş olmalı. Bu projede yeşil alan yok. Yüzlerce insanın oturacağı, binlercesinin alış veriş yapacağı, üstelik de bir meskûn mahalde 22 katlı dev bir bina dikiyorsunuz ama etrafında sadece 1-2 metre karelik bir yeşil alan bırakıyorsunuz.
Normalde bu denli yüksek kata, önemli bir yeşil alan ayrılması kaydıyla izin verilirken (binanın diğer tarafındaki çok katlı bloklar bunun somut örneği iken), bu binaya nasıl böyle bir izin verilebilir, bu da anlaşılabilir bir şey değil. Ancak mahallenin diğer sakinlerinin arsalarının, konutlarının değerlerinin göreli olarak düşeceğini anlayabilmek zor değil.
Ayrıca bina adeta bir çirkinlik abidesi, bir beton blok olarak mahallenin maksimum 3 katlı konutlarının ortasına dikilmiş durumda. Bunun neden olacağı, ekolojik etkileri, görüntü, trafik ve gürültü kirliliği ve bunun maliyetlerini düşünün. Ama öyle bir aşamadayız ki daire başına 2-3 milyon liralık bir satış geliri ya da bir büyük süpermarketin sağlayacağı kâr her şeyin önüne geçebiliyor.
Bu rezidanstaki konutların bir kısmının banka kredisi ile satın alınacağı malum. Bu da bu projelerde bankaların (verdikleri uzun vadeli / mortgage kredileri bağlamında) nasıl suç ortağı olduklarını gösteriyor. Yani finans kapital Türkiye’de inşaata son 16 yılda yatırılan 551 milyar doların (2) kaynak sağlayanlarından, dolayısıyla da ortaya çıkan bu sorunlardan sorumlu biri konumunda.

KDV İNDİRİMLERİNİ KİM SAĞLADI?
Hükümetin son 2 yıldır inşaat ve emlak sektörünü canlandırabilmek gerekçesiyle konut satışlarındaki KDV’yi yüzde 18’den yüzde 8’e düşürdüğü biliniyor. Son Bakanlar Kurulu düzenlemesiyle konut ve işyerini de kapsayacak bir biçimde hem tapu harçları düşürüldü hem de KDV indirimi bir kez daha, 2018 Ekim sonuna kadar uzatıldı. Muhtemelen tekrar uzatılacak.
Bu ciddi bir vergi geliri kaybına neden oluyor. Bir örnek üzerinden anlatırsak; 1milyon liralık dairenin satışından yüzde 18 KDV oranından 180 bin lira vergi geliri sağlanırken, bu oran yüzde 8’e düşürüldüğünde bu gelir 80 bin liraya gerileyecek. Yani daire başına devletin vergi geliri kaybı 100 bin lira olacak. Bunu 1 milyon lira olarak hesapladık çünkü satışlarda konutların gerçek değerlerinin gösterilmediği bilinen bir gerçek. Böylece gerçek değer-satış değeri farkının neden olduğu bir vergi geliri kaybı da söz konusu olacak.
Ayrıca tapu harçlarının düşürülmesinden dolayı da bir gelir kaybı doğacak. Bu kayıpları devletin nasıl karşılayacağını artık sokaktaki insan dahi biliyor: Yeni zamlar, yeni vergiler ya da daha fazla borçlanma.
Şimdi şöyle bir düşünün: Devlet ruhsat, tahsis, cins değişikliği ile yani sihirli bir dokunuşla bazı arsaların değerini onlarca kat artırırken, bu arsaya yapılan konutların satışlarından aldığı vergiyi de yüzde 60 oranında azaltıyor.

HANİ MÜLK ALLAH’INDI?
Müteahhitler ve arsa zenginleri acaba ne yaptılar da böyle bir ödüllendirmeyi hak ettiler diye sorulmaz mı? Ya da hani “Mülk Allah’ındı?” Diye sorulmaz mı? Öyle ya Allah’a it bir mülkü (üstelik daha da cazip hale getirerek) zengini daha da zengin etmede bir araç olarak kullanıyoruz,  üstelik de almamız gereken vergiyi tam olarak almıyoruz.

KONUT YATIRIM MALI DEĞİL, İSTİHDAM VE GELİR YARATMAZ
Hükümet 2016 yılında yaptığı hesaplama değişikliği ile konut yatırımlarını da yatırımlardan, konut kredilerini de tasarruflardan sayıyor. Böylece eskiden yüzde 13 olan tasarruf oranı yüzde 23’e ve yüzde 19-20 olan yatırım oranı da yüzde 29-30’a çıkmış oluyor. Bu da ekonominin mucizevi büyümesinin nasıl kâğıt üzerinde gerçekleştiğini gösteriyor.
Yani istihdam, gelir yaratmayan, işsizliği azaltmayan ama sadece bankaları, müteahhitleri, inşaatçıları daha da zengin eden bir büyüme modeli ile karşı karşıyayız.
Bu tür binalara bakarak övünenlere (bir tür el atına binip çalıp satanlara), “böyle AVM’ler, rezidanslar, TOKİ konutları yerine fabrikalar yapılsaydı daha iyi olmaz mıydı, böylece de sizler için, çocuklarınız için hem istihdam hem de gelir yaratılmaz mıydı ?” Diye sorulmalı. Çünkü bu ülkede son 15 yılda yapılmış dişe dokunur tek bir fabrikadan söz edemiyoruz.

NE YAPILMALI?
Öncelikle eşitsizlikleri, adaletsizlikleri, ekonominin krize yatkınlığını, doğa tahribatını artıran, toplumsal dokuya zarar veren bu zenginleşme modeline son verilmeli. Bu konuda gerekli her yasal düzenleme yapılmalı.
Bu sektörü vergi ve faiz indirimleri yoluyla desteklemekten, bu firmaların borçlarını yapılandırmaktan, kısaca bunları devlet tarafından kurtarmaktan ve bunun faturasını halka ödettirmekten vazgeçilmeli.
Bu binaların bir kısmının yıktırılması gerekecek. Diğerlerine ise ağır bir toprak rantı vergisi konulmalı. Öyle ki hem yenileri yapılmasın, hem de haksız zenginleşme önlensin. Ayrıca Emlak Vergileri öyle düzenlenmeli ki (gayrimenkul değer artışı vergisi gibi bir vergiyle örneğin) bu tür binalar çok maliyetli hale getirilerek bunlara ilişkin talep ve paralelinde de arzı azaltılsın.
Gelir ve servet eşitsizliği böyle devam ettiği sürece bu tür lüks mallara olan talebin süreceğinin bilincinde olarak bu eşitsizliği azaltacak önlemler alınmalı. Örneğin “nereden buldun” düzenlemesine tekrar başvurulmalı . Ayrıca gelirlerin sadece altına değil, üstüne de sınır getirilmeli. Yani Gelir Vergisinin üst oranları ciddi biçimde yükseltilmeli. Bu yönde hem düzenlemeler yapılmalı, hem de vergi yasaları konulmalı.

SUÇLU AYAĞA KALK!
Şimdi varsayın ki bir mahkemedeyiz ve gelinen ekonomik kriz, eşitsizlikler, adaletsizlikler, yoksulluk ve işsizlik nedeniyle sanıklar sorgulanıyor. Sanık sandalyelerinde birden fazla sanık oturuyor: Rant peşinde koşan arazi, arsa sahipleri, müteahhitler, inşaatçılar, bankalar, bu izinleri veren belediyeler, bu düzenlemeleri yapan ve vergi oranlarını düşüren devlet, politikacılar ve bütün bunları alkışlayan ya da en iyisinden bunlara sessiz kalan insanlar.
Hakim, “suçlu ayağa kalk” diye seslendiğinde bunlardan hangisi ya da hangileri ayağa kalkar ya da kalkmalıdır?
….
(2) Erinç Yeldan, Betona 551 milyar dolar,
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/954947/Betona_551_milyar_dolar.html, 07 Nisan 2018.


30 Ocak 2017 Pazartesi

FAİZİ “ARTIRIYORMUŞ GİBİ” YAPMAK



FAİZİ “ARTIRIYORMUŞ GİBİ” YAPMAK

Mustafa Durmuş

İki gün önce Merkez Bankası piyasalardaki beklentilerin gerisinde kalan bir faiz artışına gitti. Bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 8'de ve gecelik borçlanma faiz oranını (faiz koridorunun alt bandı) yüzde 7,25'te sabit tutarken, gecelik fonlama oranını (faiz koridorunun üst bandı) yüzde 8,50'den yüzde 9,25'e ve daha çok olağan dışı hallerde başvurulan likidite penceresi borç verme faiz oranını da yüzde 10'dan yüzde 11'e yükseltti. 

Diğer yandan, bundan çok kısa bir süre önce MB, bankaları geç likidite penceresi faiz oranından (yüzde 10) borçlanmaya zorlamış, ama her hangi bir sonuç alamamıştı.
Sonuçtan kastımız kuşkusuz, dövizdeki yükselişin durdurulabilmesi ve kurun yüksek bir düzeyde de olsa istikrara kavuşturulabilmesiydi. Son faiz kararının da bunu sağlayamadığı görülüyor. Zira kur bugün itibariyle 3,85’e tekrar yükseldi. Asıl yükselişin ise Fitch’in yarın açıklayacağı ülke notu ile olması bekleniyor. Bu durumda kurun 3.90’ın üzerini tekrar görmesi yüksek bir olasılık.

Birçok ana akım iktisatçı ya da para piyasası uzmanı dövizdeki yükselişi durdurmanın yolunun tıpkı 2001’de yapıldığı gibi en az 3-4 puanlık bir politika faizi artırımı olduğuna inanıyor.
Gerçekten de kurun ve enflasyonun hızla artmaya başladığı bir ortamda negatif reel faiz ile yatırımcıyı lirada tutabilmek mümkün değil. Kaldı ki dolardan çıkmak biçimindeki muhafazakâr-milliyetçi tabana yönelik telkinler de işe yaramıyor. Dün açıkladığımız tablodan da görüldüğü gibi döviz tevdiat hesaplarının en fazla ağırlığa sahip olduğu iller iktidar partisinin en fazla oyları aldığı muhafazakâr iller.

Referanduma kilitlenmiş bir siyaset

Teknik olarak Merkez Bankası, faizi uzmanların talep ettiği oranda (örneğin yüzde 300-400 baz puan) artırabilir. Bu daha önce yapılmış ve sonuç da alınmış. Kuşkusuz bunun bedeli bu yıl ekonomik büyümeden tamamen vazgeçilmesi olacaktır. “Önce kurda ve enflasyonda istikrar” diyenler açısından bu da belki sineye çekilebilir. Ama bu uzmanların göremedikleri ya da görmek istemedikleri iki önemli konu var. 

İlk olarak, iktidar bloğu başkanlık referandumuna kilitlenmiş durumda. Dolayısıyla da piyasalarda likiditeyi azaltmak, dolayısıyla daha da daralmak anlamına gelecek olan yüksek faiz politikasını uygulayarak “evet” oylarını riske atmak istemiyor. Zira önümüzde daha 2,5 - 3 aylık bir zaman var ki ekonominin daha da daralması, referandumdan bu bloğun istemediği bir “Hayır” çoğunluğunun çıkması ile sonuçlanabilir.

Faiz oranı teknik bir konu değil

İkinci olarak, uzmanlar faiz oranlarının teknik bir konu olmaktan ziyade ekonomi politik bir konu olduğunu, yani bunun ülkedeki yönetici konumundaki sermaye sınıfları arasındaki bir kavganın da alanı olduğu gerçeğini görmezden geliyorlar.
Yani ülkede, özellikle de 2010’lu yıllardan itibaren, birikim stratejisinin açıkça inşaat-alt yapı, üst yapı yatırımları,  emlak-gayrimenkul ve kentsel ranta dayalı olarak yürütüldüğü çok açık. Bu sektörün yüksek kârlılığı sadece yüksek rant potansiyeline sahip olması ile değil, sektördeki maliyetlerin düşük, diğer yandan talebin yüksek tutulmasıyla mümkün olabiliyor. 

Bu açıdan faiz oranlarının düşük olması ya da en azından yükseltilmemesi gerekiyor. Öyle ki örneğin konut satışlarının en az üçte biri ipotekli konut kredisi ile yapılıyor. Faiz oranları yükseltildiğinde ipotekli konut kredisi faizleri de yükseliyor, bu da satışları, dolayısıyla da inşaat üretimini olumsuz etkiliyor.

Bu savımızı TÜİK tarafından hazırlanan inşaat ve emlak sektörüne ait 2016 yılı verileri doğruluyor.

Üretim maliyetleri arttı, üretim düştü

Sektöre ait ilk sıkıntı bina inşaat maliyetlerindeki enflasyonun üzerindeki artışla ilgili. TÜİK’e göre, 2016 yılı Ekim-Aralık döneminde inşaat maliyet endeksi bir önceki çeyreğe göre yüzde 5,9 ve 2015 yılının aynı dönemine göre yüzde 12,4 artmış. İşçilik maliyetlerindeki artış yüzde 1 ile sınırlı kalırken, malzeme maliyetindeki artış yüzde 7,5 olmuş. Döviz kurundaki yükselişin bunda etkili olduğunu söyleyebiliriz. Yani üretim boyutuyla, inşaat maliyetleri geçen yıla göre resmi enflasyonun bir buçuk katı kadar artmış.

Paralel bir biçimde üretimde de yavaşlama söz konusu. Bunu sırasıyla yapı izin istatistiklerindeki (yapı ruhsatı) ve yapı kullanma izinlerindeki bariz azalmadan görebiliriz.

2016 yılının ikinci çeyreğinde 51,3 milyon m2’lik bir yapı izni verilmişken, üçüncü çeyreğinde bu 38,4 milyon m2’ye gerilemiş.  Böylece bir önceki çeyreğe göre düşüş yüzde - 25,1 olmuş. 2015 yılının aynı dönemine göre ise bu düşüş yüzde - 12,6’yı buluyor. Böylece yapı izin ruhsatındaki ikinci çeyrekten üçüncü çeyreğe doğru dörtte birlik bir azalma sektördeki daralmanın üretim boyutunu ortaya koyuyor.

Benzer bir durum yapı kullanma izin belgeleri için de geçerli. Örnek verirsek daire sayısı cinsinden 2016 yılının üçüncü çeyreğinde kullanma izin belgesi bir önceki çeyreğe göre yüzde - 18 ve 2015 yılının aynı dönemine göre yüzde - 8 oranında azalmış.

İnşaat ve emlak faaliyetleri durgunluğa girdi

Sektördeki bu daralmanın makro düzeydeki yansıması ise milli gelirin sektörlere göre değişimini gösteren endekse şöyle yansımış: 2016 yılının ikinci çeyreğinde 228,9 olan inşaat endeksinin değeri üçüncü çeyrekte 213,9’a gerilemiş. Geçen yıla göre sektördeki büyüme sadece yüzde 1,4 ile sınırlı kalmış.

Benzer bir durum gayrimenkul faaliyetlerini gösteren endeks için de söz konusu olmuş ve 2016 yılının ikinci çeyreğinde 129,8 olan endeks üçüncü çeyrekte 128,3’e gerilemiş. Geçen yıla göre endeks sadece yüzde 3,7 büyüyebilmiş.

Konut satışları ipotekli konut kredisi ile pompalanıyor

Asıl çarpıcı gelişme konut satışlarında ortaya çıkıyor. 2016 Aralık ayında konut satışları 2015 Aralık ayına göre sadece binde 1 oranında artabilmiş.

İpotekli satışların toplam satışlar içindeki payı yüzde 34,4 ve sözünü ettiğimiz bu bir yıl içinde ipotekli konut satışları yaklaşık yüzde 22 oranında artmış. Yani ipotekli satışlardaki artışlar toplam konut satışlarının eksiye dönmesini önlüyor. Bu da borçlandırma ile yürüyen bu modelde faiz oranlarının rolünü belirleyici kılıyor.
Ayrıca bir ayrıntının daha altının çizilmesi gerekiyor: İlk defa satılan (yeni üretim) konut satışlarının toplam satışlar içindeki payı yüzde 50’yi geçiyor. Bu arada ilk defa satılanların satışında bu bir yıllık sürede yüzde 3’lük bir azalma var. Yabancılara satılan konutların toplam satışlar içindeki payı ise yüzde 20.

Böylece konut satışları, asıl olarak iç piyasadaki, yani yerliye yapılan konut satışlarından ve bunların da en az yarısı yeni konutlardan oluşturuyor. Böylece iç pazarın önemi nedeniyle sektörde konut kredi faizlerinin yükseltilmemesi çok önemli oluyor.

Sektör KHK’ya girdi

Sektörün önemi KHK’lara da girmesinden belli. Zira 684 Sayılı KHK ile konut satışlarına getirilen yeni düzenleme ile sektördeki sermaye grupları devlet koruması altına alınıyor.

Öyle ki 2014 yılında yürürlüğe giren “Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” ile konut alanlara alım tarihinden itibaren 14 gün içinde sebepsiz ve her hangi bir tazminat ödemek zorunda kalmaksızın alımdan cayma ve projenin teslimine kadar olan yaklaşık 3 sene içinde yüzde 2 gibi bir tazminatla satıştan dönebilme hakkı tanınmıştı. 

Dün yapılan değişiklikle bu süre 2 yıla düşürülürken, tazminat oranı da yüzde 8’e kadar yükseltildi. Konutu iade eden tüketici parasını eski düzenlemede 90 günde geri alırken, artık bu süre 180 güne çıkartıldı. Yani sektörde işler yüklenici firmalar için kolaylaştırılırken tüketiciler için zorlaştırılıyor. 

Sonuç olarak

İktidar bloğunun inşaat ve emlak sektörüyle kurmuş olduğu böyle bir simbiyotik ilişki, teknik olarak mümkün olsa da, hatta gerekli görülse de, faiz oranının gerçek anlamda yükseltilmesini zorlaştırıyor. 

Böyle bir siyasal kararın gerisinde ise, hemen her büyük siyasal karar da olduğu gibi, sınıfsal – ekonomik çıkarlar yatıyor. Sonuç olarak da faiz oranları artırılmış gibi yapılarak sorun öteleniyor. Bu durumun sadece ekonominin bütünü açısından sorunların derinleşmesinin değil, faiz oranları konusunda farklı konumlanış içinde olan sermaye grupları arasındaki kavganın da büyümesinin önünü açıyor.

25 Aralık 2016 Pazar

BİR KEZ DAHA “YENİ BÜYÜME VERİLERİ” VE YILDIZI SÖNMEYEN SEKTÖR ÜZERİNE

BİR KEZ DAHA “YENİ BÜYÜME VERİLERİ” VE YILDIZI SÖNMEYEN SEKTÖR ÜZERİNE

Mustafa Durmuş

24 Aralık 2016

Bu köşede daha önce siyasal gündemdeki sorunların yakıcılığı nedeniyle yeterince tartışamasak da,TÜİK tarafından kullanımına başlanan yeni hesaplama yöntemlerine göre sunulan büyüme verilerine ilişkin kısa kısa değerlendirmeler yaptık.

Bu değerlendirmelerde, "2009 yılının baz yılı olarak seçilmesinin yanlışlığı" ve özelllikle de "2011 yılından itibaren eski yönteme göre yapılan hesapların kaçınılmaz olarak yanlışlığı" gibi bir durumun ortaya çıktığını vurgulamıştık.

Bu bağlamda, aslında daha önce hazırlanmış olan (2017-2019 da dahil olmak üzere) Makro Planların (Orta Vadeli Programlar ve Mali Planlar) ve buna uygun olarak hazırlanan Merkezi Yönetim Bütçelerinin ekonominin gerçek durumunu yansıtmadığı TÜİK tarafından da tescillenmiş oldu. Ama artık çok geç çünkü 2017 Merkezi Yönetim Bütçesi onaylandı.

Bu kez biraz detaya girelim.

Bilindiği gibi şu ana kadar yapılan resmi araştırmalarda Türkiye’deki yerli tasarrufların ancak yüzde 13-14 düzeyinde olduğu, bu nedenle de yüzde 20’yi aşan toplam yatırımların ancak yabancı kaynaklarla gerçekleştirilebildiği yaygın olarak ileri sürülüyor ve kabul ediliyordu.

Oysa yeni veriler bu tespitleri geçersiz kılıyor. Zira birazdan göreceğiniz gibi, hem yerli tasarruf oranı, hem de yatırım oranı artmış durumda. Öyle ki yeni hesaplama ile yatırımların payı yüzde 30’a, yerli tasarrufların payı yüzde 20’nin üzerine çıkartıldı.

İnşaat Sektörü: Yeni Hesaplamanın Göz Bebeği

Yeni hesaplamada bu büyük farkı inşaat sektörünün yarattığı ileri sürülüyor. Böylece eski verilerdeki inşaat sektörüne ait veriler ve etkileri büyük değişikliğe uğratılıyor. Yeni verilerle, inşaat sektörünün aslında var olduğu, ama hesaplama yanlışlığı nedeniyle görünmediği büyümeye olan belirleyici katkısı da böylece ortaya konulmuş oluyor.

İnşaat sektörüne yapılan harcamalar yatırım harcaması olarak kabul edilerek bir anda yatırımlar içindeki payı iki katından fazla yükseltiiliyor, böylece de yatırım hacmimiz birden 10 puan artıyor (buna karşılık yeni verilerde kamunun ne kadar, özel sektörün ne kadar yatırım yaptığını görebilmek mümkün değil).

Böylece hem 2008 krizi sonrasında ağırlık kazanan inşaat yönlü büyüme ve birikim modeli, hem de inşaat sektöründe ortaya çıkan 40’ı aşkın küresel inşaat firması da, onların devasa kârları ve servetleri de bir çırpıda da benimsenmiş oluyor.

Tasarruflardaki artışın nedeninin ise konut alımlarının artmasıyla ilgili olduğu düşünülüyor, zira kredili ya da peşin konut alımları artık tasarruf kalemi olarak görülüyor.

Ekonomimizin geleceğinin teslim edildiği bir diğer sektörün turizm sektörü olduğu anlaşılıyor. Böylece bundan böyle büyüme modelinin eskisi gibi alt yapı ve üst yapı inşaat yatırımları ve cari açığın kapatılmasındaki rolü itibariyle de, turizm sektörü olacağı anlaşılıyor.

Sorunlu iki sektör

Diğer yandan bu iki sektörün ekonomi içindeki önemine baktığımızda bu beklentilerin ne kadar gerçekleşebileceği konusunda kuşkular kaçınılmaz olarak artıyor.

Zira inşaat sektörünün milli hasıla içindeki payı sadece % 8-9, turizmin payı ise % 3 civarında. Yani ikisinin toplamı sanayi sektörünün ancak yarısı büyüklüğünde . Bu denli küçük bir paya sahip bu sektörlerin, büyüme hızları ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik büyümeye katkıları da payları ile orantılı olacaktır.

Kaldı ki sorun sadece milli hasıla içindeki pay ya da büyüme hızı ile sınırlı değil. İstihdam açısından da sektörlerin durumu pek parlak değil. Örnek olarak inşaat sektörü toplam istihdamın sadece % 7, 5 - 8’ini sağlayabiliyor. Her iki sektörde de kayıt dışı istihdam oranı çok yüksek. Örneğin bu oran turizmde % 70’i buluyor. İşçi ücretleri çok düşük, çalışma koşulları çok ağır ve inşaat sektörü iş kazaları açısından ülkede birinci sırada yer alıyor. Yani yaratılan istihdam hem çok düşük, hem de niteliksel olarak çok kötü. Her iki sektörün doğaya verdiği zararı da bunlara eklemek gerekiyor.
İnşaat sektörü, niteliği gereği çok sayıda alt sektör ye da faaliyet kolu ile olan ilişkisi olduğundan, canlı olduğu dönemlerde esnafı vb mutlu edebiliyor. Yine, ışıltılı, büyük alt yapı ve üst yapı inşaatleri (köprüler, hava limanları, tüneller, AVM’ler, büyük ölçekli camiler gibi) göze hitap ettiğinden, bu durum bir gelişme, zenginlik algısı da yaratabiliyor, bu nedenle de siyasal iktidarların çok tercih ettikleri sektörler olabiliyor. Ya da turizm sektörü dış ticaret açığının en az üçte birini finanse ederek dış kaynak çarkının dönmesini sağlayabiliyor.

Vergi: “Devede kulak” misali

Diğer yandan bu iki sektörün ödediği vergiler neredeyse “devede kulak” düzeyinde kalıyor. Çok sayıda istisna, muafiyet ve indirimden yararlandıkları gibi, kayıt dışılığın tarımdan sonra en fazla olduğu sektörler oldukları için de vergi gelirlerine katkıları çok az. Öyle ki turizm sektöründe toplanan vergi , sektörün mevcut kapasitesinin 85’te 1’ini ancak buluyor. Yani vergi kapasitesi yüksek, ama ödediği vergi çok az olan bir sektörden söz ediyoruz. . Şİmdi bu sektör de politik ve jeopoliltik riskler ve krizler nedeniyle ciddi bir risk altına girmiş durumda.

Bütün bunlara rağmen inşaat sektörünün çekiciliği, yüksek rant imkanı sunması, yatırılan paranın çok hızlı dönüşüm hızına sahip olması ve özellikle de alt yapı yatırımları için verilen onlarca milyar dolarlık devlet garantisi nedeniyle onun süper zenginler için çok cazip bir sektör olma konumunu koruyor. Milyar dolarlık servete sahip inşaat mütahhitlerinin bu denli hızlı yükselişleri de bunu doğruluyor.

Ancak ülkenin yeni dolar milyarderleri yaratmaya değil, emek ve doğa ile uyumlu, yaratılan refah artışının adil bir biçimde paylaşıldığı, işsizliğin ve hayat pahalılığının ortadan kaldırıldığı, bütün bu ekonomik hedeflerin yerine getirilebilmesi için de toplumsal barış ve huzur ortamının sağlandığı gerçek anlamda demokratik bir dönüşüme ihtiyacı var.