eşitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eşitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2025 Salı

2026 Bütçesi ve adalet

 

Adalet Perspektifinden 2026 Bütçesi (a)

2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin Analizi (5)

Mustafa Durmuş

16 Aralık 2025


“Adalet”, yüzyıllardır tartışılan ve genellikle farklı insanlar için farklı şeyler ifade eden bir kavramdır. Adalet, genelde onu ihlal edenleri cezalandırmak da dahil olmak üzere, hukukun tarafsız yönetimi ile ilgili olsa da sosyal ve ekonomik alana uygulandığı için, cezalandırıcı olmaktan çok onarıcı olmalıdır.

Böylece “adaletli bütçe” denildiğinde bir toplumda refahın, fırsat ve ayrıcalığın nasıl paylaşıldığı ve bunların bazı eşitlik ve adalet tanımlarına ne ölçüde uydukları kastedilir. Ayrıca adaletin geliştirildiği ve gerçekleştirildiği süreci ele alan usule ilişkin konular da dikkate alınır.

Bütçeler eşitliği teşvik edici olmalı

Eğer “bütün insanların eşit yaratıldığı gibi genel bir kabul varsa, o zaman adalet, devletlerin eşitliği teşvik etmelerini ve sağlamalarını gerektirir. Ancak bu eşitlik, başta toplumsal cinsiyet eşitliği olmak üzere farklı cins ve kimlikler arasındaki eşitliğin sağlanması, fırsat eşitliğinin sağlanması ve/veya servet ve gelirdeki eşitsizliklerin kaldırılması dahil olmak üzere farklı biçimlerde gündeme gelebilir. Bu bağlamda örneğin adil bir bütçenin “eşit yurttaşlığı” teşvik edici olması gerekir.

Bu anlamda devlet bütçesi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin yanı sıra toplumdaki diğer eşitlik biçimlerini sağlamak için kritik bir araçtır. Çünkü ne kadar vergi toplanacağı (kamunun büyüklüğü), bu gelirin nereden geleceği (hangi sınıfların ve kesimlerin ne oranda katkı sağlayacağı) ve mevcut bütçe ödeneklerinin nasıl harcanacağı gibi önemli kararların alındığı alandır. Bu da onu sosyal sınıflar ve farklı kimlikler arasındaki mücadele alanlarından biri yapar.

Eşitliği sağlayan politikalar arasında; örneğin düşük gelirli bireyleri ve küçük işletmeleri korurken; yüksek gelirli bireylerin ve büyük şirketlerin vergi kaçırma ve vergiden kaçınma imkanlarını ortadan kaldıran vergi düzenlemeleri yer alır.

Harcama tarafındaki eşitlikçi politikalar arasında örnek olarak; cinsiyet uçurumunu azaltmayı ve kadınların işgücüne katılımını teşvik etmeyi amaçlayan bakım ekonomisi yatırımları ve buna uygun kaynak tahsisatları bulunur.

Toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmalı

Bu politikalar, zamanla vergi tabanının ve mali alanın genişlemesine katkıda bulunur. Bütçe ve bununla ilişkili süreçler neyin finanse edileceğini (harcama öncelikleri), nasıl finanse edileceğini (vergi/transfer ve bütçe dışı araçlar) ve kimin denetleyebileceğini (hesap verilebilirlik ve şeffaflık) değiştirdiği için toplumsal cinsiyet eşitliği açısından çok önemlidir.

Toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden bütçe politikalarını ele almak özellikle günümüzde son derece önemlidir. Çünkü onlarca yıldır verilen mücadelelerle elde edilen kazanımlara rağmen, birçok ülkede siyasi desteğin genel olarak azalması ve genel olarak geri çekilme nedeniyle toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı önemli saldırılar söz konusudur.

Bu durum, yalnızca son on yıllarda elde edilen kazanımların tersine dönmesine yol açmakla kalmayıp, gelecekte de elde edilebilecek kazanımların önünü kesme riski taşıyor. Türkiye’de mevcut otoriter rejim altında siyasal iktidarın ‘İstanbul Sözleşmesi’ni geçersiz sayması ve paralel biçimde kadına yönelik şiddetin artması bu olumsuzlukların örneklerinden sadece biri.

Temel ihtiyaçların karşılanması adaletin gereği

Temel ihtiyaçların karşılanması, yaygın olarak paylaşılan “daha fazlasına ihtiyacı olan daha fazlasını almalıdır” fikrine dayanır ve toplumun en yoksul üyeleriyle ilgili bir endişeyi yansıtır. Aynı zamanda “tüm insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması gerektiği” şeklinde de yorumlanabilir ve bu da herkesin asgari de olsa bu kaynaklardan payını alması gereğini içerir.

Çabanın ödüllendirilmesi adaletin gereği

Bireylerin, çabalarıyla orantılı olarak kaynaklardan yararlanmayı hak etmeleri gerektiği görüşü genel olarak kabul edilen bir görüştür. Bu bağlamda  (eşitsizliği artırsa bile) daha fazla emek-çaba harcayan insanların daha fazla kaynağa erişebilmeleri adaletin gereğidir.

Katılımcı bütçe süreçleri adaletin gereği

Politikalardan ve onların sonuçlarından bağımsız olarak, kararların alındığı süreçler adil oldukları konusunda uzlaşılan ilkeleri içermeli ve örneğin ilgili tüm tarafların tam bilgiye erişimi sağlanmalı ve onları etkileyen kararları etkileme imkanları bulunmalıdır. Bu da katılımcı bütçe pratiklerinin hayata geçirilmesini gerektirir.

Pratikte bütçede adaletin sağlanmasına yön veren temel ilkeler: Eşitlik, Sürdürülebilirlik, Etkinlik ve Kapsayıcılık

Sağlıklı bir ekonomi, aşırı yoksulluğu ve aşırı zenginliği önlemek, insan haklarını korumak ve desteklemek ve mevcut ve gelecek nesiller için doğal çevreyi korumak için ne yapılmalıdır? Bu bağlamda kamu yararını (ihtiyaçları ve istekleri olan insanları) hükümetin politika yapımının merkezine koyan bir kamu maliyesi ve bütçe anlayışı nasıl oluşturulabilir?

Bu konuda dört temel ilke dikkate alınabilir (1):

(i) Eşitlik ilkesi: Adil bir bütçelemenin ilk ve en önemli hedefi, bütçe politikalarının maliyet ve faydalarının toplumda adil bir şekilde dağıtılmasını sağlayarak, herkesin ihtiyaçlarını karşılayarak ve herkesin insan ve yurttaş olarak gelişmesi için yeterli fırsatlar sunarak eşitliği ve sosyal adaleti teşvik etmektir. Bu hedefi gözetmek; temel hizmetlerin evrensel olarak sağlanmasını ve örneğin hedefli programlar ve transferler yoluyla yoksul, savunmasız ve dezavantajlı gruplara özel ilgi gösterilmesini gerektirir. 

Ayrıca bu ilke, örneğin artan oranlı vergilendirme yoluyla ama aynı zamanda sadece sermayeye fayda sağlayan vergi indirimleri ve vergi istisnaları ve muafiyetlerinin ortadan kaldırılmasıyla, gelir eşitsizliğinin kabul edilebilir seviyelere indirilmesini de gerektirir.

(ii) Sürdürülebilirlik ilkesi: İkinci hedef, hükümetlerin belirli bir mali disiplin düzeyini koruması ve aşırı borçlanmaktan kaçınması gerekliliğinin genişletilerek yeniden formüle edilmesidir. Bu hedef, demografik eğilimler, iklim değişikliği, doğal sermayenin tükenmesi gibi daha geniş mali sürdürülebilirlik konularını dikkate alırken, hükümetlerin uzun vadede kullanabilecekleri mali alanı en üst düzeye çıkarmayı amaçlar. Bu hedefi takip etmek, vergi reformları yoluyla yerli kaynakları harekete geçirmek, doğal kaynakların dikkatli yönetimini teşvik etmek, mevcut borçları yeniden müzakere etmek ve kamu-özel iş birliği projeleri konusunda daha dikkatli olmak gerektiği anlamına gelir.

Ayrıca bu ilke, bir ekonominin başarısının temel ölçütü olarak kişi başı GSYH ölçütünün ötesine geçerek, sadece mali sürdürülebilirliği değil, çevresel ve sosyal sürdürülebilirliği de dikkate alan daha kapsamlı ölçütlere geçmek demektir.

(iii)  Etkinlik ilkesi: Üçüncü hedef, mevcut kaynakların beklenen etkisini en üst düzeye yükseltecek ve fonları nitelikli kamusal mal ve hizmetlerin sunumuna en iyi şekilde dönüştürecek şekilde yönetmektir. Bu hedefi izlemek, kamu kaynaklarının daha etkili bir şekilde kullanılmasını sağlayan kamu mali yönetimi ve insan kaynakları veya satın alma gibi diğer ilgili sistemlerin iyileştirilmesi anlamına gelir. Ayrıca, özellikle yoksul vatandaşlara büyük maliyetler yükleyen ve kalkınmanın önünde engel oluşturan yolsuzluk sorununu da bu perspektiften ele almak anlamına da gelir.

(iv) Kapsayıcılık ilkesi: Son hedef, bütçe süreçlerinin demokratik katılımcılığı teşvik edecek ve marjinal gruplar da dahil olmak üzere, herkesin politika seçimlerinde söz sahibi olmasını sağlayacak şekilde düzenlenmesini sağlayarak, diğer hedeflerin gerçekleştirilmesine yardımcı olmaktır. Bu hedefe odaklanmak; bütçe politikalarına ilişkin bilgilerin üretilmesi, tasarlanması ve dağıtılması biçiminde, herkesin erişebileceği ve anlayabileceği şekilde büyük bir değişiklik gerçekleştirilmesi anlamına gelir. Ayrıca, yurttaşların bütçe sürecine katılabileceği ve hükümeti kamu maliyesini yönetme biçiminden sorumlu tutabileceği yeni, yenilikçi katılım ve müzakere alanları yaratılması anlamına da gelir. Bu bağlamda toplumun komünler, meclisler, kooperatifler, sendikalar, emek ve meslek örgütleri ve diğer sivil toplum örgütleri biçiminde örgütlenmesi son derece önemlidir.

Kamuyu (halkı) kamu maliyesine yeniden dahil etmek adaletin ön koşulu

Çoğu insan, kamu maliyesinin kendi hayatlarıyla hiçbir ilgisi olmadığını düşündüğü için mali konular hakkında konuşmaktan hoşlanmadıklarından, kamu maliyesini insanların endişelerine cevap verecek şekilde yeniden yapılandırmak ya da kamu maliyesine “kamu” unsurunu geri kazandırmak gerekir. Bu, bütçelerin herkesin yararına çalışmasına yardımcı olmakla kalmayacak, demokrasiye olan umudu geri kazanmaya da yardımcı olacaktır. (2)

Bunun pratikteki karşılığı; bazı ciddi yeniden düşünme ve düzenlemenin gerekli olduğu bir dizi politika sorununu belirlemek, önerilen yeniden çerçevelemenin önereceği analiz ve reformları hayata geçirmektir.

Bu bağlamda, adil bir bütçe politikasına ilişkin konular kabaca dört başlıkta incelenebilir: (i). Mali reformlar ve vergi adaleti. (ii). Kaynak tahsisi ve harcama etkinliği. (iii). Kamusal hizmet sunumu ve performansı. (iv). Bütçe açığı, borç ve finansman.  

Mali reformlar ve vergi adaleti

Devletin mali kurumlarının antidemokratik güçlerce ele geçirilmesi, devlet bütçesinin halktan yana düzenlenmesine engel oluşturan faktörlerden biridir.  Örneğin Türkiye’de TÜİK ve Merkez Bankası gibi kurumların antidemokratik işleyişi ve Hazine ve Maliye Bakanlığının uluslararası finans kapitalin ve IMF’nin etkisi altında olması, ülkenin demokrasi ve insan hakları konusundaki karnesini de zayıflatıyor. Bu durum, kurumsal alanda da yapılması gereken bazı reformlara olan ihtiyacı gösteriyor.

Bu bağlamda ekonomi yönetiminin tepesindeki atamalar şeffaf ve demokratik olmalıdır (atamalar tek bir kişinin takdirine bırakılmamalı ve nepotik atamalardan kaçınılmalıdır). Ancak teknik yeterlilik ve teknokratların göreceli özerkliği etkili mali yönetim için gerekli bir koşul olsa da yozlaşmış bir siyasi yapı karşısında sonuçta etkisiz kalınabileceği de unutulmamalıdır.

“Adil mali reform” genellikle şunların kombinasyonunu içerir: artan oranlı gelir vergileri, servet vergilerinin hayata geçirilmesi, çok uluslu şirketlerin daha etkili bir şekilde vergilendirilmesi, orantısız bir şekilde büyük şirketlere fayda sağlayan vergi muafiyetleri ve istisnalarını ve teşvikleri en aza indiren düzenlemeler ve daha fazlası.

Bu reformlar, harcama tarafında fiziksel ve sosyal altyapıya (eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, çocuk ve yaşlı bakımı) yapılan yatırımlar; nüfusun en yoksul kesimlerine yönelik nakit transferleri ve diğer sosyal koruma önlemleri, ücretli ebeveyn izni politikalarının uygulanması ve ayrımcılıkla mücadele, cinsiyete dayalı şiddet ve evlilik ve boşanmada eşitlikle ilgili yasaların uygulanması için uygun kaynak tahsisleri olarak yapılabilir. Bunların tümü, bütçe politikasının toplumsal cinsiyet eşitliği ve daha genel olarak eşitlik için çalışmasını sağlamaya dönük teknik seçeneklerdir. (3)

Adaleti sağlamaya dönük vergi politikası

Bir devletin vatandaşlarını nasıl vergilendirdiği (örneğin doğrudan veya dolaylı vergilendirme yoluyla ya da kişisel veya kurumsal gelirlere ve servete karşı tüketimi vergilendirmeye ağırlık vererek) kamu harcamalarının finansman yükünün nasıl dağıtılacağını belirler. Bu alanda, bir vergi sisteminin genel artan oranlılığı veya orantısal olarak gelir ve servet açısından daha iyi durumda olanlardan daha fazlasını isteyip istemediğine bakmak önemlidir.

Bu bağlamda Türkiye’deki vergi sistemine bakıldığında, vergi yansıması ve artan oranlılık konusunda yeterli veriye sahip olmasak da üç temel özellikten dolayı çok gelişkin ekonomilerle kıyaslandığında daha adaletsiz olduğu görülüyor.

İlk olarak, gelir vergisi ve kurumlar vergisi tahsilatları oldukça yetersizdir. Öyle ki toplam vergi gelirlerinin maksimum yüzde 20’si gelir vergisinden, kabaca yüzde 10’u kurumlar vergisinden oluşuyor. Gelir vergisinin yüzde 92’si stopajlardan ve bunun yüzde 65’i ücret ve maaşlardan yapılan stopajdan sağlanıyor. Ücret dışındaki gelirlerden alınan (zenginlerden) gelir vergisi ve emlak vergisi ise son derece yetersiz. Dolayısıyla da kentlerde emlak fiyatları hızla artarken bunlardan alınan vergiler son derece yetersizdir.

İkinci olarak, halk vergi dışı kamusal fiyatlandırmalarla (elektrik, doğal gaz, su gibi) aslında ciddi bir mali yük altında. Resmi ve gayrı resmi kullanıcı ücretleri ya da özel sektöre mahkûm bırakılma; rüşvet ya da “hızlandırıcı ödemeler” ve vergi kayıpları gibi devlet bütçesine girmeyen gelirler; geleneksel yapılara, dini cemaatlere vs. devlet bütçesinden yapılan transferler bunlardan bazıları.

Kısaca, kayıt dışı vergileme fırsat ve teşviklerini azaltmak gerekir. Adaletsiz bir karaktere sahip kayıt dışı vergiler yerel vergi sistemlerini sadeleştirerek, temel hizmetlerin finansmanını iyileştirerek ve hem kamu hem de özel sektörü daha iyi denetleyerek yapılabilir.

Vergi kaçakçılığı, vergiden kaçınma ve vergi harcamaları

Bütçe politikasının bir diğer önemli yönü ödenmeyen vergilerle ilgilidir. Bu, vergi kaçakçılığı ve vergiden kaçınma konusundaki tartışmaları veya bireylerin ve şirketlerin yasal olarak olması gerekenden daha az vergi ödemek için benimsediği stratejileri içerir.

IMF tarafından yapılan bir araştırma, tüm azgelişmiş ülkelerde vergiden kaçınmadan kaynaklanan gelir kaybının, bu ülkelerin dış yardımda aldığından daha fazla (her yıl yaklaşık 200 milyar dolar) olduğunu tahmin ediyor. (4) Kısaca vergi kaçakçılığı ve vergiden kaçınma faaliyetleri en aza indirgenmelidir.

Ayrıca vergide adalet, hükümetler tarafından yasal olarak onaylanan, farklı türlerdeki vergi indirimleri dahil olmak üzere büyük miktardaki “vergi harcamalarının” eleştirel bir değerlendirmesini de içermelidir. Çünkü vergi harcamaları genellikle bütçe dışı tutuluyor ve GSYH'nin birkaç yüzde puanına ve toplam vergi gelirlerinin yüzde 20'sinden fazlasına denk gelebiliyor. (5)

İki yüzlülük

Diğer taraftan, zengin ülkelerin liderleri vergi kaçakçılığının boyutundan endişe duysalar da ulusal çıkarlarına hizmet etmenin en iyi yolunun çok uluslu şirketlerin emirlerine ve gizlilik yargılarının taleplerine boyun eğmek olduğuna ikna olmuş durumdalar. Öyle ki OECD ülkeleri dünya çapında çok uluslu şirketlere ve en zenginlere yönelik yıllık vergi kayıplarının yüzde 78'inden sorumludur. En ikiyüzlü ülke ise denizaşırı topraklar ağı ve “taç bağımlılıkları” ile küresel kayıpların yüzde 39'undan sorumlu olan Birleşik Krallık’tır. (6)

Diğer taraftan, çok uluslu şirketlerin ve zengin bireylerin vergiden kaçınması ve vergi kaçırması (ve buna hoşgörüyle yaklaşılması) devletleri temel vergi kaynaklarından yoksun bırakır ve böylece insan haklarına doğrudan bir saldırıyı temsil eder. Nitekim Covid-19 Pandemisi sırasında bu fonların yokluğunda, kemer sıkma programlarının sürekli saldırısı altında olan yetersiz kaynaklarla virüse karşı savaşan binlerce sağlık emekçisi hayatını bu yüzden kaybetti.

Ayrıca yeterince vergi geliri olmadan altyapıyı finanse etmek veya içme suyuna ve hijyene ya da kreşlere ve bakım evlerine erişim sağlamak da mümkün değildir. Kısaca vergi adaleti teknik bir uyuşmazlıktan ziyade, insan haklarını geliştirmek için kullanılabilecek çok önemli bir araçtır.

Vergi reformunda doğru hedefler

Öncelikle, sadece ücretlerden alınan değil, diğer gelir kaynaklarından alınan gelir vergileri artırılmalıdır. Çünkü gelir vergileri artan oranlı vergilemenin en önemli kaynağıdır yetersiz gelir vergisi tahsilatı ise az gelişmiş ülke vergi sistemlerinin en belirgin zayıflığıdır.

Emlak vergileri sadeleştirilerek geliştirilmelidir. Tıpkı gelir vergileri gibi emlak vergileri de az gelişmiş ülkelerde yetersizdir ama politik bir destekle geliştirilmeye en açık vergi geliri türleridir. Bu vergiler geliştirildiğinde yerel yönetim hizmetleri de artacağından düşük gelirliler bundan fayda sağlayacaklardır. (7) (Ancak bunun içi yerel yönetimlerin mali özerkliğinin güçlendirilmesi gereklidir).

KDV temel vergi kaynağıdır ama düşük gelirliler açısından son derece adaletsiz bir vergi türüdür. Prensipte ilerici bir kamu harcaması sistemini fonlamada ilerici bir vergi sisteminin temel faktörü olabilir. Ancak araştırmalar, pratikte KDV’nin yoksulları ezdiğini ve asla sosyal transferlerle bunun dengelenemediğini ortaya koyuyor.

Yani kamusal hizmetler çok kötü durumda kaldığında KDV yoksulluğu artırıyor. Benzer bir durum ÖTV için de söz konusudur. Bu iki verginin Türk Vergi Sistemi içindeki payı en az yüzde 50’dir. Bu nedenle KDV iyileştirilmeli, ÖTV’nin kapsamı daraltılmalıdır. Düşük gelirli grupların kullandığı temel mallar ve hizmetlerden alınan KDV oranı sıfıra kadar düşürülmelidir.

Ancak her şeyden önce ilerici, adil bir vergi sistemi için kamusal hizmet ve harcamaların niteliğini ve adaletini geliştirmek gereklidir. Yani adaletli ve verimli bir vergi sistemi için bu gelirlerin harcanacağı kamu hizmetlerinin ve devlet bütçesinin işleyişinin adaletli ve verimli olması gereklidir.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)               https://internationalbudget.org/fiscal-futures-putting-the-public-back-into-public-finance (6 Şubat 2019).

(2)               Agm.

(3)               https://www.brookings.edu/articles/fiscal-politics-the-missing-link-between-fiscal-policy-and-gender-equality (28 Kasım 2025).

(4)               Ernesto Crivelli, Ruud De Mooij and Michael Keen, Base Erosion, Profit Shifting and Developing Countries. IMF Working Paper No. 15/118 (Mayıs 2015).

(5)               Zhicheng Li Swift, “Managing the Effects of Tax Expenditures on National Budgets”. Policy Research Working Paper; No. 3927. World Bank. http://hdl.handle.net 10986/8449 License: CC BY 3.0 IGO. (19 Haziran 2012).

(6)               Magdalena Sepúlveda, “Tax justice—a crucial tool to advance human rights”, https://socialeurope.eu (10 Aralık 2021).

(7)               Targets for Equity-Enhancing Tax Advocacy, https://www.ictd.ac/blog/targets-equity-enhancing-tax-advocacy, (4 Mart 2019).

 

6 Mart 2017 Pazartesi

ZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ YA DA YÜRÜ YA KULUM!

 ZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ YA DA YÜRÜ YA KULUM!

Mustafa Durmuş
3 Mart 2016

İçinde yaşadığımız sistemdeki eşitsizlikler ve adaletsizlikler o kadar çok ve o denli yaygın ki son günlerde yayımlanan gelir ve servet bölüşümüne ilişkin raporlar çok az ilgi gördüler ve günlük yaşam sıkıntılarının içinde kaybolup gittiler.
Bu nedenle de uluslararası sermaye örgütlerinin dahi artık sürdürülemez boyutlara ulaştığının altını çizdiği gelir ve servet bölüşümü adaletsizliğinin geldiği düzey toplumu harekete geçirmeye yetmiyor.
Batıda, özellikle 2014 yılında Piketty adlı bir Fransız ekonomistin çok ses getiren kitabının “bölüşüm ilişkileri böyle sürdükçe kapitalizmin sonu yakındır” biçimindeki tespitleri nedeniyle ve yine bir diğer Batılı ekonomist Stockhammer’in “2008 krizinin nedenini gelir eşitsizliğinin had safhaya çıkmasına bağlamasıyla” konu gündeme taşınmış, hatta Obama ve A. Koç konuyu gündemleştirmişler ve konu G-20 Zirvesi ve Davos toplantılarında da tartışılmıştı.
Türkiye’de insanlar çok daha can yakıcı eşitsizlik ve adaletsizliklerle ve politik gelişmelerle karşı karşıya olduklarından olsa gerek, örneğin milyonlarca genç okumuş, okumamış milli gelirden alacağı payın büyüklüğü ya da küçüklüğünün derdindense, bir an evvel bir işe girip, iyi-kötü pay almaya razı durumdalar.
Üniversitelerin başta iktisat, maliye olmak üzere sosyal bilimler dalında okutulan ders kitaplarında ya da derslerinde, birkaç istisna dışında, ya böyle bir bölüşüm sorunu hiç yokmuş gibi bunlara yer verilmiyor ya da konular çarpıtılarak sunuluyor. Büyük medya ise her zamanki gibi konuyu görmezden geliyor.
Bu nedenle de geçtiğimiz günlerde Bloomberg’de yayımlanan “Dünyanın 500 büyük dolar milyarderi” araştırma haberi ya da Türkiye’de Forbes’in açıkladığı “31 dolar milyarderi” araştırma haberi neredeyse hiç ses getirmedi.
İlk çalışma (https://www.bloomberg.com/billionaires, March 3, 2017) 2017 yılında Bill Gates (86 milyar dolar servet, ABD), Warren Buffet (79 milyar dolar, ABD), Jeff Bezos (73 milyar dolar, ABD), Amencio Ortega (69 milyar dolar, İspanya), Mark Zuckerberg (52 milyar dolar, ABD), Carlos Slim (52 milyar dolar, Meksika) ve Koch Kardeşler (her biri 48,1 milyar dolar, ABD) olmak üzere en tepedeki 8 dolar milyarderinin toplam servetinin tutarının 513 milyar doları bulduğunu ortaya koydu. Böylece Dünyanın 8 en zengininin servetinin toplamının en yoksul 3,7 milyar insanınkine eşit olduğu ortaya çıktı.
Bu çalışma 500 milyarder içinde birçok Çinli, Rus milyarderi olduğunu da gösterdiği gibi, bir başka çarpıcı gerçeği de gözler önüne serdi.
Dünyada en fazla açın ve yoksulun yaşadığı, insanların boğaz tokluğuna aileleriyle birlikte zenginlerin hizmetkârlığını yapmaya razı oldukları Hindistan’ın 6 şanslı (!) vatandaşı da bu 500 kişinin arasında yer alıyor. Öyle ki servetlerinin toplamı 65 milyar doları
buluyor.
Yani yoksulluk-zenginlik ülkeler arası gelişmişlik farkları kadar aslında sınıfsal bir sorun. Onlarca milyon yoksulunuz ama az sayıda da olsa dolar milyarderiniz olabiliyor.
Bir tane de bizde var!
Kuşkusuz, bir tane de olsa, bizden de biri var. 4 milyar dolarlık servetiyle 434. sırada yer tutan O. Kibar. Ancak zenginliğini ABD’de San Diego’daki Samumed fabrikasına borçlu. Burada kellik ilacı ve eklem iltihabı ilacı ürettirip satıyor. Yani yarattığı gelir-servet ABD ekonomisinin bir parçası sayılıyor.
Ancak hayıflanmayalım. Zira ikinci araştırmaya göre (http://www.cumhuriyet.com.tr/…/Forbes__en_zengin_100_Turk_u…, 02 Mart 2017) 4 milyar dolarlık servetleri olmasa da, Türkiye’deki 31 dolar milyarderinin 1 milyar dolar ile 3,7 milyar dolar arasında değişen servetleri var.
En tepede son dönemlerin gözde ismi Murat Ülker ve en altta yine en gözde perakende ticaret grubu olan BİM’in patronu yer alırken, listede Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi ülkenin en eski sermaye gruplarının temsilcileri, Rönesans, MNG, Limak, Çalık gibi son 10 yılın en gözde servet biriktirme stratejisi olan inşaat sektörünün büyük patronları var. Bu veri, Türkiye’nin Dünyadaki en büyük 250 inşaat şirketinin 42’sine ev sahipliği yaptığı gerçeğiyle örtüşüyor. Bu arada Doğuş Grubunu da atlamayalım. Bankalarının zorda olduğu bilinse de listede 3 isimle temsil ediliyorlar.
Zenginler, yoksulların aynadaki yansıması!
Küresel çapta 1 milyar insan açlık çekiyor, milyarlarcası yoksulluk içinde kıvranıyor, çalışan yoksul sayısı ise Dünya işçi sınıfının yarısını oluşturuyor.
Türkiye’de ise ülke standartlarına göre 25-30 milyon, AB standartlarına göre ise 41 milyon insan yoksul. Nüfusun yüzde 40’ı, seçmenlerin ise üçte biri yoksulluk yardımları ile geçinebiliyor.
Hanelerinin yüzde 60’ının ortalama 739 lira aylık gelir elde edebildiği bir ortamda bu insanların ayakta kalabilmeleri de kayıt dışı işlerden elde ettikleri gelirlerle, ağır borçlanma ile ve bu yoksulluk yardımlarıyla mümkün olabiliyor ki bu durum da onları siyasal iktidarlar karşısında son derece kırılgan bir hale getiriyor.
Özcesi, zenginlerin çok yetenekli, çok çalışkan olmaları ya da Allah’ın onlara “yürü ya kulum demesinden” ziyade, hem kapitalist üretim ve piyasacı bölüşüm ilişikleri, hem de faiz ve kredi biçimindeki para politikaları, vergi ve bütçe politikaları ve düşük ücret ve güvencesiz çalışma rejimleri gibi sermayeden yana sosyal politikalar toplumun bu çok büyük kesiminin yoksulluğunun nedenini oluşturuyor.