Yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2026 Pazartesi

Enflasyon

 

Temmuz Ayı Enflasyonu Artarken, Ücretlerdeki Erime Sürüyor!

Mustafa Durmuş

3 Ağustos 2026

Temmuz ayı enflasyonu açıklandı.

Artık bir klasik haline dönüşen bir gerçek var: TÜİK, ENAG ve İTO tarafından hesaplanan aylık ve yıllık enflasyon oranları arasındaki açık ara fark sürüyor.

TÜİK’in yıllık enflasyonu yüzde 31,75 iken bu oran ENAG’ın hesaplamalarında yüzde 50,49’a çıkıyor. TÜİK’in aylık enflasyonu yüzde 1,78 iken, ENAG’ın aylık enflasyonu ise yüzde 3,07. (Bu arada Temmuz ayı sonlarında petrole gelen yapılan zamlar Ağustos ayının enflasyonuna yansıyacaktır).



Belli ki TÜİK enflasyonu olduğundan daha düşük gösterme politikasını sürdürüyor. Geçen ayın daha düşük çıkmasının nedeni ise işçi ve memur emeklilerine yapılacak olan zammın 6 ayılık kümülatif enflasyona endekslenmesi. Zira aylık enflasyon ne kadar düşük olursa, emekliye verilecek zam da o kadar az oluyor. Temmuz ayı enflasyonunun iki kat yüksek çıkmasının bir önemi yok zira ücret zammı hesabında dikkate alınmıyor.

Zurnanın zırt dediği yer: Açıklanmayan madde fiyat listesi!

Bir süredir TÜİK hukuka aykırı bir biçimde enflasyon sepetinde yer alan yüzlerce maddenin fiyatlarındaki değişimleri açıklamıyor. Çünkü açıkladığında TÜFE oranının ne kadar düşük gösterildiği ortaya çıkabilir.

Oysa, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tarafından açılan bir davada Ankara 6. İdare Mahkemesi, DİSK tarafından istenen bilgilerin açıklanmasının kurumun görevi gereği olduğunu belirterek bilgi talebinin reddedilmesinin hukuka aykırı olduğuna hükmetti. Kesinleşmiş hükme rağmen TÜİK buna uymuyor ve madde fiyat listesini hala yayınlamıyor. Böylece gerçek fiyat artışlarını gizlemeye devam ediyor.

Yüksek enflasyon TÜİK’in manipüle edilmiş verilerine rağmen, emekçileri yoksullaştırmaya devam ediyor

Öyle ki ocak ayında 28,075 TL olan asgari ücret, 7 aylık enflasyon yüzünden 23,450 TL’ye; en düşük emekli aylığı 20,000 TL’den 16,705 TL’ye geriledi. Böylece ilk 7 ayda, asgari ücretlinin toplam ücretinin 4,625 TL’si; emekli ücretinin ise 3,295 TL’si enflasyonla ceplerinden alındı.


Başarılı mı, başarısız mı?

Eğer siyasal iktidarların görevi toplumu yoksullaştıran yüksek enflasyon gibi etkenlere karşı onu korumaksa, İktidar Bloku bu görevi yapamıyor, halkın yoksulluğunu daha da artırıyor.

Yok eğer siyasal iktidar bilerek ve isteyerek halkı yoksullaştırmayı, mülksüzleştirmeyi; buna karşılık izlediği mali destek politikalarıyla ve faiz politikalarıyla sermaye ve servet zenginlerini daha da zenginleştirmeyi hedefliyorsa, bu konuda oldukça başarılı olduğunu kabul etmek lazım. Zira toplumdaki gelir ve servet uçurumu özellikle de son 10 yıldır inanılmaz bir biçimde derinleşti.

Kuşkusuz bu gidişat ekonomik büyümeyi yavaşlatacağı, işsizliği artıracağı ve ekonomiyi krizlerle baş başa bırakacağı için de ayrıca tehlikeli.

Ekonominin yapısal hale gelmiş ve son 23 yıldır daha da büyüyen sorunları sadece ekonomik kararlar alarak da çözümlenemez. Bu konuda demokratik siyasetin ön alması ve halktan gerçek verilerin saklanmasını önlemesi gerekiyor.

Özetle, onurlu iş, ekmek ve aş biçimindeki bir ekonomik mücadele, özgürlükler, insan haklarına saygı ve özgür ve adil seçimler gibi  demokrasi mücadelesi ile el ele yürümek zorunda.


4 Mart 2024 Pazartesi

 

YANLIŞLARI TEŞHİR ETMEYİ, HAKSIZLIKLARLA MÜCADELE ETMEYİ, BARIŞI VE DEMOKRASİYİ SAVUNMAYI SÜRDÜRECEĞİZ

Mustafa Durmuş

4 Mart 2024


Geçen hafta benim açımdan oldukça yoğun geçti.

YENİ YAŞAM DERNEĞİ SÖYLEŞİSİ

Geçen Pazar günü Batıkent’teki Yeni Yaşam Derneği’ndeki kahvaltılı bir söyleşide 70 civarında katılımcı ile çok verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşinin konusu genel olarak “ekonomik gelişmeler, kriz ve emek perspektifinden bu krizden nasıl çıkılabileceği” idi. Bu söyleşiye DEM Parti Ankara BŞB Başkan Adayı Avukat Öztürk Türkdoğan da katıldı ve seçime ilişkin düşüncelerini çok kısaca anlattı, notlarını da aldı. Beni bu etkinliğe konuşmacı olarak davet ettikleri için Yeni Yaşam Derneği’nin yöneticilerine çok teşekkür ediyorum.

HALK TV “ŞİRİN PAYZIN İLE SÖZÜM VAR” PROGRAMI

Düzenli yazı yazdığım T24 Haber Sitesi’nde yayımlanan “Türkiye-Somali askeri anlaşmasının satır arası okumaları” başlıklı son yazım, Halk TV’den Şirin Payzın ve arkadaşları tarafından fark edilmiş olmalı ki beni Çarşamba gecesi saat 24’te “Sözüm Var” programına, canlı bağlantıya davet ettiler. Oldukça verimli olduğunu düşündüğüm bir program oldu ve sanırım ilk kez bu ekranlarda Türkiye’nin “alt emperyalist” bir konumda olup olmadığı tartışıldı. Bu davet için başta Şirin Payzın olmak üzere tüm program yapımcılarına ve Halk TV’ye teşekkür ediyorum.

MALİYE BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNE AÇILIŞ DERSİ

Perşembe günü, emekli olduğum HBV Üniversitesi’nden çalışma arkadaşım  Maliye Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Bilgen Taşdoğan’ın nazik davetiyle yaklaşık 80-90 civarında Maliye Bölümü dördüncü sınıf öğrencisine bir açılış dersi verdim. Toplam 3 saat süren derste “üniversitenin anlamını”, “çoklu krizleri”, “bunun karşılığında ülkenin nasıl emekten, doğadan yana ve toplumsal cinsiyet eşitlikçi bir kalkınma ve gelişme paradigması izlemesi gerektiğini” anlattım. Yaklaşık bir yıl aradan sonra yeniden öğrencilerle, gençlerle buluşmak tarif edilemeyecek kadar güzel bir duygu idi. Bu ders aynı zamanda bana, 67 yaş haddinden emekliliğin sorgulanması gerektiği ve yaş sınırının büyük kent üniversitelerinde de 73’e yükseltilmesi gerektiğini anımsattı. Bu davet için Bilgen’e ve katılımları için öğrenci arkadaşlara çok teşekkürler.

FLAŞ TV AYSU DEMİREL İLE “ADALET VE DEMOKRASİ” SÖYLEŞİSİ

Aynı akşam saat 21.00’de Flaş TV Ankara stüdyosunda sevgili Aysu Demirel’in sunduğu “Adalet ve Demokrasi” başlıklı 55 dakikalık bir canlı yayına konuk konuşmacı oldum. “Emeklilerin sorunlarıyla” başlayıp, “ülkenin demokrasi karnesiyle” devam edip, sonuçta “ne yapılması gerektiği” ile bitirdiğimiz bu program için sevgili Aysu’ya ve Flaş TV’ye teşekkürler.

SAVIMIZI DESTEKLEYEN BİR YENİ MAKALE

Son olarak, gerek T24’teki makalemde gerekse de Halk TV’deki programda ifade ettiğim görüşlerimi destekler nitelikte, “Somali'yle deniz savunma anlaşmasıyla Türkiye güç projeksiyonuna ve gelecekteki işlerine bakıyor” başlıklı ve https://breakingdefense.com adlı sitede iki gün önce yayımlanan bir makaleden bazı bölümleri aşağıda, üzerinde düşünmeniz için, sunuyorum,

“Bölge uzmanlarına göre Somali ile Türkiye arasında kısa süre önce duyurulan ve Afrika ülkesinin donanma kapasitesini arttırmayı amaçlayan savunma anlaşması, Mogadişu'nun güvenlik duygusu kadar, Ankara'nın deniz gücünü kendi kıyılarının ötesine yansıtma hırsıyla da ilgili”.

“Breaking Defense'e konuşan analistlere göre bu deniz anlaşması Etiyopya'yı caydırmaktan çok daha fazlasını içeriyor. Bu aynı zamanda Türkiye'nin Kızıldeniz bölgesinde uzun süredir devam eden gücünü yansıtma ve gelecekte büyük savunma anlaşmalarına giden yolu açma hırsıyla da ilgili.”

“Katar Üniversitesi profesörü ve Atlantik Konseyi Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi'nin kıdemli üyesi Ali Bakır Breaking Defense'e verdiği demeçte, “Anlaşma kısmen Etiyopya'nın Somaliland üzerinden Somali topraklarına tecavüzünü içeren son olaylara bir yanıt olsa da, aynı zamanda Türkiye'nin Somali'de on yılı aşkın süredir devam eden kapsamlı müdahalesinin doruk noktası olarak görülmelidir” dedi.

“Bakır ayrıca, anlaşmanın karşılıklı çıkarları güvence altına almayı ve Ankara'yı “önümüzdeki dönemde Kızıldeniz ve Afrika Boynuzunun stratejik dinamiklerinde önemli bir oyuncu olarak konumlandırmayı” amaçladığını vurguladı. Bu aynı zamanda Ankara'nın 2016’da başlayan sert güç projeksiyonu kapasitesinin ve ileri savunma politikasının bir parçası olarak da görülebilir” dedi.”

“Türkiye'nin Kızıldeniz’deki donanma genişlemesini "mantıklı bir sonraki adım" olarak nitelendiren jeopolitik danışmanlık şirketi NAMEA Group'un başındaki Norman Ricklefs, Breaking Defense'e verdiği demeçte, Somali ile yapılan anlaşmayla Ankara'nın "Somali ile savunma bağlarını daha da güçlendireceğini, bunun da Türkiye'nin stratejik Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'deki askeri varlığını sağlamlaştırırken Türk savunma sanayisine ve muhtemelen diğer Türk ticari çıkarlarına fayda sağlayacağını" söyledi.

“Orta Doğu bölgesine odaklanan Londra merkezli stratejik risk danışmanlık firması MENA Analytica'nın CEO'su Andreas Krieg'e göre, Somali, Türkiye'nin tedarik zincirlerini güvence altına alma ve denizcilik alanında stratejik derinlik yaratma stratejisinin bir parçası.”

Krieg’e göre, “Türkiye birkaç yıl önce açıkladığı bir Mavi Vatan Stratejisi geliştirdi. Buradaki fikir, Türkiye'yi Doğu Akdeniz'in ve yakın kıyılarının ötesine uzanan bir deniz orta gücü olarak yeniden tesis etmek ve Akdeniz'in ötesinde Kızıldenize, Afrika Boynuzuna ve Hint Okyanusuna kadar uzanan bir erişim ve stratejik derinliğe sahip bir mavi su donanması geliştirmekti. Somali ile yapılacak böyle bir anlaşmanın Mogadişu'nun Türk deniz platformlarını tedarik etme olasılığını arttıracaktır.”

ÖZETLE

Türkiye kapitalizmi, özellikle de 2015 yılından bu yana, bir yandan içerde tıkanan sermaye birikimi sorunlarını aşabilmek, bir yandan 22 yıllık AKP iktidarlarının neden olduğu ekonomik ve sosyal tahribata karşı toplumsal muhalefeti ve sınıf kavgasını,  milliyetçiliği ve militarizmi yükselterek hafifletebilmek, diğer yandan da alt emperyalist bir ülke konumuna uygun olarak yayılmacılığını geliştirebilmek için Somali’ye donanma göndermek istiyor.

Ancak, dünyanın hiçbir yerinde emperyalist, alt emperyalist ya da sömürgeci amaçlar için yürütülen faaliyetlerin, savaşların işçi sınıfına ve emekçi halklara her hangi bir faydası olmamıştır. Aksine bunlar ülkedeki mevcut ekonomik sorunları daha da artıracağı gibi, Somali’deki kanlı iç savaşın bir parçası olunduğunda ciddi boyutlarda insani kayıplarımız ortaya çıkacaktır.

Bu yüzden de sadece otoriterleşmeye, değil, aynı zamanda neo Osmanlıcı yayılmacılığa, militarizme ve savaşlara karşı çıkmak ve barışı, demokrasi ve emek mücadelesinin olmazsa olmazı olarak savunmak ve bu yasa onay için Meclis’e geldiğinde buna karşı çıkmak gerekir.


3 Mart 2021 Çarşamba

Temel Gelir Güvencesi’ zamanı

 

‘Temel Gelir Güvencesi’ zamanı (*)

Mustafa Durmuş

3 Mart 2021

Covid-19 Salgını ile birlikte kapitalizm emekçi sınıflar ve halklar üzerindeki baskısını iyice artırdı. Bu dönemin en belirgin özelliği; ekonomik krizler, çok cılız ekonomik toparlanma, yüksek işsizlik, giderek derinleşen yoksulluk ve açlık oldu.

Emeği zayıflatan bu süreci hızlandıran bir diğer etkense bir süredir artmakta olan sermaye yoğunlaşması ve teknolojinin neden olduğu dijitalleşme, robot kullanımı ve yapay zekâ uygulamaları oldu. Teknoloji giderek canlı emeği üretimin dışına çıkartmaya başladı.

İşin kötüsü dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları bu sürece en örgütsüz oldukları, dolayısıyla da en güçsüz oldukları bir anda yakalandılar.

Sonuç olarak, kapitalist toplumda yaşamak için gerekli olan gelirin istihdam ile bağı giderek kopuyor ve emeklerinden başka satacak başka bir şeyi bulunmayan insanlar yoksulluğa ve açlığa mahkûm ediliyorlar.

Böyle bir tarihsel anda dünyanın her yerinde Evrensel Temel Gelir Güvencesi talepleri giderek artıyor. Güvencesizliğin hiç olmadığı kadar arttığı (ve daha da artacağı) bu yeni süreçte insanların bir insanlık hakkı olarak gelir güvencesine sahip olmaları gerektiği vurgulanıyor.

Temel Gelir Güvencesi sadece koruma amaçlı değil

Temel Gelir Güvencesi (TGG), sadece artan yoksulluğa, gelir bölüşümü adaletsizliğine ve açlığa karşı emekçi halkları korumak için tasarlanmış bir araç değil.

Aynı zamanda insanların hayatlarını iyileştirmek, kendilerine nitelikli zaman bırakmak, onları güçlendirmek ve geleceğe daha umutla bakabilmelerini sağlayabilmek için de kullanılabilecek bir araç.

TGG ayrıca, hem üretimdeki faal işçi sınıfını, hem işsizleri, hem de kadınları güçlendirici bir araç. Aynı zamanda doğadaki müşterek varlıklarımızın daha az tüketilmesine yardımcı olabileceğinden ekoloji dostu bir program.

Keza TGG, derin ekonomik ve politik kriz dönemlerinde yoksullaşmış, gelecekten umudunu kesmiş kitlelerin aşırı sağcı ve faşist yapıların, hareketlerin peşine takılmasını önleyebilecek bir araç olarak da görülmeli.

Lütuf, sadaka değil, bir hak!

Temel Gelir Güvencesi bir lütuf, bağış ya da sadaka değil, insanlık hakkı. Çünkü her insanın (işi olsun ya da olmasın), yaşamını idame ettirebilecek bir gelir elde etme hakkı var.

Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle de Covid-19 Salgını sonrasında, TGG talebi artıyor. Salgınla birlikte, ulusal ekonomiler daraldıkça, işçiler işsiz kaldıkça, hükümetler yaşam standartlarındaki erimeyi önleyebilmek için TGG içerikli programlara yöneldiler. Hollanda, Avustralya, Yeni Zelanda, Portekiz, Japonya ve İtalya Salgın boyunca işçileri korumak için böyle programlar üzerinde çalışmaya başladılar.

Kısaca, ekonomik çöküntüyü ve sağlık felaketini savuşturabilmek için, genişletilip güçlendirilmiş bir sosyal koruma ağı ile birlikte, Temel Gelir Desteği verilmesi öneriliyor. Bu öneri, işçilerin salgın süresince karşılaştığı güvencesizliği hafifletecek ve Salgın ile daha da artan eşitsizlikleri yumuşatabilecek bir öneri olarak değerlendiriliyor.

Başarılı uygulamaları mevcut

Temel Gelir Güvencesinin hali hazırda; Alaska, Kanada, Brezilya, İran (geçmişte), Hindistan, Filipinler ve Finlandiya’da başarılı örnekleri mevcut. İspanya Hükümeti aşamalı bir TGG programını hayata geçirme hazırlığı içinde.

Nüfusun yüzde 5’ini kapsayan ve her yoksul 5 kişiden 4’üne ulaşan (şimdilik en yoksullardan başlayan), ayda 500 avroluk bir gelir desteğini istihdamdan bağımsız olarak sunan Finlandiya deneyiminden de görüldüğü gibi, böyle bir güvence işçileri tembelleştirmediği gibi, morallerini düzelterek, onları daha mutlu kılıyor.

Emekten yana radikal reformlardan biri

Temel Gelir Güvencesini,  “çalışma saatlerinin düşürülmesi”, “herkes için nitelikli ve ücretsiz kamusal hizmetlerin yaygın bir biçimde sunulması” ve “yerelden yönetilen, topluma yararlı, ekoloji dostu kamu garantili istihdam programları” gibi emekten yana reformların bir parçası olarak uygulamak çok daha doğru bir strateji.

TGG için mevcut haklardan ya da kazanımlardan vazgeçmek zorunda değiliz. Kaldı ki böyle bir öneri kabul edilebilir de değil.

Böyle bir programın finansmanı devlet bütçesinde yapılacak değişikliklerle rahatlıkla sağlanabilir. Burada karşımıza çıkabilecek sorun kaynak yetersizliğinden ziyade tercih sorunudur. Bütçeyi emekten ve halktan yana kullanma tercih edildiğinde TGG için gereken kaynak sağlanabilir.

Finansman kaynağı kamu bütçesi

Bütçenin harcamalar boyutuyla ilgili olarak; toplumsal bir fayda sağlamayan, insanı güçsüzleştiren, ekoloji ve barışı yok eden aşırı güvenlik harcamalarının asgariye indirilmesi, israf niteliğindeki devlet harcamalarına ve büyük sermayeye verilen mali desteklere son verilmesi, KOİ projeleri nedeniyle bütçeden büyük müteahhitlere yapılan ödemelerin durdurulması hemen yapılabilecek düzenlemelerdir.

Bütçenin gelirler tarafında ise;  toplanamayan, affedilen sermaye vergilerinin toplanması, bu yıl miktarı 231 milyar lirayı bulacak olan sermayeye dönük vergi muafiyet, istisna ve indirimlerinin sonlandırılması, üst gelir gruplarının vergi oranlarının ve kurumlar vergisi oranının yükseltilmesi, değerli arazi vergisi, rant vergisi, en zenginlerden alınacak bir artan oranlı servet vergisi ve son olarak Merkez Bankası araçları ve kaynaklarının TGG finansmanı için de kullanılması (halk için miktarsal kolaylaştırma) kalıcı, etkin ve adil bir finansman yoludur.

Kesin çözüm değil, ama…

Temel Gelir Güvencesi emekçilerin karşı karşıya kaldığı; başta emek sömürüsü, kötü çalışma koşulları, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunları çözebilmek için tek başına yeterli bir araç değil. Zira bu sorunlar sistemik sorunlar. Kapitalist sistem. değişmediği sürece emekçilerin bu sorunları kalıcı olarak çözüme  kavuşturulamaz.

Ancak bugünden yapılacak işler de var: Sömürüyü azaltacak, emekçiyi ve kadını güçlendirecek, doğayı koruyacak, yaşamı iyileştirecek adımlara ihtiyaç var. Temel Gelir Güvencesi bu adımlardan biri ve konjonktürel olarak en acil olanı.

Talep toplumsallaştırılmalı, politikleştirilmeli

Bu nedenle de, emekten, halktan, demokrasi ve özgürlüklerden yana politik hareketler, emek, ekoloji, kadın ve gençlik örgütleri halkla doğrudan bağ kurabilmek için böyle bir talebi toplumsallaştırmalı, politikleştirmeli ve yapılabilir bir program olarak bunu halkın önüne koyup, gerçekleşmesi için hep birlikte mücadele etmelidirler.

(*) Bu metin 2 Mart 2021 tarihinde gerçekleştirilen “Temel Gelir Güvencesi Yaşatır” kampanyasında yaptığım konuşma metnidir.

17 Ağustos 2020 Pazartesi

Dünya Bankası Türkiye Raporu: Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”

 

Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”

Mustafa Durmuş

17 Ağustos 2020

Yazının başlığı, özellikle de kurlardaki son yükseliş üzerinden iktidarın ekonomi politikalarını eleştirenlere karşı iktidar cephesince yapılan savunmayı özetliyor. 

Bu mealdeki sözler; bazen “buzdolabı sayısındaki artışın halkın refahındaki artış ile ilişkilendirilmesiyle”  dolaylı olarak söyleniyor, bazen de “bir merminin fiyatının ne kadar yüksek” ya da “terörle mücadelenin ne kadar pahalı” olduğu hatırlatılıyor. Böylece hem ekonomideki diğer göstergelerin iyi durumda olduğu, hem de ülkenin bekası açısından her türlü maliyete katlanılması gerektiği vurgulanıyor.

Kuşkusuz ekonomi sadece kurdaki değişikliklere indirgenemez. Nitekim bu durumun bilincinde olan Dünya Bankası da (DB) birkaç gün önce Türkiye ile ilgili bu yöndeki kapsamlı raporunu kamuoyu ile paylaştı.

Bu rapor Türkiye’deki son kur yükselişlerinden önce hazırlandığı için kurlarla ilgili son gelişme raporda yer almıyor. Ancak hemen her ekonomik göstergeye raporda yer verilmiş, mevcut duruma ilişkin ciddi bilimsel çözümlemeler yapılmış, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunulmuş.

Raporu görme ama Biden’ı gündeme taşı

Bu anlamda rapor son yıllarda (bence) uluslararası kuruluşlar tarafından Türkiye ekonomisi üzerine hazırlanmış olan en kapsamlı raporlardan biri. Buna rağmen rapor (Bakan Albayrak’ın döviz kurundaki yükselişle ilgili çok tartışılan açıklamalarını yaptığı günlerde yayınlanmış olsa da), ana akım medyanın gündeminde gerektiği gibi yer almadı.

Havuz medyasında daha ziyade raporda yer alan  “Türkiye’nin Salgını daha hızlı kontrol altına aldığı” şeklindeki tespite yer verilmekle yetinildi. Raporun kendinin ülke ekonomisinin bugününe ve yarınına ait olduğu gerçeği göz ardı edildi.(1)  Bu yapılırken bugünlerde ABD Başkan adaylarından J. Biden’in bu yılın başında Türkiye ile ilgili söylediği iddia edilen bazı sözler aynı medya tarafından servis ediliyor.

Dünya Bankası Türkiye Ekonomik İzleme Raporu

Toplamda 120 sayfayı bulan ve çok sayıda banka ekonomistinin katkı verdiği bu rapor (2) Türkiye ekonomisinin ve insanımızın mevcut durumu ve yakın geleceği ile ilgili olarak çok önemli ipuçları veriyor, ciddi uyarılarda bulunuyor. Bu yazıda bunların hepsine yer verme şansımız olmadığı için, bazılarına odaklanmakla yetineceğiz.

Bu yıl ekonomi küçülecek, işsizlik ve yoksulluk artacak, 2021 ise belirsiz

İlk olarak, Dünya Bankası Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde -3,8 oranında küçüleceğini, buna bağlı olarak da, işsizliğin ve yoksulluğun daha da artacağını, ülkenin giderek daha fazla finansal bir kriz riski ile karşı karşıya bulunduğunu ileri sürüyor.

Son 3 yılda refahımız yüzde 25 azaldı

Rapordan (s.67); yurttaşlarımızın ortalama ekonomik refah düzeyinin (Korona Salgını yüzünden değil), aslında 2017 yılından bu yana düşmekte olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Şöyle ki; 2017 yılında kişi başı milli gelir 10,616 dolar iken, bu sürekli olarak düşmüş ve 2018’de 9,693 dolara; 2019’da 9,127 dolara gerilemiş. İçinde bulunduğumuz yılda ise 7,924 dolara kadar düşmesi bekleniyor. Bu son 3 yılda ortalama gelirimiz yüzde 25 azaldı demek oluyor.

Diğer taraftan bu kişi başı gelir hesabının kendi de kusurlu. Zira sanki milli gelir eşit dağılıyormuş gibi, toplam milli gelir toplam nüfusa bölünerek bir ortalama bulunuyor. Oysa gerçekte yılda, bırakın başına binlerce dolar düşeni, bin dolar dahi düşmeyen milyonlarca yoksulumuz, buna karşılık az sayıda da olsa dolar milyarderlerimiz var. Yani rapor ana akım iktisadın ekonomik büyüme yanılsamasını da sürdürüyor.

2023’ te 2019’un gerisinde olacağız

Bu yanılsamaya rağmen, 2022 yılında kişi başı gelirin 8,502 dolar olarak gerçekleşebileceğinin öngörülmesi ise, bu süreçte bir ekonomik toparlanma olsa dahi, halkın durumunun iyileşmeyeceğini, hatta 2019 seviyesinin bile gerisinde kalacağını ortaya koyuyor.

Bu yüzden de 2023 yılında kendilerince yeni bir İslam Cumhuriyeti içinde yaşamak hayali kuranların, siyasal İslam sayesinde uğradıkları ekonomik refah kaybı üzerinden (yitirdikleri sosyal ve politik hakları bir yana)  bir kez daha düşünmelerinde fayda var.

Bu arada raporda diğer kurumların büyüme öngörülerine de yer veriliyor. Bu kurumlar Dünya Bankası kadar da iyimser değil. Örneğin IMF bu yıl Türkiye ekonomisinin yüzde - 5, OECD ise yüzde - 6’ya yakın küçüleceğini öngörüyor (s.65). Bu verilere rağmen, Bakan Albayrak’ın, iktisatçıların bu yıl ekonomide yüzde - 5 küçülme beklentisini hafife almasını ciddiye alabilmek mümkün değil.

Kısaca, Dünya Bankası bu yılı Türkiye için çok zor bir yıl olarak öngörüyor. 2021 yılında ise ekonomik büyümenin bir sıçrama yapabileceğini (yüzde 5) ileri sürse de, bunun ciddi olarak belirsizliklerle dolu olduğunun altını da kalın bir çizgi ile çiziyor. 

Tartışmalı varsayımlar

Ayrıca rapor büyümeye ilişkin tahminlerini şu varsayımlara dayandırıyor: “Salgın ile ilgili yeni sıkılaştırma tedbirleri (sokağa çıkma kısıtlamaları gibi) yapılmayacak, fiziksel mesafelenme uygulamaları bu yılın sonuna kadar (ya da aşı bulunana kadar) etkin biçimde sürdürülecek, yeni bir salgın dalgası olmayacak.”

Normalleşme, Kurban Bayramı ve turizm sezonunun açılması sırasında, Salgında günlük vakalarda bugün itibariyle Nisan ayından daha kötü sayılara ulaştığımız, grip mevsiminin yaklaştığı, bu nedenle de Salgınla mücadelede işimizin daha da zor olacağı çok açık.

Yönetenlerin Salgınla ilgili sorumluluğu yurttaşın kendine bırakırken, yurttaşın da umursamaz tavırları (3) dikkate alındığında, Dünya Bankası’nın raporunu dayandırdığı varsayımların pek de sağlam olmadığı ortaya çıkıyor. Yani Salgın bu Sonbaharda daha da kötüleşirse (ikinci bir dalgaya gerek kalmaksızın) ekonomik büyüme tahminleri tutmaz, ekonomik sonuçlar daha da kötü olabilir.

Talep yönlü büyüme sınırlarına ulaştı

Raporun detaylarında yer alan verilerse çok daha önemli. Zira bir süredir kredi genişlemesi ile (yani hormonlu olarak) talep yönlü büyütülmeye çalışılan ekonomide talebin artmayacağı, tersine ciddi olarak azalacağı öngörülüyor.

Bu bağlamda bu yılın bütününde özel tüketim harcamaları binde - 5; yatırım harcamaları (kredi büyümesine ve faizlerdeki keskin düşüşe rağmen) yüzde -10,5; ihracat yüzde -15 ve ithalat yüzde - 6,5 azalacak (s.15).

Bu yıl büyümesi beklenen tek harcama kalemi ise (tahmin edilebileceği gibi) kamunun tüketim harcamaları. Bu harcamaların yüzde 6,2 oranında artması bekleniyor. Ancak bu gelişme bütçe açığını uzunca bir süreden sonra ilk kez yüzde 5,6’ya kadar çıkartırken, geçen yıl fazla veren cari açığın da yüzde  -3,2’ye yükselmesiyle sonuçlanacak.

Bu durum raporda “ülkenin para politikası araçlarıyla ekonomiyi büyütme sınırına gelindiği” biçiminde yorumlanıyor. Çünkü Türkiye, diğer kırılgan 12 ülke arasında nominal faiz oranları enflasyon oranından en düşük olan ülke (reel faiz oranı  - 6 puan düşük) olarak sıralanıyor.

Bu da iktidara artık faiz oranlarını daha fazla indirme imkânı vermediği için (nitekim Ağustos’ta dolaylı biçimde faizler yükseltildi), ekonomiyi talep yönlü büyütmenin tek yolu olarak geriye kamu bütçesine (kamu harcamalarını artırarak) yüklenmek kalıyor. Nitekim rapor bunu “yönetimin bu alandaki cephaneyi kullandığı” şeklinde ifade ediyor (s.14).

Kuşkusuz bu gelişmeler kaçınılmaz olarak, krizle mücadelenin faturasının kamu sektörüne, dolayısıyla da vergi mükellefi emekçilere daha fazla ödettirilmesiyle sonuçlanacaktır.

 

İşsizlik arttı, çalışılan saatler ve ücretler azaldı

Raporda, Korona salgınının (özellikle Nisan ayından itibaren) istihdam ve işsizlik üzerinde ne kadar etkili olduğu ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor:

“Bir bütün olarak istihdam ve işgücüne katılım sayıları 2’şer milyon civarında azaldı. Sektörel olarak en büyük kayıp; toplam istihdamın yüzde 55’ini sağlayan hizmetler sektöründe (istihdamının yüzde 10’unu, yani 1,5 milyon işçiyi kaybetti) yaşanırken, inşaat sektöründeki istihdam kaybı yüzde 28’i buldu. Alt sektörler itibariyle;  Salgın en çok gıda ve konaklama sektöründe etkili oldu, zira sektör Nisan ayında yüzde 62,5 oranında küçüldü.  Genel olarak turizm sektöründe, Nisan ayında gelen yabancı turist sayısı yüzde 99,3 oranında azaldı, otellerdeki doluluk oranı yüzde 3’e kadar düştü” (s.36).

Bir diğer önemli bulgu, raporun Türkiye’de DİSK-AR’ın da geniş işsizlik tanımında kullandığı iş saati kayıplarını da içeren bir ankete yer veriyor olması. Kurumun TOBB ile birlikte Haziran ayında yürüttüğü bir anket çalışması ülkede tüm sektörlerde hem çalışılan saatlerde, hem de işçilere ödenen ücretlerde ciddi oranlarda düşüş gerçekleştiğini gösteriyor.

Örneğin eğitim sektöründeki işletmelerin yüzde 41’i çalışma saatlerini, yüzde 27’si ücretleri; sağlık sektöründeki işletmelerin yüzde 40’ı çalışma saatlerini, yüzde 20’si ücretleri; gıda sektöründekilerin yüzde 33’ü çalışma saatlerini, yüzde 23’ü ise ücretleri düşürdü.  Bu indirimler ulaştırma ve depolama sektöründe sırasıyla yüzde 33 ve yüzde 20; konaklama sektöründe yüzde 31 ve yüzde 19; toptan ve perakende ticarette yüzde 29 ve yüzde 8; imalat sanayinde yüzde 28 ve yüzde 14 ve inşaat sektöründe yüzde 29 ve yüzde 11 dolayında oldu (s.43).

Yoksulluk arttı ama hesaplama yöntemi hala sorunlu

Rapor yoksulluk oranının yüzde 10,4’ten yüzde 14,4’e yükseleceğini ileri sürüyor. Bu 1,2 milyon daha yurttaşın yoksullar kervanına katılacağı anlamına geliyor.

Ancak yoksullukla ilgili olarak sunulan veriler çok çarpıcı olsa da, raporun önemli bir eksiği var. Raporda uluslararası yoksulluk eşiği olarak da kabul edilen, “günde 1,90 dolarlık harcama yapabilme imkânı” ölçütü benimseniyor (2011 yılı satın alma gücü paritesine göre). Yani günde 1,90 dolar geliri olmayanlar, dolayısıyla da böyle bir harcama yapamayanlar yoksul olarak kabul ediliyor.

Türkiye’de (doların kurundaki son yükseliş raporun yayınlandığı tarihten sonra gerçekleştiği için), hesaplamayı 1 dolar  = 6,85 lira üzerinden yapmak mümkün. Ancak kuru örneğin 1 dolar = 7,0 lira olarak kabul etsek dahi izahı zor bir durumla karşılaşıyoruz. Bu hesaba göre Türkiye’de günde 13,3 liranın üzerinde harcama yapan biri yoksul sayılmıyor.

Oysa günde 13, 3 liralık bir gelire ve harcama imkânına sahip birini (özellikle de böyle çok yüksek enflasyon ortamında) yoksul olarak değil, düpedüz aç olarak kabul etmek gerekir. Bu yüzden de yoksulların sayısının 1,2 milyondan çok daha fazla artacağını ileri sürmek daha gerçekçi olur.

Ayrıca rapor yoksulların yüzde 72’sinin sadece ilkokul mezunu olduğunu ileri sürerek, yoksulluğun asıl nedeninin eğitimsizlik olduğu biçiminde bir sonuca ulaşıyor ki bu tam olarak doğru değil. Çünkü bu ülkede hem çalışan, yani işi olan lise mezunlarının, hem işli- işsiz birçok üniversite mezunu gencin, hem eğitimli kadınların, hem de ülkede ayırımcılığa uğrayan farklı ulusal, etnik kimliklerin yoksulluğu daha ağır basıyor.

Bankacılık krizi riski artıyor

Türkiye ekonomisinin kırılganlığına ilişkin olarak da rapor; “dış borçlarla ilgili yükümlülüklerin yönetilebilir olsa da, cari açığın giderek artmakta olmasının, döviz rezervlerindeki sert düşüşün ve kurlardaki hızlı artışın neden olduğu kur riskinin ülke ekonomisinin dışsal kırılganlığını artırdığını” (kibarca finansal kriz riskinin varlığından söz ediyor) ileri sürüyor. Özellikle de imalat sanayi, ulaştırma ve inşaat-enerji sektörlerindeki şirketlerin yüksek düzeydeki borçlarının bankacılık sektörü için ciddi risk oluşturduğuna dikkat çekiyor.

Bu bağlamda raporda; sadece bu yılın ikinci çeyreğinde kamu bankalarının verdikleri kredilerin 250 milyar lira ve özel sektör bankalarının kredilerinin 126 milyar lira arttığına; bankaların kârlılığının hızla düştüğüne, kur riski, vade uyumsuzlukları, varlık kalitesindeki kötüleşmeler, toptan, perakende ticaret, ulaştırma ve depolama, inşaat sektörlerindeki batık kredilerin bankaların bilançolarını kötüleştirdiğine ve dolayısıyla da finansal istikrarsızlık riskinin arttığına dikkat çekiliyor (s. 10).

 

Kârlılık düştü, batık kredilerin miktarı arttı

Örneğin bankaların vergi öncesi kâr (zarar) / ortalama toplam varlıklar rasyosu şeklinde ifade edilen kâr oranı 2017 yılında yüzde 2 iken,  bu hızla düşerek 2018’de yüzde 1,8’e; 2019’da yüzde 1,4’e geriledi. Bunun 2020’de binde 7’ye düşmesi bekleniyor. Toplam nakit kredileri içindeki batık kredilerin oranı ise 2017 yılından bu yana 2 kata yakın arttı (s. 103).

Reel sektör açısından da benzer bir durum söz konusu. Her ne kadar Salgın bu gelişmenin nedeni olarak nitelendirilse de, bu tam olarak doğru değil. Zira ikinci en büyük 500 sanayi kuruluşunun 2017-2019 yılları arasındaki satışları ve kârlarına bakıldığında bu sektörde de satış ve kâr sorunlarının Korona öncesinde de mevcut olduğu görülüyor.

Nitekim Dünya Gazetesinde yer alan bir habere göre: “Türkiye'nin ikinci 500 sanayi kuruluşunun üretimden satışlardaki artış hızı yüzde 14,2 ile 3 yılın en düşük seviyesine geriledi. Satışlardaki yavaşlama eğilimi kârlılığı da olumsuz etkiledi. İSO İkinci 500'ün 2018'de 19 milyar lira olan faaliyet kârı, 2019'da 16,8 milyar liraya indi”.(4)

Ülkenin sorunları 2015 yılından bu yana derinleşti

Kısaca sistemik bir ekonomik kriz nedeni olan kâr oranlarındaki düşüş, ne bankalarla, ne de Korona Salgını ile sınırlı. Böyle bir krizi tetikleyecek, açığa çıkartacak gelişmeler siyasal iktidarların (özellikle de 2011 Suriye iç savaşı ve 2015 yılı Haziran genel seçimlerinden bu yana) izledikleri hem iç, hem de dış politikalarla mümkün kılındı.

Ülke 2011 yılında Yeni Osmanlıcı yayılmacı politikaları hayata geçirmek sevdasıyla Suriye’nin işgaline zemin hazırlayan iç savaşın bir parçası oldu. Ardından, 2015 yılından itibaren, Kürt sorununun çözümünde çatışmasızlık ya da barış yolundan vazgeçilerek tekrar savaş konseptine dönüldü. 2015’teki 7 Haziran seçimleri AKP’nin tek başına iktidar olmasını mümkün kılmayınca, ülke Orta Doğu ülkeleri ya da Afganistan’dakileri aratmayan bombalı saldırılarla sarsıldı ve seçimler yenilendi. Temmuz 2016’daki askeri darbe girişimi fırsat görülüp ilan edilen OHAL altında, yeni bir otoriter rejim tesis edilmeye başlandı, iktidar ortakları değişti.  

2017’deki Anayasa değişikliğinden itibaren bugün artık tüm sorunların başlıca nedenlerinden biri olduğu iyice ortaya çıkan Türk Tipi Başkanlık sistemi hayat geçirildi.

Ancak bunlar ne politikada, ne de ekonomide istikrarı sağlamaya yetmediği gibi kriz dinamiklerini iyice açığa çıkarttı. Ülke 2001 yılından sonra ilk kez olmak üzere, 2018 yılında ciddi bir döviz krizi yaşadı. Ekonomik durgunluk 2019 yılında devam ederken, ülke bu sefer küresel Korona Salgınına ve beraberinde gelen çok derin bir ekonomik krize daha yakalandı.

Dünya Bankası yaklaşımı: “Ekonomi ile siyaset iki ayrı alandır!”

Kuşkusuz bu raporda ne savaştan, ne de politik krizden söz ediliyor. Bir iki paragrafla sınırlı kalmak kaydıyla; ülkeyi yönetenlere; “kısa vadeli ekonomik kazanımlardansa uzun vadede dayanıklılığı artıran politikalara yönelmeleri, parasal disiplini korumaları yatırımcı güvenini tesis etmeleri” ve içerikleri açıklanmayan “yapısal reformlar yapmaları öneriliyor”. Bunlar yapılmazsa sermaye çıkışlarının daha da artacağı, rezervlerin iyice eriyeceği ve kurdaki yükselişlerin devam edeceği yönünde uyarılar yapılıyor (s. 11).

Bu normal çünkü Dünya Bankası’ndan  (tıpkı IMF, OECD ve DTÖ gibi) son tahlilde küresel egemenlerin, dev uluslararası şirketlerin, emperyalist devletlerin çıkarlarına aykırı bir rapor hazırlaması beklenemez.

Kaldı ki bu raporu hazırlayan ekonomistler tipik bir ana akım yaklaşımı altında ekonomi ile siyaset alanlarını birbirinden keskin çizgilerle ayırabiliyorlar. Onlara göre, örneğin bir ülkedeki ekonomik verimliliğin ve kârlılığın garantisi, demokrasiden ziyade siyasal istikrardır ki -diktatörlükler altında (Çin’de olduğu gibi) siyasal istikrar daha kolay sağlanabiliyor.

Bu nedenle de, 20 yılı aşkın bir süredir uzun vadede kârlı olabilmeyi sürdürebilmek anlamına gelen  “sürdürülebilir kalkınma” kavramını savunan Dünya Bankası’nın Nairobi’de,  Korona Salgının ortasında iyice çaresiz kalan ve su faturalarını ödeyemeyen gecekondularda yaşayanların sularının kesilmesini önermesi anlaşılabilir bir durum. (5)

Sonuç olarak

Dünya Bankası’nın son raporu Türkiye ekonomisinde sadece yüksek kurun değil, tepeden tırnağa her şeyin, her olgunun artık ciddi bir soruna dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Bu raporda anlatılanlardan farklı düşündüğümüz temel hususu şöyle özetleyebiliriz: Türkiye kapitalizminin ekonomisinin de, siyasetinin de yapısal-sistemik sorunları ile karşı karşıyayız. Neo-liberalizmin daha da derinleştirilmesi anlamına gelen ekonomi politikalarıyla, Keynesyen soslu para ve maliye politikalarıyla, politik-demokratik bağlamından kopartılmış sözde yapısal reformlarla veya daha önceki ekonomi politikalarını tekrardan hayata geçirmeye ve uluslararası sermaye ile köprüleri tekrar kurmaya çalışan politikacılarla ya da bundan ötesini yapmaya niyetli olmayan siyasal partilerle bu sorunların üstesinden gelebilmek mümkün değil.

Diğer yandan umutsuz da olmamamız gerekiyor. 18 yıllık ekonomik, politik, ideolojik hegemonya çöküyor. Sorunlar çözümler için, çözümler de sorunlar için vardır. Sorunlar derinleştikçe çözümler de olgunlaşır. Bu çözümler köklü, radikal ve sistemi değiştirmeye dönük çözümlerdir. Acil ihtiyacımız bu çözümleri kitlelerle buluşturabilecek ve onları harekete geçirebilecek olan politik öznelerin örgütlenmesidir.

Dip notlar:

(1)     https://www.hurriyet.com.tr/dunya/dunya-bankasindan-turkiye-raporu-daha-hizli-kontrol-altina-aldi (11 Ağustos 2020).

(2)     World Bank Group, Turkey Economic Monitor August 2020: Adjusting the Sails, www.worldbank.org.

(3)       En son bir düğünde, ortak kullanılan makyaj malzemesi nedeniyle 30-35 vaka birden görüldü: https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ayni-makyaj-malzemesini-kullanan-35-kisi-corona-oldu (15 Ağustos 2020).

(4)       “İSO İkinci 500'ün satış hızında sert yavaşlama”, https://www.dunya.com/ekonomi/iso-ikinci-500un-satis-hizinda-sert-yavaslama (14 Ağustos 2020).

(5)       “In the middle of a pandemic, the World Bank wants slum dwellers to lose their water supply”, https://norberthaering.de/en (9 August 2020).

 

 

 

24 Kasım 2019 Pazar

YURTTAŞLIK TEMEL GELİRİ (2) İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur


YURTTAŞLIK TEMEL GELİRİ (2)
İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur

Mustafa Durmuş

22 Kasım 2019

Günümüzde Yurttaşlık Temel Geliri (YTG) düşüncesini sadece kendini Sol’da görenlerin ya da sosyal demokratların bazı kesimleri değil, Sol liberaller, hatta bazı Sağcılar da savunuyorlar.

GENİŞ BİR YELPAZEDE SAVUNULUYOR
Programı savunan Solcular (1) programın daha çok yoksulluğu ve eşitsizlikleri azaltıcı yönlerine vurgu yaparken, programı eleştirenler (daha ziyade Marksistler) programın emek hareketini zayıflatıcı yönlerine dikkat çekiyorlar.
Sağcılar ise (sermaye perspektifinden) emekçilerin hak ve kazanımlarını ortadan kaldırdığı, emek hareketini pasifleştirdiği için savunuyorlar.
Kendisini Marksist olarak tanımlayan ve Syriza Hükümeti döneminde Yunanistan’da Maliye Bakanlığı da yapan Prof. Varufakis bu programı savunuyor ve 21 Yüzyıl planlamacılarının bu programı temel bir araç olarak kabul etmeleri gerektiğini ileri sürüyor. (2)
Sosyal demokratlar bu öneriyi “herkesin adil bir pay alacağı dengeli bir kapitalist düzene gidiş yolu” olarak gördüklerinden (Barnes) ve emeğin metalaştırılmasını azaltıp, işçilere istemedikleri işi reddetmeleri imkânını sunarak emek-sermaye arasındaki sermaye lehine olan güç asimetrisini düzeltebileceğinden dolayı (Srnicek ve Williams) savunuyorlar. (3)
Nitekim bu öneri ABD’de Sanders, Britanya’da Corbyn’in de başında bulunduğu İşçi Partisi ve Fransa’da Sosyalist Parti tarafından savunuldu. Türkiye’de ise kırsal kesimdeki yoksul aile başına ve geçici olarak aylık asgari ücret tutarında bir ödeme yapılması CHP’nin 2013 yılı tarihli Parti Programında “Vatandaşlık Hakkı Ödemesi” olarak yer alıyor.

BİREYSEL GİRİŞİMCİLİK TEŞVİK EDİLİR
Geleceğin toplumunu “bilgi toplumu” olarak tanımlayan N. Srnicek ve A. Williams gibi bazı Sol liberaller içinse:
“Bireysel kapasitemizi geliştirmemizi frenleyen, tam zamanlı ve güvenceli istihdam, sendika, sosyal sigorta gibi şeyler modası geçmiş şeyler. Oysa geleceğin kapitalizm ötesi toplumunda bireysel girişimciliğin çok büyük bir önemi var. İşte bu program insanları özgürleştirerek geleceğin toplumuna hazırlanmasını sağlayacak olan temel maddi unsuru olarak işlev görecek bir programdır”. (4)

SAĞ: BÜROKRASİ AZALIR, BÜTÇENİN KAYNAKLARI SERMAYEYE KALIR, SINIF MÜCADELESİ SÖNÜMLENİR!
Yurttaşlık Temel Geliri önerisini çalışmayı caydırdığı, tembelliği ve asalaklığı özendirdiği ve ciddi bir kamusal kaynak israfına neden olduğu için eleştiren Sağcılar kadar buna sıcak bakanlar da var.
Bu tür programların sosyalizmin önünü açmayacağını bilen neo-liberalizmin fikir babaları Hayek ve Friedman gibi Sağcılar ise devlet bürokrasisini azaltacağı, emekçilere dönük sosyal harcamaları ortadan kaldıracağı, böylece devletin üzerindeki mali yükü hafifleteceği, piyasaları büyütüp geliştireceği gerekçeleriyle bu programa sıcak baktılar.
Öyle ki böyle bir Sağcı düşünceye göre, ücret ve sosyal yardım ödemeleri vermek yerine herkese bir miktar para vermek kamusal hizmetlere yönelik kamusal harcamaların azalmasını, böylece tasarruf yapılmasını sağlayabilir. Örneğin sosyal güvenlik harcamaları azaltılabilir, hatta tercihen kaldırılabilir.
Bir başka anlatımla, bazı Sağcılar “kamusal hizmetleri, refah devleti sunumlarını ortadan kaldıracağı ve kamu kaynaklarının doğrudan sermaye kesimine kalacağı, prekaryanın başkaldırışını önleyeceği, gelecekteki girişimci kuşakların yetişmesi için maddi bir destek sağlayacağı öngörüsüyle” savunuyorlar. (5)
Nitekim biraz da bu gerekçelerden yola çıkarak Finlandiya’daki Sağcı hükümet, işsizlik yardımlarını azalttı ve bunun yerine bu uygulamayı bazı pilot bölgelerde kısmi uygulamalarla başlattı. (6)
…devam edecek

DİP NOTLAR:

(1) Bu konuda P. Van Parijs tarafından derlenen şu çalışmaya bakınız: Basic Income And The Left: A European Debate, Social Europe Edition (April 27, 2018).
(2) 
https://www.economist.com/…/transcript-interview-with-yanis….
(3) Daniel Zamora, “The Case Against a Basic Income”, 
https://www.jacobinmag.com/…/universal-basic-income-inequal… (28 December 2017).
(4) Agm.
(5) Alyssa Battistoni , “The False Promise of Universal Basic Income”, 
https://www.dissentmagazine.org (Spring 2017).
(6) Scott Santens, “If You Think Basic Income is “Free Money” or Socialism, Think Again”, 
https://medium.com (8 September 2017).



20 Kasım 2019 Çarşamba

YURTTAŞLIK TEMEL GELİRİ (1)- (İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur)


YURTTAŞLIK TEMEL GELİRİ (1)-
(İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur)

Mustafa Durmuş

20 Kasım 2019
Bir ülkede yaşayan her yurttaşa temel bir yurttaşlık geliri verilmesi; zengin-yoksul, çalışan-işsiz ayırımı, yani her hangi bir gelir ya da servet incelemesi yapılmaksızın, koşulsuz ve düzenli olarak (örneğin aylık) bir nakit para ödenmesi anlamına geliyor.
Bu pratikte, bir hak olarak, ne yaptıklarına ya da nereye harcayacaklarına bakılmaksızın herkesin hesabına devlet tarafından sabit bir paranın düzenli olarak yatırılması demek.

KÜÇÜK ÖLÇEKTE, YAYGIN OLMAYAN VE İKİ YILLIK PROGRAMLAR
Dünyadaki uygulamalarına bakıldığında bu programların yaygın olmaktan ziyade küçük ölçekli ve daha ziyade iki yıllık deneysel amaçlı uygulamalardan oluştuğu görülüyor.
Bu uygulamalardan beklenen; böyle bir gelir desteğinin yoksulluğu azaltarak ve geliri yeniden bölüştürerek yaşam koşullarını iyileştirip iyileştirmediğini, emek gücü piyasasını, sosyal güvenlik sistemini ve girişimciliği nasıl etkilediğini ortaya çıkartmak.
Program son yıllarda oldukça popüler olmasına rağmen, İsviçre’de 2016 yılında yapılan referandumda reddedildi. Buna karşılık aynı yıl, 2 yıl süreyle Finlandiya’da 2,000 kişiye (25- 58 yaş arası) aylık 560 avro verilerek program deneme amaçlı başlatıldı.(1)
Küresel servet zenginliğinin oransal olarak en büyük oranda biriktiği bölge olan Kuzey Amerika’da yoksulluğu azaltmak için YTG uygulamaları denendi, deneniyor.
Örneğin ilk YTG uygulamaları ABD’de Altın Çağ Döneminde (1945 sonrası- 1970’ler ortası) New Jersey, Pennsylvania, Kuzey Carolina, Colorado, Washington ve Indiana’da ve daha ziyade negatif gelir vergisi ile gerçekleştirildi.
Kanada’da ise ilk uygulaması 1974’de başlatıldı ve Winnipeg kenti ve Dauphin kırsalındaki Manitoba’da 1000'den fazla aileye temel gelir verildi. Bu desteklerin sonucunda temel gelir alanların sağlık masraflarının azaldığı ve eğitim düzeylerinin arttığı görüldü. Bu uygulamalara hem Sağ’dan (Friedman) hem de Sol’dan (Galbraith) destek geldi (2).
Ayrıca, Avrupa Temel Gelir Ağı’nın (BIEN) verilerine göre (3); Kanada’da biri uygulamada, diğeri planlama aşamasında olan iki ayrı proje söz konusu. İlkinde Ontorio’daki 3 bölgede 4,000 düşük gelirliye (15-64 yaş arası) yılda 16,989 Kanada doları veriliyor (aslında bunun bir tür negatif gelir vergisi uygulaması olduğu ileri sürülüyor). Diğeri Kanada’daki British Columbia’da halen planlama aşamasında olan bir proje. Benzer biçimde İskoçya’da halen planlama aşamasında bir proje çalışması var.

HOLLANDA: YEREL YÖNETİMLER ELİYLE YTG SUNUMU
Hollanda en gelişmiş YTG uygulamasına sahip ülke konumunda. Bu program çok sayıda belediye aracılığıyla yürütülüyor, ancak bu da 2017-2019 dönemi ile sınırlı bir uygulama. Belediyeler bu uygulamanın sonuçlarını ölçüyorlar. İspanya’nın Bask Bölgesi’nde yer alan Barselona’da “B-Mincome” adı altında ve 1,000 kişiyi içeren kısmen koşullu bir gelir desteği uygulaması söz konusu.
Bunların dışında ABD’li bir sivil toplum kuruluşu olan Give Directly’nin Kenya’da uyguladığı bir proje var. Buradaki köylülere günde 0.50 cent ile 1 dolar arasında gelir desteği veriliyor. Benzer bir biçimde Brezilya ve Uganda’da film yapımcılarının 2 yıl süreyle 8 eyalette 20 yoksula deneysel amaçlı olarak, yetişkinlere yılda 231 dolar ve çocuklara 77 dolar gelir sağlanması biçiminde başlattıkları bir proje mevcut.

ALASKA: SOSYAL KÂR PAYI
ABD’nin Alaska Eyaletinde ise bu program “Sosyal Kâr Payı Dağıtımı” adı altında uygulanıyor. Alaska’da yaşayanlara petrol gelirlerinden karşılanmak üzere, yılda 2,072 dolar (4 kişilik aileye 8,288 dolar) sosyal kâr payı olarak ödeniyor. Böylece müşterek varlıklardan sadece zenginlerin değil, herkesin yararlanabildiği ileri sürülüyor. (4)
Ölçek olarak en büyük ölçekli YTG projesi ise Hindistan’da sunuldu. Sikkim eyalet devletinde, iktidar partisi eğer 2019 yılındaki seçimlerde yeniden iktidar olursa dünyanın en büyük çaplı ve Hindistan’ın ilk YTG programını 2022 yılına kadar başlatacağını açıkladı. Buna göre toplam nüfusu oluşturan 610,577 kişiye (sosyal refah programlarının alternatifi olarak) düzenli bir gelir verilecek. Bu gelir ise bölgedeki hidroelektrik santrallerinden elde edilen ihtiyaç fazlası enerjinin satılmasının getireceği gelirler ve turizm gelirleriyle finanse edilecek. (5)
Üzerinde çok yazılıp, çok tartışılan bu programa ait bazı bilgileri paylaşmak, bazı temel özelliklerinden söz etmek ve programın yanında ve karşısındaki görüşleri özetlemek yararlı olacak.

YENİ BİR TEORİ DEĞİL
Yurttaşlık Temel Geliri önerisi her ne kadar 2008 finansal krizinin ardından artan işsizlik, yoksulluk ve gelir eşitsizlikleriyle gündeme taşınmış olsa da, dayandığı düşünce çok daha eskilere giden bir yaklaşım ya da teori.
Öyle ki bu düşüncenin kökleri, böyle bir gelirin etik açıdan verilmesi gerektiğini savunan 18. Yüzyıla T. Paine’ye (6), 19.Yüzyılda Ütopik Sosyalist C. Fourier’e ve 20. Yüzyılın başlarından itibaren Hilferding, Lange, Meidner ve Roemer gibi sosyal piyasacı sosyalistlerin gelir-servet eşitsizliği ve yoksulluk sorununun servetin ortak mülkiyete dönüştürülmesiyle, yani ortak bir havuzda kolektifleştirilmesiyle çözülebileceğini şeklindeki tezlerine kadar gidiyor. (7)
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Keynesyen iktisatçı M. Kalecki bir makalesinde böyle bir yurttaşlık gelirini şu gerekçelerle savunmuştu (8):
“ Eğer işçiler önlerine konulan ama istemedikleri işleri ve düşük buldukları ücretleri kabul etmek zorunda kalmaksızın yaşayabilselerdi, patronların onları işlerinden atması zorlaşırdı. Bu nedenle, istihdamdan bağımsız olarak verilen böyle bir gelir işçiler açısından güvenebilecekleri sürekli bir gelir kaynağı niteliğinde olacağından işçileri güçlendirir. Yani bu bir tür kalıcı grev fonu gibi işlev görür”.

ÜÇ TEMEL GEREKÇE:
Geçmişte B. Russell gibi filozoflar tarafından da sıcak bakılan bu düşünce günümüzde asıl olarak P. Van Parijs, (9) Y. Vanderborght, P. Mason ve J. Hickel tarafından kuramsallaştırıldı.
Bu teorisyenler kabaca üç sorunun çözüm yolu olarak bu programı savunuyorlar: Artan gelir ve servet eşitsizliğinin neden olduğu kitlesel yoksulluk, artan otomasyon ve robot kullanımının yol açtığı kitlesel işsizlik ve artan ekolojik sorunlar.
Bu üç gerekçeye ilave olarak, bu programı; mevcut refah devleti uygulamalarının yetersizliği nedeniyle yaşlı/hasta bakımı gibi konuların çözümsüz kalmasına karşı bir çözüm olarak görenler ve sol feminist bir perspektiften hayatı, ödenmiş emek ya da ev içi emek biçiminde dengeleyebileceği, kadınları güçlendireceği için savunanlar da var. (10)
Bir başka anlatımla, insanların sadece çalıştıkları sürece önemli oldukları biçimindeki Sağcı düşünceye karşı çıkarak, işi olsun ya da olması herkesin saygın bir yaşam sürme hakkının olduğunu, insan onurunun ücretli istihdama bağlı olmaması gerektiğini savunanlara göre; herkes ortak varlıklarımızdan ve gezegenin kaynaklarından fayda sağlayabilmelidir.
Bu bağlamda programın, tarihsel olarak eksik değerlenmiş çalışma biçimlerini tanımaya (örneğin ev kadınlarının görünmeyen emeği), ekonomiyi dönüştürmeye ve aynı zamanda da (iklim değişikliği ile mücadele aracı olarak), gezegeni kurtarmaya yarayan bir araç olarak kullanılabileceği ileri sürülüyor. (11)

SOL PERSPEKTİFTEN YTG
Böylece programa Sol perspektiften yaklaşanlara göre, servet edinimi ve birikimi meşru değil, bölüşümü ise hiç adil değil. YTG ile adalet kısmen sağlanmış olur zira eşitleyici bir iş yapılmaktadır. Ayrıca bu program, milyarlarca insana rahat bir yaşam imkânı sunamayan kapitalizmin (eşitsizlikleri, yoksulluğu bütünüyle ortadan kaldıramasa da) zalim ve adaletsiz yüzünü teşhir etmeye yardımcı olabilir.
Ancak bu noktada yoksulluk ve eşitsizliğin kapitalizmin nedeni değil sonuçları olduğunun altının çizilmesi gerekir. Üretimin ve bölüşümün kapitalist sınıf tarafından kontrol edildiği bir toplumda, tek başına YTG gibi ödemelerle adaletsizlikler ve eşitsizlik ortadan kaldırılamaz.
Herkese aynı miktarda bir ödemede bulunmak eşitsizliği azaltmayacağı gibi (sermayenin gücü dikkate alındığında) daha da artırabilir. Kapitalist eşitsizlikler veri iken, bu eşitsizlikleri herkesi girişimci-kapitalist yapmaya çalışarak ortadan kaldırabilmek mümkün değil. (12)
Ayrıca yoksulluk egemen sınıfın yoksulları bir yönetme aracı olarak da kullanılmaktadır. Bu nedenle de yoksulluğu durdurmak onu tamamıyla ortadan kaldırmayacağı yetmez. Serveti toplumsallaştırılıp adil bir biçimde tüm toplumun refahını yükseltmek için kullanmak yerine, neden böyle programlardaki gibi yeniden bölüşümün sadece ücret gelirleri ile sınırlı tutulduğu da sorgulanmalıdır.

ROBOTLAR, YAPAY ZEKÂ, OTOMASYON
Uluslararası örgütler tarafından küresel istihdamın yapısının dramatik bir biçimde değişmekte olduğu sıklıkla rapor ediliyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir raporuna göre, (13) hızla artan otomasyon, robotlar ve yapay zekâ yüzünden önümüzdeki 10’lu yıllarda Güney yarı küredeki istihdam biçimlerinin yüzde 60’ı ortadan kalkabilir.
Bu durum özellikle de tekstil ve küçük elektronik gibi kolayca otomasyona uğrayabilen sektörlerde geçerli olacak. Robotlar insanların yerini aldıkça yaşam standardında ciddi bir düşüş görülecek ve bir insanlık krizi ortaya çıkabilecek. Yani mevcut işlerden elde edilen gelirle yoksulluğu azaltmak mümkün olmayacak, bu nedenle de alternatif yollar bulunmak zorunda.
Otomasyonun insanları işsiz ve yoksul bırakacağı öngöründe bulunan bazı sosyal bilimcilere göre, bu yollardan biri koşulsuz olarak her yurttaşa koşulsuz temel bir gelir sunmak. Bu yol bireyin borcunu artıran ve yoksulluk üzerinde her hangi bir azaltıcı etkisi bulunmayan mikro finans gibi önerilerden çok daha etkili bir öneri olarak görülüyor. (14)
Yani, 19.Yüzyılda Marksist teoride, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi olarak nitelenen, bugünse yapay zekâ ve robot kullanımının artmasıyla sonuçlanan sermaye yoğunlaşması ya da otomasyon nedeniyle işsiz kalma korkusu kısmen bu programı gündemde tutuyor.
Program, inişli çıkışlı, güvensiz bir ekonomide böyle bir gelir uygulamasının bir sigorta gibi işlev göreceğinden hareketle bazı işçi sendikaları tarafından da savunuluyor.
Böylece bunun işçilerin robotlara ve otomasyona karşı korunmasının bir aracı olabileceği, böyle bir gelirle çalışma gün ve saatlerinin azaltılarak (gelecekte daha az çalışma ütopyasının gerçekleştirmenin bir aracı olarak görülüp) kapitalizm sonrası topluma hazırlanmanın da mümkün olabileceği düşünülüyor. (15)
Böylece bazıları YTG’yi geleceğin daha az çalışılacak olan dünyasında insanın kendini mutlu edebilecek faaliyetlerde bulunabilmesinin maddi koşulu olarak gördükleri için savunuyorlar.
…devam edecek

DİP NOTLAR:
(1) Harriet Agerholm, “Finland launches universal basic income pilot of 560 Euros a month”, http://www.independent.co.uk (3 January 2017).
(2) Evelyn L. Forget, Dylan Marando, Tonya Surman & Mıchael Crawford Urban, “Pilot lessons how to design a basic income pilot project for Ontario, Mowat Centre Ontario’s Voice on Public Policy, (September 2016), s. 4- 5.
(3) Karl Widerquist, “Current UBI Experiments: An update for July 2018”, 
https://basicincome.org (1 July 2018).
(4) Matt Bruenig, “The case for a universal basic income”, 
http://inthesetimes.com/…/universal-basic-income-federal-jo… (June 19/ July Issue -July 2018); Bir kaynağa göre Alaska Sabit Fonu son 30 yıldır vatandaşlarına yılda ortalama 1,000 dolar sosyal kâr payı ödüyor. Bkz: Scott Santens, “If You Think Basic Income is “Free Money” or Socialism, Think Again”, https://medium.com (8 September 2017).
(5) Liz Mathew, “Sikkim says it will become first state to roll out Universal Basic Income”, 
https://indianexpress.com (11 January 2019).
(6) Thomas Paine, Agrarian Justice, 1797, (
https://www.ssa.gov/history/paine4.html).
(7) 
https://basicincome.org/basic-income/history; Bruenig, agm.
(8) Alyssa Battistoni , “The False Promise of Universal Basic Income”, 
https://www.dissentmagazine.org(Spring 2017).
(9) Pierre Van Parijs, “ Why Surfers Should be Fed: The Liberal Case for an Unconditional Basic Income”, Philosophy & Public Affairs, Vol. 20, No. 2, 1991 (Spring), s. 101-131.
(10) Sonia Sodha, “Universal basic income is no panacea for us – and Labour shouldn’t back it”, 
https://www.theguardian.com (18 December 2017).
(11) Alyssa Battistoni, “Jobs Guarantee or Universal Basic Income? Why Not Both?”, 
http://inthesetimes.com ( 20 June 2018).
(12) Rohan Grey and Raul Carrillo, “The problem is profits”, 
http://inthesetimes.com/…/universal-basic-income-federal-jo… (June 19/ July Issue-July 2018).
(13) Jason Hickel, The Divide –A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 269.
(14) Agk., 267.
(15) Battistoni, Jobs Guarantee, agm.